“Çıplak Ayaklı Diva” Cesaria Evora Hayatını Kaybetti…
Aralık 19, 2011 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Duyurular, Müzik, Sanat
’Çıplak ayaklı diva’ olarak da anılan ünlü şarkıcı Cesaria Evora 70 yaşında hayatını kaybetti…
Atlas Okyanusunda, Kuzey Batı Afrika açıklarındaki bir adalar ülkesi olan Cape Verde’de dünyaya gelen Evora, şarkılarını Afrikalı hemcinslerine destek için çıplak ayakla seslendirmeyi tercih ettiğini ifade ediyordu.
Cesaria Evora ilk albümünü 1988’de çıkardı. 50’li yaşlarında şöhreti yakalayan Evora, şarkılarının çoğunu ülkesinin yerel dilinde söylemesine rağmen, sesinin sıcaklığı ile dünyanın her köşesinde geniş bir hayran kitlesi edindi.
Sonraki yıllarda Dünya’yı dolaşıp aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülkede konserler veren Evora, 2003 yılında Güncel Dünya Müziği kategorisinde “Aşkın Sesi (Voz d’amor)” adlı albümüyle Grammy ödülüne layık görüldü. Çıplak ayaklı diva ayrıca ülkesinin “Kültür Elçisi” olarak seçildi.
Özellikle hüzünlü parçalarıyla tanınan sanatçının şarkıları, Portekiz Fado’larından Küba ve Afrika müziklerine uzanan geniş bir yelpazeyi yansıtıyor.
Philippe Catherine, Sylvian Luc ve Erkan Oğur Aynı Sahnede
Aralık 6, 2011 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Duyurular, Etkinlik Cetveli, Gösteriler & Topluluklar, Konser, Müzik, Sanat, Sanatsal Etkinlikler
Cazın, birbirinden enteresan üç ismi: Philippe Catherine, Sylvian Luc ve Erkan Oğur 8 Aralık’ta CRR’de!
Avrupa’nın iki önemli gitaristi; Belçika’dan Philip Catherine ve Fransa’dan Sylvain Luc, telli aletler üstadı Erkan Oğur ile 8 Aralık’ta Cemal Reşit Rey’de buluşuyor.
Erkan Oğur ve Philip Catherine 90’lı yılların başında perdesiz gitara olan ilgileri sayesinde tanıştı ve dost oldu. 94 yılında Fretless (Perdesiz) isimli bir albüm kaydettiler. Bu albümde ikiliye Bülent Ortaçgil’de eşlik etmişti. “Perdesiz”deki iki eser yıllar sonra Erkan Oğur’un “Bir Ömürlük Misafir” adlı albümünde yeniden dinleyiciyle buluştu.
Doğaçlama soloları ve büyülü melodileri ile kendine sıra dışı bir dinleyici kitlesi edinen Philip Catherine; son albümü “Plays Cole Porter”da gitara uyarladığı Cole Porter şarkılarını davul ve piyano eşliğinde yorumladı.
Philip Catherine’in usta Fransız gitarist Sylvain Luc’la birlikte sahne aldığı konserler çok başarılı oldu. Catherine ve Luc tüm dünyada birlikte konserler veriyor.
Modern cazın üç enteresan isminin 8 Aralık akşamı CRR’de sürprizlerle sahne alacağı konser, gitar sevenler için unutulmaz bir deneyim olacak.
Estrella Morente Türkiye’de
Aralık 6, 2011 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Duyurular, Etkinlik Cetveli, Gösteriler & Topluluklar, Konser, Müzik, Sanat, Sanatsal Etkinlikler
7 yaşından beri sahnelerde olan ve günümüzün en iyi kadın flamenko şarkıcısı olarak gösterilen, geçtiğimiz sene vefat eden, efsane flamenko şarkıcısı Enrique Morente’nin kızı Estrella Morente 19 Aralık’ta ilk kez Türkiye’ye geliyor. Penelope Cruz’un başrolünü oynadığı, Pedro Almodovar’ın bol ödüllü filmi “Volver” için şarkı söylediğinden beri tüm dünyanın ilgisini çeken Estrella Morente, “Ondas En İyi Flamenko Sanatçısı” ödülü başta olmak üzere, sayısız ödüller almış bir sanatçı. Ünlü şarkıcının ilk albümü “Mi Cante y un Poema” büyük başarısının ardından Peter Gabriel’in Real World plak şirketi etiketiyle tüm dünyada yayınlandı. 2005 sonbaharında biletleri günler öncesinden tükenen “1922” adlı oyunu ile bir flamenko efsanesine dönüşen Estrella’ya İspanyol Radyo ve Televizyon Yayıncıları Birliği, İspanyol Kültürüne katkılarından dolayı “Altın Mikrofon Ödülü” verdi. Uzun zamandır Türk flamenko sevenleri tarafından beklenen sanatçı Türkiye’de ilk kez 19 Aralık’ta Cemal Reşit Rey’de!
ESTRELLA MORENTE Hakkında
Estrella Morente Carbonell 1980 yılında Granada’da dünyaya geldi. Ünlü flamenko şarkıcısı Enrique Morente ve dansçı Aurora Carbonell’in kızı olan Morente aynı zamanda ünlü gitarist Montoyita’nın da torunu. Çocukluğundan itibaren flamenko müzisyenleriyle büyüyen sanatçı daha küçük yaşlardayken sahneye çıkmaya başlamış.
Henüz 7 yaşındayken efsane gitarist Sabicas’la şarkılar söyleyen Morente, 16 yaşına geldiğinde artık dünyaca ünlü televizyon kanallarına konuk olmaya başlayan bir yıldıza dönüşmüş. Uluslararası Kayak Şampiyonası’nın açılış töreninden ünlü televizyon şovlarına çıkan Morente, flamenko efsaneleri Chano Lobato ve Juan Habichuela gibi isimlere eşlik etmeye başlamış. Morente daha sonra ünlü sinema filmi “Sobrevivire”’nin soundtrack albümü için bir şarkı kaydetmiş.
Peter Gabriel, Morente’nin “Los Pastores” şarkısından esinlenirken, Estrella Carlos Saura’nın “Buñuel y la mesa del Rey Salomón” filmi için “Los Cuatro Muleros” adlı şarkıyı söylemiş. Virgin etiketiyle yayınlanan ilk albümü “Mi Cante y un Poema” adını taşıyor.
1997 yılında ilk solo performansını Granada’da Peña de la Platería’da gerçekleştiren sanatçı, sonrasında Federico García Lorca için yapılan anma programında sahneye çıkmış. Granada ve Freiburg şehirlerinin kardeşliği ilan edildiğinde de sahneye çıkmış ve Alman izleyicileri büyülemiş. Sanatçı aynı yıl Barselona’daki Grec festivali’nde Juan Manuel Cañizares’in konuğu olarak sahneye çıkmış.
Seville’in ünlü tiyatrosu “Teatro de la Maestranza”’da “Huellas de la Argentinita” prodüksiyonunda da yeralan yıldız, Martirio ve Carmen Linares gibi isimlerle aynı sahneyi paylaşmış.
“Mi Cante y un Poema” prodüktörü olan ve şarkı seçiminden, aranjelere kadar kendisine rehberlik eden babasıyla ilk çalışmasını gerçekleştirirken Estrella’nın bu çalışması Peter Gabriel’in Real World plak şirketinin etiketiyle tüm dünyada yayınlanmış.
Albümün başarısıyla İspanya’nın en ünlü festivallerinde sahneye çıkan sanatçı, 12. Flamenko Bienali’nin kapanış konserini gerçekleştirmiş.
“Calle del Aire” albümünü 2001 yılında yayınlanan sanatçı, bu albümdeki eklektik tarzıyla büyük ilgi görmüş. Ünlü Kübalı piyanist Pepesito Reyes ile ‘El Manisero’yu kaydeden sanatçı bu şarkı ile birçok ödül kucaklamış.
Ondas “En İyi Flamenko Sanatçısı” ödülü başta olmak üzere birçok ödül alan sanatçı albümleriyle birçok kez platin satışlarını geride bırakmış.
Estrella efsane flamenko şarkıcısı Camarón de la Isla’nın ve babasının hayranı. Şarkıcı Malaga’daki Picasso müzesinin açılışından İspanyol Kraliyet ailesinin katıldığı Londra’nın ünlü salonu Barbican’daki performasına verdiği her konserinde izleyicilerini büyülüyor. Babasıyla bir dizi konser veren Estrella, Cordoba Uluslararası Gitar Festivali’nin de yıldızlarından biri olmuş.
José Sánchez Montes’in çektiği belgesel film “Morente Sueña la Alhambra”’da da yeralan sanatçıyı, dünyaca ünlü yönetmen Pedro Almodovar Penelope Cruz’un başrolü oynadığı “Volver” adlı filminde şarkı söylemesi için seçmiş.
2005 sonbaharında biletleri günler öncesinden tükenen “1922” adlı oyunu ile eleştirmenlerin büyük beğenisini kazanmış. Babası Enrique Morente’nin yönettiği, 1922 yılının Elhamra Sarayında gerçekleşen dillere destan şarkı yarışmasını konu eden bu prodüksiyon ünlü feminist efsaneler La Niña de los Peines ve Maria Zambrano anısına gerçekleştirilmiş. Rafael Riqueni ve Tomatito gibi isimlerin de yer aldığı bu gösteri sayesinde Estrella bir kez daha babasıyla çalışma fırsatı yakalamış.
2006’da büyük bir turneye çıkan sanatçı “Mujeres” albümünü yayınlamış. Estrella’nın kalbindeki kadınlara ithaf ettiği bu albümün prodüksiyonu yine babasına ait. Albüm’ün İspanta turnesi için Madrid, Barselona, Jerez, Valencia ve Malaga’da konserler veren Morente ardından Broadway’den Marsilya’ya,Sardunya’dan Brüksel’e, Oslo’dan Helsinki’ye kadar dünyanın çeşitli yerlerinde konserler vermiş.
Londra konserleri için babasının yarattığı “Pastora 1922” gösterisini hazırlayan sanatçı, La Niña de los Peines, Maria Zambrano gibi isimlerin eserlerini ve Granada flamenko geleneğini sahneye taşımış.
Latin Grammy adaylığı da bulunan sanatçı, 2006 yılının “En İyi Flamenko” ödülünün sahibi. İspanyol Radyo ve Televizyon Yayıncıları Birliği, İspanyol Kültürüne katkılarından dolayı sanatçıya ayrıca “Altın Mikrofon Ödülü vermiş.
Dünyanın tek online flamenko dergisi “deflamenco.com“ tarafından 2008 yılında gerçekleştirilen bir anket sonucu sanatçı “Casacueva y Escenario” DVD’si ile “En İyi Konser” ödülünü kucaklamış. Estrella Oslo, Helsinki, Sofya ve Lizbon’daki birçok festivalin yıldızı haline gelirken bir yandan Dulce Pontes’le işbirliği yaparak ‘Dulce Estrella’ turnesine start vermiş. Bu turne Zaragoza’da ki EXPO 2008 fuarında başlamış ve Seville’da sona ermiş.
2009 yılında Hollanda’da ilk konserini gerçekleştiren Morente, ünlü Musiekgebouw sahnesine çıkmış. Dünyaca ünlü Carnegie Hall’de 2800 kişinin karşısına çıkan sanatçı, bir flamenko efsanesi olarak tüm dünyada en prestijli sahnelerde konserleriyle flamenko geleneğini milyonlara ulaştırmaya devam ediyor.
19 ARALIK 2010 - 20:00, CRR
Biletler Biletix’de! www.biletix.com Biletix Çağrı Merkezi (0 216 556 98 00)
Cervantes Enstitüsü Yeni Yılı İki Konser ile Kutluyor
Aralık 6, 2011 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Duyurular, Etkinlik Cetveli, Gösteriler & Topluluklar, Konser, Müzik, Sanat, Sanatsal Etkinlikler
Altın Çağ’dan çok sesli İspanyol müziği
Cervantes Enstitüsü’nün yıl sonu konseri olarak düzenlediği ilk etkinlik Commentor Vocis grubunun vereceği Rönesans müziğinin en önemli müzisyeni Tomás Luis de Victoria’yı anıyor. Ücretsiz olan konser 11 Aralık Pazar günü saat 20.00’de Beyoğlu’nda Santa Maria Draperis Kilisesi’nde gerçekleşecek.
Commentor Vocis Grubu 2008 senesinde Basilea’da kuruldu ve İspanyol forum panaromasında önemli bir yankı uyandırdı. İsminin de işaret ettiği gibi, grup, sesler hakkında çalışma yaparak, yorumlanabilecek her perdeyi inceliyor. Repertuarları eski koro müziği ve modern müzik arasında bir seçki şeklinde hayat buluyor. İspanya Ulusal Radyosu için farklı kayıtlar gerçekleştiren grup, bu günlerde bir İspanyol Rönesans müziği CD’si kayıt ediyor.
Grubun üyeleri, soprano María Jesús Prieto Menchero, contralto Helia Martínez Ortiz, tenor Miguel Bernal, bas ve şef Héctor Guerrero’dan oluşuyor.
Tomas Luis de Victoria (Ávila 1548-Madrid 1611) İspanyol Rönesansı’nın ve dönem Avrupası’nın en önemli polifonist ismidir. Avila’da doğmuş, Roma’da, İtalyan Giovanni Pierluigi da Palestrina ile birlikte eğitim görmüştür. 1571 senesinde Collegium Romanum’un müzikal direktörlüğünü yapmıştır. 1578-1585 seneleri arasında İtalyan rahip Felipe Neri ile birlikte dini müzik yazımına katılmış, güzel konuşma sanatıyla da eserler yazsa da, bu tipteki eserleri günümüze ulaşmamıştır. Müzikal bağlamda, 20 ayin ve 44 müziksiz çok sesli ilahiye imza atmıştır. Victoria’nın müziği, ayin müzikleri başta olmak üzere, yaşadığı süre zarfında çok popülerdir. 1611 senesinde Madrid’de yaşama gözlerini yummuştur.
Kanaryalar’dan Çağdaş Müzik
Cervantes Enstitüsü’nün yeni yılı karşılamak için düzenleği ikinci konser ‘Denizin Örtüsünde’ 5 Ocak saat 20.00’de yine Beyoğlu’nda Santa Maria Draperis Kilisesi’nde ücretsiz olarak gerçekleşecek.
‘Denizin Örtüsünde’ Kanarya Adaları Hükümeti tarafından, Septenio Programı kapsamında finanse edilen, disiplinler arası bir projeye ait bir konser. Bu kültür projesi, Kanarya Adalarını, kültür ve yaratıcılığını kullanarak, adaları ve denizlerini, yeni bir bakış açısından tanıtmayı ve Kanaryalar’dan çıkan çağdaş müzik yaratımını desteklemeyi amaçlıyor.
Kanaryalar’dan çıkmış dünyaca ünlü yazarlardan ve 27 Kuşağından olan şair ve yazar Pedro García Cabrera’nın kendine ilham aldığı denizi ve Cabrera’nın şiir ve eserlerini kendine çıkış noktası olarak alan konser, Kanaryalı Gustavo Trujillo, Laura Vega, Dori Díaz ve Milena Perisic gibi kompozitörlerin eserlerinden hazırlanmış bir seçkiye de yer veriyor. Aynı zamanda, Kanaryalar’ın umut vaadeden gençleri arasında düzenlenmiş kompozisyon yarışmasını kazanan eser de bu konserde yer alıyor. Konserdeki müzisyenler: klarnette Juan Félix Álvarez, perküsyonda Javier Rodríguez ve piyanoda Esther Ropón’dan oluşuyor.
Bataklıkta Bir Sanatçı: Yaşar Kurt
Kasım 26, 2011 by Editör
Filed under Dünya Müziği, Müzik, Müzik Albümleri
Öyle olduğu söyleniyor ki, ülkemizde eline gitar alan her genç, Yaşar Kurt’la başlarmış müzik yapmaya; ona özenir, ondan etkilenirmiş. Sebebi nedir, bilmiyorum. Buna mukabil, “muhalif rocker” dendiğinde, akla ilk gelenlerden birinin Kurt olduğunu biliyorum. Hem herkesin sevdiği, beğendiği bir sanatçı olup hem de muhalif olabilmenin nasıl mümkün olduğunu ise, hiç anlamıyorum. Burada da zaten, adı geçen kişinin, popülerliği muhalifliğe tercih ettiğine, muhaliflikten istifa ettiğine değinmek istiyorum.
Sekiz yıl sonra çıkardığı “Güneş Kokusu” adlı albümü ile, sanatçı, şu günlerde hayli gündemde. Fakat henüz, albümün güzelliği, kalitesi, bir yerlerde zikredilmiş değil. Yaşar Kurt, geçtiğimiz haftadan beri, verdiği mülakatlarda söyledikleri ile anılıyor.
Yıllarca, büyük bir zevk ve beğeni ile, yazılarını okuduğunuz, şarkılarını dinlediğiniz, konuşmalarını takip ettiğiniz kişilerin; gün gelip de bütün o beğeninizi bile unutturacak derecede saçmalaması, yani daha nazik ifade ile, bir “kopuş” yaşaması; belki sizin sürekliliğinizi pekiştirebilir; ancak, yaşayacağınız kandırılmışlık duygusu, büyük bir handikap olarak ortadadır.
Cem Karaca’nın ölmeden evvel, Fethullah Gülen’e merak sarması; İlkay Akkaya ve Sırrı Süreyya Önder’in Said Nursi hayranlığını açıklaması; Yılmaz Odabaşı’nın referandumda “evet” demesi; o güne dek kendilerini takip edenleri üzmüştü ya; doksanlı yıllardan bu yana, solcu gençler için önemi olduğu söylenen Yaşar Kurt da, bu “üzen tayfa”ya, an itibari ile iltica etmiş görünüyor.
Belki parantez içinde söylemem gerekiyor, adı geçenlerden, Cem Karaca dışında hiçbiri ile ilgili, bunlar nereye dönerlerse dönsünler, herhangi bir üzüntü yaşamadım; hiçbiri ile bir “siyasi bağ”ım yoktu zira, olamaz da! Fakat şu önemli, bu konuda üzüntüm, “açılım kahvaltısı”nda ekmeğini reçelleyen Sırrı Süreyya’dan hala büyük bir devrimci yaratmaya çalışanların durumunadır!
Derdimiz sanıyorum anlaşıldı. Şimdi, konunun asıl kısmına, Yaşar Kurt ile ilgili bölüme ayrıntılı biçimde bakabiliriz.
Sanatçının 13 Kasım tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan röportajında söyledikleri, evet kendisini tekrar gündem haline getirmiştir; belki de artık herkes için tek amaç budur; fakat, bir şeylere, AKP’nin iktidarını olumlayacak tuzaklara bu kadar hızlı ve gönüllü biçimde düşmek, saflık değilse eğer, yılgınlıktır.
Samet Altıntaş isimli şahıs, Yaşar Kurt’a, açıkça görülüyor, yeni albüm ile ilgili üç tane klişe soru yöneltiyor ve daha sonra, nasıl bir yöntem ve kafayla ise artık, “lank” diye soruyor: “Antimiliter şarkılar yapan bir sanatçı olarak sivil-asker ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?” Niyet açıktır; ancak gazeteci sıfatlı birinin bu kadar özensiz olmasının nedeni nedir, ne olabilir? -Cevap malumdur.
Peki ya, bu bir kenara, muhalif sanatçı olarak anılan birinin, sorunun aptalcalığına aldırış etmeden, cevaba girişmesinin hikmeti nedir?
Antimiliter şarkıdan kasıt, korkuyorum anne, al beni içine, diye başlayıp askerlik yapmak istemeyen bir adamın feryadını içeren şarkıdır. Ordu’yu peygamber ocağı olarak gören, askeri darbe süreçlerinde darbecilere methiyeler düzen bir geleneğin gazetecisinin, konuyla ilgili soru sormaya hakkı yoktur; bu bir. İki, askerlik yapmak istemeyen bir kişinin içinde bulunduğu mesele, asker-sivil ilişkilerine kesinlikle dâhil olamaz, edilemez. Üç, askerlik yapma ile ilgili kanunları da, pek tabii, siviller düzenler. Yaşar Kurt’un ilgili şarkısı da kesinlikle “asker karşıtı” değildir, bu da dört.
Lakin sanatçı, yıllardır bir yerlerde konuşamamanın üzüntüsü ile belki de, bırakın soruyu sorana eleştiri yöneltmeyi, böyle bir soruyu yakalamış olmaktan duyduğu mutlulukla, uçarak yanıtlar üretiyor! Uçarak yanıtlar ürettiğinden, Samet Altıntaş’ı bile geride bırakıp ondan daha absürt, konu dışı şeyler zikrediyor.
Neymiş: “1980′de askerler tarafından her şeyin yok edildiğini görmüş biri olarak söylüyorum, çok büyük ve olumlu manada bir değişim var. Darbeciler bu ülkeye inanılmaz zararlar verdi çünkü her alanda. Sivillerin inisiyatifi eline alması gerekiyor. Çünkü askeriyenin çözümleri belli. Askere sen bomba atma, silah çekme diyebilir misin? Sivil otorite her zaman diyaloga açıktır. Daha barışçıdır fıtratı gereği. Hükümet, toplumun sivilleşme yönündeki taleplerini karşılamıştır.”
Ne kadar da “kritik” tespitler… Doğru, askere bomba atma diyebilir misiniz siz? Bu ülkenin ordusu zira, canı sıkılınca savaş çıkartan, silah çeken bir grup meczup personelden ve onlara kul köle askerlerden oluşuyor. Hayır, bu meczuplar işin kötüsü, diyaloga da açık değiller. Siviller ise, fıtrattan kaynaklı konuşkandır, candır.
Deniyorum; fakat olmuyor, bu denli önemli bir konuda, ironi bile yapılamıyor. Yahu, bunlar bir yana, muhalif sanatçı denilen bir kimse, siviller fıtrat gereği şöyle olurlar, cümlesini nasıl kurabiliyor? İnsanların dünyaya gelişleri esnasında, onlara asker veya sivil diye bir kategorizasyon mu sunuluyor? Seçilen alana göre, belirli özellikler mi yükleniyor? Mesleki konumlar, nasıl yaradılışın konusu haline gelebiliyor?
Ya hükümetin, toplumun sivilleşme taleplerini karşıladığı iddiası ne oluyor? Solcu diye bilinen birinin, neoliberalizasyon sürecini sivilleşme olarak görmesi, bilgisizliğin hangi basamağına denk geliyor?
Konuya ara verip sormak gerekiyor: Daha önce de yaşandı. Sosyalist sıfatlı kimseler, Zaman’a çok fazla konuşuyor ve bunlarda, ilgili kişiler, mütemadiyen saçmalıyor. Bu neden kaynaklanıyor? Acaba gazete, bu kişilerin, AKP-Cemaat’i öveceğini bildiğinden mi onlarla görüşüyor; yoksa bu kişiler, Zaman ismi geçince mi heyecanlanıp yandaşa dönüşüyor?
Muhabir, hazır “askerlik yapmaya karşı” bir solcuyu yakalamışken, devam ediyor: “Ama öte yandan az da olsa orduyu göreve çağıran bir kafa var. Bu zihniyete karşı neler söylemek istersiniz?” Sorunun “muhteşem”liği cevaba da bir görkem katıyor doğrusu, Yaşar Kurt, Fikret Başkaya mı okumuş yoksa o kadar “teori”ye gömülmeyip Baskın Oran’la mı yetinmiş bilinmez; ancak liberal ezberler, su gibi dökülüyor sanatçının ağzından, iyi ezberlemiş: “İttihat ve Terakki’den beri bu ülkenin yöneticileri asker kökenliydi. Yine cumhurbaşkanlarının çoğu asker kökenliydi. Askerlerin oluşturduğu bir tarih var bizde. Cumhuriyet ideolojisinin en güvendiği zümre askerler. Bu mantalitenin neler yaptığını hep beraber gördük. Darbeler kimin haklarını korudu?”
Evet, Yaşar Kurt, madem sordun, yarım bırakma, sorunun cevabını da ver; darbeler, faşistlerin, dincilerin, hepsinden önce de patronların çıkarlarını korudu, de!.. Yoksa sen, darbelerin, on tane yüksek rütbeli generalin maaşını artırmak için yapıldığını mı düşünüyorsun? Asker kökenli yönetici seni niye rahatsız ediyor ayrıca, yönetici Fethullahçı olunca sorun yok da asker olunca mı var? Hem o asker Cumhurbaşkanlarını Meclis seçmedi mi? Al işte, senin sivil dediğin adamlar askerci çıktı, şimdi n’olacak?
Geliyoruz röportajın “en önemli” kısmına; “en güzel” soru sona saklanmış, belli ki final vurucu olsun istenmiş: “Malum ana gündemlerden biri Kürt sorunu. Sizce nasıl çözülür bu mesele?” Her şeyin kurmaca olduğu o kadar bariz ki, pat diye geliyor yanıt: “Fethullah Gülen’in açıklamaları oldu yakın zamanda. Hocaefendi’nin düşüncelerini destekliyorum. 12 Eylül’de sokağa hâkim olanların 30 senedir bu meseleyi çözmesi gerekirdi. Kürt sorununun çözümünde iki tarafın da samimi olması gerekiyor. Hükümet yöntem olarak açılıma gitti; ama iş zordu. Sıkıntılar mutlaka olacaktı. Nitekim açılım sabote edildi de. İki taraftan da mevcut durum üzerinden var olanlar açılımı provoke etti, ediyorlar da.”
Ne demeli, nasıl demeli bilemiyorum; ama, memleketin duyarlı bir sanatçısının, Kürt sorununa dair çözüm önerisi, nasıl olur da mazisi iki yıllık politikaların desteklenmesi olabilir ki? Sormazlar mı adama; AKP ve Cemaat olmasaydı, Kürt sorunu çözülmeyecek miydi veya Kürt sorununa hiç başka bir çözüm önerilmeyecek miydi? AKP ve Cemaat olmasaydı, sen bu soruya yanıt veremeyecek miydin? Yıllardır seni dinleyen solcu çocuklardan mı bir şey öğrenmedin?.. Yazık!
Sorusunu geçelim, bir alıntı daha: “Modernist devrimin halka ödettiği bir bedel var Anadolu toplumunda. Yeni anayasa ile devlet halkıyla helalleşmeli. Ve bunu en kısa zamanda yapmalı.” Gayet güzel, yukarıdakiler, yanlış siyasi çizginin kafada yarattığı karışıklıktır; ancak bu söylem cehaletin farkında olmaksızın ifşaatıdır. Modernizmden, modernist devrimden zerrece anlamayan bir solcu sanatçı; çok hoş!
Yaşar Kurt’a Ermeniliği ile ilgili de soru sorulmuş; ancak buna değinmeye bile gerek yok, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İslamcıların oltasına nasıl gelinir ve buradan nasıl saçmalanır, daha fazla irdelemek anlamsız.
Artık, şahsın üzerinden devam etmeyelim ve birkaç genel şey söyleyelim. Demokrasi denen kavram, aslında bir bataklığın adıdır. Patron sınıfının, karakterini şekillendiren faşizmi gizlemek, perdelemek için, evvela mecburen sonra da şeklen, sosyalistlerle halkın arasında yarattığı mesafenin sınırları çizilmiş halidir. Kavganın yerine “barış”ı, devrimin yerine “reform”u, özgürlüğün yerine “serbest”liği koymasıdır. Bu lafızlarla kandırdığı insanları kendine kul köle yapmasıdır.
12 Eylül sonrası, solumuzun yenilgi kompleksi, hatayı hep içsel anlamda araması ve Batı’da esen yeni ve dandik sol rüzgârlar, Türkiye devrimci hareketini epeyce yıprattı; geldiğimiz yer ortadadır, Kürt sorununa, Alevi meselesine, türban problemine, Ermeni dalaşmalarına çözüm olarak, sürekli demokrasi talep eden bir solculuk anlayışı!
Teoriyi artık Lenin’den değil Radikal İki’den öğrenmeye çalışanların, kendilerini içine soktukları durum bellidir ; ya AKP’ye aleni veya gizliden destekçilik ya da Kürt hareketine iltica!.. Bu atmosferin, çok da okuyup yazması olmayan; ancak popüler işler yapmaları sayesinde bir yer edinen sanatçıların kafasına nasıl işlediği ise, asıl konumuz. Yaşar Kurt örneğini bu yüzden bir yazı haline getirme gereği duydum.
Demokrasi denen bataklık, AKP döneminde iyice genişlemiş, hem de derinleşmiş, buradan kurtulmak da oldukça güç hale gelmiştir. Kurt da maalesef buraya çoktan düşmüştür.
Sonuç mu; henüz bilincini yitirmemiş Türkiye solu, ümit ediyoruz ve uğraşıyoruz ki, evvela bu bataklıktan çıkıp asli görevine, devrimciliğe dönecektir ve sonra da herkesi buradan çıkartacaktır.
alpererdik@mynet.com





