SanatLog Sordu, Cem Şancı Yanıtladı…
Cem Şancı ile yeni bir söyleşi yaptık.
Evet, daha önce de bir söyleşi yapmıştık, ben de oradaydım ancak Cem Şancı devrimci bir yazar; ona yetişmek, onun sürekli aktif yaratıcı dünyasını anlayabilmek için yeni yeni söyleşiler yapma gereği hissediyoruz.
Buyurun; söyleşi aşağıda.
SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi
SanatLog: “Author: 21 Santim” romanının, ücretsiz ve elektronik kitap şeklinde yayımlanmasının nedenleri nelerdir? Neyi amaçlayarak bir e-roman yazdınız?
Cem Şancı: Author karakteri on yıl önce internet üzerinde doğdu ve internet üzerinde gelişti. Okurlarımın her sabah bilgisayarlarını açtıklarında takip edecekleri, güncel olaylara dair farklı yorumlar getiren, insanların korkularını kaşıyan, hayatı, kuralları, tabuları sorgulayan bir karakter olarak büyüdü, gelişti, binlerce okura ulaştı. Dolayısıyla Author hakkında bir roman kaleme alırken internet üzerinde yayınlanacak bir e-roman olması çok anlamlıydı. Ücret konusu da, gariptir, en çok eleştiri aldığım husus oldu. Onca uğraşıp yazdığın romanı neden bedeva yayınlıyorsun diye üzerime gelenlerin sayısını unuttum. Ancak Author: 21 Santim ile, on beş yıldır bana destek veren, ilk romanımdan itibaren kitapçıların kapısını aşındırıp yeni romanlarımın çıkıp çıkmadığını soran, ilgisini ve sevgisini daima belli eden okuruma da bir hediye vermek istedim.
Kaldı ki, Türk edebiyatında hiç sözü geçmeyen, yayıncıların görmezden geldiği ancak dünyada hızla yaygınlaşan elektronik kitap devrimine de artık dikkat çekmek, Türk okurunu e-kitap ile tanıştırmak gerekiyordu. Bu görev için de kuralsız, düzen sevmez anti-kahraman Author’dan daha uygun biri olamazdı.
SanatLog: E-kitap devrimi gerekli midir sizce? Elektronik kitapların yararlarından bahseder misiniz?
Cem Şancı: Yarın boş vaktimde okumaya devam ederim diye bir kenara bıraktıktan sonra bir daha zaman bulup elimi atamadığım onca roman duruyor. Gündelik koşturmaca sırasında kitapları yanımda taşımak da mümkün olmuyor. Eve geldikten sonra da yorgunluktan parmağımı kıpırtadamayacak halde olabiliyorum. Dolayısıyla çoğu kez kendimi şöyle düşünürken buluyorum: “Tamam, vapurdasın, güzel bir yolculuk ama keşke okuduğum bir kitap da yanımda olsaydı.”
İşte o sırada aldığım kitap kalın bir kağıt tomarı olarak evde bekleyeceğine e-kitap olarak cep telefonumda, netbook’umda kayıtlı dursaydı, onlarca sayfa okuyabilmiş olacaktım.
İnsanlarımız doğanın saftirik romantizminin etkisine kolayca kapılabildiğinden toplumda biri çıkıp “kağıdın kokusu, dokunmanın büyüsü, mürekkebin seksapalitesi cart curt,” diye slogan attığında herkesin o içi boş balon romantizmin peşinden gittiğini görüyorum. Oysa “kitap” bir kağıt parçası değildir. Elle tutulması gerekmez. Kitap, yazarının sayfalar üzerine aktardığı içeriktir ve evin bir köşesinde okunmayı beklerken çürümeyi değil, insanların zihnine akmış olmayı hak eder. Dolayısıyla, e-kitaplar aslında kitaplarımıza hak ettikleri saygıyı, değeri vermenin daha güzel bir yorumudur.
Yazılırken ne kadar emek dökülse de, basılması için ne kadar masraf yapılsa da, okunamayan kitap, kitap değildir.
SanatLog: Peki, e-romanınızda neden Author karakterini kullandınız? Author, internette doğduğu için mi, yoksa böylesine bir karakterin bandrollü olarak dağıtılamayacak kadar yeraltı dünyasına ait olduğunu düşündüğünüz için mi?
Cem Şancı: İki sebep de önemliydi. Author, internette doğmuş bir karakter olarak, roman olarak ortaya çıkacaksa, bir e-roman’a çok yakışacağı aşikardı. Üstelik onu her sabah okuyan, takip eden, yorumlar, sorular gönderen on binlerce okurunun internet alışkanlığını düşünürsek, çok basitçe bir web sitesine (www.author21.com) girip sevdikleri bir karakterin öyküsüne ulaşabilmek onlar için de güzel bir sürpriz olacaktı. Kaldı ki, yayınlanmasından sadece bir hafta sonra 13 bin kişinin download ettiği bir roman olarak, doğru mecranın internet olduğu da kısa süre sonra anlaşıldı. On üç bin downloadın ardından artık okur sayısını takip edebilmekse mümkün değil, zira insanların birbirine e-postayla veya başka yollarla gönderdikleri dosyaları sayamıyoruz.
Kağıda basmam halinde ise bu kadar hızlı bir şekilde insanlara ulaşabilmem mümkün değildi. Destek Yayınevi romanı basmak için teklif getirdi ancak Destek her ne kadar özgür, cesur, kuralları sonuna kadar esneten modern bir yayınevi olsa da, nihayetinde edebiyatımızın tabuların ve ayıpların altında ezildiği; yazarların tabulara, ayıplara, geleneklere dokunmadan yazmasının istendiği yasalarca belirlenmiş bir ülkede resmi sansür kurumlarının elinin ulaşabileceği ve Author’ın okura ulaşmasının kolayca engellenebileceği kağıt baskı doğru seçim olmayacaktı. Üstelik, bu kurumların olurunu almak, onlardan izin alarak okura ulaşmak da Author gibi her türlü baskıyı, yasağı, tabuyu, cehaleti, korkuyu kendine düşman edinmiş bir anti-kahramana yakışmayan bir hareket olurdu
SanatLog: Kitabın adına bakacak olursak, sanki “Author” serisinin “21 Santim” isimli kitabı gibi duruyor. Bu kitap, bir serinin başlangıç kitabı mı?
Cem Şancı: Kesinlikle öyle. Author’ın daha anlatacak çok öyküsü var ve onu yeni öyküleriyle yeniden okuruyla buluşturmayı hedefliyorum. 21 Santim’i serinin ilk öyküsü olarak tercih ettim zira internette yıllardır Author’a gıcık olan sözlükçülerin, okurların Author’ı küçümsemek, onunla alay etmek için kullandıkları pek çok öyküyü ve Author’ın onlara verdiği karşılıkları harmanlayarak bir kurgu yarattım. Dolayısıyla 21 Santim, aynı zamanda okurların tepkileriyle, yorumlarıyla, Author hakkında uydurdukları öykülerle hayat bulmuş, okurların da katkısıyla hayat bulmuş bir roman oldu.
Sırada, Author için düşündüğüm yeni öyküler var. Author’ın kadınlar hakkında, aşk hakkında, yaşamı sorgulaması hakkında, yeri geldiğinde siyasetçilere giydirdiği ayarlar, yeri geldiğinde bilime düşkünlüğü hakkında okuru sürükleyecek ilgi çekici öykülerini kaleme alacağım ama önce elimdeki diğer kitapları bitirmem lazım
SanatLog: Bundan sonraki Author kitaplarını da e-roman şeklinde mi yayımlamayı düşünüyorsunuz?
Cem Şancı: E-roman olarak düşündüğüm öyküler de var ancak kağıda basmayı planladığım bir iki roman da oluştu aklımda. Kural sevmez, tabu sevmez bir karakterin kuralları, regülasyonları parmağında oynatarak tabularla nasıl oyuncak gibi oynadığını gösteren öyküler olarak kağıda basılı kitapların da Author okuru için ayrı bir keyif olacağını düşünüyorum. Yani kağıt kitabı bir yayın mecrası olarak değil, Author’ın cehalet ürünü sistemle dalga geçişinin bir enstrümanı olarak kullanmayı düşünüyorum.
SanatLog: E-kitap devrimini gerçekleştirmek adına bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?
Cem Şancı: Bulduğum her fırsatta elektronik kitapları insanlara tanıtmak için elimden geleni yapıyorum ancak yayın dünyasının korkularını da anlıyorum. Bir kitabı elektronik ortamda yayınladığınızda ilk birkaç kopyadan sonra onu satmanın imkanı kalmayabiliyor çünkü satın alanlar derhal kitabı sağa sola kopyalayıp bedava dağıtmaya başlayabiliyor. Yayınevlerinin, yazarların ayakta kalabilmesi, faturalarını ödeyip, karınlarını doyurabilmesi için kitaplarının satışından para kazanması gerekirken, Türkiye’de e-kitabın kolay kolay yaygınlaşabileceğine inanmıyorum. Reklamlarla sponse edilen ücretsiz e-kitaplar fikri de aklıma pek yatmıyor çünkü reklam baskısı edebiyata karıştığında yazarların özgürce yazma imkanını elinden almış olacağız. Reklamverenin, “bunu beğenmedim çıkar, onu beğenmedim yazma, yoksa para vermem” baskısı ile okurun karşısına ancak reklam broşürleri çıkar.
SanatLog: Author karakterinin bu kadar tepki çekmesinin nedenleri sizce nelerdir? İnsanların, farklı hayat yorumlarına olan tahammülsüzlüğü ve hoşgörüsüzlüğü mü yoksa karakterin gerçek olması ihtimalini göz önünde tutarak Author’ın zevke, sefaya ve şehvete dayalı yaşam tarzını arzulamalarına rağmen böyle bir hayat tarzına sahip olamamaları mı?
Cem Şancı: Author’ın aşk tanımı, bedenleri ve insanları tasmalayarak mal mülk gibi tapulamayı buyuran genel aşk tanımına ters düşüyor. Haliyle, insanların hayatları boyunca öğrenip uygulamaya çalıştıkları ezberlerini anlamsız çıkarıyor. Her konuda ezberleri değil, düşün yeteneğini kullanarak çözümler üretmeyi, mantığın yolunu takip etmeyi seçen Author’ın haklı olduğu bir dünyada, standart bir insan sudan çıkmış balık gibi çaresiz ve zavallı kalır. Dolaysıyla, ezberleri sorgulayan her karakter gibi Author da gelenekçilerin, ezbercilerin, tabucuların tepkisini çekiyor. Kaldı ki onların takdirini kazanmak, onlardan aferin almak zaten Author gibi özgürlükçü, mantıkçı bir filozof için hakaret gibi olurdu.
SanatLog: Romandaki hoş noktalardan biri de çizimler. Çizimler bu roman için ne ifade ediyor? Bize biraz çizimlerden bahseder misiniz?
Cem Şancı: Romanın kimi bölümlerinin başında orgazm olan kadın figürleri kullandım. Author gibi kadın güzelliğine tapan, kadın bedeninde huzur bulan, hayatı kadınlar üzerinden tanımlayan bir karakterin öyküsüne bu çizimlerin çok yakışacağını düşünüyordum. Ressam arkadaşlarım Erdal Gencer, Ali Burak Bozkurt ve Çağnur Öztürk’ten rica ettim, onlar da çizgileriyle kitabı güzelleştirdiler. Ebru Tiryaki de resimlerle metnin birleşmesini sağlayan çok güzel bir kitap tasarımı yaptı.
SanatLog: Karmaşık bir olay örgüsüyle yazıyorsunuz. Roman yazmadan önce bir hazırlık süreciyle uğraştığınız aşikar. Peki, nasıl işliyor bu süreç? Yani Cem Şancı bir romanı nasıl yazar, nasıl kurgular?
Cem Şancı: Bir roman önce zihinde yazılıyor. Sonra onu kağıda dökmek işin küçük bir detayı. Deniz kenarında, parklarda, banklarda, kafelerde, evimde uzun uzun oturup notlar alıyorum, olayları, karakterleri birbirine bağlıyorum, finale giden yolda pek çok olayı ince ince kurgulamak gerekiyor. Bir senaryo yazıyormuşum gibi önce bir treatmen çıkarıyorum. Düşünmeme yardımcı da olduğu için bazı sahneleri karakalem çizerken buluyorum kendimi. Yüzlerce sayfa not aldıktan sonra klavyenin başına oturup diyalogları kağıda döküyorum, mekanları, karakterleri kelimelerle resmedip okurun sürükleneceği bir metin oluşturmaya çalışıyorum.
SanatLog: İnternetle bu kadar iç içe bir edebiyatçı olarak sizce internetin yazın dünyasına olan yararları ve elbette zararları nelerdir?
Cem Şancı: Edebiyat dünyamızın, yayınevlerimizin, yayın piyasamızın büyük oranda salaklarla dolu olduğuna inanıyorum. 15 senedir kitaplarım yayınlanır, bu deneyimden hiçbir şey öğrenmediysem bile, bunu öğrenmişimdir. Edebiyatçılarımız için okurla birebir iletişim içinde olmak bir aşağılanmadır. Kendilerini kaf dağının zirvesinde oturan imparatorlar gibi görmeyi seven, haklarında çok az şey bilinen, gizemli, doğa üstü insanı oynayan ve korkarım ki çoğu bunu bir oyun olmaktan çıkarmış, gerçek olduğuna inanan şizofrenlere dönüşmüş insanlar için internet bir kabustur. Okurların onlara kolayca ulaşabilmesi, her istediklerini söyleyebilmeleri, haklarında yorum yapabilmeleri, elbette çileden çıkmak için yeterli bir sebep. Geçmiş binlerce yıllık yazın ve edebiyat tarihinde okurun, her isteyenin bir metin hakkında dilediğince yorum yapıp bunu bir de yayınlayabilmesi, bütün dünyanın okuyabileceği şekilde neşredebilmesi mümkün değildi. Ancak birkaç eleştirmenin tekelinde olan yorum gücü artık doğrudan halkın eline geçtiği için yazarlarımızın büyük bir panik halinde olduğunu görüyorum.
Bense 1996′dan beri, interneti okurlarıma ulaşıp, beni okumayı seven, takip edenler için taze, yeni, güncel metinler üretmek için kullanıyorum. Elbette sık sık, edebiyatçının kaf dağının tepesindeki kristal sarayında halktan uzak yaşaması gerektiğini savunan gerizekalı gelenekçilerin tepkisiyle karşılaşıyorum ama kimin umurunda? Elektronik kitabım çıktı dediğimde bir haftada on binlerce kişi sitemi ziyaret edip yazdığım romanı indirip merakla okuyorsa, insanlara sansürsüzce ulaşıp onlarla hiçbir kartelin engel olmayacağı şekilde iletişim kurabiliyorsam, bir yazar olarak cenneti bulmuşum demektir.
SanatLog: Autor da sonuçta internette doğan bir karakter. İnternet ve Author deyince de akla hemen sözlükler geliyor. Sizce sözlüklerin, Author karakterinin oluşumuna veya gelişimine ne gibi etkileri oldu?
Cem Şancı: Author, sözlüklerden önce, 96, 97 yıllarında IRC kanallarında ortaya çıkmıştı. Değişik kurgular yaratıp, parmaklarımın pasını atmak için IRC kanallarındaki kalabalıkları kullanıyordum. 2000′lerle beraber sözlüklerde yoğunlaşmaya başlayan gençlerin Author’a sataşması, küfürler saydırmaya başlamasıyla Author oradaki kitleyi de gerçekle yüzleştirmeye, anacıklarının, babacıklarının ezberlettiği masalların içinde yaşayan küçük prensleri, minik prensesleri yaşadıkları şizofren hayal dünyalarından uyandırmaya karar verince, herkesin ilgisini çeken o Author-Sözlükçü çatışmaları ortaya çıktı. Elbette, kendini prenses sanan bir ülke dolusu gerizekalı kız olmasa, sataşmak için bu kadar zengin bir materyal olmasa Author zamanını başka bir meseleyle uğraşarak değerlendirirdi ama sokaklarda karşımıza çıkan o şımarık, ukala, anasının kuzucuğu, çok bilmiş prensler, prensesler her sabah bilgisayarımı açıp bir iki tıkla ulaşabileceğim ve hızla etkileşebileceğim mesafedeyken, aşk ve yaşam hakkında her gün binlerce klişe sıralayıp ezberlerine aykırı düşen bir tek cümle okuduklarında sinir krizileri geçirip, saçlarını başlarını yola yola klavyelerinin üzerinde zıplarken, sözlükçüler Author’ın asla kaçırmayacağı bir malzemeydi. Hala da keyfim kaçtıkça, canım sıkıldıkça, uğraşacak gerizekalılar aradıkça sözlükçülere sataşırım. 15 yaşında dünyayı çözdüğünü sanan bakire kızların, bakir oğlanların insanlara aşk, evlilik, yaşam dersleri vermesi ayrı bir komedi konusuyken, bir de toplumun ileri gelenlerinin, medyanın, gazetecilerin, hatta yayın dünyasının sözlüğün başına oturup oradaki yorumları, tepkileri ciddi ciddi okuyup hareketlerini o yorumlara göre şekillendirdiklerini bilmek… Bence evlilik programlarından sonra Türklerin insanlığa armağan ettiği en büyük eğlence bu.
SanatLog: Yeni romanlar dışında başka projeleriniz de var mı?
Cem Şancı: Kasım ayında Türkiye’nin ilk üç boyutlu sinema filmi Cehennem vizyona girecek. Onun senaryosuyla uğraştım bir süre. Şimdi yeni bir senaryo ile flört ediyorum. 2010 bitmeden bir polisiye romanı bitirmeyi planlıyorum. Bir de insanların keyfince her konuyu tartışabilecekleri bir tartışma sitesi tasarladık. Arkadaşlarımla onu hayata geçirmeye çalışacağız.
Söyleşi: Serhat Çolak
colakserhat@hotmail.com
SanatLog’dan “Seçme” Edebiyat Yazıları
Yeniden merhaba… SanatLog Seçme Yazılar bölümünde bu hafta edebiyat yazı ve incelemelerine yer veriyoruz. Deneme, biyografi, öykü ve kitap eleştirileri alt alanlardan bazıları. SanatLog’un içeriği zenginleştikçe bu tarz seçmelere devam edeceğiz… Herkese iyi okumalar…
SanatLog Kültür Sanat
Godot’yu Beklerken (Samuel Beckett)
Yazan: Ayşegül Engin
Yazan: Özkan Boz
Sarah Waters’ın Ustaparmak Romanı
Yazan: Wherearethevelvets
Yazan: Ayşegül Engin
Yazan: Ayşegül Engin
İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer
Yazan: Gamze Kuzu
Yüzük Kardeşliği: Tolkien, Politik Tarih ve Cinsiyetçilik
Yazan: Emin Saydut
Percussinna’da Bir Küçük Prens
Yazan: Emin Saydut
Neil Gaiman’dan Mezarlık Kitabı
Yazan: Wherearethevelvets
Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”
Yazan: Zekeriya S. Şen
Yazan: Hakan Bilge
Yazan: Gamze Kuzu
Nabokov’un Lolita’sı ve Medyanın Küçük Starları
Yazan: Emin Saydut
Yazan: Rey’an Yüksel
Yazan: Rey’an Yüksel
Yazan: Gamze Kuzu
Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek
Yazan: Serkan Engin
Kültürel, Dinsel ve Doğasal Şölen Hindistan
Yazan: Zekeriya S. Şen
Yazan: Serhat Çolak
Yazan: Serhat Çolak
Yazan: Emin Saydut
Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine
Yazan: Hakan Bilge
Dişil Enerji ve Kadının “Uyanış”ı
Yazan: Hande Öğüt
Yazan: Hande Öğüt
Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)
Yazan: Wherearethevelvets
Yazan: Hande Öğüt
Kolektif Sanat Bankası
SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi
Kasım 14, 2009 by admin
Filed under Cem Şancı, Edebiyat, Kitaplar, Manşet, Röportajlarımız, Söyleşi Köşesi
Cem Şancı ile bir röportaj yaptık. Aşağıda tam metni bulabilir; hatta okuyup Cem Şancı dünyasına adım atabilirsiniz…
Dikkat! Ezberlerine körü körüne bağlı, kuralları yıkmaktan aciz ve özgürleşmekten korkan insanların canını yakacak bu metni okumamaları sitemiz adına rica olunur. SanatLog
SanatLog: Bir Kadın Masal İster romanı gerçek bir hikaye üzerine kurgulanmış. Öyküde sizi etkileyen ve onu kurgulamaya götüren neden nedir?
Cem Şancı: Öyküyü ilk duyduğumda kahramanlarının yaşama karşı duruşları beni etkilemişti. Uzun zamandır aradığım, örnek gösterilecek ve yaşamdan tüm beklentilerin bittiği, artık kimseye bir borcunuzun kalmadığı noktada yaşanacak aşkın, nasıl yorumlanacağını gösteren çok güzel bir örnekti. Yıllardır romanlarımda anlatmaya çalıştığım, toplumun, kuralların, geleneklerin, komşuların, çevrenin etkisi ilişkiden atıldığında ortaya çıkacak aşk gerçek aşktır ve bugün bizim alıştığımız, tanımladığımız aşktan çok farklıdır, söylemini ispatlayan bir öyküydü. Üstelik yaşanmıştı.
SanatLog: Kitabınızın genelinde kuralları, ezberleri, dikteleri yıkan ve hayatı daha umursamaz yaşayan karakterler göze çarpıyor. En büyük argümanları ise hayatı ciddiye alıp küçük hesaplar peşinde koşarak geleceğini daha sağlama almaya çalışırken hiçbir zaman o sağlama alınmış mutlu ve huzurlu geleceğe ulaşılamayacak olması üzerine sözleridir. Toplumsal hayatta yaşanan huzursuzluk ve memnuniyetsizlik ortamının bununla ilgisi olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Cem Şancı: Toplum insanlara küçük yaşlardan itibaren belli hedefler koyuyor. Beynine kazıyor bunları. Haliyle, bireyler yetişkinliğe gençliğinde hala bu travmanın etkisinde, aklına kazınmış görevleri yerine getirmek için çabalayıp duruyor. Çok az insan, aslında ulaşmaya çalıştığı hedeflerin onun arzusu olmadığını, annesinin, babasının, komşuların, çevrenin ondan istediklerini yerine getirmek için kıçını yırttığının farkına varabiliyor. Aşk bile bu ezberlerle yaşanıyor. Kız çocuklarına, evlilik yaşına gelince hemen bir koca bulması gerektiği, gösterişli bir düğüne kocasını çevreye gösterip, bir prenses edasıyla salına salına nikah defterine imza atması gerektiği ve kocası ona kraliçeler gibi bakarken, kocasının rahmine bıraktığı çocuklarını büyütmesi gerektiği anlatılıyor. Erkek çocuklarına da kızların arzularına hizmet etmeleri, kız erkeğin soyunu devam ettirecek çocuklar için rahmini açmışken, erkeğin de kızın her ihtiyacını yerine getirip, onun etrafında pervane olması gerektiği anlatılıyor. Ve zaten sorgulama yetisinden yoksun bırakılan bu gerizekalı çocuklar tüm hayatları boyunca beyinlerine kazınan bu hedefler için kendilerini paralıyor. Şimdi, bir yandan baktığınızda, aslında istenen şeyler mantıksız değil. İnsanoğlunun yok olmaması için her jenerasyonun çocuk doğurması ve çoğalması lazım. Eğer sadece bir jenerasyon üremeyi reddederse insanlık evrenden silinir. Doğum gibi zor ve kırılgan bir süreci sağlıklı biçimde başarmak için de çocukların beyinlerine kazınan bu ezberler aslında insanoğlunun menfaatine. Ama bunu, insanları beyni yıkanmış, mutsuz robotlara dönüştürerek yapmak yerine, aynı zamanda mutluluğu, doyumu, mantığı yücelterek sağlamak da mümkün. Eğitimli, sorgulama yetisine sahip, yüksek bilinç düzeyine sahip bireyler yetiştirmeye dayalı bu sistemi ise, dünya lordlarının istemediğini düşünüyorum; zira herkesin yüksek bilinç düzeyine sahip olduğu bir gezegende, emeği sömürülecek enayi bulunamazdı. O yüzden, günümüzde aşkın, dünya lordlarına enayi yetiştirmek için kullanıldığını, tüm evlilik saçmalıklarının, salakça, mantıksızca kuralların, kıskançlıkların, patır patır doğurulan çocukların, çalıştıracak köpeğe ihtiyaç duyan lordlarımızın arzusu olduğuna inanıyorum. İnsanları eğitmeyip de sadece üreyin diye çalışan bir sistemin başka bir açıklamasını bulamıyorum.
SanatLog: Romanınızda masalların gerçek olabileceği üzerinde durmuşsunuz. Bu tanımla hiçbir şeyin imkansız olmadığını vurgulamışsınız. Fakat bu imkansızlıkları aşmamamız için bazı engellerden de bahsediyorsunuz. Peki, bu engeller, kurallar, normlar, dikteler mi yoksa kendi önyargılarımız mı?
Cem Şancı: İnsanoğlunun kulaktan kulağa yaşattığı masallar, aslında yasak olan düşüncelerin, yaşamların insanların zihnindeki yansımalarıdır. Yani, bir topluma nasıl yaşayacakları ve nasıl davranacaklarına dair kurallar getirir ve bunun dışına çıkanları yok etmekle, toplum dışına itmekle tehdit edip, bugün olduğu gibi, belli kalıplarla yaşamaya izin verirseniz, eğitilmemiş de olsa insan zihni, mantığın sesinin ona fısıldadığını duyacaktır ve konuşmaya, karşı çıkmaya korksa bile o mantık sesinin fısıldadıklarını içinde barındıran masallar üretecektir. Haliyle, gerçekten uzak, farazi hayal ürünleri sandığımız masallar aslında, bastırılmış, ezilmiş insanoğlunun zekasının isyan sesidir. Gerçek olamayacak kadar hayal ürünü, uydurma gibi görünürler; çünkü içinde yaşadığımız gerçek, masallardaki hayatı yasaklamıştır. Bize gerçek olması mümkün görünmez. Oysa, etrafımızı saran kuralları, gelenekleri, normları üstümüzden atabilsek, masalları pekala gerçek kılarız.
SanatLog: Kitabınızın bir de aşk ekseninde döndüğünü ve klasik aşk cümlelerini yakıp yıktığını görüyoruz. Aşkın somutlaştırılması üzerine bir itirazınızın olduğu ve bedensel aşkın varlığına inanamadığınızı söylediğiniz satırları okuduk. Çevremizdeki bütün insanların ağızlarından düşürmedikleri, atıp tuttukları aşk hakkında neler söylemek istersiniz?
Cem Şancı: Yalan olduğunu söylerim. Çiftler bir yandan birbirine, hayatın anlamını diğerinde bulduklarını, gönül ve zihin köprüsüyle birbirlerine bağlandıklarını, maddenin ve dünyanın, varlığın da ötesinde ruhani bir bağ kurduklarını dile getirirken öte yandan, birbirlerini başka bedenlere dokunma kavramı üzerinden yargılayabiliyorlarsa, o söylenenler yalandır. Bu kadar basit. Eğer sevdiğiniz insanın bedenine başka birinin dokunması sizi çileden çıkarıp, kapıyı camı indirtiyor, cinayet işleyecek veya ondan vazgeçecek kadar kudurmanıza neden oluyorsa, sizin için o, bir et parçası demektir. Onun bedenini kendinize tapulanmış bir ev, araba gibi görüyorsunuzdur ve başkası ona dokunduğunda hanenize tecavüz edilmiş, otomobiliniz çalınmış gibi sinir krizi geçiriyorsunuzdur. Oysa sevdiğiniz kişi bir insandır ve çok karışık, kompleks bir kimyasal, duygusal, düşünsel mekanizmaları vardır. Bir insanı, o mekanizmalar şekillendirir ve siz aslında o mekanizmaya aşık olursunuz.
Şimdilik insanoğlunun bilinç düzeyi, bir insanı malı yapmadan aşık olmayı anlayacak seviyede değil ama mantık burada devreye giriyor ve her geçen gün bu vahşi sahip olma dürtüsünün, beden tapulamacılığın önüne geçiyor. Yüz yıl önce bir erkeğin, bir kadının tenine dokunması bile tabuyken ve sırf bu yüzden kocası, eşini boşayabilirken, bugün mesela kadınlara erkek masörler tarafından masaj yapılması tüm dünyada çok olağan bir hadise. Demek bir erkeğin, eşinizin, sevgilinizin, sırtına, omuzlarına, bacaklarına dokunması öyle ölümcül bir olay değilmiş? Şimdi, yüz sene önceki insanları çağırıp karşımıza alalım ve onlara şu soruyu soralım? Ne oldu? Ortalığın ağzına sıçtınız, dünyanın ebesini siktiniz, kadınları, erkekleri birbirine dokunmaktan korkan salaklara çevirdiniz de ne oldu? Bak, erkek ve kadın birbirine dokunuyor, masaj yapıyor ve dünya yıkılmıyor. Ne oldu? Haliyle yüz yıl sonra da, o zamanın insanları dönüp bize bakacak, aşkı bedensel sadakatla tanımlayan salaklar olduğumuzu düşünüp, bize götleriyle gülecekler.
SanatLog: Kitabın en dikkat çeken karakterlerinden biri de Bilge. Bilge karakteriyle bir toplumsal eleştiri yapmışsınız. Bizleri okurken Chuck Palahniuk tarzı bir sorgulamaya götürdü diyebilirim. Gerçekten sosyal düzende zenginlerin çirkin ve kirli bir hayatı olduğunu aksine daha fakir insanların insanlık ideasından daha fazla pay aldığını söylemek mümkün mü?
Cem Şancı: Vahşi bir dünyada, herkesin paranın peşinde olduğu bir dünyada, elinde parası olan birinin bunu elinde tutabilmesi kolay değil. En basit örnekle, cebinizde parayla karanlık bir sokağa girerseniz, biri gelip kafanıza vurup paranızı alır. Modern dünyanın tüm mekanizmaları da, onu kuran lordlar tarafından, elinizdeki değerli maddeleri hatta emeğinizi almak, bir şekilde kendilerine mal etmek üzerine kurulu. Haliyle, zengin olmak, o değerleri elinizde tutabilme becerisini de gerektiriyor. Bir bankaysanız, kasanızdaki parayı korumak için silahlı korumalar tutmak zorundasınız. Zengin bir işadamıysanız, mal varlığınızı korumak için sinsice düşünmek zorundasınız. Öte yandan, fakirseniz de, size kuruş vermemek ama elinizdekileri almak üzerine kurulu bir düzende hayatta kalmak için o düzenin kuralları dışına çıkmak zorundasınızdır çünkü o kurallarda fakir insanı rahata ve refaha kavuşturmak için bir düzenleme yoktur. Buna kısaca sosyal adaletsizlik diyoruz ve sosyal adaletsizliğin olduğu bir toplumda, Bilge’ler de çıkar, Dövüş Kulüpleri de.
SanatLog: Roman aslında edebiyat dünyasında bir ilke de imza attı diyebiliriz. Benim Çokluortam Sanat Eseri dediğim yeni bir tür edebi eser yarattınız. Müziklerle bezenmiş bir kitap, sinema filmi çekilecek bir öykü ve bir web adresi olan bir eser. Sayfalarda linkler paylaşıp insanları olayların atmosferine çekmeyi başaran yaratıcı bir hamle gördük. Peki, böyle bir eser yaratma fikrine nasıl kapıldınız?
Cem Şancı: Dijital çağın artık bu tür eserlerin ortaya çıkmasına imkan verdiğini gördüm. Uzun zamandır bunun gibi bir iş için fırsat kolluyordum ama yıllar önce ne youtube vardı, ne müzik, video paylaşımı gibi imkanlar mevcuttu. Aslında, bu kağıda basılı roman da tam olarak istediğim sonuç değil. Elektronik kağıda basılı, kullanıcıların ekranın üzerindeki linklere basıp doğrudan ilgili web sayfalarına gidebileceği, metinde bahsi geçen melodileri dinleyebileceği, kendi müziğine, video öğelerine sahip romanlar hayal ediyorum ama onun için de henüz vakit var. Bir Kadın Masal İster, bu haliyle, yakın gelecekti roman deneyiminin küçük bir denemesi oldu.
SanatLog: Romanın bir de doğum öyküsünü kaleme aldınız. Doğum anını okuyucuyla paylaşmak, üslubunuz, müzikler, bir sinema filmi ve bir web sitesiyle birlikte roman, okuyucuyu dört yanından kuşatıyor. Roman sanki biz okuyucularla birlikte yazılmış gibi oluyor ve olayların gerçek dünyada izdüşümleri varmış hissine kapılıyoruz. Romanda Bilge Karakterinin “(…) çöpe atacağın şeyleri değil de, işine yarayan bir şeyini paylaşır mıydın?” diye bir cümlesi var. Sizin de bütün bu çokluortam desteği ve doğum öyküsüyle yapmaya çalıştığınız şey romanı okuyucuyla “paylaşmak” mıdır?
Cem Şancı: Elbette, tüm o detaylar çöpe atılacak detaylar değil, aylar süren bir çalışmanın, çabaların sonucunda ortaya çıkmış anılardı. Kitap güncesi yayınlamak aslında çok yazarın hayalidir ama çoğu kez başarılamaz, zira romancı ya çok yorulmuştur ya da çevresindeki dangalak yayıncıları, akıl danışmanları, okura bu kadar çok sır vermenin ve fil dişi kulesinden inmesinin karizmasını sarsacağını söyler. Sonuçta yazar da kitap güncesinden vazgeçer. Fakat tüm bu yayıncılık klişeleri benim için anlamsız olduğundan ve okurunda uzak, fil dişi kulesinde yaşayan yazar imgesinin büyük bir yalan olduğunu bildiğimden, yazarların hayatın içinden beslenen, yaşayan, toplum içine karışan insanlar olması gerektiğine inandığımdan, bir roman güncesi yayınlamamın önüne kimse geçemedi.
SanatLog: Kitabınızda internet dünyasının ünlü sözlük yazarlarından Author karşımıza çıkıyor. Bugüne kadar kitaplarınızda başkarakteri sizle ilişkilendirip o hep eleştirdiğiniz kurguyla gerçeği ayıramayan insanlara yine kurgu olan ama söylemleri sizinkilere daha çok benzeyen Author karakterini öyküye ekleyerek mi bir cevap vermek istediniz?
Cem Şancı: Author, on sene önce aklımdaki fikirleri, olgunlaşmamış kurguları daha sonra istediğim yerden ulaşabileceğim gibi online olarak sözlük mecrasına kaydederken ortaya çıkan bir karakter. Ben müsveddelerimi sözlüğe kaydederken, o sıralar değil popüler olmak, kimsenin ne olduğunu bile bilmediği sözlükte beni takip eden okurlarım oluşmuş. Bu insanların tepkileri, cevapları, karşılıkları ile interaktif bir online roman karakteri doğdu ve on sene içinde gelişti. Yeri geldi parmaklarımın pasını atmak için kullandığım bir karaktere dönüştü. Ama sonuçta bugün savunduğu değerler benim de hayat felsefemin özünü oluşturuyor. Haliyle, onu artık sanal mecralardan çıkarıp, kağıda geçirerek ölümsüzleştirme fikri çok da hoşuma gitti. Merak edenler, Author’un kimliği, karakteri hakkında ipuçlarını romanın sayfaları arasında bulabilir.
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Serhat Çolak
colakserhat@hotmail.com
SanatLog-Emel Yuna Söyleşisi
Ocak 12, 2009 by admin
Filed under Edebiyat, Emel Yuna, Kitaplar, Manşet, Röportajlarımız, Sanat, Söyleşi Köşesi
Henüz ilk romanı Soytarı Vodvil ile Türk Edebiyatına parlak bir giriş yapan Emel Yuna ile yaptığımız söyleşi gerçekten de keyif verici bir deneyimdi. Söyleşinin kanımca en sevindirici tarafı, yazar Emel Yuna’nın yeni romanını bitirme aşamasında olduğunu öğrenmemdi. SanatLog olarak, edebiyat dostlarının Soytarı Vodvil’i mutlaka okumalarını tavsiye ediyor, Emel Yuna’ya da uzun bir edebiyat yaşamı diliyoruz. sinefil78 (Hakan Bilge)
SanatLog: Öncelikle, SanatLog okuyucuları için kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Emel Yuna: Uzun süredir Antalya’da yaşıyorum. Hayat arkadaşım ve oğlumla birlikte sakin, sade bir yaşantım var. Birkaç yıl önce sektörel iş hayatını bıraktığımdan beri, yalnızca sanata ve ilgi alanlarıma ayırabileceğim bol vakit fırsatını elde edebildim. Edebiyat tutkum alfabeyi söktüğüm sıralar yaşamıma giren kitaplarla başladı diyebilirim. Yaşamı anlamakla ilgili coşkulu merakım daima zirvede seyrederken yazmak deneyimi yeni sayılır. Kendiliğinden gelişen süreçte birdenbire ortaya çıkıverdi ilk kitabım. Sonra hoşlanmaya başladım cümlelerin dansına aktif olarak da eşlik etmekten. Bugünlerde aynı spontanlıkla yaşamıma giren resimle haşır neşirim. Desen ve renklerin melodisinde de salt izleyen olmanın ötesine cüret ettim kendimce. Böylece, benim için uçsuz bucaksız ve heyecanlı, dışarıdan bakılınca pek de dinamik görünmeyen bir yaşantım var.
SanatLog: Yazarı “dünyayı yazmak için yaşayan bir gözlemci” olarak tanımlarsak, dünyayı kayda geçirenlerin “farklı” bir dünyada yaşadıklarını varsayabilir miyiz? Sizce yazmak/yazar olmak nasıl bir duygu?
Emel Yuna: Aslında herkes kendi farklı dünyasında yaşar. Aynı olduğunu düşünmek fazla yüzeysel bir bakış açısı olur. Bireysel özgünlüğün, kişisel algı ve duyumsamaların paylaşılması noktasında tercih edilmiş, eylemsel bir mahremiyet ortalık yere seriliyor. Kayda geçirenler kayıt tuttuklarının havasını soluyarak deviniyorlar sonuçta. Yaşamla kurulan ilişkideki seçim meselesi şeklen değiştiriyor yolculuğu, elbette aynı trende. Benim yazar olmak, o olmak, bu olmak gibi sınırlandırdığım bir dünyam yok. Kendim olmakla ilgileniyorum. Bu da içinde edebiyatı barındırıyor, sanatla büyüyor, ne mutlu bana.
SanatLog: 2007’de yayımlanan ilk romanınız “Soytarı Vodvil” basında olumlu eleştiriler aldı. Bu kitaba “kaybedenlerin öyküsü” olarak bakabilir miyiz?
Emel Yuna: ‘Soytarı Vodvil’ kaybeden görünen kazananların öyküsüdür. Kendini kazananların. Ne vakit, nereden edinildiği bile hatırlanmayan şartlandırılmaların, manipüle edilmişliklerin, yanlış anlamaların, zihinsel ve duygusal yararsız bağımlılıkların kaybedilmesiyle kazanılan zafer. Evrilmek takıntılarla sürdürülemez. Zaman, mekan, fikirler, duygular değişir, gelişir. Kaybetmenin haliyle zorlu sürecinde geçirilen süre pek sevimsiz olsa da, sıçranan özgürlük sathı değiştirilen yaşamla kıyas dahi kabul etmez.

SanatLog: “Soytarı Vodvil”in yakın tarih ile bağlantısını kısaca değerlendirir misiniz?
Emel Yuna: Roman karakterlerinin iç devinimleri, Türkiye’de özellikle 1980 sonrasının ehlileştirme politikasının kıskacındaki yaşam durumlarıyla paralellikler arz ediyor. Artık aşikar olan, ancak uzunca bir zaman başa çıkmanın bir yolu olarak başvurulan isyan duygusunun da gölgelediği oyun içinde oyunlarda, farkında olmadan rol alan bireyler kısırdöngü kapanlara hapsedilip yıllarca sömürülmüştür. Bugünse farklı olan şudur ki, kuklacı kim, ip nerededen ziyade, kukla olmak kukla olmaktır, ipin nereye uzandığı meselesi laf-ı güzaftır noktasında bilinçler. Kralın çıplak olduğu, adının korku olduğu, hangi kapının arkasından kimin böö! yaptığı, mizahi bir temaşadır artık. İşte bu sahne Soytarı Vodvil sahnesi.
SanatLog: “Siyasi figür” ile “soytarı” arasında yakınlık kuruyor musunuz?
Emel Yuna: Külli siyaset sahnesi tüm soytarılarıyla yakinen vodvil sahnesini çağrıştırıyor. Kukla ve kuklacıların masumluğu eşdeğerdedir, oyuna gelmeyelim.

SanatLog: Romanınızın karmaşık anlatı tekniği ile romandaki gel-gitli, bulanık karakterler arasında bir bağ kurmak mümkün mü?
Emel Yuna: Karakterlerin iç dünyalarının kaosu doğal olarak karmaşık addettiğiniz anlatımı gerektirdi. Bulanık yaşamlarını berraklaştırma yolundaki figürlerin zaman mekan boyutu çerçevesinde örüldü kurgu.
SanatLog: Dünya tiyatro sahnesindeki soytarıların Yeni Yıl’a savaşla, kanla girdiğine bir kez daha tanık olduk. Bir yazar olarak bu cehennemden bir çıkış yolu görüyor musunuz?
Emel Yuna: Bir an, tek bir an silahını, cephanesini kuşanmış zat’ın durup da, hiç olmadığı kadar samimi bir merakla kendine ‘ne yapıyorum ben ve ne için’ diye soracağı günü bekliyorum! Olan bitene içim yanıyor, ancak kısa duvarın arkasından, bir daha asla bilincimi bulandırmadan bakmayı yeğliyorum. İnsanlık çok çekti bu oyunlardan. Olası diye sunulan siyasi çözümler, isyan kışkırtmaları, tam da amaçlarına giden yola bir taş daha döşeyecektir erk vampirlerinin. Gücümü vermiyorum, kimse vermese kimi neyle korkutacaklar? Belki fazla romantik, hatta ütopik duruyor biliyorum. Ama gerçeğin bu olamayacağını kim öğretti?
SanatLog: Şu anda üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?
Emel Yuna: Evet, yeni bir romanım var çalıştığım. Bitti sayılır, ancak henüz vedalaşamadım. Orasını burasını çekiştiriyorum bazen, bazen küsüp yayınlamamakla tehdit ettiğim oluyor, cebelleşip duruyoruz. Hazmı tamamlandığında yayına hazır olacak.
SanatLog: Klasik bir soruyla bitirelim isterseniz: Okuduğunuz, yararlandığınız belli başlı yazarlardan ve ilgi alanlarınızdan bahseder misiniz? Emel Yuna: Eserlerini çok sevdiğim Phillipe Sollers, Tom Robbins, Kurt Vonnegut, Jean Cocteau, Luis Borges, Nietzsche, Oğuz Atay, Özdemir Asaf, Nazım Hikmet, Murathan Mungan, Adalet Ağaoğlu, Khalil Gibran ilk aklıma gelen isimler… Maurits Cornelis Escher’in muazzam desenlerine, El Greco’nun ışığına, Amadeo Modigliani’nin ruhuna, Handan Şişiner’in özgün çığlığına ve Rahime Halide Soysal’ın renklerine aşığım. Ferzan Özpetek, Darren Aronofsky, David Lynch, Tim Burton, Luc Besson sineması izliyorum. Senfoni, soft rock, etnik ve alternatif müzik dinliyorum.
SanatLog: Keyifli bir sohbetti. Çok teşekkür ederiz.
Emel Yuna: Benim için de keyifti, ben teşekkür ederim.
Söyleşiyi Gerçekleştiren: sinefil78 (Hakan Bilge) hakan@sanatlog.com


































