Beklenmeyen Bir Sürpriz: Geoffrey Gurrumul Yunupingu

Bazı albümleri alır almaz dinleme imkânınız olmaz ve arşivinizin olması gereken yerine bırakıp unutursunuz. Bu unutma süreci çok uzun veya kısa olabilir, bu tamamıyla dış etkenlere bağlı bir durum. Bu etkenler televizyonda gördüğünüz bir klip veya haber, sokakları arşınlarken kulağınıza sürekli takılan bir melodi veya bir arkadaşınızın size tavsiyesi üzerine değişimsel gelişim gösterebilir.

Elime Avustralyalı bir Aborjin olan Geoffrey Gurrumul Yunupingu’nun albümü geçince açıkçası ilk başta bir ürktüm, zira albümün kapağında kör bir Aborjin adamın oldukça kasvetli bir biçimde fotoğraflanmış yüzü vardı. Gözlerine yansıtılan karanlığın elbette bir anlamı ve amacı vardı ama bu nedense albümü bir yana bırakmama neden oldu; daha kaldırabileceğim bir dönemde dinlemek üzere. Sonra özellikle internette üye olduğum birçok Dünya Müziği kurumundan Gurrumul hakkında yazılar okumaya başlayınca, bıraktığım yerde hafif tozlanmış bu çalışmayı artık dinleme zamanı geldiğini fark ettim.

İlk dinlediğimde tatlı, kendini sevdiren bir vokal ile karşılaştım, akustik bas ve gitar ile eşlik edilen bu ses beni büyülemedi ancak içimde bir huzur yarattı; özellikle albümün kasvetli kapağından sonra. Araya serpiştirilen orkestra yaylı takviyeleri ve arka vokaller dinlediğim müziğin bir ayrıcalığını yansıtmasa bile hoş dokunuşları ile aklımda bir yer edinmeyi başardı. Ancak şu bir gerçek ki Batı Afrika veya Doğu Avrupa’dan gelen başarılı bir Dünya Müziği çalışması gibi beni yerimden sarsacak kadar büyülemedi. Ancak bu arada Elcho Adası’nda doğan 1970’li Gurrumul’un adı benim görüşlerimin aksine katlanarak ortalıkta fazlasıyla görülmeye ve duyulmaya başladı. Vardı bu sanatçıda bir iş, hadi hayırlısı… Kolları sıvayıp, önyargılarımı tekmeleyerek, daha derinliklere dalarak Geoffrey Gurrumul Yunupingu’yu tanımaya karar verdim, onu tanıdıkça sevdim, müziğine bağlandım ve onu anladım. Neden bu sanatçının çevresinden seslerin yükseldiğini hakkıyla hazmettim.

Doğuştan kör olan sanatçı basından takip ettiğim kadarıyla pek fazla konuşkan bir kişiliğe sahip değil, zaten çok az İngilizce biliyor. Kendi adına ağırlıkta konuşan ve ön plana çıkan kişi aynı zamanda albümün de yapımcısı olan, Gurrumul ile sahneyi basgitarı ile paylaşan Michael Hohnen. Hohnen’in anlattıklarına göre Gurrumul tüm müziksel geçmişini kabilesindeki önemli şahsiyetlerden almış. Kendisine yüzyıllar boyunca bir jenerasyondan diğerine geçen müziksel kültürleri aktaran kabile büyükleri Gurrumul’un müzik gelişiminde birebir rol oynamış. Bunun sonucu olarak sanatçı kendi müziğini besteleyip icra etmenin yanı sıra davul, klavye, gitar ve yerel enstrüman didgeridoo çalmayı öğrenmiş. Ancak asıl önemli faktör dinledikçe içinize sinen ve önyargıları yıkan sesi.

Müziğinde Avustralya’nın ulaşılması zor (en yakın ana şehir yaklaşık 600 km uzaklıkta) Kuzey sahillerine yakın bir adada var olan Aborjin toplumunda büyümenin güzelliklerinin yanı sıra sıkıntıları dile getiren Gurrumul, aynı zamanda kör doğmak ile nasıl kendince barışık olduğunu ve Yolngu halkının gündelik yaşantısını müziği ile bizlere ulaştırıyor.

Aslında Dünya Müziği platformu Yolngu halkının müziğine çok da yabancı değil, zira Yunupingu’nun akrabaları tarafından kurulan Yothu Yindi ve George Burarrwanga öncülüğündeki Warumpi Band, her ikisi de Elcho Adası menşeli ekipler. Bu ekipleri Yunupingu’nun müziğinden ayrıştıran en önemli unsur politik olmaları, Yunupingu ise tek başına kendi halinde politikadan ırak bir akıntıda süzülüyor.

Yunupingu kendisi zaten yedi yılını Yothu Yindi ekibi içerisinde çalarak ve turneye katılarak geçirdi ancak körlüğü ne yazık ki bu kadar yoğun turne programına elvermediği için bu müzik birlikteliğinden ayrılmak zorunda kaldı. Ne yazık ki Yunupingu’nun kendisine yol gösterecek bir köpeği yok, onun bu karanlık yolculuktaki rehberi sadece elindeki asası. Bu yoğunluktan kendini kurtaran sanatçı yaklaşık on üç yıl önce büyüdüğü topraklara tam zamanlı yaşamak üzere geri döndü. Solo kariyerine atılmadan önce Saltwater Band adlı ufak bir grup kurarak iki albüm yayınladı. Albümler beğenilmesine beğenildi ama sınırları aşacak bir kapasiteye sahip olamadı. Yunupingu solo sanatçısı olarak kariyerini sürdürmekte olsa bile bu grubuna nokta koymadı ve yakın gelecekte Saltwater Band’den bir yeni çalışmanın da geleceğini burada müjdeleyebiliriz.

Yaklaşık üç ay önce piyasaya çıkan, hayatının 37. yılını yaşamakta olan sanatçının ilk solo çalışması ender bir görüngü olma yolunda. Zira ilk defa bir Aborjin sanatçı kitlesel akımın dalgalarında batmadan yüzmekte. “Gurrumul” öncelikle iTunes Avustralya listelerinde birinci sıraya kadar yükselmenin başarısını tattı ve bir Dünya Müziği sanatçısı olarak çok ilginçtir ki Mariah Carey ile listelerde aşık attı. Bu başarı öyle küçümsenecek boyutta değil zira albümde iki parçanın haricinde hepsi yerel Yolngu diyalektinde ve hepsi popülist akımın uzaylı olduğu geleneksel ritimlerin yeni yorumları.

“Gurrumul” albümünde, anadili İngilizce olmayan Yunupingu kesintisiz gitar ritimlerini kırılgan ancak bir o kadar da kuvvetli pürüzsüz vokalleri ile harmanlıyor. Arka fonda arada sırada kendini duyuran bir çift basın ve sessiz bir orkestranın haricinde başka bir şey yok. Sonuç temiz, algılanabilir ve birkaç dinlemeden sonra akıllarda çınlamasını uzun süre sürdüren ritimsel amalgam. Kendine özgü bir stili olan sanatçı, halkının müziksel geleneklerini modernliğe ve ulaşılabilirliğe taşıyor. Bunu yaparken de kendi sanatının derinliğini ve yansımalarını koruyor.

Müziği saflığı kavrayıcı bir özelliğe haiz ve dinleyeni bırakmayacak nitelikte. Adasında solak gitar bulunması imkânsız olduğundan normal gitarı aşağı yukarı çalan Yunupingu’nun hiç şüphesiz çevresinde yarattığı atmosfer inanılmaz.

Aslında müzik, ya sizi ilk dinleyişte kavrar ya da zamanla içinize siner. Normalde ikinci tercih benim için daha önemli zira her zaman söz konusu çalışmanın daha kalıcı olmasını sağlar. Gurrumul’un müziği kesinlikle çarpıcı değil ama içerdiği ritimsel harmanlamaların akışı ve dinleyeni kavrayışı çok başarılı. Albümü ülkemizde görmemiz açıkçası imkânsız zira bu kadar bilinmeyen bir sanatçı ve özellikle müziği bizim pazarlama ofislerimizin algılaması kimse kusura bakmasın ama imkânsız, ancak sağ olsun internet var ve onun sayesinde özellikle Dünya Müziği tarzına giren ender müziklere daha bir kolay ulaşabilir olduk.

Gurrumul kendi halinde bir yerel Avustralyalı ama yaptığı bu ilk albüm kendisine Amazon.com sitesinde Dünya Müziği/folk kategorisinde Bob Dylan’ın yeni çalışmasının yanında bir yer edindi. Elbette bu resmi bir liste değil ama benim için önemli zira müzik piyasasından birebir etkilenmeyen, sadece alıcıların talepleri doğrultusunda belirlenen bir liste olması Gurrumul’un çalışmasında ne kadar başarılı olduğunun kanıtı. Gurrumul kendisinden daha çok söz ettirecek gibi…

www.gurrumul.com

Parça Listesi:

Wiyathul

Djarimirr

Bapa

Gurrumul History (I was born blind)

Marrandil

Marwurrumburr

Galiku

Baywara

Gathu Mawula

Galupa

Wirrpanu

Wukun

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Etran Finatawa: Çöl Sükûnetinden Yükselen Nağmeler

2004 yılında kurulan, “Geleneğin Yıldızları” anlamına gelen Etran Finatawa dünyada Nijer’den gelen Wodaabe (yüzlerindeki çizgisel boyama stilleri ile tanınıyor) ve Tuareg (Çöl Gezginleri olarak dünya çapında tanınan kabile) kültürlerini birleştiren tek grup. Özgün çok sesli ve büyüleyici perküsyon ritimleri ile müziğe inanılmaz bir coşkunluk katan Wodaabe kültürü, Tuareg ritimleri ile birleşince ortaya aşina olunmayan zenginlikte harmanlama çıkıyor. Göçebe deneyimlerine ve ortak kültürlerine dayanan iki kabile, birlikte çöl blues, dolgun akustik perküsyon ve etkileyici melodiler çıkıyor.

2009’da Ertan Finatawa’nın Avrupa Turnesi süresince kaydedilen “Tarkat Tajje” (Hadi Gidelim) çok farklı bir ritimsel oyuğa sokulan olgun vokaller ve sofistike sözler ile bezenmiş bir oluşum. Yok olma tehdidi altında olan kültürlerini özgün bir dilde hem ritimsel hem de fikirsel olarak sunan grup, ilk albümlerinde tanıştırdıkları göçebe kültürünün şimdi sorunlarına parmak basıyor. Toplumlarının gerçeklerini ve sosyal gerçeklerini dile getiren Ertan Finatawa yeni bir filozofik yaklaşımla dinleyene sokuluyor. Kültürel değişimlerden ciddi yara alan toplumlarının derin sorunlarını insan olarak dile getiren bu müzisyen göçebeler aynı zamanda elçilik görevini de üstleniyor.

Etran Finatawa

Alhousseini tarafından bestelenen ‘Aitma’ (Kardeş) adlı parça tüm ırklardan, uluslardan ve toplumlardan gelen insanoğluna bir çağrı; farklılıklarınızdan öte benzerliklerinize sahip çıkın. ‘Kalamoujar’ adlı parçada ise ekip fikirleri için sonuna kadar savaş veren bireyleri onurlandırıyor. Bir başka politik parça olan ‘Ummee Ndaaren’ (Doğru Olan Şey İçin Diren ve Peşini Bırakma) Bagui’nin kendi toplumunda birebir yaşadığı bir tecrübe üzerine bestelenmiş ve kısaca yanlış bir lider seçilince halkın sessiz kalmamasını öneriyor. Evet, konular aslına bakarsanız oldukça basit ve sade belkide bizim dünyamızın açısından; ancak unutulmamalı ki Nijer’den konuşuyoruz ve bu tür açmazlar orada çok önemle ele alınıyor.

‘Diam Walla’ (Su Yok) her ne kadar küresel ısınma hakkında sinyaller verse bile aslında yerel çöl halkının artan sıcaklıklar yüzünden yaşadığı ve daha ciddi yaşayabileceği sıkıntıları dile getiriyor. Tamaşek dilinde orman anlamına gelen ‘Gourma’ adlı parçada göçebeler soğuk ayları geçirdikleri ortamlarına geri çağrılıyor.

“Tarkat Tajje” bir beyannameden çok daha önemli bir duruşa sahip. Küresel algılama ve sorumluluğa seslenen çalışma, Nijer’den yükselen tüm dünyayı hâkimiyetine almaya çalışan yöneticilere savrulan bir uyarı dilekçesi. Albümdeki ‘Imuzaran’ adlı parçada da ifade edildiği üzere:

“Dünyayı yöneten sizler, harcadığınız her gün etrafınızdaki çocukların, kadınların ve erkeklerin yakarışını duyun.”

Etran Finatawa

Çöl blues markasının en iyi ürünlerinden biri, pek çok popüler ekipten daha fazla hayrana sahip olan Ertan Finatawa, nispeten hayat olmadığına inanılan çöllerden kopup gelen, fazlasıyla yaşam dolup taşan müziksel bir deneyim.

Parça Listesi:

Aitimani

Diam Walla

Aitma

Ndiiren

Gourma

Daandé

Duuniyaaru Dillii

Imuzaran

Ummee Ndaaren

Kalamoujar

Sanatçı: ETRAN FINATAWA

Albüm Adı: Tarkat Tajje/Let’s Go!

Müzik Şirketi: Riverboat Records

Çıkış Tarihi: 15 Mart, 2010

Katalog No: TUGCD1055

Barkot: 605633005523

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Çapraz Harmanlama ve Melodik Kültürel Kesişim Neden Bu Kadar Cazip?

Her gün haberlerde eksiksiz olmazsa olmaz şiddet dolu, kana susamış insanların görüntüleri ile karşılaşıyoruz. Dünyanın her köşesinde din, kültür, ırk gözetmeksizin ayrıcalıksız insanlar birbirlerini tamir edilmemek üzere yok ediyor; hem gerçek ve hem de mecazi anlamda. Trajik öyküler, şok edici şiddetin hep dünyamızın arka fonunda güncel olduğu bir ortamda, farklı uç kültürlerden gelen müzisyenlerin biraraya gelip kulak arkası edemeyeceğiniz enfes ritimler ve orijinal besteler ile ortaya çıkabilmeleri tüm bu negatifliğin içerisinde mutlak barışı ve güzelliği yansıtıyor. Sadece bir parça müzik ihtiyacımız olan tek şey…

Kültürel-çapraz harmanlama ideolojik olarak insanoğlunun mevcut kaotik ortamlarda barış içerisinde çalışabileceğinin en güzel örneği. Üretimlerin bu kadar çarpıcı oluşu ve dinleyen kesimi etkilemesi ise tamamıyla özgünlük kavramı üzerine kurulu bir açılım. İfade ve duygu üzerine yapılandırılan bir kavram olan müzik, hiç şüphesiz aynı hissiyatı paylaşan tamamıyla farklı kültürlerin ortak kesişim noktası. Evet, açıklama bu kadar saf ve basit. Zaten işin özü buna dayanmalı değil mi?

Ancak bu yazıldığı kadar kolay değil. Müziksel füzyon beklenildiği üzere cazip olmak zorunda değil. İllaki bir yerel sanatçı ile etkileşime giren bir başka sanatçının üretimi ilgi çekici olacak diye bir kaide yok hatta bu tanıma sahip olması düşündüğümüzden bile zor. En önemli faktör kesişim noktasında buluşan müzik tarzlarından öte sanatçıların kendileri. Farklı yönlerden yol alıp gelen bu sanatçıların ne kadar sorumlu, sürdürülebilir ve algılarının açık olması asıl önemli olan konu. Takdir edersiniz ki tüm bu tür kombinasyonları biraraya getirmek ve uygulamak oldukça zor ancak hakkıyla verilen bir çaprazlamanın keyfine de diyecek bir şey yok.

dünya müzikleri

Evet, belki de bu tür kültürel harmanlamalara çok kredi veriyoruz; oysa sadece “iyi müzik yapmak” gibi sığ bir vizyon ile üretilmiş olabilirler. Fakat bir müzik yazarı ve özellikle dinleyicisi olarak vizyonun daha derin unsurlara dayandırıldığını düşünmek istiyorum. Ortaya çıkan müzik, yapılmış olmak için üretilmiş olabilir, en ufacık bir derinliği olmayabilir ancak yine de bir etkileşimin ürünü olduğu hiç şüphesiz. Farklı kültürlerden gelen sanatçıların emek verip birlikte ürettikleri bir meyve, her şeyden öte bunun için bizleri etkilemekte. Bir diğer özelliği ise farklı kültürlerdeki dinleyicileri biraraya getirmesi, bu durumda elbette başarılı bir harmanlama olarak değerlendirilebilir. Öte yandan acısıyla tatlısıyla her zaman bir füzyon çalışma dikkat çeken bir oluşum oysa daha çok müzisyen daha çok etkileşime girse bizler de füzyonsal çalışmalar için bu kadar kelam sarf etmeyiz. Genel üretim şemasına bakılınca farklı kültürlerden gelen ortak çalışmalar o kadar az ki, ister istemez mevzu bahis sanatçıların biraraya gelmesi “ne alaka” dedirtse bile dikkat çekiyor. Oysa bu tür etkileşimsel üretimler daha çok olsa, çıta daha bir yükselecek ve kalite daha bir artacak.

Kültürel etkileşim çatısı altında üretilen çalışmalar ne yazık ki az ve bundan dolayı değerli; haklı veya haksız. Aşağıda kanımca Dünya Müziği tanımı itibarıyla ve hatta daha öncesi üretilen en başarılı kültürel etkileşim çalışmaları yer alıyor. Bir ilk on diyebiliriz. Değerlendirme tamamıyla üretimlerin derinliği, ulaştığı dinleyici kitlesi, kalitesi, sorumluluğu ve elbette kendi beğeni kriterlerim sonucu ortaya çıkan bir liste. Elbette itiraz edeceksiniz, bunun ne işi var burada, neden bu yok, hatta belki sıralama yanlış diyeceksiniz. Ancak eleştirmeden önce bir okuyun, süzün, değerlendirin ve dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Sonra yorumlarınızı alayım…

1. Peter Gabriel – “Passion”

1

Real  World Records’un kurucusu Peter Gabriel belki de bu çalışmasıyla füzyon oluşumlarının başlangıcını tarihlendirdi. Martin Scorsese’nin “The Last Temptation of Christ” (1988, Günaha Son Çağrı) adlı filminin müziği olarak piyasaya sürülen albüm adeta filmin ününü geçip kendine özgü bir hayran kitlesi sağladı. O dönemde mevcut olan tüm sınırları yıkan müzik, birçok farklı kültürden gelen sofistike müzisyenleri biraraya getirip derin, sorumlu bir çalışma olarak tarihe geçti. Dünya Müziği kulvarında her dinleyicinin mutlak sahip olması gereken çalışma arkasından sürüklediği toz sayesinde, özellikle inanılmaz müzik kuvveti ile sağladığı atmosferik ve ayrıcalıklı ritimsel dokusu ile Dünya Müziğine önemli bir katkıda bulundu. Türkiye, Senegal, Ermenistan, Amerika, İran, Pakistan, Mısır ve pek çok diğer ülkelerden gelen sanatçıların bir komün çalışması olan albüm Peter Gabriel’in en başarılı çalışmasının yanı sıra pek çok tarzda da hakkıyla önemli bir konuma sahip olabilecek nitelikte.

2. Damon Albarn & Friends “Mali Music”

2

Gorillaz ve Blur’un beyni, Brit-pop furyasının mimarlarından Damon Albarn, son zamanlarda ciddi anlamda Dünya Müziğine özel ilgi gösteren sanatçılardan biri. 2002’de OXFAM (İngiltere’de bir yardım kuruluşu) sayesinde Mali’ye yaptığı bir seyahatte yerel müzikten inanılmaz etkilenen sanatçı Brit-pop unvanını doya doya yaşarken bu albümü kaydetme kararı aldı. Toumani Diabaté ve Afel Bocoum gibi Mali’nin efsanevi sanatçılarını biraraya getiren çalışma Afrika-Britanya füzyonunun en başarılı üretimlerinden biri. Atmosferi çok iyi yansıtan, tabiat sesleri, insan vokalleri ve yerel enstrümanların analog ritimlerinin oraya buraya serpiştirildiği albüm, dinleyeni yerel halk ile birebir buluşturuyor. En önemli unsuru ise Damon Albarn’ın arka planda kalıp yerel sanatçıların sahnenin tam ortasına koyuyor olması.

3. Nitin Sawhney – “Beyond Skin”

3

Dünya Müziğini fiilen elektronik müzik ile evlendiren ve kültürel ritimler arasında enfes köprüler kuran Hint asıllı Britanyalı Nitin Sawhney bu albümü ile bir kilometre taşı olarak tarihe geçti. Pek çok dünya müziği sanatçısı ile müzik evliliklerine giren Sawhney 1999 tarihli bu albümü ile kişilik kavramı dışında, insan tanımı olarak kültürel etkileşimin en başarılı müziksel yansımasını üretti. Talving Singh, Karsh Kale ve Joe gibi sanatçılara ön ayak olan Sawhney hâlâ bu kavların tek hakimi. Tüm kalıplaşmış önyargıları yıkan albüm mutlak bir demirbaş.

4. Transglobal Underground

4

Grup anlamında füzyon kulvarında ilk ön plana çıkan ekip hiç şüphesiz Transglobal Underground. Londra mercili olan ekip 1990 doğumlu ve pek çok farklı kültürden gelen sanatçıları ihtiva edip barış içerisinde aynı çatı altında toplaması ile biliniyor. Günümüze kadar 7 albüm üreten ekip müziği ile ırkçılığa yumruk indiren en kuvvetli oluşumlardan biri. Özellikle tüm Dünyaya Natacha Atlas’ı hediye etmesi ile tanındıklarını da vurgulamadan geçmeyelim.

5. Zakir Hussain – “Making Music”

5

1987 tarihli bu albüm Dünyamızdaki en iyi perküsyoncu olan Zakir Hussain’in Batı ve Doğu müziksel harmanlamasının en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Klasik tabla virtüözü olan Hintli sanatçı birçok yerel sanatçının kariyerini şahlandırmanın yanı sıra daha önce sanatçıların düşünmedikleri kulvarların varlığını ortaya çıkarttı. Füzyondan öte müzik tarzları arasında gidip gelmeleri kolaylaştıran, algılama unsuru üzerine vizyon açan sanatçı kelimenin tam anlamıyla bir dünya müzisyeni.

6. Afro Celt Sound System

6

1992 yılında gitarist Simon Emmerson tarafından kurulan ekip Kelt, Afrika ve Dünya ezgileri üzerine yapılandırdığı deneysel müzikleri ile çok etkili bir oluşum. Göçebe Kelt’lerin Avrupa’ya göç etmeden önce Hindistan ve/veya Afrika’da yaşadıkları tezi üzerine kurulan ekip bu serüveni müziksel olarak yaşatıyor. Emmerson, Baaba Maal’ın grubunun üyelerini İrlanda’dan gelen yerel sanatçılar ile biraraya getirerek daha önce duyulmamış ritimsel bir dünyaya sokuldu. 1996’da Peter Gabriel’in müzik şirketi Real World Music etiketi altında üretimler çıkartan ekip şu ana kadar beş albüm üretmenin yanı sıra 1,2 milyonluk satışı ile bu tür ritimsel harmanlamaların ne kadar etkin olabileceğinin en güzel örneği.

7. Ali Farka Touré & Ry Cooder – “Talking Timbutku”

7

Bu albüm Afrika ve Batı’yı müziksel platformda bütünleştiren bir çalışma olarak listemizde önemli bir yere sahip. Nehrin Blues adamı Malili Ali Farka Touré ile biraraya gelen müzik seyyahı Ry Cooder 1995’te bu albümü kaydedip Dünya Müziğinde farklı bir açılıma yönlenmemizi sağladı. Grammy dahil pek çok ödül ile onurlandırılan albüm özellikle Afrika kıtasından sanatçıların Batı’ya kolay adım atmasını ve Batı sanatçılarının Afrika’ya karşı ön yargısını kırmayı başardı.

8. Tinariwen ve Tunng

8

Bu kadar uç kesimden gelen iki farklı grubun biraraya gelmesi hiçbir şeyin imkânsız olmadığının güzel bir kanıtı. Tinariwen Sahra çöllerinden gelen göçeme bir blues ekibi; Tunng ise Britanya’da deneysel folklorik müzik yapan bir oluşum. Her iki ekip biraraya gelerek yıkılması düşünülmeyecek müziksel bariyerleri yıktı. Ortaya çıkan işlevsel, bütünsel ve işbirlikçi müzik daha önce dinlemediğimiz bir ritimsel şöleni önümüze serdi. BBC 3’ün bir programında biraraya gelen iki kutup dil ve kültür bariyerlerini hiçe sayarak bir beden oldu ve ortaya dinledikçe haz veren, haz verdikçe büyüleyen bir ritimsel zenginlik çıkarttı.

9. Salsa Celtica

9

İsimden de anlaşılacağı üzere Salsa Celtica caz, salsa ve Latin Amerika geleneksel müziği üzerine uzman olan sanatçılar ile biraraya gelen geleneksel İskoç ve İrlandalı sanatçılardan oluşan bir karma ekip. Salsa ve Folk ezgilerinden türetilen kendi bulaşıcı stillerini yaratan ekip pek çok festivalin ana sanatçısı olmanın yanı sıra Dünya Müziğinde önceden düşünülemeyen bir harmanlamanın açılımı. 1995’ten beri birbirinden lezzetli dört albüm üreten ekip özellikle 3. albümleri “El Agua De La Vida” ile Dünya Müziği listelerinde uzun süre ilk beşin arasında yer aldı. Tamamıyla farklı iki müzik stilini bir araya getiren ekip füzyon müzik açılımının doruğunda yer alıyor.

10. Justin Adams ve Juldeh Camara – “Soul Science”

10

Batı Afrika blues müzik tarzı her zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur ancak bu tarzın ritimlerinin üzerine dolgun rock temaları işlemek her aklı salim kişinin harcı değil. Ya çok cesur ya da cidden deli olmak gerekir, zira bu iki tarzı organik bir yapı içinde harmanlayıp ortaya kaliteli bir çalışma çıkartmak yazıldığı kadar kolay değil. Özellikle biraz daha ileriye giderek bu harmanlamanın içerisinde yer alan müziksel köprüleri dünya ezgileri ile birleştirmek oldukça zor. Ancak Justin Adams gibi uzun müzik özgeçmişine sahip olan bir sanatçı, böyle bir hayali gerçekleştirebilir. Zira kendisi Sahra Çölü’nün blues grubu Tinariwen gibi grupların ses sentezini tamamıyla koruyup hak ettiği yere taşıyan bir müzik adamı. Hiç kuşkusuz böyle bir harmanlamayı ancak Justin Adams kotarabilir. Nitekim Juldeh Camara’yı yanına alan müzik seyyahı “Soul Science” albümü ile bir füzyon labirentinden öte saf müzik tarzlarının birbirlerine sert çarpıştırılması ile ortaya çıkan, kulaklarınızda kıvamında bir müzik şöleni bırakan, ekonomik kısa parçalardan oluşan, son on yılın en iyi dünya müziği albümlerinden biri olan çalışmayı çıkarttı. Bir blues/rock albümünden çok öte olan “Soul Science”, bu tarzların dünya müziği serpiştirilmesi ile ne boyutlara taşınabileceğinin kusursuz bir örneği.

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Rupa & The April Fishes Konseri

Çok kültürel ve dilsel müziği ile Amerika’dan son dönemlerde çıkan en heyecan verici dünya müziği topluluğu olan Rupa & The April Fishes 15 Ocak Cuma akşamı Mariachi sponsorluğunda Babylon’da…

Rupa & The April Fishes

Rupa & The April Fishes Hakkında

San Francisco’da Hintli bir anne babanın çocuğu olarak doğan Rupa, yetişme sürecinin bir bölümünü Kuzey Hindistan, bir bölümünü ise Fransa’da geçirdi. Rupa, daha sonra San Francisco’ya dönüp doktorluk eğitimi aldı ancak müzik sevgisinin ağır basması sonucu, 2003’te çok kültürlü bir grup olan Rupa & The April Fishes’ı kurdu. Latin Amerika, indie, Arjantin tangosu, Fransız şanson, Balkan Çingene, Amerikan folk, caz ve Hint ragası gibi birçok tarzın aynı havanda karışmasıyla ortaya çıkan müziği temsil eden Rupa & The April Fishes, “Extraordinary Rendition” adlı ilk albümleri ile dünya müziği listelerine 3 numaradan girmeyi başardı. Rupa and The April Fishes, 2009 yılında “Este Mundo” isimli ikinci albümlerinin tanıtım turnesi kapsamında, Mariachi sponsorluğunda Babylon’da müzikseverleri bir dünya turuna çıkarmaya hazırlanıyor.

SanatLog Haber

SanatLog.com

“Lhasa de Selai” Montreal’deki Evinde Hayata Gözlerini Yumdu…

Yeni yıla girişle birlikte şarkıcı Lhasa de Sela, Montreal’deki evinde hayata gözlerini yumdu. 1 Ocak 2010’da gece yarısında hemen önce son nefesini veren sanatçı, 21 aydan beri göğüs kanserine karşı verdiği yoğun savaşı ne yazık ki kaybetti.

Bu zor dönem boyunca etrafına pozitiflik dağıtmayı, karizmatik neşesini ve güzelliğini bir an olsun esirgemeyen sanatçı, hastalığını ikinci plana atarak en son albümünün kayıtları için stüdyoya bile girdi. Ancak 2009 sonbaharında planlanan dünya turnesini maalesef iptal etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki planlama aşamasında olan Victor Jara ve Violeta Para parçalarından oluşan bir albüm de böylelikle hiçbir zaman gün yüzü görmemek üzere doğmadan öldü.

Lhasa de Sela

Lhasa De Sela Con Toda Palabra, kısaca Lhasa olarak bilinen sanatçı, 27 Eylül 1972 New York doğumlu bir Meksikalı. Ailesinin (toplam 10 kardeş) fakir olmasından ve ebeveynlerinin teknolojiye olan tepkilerinden dolayı hayatın modern kolaylıklarından uzak yetiştirilen Lhasa, çocukluğunda televizyon ve benzer modern cihazlardan arınmış bir ortamda bol peri masalları, kitaplar, mektuplar ve müzik ile büyüdü. Bunun sonucu olarak Lhasa kendisine masal ve sihirden oluşan canlı bir hayal dünyası yarattı. Müziğindeki eşsiz doku ve lezzetin bu çekirdekten geldiği mutlak. 12 yaşına bastığında ailesi ile San Francisco’ya taşınan Lhasa, kısa bir süre sonra annesinin koleksiyonunda bulduğu Billie Holiday albümden ilham alıp, büyülenerek sahnelerde şarkı söylemeye başladı. 1992 yılında 20 yaşına geldiğinde mevcut yaşantısından sıkılarak Montreal’de sirk eğitimi alan üç kız kardeşini ziyaret etmeye giden Lhasa, burada şansının yardımı ile Quebec’li sanatçı Yves Desrodiers (www.yvesdesrosiers.com) ile tanıştı. Müziğe karşı olan samimi ve hüzünlü yaklaşımı ile bestelerini kuvvetli ve hassas bir sesle söyleyen Lhasa kendisini bir anda Montreal’in barlarında şarkı söylerken buldu. Arkasın aldığı Yves Desrodiers ve basçı Mario Légaré gibi diğer Montrealli sanatçılardan oluşan bir grup ile yavaş yavaş sesini duyurmayı başarır.

Eşsiz orijinallikte Aztek mitolojisinden etkilenen parçalardan oluşan ilk albümünü, “La Llorona”yı tamamen İspanyolca olarak evinin mutfağında kaydeden Lhasa, bu albümü ile Kanada’da bravo seslerinin altında ayakta alkışlandı. Okuduğu Fredico Garcia Lorca şiirlerinden, Latin folklor ve Avrupa Çingene müziğinden oldukça etkilenerek yazdığı “La Llorona”, Dünya Müziği severler tarafından bol çeşitliliğinden dolayı bir kategoriyle sınıflandırılamadı. Çok dilli sofistike kalabalığa hitap etmeye başlayan Lhasa, zamanla Bob Dylan, Leonard Cohen ve Edit Piaf gibi sanatçıların şiirselliği ile kıyaslanarak daha geniş kitleleri cezbetmeye başladı. Hatta bazıları tarafından “İngilizce, İspanyolca ve Fransızca şarkı söyleyen P.J. Harvey” olarak bile değerlendirildi. 1997 yılında “La Llorona” albümü Kanada ve Fransa’da altın plağa uzandı ve Kanada’daki en iyi dünya müziği albümü unvanı ile 1998 yılında Juno ödülü ile taçlandırıldı. Kazanılan ödülle birlikte Lhasa bir anda global müzik camiasında tanınan bir sanatçı oldu ve bununla birlikte doğal olarak açılan şöhret kapısı onun bir anda dünya müzisyenleri arasında yer almasına neden oldu.

Lhasa de Sela

Öncelikle hayatta kendi serüveninin yaşanmasına inanan sanatçı ikinci albümünü dört yıl kendisini sirk performansı ile ilgilenen kız kardeşlerinin yanında izole ettikten sonra kaydetti. Bu sirk ile nerdeyse tüm Avrupa’yı dolaşan Lhasa, 2003 yılında karşımıza ana teması seyahat üzerine kurulmuş olan “The Living Road” albümü ile çıktı. Her şarkının bir macera, öykü, ufak bir film olduğunu söyleyen Lhasa, bu yeni çalışması ile dinleyenlerin karşısına bu defa İspanyolcanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca parçalar ekleyerek çıktı. Üçüncü albümü ise hastalığına denk geldi ancak sanatçının azmi ile 2009 ortalarında “Lhasa” adlıyla raflarda yerini aldı. Dünya Müziği severler olarak hep albüm bulmakta zorlandığımız ülkemizde ne mutlu ki söz konusu üç albümü de bulma imkânımız var.

Söz konusu üç albüm dünya çapında bir milyon üzerinde satış grafiği yakalayarak Lhasa’ya özel ve kült bir hayran kitlesi yarattı. Her daim kültürüne bütünüyle hâkim ve sahip çıkan sanatçı, eserlerine kattığı özel dokunuşlarla müzik dünyasındaki en özel Güney-Amerika sanatçısı olarak tarihe geçti. Kendine has ses skalası, sahne duruşu (14 Temmuz 2005 akşamı Sepetçiler Kasrı’nın muhteşem manzarası eşliğinde kendisini İstanbul’da misafir etmiştik), pek çok ülkede Lhasa’ya ikonik bir konum sağladı. Lhasa’nın parçaları, zamanı umursamayan, hüzünlü, derin sözlerin, töresel müzik eşliğinde evlendiği enstrümanların bir şöleni olarak tarih sayfalarında devamı gelmemek üzere yerini almaya hazırlanıyor artık ne yazık ki…

Lhasa geride hayat arkadaşı Ryan’ı, ebeveynleri Alejandro ve Alexandra’ı, üvey annesi Marybeth’i, 9 kardeşini (Gabriela, Samantha, Ayin, Sky, Miriam, Alex, Ben, Mischa av Eden), 16 yeğenini ve kuzenini, Isaan adlı kedisini ve sayısız dost, müzik ortağı ve en önemlisi biz Dünya Müziği severleri bıraktı.

Lhasa de Sela

Sanatçı aramızdan ayrıldıktan sonra Montreal’de 40 saat aralıksız kar yağdı…

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Yararlanılan Kaynak:  http://lhasadesela.com/lhasa_de_sela/menu.php?lang=en

Sonraki Sayfa »