Göç Edebiyat ve Düşün Dergisi’nin Aralık-Ocak-Şubat Özel Sayısı Çıktı!
Göç Edebiyat ve Düşün Dergisi’nin Aralık-Ocak-Şubat 2010 özel sayısı raflardaki yerini aldı…
Derginin dosya konusu “Sosyal Eşkıyalık”…
Bu sayının içeriği ve yazarlar:
Ezel Gülce – Sırrı Kadim
Bünyamin Durali – Bir Soyunsun Artık At Sineği Olmaya
İlhan Kayhan – Rüzgar Kuşları ve Sessiz Yaprak
Said Ercan – Şairlerin Gazze’si
Serdar Keskin – Ayrılığa Göç
Aziz Şeker – Mahmut Makal Söyleşisi
Nazmi Güldeş – Mavi Çukur
Züleyha Çay – Saraydan Zindana Mektup Var
Sıtkı Caney – Ey Şair
Ela Dinçer – Soyut Şiddet
Volkan Akbulut – İsyan
İhsan Topçu – Hep Aşkla
Servin Sarıyer – Umut Eşkıyası
Kemal Çelik – Hiçlik
Hakan Bilge – Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı
Uzman Şahiner – Hüzün
M. Ebru Kayır – Son Celse
Müesser Yeniay – Deniz Dilimi
Elif Nuray – Telvin ve Erkan Oğur
Necip Evlice – Ey Bütün Denizlerin İstanbul’u
Metin Güven – Bir Kapalı Söz Ustasıyla Buluşma Denemesi
Mehmet Aycı – Eve Geç Dönenler İçin Şarkı
Pınar Nurhan – Beni İzleyen Ben
Yusuf Bal – Kum ve Rüzgar
Hüseyin Ruhani – Mesnevi’ye Giriş
Ahmet Günbaş – Üzümün Kızı
Aziz Şeker – Yaşar Kemal Romanlarında Sosyal Eşkıyalı
Süreyya Aylin – Melankoliklim
Sezgin Selvi – Kemal Tahir Romanlarında Sosyal Eşkıyalık
Yazışma adresi:
SanatLog Haber
Kuyu Dergisi’nin 4. Sayısı Raflarda…
Kuyu Dergisi’nin 4. sayısı çıktı.
İki ayda bir çıkan Kuyu Dergisi Mart-Nisan sayısıyla kitapçılarda yerini aldı.
Daha önceki sayılarda olduğu gibi iyi bir kapak tasarımı ile bizi karşılayan dergi, içeriğiyle de okuyucusunu hayal kırıklığına uğratmıyor. Kuyu’nun 4. sayısında daha önce aşina olduğumuz isimlere yenileri de eklenmiş. Kübra Gamsız, Senem Gümüş, Serkan Akın, Gökhan Serter, Gülay Yolcu, Neriman Şahinyılmaz, Ömer Gülen, Funda Kızıltaş, Tevfik Hatipoğlu ve İrfan Çınar Kuyu’nun 4. sayısında karşımıza çıkan yeni isimler. Bu isimler derginin geçen sayılarından tanıdığımız Kenan Tuzcu, Muhammed Yaşar, Tuğba Yeşil, Serkan Akçora, Ruhsare Claude, Burak Yıldırım, Yasin Türkçiftçisi, Ceylan Öztürk, Danyal Nacarlı, Esma Bilben, Gökçe Fortacı, Ertuğrul Evyapar, Kerim Akbaş, Zafer Yalçınpınar, İrem Nas, Seyit Köse, Tuba İnal, Mustafa Özbilge, Ebubekir Duran, Hakan Bilge, Ayşenur Topal isimleriyle harmanlanınca okuyucuyu doyuran bir sayı ortaya çıkmış. Derginin bu sayısında yine şiirler, denemeler, öyküler, kitap eleştirileri ve sinema yazıları karşımıza çıkıyor. Tuba İnal’ın “Kadınlar Mezarlığı” isimli denemesi ile Ceylan Öztürk’ün “Crampe I” şiiri ilk başta dikkatimizi çekenlerden. Seyit Köse ise diğer sayılarda öyküleriyle okuyucusuna sunduğu lezzeti anlaşılan o ki bu kez birkaç sayıya bölmüş.
Kuyu Dergisi’nin sinema yazarlarından Ayşenur Topal “Avatar” filmiyle gözümüze ışık tutanların elinden ışığı almış, önümüze tutmuş. Benzer bir şeyi de Hakan Bilge yazmış bu sayıda. Oscar ödüllerini kazanan filmlerden örnek veren yazar Oscar’ı kazanamayanları da okuyucuya hatırlatmış. Ama sonunda şunu eklemiş “Bir oyuncu ya da yönetmenin Oscar kazanıp kazanmaması bir gösterge midir? Hadi canım şaka mı yapıyorsunuz?” Derginin bu sayısında iki kitap yazısı da dikkatimizi çekiyor. Senem Gümüş, Cengiz Dağcı’nın “Anneme Mektuplar” isimli kitabını değerlendirmiş. Serkan Akın ise Ivo Andriç’i Drina Köprüsü üzerinden bizlere tanıtmış.
Kuyu Dergisi’nin bu sayısında bir de röportaj karşımıza çıkıyor. Gebze’de yaşayan şair Kadir Kırcali ile röportaj yapılmış bu sayıda. Bulgar göçmeni olan şair bu röportajda bize Bulgaristan’da kendisinin ve çevresinin yaşadığı zorlukları, mücadeleleri anlatıyor. Tüm bu zorluklar içerisinde şiirden ve edebiyattan kopmayan şair Türkiye’ye geldiğinde de “Aldırma Gönlüm” isimli şiir kitabını yayımlıyor. Bu kitabı edinmek isteyenler de dergiyle irtibata geçebilir.
Kuyu Dergisi hakkında bilgi almak veya dergiye ulaşmak için şu iletişim adresleri kullanılabilir:
Mail: kuyudergisi@hotmail.com / kuyudergisi@gmail.com
Tel: 0506 599 08 86 / 0535 373 55 37
SanatLog Haber
Bireylikler’in 31. Sayısı Çıkıyor!
bireylikler’in 31. sayısı mart ayının ilk haftası bilemediniz ikinci haftası kitapçılarda!
katiller kahramandır!
kahramanlar katildir!
“Katilleri sevmek, katil olmamın risklerine girmeden cinayet işlemenin maddi ve manevi hazzını yaşamaktır! Kim neye değer veriyor ve onu yüceltiyorsa, odur! Katilleri sevmek ve onları yüceltmek, gelecekte seni ve çocuğunu, günü geldiğinde öldürecek olanı sevmektir! Katilleri sevmek, övmek ve onları kendine kahraman yapmak ve toplumsal onur denilen hareyi onlara giydirmek, öldürmeyi ve caniliği sevmektir, bu da en büyük insanlık suçudur.” ertuğrul meşe
bireylikler’in 31. sayısını;
*insan cinsleri ve erkekler!
*uzun yuva-muzaffer kale
*dumanlı hava sahasında post modernislam arpa suyu masalı- ali toprak
*katiller kahramanımızdır!-ertuğrul meşe
*senin için-vicdani
*rıza inşası- bu tecavüz mü?-ben atherton- zeman, çeviri pelin öztürk
*sonsuz üşümek-mustafa eroğlu
*ceyl/an-ahmet cemil
*en iyi kadın ölü kadındır-şirvan erciyes
*mavra ile vaveyla-osman olmuş
*iki yüzlü,bencil,korkak “çok bilmişler” ve 8 mart- sevim korkmaz dinç
*hele de hemen ölünür mü?..-hurşit gara
*sinemada vamp arketipi & femme fatale imgesi & güzellik anlayışı – hakan bilge
*ağustos yazdan bilme yanılsaması-şinasi tepe
*değil lodoslara-serkan sönmezgil
*başka kadının biri-musa yazıcı
*aç yol-korkut kabapalamut
*bireysel milas ansiklopedisi
*mare nostrum2-a.emre cengiz
*dip sarnıç
*ters akıntılar 2- veroc serenas
*nükleer ayrılık ayini-rahman yıldız
*beni iyi görenler-emre varışlı
*tepe sarnıç
*koza-aynur dursun
*zeki ökten ve ahmet uluçay’ın ardından – hakan bilge
*kör ebe- emirhan esenkova
*vasatlık biçimdir ya da nihat behram şiiri-halim şafak
*beklenmeyen-öykü.t.k
*azer yaran: türkiye boyunca bir çocuk…-zeynep uzunbay
*dolmuş-gökhan t.günsan
*tanrıya karşı çıkın-crispin sartwell, çeviri ceren şanlıdağ
*bedensiz-saim kuru
*tatlı rüyalar-mavisu kahya
*renklerden portakal ve tılsım-mehmet muharrem tekin
*”ben”im dehliz-erbil çare
*simon-nazlı karabıyıkoğlu
*ölüm sessizliği-ş.hakan yılmaz
*bir bar taburesinin mağlubiyeti-murat ali seven
*ben,öteki ve 1984-ilayda yüksektepe
*soysuz kimlik-semih yıldız
*yarıda-onur ışık
*balıkçıların çektiği ağlardan hala İstanbul çıkıyor!-kıvılcım giritli
*madrabaz güne dair mekansız mezmurlar-orhan emre
*prolterya-şinasi tepe-hakkı çınar
*yeş-özgür balaban
*dip oda-altı- sivri dilli rüzgar
*üşüyen düşler-fatma aras
*seyrelti tahir akay
*kitap rafı
*bu bir emasya değildir-reha yünlüel
resimler: mehmet muharrem tekin
başlıklı şiir, öykü, söyleşi, yazı, resim ve fotoğraflar oluşturdu.
bireylikler’i istanbul’da beyoğlu ve kadıköy mephisto’da, seyhan müzik’te, nazım kültür’de; ankara’da imge ve dost kitabevinde, kurgu kültür merkezinde; izmir’de yakın (alsancak), pan (karşıyaka) kitabevinde (alsancak); kayseri’de onur ve tunç kitabevinde; balıkesir/bandırma’da ozan ve cansu kitabevinde bulabilirsiniz. eğer bulamıyorsanız abone olmanızı öneririz. sayısı: 4 ytl. yıllık katkı payı: 25 ytl. posta çeki no: halim şanlıdağ 692233 yazışma; p.k. 271 38002 kayseri
bireylikler@yahoo.com, bireylikler@gmail.com, bireylikler@hotmail.com
isteyen herkese örnek sayı gönderilir.
“önümüzdeki sayı olursa biraz da son kitabı nidâ’dan hareketle ahmet telli’nin şiirini tartışmak istiyoruz. yazıp söyleyeceği olan varsa bekleriz. dostlukla.”
SanatLog Haber
Etin Cinsel Politikası
“Kasaba bakıyordum, istiyordum onu. Oysa kan lekeleriyle dolu önlüğünün sardığı koca göbeğiyle çok çirkindi. Ama eti çekiyordu.”
Kadın porno edebiyatının “İncil”i addedilen The Butcher’da (Kasap) böyle
yazar Alina Reyes. Sıcak Ten adıyla sinemaya da aktarılan romanda, kan kokan pis bir kasapla yaşadığı ilişkiyi anlatır tüm çıplaklığıyla. Bir kadın neden et kesen, ete giren ve tüm yaşamı “et”i arzulamak üzerine kurulmuş bir erkeğe arzu duyar ki? Salt bir fantezi, bir fetiş olarak açıklama kolaycılığına düşmez Reyes, çünkü etin cinsel politikası içinden yazar; kadına reva görülen kanlı dünyayı dönüştürme umuduyla yazar…
Carol J. Adams, The Sexual Politics of Meat’de pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak, reklam ve medya sektörünün elinde parçalanarak tüketilen kadın bedenine ilişkin “kayıp gönderge” kavramını ortaya atar. Bu kayıp gönderge yapısında, nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, tarihe ve bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için şiddet haklılaştırılır. Reyes özellikle bir kasabı, arzulanır bir cinsel varlığa dönüştürerek süreci tersine çevirir. Çünkü neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, kime âşık olacağımızı ve cinselliğimizi nasıl yaşayacağımızı partiyarkal politika belirler ve et ile ilişkilendirilen teamüller erk/eklik etrafında döner. Et yemek bir erkek ayrıcalığıdır; ona sahip olarak tüketmek de elbette. Adams The Pornography of Meat‘de de yine popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı tavırlarını irdeler.
Fallik iktisadı parçalayıp eril merkeziyeti bozuşturan bir dil kuran, kadınların da porno yazacağını ama nasıl yazacağını gösteren Alina Reyes, 7 Gece’de bir tersinleme yaparak ete indirgenen kadını değil, cinselliğin yaşanma sürecini parçalara böler. Bir yıl boyunca yazışan, nihayetinde bir otel odasında buluşan çiftin geçirdiği yedi gecedir bu. İlk gece dokunmak dahi yasaktır, kadınsı tapınağın açılacağı ve kanın akacağı yedinci gece için beklemek gerekir, ki sabır en büyük erdemdir. Kutsi hazza ulaşmak için zevki geciktiren Uzakdoğu’nun taocu seks felsefesinden ve Hindistan’ın hazzı yararlılık değil kendinde bir gerçek olarak ele alan “ars erotica” anlayışından ilhamla yazdığı kitapta gerçek aşkın bir sanat meselesi olduğunu söyler Reyes; çünkü “Bir sanat eseri olan kişinin kendisidir, tanrının eseri olan şey, gerçek anlamda sevmeye ve sevilmeye duyarlı insandır.”
Peki tanrının eserini yok etmeye kendilerini muktedir kılan kasaplara ne demeli öyleyse? Romanlarını “et”, “kan”, “acı” ve “haz” kavramlarını bağıntılayarak kuran Reyes, kirli parmaklarıyla dünyayı yeniden boyamadan duramaz. Çünkü dünya zaten kirlenmiştir ve bireysel hafızamız, kolektif hafızanın izdüşümlerini içerir. Patriyarka, insan-hayvan ilişkilerindeki şiddeti ürettiği sürece erkeklik, avlamak, et yemek ve zayıf bedenler üzerinde denetim kurmakla eşdeğer bir olgu olarak kutsanacaktır ki İsrail tanklarına taşla direnmeye çalışan halkların, Bosna’da, Kosova’da yaşanan soykırımın, Somali’de, Irak’ta tecavüze uğrayan binlerce kadının, Şatila kasabı Şaron’un, Halepçe katliamının, Bosna-Hersek Savaşı’nın, Hitler’in, Saddam’ın, Stalin’in, Bush’un, Hiroşima ve Nagazaki kıyımlarının ve nicelerinin var olduğunu dünyamız kocaman bir av sahası; eril gücün kılıcını kuşananların mülkiyetinde dev bir mezbaha değil midir?
Etin göze ve hafızaya içkinliği
Merleau-Ponty, Görünür ve Görünmez’de et ontolojisinin, bedenin cinsiyetli bir varlık olarak betimlenmesiyle oluştuğunu belirtir. İktidar ten aracılığıyla işler. Beden yaşadığı dünyayı yönelimleriyle dokur ve bu dokuma faaliyeti dolayısıyla dünyayla aynı etin dokusunu paylaşırız. Dünya, bedenimi yansıtır, etime geçer; dünya ile etim arasında birbirine geçme, birbirine el koyma ilişkisi hakimse dünyanın elde edilme isteğinin, et aracılığıyla karşılanması normal değil midir?
Alina Reyes, Ulusal Cephe lideri Jean Marie Le Pen’i hedef alarak yazdığı
Poupee Anal National’da, Le Pen’in sağcı politikasının kendi yazısından çok daha müstehcen olduğunu anlatmaya çalışır. Fransa’yı birbirine katan romanda, genç ve güzel bir kadın gizli gizli parti toplantılarını izlemeye başlar, zamanla konuşulanlar kadında tuhaf erotik çağrışımlar yapmaya başlar ve sağ parti lideriyle yattığını düşler. Derken düşler giderek şiddetlenir ve kadın kocasının yerine geçmeye karar vererek onu öldürür.
“Fransa’da olup bitenler beni korkutuyor. Ama daha da korkutucu olan Fransa’nın, Le Pen’in ırkçı söylemine alışmaya başlaması,” diyen Reyes, bu şiddete, şiddet ile karşılık vermek, edebi olarak direnmek ister, tıpkı Lilith
adlı romanında yaptığı gibi… Lilith, Havva’dan önceki ilk kadındır ve Adem’in kaburgasından değil, onun gibi kilden yaratılmış olduğunu savunduğu için cennetten kovulur. İlk muhalif, ilk feminist Lilith’i dişi bir şeytana dönüştürür Reyes. Cennetten kovulunca düşsel kent Lone’ye gider, erkeklerin kan ve spermlerini emerek intikam alır.
Erotizmi ve mitolojiyi harmanlayan, eserlerini kanla, etle ilişkilendiren Reyes, klasik anlamda bir porno yazarı değildir. Toplumsal cinsiyet rollerini, kabulleri, iktidarın tene içrek denetim mekanizmasını, ayrılıkçı politikaları eleştirir; çıplaklığı, içgüdüyü ve kadının vahşi doğasını yüceltir. Ama kanla yazılmış dünyada uyku tutmaz onu; tutsaydı dört çocuk annesi Reyes’in “böyle” pornografik şeyler yazması mümkün olur muydu?
7 Gece’nin sonunda, birbirlerinin içine geçtiklerinde adam uyuyakalır ama kadını bir şey engeller:
“Hiçbir şey göremezken neden gözlerimiz sonuna kadar açık karanlığa bakarız?”
Merleau-Ponty, iç içe geçme ve kesişim kavramlarını kullanarak gören-görülen, dokunulan-dokunan ilişkisindeki kesin belirlenimleri ortadan kaldırır:
“Bakışım şeyleri sarar ve onlara kendi etini giydirir. Nasıl oluyor da bakışım şeyleri sararken onları benden gizlemiyor; nasıl oluyor da şeyleri örterken onların örtüsünü açıyor?”
Görülür bir şey ile o şeyin rengi arasında her ikisinin de destekçisi olan, her
ikisini de besleyen ancak şeyin kendisi olmayan bir doku vardır, şeyin etidir bu… Franz Kafka ile Milena Jesenska aşkının ekseninde, toplama kamplarında yaşanan acı, aşağılanma ve hüznü aktardığı ve bence en anlamlı romanı olan Hayaletler Önünde Çırılçıplak’ta, yine etin cinsel politikası ve ontoloji çevresinde döner Reyes. Milena, toplama kampında ve hastadır. Kafka’yla yaşadığı ve asla gerçek bir kadın erkek ilişkisi boyutuna erişemeyen aşkı sorgulayan ve karşısındaki erkeği anlayan, anımsayan uzun bir mektup yazar: Kalemsiz, kâğıtsız; sadece düşüncelerinde.
Kafka’nın gri gözleri, Milena’nın etinin içinde boğulmak istercesine onun yüzüne dalar ama gözlerindeki korkuyu silip atamaz. Çünkü o ilksel ve ilkel bir varlık anlayışına geri dönme gereği duyarak bedenin dünyada algı ile varolmasını, şeylerin etiyle bedenimizin etinin iç içe geçişiyle ilgili düşünür yeniden yeniden. Duyumsanan şeyler, duyumsayanda kendilerine döner; tensel mevcudiyetlerin birbirlerine iletilmeleri söz konusudur. Totaliter bir bürokrasi çarkının içine, nefret ettiği Prag kentindeki
gettoya sıkışan Kafka, hep dışarı çıkmak ister, çünkü içeridedir ve bir kez daha içeri girmek istemez. Çabası “dışarı”nın da kendine ulaşmasıdır. Dünyayla ilişkisi yönelimsellikle kurulan bedenin bedensel hafızası devreye girer, özellikle de etin bireysel bellek olduğu durumlarda; bir kasap dükkânında, çıplak bir kadın karşısında veya cinsellikte… Reyes’in aktardığı gibi, Milena, Kafka’nın et yemeyi, sevdiği kadının içine girmeyi reddetmesini aklın içinden anlamlandıramaz. Ancak “şeylere” girmek için, onu kendinde tutacak her şeyden, imgeden, düşünceden, temsilden, her türlü öznellikten sıyrılmalıdır; hiçbir şey ikamet etmemelidir bilincinde. Ki bu mümkün değildir. Bir hastalıktır etten tiksinti Kafka’ya göre, çünkü hasta olan öncelikle içinde yaşadıkları dünyadır:
“İnsanın, insan bedeninin böylesine değer yitireceği bir dönemin görücüsü olan o, kendi etinin iştahını doyurursa, istemediği halde bu kıyıma katılmış olmaktan nasıl korkmazdı?”
Milyonlarca suçsuz insanın parçalandığı günümüzde, Alina Reyes’nin kitaplarına “müstehcen” diyerek etin cinsel ontolojisini ıskalayanlar, şiddetini tenlerimize masseden kasaplardan başkaları değildir elbette. Ve onlar asla korkmaz, asla doymazlar…
handeogut@gmail.com
Alina Reyes
The Butcher, Grove Press, 1996
Lilith, Çev: Nermin Acar, Güncel Yayıncılık, 2000
Hayaletler Önünde Çırılçıplak, Franz Kafka ve Milena Jasenska’ya Dair, Çev: Aykut Derman, Doğan Kitap, 2004
7 Gece, Çev: Buket Yılmaz, Okuyan Us Yayınları, 2006
Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)
Son zamanların modası, gerçek tarihi kişiliklerin rol aldığı dramatik ve çoğunlukla gerçekle ilişkisi olmayan öyküler… Eskiden ansiklopedi sayfalarında ruhsuz fotoğraflarından tanıdığımız kişiler; okuduğumuz romanlarda bir süper kahramana dönüverdi. Hatta bazılarının hayatı Dallas’a çevrilerek dizileştirildi. Buyrun, 8. Henry gayet yakışıklı manken gibi bir delikanlıymış da, kafalarını uçurmakta beis görmediği eşleriyle fırtınalı aşklar yaşıyormuş meğer (The Tudors). Ama bu tür yarı-tarihi öykülerin en popüler kahramanı Leonardo da Vinci sanırım. Ezoterik inanç sisteminden tutun, üstün zekasıyla tasarladığı acayip icatları, besteciliği, gizemi hala çözülemeyen resimleri sayesinde bir tür fenomene dönüştürülen sanatçı, yanlış hatırlamıyorsam, bir romanda dedektif rolüne bile soyunmuştu.
Gerçek kişilerin kurgusal olarak rol aldıkları romanlar dendiğinde ilk olarak aklıma, annemin muhtemelen genç kızken okuduğu (ama hala sakladığı) bazı romantik romanlar geliyor. Yanlış hatırlamıyorsam Anjelik ya da Stefani diye genç bir kızın yaşadığı, genelde cinsellik içeren bazı talihsiz olayları anlatan bu kitaplardan birini çocukken okumuştum. Soylu olduğu halde yatay pozisyondan daha yukarı çıkamayan bu kızımız Victor Hugo ile, pornografiye varan betimlemelerle aktarıldığı kadarıyla ateşli bir biçimde sevişiyordu. Evet, Victor Hugo! Bu kitapları yazan kişilerin ne düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Şimdi kimse “Kardeşim, sen böyle yazmışsın ama bunlar tarihi gerçekler değil.” diyemez çünkü elde kanıt yok. Elbette Victor Hugo “Ben helaya kadar gidiyorum.” diyerek çıkmış ve komşunun karısına atlamış olabilir; bunun yazılı kaynaklarla kanıtlanamayacağı aşikar.
Daha önce, Türkçe’ye çevrilen “Imprimatur” ve “Secretum” adlı iki eşsiz romanını okuduğum karı-koca yazar Rita Monaldi ve Francesco Sorti’nin tarihi gerçekleri akademik kanıtlarla sunduğu bu seri (üçüncüsü “Veritas”) ile aynı sularda yüzen yeni romanları “Salai’nin Kuşkuları”nı bu düşüncelerle okudum. Fakat benzerlerinin aksine kendini ciddiye almayan bir tarihi-kurgu romanıyla karşılaştım. Bu olumlu bir şey çünkü yazarlar da anlattıklarının aslında kurgu olduğunu kabul ediyorlar. Romanı yazmaktaki amaçları hikaye örgüsünün gerçekliği değil zaten.
“Imprimatur”, “Secretum” ve “Veritas”daki Atto Melani’nin rolünü bu son romanda Salai devralmış. Gerçek adı Gian Giocomo Caprotti da Oreno olan Salai, Leonardo da Vinci’nin evlatlığı ve hayat arkadaşıdır (düşündüğünüz anlamda değil). Birçok metinde, 10 yaşında evlatlık olarak aldığı bu güzel delikanlıyla eşcinsel bir ilişki yaşadığı iddia edilen Leonardo da Vinci; eserlerindeki erkek kahramanlar için model olarak kullandığı Salai hakkında şöyle demiş: “Hırsız, yalancı, dikkafalı ve obur…”. Bunlar bir sevgiliye söylenecek sözler değil.
Yazarlar Salai’yi şöyle tanımlıyorlar: “Popolino scarpe grosse e cervello fino” yani kaba görünüşünün altında genellikle uyanık bir ruh ve sağlıklı bir aklın bulunduğu sıradan insanın mükemmel bir örneği. Dediklerine göre İtalya’ya çok aşina olan bu karakterin başka kültürlerce anlaşılması biraz zor. Aynı bizim “Lazlar” gibi… Roman bu edepsiz gencin, ismi zikredilmeyen bir devlet büyüğüne yazdığı gizli mektuplardan oluşuyor. Leonardo gizli bir görev nedeniyle Roma’ya gitmiştir ve ona göz kulak olan (ve mektupları yazdığı kişiye gizlice bilgi veren) kişi Salai’nin ta kendisidir. Olaylar ilerledikçe başlarına gelmedik şey kalmaz ve en sonunda şu anki tarihi bilgilerimizi yerinden oynatacak bazı gerçeklere ulaşırlar.
Romanın en güzel taraflarından birini, Leonardo da Vinci’yi tanrı katından indirerek normal insanların seviyesine çekmesi oluşturuyor. Son zamanlarda çıkan, elyazmalarından yararlanılarak oluşturulmuş bazı görsel materyaller neticesinde neredeyse peygamber gibi görülen sanatçıyı; cahil, gösterişçi, beş parasız dolaşan, çağdaşları kadar itibar görmediği için iş alamayan, kıskanç, çizdiği kadın resimlerinin karşısında mastürbasyon yapacak kadar zavallı ve korkak olarak görmek okuyucu için değişik ve heyecan verici bir deneyim. Tabii ki bu özellikler, babalığını çok sevse de pek zeki bulmayan Salai’nin ağzından aktarılıyor.
Kitabın dili öncekilere nazaran daha kolay ve akıcı. Hatta adi bile denebilir. Çünkü taşralı bir abazan delikanlının kelimelerinden oluşuyor. Yazarlar, o dönemi ve dönemin kelimelerini aktarmakta çok ustalar. Yıllar süren araştırmalarının sonucunda Salai hakkında yazılı ne varsa gözden geçirip bir karakter analizi yapmışlar adeta. Sanki Salai’yi yeni baştan yaratmışlar. Bu heyecanlı delikanlının bazı el yazmalarındaki imla hataları ve mürekkep lekelerini bile taklit etmişler; mektuplardaki Salai boyuna yanlış yapıyor, telaffuz edemediği sözcüklerin üzerini çiziyor. Bu arada Rita Monaldi dinler tarihi üzerine yüksek lisans sahibi bir klasik filolog, kocası Francesco Sorti ise 17. yy. üzerine uzmanlaşmış bir müzikolog. İkisi de yazardan öte araştırmacılar. Romanlarında aktardıkları Roma şehri o kadar gerçek ki, satırları okurken tozlu sokaklarında dolaşıyorsunuz sanki. Benzerlerinde rastlanmayan, yapaylıktan uzak bu atmosferi yaratmadaki başarıları, akademik temellerine dayanıyor haliyle. Kitabın dili, Boccaccio’nun alaycı ve edepsiz tarzına çok benziyor çünkü Salai, Decameron’un karakterlerinden biri gibi duruyor. Yemek, içmek ve doyumsuz seksüel arzularını tatmin etmek dışında hırsızlık ve ajanlık konusunda da altta kalmayan bu delikanlının ağzından çıkanlara bir kulak verelim.
Papa Borgia’yı nasıl tanırsınız? Papalık tarihinin bilinen en ahlaksız, en acımasız ve dejenere üyesi, bu mertebeye erişmek için önündeki tüm engelleri bertaraf eden bir cürete sahiptir, aşikar. Üstelik Papalık mertebesine erişip VI. Alexander adını aldığında bile durulmamış, sarayında gerçekleştirdiği her türlü sapkınlığı içeren seks partileriyle de tarihe adını yazdırmıştır. Kardinal iken, onlarca metresinden birinden edindiği oğlu Cesare Borgia (Valentino) ve Lucrezia Borgia’nın da katıldığı ensest ilişkiyi içeren toplantılardı bunlar. Valentino sözde amcasının (Borgia gayrimeşru çocuklarını yeğen olarak tanıtmıştır) silahlı kuvveti olarak tanınmış, düşmanlarının t*şaklarını kesmekten hoşlanan bir caniydi. Lucrezia ise kritik siyasal pozisyonlardaki adamlarla evlenip, amcası (babası) için gerekli politik gücü elde ettikten sonra, artık işe yaramayan kocalarını zehirleyen bir katildi. Bu zehirli karadul, hem ağabeyi hem de amcası olarak tanıtılmış babasıyla da cinsel birliktelik içindeydi. Borgia, çocuklarını piyon olarak kullanıyordu.
İşte bu rezilliğe bir dur demek isteyen Germenler/Alamanlar/Strazburglular; aslında kendi ırklarının Roma ırkından daha kadim ve üstün olduğunu kanıtlayan bir belge buldular: Tacitus’un Germania’sı. Bu tür tarihi belgelerin keşfedilmesinde o tarihte adlandırılmamış Hümanistler’in payı büyüktü. O zamanın İtalyan kentlerinin üyeleri birbirlerinden hazzetmiyordu. Bu nedenle Alamanlar çeşitli işlere, sırf çekememezlik nedeniyle diğer bir İtalyan’ın alınmadığı mertebelere kolaylıkla geldiler. Belge düzenleme, kayıt işlemleri, matbaa ve bankacılık konusunda neredeyse tüm koltuklar Alamanlar tarafından işgal edildi (bu fırsatçılık size de tanıdık geldi mi?). Papa hakkındaki dedikodular ayyuka çıkınca, Roma’da yeterince kuvvetlenen Alamanlar kilise içinde bir hizip yarattılar ve Luther ortaya çıktı.
Yukarıdaki bilgilere istediğiniz kaynaktan ulaşabilirsiniz. Wikipedia gibi internet ansiklopedileri de yararlı olacaktır. Ben kesin bir kaynak adı belirtmeyeceğim çünkü zaten yaygın olarak bilinen tarihi “gerçek”ler bunlar (?). Borgia ve dönemi hakkındaki tüm iç gıcıklayıcı olaylar birçok edebi esere ve filme konu olmuştur. Bunlardan örnek vermek gerekirse Walerian Borowczyk’in 1974 tarihli “Contes Immoraux (Ahlaksız Öyküler)” filminin adını anabiliriz. Buradaki öykülerin birinde Lucrezia, babası Borgia ve abisi Valentino ile sevişmektedir. Diğer yandan ünlü yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin öyküleyip Milo Manara’nın resimlediği “I Borgia” adlı çizgi roman dizisini de unutmamak gerekir. Burada Borgia ailesinin iktidara gelişi ve kendi içlerindeki onaylanmaz ilişkileri daha açık bir biçimde aktarılmıştır. Yakın tarihli (2006) İspanyol yapımı Los Borgia (Yön: Antonio Hernández) gibi örnekler artırılabilir ki tüm bunlar bu ailenin popüler kültürdeki yansımasının çerçevelerini gösterecektir. Borgia; Neron, Hitler, Mussolini gibi bir kötülük timsalidir, bu genel bir görüş olarak yerleşmiştir.
Rita Monaldi ve Francesco Sorti, işte bu noktada okurun gözünü açıyor ve şaşkınlıktan dilimizi yutturacak şekilde “Tarih yalanlardan ibarettir” diye haykırıyorlar. Tüm bu olanlar nasıl bir komplodur, kimler rol oynamıştır ve neden gerçekler göz ardı edilmiştir, belge belge önümüze sunuyorlar. Okuduğumuz her satırda daha da hayrete düşüyoruz. Özellikle de çok güvenilir akademik çevrelerin, hiç de bilimsel olmayan tavırlarla gerçekleri göz ardı ettiğini öğrenince… Gerçekten yazılı tarih çok yanıltıcı; o kadar ki neye güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Nazizm kokan “Germania” gibi bir belgeyi nereden peydahladıkları belli olmayan Hümanistler konusuna hiç gelmiyorum.
Monaldi ve Sorti araştırmacı gazeteci yönleriyle elde ettikleriyle, bu tarihi yazan, aktaran ve kabul edilmesi konusunda rol oynayanların ipliğini pazara çıkarıyorlar. Çevrelerinde pek sevilmemelerini haklı buluyorum. Hem ne demişler: “Sürüden ayrılanı sürü sevmez.”
I Dubbi di Salaí (2007) / Salai’nin Kuşkuları: Rita Monaldi & Francesco Sorti – Çeviren: Mehmet Barış Albayrak – Turkuvaz Yayınları – 480 Sayfa – Ocak 2010
Yazan: Wherearethevelvets
wherearethevelvets@sanatlog.com














