Erhan Bener Diye Bir Yazar Var, Tanıyor musunuz?

8 Nisan 2012 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Türkiye’de acaba kaç kişi, kaç , Erhan Bener adlı yazarla tanıştı. Çok merak ediyorum, geçen günlerde küçük bir kentte katıldığım bir mini fuarında, Bener’in remzi kitapevinden çıkan tüm yapıtları uygun fiyata satılıyordu. Gözlem yapmak oldum olası sevdiğim bir şeydir, özellikle kültürel konularda yapılan gözlemler, ülkenin hâkim zihniyet yapısını fark etmemi sağlar. Özellikle Türkiye’nin İzmir ve İstanbul gibi kentlerden ibaret olmadığını bilenler için geçerli bir yöntemdir bu. Okurların ve öylesine gezenlerin neredeyse hiç biri Bener’i tanımıyordu. Bu düşünceler kafamdan geçerken, çok sevdiğim ve hayatımda gördüğüm en işlevsel okur olan dostum bana şöyle bir saptamada bulundu? – “bu ülkede bu kadar iyi bir yazar olup bir o kadar da tanınmayan bir yazarlar listesi çıkarılırsa Bener bunun başında yer alır.”Dedi. Katılmamak elde değildi bu görüşe. Peki, bunun nedeni ne olabilir? Ülke de o kadar çok yazar! O kadar çok yayınevi! Bir sürü edebiyat dergisi ve gazetelerin eki varken bu yazarımız nasıl gözden kaçabiliyordu. Okur muydu tek suçlu? Peki, birkaç eleştirmen ve bilim insanı dışında ondan bir kelime bile söz etmeyenlerinde bu görmezden gelmeye katkıda bulundukları söylenemez miydi? eklerinde, dergilerde, sosyal paylaşım sitelerinde yazılan onca yazı yığıntısı arasında neden Bener ile ilgili şeyler bir elin parmaklarını geçmiyordu?

geliyor aklıma, o da yaşadığı yıllarda ne edebiyat otoriteleri! Tarafından fark ediliyordu, ne yazdığı tek oyun olan “oyunlarla yaşayanları” sahneletebilecek bir tiyatro ve tiyatrocu, ne yarı aydın çetesi tarafından ve üzülerekte olsa maalesef okur tarafından, garip bir yalnızlık içinde bu durumun sıkıntısını “günlük”lerinde uzun uzun anlatmıştı. Ancak Atay’ı Bener’den ayıran en önemli şey, Atay’ın günümüz edebiyat dünyasında neredeyse bir mit haline gelmiş olmasının yarattığı farktır. Bener ne 70 lerde ne de şimdi bırakın mit olmayı, hala kıyıda köşede kalmış, büyük bir romancıdır. “Tutunamayanlar” ın neredeyse bir histeri derecesinde takip edildiği bir ortamda Bener’in yine bir tutunamayan karakteri çok farklı varoluşsal kurguda işlediği “Baharla Gelen” ya da yine küçük burjuva bir bireyi toplumsal ve siyasal arka planı ile ayrıntılı olarak işlediği “Oyuncu” adlı romanları ise hala yalnız bir şekilde okur tarafından fark edilmeyi beklemektedir.

Türkiye’de değişik bir edebiyat ortamı var, istedikleri yazarları istedikleri zamanlarda, çağın koşullarında ve pazarlama stratejilerine uygun olarak yüceltip bir “çok satan”a dönüştürebiliyorlar… Bu düşüncem tabi ki tüm çok satan romanları kapsamıyor. Ama günümüzde artık okuma eyleminin bile belirli göstergelerle, üstünlük belirtisi olarak görüldüğü bir edebiyat çetesi düzeninde ne Bener hakkında yazı yazmak onlara bir şey kazandırır ne de okurun Bener’in romanlarını okuması… Çünkü ikisi de toplumsal yaşamın yarı entelektüel ortamlarında bir fark yaratmaz… Fark yaratmayı bırakın insanın yalnızlaşmasına bile neden olabilir.   Şüphesiz bu yalnızlaşmanın histerik küçük burjuva yalnızlaşmasından daha samimi olacağı kuşku götürmez…

Pirim yapmak için “Tutunamayanlar” romanı vardır ne de olsa, ya da Atılgan’ın “Aylak Adam”ı yetişir hemen imdada… Öyle insanlar tanıdım ki, bu iki olmasa hayatlarında okuma ve edebiyatla ilgili zihinlerinde hiçbir şey kalmayacak. Tıpkı toplumcu gerçekçi romancılar dışında sanatının olamayacağını savunan az gelişmiş entelektüel edebiyat bozmaları gibi.

Örneğin dantellerle dolu bir bara ya da cafeye gittiğin de “Tutunamayanlar” yerine Bener’in “Oyuncu” adlı romanını koyan bir insana kimse ilgi göstermez. Kitapçıya ne zaman girseniz en az bir kişiyi  “Tutunamayanlar” ile ilgileniyor bulursunuz. Ama Bener’in kitaplarını bulmak için raflar arasında küçük bir gezintiye çıkmanız gerekecektir. “Baharla Gelen”i bulmak için eğer kitapçıya sorarsanız size çok absürd öneriler sunması muhtemeldir. Tabi Bener soyadı ile üç yazar edebiyat sahnesinde olduğu için küçük bir anlamlandırma karışıklığı da doğabilir. Özellikle Erhan Bener ile yeni tanışacak olanlar için, Vüsat O Bener ve Yiğit Bener gibi isimlere de bir süre sonra yabancı olamayacaklardır.

Erhan Bener, ülkemizin en iyi beş yazarı arasına kesinlikle girmektedir. Onu anlayabilmek için, klasik genel geçer okumaların dışında, psikoloji ve felsefe ve toplumsal yapı ile haşır neşir olmak gerekmektedir. Şüphesiz bu her edebiyat eseri için gerekli olan bir durumdur ama Bener gibi -saygın bir eleştirmenimizin de belirttiği üzere - psikolojik romanın ülkemizdeki en önemli temsilci ise o zaman çok daha yoğun bir okuma ve anlamlandırma evresi devreye girmektedir. Tüketim çağının tüket ve sonra da kaldırıp at türünden roman ve öykülerine benzemez onun yazdıkları, bireylerin yaşadıkları çağ ile kendi dünyaları arasında olan uçurumların çelişkileri vardır onun karakterlerinde, sinemasal bir düş dünyası ile kavrar okurlarını, hayal gücünün uçsuz bucaksız evreninde dolaşmaktır onun yapıtlarını okumak…

Yukarıda değindiklerime paralel olan bir olay birkaç hafta önce başıma geldi. Fanzin çıkardığını söyleyen genç bir üniversite öğrencisi heyecanlı bir şekilde bana yazdıklarını gösteriyordu. Sohbet ederken hangi yazarları okuduğunu ve takip ettiğini sordum. Bana Oğuz Atay okuduğunu ve neredeyse başka yerli yazar okumadığını söyler gibi oldu. Biraz da Tezer Özlü’den bahsetti… Sadece bu ikisini okuyarak üzerine başka bir kaynağa gereksinim duymuyor gibi hissediyordu kendini. Anlayabileceği şekilde onun şevkini kırmadan bu durumun yaratabileceği sakıncalara değindim. Ve ona şu örneği vererek sohbeti tamamladım. “yıllar önce bir atölye çalışmasına katıldığım İtalyan yazar Mario Fratti, tam otuz yaşına kadar hiçbir şey yazmadığını söylemişti. Dinleyicilerin şaşkınlığını şu cümle ile tamamlamıştı. “Ama otuz yaşına kadar dünya edebiyatı üzerine ne bulursam okudum”

Bizim yarı aydın çetesi bırakın dünya edebiyatının hepsini okumayı kendi edebiyat tarihlerini bile bizden olanlar ve olmayanlar diye ayırıyorlar… Kemal Tahir’e nasıl baktıkları ve davrandıkları üzerine bir roman bile yazılabilir. Post-modern edebiyatın bile doğru düzgün anlaşılmadığı edebiyat surları içerisinde Bener gibiler hala yer olmaması aslında şaşırtıcı bir durum değil. İçerikten çok biçime önem verilen bir çağın biçimsel (!) açıdan da Bener’e ihtiyacı yok. Ne Oğuz Atay gibi yakışıklı ve karizmatik ne de efsane haline gelebilecek bir öz yaşam öyküsüne sahip… Yazar merkezli değerlendirmelerin hastası olan bizim ve edebiyat dünyası, toplumsal histeri krizine devam ediyor… Hep yeni mitler yaratmak istiyor… O fanzin çıkarak genç üniversitelide mitlerin peşinden koşmaya devam ediyor…

İşin en trajikomik sonuçlarından birisi ise eğer Oğuz Atay uzaklarda bir yerde yazdıkları mı okuyorsa eğer, bana bıyık altından hüzünle gülüyordur. Anlaşılmadığı bir çağdan yanlış anlaşıldığı bir çağa evrildiğini görmek… Bener ise ciddiyetle bunların önemsizliği üzerine düşünüyor ve yazmaya devam ediyordur…

Oyuncu adlı romanında yazarlık anlayışını şöyle aktarmıştı; “Ben, kendimi anlatıyorum. Zaten kimse bir başkasını anlatamaz. Anlattıklarının toplumsal bir yönü varsa, o da benim yapımda var olduğu içindir, onunla sınırlıdır. Ben hiçbir zaman bir maden işçisini anlatamadım. Bir toprak kölesini de”

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Bir Sömürü Biçimi Olarak Reklam

28 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Makale

İktidar üzerinde egemenlik sağlayıp ideolojilerini benimsetmek için belli ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar. Bu aygıtlardan en etkilisi olan medya, bireyleri tüketim kültürünün kölesi haline getirerek onları daha çok çalışıp daha fazla tüketmeye teşvik eder. Kapitalizmin mutlak egemenliğinin sağlanabilmesi için , tüketicileri kitleleştiren kültür endüstrisine ihtiyaç duyar. Popüler kültürün bir ürünü olan reklam ise popüler kültürün özelliklerini kullanarak bireyleri ve kültürleri sömürür.

Sömürgecilik, güçlü devletlerin Hıristiyanlaştırma ve medenileştirme amaçları adı altında ucuz hammadde ve işgücü bulmak amacıyla sosyal ve ekonomik açıdan güçsüz devletlerin topraklarını ve kültürlerini işgal etme sürecidir. Sömürme ideolojisi sadece devletlerin topraklarının ve de insanların işgücünün sömürülüp daha sonra sömürülen o toplumu devamlı tüketici yapma amacından ibaret değildir. Sömürme eylemini uzun vadede devam ettirebilmek için iktidar kültürü metalaştırıp sömürmeyi hedefler. Hızla tüketilen koloniler ve kültürler, kapitalistleri yeni arayışlara sevk etmektedir. Küreselleşmeyle birlikte, kapitalistler tüketimi artırmak için baskın tek bir kültür üzerine yoğunlaşır. Bu baskın kültür, kültür endüstrisinin başarmak istediği aynılaştırma projesinin bir ürünü olmakla beraber, dünyadaki tüm bireyleri talepleri ve ihtiyaçları aynı olan tüketicilere dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tek kültür yaratma sürecinde ise öteki kültürlerin yok edilmesi bir bakıma sömürülmesi gerekmektedir. Adorno ve Horkheimer’ın “Kültür Endüstrisi” makalesine göre, kültür endüstrisi içerisinde iktidar insanların aynılaştırılarak daha kolay kontrol edilebilmelerini hedefler. Ekonomik ve siyasal alanlarda gücü elinde bulunduranlar kültür endüstrisini de ellerinde bulundurmak isterler. Kültür endüstrisi sayesinde daha az maliyetle daha fazla tüketiciye ulaşıp o tüketicileri sonsuz tüketici kategorisine koymak konusunda bir adım daha önde olurlar. Kültür endüstrisinde bireyler olarak değil tüketici olarak görülür ve tüketici kitleleri aynılaştırılarak kitlelerin ihtiyaçları ve talepleri standartlaştırılır. Kitlelerin tüm talepleri ve ihtiyaçları önceden iktidar tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden kitlelere istekleri ve ihtiyaçları normal gelir. Bu sahte normallikle seçim yapma haklarının olduğunu düşünürler oysa kültür endüstrisinde tüm seçenekler önceden belirlenmiştir. Yaz tatilinde plajda mı yaylada mı evde mi olunacağının bir önemi yoktur çünkü tüm seçenekler zaten endüstri tarafından belirlenmiştir.  Bu noktada reklam popüler kültürün de özellikleri olan mutluluk ve anlam yaratma süreçlerini kullanarak kitlelere ulaşarak onları sömürür.

John Fiske’e göre popüler kültür insanlar tarafından insanlar için sosyal mücadelenin sonucunda baskın kültüre tepki olarak doğan kültürdür. Popüler kültürde homojen bir yerine farklılıkların kabul edildiği ve saygı gösterildiği heterojen fikri benimsenir.  Kültür özünde bir anlam üretme sürecidir.  Baskın kültüre tepki olarak doğan popüler kültür ise insanların kim olduklarını, neye karşı neye taraf olduklarını, kendi kimliklerini yani kendi anlamlarını üretmesine katkıda bulunur. Bu anlam üretme sürecinin ardında ise insanın geçmişten günümüze süregelen sonsuz mutluluk arayışı yatar. Türkiye’de bir dönem baskın olan pop müziğe bir grup insan tarafından tepki olarak ortaya çıkan arabesk müzik popüler kültüre bir örnek olarak gösterilebilir. Bu durumda arabesk müziğin ortaya çıkışında bir grup insanın kendi kimliklerini o müzikle ifade ediyor olmaları ve o müziği dinlemekten zevk alıyor olmaları etkilidir. Sonuç olarak popüler kültürün var olup yaşayabilmesi insanların ortaya çıkan üründen zevk alıp mutlu olmasına ve o üründen bir anlam üretebilmesine bağlıdır. Aynı şekilde bir popüler kültür ürünü olan reklam da bu özellikleri kullanarak iktidarın kitleleri sömürmesinde etken bir rol üstlenir.

Tüketim toplumunun olmazsa olmazı olan reklam önceleri sadece ürün satmak, markanın ismini duyurarak markette daha fazla tüketiciye hitap edebilmek için kullanılan bir yöntemdi. Eskiden yalnızca satıcıların ikna edici konuşmalarında ve radyoda duyduğumuz  reklamlar günümüzde baktığımız her yerde, gazetelerde, televizyonda, afişlerde, panolarda, internette, varlığını sürdürmekte. Son zamanlarda, asıl amacı  ürün satmak olan reklam bu amacından uzaklaşmıştır ve amaç araç haline gelmiştir. Hızla küreselleşen dünyada reklamın da kültür endüstrisinin en önemli parçası haline gelip o endüstriyi ele geçirmesi kaçınılamazdı. Peki, reklam masumca ürün satarken, iktidarın ideolojisini benimsetmesi için kullanılan bir yöntem olmayı nasıl başardı?

Reklam tüketicilere reddedemeyecekleri bir mutluluk vaat eder. İnsanlığın başlangıcından bu yana yaptığımız her eylemde, her düşüncemizde mutlu olma arzumuz vardır. Bu arzu insanları üretmeye, düşünmeye, hayatı anlamlandırmaya teşvik eder. Reklam da bu arayışı hedef alır kendine. Alacağınız bir kot pantolon sizi daha havalı, daha güzel yapacağı vaadiyle ya da güzel bir araba sahibi olmanın güzel kadınları da getireceğine dair reklamın sunduğu umutlar kitleleri sahte bir mutluluğa sürükler. Öte yandan, bu mutluluk ve zevk duygusu reklamlarda açık ya da kapalı şekilde cinsellik kullanımıyla da güdülenir. Reklamlarda görüntülerin içine serpiştirilmiş seks imgeleri ya da vücutlarını objeleştiren kadın ve erkekler kitlelerin bilinçaltında yer alan mutluluk arayışına hitap ederler. Bu nedenle kitleler reklamda verilen mesajın ne olduğuyla ilgilenmeyip o ürünün tüketicisi olmaya çabalarlar. Çünkü o ürün olmazsa mutlu olamazlar. Yani reklam kitlelere direkt olarak bir dayatma yapmak yerine onlara seçim hakkı tanıyormuş gibi görünerek mutluluk arayışlarına cevap olduklarını düşündürerek kitleleri ve dolayısıyla kültürleri sömürürler. Kitleler mutlu oldukça belirli ideolojileri kabul etmeye daha yatkın olurlar. Fiske’in kot pantolon örneğine göre, kot pantolonlar Amerika’da insanların daha rahat çalışabilmesi, dolayısıyla daha fazla üretebilmesi amacıyla üretilmiştir; ama medya sayesinde kot pantolonlar moda olarak algılanmıştır. Moda olarak reklamı yapılan kot pantolonlar insanları rahatlık dolayısıyla mutluluk duygusuna yönlendirdiği için kitlelerin sömürüldüğü gerçeği gözden kaçmıştır. Fakat bir grup insan bu kapitalist ideolojiyi fark edip tepki olarak kotları yırtık olarak giymeye başlamışlardır. Fakat iktidar bu durumu da ‘yırtık kot’ modası reklamlarıyla kendi tarafına çekip kitleleri sömürmeye devam etmiştir.

Mutluluk ihtiyacının yanında, reklam kitleleri sömürmek için bir başka ihtiyaca daha odaklanır. Kimlik bulma, anlam yaratma süreci olarak tabir edebileceğimiz bu ihtiyaç, insanların verdiği kararlarda oldukça etkilidir. Reklam metinleri görüntüler üzerine kuruludur ve her birey bu görüntülerden farklı anlamlara ulaşıp kendi anlamlarını yaratırlar. Bu anlam ürünü popüler kılar ve dolayısıyla iktidarın aynılaştırma projesinin bir parçası olmaya devam eder. Reklamı bir metin olarak ele alıp değerlendirdiğimizde popüler kültürün bir ürünü olan reklamın bir metin gibi okunabildiğini görürüz. Ancak reklam sadece verdiği mesajlardan ibaret değildir. Önemli olan reklamın kültür içerisinde bireyler tarafından nasıl algılandığıdır. Reklamı sevip sevmememiz önemli olmamakla beraber aslında ondan çıkardığımız anlama bağlıdır. Ve bu anlam da kendi anlamımızla oldukça yakından ilgilidir. Bir gruba dâhil olmak, kendimizi tanımak, neden yaşıyoruz sorusuna cevap verebilmek bu anlam yaratma sürecinin bir parçasıdır ve reklamın varoluşunu destekleyen bir süreçtir. İktidar ise kendi anlamlarını üreterek kitlelere benimsetmek için reklamları kullanır. Reklamlar kitlelere ‘daha hızlı tüket, daha çok al’ mesajının yanında ‘aynı ol’ mesajını da verirler ki bu mesaj kitlelerin aynılaştırılma politikasının ve de kültürlerin sömürülüp tek bir kültür yaratılmasının bir sonucudur. Bir kültürü yok etmek, insanların kendi rızalarıyla başka bir kültüre adapte olmalarını ve aynı olmayı kabul etmeleri reklamın bir sömürü aracı olduğunun kanıtıdır. Son dönemde çekilen Kıvanç Tatlıtuğ’un da oynadığı Mavi Amerika reklamlarında kültürün nasıl sömürüldüğü ve aynılaştırıldığı açıkça görülmektedir. Reklamda gösterilen yaşam şekli insanların Mavi’den ürettiği anlamı ve kendilerini bu ürünle nasıl ifade ettiklerini göstermektedir. Çünkü bu reklam farklı hedef kitlelerinin farklı ihtiyaçlarına aynı anda hitap ederek insanların anlam üretme süreçlerini ve kitleleşmelerini yansıtmaktadır. Genç erkekler için bu reklam Kıvanç gibi yakışıklı, güçlü, havalı, erkeksi biri olabilmek, genç kızlar için Kıvanç gibi kendilerine ‘Çok Sev’ diyebilecek kadar romantik ve duyarlı biri, daha yaşlılar içinse bu reklam Türklerin hep hasret olduğu Amerika’yı fethetme hayalinin bir yansımasıdır. Tüketiciler ürettikleri bu anlamlarla ürünle bir bağ kurup o ürünü içselleştirirken, asıl noktayı gözden kaçırırlar. Dikkatli incelendiğinde, bu reklam Amerikan yaşam tarzının Türk kültüründe normalleştirilmesinden başka bir şey değildir. Yine Mc Donalds ve Coca Cola reklamlarında güdülen amaç bu duygusal sömürünün bir başka örneğini teşkil eder. McDonalds’ın Türkiye’ye özel çıkardığı McTurco ve Coca Cola’nın ramazan sofralarının ayrılmaz parçası olduğu savı kültürlerin kaynaşması ya da bir kültürün diğerine saygı göstermesi değil, kültürün tek tipleşmesi için kitlelerin sömürülmesidir.

Sonuç olarak, olmayan ihtiyaçların varmış gibi gösterilerek, tüketimin arttırılması, ürünlerin aynılaştırılarak farklılığın reddedilmesi, ihtiyaçların ve taleplerin önceden belirlendiği bir dünyada kültürlerin hızla tüketilip asimile edilmesi reklamın koyunları mezbahaya götürmek için kullandığı en etkili yöntemdir. İktidar reklam üzerinden kitleleri tek tipleştirerek ideolojilerini kabul ettirerek halkları sömürür. Her ne kadar reklam izlemediğimizi savunsak da reklamdan ve dolayısıyla bu sistemden kaçış yoktur.

Merve Tokel

mervetokel@windowslive.com

Kaynakça

Fiske, John. Understanding the Popular. Boston: Unwin Hyman, 1989.

Fiske, John. Television Culture. London: Methuen, 1987.

Horkheimer, Max Adorno, Theodor. Dialectic of Enlightenment.  New York: Herder and Herder, 1972.

Batı, Uğur. “Bir Anlam Yaratma Süreci ve İdeolojik Yapı Olarak  Reklamların Göstergebilimsel Bir Bakış Açısıyla Çözümlenmesi.” C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi. 29.2 (2005): 175-190. Web. 1 Mar. 2012. <http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/1212.pdf>.

Williams, Raymond. Culture and Materialism. London: Verso, 1980.

Jhally, Sut. The Codes of Advertising, Fetishisim and the Political Economy of Meaning in the Consumer Economy. New York: St. Martins, 1987.

Fiske, John. Television Culture. London: Methuen, 1987.

Ahmet Ümit ve Sultanı Öldürmek, İstanbulin ve Redingot Devirleri

4 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum!

Düşünce Özgürlüğünün sadece kanunlarca kısıtlanmadığını, insanların zihinlerini yozlaştıran, köleleştiren, bireyselliği imha etmek için, sistem ideolojik aygıtları dışında, ahlak ve etik değerlerden aydın ve entelektüel namusundan yoksun yazar müsveddelerini, gerici ve yozlaşmış bir iptidai propaganda aygıtının ajanları olarak, kalb yapıtlardan, futbol, popüler kültür ve işreti kullanır.

Recep İvedik bu iptidai hergele, gişe hâsılatını katlar ( Kemal Sunal, İlyas Salman masumiyeti güzeldi )  Elif Şafak romanları alış veriş merkezlerinde tüketime arz edilir. İptidai bir ganimet elde etme zihniyeti, tekasür çarklarını iğrenç ve adice metotlarla döndürmeye devam eder. 

Ucuz vodvillerle belden aşağı esprilerin gırla gittiği müsamere dekoru içinde süfli ve acuze Yılmaz Erdoğan’ın sahte solculuğu, şairliği gibi ’in Marksist - Leninist bir mazisi olduğu, sadece kendi beyanıyla mukayyet, büyük bir yalan ve riyadır.

Ahmet Ümit, dün akşam Sayın Yekta Kopan’ın NTV de GECE GÜNDÜZ programında yeni romanından bir pasajı okudu. Babı Esrar’ı okuduktan sonra bir yazısı kaleme almıştım.

Bana birileri çıkıp Mahzun Kırmızıgül’ün başarılı bir film çekebileceğine ikna edemez. Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak ve Ayşe Kulin’in sanat eserinin altın oran ve mükemmelliğine sahip düzgün, ciddi ve yetkin bir yazabileceğine ikna edemeyecekleri gibi. Çünkü hakkında okuduğum zengin külliyat ve romanlar, has yazarla kalb yazarı ayırt etmeye yetecek bir idrak ve ferasetle beni de donattı.  Belki de bu feraset ve idrak, bilgi ve deneyim kadar, sanat etiği ve ahlakı denilen bir değeri de içselleştirdiğimi düşünüyorum.

Türkiye’de maalesef popüler kültür etik ve ahlaki ilkelerden mahrum kalpazanlar için arz ve talep kanununa uygun bir karaborsa ahlakının, tedavüle elverişli çalakalem eserlerle, genel havuz da aşırı bir kirlenme, çürüme ve kötü kokuya sebep olmakta.

Yakup Kadir Kiralık Konak adlı romanında Sultan Abdülmecit zamanın inceliğini zarafetini yansıtan bir İSTANBULİN devrinden ve bu zarafet ve inceliği yok eden alafranga kabalıklarla kendini belli eden REDİNGOT devrinden söz eder.

Türkçe romanda sanki böyle bir gerileme de yaşanıyor. Roman ve öykü eserleriyle, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendinin Rüyaları”,  “Huzur”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”, “Korkuyu Beklerken”, Ferit Edgü “Bir Gemide”, “Hakkâri’de Bir Mevsim ( O )”, Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli”,   Bilge Karasu “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, “Göçmüş Kediler Bahçesi”,  Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde”, Mehmet Eroğlu‘nun romanları,  Hasan Ali Toptaş “Bin Hüzünlü Haz”,  Latife Tekin’in “ Unutma Bahçesi”, Mario Levi’nin “ Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, “İstanbul Bir Masaldı”,  elbette Rahmetli Mehmed Uzun’un romanları, Murat Yalçın “İma Hatası”, genç Hakan Günday, Türkiyeli soylu yazarlar… Muhafazakâr cenahtan Tarık Buğra, Mustafa Kutlu ve Sadık Yalsızuçanlar Türkçenin İSTANBULİN devrine mahsus şaheserlere imza atan ve yazarlık vakârına, ahlakına ciddiyet ve yetkinliğine sahip yazarlardı. Ve büyük bir kişilik olarak Mehmet Akif Ersoy, bir yazar asaletinin timsali benim nazarımda.

Elif Şafak, genç kızlığında iyi bir yazardı. Pinhan, Bit Palas, Şehrin Aynaları iyi romanlardı. Umberto Eco, başarılı iki romandan sonra nasıl iflasını PRAG MEZARLIĞI[i] adlı romanıyla ilan ettiyse, Elif Şafak önce AŞK adlı pembe dizi ürünü ve ardından İSKENDER adlı ucube romanıyla âdeta harakiri yaparak bir sanatçı olarak intihar etti. Araf ve Baba Ve Piç’in de yetkinlikten uzak romanlar olduğu görülecektir.

“Hayat Dönüş Operasyonunun” amirlerinden Eski Yargıtay Üyesi Sayın Ertosun gazetecilerle yaptığı bir mülakatta AŞK romanından bir paragraf alıntılayarak Elif Şafak’a hayranlığını belirtmişti. İşin kötü Yanı AŞK romanı zerre kadar bu Yüksek Yargıcın yüreğine “merhamet” aşılamamıştı. Gaddarca bir katliam gerçekleştirildi. Sıkı durun İSKENDER romanını da Çok Değerli Kadından ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin gazetecilere verdiği bir mülakatta “Henüz baş tarafını okuduğu İSKENDER romanındaki kadın algısı ve tasavvuru üzerinden bir kadın politikasını konsept edindiğini” beyan etti. O ân çocukluğumda Şule Yüksel adlı bir Mümine Hanımefendi yazarı hatırladım. Şule Yüksel Hanımefendi bir masumiyet ve samimiyeti temsil ediyordu.  Fikirleri doğru, hatalı olarak değerlendirilmesi ikincil bir meseledir kanımca. Türkiye bu masumiyet ve içtenliğini kaybettiği için hızla yozlaşmakta. O zamanlar nitelikli dolandırıcılık, hattâ Zemzem Kuyusu’na işemek gibi dalavereler revaçta değildi.  Elif Şafak, Ahmet Ümit, İskender Pala, Ayşe Kulin ve diğerlerini vekiller, bakanlar, polis müdürleri, Yargıtay tetkik hâkimleri, hattâ İbrahim Tatlıses, Nihat Doğan severek okuyabilirler. Bir yazar eserleriyle evvelemirde ontolojik bir dünya inşa etmelidir. Keşke Türkiye’nin de şimdi hayatta olmayan Bosnalı Aliya İzzet Begoviç, Çek Vacvel Havel gibi kutup yıldızları olsaydı. Mustafa Kemal’in “ Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür” özdeyişi de elbette çok önemli.

Hâlâ polisiye denilince Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza romanını hatırlamam sebepsiz değil. Attila İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” nı hatırlıyorum bir de… 2011 de Yunus Nadi Roman Ödülü alan, Adnan Gerger’in  “Faili Meçhul Öfke” romanı da başarılı bir polisiye roman. Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” romanı da önemli. Orhan Pamuk’un bazı romanlarını eleştirsem de “ Kara Kitap” post modern polisiye tarzın başarılı bir örneği.

Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin aklın almayacağı bir hırs ve tamahkârlıkla yılda iki, üç roman kaleme alacak kadar fabrikasyon imalata geçmiş “esnaf” yazarlarımız. Çok daha çok kazanma hırslarına tavan yaptıran kapitalist iştah, keselerini kabartmakta ve pahalı REDİNGOT larını giyerek, çirkin bir serenomiye dâhil olmaktan, zerrece mahcup olmadıkları da bir vakıa.

Daha önce de Film yönetmeni Mustafa Altıoklar, Esra adlı bir hanım gazeteci arkadaşıyla birlikte ortaklaşa Mevlâna’ nın hayatını konu edinen bir roman yazdıklarını söyleyerek romanından bir pasaj okumuştu. Bir yıldan fazla zaman geçti. Bu roman yayımlandı mı?

Bende Mevlâna üzerine şöyle bir ana fikir oluştu. Mevlâna İslam’dan çok Hıristiyanlığın anlam dünyasına daha yakın bir bilgeliği inşa ettiği, yolunda. Yunus Emre’nin de İslam’dan ziyade Yunan düşünce iklimine yakın olduğunu düşündüğüm gibi. Çünkü Yunus Emre daha sonraları bir hayli Nakşibendîleştirilerek takdim edilmiştir. Yunus Emre’nin karizması onun hayli marjinal niteliklere sahip olduğunu da, akla getirmekte. Düzene karşı bir başkaldırısı ve muhalefeti olduğunu ve büyük bir gadre uğradığını, tahmin ediyorum. Cemal Süreya hâla Türkçede deneme dalında en yetkin şaheser olarak gördüğüm Şapkam Dolu Çiçekle adlı eserinde ÜN ve EFSANE üzerine belirttiği görüşlerden yola çıkarak, düzene başkaldıran, marjinal ve muhalif bir Yunus Emre portresinin, İskender Pala ve düzene biat eden kişilerin imgelemindeki DERVİŞ YUNUS’ tan farklı olduğu görüşünde ısrar ediyorum. Nasıl 18.yy. da Bektaşiliğin muhalefetini bastırmak için Nakşibendîliğin Bektaşiliği kendi içine dâhil etmesinde olduğu gibi, Yunus Emre içinde benzeri bir asimilasyondan, zoraki nikâhtan söz etmek mümkün. Nâzım Hikmet bile Burjuvazi tarafından asimilasyona tabi tutulmadı mı?

Mustafa Altıoklar’ın klişe ve şairane teşbihlerle masere hale gelen metni, feraseti o kadar olduğu için, bir şaheser takdim ediyor psikolojisi, memnuniyeti, okuduğu pasaj gibi son derece eblehçeydi. Galiba NTV de değil Haber Türk’te okumuştu. Bu hal Mustafa Altıoklar’ın, Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim, Özcan Alper gibi yetkin bir yönetmen olmadığının da bir göstergesi.

Jest ve mimikler yazarın vakârını da yansıtır. NTV de izlediğim Hakan Günday, kendinden emin, yetkin bir yazar olduğu için konuşma ve edasında,  gerçek yazarlara mahsus vakârı da görebilirsiniz. İnsanın saf ve halis, dürüst ve doğru olup olmadığı simasından belli olur. Ahmet Ümit, şairane ve klişe tasvir ve teşbihlerle iptidailiğini aşikâre eden pasajı okurken, yüzünde gerçek yazarlara mahsus vakârı ne yazık ki göremedim. Yaptığı işin cılızlığının farkında bir adamın personası kendini belli eder. Bir adamın saf, halis, dürüst ve doğru olmadığı da, simasının eğriliğinden fark edilir!

Ahmet Ümit’te, Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıkan bir genç âlimin sahne aldığı bölümü okurken klişe ve şairane tasvirlerle Sultan Mehmet’i takdim etti. Fatih Sultan Mehmet’in fiziği, giysileri,  telkin ettiği psikoloji, hakkında klişe tasvir ve şairane teşbihlerden mürekkep alelade cümleler…  İlim ve değeri hakkında klişe sloganlar.

Benim için şöyle bir problem var: Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin’in yeni bir romanını okumak zaman kaybı bir yana, insana zorluk çıkaran bir hal. Eblehçe, mecaz ve imgeden mahrum bu pespaye ürünleri okumanın zorluğunu, has ve yazarlar tasavvur edebilirler. Çünkü bir eserde olması gereken, okurun keşfedeceği müstesna bir ruh iklimi, özgün imge ve mecazlar, okurun derinleşerek kendini, dünyaya bakışını da yetkinleştiren eda ve niteliklerden yoksun bu yapıtlar, bir on, yirmi yıl sonra, edebiyatın çöplüğüne atılacak enkazı büyütmekten başka bir faidesi olmadığı, kanısındayım.

Fatih Sultan ve Osmanlı Sultanları popüler kültürün bu günlerde yağmaladığı, Osmanlı Padişahlarını analarından doğduklarına pişman ettirecek kadar süfli, sorumluktan uzak ve kârhanelerinin iradını katlamak saikiyle, bu aptallık katsayısı yüksek popüler, işret kültürünün eblehleştirdiği kitlelerin talebiyle oluşan kara borsanın, ciddi sanattan ziyade muhabbet tellallarına ihtiyacı olduğunun farkındalar.

Medyanın muhabbet tellallığı yaptığı, İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum! 

Hüseyin Avnî

 a.akinci58@gmail.com

Boş Bir Kâğıt

13 Ağustos 2011 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

1 Yorum

Geçtiğimiz günlerde, Sinan Çetin, katıldığı bir Tv programında, son filmi Kağıt’a dair konuşuyor; daha doğrusu, henüz düzgün cümle kuramayan, ve fakat, şekline şemailine hürmeten sunucu yapıldığı aşikar kızın da çanak çömlek sorularıyla, her zaman olduğu üzere, atıp tutuyordu, sola dair kafasında en küçük bir olumlu fikri bile besleyen herkese.

Buna değiniriz az sonra; ancak şimdiden söyleyeyim, ne kadar acınası değil mi; olmadığını, tükendiğini söyledikleri bir siyasete, devrimciliğe, bu kadar çok sövmeleri; dincilerin, liberallerin, milliyetçilerin! Acizliğin, zavallılığın bataklığında kulaç atmak; ama hiç yol alamamak! Peki ya, gerçekten yaşamış mı sayılıyor şimdi bu insanlar? Her neyse.

“Usta Yönetmen”, belki de hayatında en fazla emek harcadığı, güvendiği filmine, Kâğıt’a, kimsenin gitmemesine o kadar çok üzülmüş ki, ben kızdığını düşünüyorum, şimdi Dvd’sinin piyasaya çıktığını, bunun izlenmesine bile “fit” olacağını anlatıyordu. Evet, gerçekten, filme kimse, hatta hiç kimse gitmemiş, iyi mi? Kırk bini bile bulmamış gişe! Bu ise, aslında bir resttir, tabii anlayana!

Türkiye’nin en popüler yönetmeni, evet maalesef en popüler, bu denli bir “hakaret”e uğramışsa seyirci tarafından, o yönetmenin, “efendi gibi”, yolunun yanlış olduğunu kabul ve itiraf etmesi ve kenara çekilmesi gerekir. Sinan Çetin ise, bunun sebebini, filminin güldürmeyen; ancak düşündüren cinsten olmasına, oyuncuların popüler olmamasına bağlıyor. Ve elbette, bu yazıyı yazmama vesile olan şeye; “entelektüel camia”nın Kâğıt’ı görmezden gelmesine!

Yanlış anlaşılmasın, ben, anılan camiadan olmak bir yana, o camiaya mensup kimselerin herhangi biri ile bir yakınlığa falan da sahip değilim. Cihangir’de fesleğenli makarna yemek şöyle dursun, küçük bardakta çay bile içmedim!.. Diyeceğim, Çetin’in siteminin muhatabı sıfatı ile değil; ancak, devrimci-sosyalist camiaya dâhil biri olarak, Dvd’yi nereden bulacağız, internetten izlediğim filme dair, birkaç şey söylemek gereği hissettim.

Şurası önemli, Sinan Çetin, bu lafları edince, ben şaşırdım. Hadi solcular kendisine gıcık, Kâğıt’ı yazmadılar; ama dinci-liberal köşeciler de mi destek çıkmamış yönetmene? Tabii ki hayır, çıkmışlar; Zaman, Aksiyon gibi AKP-Cemaat yayınları, ellerinden geleni yapmışlar film için. Yazıyı yazmaya başlamadan evvel, Çetin’in, bunlara verdiği bir röportajı izledim, muhabirler, öyle bir coşturup havalandırmışlar ki şahsı, daha ne olsun dedim.

Aslında yönetmen en büyük yanlışı da burada yapmış, değineceğiz, bugünkü siyasi iklime uygun, buna “sanatsal” alanda da meşruiyet sağlamaya çalışan bir film çekerek ve de dinci-liberal kitlelere yaslanarak, dönmediği köşe kaldıysa,  köşeyi döneceğini hesap etmiş. Kâğıt’ı nasılsa Zaman okuyanlar izleyecek, Kâğıt’ın reklamını da Zaman yapsın yeter, diye düşünmüş. Ki, hatırlanacaktır, 12 Eylül’deki referandumda, ilgili filmin bazı bölümleri, internette, “evet” kampanyasında kullanılmıştı. Hal böyle iken, “yüzde elli sekiz”in, yönetmeni satmış olduğu açıkken, şimdi ağlayıp sızlamanın bir anlamı var mı?

Filmin hedefinin “yüzde elli sekiz” olduğunu, içeriğinin bugünkü siyasi süreci olumlamaktan müteşekkil bulunduğunu söylüyorum, niye? Niyesi basit; motto denilen ve filmin adının altında bulunan, filmin adından daha vurucu ve belirgin olan cümlede, şöyle deniyor: “Her yasak kendi isyancısını doğurur”. Güzel, ilk bakışta, sağcı, solcu fark etmez, herkesin doğru bulacağı bir söz seçilmiş; akıllıca. Daha doğrusu, söz, neyin ne olduğunu bilemeyecek derecede saf veya cahil insanları cezbetmek için yazılmış; kurnazca. Kafası karışmamış, aklı ve vicdanı hür, zekâ sahibi herhangi bir solcunun ise, anında çözeceği bir hilenin yazıya dökümüdür bu; biliyorum, zorca.

Tümden geldiğim söylenebilir ve bu yüzden eleştirilebilirim; fakat, andığımız yönetmen bir yana, herhangi bir kimsenin kurduğu birkaç siyasi veya sanatsal laftan, o kimsenin neci olduğunu anlayabilecek kadar da, yıllarca liberallerle uğraşmaktan kaynaklı, tecrübe sahibiyim, kimse meraklanmasın.

Devamla, filmin resmi sitesinden yararlanıyorum, sinopsis şöyle: “Saçma bir kanunu kör bir inatla uygulayan bir küçük memur. Bu saçma kanun karşısında ilk defa tevekkülle boyun eğmeyen bir genç adam. Kanun zedelerin yanlış kanunların karşısında hakkını kim koruyacak?” Yazım yanlışları, anlamsal kopukluklar, anlatımsal bozukluklar falan hiç konumuz değil; ama liberal militanlığın yarattığı kişilik bozukluğu ve küçülmenin boyutlarını göstermesi açısından, bunlara da vurgu yapılabilir. Ben yapmıyorum.

Kâğıt’taki öyküden de birazcık bahsedersem, sanıyorum, dertleri ve de derdimiz, daha da netleşecek.

1977 yılına gidiyoruz. Kanlı 1 Mayıs öncesi. İdealist bir genç solcu yönetmen, işçilerin birliği ve mücadelesi ile gelecek güzel günlerin filmini çekmeye çalışıyor. Her nasılsa, bir yapımcı, bu gence dünyanın parasını sunuyor; ama evvela, film için, Ankara’dan, ilgili kurumdan izin kâğıdı getirilmesini istiyor. Bizim yönetmen, saf ya, parasız izinsiz, çoktan çekimlere başlamış, prosedürü duyunca şaşırıyor. Bir telaş, bakılıyor ki film yürümeyecek, eczane açma yalanı ile, emekli memur babadan, ev ipoteği ile bulunan kredi alınıyor. Çalışmalar aksamıyor.

Nice sonra, Ankara’ya gidiliyor, aksilik ya, memure terslik yapıyor; film izni, çekimler başlamadan alınır, siz çekimlere başlamışsınız, diyor. İşte filmin üzerine kurulduğu temel de ortaya çıkmış oluyor. Yanlış kanun, küçük kafalı memurlar, saçma uygulamalar; tüm bunlara sebep hantal devlet, bürokratik devlet, halka düşman devlet! İznin ne zaman alınacağını bilmeyen bir “salak solcu”, bakın görün, nasıl da “koca bir film”in doğmasına vesile oluyor!

Film gösterime girmez, baba oğlunun eczacı olmadığını anlayınca intihar eder, kredi ödenemeyince sahip olunan tek şeye, eve, el konur, yönetmen, zararlı film çekmekten hapse atılır, geride kalan sevgili başkasıyla evlenir; tüm bunlara sebep nedir peki, nedir bu çileyi yaratan? Cahil olmayalım, tabii ki devlet, tabii ki yasalar! Tabii ki memurlar, tabii ki bürokrasi! Ve de, tüm bunların cisimleştiği şey, kâğıt! Şimdi oldu! Filmin adının nereden geldiği, ne kadar “derin”den geldiği de böylece ortaya çıkmış oldu!

Buradan sonrası ise, artık, bilindik Sinan Çetin saçmalamaları ile, kimisi absürdizm de diyebilir, sürüp gidiyor. Saf ve solcu yönetmen, hapisten dört yıl sonra çıkıyor, hukuk öğreniyor, kâğıtlardan yola çıkarak bir devlet, sistem eleştirisine varıyor; tuğla gibi kitaplar yazıyor, yaşadığı rezaleti, kendi meşrebince teorize ediyor. Ve son, başına bunca şeyin gelmesine neden olan kâğıtların sorumlusu olan kişiyi, küçük kafalı devlet memuresini, duvarları kâğıttan evine getiriyor: İntikam zamanı!

Takım elbiseli, hukuk kitapları yazmış, yakışıklı ve kendine güveni olan Emrah, “mağdur ve mütedeyyin kitleleri”ni; tipsiz, karga sesli, korkak, cahil Müzeyyen de “ceberut ve modern devlet”i temsil eden karakterler olarak bir münazaraya giriyorlar: Gün, o gündür! Hesap vaktidir! Kutsaldır! Kılıçlar çekildi, “ezilenler”, şimdi artık “ezenler”i yargılayacak!

Nasıl olacak peki bu? Bir ideolojinin, bir sınıfın, bir rejimin iktidar aygıtı ve örgütlenmesi olan devlet, ne şekilde yargılanacak? İdeolojiye karşı ideoloji, sınıfa karşı sınıf mantığı ile mi; yoksa, sen kağıttın ben taştım, sen beni sardın, beni yendin; şimdi ben makas olacağım, kağıdı kesip seni yok edeceğim, kurgusu ile mi? Tabii ki ikincisi ile! Şu ana kadar söylemedim bir şey; ama Sinan Çetin’in cehaleti ve cesareti, sadece ikincisine yetebilir!

Emrah soruyor, benim filmimden devlete ne, devlet bana ne karışır, bu yasalar neden var, devlet benim hayatımı ne hakla mahvetti? Müzeyyen yanıtlıyor, yasalar her şeyden üstündür, devletin dediği olur, devlet insandan önemlidir!.. Yönetmenin hesabına göre, izleyicinin burada “kopma”sı gerekiyor; diyecek ki izleyici, ulan harbiden ya, adamın babası öldü, sevgilisi kocaya gitti, anası perişan, filmi yandı, lanet gelsin bu devlete!

Buradan devam, Emrah diyor ki Müzeyyen’e, devlet yarın zeytin yemeyi yasaklarsa, ne yapacağız? Cevap geliyor, yemeyeceğiz! Yanlış, öyle değil, diyor Emrah; zeytin yemeyi sevenler örgütlenip dağa çıkacaklar, her yasak kendi isyancısını yaratır hanım!.. Sıra “entelektüel camia”da, diyecek ki camia mensupları, budur işte, halkın bazı kesimlerine iyi davranılmadığı için hepsi isyan ediyor bugün, çözüm kâğıtsız bir yaşamda, çözüm kahvaltı açılımında!  

Biliniyor, bugünlerde adı dahi, herhangi bir yerde zikredilmeyen; ancak, geçtiğimiz iki üç yılın namlı bir emekli profesörü, liberallerin peygamberinin bir lafı vardı, ezber bozmak, diye. Ne biçim bir eylem ismidir, aklıma geldikçe midem bulanır. En kötüsü ise, ezber bozma iddiasında olanların, her daim ezberden konuşmaları, ezberin dışına çıkamamalarıdır. İşte Kâğıt filmi de budur, Sinan Çetin, yetersiz ve çarpık siyasi bilinci ile, güya ezber bozacaktı; ama olmadı. Yemedi kimse. Şimdi ise, kimsenin ezberini bozamamış; fakat kendisi fena halde bozulmuş durumda.

Yavuz Turgul’un yazdığı, Şener Şen’in oynadığı ve benim çok sevdiğim, sık sık izlediğim Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni adlı filmdeki yönetmeni andırıyor, bu hali ile Sinan Çetin. Sonu da ona benzeyecek muhtemelen, şimdi o, medya maymunlarını oynattığı ve parsayı topladığı filmlerini tekrarlayacak.

Filmdeki bu tahrif olmuş, hastalıklı siyasi önermeye dair, daha net birkaç şey söylemek lazım. Ancak en başta şunu sormalıyız: Yönetmen bu “kafa”ya nasıl ulaştı?.. Cevap, sanıyorum ki, doksanlardan itibaren, Turgut Özal ve Tansu Çiller gibilere fiilen yamanarak ve iktidarın, paranın tadını alarak ve de fazlaca Cengiz Çandar, Şahin Alpay yazıları okuyarak, olabilir. Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi için, her şeyin piyasaya devredilmesi, laiklik hassasiyetlerinin yok edilmesi, devletin küçültülmesini vazeden liberal borazanların yazdıklarını ayet bellemenin, insanı getireceği yer burasıdır. Burası ise, diptir, sondur.

Filmin tezi ne; devletler, yasalar ve kâğıtlar olmamalı! İsteyen istediğini yapmalı! Halka sınırsız özgürlük tanınmalı!.. Yönetmenin, ikide bir, oyunu AKP’ye verdiğini; zira AKP’nin, bu söylenenleri başarıyla yaptığını dile getirmesini de hesaba katarsak, söylenecek tek şey, sevsinler senidir! Bir kere, yasa ve kâğıt eşleştirmesi sakattır. Çünkü kâğıt yasanın belirleyeni falan değildir. Kâğıt, kâğıttır. Bir ayağı ötekilerden daha kısa bir masanın sallanmasını önlemek amacı ile de kullanılabilir, insanlık tarihinin en estetik üretimi olan şiirleri yazmak için de. Bu yüzden kâğıda düşmanlık, bir film açısından, metafor olarak bile düşünülse, mantıksızdır, aptalcadır.

Ama burada asıl mevzu şudur, ki bu, liberallerin iflah olmaz çelişkisidir, yönetmenin yanlış yorumu ile konuşuyorum, devlet, kanunlar, kâğıt; liberal bir düzenin tesisi sonucunda elbette ki ortadan kalkmayacaklar! Liberalizm de en nihayetinde bir modern devlet ideolojisidir.  Modernitenin siyasi yansıması da, bir örgütlenme aracı ve kurumu olarak, devlettir! Sosyalizmin Abecesi seviyesine inmek zorunda kaldık; fakat, sınıfsız bir toplum yaratılana kadar, devlet her daim yaşayacaktır. Nereden uydurdularsa artık, liberal düzende devlet yoktur tezini, pek çoğu safça pek çoğu kurnazca bu teraneyi dillendirip duruyor.

Daha önemlisi ise şu, kâğıtsız bir yaşam mümkündür aslında. Geçmişte böyleydi, ne kadar geçmişte, Ortaçağda! O dönemin astığı astık kestiği kestik kralları, imparatorları, bunu yaptı işte, kâğıtsız yasalarla halkları sömürdü, ezdi. Ve şimdi, AKP ve türevi, dünyanın çeşitli yerlerindeki “yeni sağ” iktidarlar, Ortaçağın gericiliğini “modernize” edip güncellediler. İddianamesiz, delilsiz, yani kanıtsız tutuklamalar ne anlama geliyor sanıyorsunuz? Kâğıt filmi bu düzene meşruiyet kazandırmak için çekilmiştir!

Sinan Çetin’in kötü niyeti ve cehaleti birleşince, daha pek çok yanlış yorum, hatalı okuma ortaya çıkıyor. Yetmişli yıllarda, seri bir biçimde seks filmlerinin patladığı dönemde, kimse izin, kâğıt sorunu yaşamıyorsa ve genç bir solcu yönetmen, bu düzenden mağdur olmuşsa, ortada bürokratik bir engel değil, ideolojik bir kuşatma vardır.

Bu arada, ne kadar trajikomik değil mi, sabah akşam AKP’cilik yap; ancak ülkemizde bir mağduriyet, gerçek bir mağduriyet arayınca yine karşında solcuları bul! Otuz yıldır bıkıp usanmadan solculara söv; ama filmini izlenir kılması için, yine onların öyküsünü anlatmak zorunda kal! Yazık bu liberallere be!

Söz açılmışken devam edelim, Çetin’i bu “kafa”ya ulaştıran şeylerden birisi de, kendisinin devrimci düşmanlığıdır. Başlarken bahsettiğim programda, kendisine bu soruluyor, nasıl oldu da solun dışına çıktınız, deniyordu. Yönetmen de, kendisinin, zaten o alana tam olarak giremediğini, 12 Eylül öncesinde de, sola dair eleştirileri olduğunu, hayatını siyasetten daha değerli bulduğunu söyleyip durduğu için hiç sevilmediğini anlatıyordu. Prenses filmi ise, bir anlamda bu düşüncelerinin ürünü imiş, ve birçok solcu da o filmden sonra kendisine hak vermeye başlamış.

Bunlar bir yana, Sinan Çetin ne derse desin, yönetmenin bir dönem soldan fazlaca “yararlandığı” muhakkak. “Sola dostça eleştiriler yönelttiği dönem”deki tüm çalışmaları, Çiçek Abbas, Çirkinler de Sever, 14 Numara, ince ve zekice bir toplumsal altında, ezilen, dışlanan insanların, küçük hayatların anlatımıdır. Şahsi olarak, bunların üçünü de beğenirim, üçü de kalitelidirler.

Ama işte, 12 Eylül darbesi, askeri boyutu bir yana, ekonomik-politik açıdan, memlekete tam anlamı ile hâkim olmaya başlayınca, ki bunun miladı Özal iktidarıdır, Sinan Çetin uyanıyor, kazanmak, büyümek, güçlenmek gerek diyor. Sonrası malum, bir yok olma, küçülme, kendine hakaret dönemi. Aynı programda anlatıldı, demiş ki yönetmen, solcuları kastederek tabii, kazanmamak eşekliktir! Bak bak; işte kâğıt kürek, özgürlük ıvır zıvır laflarının özeti budur, Sinan Çetin’in özeti de bu kadardır!

Tabii, burada şu da önemli, bu kişi, neden bu kadar paraya, güce tapıyor, sorusu; bu cümle ile açıklığa kavuşmuş oluyor. Dahası, bu herhangi bir cümle değil, bir ifşaat olarak netlik kazanıyor. Demek ki, , televizyon, reklamcılık, yapımcılık faaliyetlerinin arkasında bu neden yatıyormuş; Sinan Çetin, çok ama çok para kazanarak bazı özelliklerinden kurtulmaya çalışıyormuş! Sonuç mu, Kâğıt!

Kâğıt, üzerinde epey konuştuk; ama olay, aslında sadece tek bir kâğıt. Filmin sonunda, bir liste akıp gidiyor, listede, bugüne dek bilmem hangi ülkede ne kadar insanın öldürüldüğü, sebebi sonucu anlatılmadan, gizlenerek, söyleniyor. Bu insanların ölümüne sebep emperyalizmi, dünyada milyonları aç bırakan kapitalizmi deşifre etmeye kalkan biri ise görecektir, buna kâğıtlar yetmiyor. Sinan Çetin, saçmalıklarını, yazık, “yüzde elli sekiz”e bile yutturamıyor.

Zaman röportajında söylüyor, Rusya’da bir kâğıtla özel mülkiyeti yetmiş yıl yasaklamışlar, insanları votkaya mahkûm etmişler; böyle şey mi olurmuş?.. Votka mevzuu ayrı, votka Rusya’da bir ; Cemaat’in gazetesini görünce içki şikâyetinde bulunmak ikiyüzlülüktür. Özel mülkiyet ise, yönetmenin yanlışı var, Rusya’da gerçekten bir türlü yasaklanamadı, zaten de Sovyetler bundan dağıldı. Her neyse, bunlar bizi bağlar. Asıl diyeceğim, ben kâğıtları daha çok sevmeye başladım, elimde yetki olsa, ilk iş, evet ben de özel mülkiyeti yasaklarım. Sonra da, fazlasına lüzum yok, ziyan olur, şöyle ufacık bir kâğıda da, toplum önünde saçmalamayı yasakladığımı karalarım.

Bunca söz ettik, şükür ki bilgisayarda yazıyoruz, yoksa ben hiçbir kâğıda kıyıp da Kâğıt’a ve yönetmenine dair eleştiri yazmazdım.

Tüm bunların ardından filme dair söylenecek şey açık, ortada boş bir kâğıt ve buna binaen yine boş bir Kâğıt var. Birincisinin boşluğu, üzerine bir şey yazmaya gerek olmamasından, ikincisininki ise, içinde anlatılanların bir değere sahip bulunmamasından.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

29 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

-Edebiyattan daha ucuz ne olabilir ki?-

“Romantik ” ve de, son dönemde, kendi kendine biçtiği misyonu ve sıfatı ile, “ulusal solcu” Tuna Kiremitçi(Tk); geçtiğimiz Mayıs’ta yayınlanan son romanı ile, yine, her zaman olduğu üzere, “best seller” listelerinin en üstlerindeki yeri ile anılıyor şu günlerde. Güzel, kazansın elbette; modern zamanlarda paranın yokluğu, parayı kazanma umudu besliyordu yaratıcılığı, şimdi ise, eldeki, garanti meblağlar aldı bunun yerini.

Yazar, kitabına dair, bir yerde, ilk kez gerçekten bir aşk romanı yazdığını söylüyordu: “Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için… Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı.”(Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Önemli bir itiraftır. Bugüne kadar, Tk’nin başka bir içerikle kitap yazmadığını düşünürsek, denilebilir ki, Tk, ilk kez bir roman, bir kitap yazmıştır. Tabii, bu, yazarın iddiası; bunun somut karşılığı var mıdır, orası apayrı bir konu!

Bununla beraber, hemen her yerde, Selanik’te Sonbahar’ın, politik bir kitap olduğu da söylendi, kitap, böyle değerlendirildi. Yazarın da buna bir itirazı yok. Hoşuna gidiyor bu. Bugüne dek yazdıklarına, en olumlu anlamda, “romantik ironi” denilen ve ne olduğunu bilmediğimiz bir türe sokulan Tk, elbette artık farklı değerlendirilmekten memnun olacak, olmalı da.

Zaten, Tk, son dönemdeki köşe yazılarında olsun, kitap vesilesi ile verdiği mülakatlarda olsun; fırsat buldukça ve yeri geldikçe, siyasi laflar ediyor, dikkatleri çekmiştir muhakkak. Mustafa Kemal, ulusal çıkarlar, ulus bilinci, bağımsızlık vb. sözcükler, yazarın önemli bulduğu ve üzerinde durduğu kavramlar. Az evvelde söyledik, Tk, son birkaç yılki değişimleri gözlemleyip ulusal solculuğa terfi etti.

Ve Selanik’te Sonbahar, bu terfinin, manifestosu olarak yazılmış, ilgili kamuoyuna sunulmuştur. Peki, kitapla ilgili olarak sürekli vurgulanan aşk mevzuu, neden bu kadar ön planda? Basit; değişim, dönüşüm; kolay işler değil, hele ki, Aydın Doğan’ın kanatları altında, hiç değil.

Tk, konuya dair, cesur bir laf eder etmez, bunu geri alma, olmadı, yuvarlama telaşında, aynı yerden iki alıntıya dikkat edilsin: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı.” Devam: “Öncelikle, ilk kez, ‘Romantik bir şey yazmak istiyorum’ diye oturdum masaya. Gençken, genellikle kendi kuşağımın dertlerini, varoluş acılarını falan yazmaya çalışmıştım. Onlara da ‘aşk romanı’ diyenler çıktı. Ben de itiraz etmedim. Ama bu sefer, kasten bir aşk romanı yazdım.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Selanik’te Sonbahar; politik bir roman mı; yoksa aşk romanı mı? Romantik politik bir eser mi ya da politik romantik mi? Anlamak pek mümkün değilse de; romantik, politik ve “ironik” deyip geçelim.

İroni yapıyor değiliz; sadece, bir kafa karışıklığından, bir ürkeklikten, bir telaştan bahsediyoruz. Bunu da Tk’ye kişisel gıcıklığımızdan falan değil; AKP diktası yerleşirken, bir küçük burjuva ve Kemalist aydının yaşadığı zorlukları, bilinçaltını resmetmeye çalıştığımızdan yapıyoruz. Bu nedenle de, bunu, biraz daha irdelemekte fayda görüyoruz.

Tk’nin ulusal sol algısı, takdir edileceği üzere, henüz tam bir politik hatta oturmuş, olgunlaşmış ve pratiğe dökülmüş değil. Tk, bir yandan, çok doğru ve net analizleri araştırıyor, okuyor, öğreniyor ve de karşı-devrim sürecini dile getiriyor: “Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar.”(Ayça Örer, RadikalKitap, 20.5.2011) Diğer yandan ise, modern bilimine uymayan laflar ediyor: “Zaten Batı’daki, bütün aklı başında aydınlara bak, hepsi bir noktada ulusalcıdır. En solcusu da, dincisi de öyledir. Merkeze kendi ulusal kimliklerini koyar, evrenselliğe buradan yürürler. Solcu mu sağcı mı yoksa futbolcu mu olacağımız ondan sonraki iş.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Yazarın mevcut kafa karışıklığı ortada; ulusal solcuyum deyip sol-sağ meseleleri ikinci plandadır tespiti yapmak, mevzuya içeriden bakmamanın sonucudur. Bir aydın bilinci taşımamanın, hep ilişik ama eğreti durmanın neticesidir. Tk, bunu aşmak derdinde midir peki, asıl önemli şey ise budur. Her ne kadar politik bilinç edinmeye başlamış da olsa, verilecek cevap, yazar için, “hayır”dır. Seçim öncesi, sol kamuoyuna yayın yapan bir Tv kanalına çıkıp üç gün sonra Kenan Erçetingöz’le evvela politika konuşup sonra eski sevgililerden bahsetmek, pek de “evet”e müsaade etmiyor zira.

Her ne ise, benim hem manifesto olarak gördüğüm hem de yazarının, yukarıda gösterdiğimiz nedenlerle, bu manifestoya layık olamadığını düşündüğüm romana bakalım. Ama en baştan, içeriğin de yapısal açıdan ve şeklen, bu manifestoya yetmediğini belirtelim.

Selanik’te Sonbahar, ilk olarak, bir fikir biçiminde yazarın kafasında şöyle doğuyor: “Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok ‘paşa’nın unutulmuş olması ilginçti.” (Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Biraz açalım. Temel şey şu: Atatürk olmasaydı, ne olurdu? Evet, ne olurdu? Ne olacağına dair, bu soruya verilecek cevap milyonlarcadır; ancak, kategorik olarak iki türlüdür. Bu türü belirleyen de siyasi görüşlerdir. Yani bir kısım diyecektir ki, iyi olurdu, diğer kısım da, kötü olurdu.

Doğrudur, bir şeyin değişmemesi ihtimali hiç yok. Yazar da anlaşılacağı üzere, kötü olurdu, diyenlerden. Bu ise, tek başına elbette bir şey ifade etmiyor ve olaylar, kabaca şöyle doğuyor ve şekilleniyor: Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere tüm hazırlıkları tamamlar ve “o sabah”, evden dışarı, Bandırma Vapuru’na binmek üzere adımını atar atmaz, bir İngiliz ajanınca vurulur, ölmez, felç kalır.

Tabii, böyle olunca da Cumhuriyet ilan edilemez ve Osmanlı yıkılmaz. Burada, devam etmeden birkaç şey söylemek durumundayım. Hem bu, yani M. Kemal olmasa ne olurdu, sorusu; hem de bu minvaldeki değişik sorular, önermeler; ilgi çekicidir. Yani, her konuda bu böyledir. Fakat, bunların özgünlüğü sınırlıdır. Son yıllarda, yazarın da yukarıda söylediği, kuantum, paralel evrenler, kelebek etkisi vb. şeyler etrafında üretilen “varsayım”larla pek çok film de yapıldı. Açıkçası, hiç ilgimi çekmiyorlar; ama dahası, tekrarlıyorum, bu, hiç de özgün bir yöntem değil. Emekçi halkımız, bunu, “halanın bıyığı olaydı…” sözü ile zaten çözmüş, sonuca bağlamıştır.

İkincisi, M. Kemal olmasaydı n’olurdu, sorusu da en az bunlar kadar basit ve anlamsız. Bunu sormak ve verilen cevapla roman yazmaya kalkmak, sadece kısırlığa dalalettir. Osmanlı Cumhuriyeti filmi ile, bunun arasındaki fark, pek de öyle fazla değildir. Üzülerek, değildir.

Devamla, Cumhuriyet kurulmayınca, 1924’te, Osmanlı’yı ABD sömürge yapar. Böylece, “Birinci Restorasyon” dönemi başlar, o neyse artık! Sonra, İkinci Dünya Savaşı başlar, bunu, ülkede bir İç Savaş izler, ardından da ABD’liler, yönetimi “görünürde” Hanedan’a devreder ve gider, “İkinci Restorasyon” başlar.

Tk, bu dönemleri, kendisince, bugüne ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine gönderme yapmak için, sıralıyor. Örneğin, İç Savaş dediği ile, bizim “sağ-sol olayları”nı anlatmaya çalışıyor, romanda ise, bu, mezhep çatışmalarına dönüşmüş. Yine önemli olarak, bugüne dair, ABD destekli Hanedan denilerek AKP’nin diktası kastediliyor. Açıkça dile getirilemeyenler, “utangaç bir kurgu”ya sevk ediliyor. Bazıları da buna diyor.

Bu tarih algısına, M. Kemal’in yokluğunda ortaya çıkan siyasi tabloya, daha tafsilatlı değinmek gerekiyor. Fakat, arada, işin “aşk” kısmına da bakmak lazım geliyor.

Olaylar, doksanlı yıllarda cereyan ediyor. Önemli karakterleri ise, kimileri yaşayan kimileri ölü, Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla, takma adı ile “Kemal”; Atilla’nın ölen ve unutulamayan sevgilisi “Fikriye”; Atilla’nın şarkılarını çok seven, onu idol belleyen ve bir uçak kazasında babası ile ölen çocuğunun ruh haletini çözmek için, kendini Atilla’yı bulmaya adayan “Latife”, teşkil ediyor.

M. Kemal’in yaşayamadığı aşk öyküsü, tabii ki güncellenerek, Atilla’ya nasip oluyor.

Paşa ise, her ne kadar ülkesini kurtaramamış ise de, yazdıkları ile, hayat kurtarıyor.

Fikriye ve Latife de, aynen, gerçekte olduğu gibi, bir aşkın iki eşit tarafından biri değil; edilgen bir aşk cümlesinin, bulunmayan nesneleri olarak kalıyor.

Suikasta uğramış, felç olmuş ve Samsun’a çıkamayan Paşa, doğduğu yere, Selanik’e taşınıyor. ABD ve Hanedan, kendisinin o güne dek kazandığı başarıların hepsini tarihten siliyor, ne Libya ne Çanakkale, kitaplarda yer alıyor. Osmanlı’nın gelecek nesilleri, O’nu isyancı, anarşist bir general olarak dahi, tanıyamıyor.

Peki, M. Kemal, olaylara nasıl dâhil oluyor? Şöyle, Osmanlı’nın dünyaca ünlü popçusu Atilla, Paşa’nın akrabasıdır ve Paşa’nın, ölmeden önce adressiz; ama muhatabına önemli şeyler söyleyen, kırklı yılların başında yazılmış mektuplarını, babası aracılığı ile edinir ve okumaya başlar. O güne dek, topluma yabancı, ilgisiz, şöhret batağında uyuşturucu müptelası bir adam olan Atilla, büyük aşkı Fikriye’yi de kaybetmiş olmanın da etkisiyle, Fikriye fazla kokain alarak ölmüştür, Osmanlı yöneticilerine, bir konser esnasında şirk koşmuştur, halkı isyana teşvik etmiştir! Böylece kendi sonunu hazırlamışsa da, bağımsızlıkçı gençlere ilham ve cesaret vermiştir! Güzel.

Bu kısma değinelim, zira, siyasi roman denilen Selanik’te Sonbahar’ın, bizce tek önemli ve güncel bölümleri, bunun etrafında şekilleniyor.

Atilla, Dolmabahçe Stadı’nda veriyor olduğu ve tribünlerin her zamanki gibi tıklım tıklım dolduğu bir konserinde, orkestrasını susturur ve sadece gitarı ile, evvela, Selanik’te Sonbahar şarkısını söyler, sonra da, kitleyi galeyana getirecek o sözleri. Tk, büyük bir titizlikle anlatıyor:

“Atilla, acıları henüz taze iç savaşın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler tarafından tezgâhlanmış bir oyun olduğunu anlatıyordu. Osmanlı’nın devrini doldurduğunu, yerine tam bağımsız bir cumhuriyetin kurulması gerektiğini ama kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir şey düşünmeyen hanedanın buna asla izin vermeyeceğini söyledi. İç savaştan sonra varlığı tartışmalı hale gelmiş hanedana duyulan öfkenin sesi olmuştu.

Hele, ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur!’ diye bağırınca öyle bir alkış yükseldi ki…

‘Bu ülke dünyanın egemenlerine çoktan satıldı kardeşlerim’ diyordu: ‘Hür ve onurlu bir millet olarak yaşama hakkımız elimizden alındı. Oysa neler yapabilirdik! Bize izin verselerdi, neler yaratırdık! İnanmazsanız şehzadeye sorun!’

‘Memleketin istikbali bir avuç kendini bilmezin gaflet ve dalaletine kurban gidiyor! Buna razı olmayalım!..’” (Sf. 115-116)

Çok sevdiği Fikriye’si artık hayatta olmayan ve Paşa’nın yazdıkları ile başka bir şekilde de olsa hayata tutunmaya çalışan, halkına faydalı olmak için, yaşamını tehlikeye atan, belki de intihar etmeye çalışan; ama bunu insanlara toplumculuk diye yutturan Atilla; bu konser olayından sonra, kendisini bir cenderenin içinde bulur. O güne dek varlıklarından dahi habersiz olduğu ve kendilerine “Tam Bağımsızlıkçılar” adını veren gruplarla temasa geçer ve “ulusalcılık”taki samimiyetini ispat için, onların gecelerinde ücretsiz konserler verir.

Bağlı olduğu uluslar arası müzik şirketinin, gelişmelerden rahatsız olması ve Atilla’nın ölümüne karar vermesi, ayrıca Osmanlı’nın baskıları, popçuyu köşeye sıkıştırır. Atilla, tesadüfen, İstanbul’a yakın bir Ada’ya kaçar ve artık tüm geçmişinden sıyrılarak, amaçsız ve çaresiz, insanlardan uzak, ömrünü tamamlamayı bekler.

Sonrası, bence pek önem arz etmiyor, zaten yazmasak da tahmin edilebilir, gazeteci Latife, ki Fikriye’ye fiziken çok benzer, Atilla’yı bulmak için Ada’ya gider, bulur; ancak, Atilla, O’na soğuk davranır, sonra yakınlaşır, âşık olurlar vs. Çok romantik denilen bu kısımlar, Tk de bu konuda hayli iddialı, bana kalırsa, ne özgün ne de duygusal. Ama buna gelmeden, şunları sormak gerek; Latife, oğlunun çok sevdiği popçuyu görünce, eline ne geçecek? İki, Atilla, Latife ile birbirlerine âşık olmalarını sağlayan, Paşa’nın mektuplarını Latife’ye neden veriyor?

Paşa’nın, insanı yaşama, gerçekten yaşamaya, mücadeleye davet eden mektupları; en sevdiği yakınlarını kaybetmiş, “çok erken” iki ölümle beraber, benzer bir kaderi yaşamaya başlamış iki insanı yakınlaştırabilir; fakat, neden ve nasıl, ve illa ki, ortaya bir aşk çıkıyor? Kaderleri bu idi ise madem; M. Kemal’in mektupları, anında işlevsizleşiyor, kitabın dışına düşmüyor mu?

Sorular gereksiz değil. Zira, kitabın ikinci başlığı olarak da düşünebiliriz, kapakta şöyle deniyor: “Kim ölümden daha romantik olabilir?” Her cümleden bir soru çıkartıyoruz, farkındayım; ancak, romantiklik, kişilere, olaylara rahatlıkla atfedilebilecek bir sıfatken, ölüm, yani yok oluş, nasıl romantik olabilir? Dilsel bir yanlış ortada; ayrıca, bunu geçelim hadi, mantıken ve teknik açıdan, kalanların da ölüm sayesinde bir romantizm yaşamaları mümkün değil.

Kitabı okuyanlardan, Tk’nin ölüme romantizm yüklemesinin bu şekilde basitleştirilemeyeceğini, düşünenler olacaktır. Ben de, bir anlamda buna katılırım; fakat, her iki kahramanın da ölülerle konuşuyor olması meselesi söz konusu edilecekse, ben buna değinmek dahi istemiyorum. Atilla ve Latife’nin ruh hastası olduklarına işaret bu yanları, bence romanın en sırıtan noktalarıdır.

Söylediğim gibi, ben bu aşkta herhangi bir olağanüstülük, romanı yazılabilecek bir farklılık göremiyorum. Ve tekrar, Tk’nin kurduğu tarihsel-siyasi yapıya dönüyorum.

Tarih, , ekonomi, siyaset; çok basit bir kaidedir, birbirlerine bağlıdırlar, birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde akarlar, biçimlenirler. Alt ve üst yapı bileşenleri olarak, zamanın gereğince, öznel müdahalelerle de tabii, şartlar tekâmül edince değişir, dönüşürler. Asıl ve gizemli olmayan kuantum da budur. Yani olmayan da olan da, bir şekilde olanın ve olmayanın etkisi iledir.

Tarihte her şeyin olmak zorunda olduğu için olduğu sözü, bunu anlatır. Tekrar ediyorum, öznel yönlendirmeler, kişisel etkiler de bunun dışında değildir; ancak, tarihin, her şeye rağmen belli bir seyri, mutlaka vardır. Ve de, toplumsal ve siyasi olan her şey, görünmez bir iple değil, görünür, ete kemiğe bürünmüş yasalar sayesinde iç içe geçmiştir.

Örneğin, Osmanlı yıkılmamışsa eğer, Orta Doğu’nun göbeğinde, modern bir ulus-devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışsa, doksanlarda Bosna’da iç savaş olmaz! Suriye’de, İran’da, Irak’ta, bugün yaşananlar yaşanmaz! Tk, tüm bunlardan habersizmiş gibi davranıyor ya da daha kötüsü, tüm bunlardan gerçekten habersiz! Ulusal solcu olma iddiasında bulunan bir yazar, evvela, bu “basit şeyleri” okumalı, öğrenmeli!

Zaten, dedim ya, şu olmasaydı n’olurdu, tipi kurgular, bu yüzden de hoş değil. Bunu yaratıcı hale sokmak, emek ister. Ya beş yılınızı ayırıp Osmanlı olmasaydı, bölgede ve dünyada olacak veya olmayacak her şeyi hesap edip roman yazacaksınız ya da hiç bu işe girip kendinize güldürmeyeceksiniz! Her halükarda eksik olacaktır bu kurgu yine; ama en azından şimdiki gibi “amatör ilk roman” yazarı durumuna düşmekten kurtulursunuz!

Ne kadar yazık, kitapta bu komikliğe örnek o kadar çok şey var ki! Hepsini not almakla uğraşamadım; ancak, ABD sömürgesi Osmanlı’da, Ruhi Su diye bir adam var, iyi mi? Boğaz Köprüsü de aynen yerinde! Hele ki, insanların hala eski yazı öğreniyor olması… Tk, siyasi felsefenin yanı sıra, siyasi tarih de öğrenmeli! İkinci Savaş öncesi, dünyada yaygın görülen klasik sömürgecilikte, emperyalist ülkeler, sömürge halklarına, evvela ana dillerini yasaklar, onları ulusal bilinçten bu şekilde uzak tutmaya çalışırlardı.

Öte yandan, ABD’nin 1924’te bu coğrafyada ne işi var; İngiltere, Fransa gibi dönemin “büyük ülke”leri, henüz silik ABD’yi, nasıl olmuş da buraya sokmuş? Kendileri, o dönem, fiilen işgal ettikleri Anadolu’dan nasıl çıkıp gitmişler? Anlıyoruz evet, Tk, günümüzle ilgili “mesaj verebilmek” için, ABD’yi işin içine sokuyor; ancak, bu seferde ortaya, cehaletle malul bir metin, senaryo çıkıyor.

Bu işin bir yönü, bir de şurası var. Tk’de görülen, yazdıklarından çıkardığım sonuç, tipik bir “Batıcı-laik kafası”dır. Bu kafa da çok tehlikelidir. Örneğin, Fazıl Say, 2001’de, ABD’nin Afganistan’ı bombalamasını, medeniyet adına, olumlu buluyordu. Zira, Batı, Doğu’dan daha ilerici idi. Tk, bu kadar bilinçsiz değil, kabul; ancak, olayları tarihsel, siyasi ve doğal seyir açısından değil de, olağanüstü gelişmelerle okumaya çalışmak da, ülkemizde sık görülen “Atatürkçü” tiplere mahsus bir özelliktir.

Yukarıda, Selanik’te Sonbahar’ın, Tk’nin değişiminin manifestosu olduğunu söylemiştim. Yineliyorum, yazar bunu dile getirmese de, bu böyle. Bir yazarın bu sıçramasını, edebi bir eserle yapmaya çalışması ve bunu halka sunması, gayet anlaşılırdır ve ne olursa olsun, böyle bir çaba takdir edilesidir. Bu sıçramanın teorik altyapısı olarak seçilen ulusal sol da nedir, netleştirmek için, yazarın satırları ile tekrar edelim: “Ulusal sol, memlekete hâkim olan yeni kapitalizmin mağdurlarına sahip çıkmak demek. Onun dayanıştığı küresel sisteme karşı ‘mazlum milletler’ ile dayanışmak demek. Ulusal sol düşüncenin bitmek gibi bir lüksü yok. Hatta duruma bakılırsa, olayı yeni başlıyor.” (Kelebek, 11.7.2011)

Romandan ve röportajlardan çıkanı da, bunu önceleyecek şekilde özetlersek; Tk’nin iddiası şu: 1. Cumhuriyet kurulmayabilirdi, kuruldu; fakat, AKP tarafından yıkıldı, M. Kemal’i ve mücadelesini güncelleyerek ve de ulusal sol anlayış ile, yeniden bir cumhuriyet kurabiliriz. Çözüm yolunun doğruluğu, yanlışlığı bir yana, güzel. Evet, bugüne dek sıradan yazmaya çalışan, gamzeli sevgilileri ile haber olan bir yazarın, kendisine bir yol seçmesi ve kalemini de buna adaması, gayet güzel.

Ancak, bu yola girmiş bir yazarın da, buna uygun davranması gerekli; Tk, önce, kişisel manifestosu da olsa, bir roman yazma iddiası taşıyorsa, buna dikkat etmeli. Tarih ve siyaset bilgisi, edebiyatı besler, ilgili alanlara kafa yormalı. Bu yolda, bu şekilde ilerlemesinin, Kelebek gibi bir yerde de mümkün olmadığını anlamalı. Cumhuriyet gazetesinden kaçıp Aydın Doğan’a sığınmak, hiç de hoş değil. Ulusalını falan boş verin, ben solcuyum diyen birisi, evvela, kariyer hırsını yenmeli, parayı pulu, şöhreti elinin tersiyle itmesini bilmeli. Hoş, bunları, Tk, bizi dinleyecek diye değil, olması gerekeni söyleyelim diye yazıyoruz.

Unutmadan, Tk, bir daha asla, “Romanın tanıtımı için katıldığım söyleşilerde dile getirmeye çalıştığım fikirler meğer birkaç ay önce kitap olmuş. Deneyimli gazeteci Merdan Yanardağ ‘1. Cumhuriyetin Sonbaharı’ adlı kitabında 1923 Cumhuriyetini sona erdirmek için yapılanları anlatıyor.” gibi saçma sapan sözler sarf etmemeli. Merdan Yanardağ ve pek çok önemli devrimci-sosyalist yazar, bunları zaten yıllardır anlatıyor; böyle bir laf, Tk’nin sadece okumazlığını, cehaletini belgeliyor.

Manifesto konusunu, daha da özelleştirerek sürdürüyorum. Kitapta, tasasız popçu Atilla, Paşa’nın mektuplarını okudukça ayılıyor ya, sonrasında, yavaş yavaş özeleştiri yapmaya başlıyor: “İnsanlar müziğimi günlük dertlerinden ve hayatın keşmekeşinden kaçmak için dinlerdi. Kafalarını rahatlatmak, fazla düşünmemek için. Bunlar ancak uyumak isteyen bir bebeğin annesinden isteyebileceği şeylerdi… O güne kadar siyasetle ilgilenmeyecek kadar politik olmayı bir şekilde becermiştim.” (Sf. 248)

Bir tane daha: “Bugüne kadar çerez niyetine şarkılar söylemiş bir gerzek olabilirim. Ama bundan sonra bambaşka şeyler yapacağım, emin ol.” (Sf. 261) Ben bu satırları okuduğum anda, konuşanın Atilla değil, Tk olduğunu anladım. Evet, dikkat edilsin, Vatan’daki, Kelebek’teki köşelerinde; incir çekirdeğini doldurmayacak cümlelerin yazarı Tk, nedametini paylaşıyor bizimle. İyidir, hatasını anlamışsa eğer, iyidir. Ancak dediğim gibi, çok çalışmak gerek, çok.

Başlarken, Tk’nin, ilk romanını yazdığını itiraf ettiğini söylemiştik. Bu, kendi iddiasıydı, yazıda bunu sorgulamaya çalıştık. Ortada, yine, pek de başarılı bir üretimin olduğunu söyleyemiyoruz. Bunca yıldır kalem oynatan birinin, henüz, içinde “ne… ne…” bağlacı olan bir cümlenin yükleminin olumsuz olmaması gerektiğini, öğrenemediğini görüyoruz. Üzülüyoruz. Ama seviniyoruz da, en azından yazar, artık, Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı çalışmasındaki gibi, “31 çekmenin tek kötü yönü, yalnızlığı sevdirmesidir,” tipi “vecize”ler üretmiyor.

Buna ek, Tk’nin, kendisini geliştirmeye yönelik tüm eylemlerinden dolayı, kendisini kutluyoruz. Pamuklara, Eliflere, Cananlara teslim edilen ve de ülkemiz gibi sonbaharını yaşayan Türk edebiyatının, bu eylemlere dahi uzak kaldığını düşünürsek, Tk alkış bile hak edebilir.

Son olarak, Tk’ye, Politzer’in, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını, veya ona muadil bir eseri, tavsiye ediyoruz; kabul buyursun.

28 Tem’11

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com 

Sonraki Sayfa »