Bireylikler’in 31. Sayısı Çıkıyor!
bireylikler’in 31. sayısı mart ayının ilk haftası bilemediniz ikinci haftası kitapçılarda!
katiller kahramandır!
kahramanlar katildir!
“Katilleri sevmek, katil olmamın risklerine girmeden cinayet işlemenin maddi ve manevi hazzını yaşamaktır! Kim neye değer veriyor ve onu yüceltiyorsa, odur! Katilleri sevmek ve onları yüceltmek, gelecekte seni ve çocuğunu, günü geldiğinde öldürecek olanı sevmektir! Katilleri sevmek, övmek ve onları kendine kahraman yapmak ve toplumsal onur denilen hareyi onlara giydirmek, öldürmeyi ve caniliği sevmektir, bu da en büyük insanlık suçudur.” ertuğrul meşe
bireylikler’in 31. sayısını;
*insan cinsleri ve erkekler!
*uzun yuva-muzaffer kale
*dumanlı hava sahasında post modernislam arpa suyu masalı- ali toprak
*katiller kahramanımızdır!-ertuğrul meşe
*senin için-vicdani
*rıza inşası- bu tecavüz mü?-ben atherton- zeman, çeviri pelin öztürk
*sonsuz üşümek-mustafa eroğlu
*ceyl/an-ahmet cemil
*en iyi kadın ölü kadındır-şirvan erciyes
*mavra ile vaveyla-osman olmuş
*iki yüzlü,bencil,korkak “çok bilmişler” ve 8 mart- sevim korkmaz dinç
*hele de hemen ölünür mü?..-hurşit gara
*sinemada vamp arketipi & femme fatale imgesi & güzellik anlayışı – hakan bilge
*ağustos yazdan bilme yanılsaması-şinasi tepe
*değil lodoslara-serkan sönmezgil
*başka kadının biri-musa yazıcı
*aç yol-korkut kabapalamut
*bireysel milas ansiklopedisi
*mare nostrum2-a.emre cengiz
*dip sarnıç
*ters akıntılar 2- veroc serenas
*nükleer ayrılık ayini-rahman yıldız
*beni iyi görenler-emre varışlı
*tepe sarnıç
*koza-aynur dursun
*zeki ökten ve ahmet uluçay’ın ardından – hakan bilge
*kör ebe- emirhan esenkova
*vasatlık biçimdir ya da nihat behram şiiri-halim şafak
*beklenmeyen-öykü.t.k
*azer yaran: türkiye boyunca bir çocuk…-zeynep uzunbay
*dolmuş-gökhan t.günsan
*tanrıya karşı çıkın-crispin sartwell, çeviri ceren şanlıdağ
*bedensiz-saim kuru
*tatlı rüyalar-mavisu kahya
*renklerden portakal ve tılsım-mehmet muharrem tekin
*”ben”im dehliz-erbil çare
*simon-nazlı karabıyıkoğlu
*ölüm sessizliği-ş.hakan yılmaz
*bir bar taburesinin mağlubiyeti-murat ali seven
*ben,öteki ve 1984-ilayda yüksektepe
*soysuz kimlik-semih yıldız
*yarıda-onur ışık
*balıkçıların çektiği ağlardan hala İstanbul çıkıyor!-kıvılcım giritli
*madrabaz güne dair mekansız mezmurlar-orhan emre
*prolterya-şinasi tepe-hakkı çınar
*yeş-özgür balaban
*dip oda-altı- sivri dilli rüzgar
*üşüyen düşler-fatma aras
*seyrelti tahir akay
*kitap rafı
*bu bir emasya değildir-reha yünlüel
resimler: mehmet muharrem tekin
başlıklı şiir, öykü, söyleşi, yazı, resim ve fotoğraflar oluşturdu.
bireylikler’i istanbul’da beyoğlu ve kadıköy mephisto’da, seyhan müzik’te, nazım kültür’de; ankara’da imge ve dost kitabevinde, kurgu kültür merkezinde; izmir’de yakın (alsancak), pan (karşıyaka) kitabevinde (alsancak); kayseri’de onur ve tunç kitabevinde; balıkesir/bandırma’da ozan ve cansu kitabevinde bulabilirsiniz. eğer bulamıyorsanız abone olmanızı öneririz. sayısı: 4 ytl. yıllık katkı payı: 25 ytl. posta çeki no: halim şanlıdağ 692233 yazışma; p.k. 271 38002 kayseri
bireylikler@yahoo.com, bireylikler@gmail.com, bireylikler@hotmail.com
isteyen herkese örnek sayı gönderilir.
“önümüzdeki sayı olursa biraz da son kitabı nidâ’dan hareketle ahmet telli’nin şiirini tartışmak istiyoruz. yazıp söyleyeceği olan varsa bekleriz. dostlukla.”
SanatLog Haber
Dil Kültürü
Bir dilin temel işlevi üzerine düşündüğünüzde ama gerçekten düşündüğünüzde onun yalnızca bir iletişim aracı olduğunu anlayacaksınız. Dil, iletişim kurmak için tasarlanmış olup, duygu ve düşüncelerimizi somutlaştırmak için başvurduğumuz yoldur. Ama maalesef belli argümanları ezberleyip, dili olduğundan daha farklı ve anlamlı kıldığını sanan fazla romantik bir nesil de türemedi değil.
İnsanlar dili ilk başta bahsedildiği gibi iletişim kurmak için icat etmişlerdir. İletişim kurma arzusu da duygu ve düşünce paylaşımından gelir. Bir dil ne kadar zenginse ve ne kadar çok insana hitap ediyorsa o kadar faydalıdır ve tabii ki de o ölçüde gelişmiştir. Evrensel bir dil olgusu insanlığın en büyük ihtiyaçlarından olup, ortak bir paydada buluşma arzusunun en büyük tezahürüdür. Bu açıdan bakarsak bir dile eklenen veya bir dilde türetilen sözcüklerin gerekliliği açıkça görülebilir. Özellikle Türkçeye, yabancı dillerden eklenen sözcüklerin bu noktada incelenmesi elzemdir.
Ancak belli bir güruh tarafından Türkçenin saflığı üzerine çekilen uzun tiratlar herhangi bir mantık içermediği gibi, dilin geri kalması üzerinde de en büyük etkiye sahiptir, kanımca. Elbette bir dili kullanırken onun bütün kurallarına uymak ve dili en güzel şekilde uygulamak gerekir ancak bir dilin gelişimi söz konusu olduğunda yeniliklere, yeni sözcüklere açık olmamak, dil faşistliği yapmaktan başka bir şey değildir. Şöyle düşünün, Türkiye’de sadece Türk ırkına mensup vatandaşlar yaşamalı, onun dışındaki ırklar sürülmelidir diyen bir insan ne kadar faşist ve hoşgörüsüzse, Türkçe içinde kullanılan yabancı dillerin varlığına tahammül edemeyen insan toplulukları da o kadar faşisttir.
Türkçe faşisti insanların en büyük argümanları ve bunca zamandır bu düşünce sisteminin varlığını sürdürmesinin tek sebebi olan açıklamaları şüphesiz ki kültür sözcüğünün içeriğidir. Kültür, bir topluluğun gelişim süresi boyunca yarattığı tüm manevi değerlerin toplamıdır. Ancak dil temelde duygu ve düşüncelerimizi yani aslında soyut değerlerimizin hepsinin paylaşım alanıdır ve onları somutlaştırır ki diğer insanlar sizin soyut değerlerinizi görebilsin, duyabilsin ve anlayabilsin. Dil başlı başına bir somutlaştırma aracıdır. Bu yüzden asla bir kültürel değer olamaz. Ancak elbette kültürlerin gelişmesinde rol oynar çünkü bir kültürün gelişimi yukarda da tanımladığımız gibi bir topluluğun ortak düşünce sistemini oluşturmasıyla mümkündür. İnsanların etkileşim halinde olmasının ve ortak bir değer yargısı oluşturmasının en güçlü enstrümanı dildir.
Dilin, kültür içindeki yerini değiştirip, onu bir kültürel değer olarak tanımlamanız bir dilin yok olması için elinizden gelen her şeyi yaptığınız anlamına gelir. Çünkü o zaman dili soyutlayıp, işlevsizleştirirsiniz. Dil, bir kültür öğesi değil, kültürel etkileşim aracıdır. Bu tanımı değiştirmek, dile ihanet etmektir. Yeniliklere ayak uyduramayan insanların temelde yaptığı şeyi yaparsınız dili kültür öğesi haline getirerek; yeniyi aşağılamak ve böylece eskiyi korumaya çalışmak.
İşte tam bu noktada Türkçeye girmeye başlayan İngilizce kelimeler konusuna geçiş yapmak gerekir. Bazı İngilizce sözcükler, Türkçeleştirilip, dilimize katılmaya başlamış, dilimizi zenginleştirmiş, anlatım gücünü arttırmış ve iletişim ağını genişletmiştir. Yeni katılan bu sözcüklerle Türkçe diğer dillerden insanların da anlayabileceği kıvama gelmeye başlamıştır. Böylece ortak bir evrensel dil arzusu gerçekleşmeye başlamıştır. Düşünün ki bir dili bütün insanlık konuşabiliyor, insanlar birbirini anlayabiliyor ve iletişim maksimum seviyeye yükseliyor. İşte bir dilin gelebileceği en son nokta budur, dilin zirvesidir, bir dilin amacının tam olarak yerine gelmesidir. Zira bir dil sayesinde en büyük amaç olan “iletişim” artık global olarak işlemektedir. Herkesin ortak bir noktada buluşabildiği yegane çözüm budur. Bu sayede ortak bir kültür de oluşturulmuş olur, insanlar toplumsal kargaşalardan sıyrılabilir. Tüm dünyanın tek bir kültür altında toplanması ve dünyanın küçülmesi olarak görebiliriz bunu.
Elbette bu duruma karşı yine aynı karşıt görüşün yeni bir argümanı ortaya çıkıyor; tek tipleşme. Bu argümana göre evrensel bir kültür ve dil insanları tek tipleştirecek ve kültürel renklilikler ortadan kalkacaktır. Ancak durum hiç de öyle olmayacaktır. Zira evrensel bir dil ve kültür olsa bile sonuçta belli coğrafik etkilerden ötürü insanlar yine geleneksel kültürlerini de sürdürebilecek. Şöyle düşünün, Türkiye’de resmi dil Türkçe olmasına karşın birçok kültür ve renklilik de söz konusudur. Bu kültürel çeşitlilik bir evrensel dilde ve kültürde de devam edecektir çünkü insanlar ne kadar evrensel olursa olsunlar hayatları çevreleriyle sınırlıdır ve o çevre kendisine bir kültür oluşturacaktır.
Bu bakış açısına karşılık geliştirilen argümansa Türkiye’de çok kültürlülüğün nedenini birçok dilin olmasına bağlamaktır. Yani biz Türkiye’de resmi dil Türkçe olmasına karşın birçok kültür vardır derken diğer taraftan insanlar, birçok dil olduğu için birçok kültür var demektedirler. Yanlış olan kanı da budur zaten. Kültürlerin farklı olmasının nedeni dillerin farklı olması değil, çevrenin farklı olmasıdır. Dilin kültür üzerinde bir etkisi yoktur, kültürün gelişmesinde ve yayılmasında rol oynar sadece. Kültür oluşturmaz, sadece onu aktarır, yayar böylece kültür gelişir, çünkü kültürler yayıldıkça başka fikirlerle, duygularla, düşüncelerle dolar, büyür. Aynı coğrafyada yaşıyoruz saçmalığını bir tarafa atıp daha derine inersek yani daha küçük çevrede değerlendirirsek eğer bu durum daha açık olacaktır. Daha küçük coğrafi bölgelerde bir kültür yaratılmıştır. Benzer fikirlere ve bakış açısına sahip toplulukların bir araya gelmesinin sonucudur bu. Dil sadece bu fikirlerin aktarılmasında kullanılmıştır. Yani son argümana cevap olarak söylememiz gereken şey, farklı diller olduğu için farklı kültürler oluşmamıştır, zaten farklı kültürler vardır sadece dil bunu “dile getirmiştir”, somutlaştırmıştır.
Sonuçta söylemeye çalıştığımız şey, eğer tek bir dil olsaydı bile birçok kültür var olmaya devam ederdi. Zira insanlar birbirinin aynı değillerdir. Farklı görüşleri, farklı duruşları, farklı fikirleri, farklı duyguları, farklı düşünceleri ve farklı farklı yaşam şekilleri vardır. Kültürü oluşturan da bunlardır, bu yüzden herkes aynı dili de konuşsa çok renkli bir hayat asla yok olmayacak, varlığını insanlıkla birlikte sürdürmeye devam edecektir.
Yazan: Serhat Çolak
colakserhat@hotmail.com
Sanat Gerçeklerden Kaçıştır
Sanatın bütün dalları her zaman duyguların fiziksel dünyaya aktarılmasında kullanılmıştır. İnsanlar, duygularını ve düşüncelerini kısaca soyut bütün varlıklarını somut dünyaya taşımak için sanatı kullanırlar; böylece maddiyatçı insan zihni elle tutulabilir değerlerine yenilerini ekleme şansını yakalamıştır diyebiliriz. Çünkü sanat gözlemlenebilir bütün kazançlara bir yenisini daha eklemek için insanların somut ve soyut dünyalar arasında kurdukları köprüler bütünüdür.
İnsan ilkel bir varlıktır. Duygu ve düşüncelerimiz, hareketlerimiz, içgüdülerimiz her zaman ilkeldir. Bu ilkellik değişken değildir ancak insanlık da sabit değildir. İnsanlar değişime ihtiyaç duyar çünkü ilerlememek, sabit kalmak her zaman için kötü ve kazançsızdır; ayrıca ilerisi merak uyandırıcı ve keşfedilmeye değerdir. Ancak insanlık soyut değerlerini değiştiremez zira bunlar dinamik değildir demiştik. O zaman geriye sadece değişmiş gibi yapmak kalır ya da bilinen ismiyle: Modernleşmek.
Modernleşmek, ilkel addedilen bütün o soyut değerlerin belirli tekniklerle görünümünü değiştirmektir. Bu tekniklerin toplamına da sanat denir. Yani sanat aslında ilkellikten kaçıştır ancak bu ilkelliği modernleştirmektense onu maskeleyip bize sunar. Zaten modernize edildiği varsayılan her şey hala ilk halindedir yani ilkeldir. Bu yüzdendir ki ilkel hiçbir değerimiz değişken değildir dedik. Bütün bu çabalar insanların yerinde saymadan ilerleyebildiklerini, bir şeyleri başarabildiklerini kendilerine göstermek için ortaya çıkmıştır. Böylece insanlar vicdanlarını susturup o ilk insandan kalan bütün ilkel duygularını rahatça yaşayabilir ve bunları sanatla maskeleyip diğer insanlara “modern” değerler olarak sunabilirler.
Modernlik, yalancılığın ve ikiyüzlülüğün en büyük silahıdır. Çünkü değişmeyen bir varlığı değişken olarak gösterir. Ancak insanlar doğdukları andan sonra hiç değişime uğramazlar çünkü en başta, doğdukları anda mükemmeldirler. İlkellikleri en yüce değerleridir. Bir insan ne kadar modern olursa olsun ilkeldir zira modernlik zaten ilkelliğe eşittir. Bizi insan yapan tüm soyut detaylar zamandan bağımsızdır. Yaşlanmayan bir insan gibi, değişmeyen ve zamanın yıpratıcı etkisine maruz kalmayan bir varlık gibidir bu insani değerler. Değiştirmenin imkansız olduğu her türlü dürtü, duygu, düşünce evrenseldir; ayrıca zamanın ve değişimin değişkenlik sınırının dışındadırlar.
Doğaya karşı çıkmaya çalışan bizler doğanın bir parçası olduğumuz için ondan kaçamayız. Doğadaki diğer canlılar arasında insan düşünebilen tek varlık olduğu için en gelişmiş varlık kabul edilir. Düşünce gibi bir ayrıcalığımız olması bizi kibirli yapar ve doğanın, içinde zeki yaşam formu olmayan o kalabalık ortamın bir parçası olarak görmeyiz kendimizi. Doğadan sıyrılmaya çalışmaya ilkellikten kaçış ya da modernleşmek diyoruz. Kibirlerimizin itici gücüyle doğaya yani aslında ait olduğumuz yere sırt çevirmeye çalışıyoruz. Tabii bu aidiyet baki olduğu için ilkellikten, ilk halimizden, ilk tavırlarımızdan, ilk hareketlerimizden daha fazlası olamıyoruz. Gelişemiyor, değişemiyor ve dönüşemiyoruz. Ama ilk başta dediğimiz gibi bu ilkel ortamın zıddı olmak için değişime ihtiyaç duyarız. Bu noktada sanat yardımımıza koşar.
Sanatın yaptığı şey bütün ilkel olguları bize modern diye yutturmaktır. Örnek vermek gerekirse, cinsel birliktelik çoğu zaman pis, kirli ve hayvani olarak tanımlansa ve cinsel odaklı düşünceler ilkellik olarak addedilse de bir yazar, bir şair onu öyle bir şekilde tasvir eder ki bütün o size ilerlemeniz için baskı yapan içgüdüleriniz bir anda susuverir. Bu noktada sanatı bir uyuşturucu veya bir sakinleştirici olarak düşünebiliriz. Ancak yanlış anlaşılmasın, sanat ilerlemenin önündeki engel değildir. İlerlemeden kasıt ilkellikten kaçıştır ama dediğimiz gibi ilkellikten kaçamazsınız. Bu yüzden aslında ilerleme diye bir şeyin olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Sanat dediğimiz şey aslında bir gözbağından başka bir şey değildir. Gerçekleri görmemizi engelleyen bir perde veya gerçekleri değiştiren bir maskedir. Vicdanımızı susturup kendimizi kandırmamıza yardımcı olan bir enstrümandır. Gerçekleri kabullenemeyen biz insanlığın en büyük yardımcısıdır, gerçeklerden kaçış için çıkış noktalarının arkasında bekleyen işbirlikçimizdir.
Yazan: Serhat Çolak
colakserhat@hotmail.com
Düşünkara Fanzin 12. Sayı Yayında…
Düşünkara lanetli sayının lanetine 1 kala çıktı… 12. sayı (Ocak-Mart 2010) siz istediğiniz an elinize ayağınıza dolanmak üzere Ankara sokaklarında yerini buldu. Bu sayı yine ayrı bir heyecan vardı üzerimizde. Yeni projelerle dolduk taştık, bunları hayata geçirdiğimiz bir sayıydı ve yazmaya daha amatör ama daha sağlam bir giriş yaptık yine. Yeni yazarların ve yeni destek olmak isteyenlerin sesi bizimki kadar gür çıkıyordu yine. Ses verdik bu suretle:
- Jack London’ın John Barleycon atıp tutmalarını Mustafa dile getirdi ve kendini de onlara arkadaş ilan etti. Çözümlemeleri insanı iyi yapar, çözemediği mi kötüdür, kim şeytan kim ölüdür, herkes aslında gerçekten mi yalnızdır gibi sorularla bizi bir nebze rahatsız etti… Ne iyi etti.
- Tan Tolga Demirci, Yılanlı Kadın Vakası isimli açık oturumunda Lacan, Freud, Jung’ı yan yana getirdi. Konuştu, konuşturdu. Bu açık oturuma gözlerin ve sözlerin sahipleri değiştikçe yılanlı kadın resmini gözünüzün önüne getirip dilsiz olacaksınız. (Tan Tolga Demirci’ye desteği için ayrıca teşekkürler…)
- Modül, Kürk ve Çiçek’te Mehmet Çalışkan ve Meltem Ay, görkemli kanatları olan Jar’ı insanın aşırı mutlulukla körleştiği, eğlenince uyuştuğu bir bildirgenin olduğu öyküye dâhil etti. Bu bir uyarıydı gökyüzünden gelen…
- Yağmur Güncesi, Milena’ya Mektuplar ve Milenalar yazısında Kafka’nın abartı sevgisinin insan olma halini ve gerçek olma halini ele aldı. Kitapta bahsi geçen aşkın gerçekliğine ve olunmazlığına dem vurdu, sonra da hangimizin yaşadığının gerçek olduğu sorusuyla bizi baş başa bıraktı.
- Yalnızlık gibi Bir Şey’de Kerim Akbaş, böyle bir dünyada öleceği için çok heyecanlanarak keman sesine şiir yazdı. Bu sesin yokluğunda kafasındaki her şeyi ama her şeyi satışa çıkardı ki sormayın…
- Tanrı İçimde Hezeyan Kılıklı Bir Herif yazısıyla Murat Uyanık, tüm yaşayan tanrıları karşısına alarak gözyaşlarıyla boğdu. Boğulanların hepsi aynı akvaryumda eziliyordu…
- Düşünkara, bundan birkaç sene önce yayın hayatına son veren Eğilim Fanzin’le söyleşi yaptı…
- Nursevinç karakuş, Ölüme Davet isimli yazısında bir çocukla konuştu. O çocuk, sen çocuk, ben çocuk dedik ve dinledik…
- Hiç Bilinmeyenli Bir Hayat Denklemi yazısında Raskolnikov, saatin sesi eşliğinde tanrıyı tüketme serüvenini anlattı. Her sevgi biraz tanrıcılık oyunuydu bunu herkes biraz bildi…
- Deniz Thesis A., Açım Acıkana Dek, yazısında İsmet Ananın sofrasına farklı bir tat için gitmişti. Ne tesadüf ki tadını alacağı her şey aslında bildiğin gitmişti.
- Entelektüelin Çöküşü yazısında Hakan Bilge bir neslin tükenmekte olan türüne yani entelektüellere değindi. Adorno, Foucault, Joyce, Kafka ile gerçek entelektüeller ve kiralık entelektüeller arasındaki farka değindi. Yazı içinden önemli vuruş ise “Entelektüel iktidar yardakçısı olduğuna göre halkın cidden entelektüele ihtiyacı var mıdır?” sorusuydu ki akıllara zarar… (Hakan Bilge’nin Düşünkara’ya verdiği desteğe bir kez ve çok kez daha teşekkürler…)
- Düşünkara Film Ekibi “Bir Umutsuzluk Manifestosu” karaladı. Birden fazla kimsenin kalem değiştirdiği bu yazı bu anımsamayla ve farklı bir tatla okunasıdır…
- Mehmet Ali Yurt, “Bu Sessizliği Bir Parça Ölüm Bozar” adlı öyküsünde sıra dışı bir aşk anlatamama durumunu öyküledi.
- Mehmet Atakan Foça, Benliğin Sırları adlı yazısında üç kişi başladık ve herkesin hoşça kal dediği bir kişiyle bıraktı bizi… O bir kişi çok tanıdıktı.
- F: 2,8 fotoğraf sayfamızda yine Mehmet Emre Yılmaz yerini aldı. Çok anlamlı bir bakışı taşıdı sizlere..
- Sert Sessiz ise “Başka Türlü Bir Şey” yazısında tam bir iç huzursuzluk hâkimdi. Yine “öyle güzel” dile geldi…
- “Şövalye ve Ay” yazısında Rüzgarla Gelen, gerçek bir şövalye ve ay görüşmesi gerçekleştirdi öyküsünde.
- Yeni yazarımız Yeşim Bade, iki şişe şarabı mavi deniz, siyah adam ve sevdiği kadına paylaştırdı…
- Beytepe Kaplumbağası, Amadeus filmini yazdı.
- Pyotr, maddeleyerek, nefretini ve sevgisizliğini zihnimize rakamlarıyla birlikte kazıyan bir yazı paylaştı…
- Shigella, Sigara isimli yazısında yalnız iki kişinin biz kalma ya da ne kadar biz olduklarını sorgulama çabasını anlattı.
- Emrah Sarıgöl bir insanın yapması gereken en iyi nasihat şeklini yaptı. Kendine öğütlerde bulundu…
- ÇİZİTEMA sayfamızın bu sayıda konusu “MÜZİK”ti. Yeni çizerlerimiz Mert Arslan, Aslı Şahin’le yine Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu aynı temada buluştu. Bir sonraki temamız ise SINIR…
Yer aldığı noktalar: (ANKARA)
* Ardıç Kitabevi (Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
* Araf Kafe & Bar (Konur sokak No: 11 Kat 3)
* Ankara Kültür Evi (Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
* Turhan Kitabevi
* İmge Kitabevi
* Kitap Kurdu Kafe (Selanik 48/7 Kızılay)(başka mekânlara bırakıldıkça liste güncellenecektir…)
Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.
dusunkarafanzin@gmail.com
SanatLog Haber
Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine
Orhan Pamuk, Kar’da (2002), Türkiye’nin siyasal haritasını, güncel ya da geleneksel dertlerini, Doğu-Batı problematiğini, “kendi” ya da “başkası olma”, kimlik kargaşası gibi sorunları yazınsal olarak kat ediyor. Türkiye’nin tüm sıkıntılarını kucaklama ve her şeyi anlatabilme kaygısı Kara Kitap’ta olduğu gibi bu kitapta da kendini belli ediyor. Bu bağlamda Kar’da Pamuk’un siyasete dolaysız ve içerden yaklaştığını kendi ağzından da dinleyebiliriz.
Kendisiyle 2000 yılında yapılan bir söyleşide şöyle diyor Pamuk:
“Şimdiye dek aslında bunun hep tersini savundum ben, güncel dertler, güncel siyasî sorunlar romancının dengesini bozar dedim. İnsan bunlara kitapları dışında enerji yetiştirmeli diye düşünüyorum çünkü. Ama uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konu var. Güncel dertlerimize oturan bir konu. Biraz da kaçındığım bir şey yapmak istedim bu kez…” (Nilgün Cerrahoğlu ile Söyleşi, Milliyet, 2000)
Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994) ve Benim Adım Kırmızı’da (1998) olduğu gibi polisiye atmosferin egemen olduğu Kar; siyasal partilerden (Refah ve ANAP); şeyhlerden, İslamcı örgütlerden; PKK ve Hizbullah’tan; Batı aydınlanmasından, Doğu-Batı sorunundan, postmodernistlerin yoğun olarak tartışageldikleri “özdeşlik” ve “farklılık” mantığından “ikizlik teması”na birçok konu üzerinde dönüp duruyor.
Peki, bu denli gerçekçi bir izlenim veren Kar, nasıl bir kurguya sahip ve Kar’da postmodern olarak nitelenebilecek biçim öğeleri neler? Buna geçmeden önce romandaki bazı göndermelere değinmek istiyorum.
Romanın daha ilk sayfalarında Yeni Hayat’a bir gönderme var:
“…belki de bütün hayatını değiştirecek bir yolculuğa çıkmış olduğunu ta baştan anlayıp geri dönebilirdi.” (s.10)
Yeni Hayat’ın anlatıcı-kahramanı da (Başkahramanın ismi, Pamuk’un ismi ile uyaklıdır: Osman) yolculuklara (taşrayı, sözümona Anadolu’yu boydan boya gezer) çıkar.
Kar’daki “Yeni Hayat pastanesi” de (s.2) isimsel bir anıştırma, dahası direkt bir göndermedir.
Yeni Hayat’a bir gönderme de, eski bir solcunun Ka’ya (Franz Kafka’nın Joseph K.’sından ödünç alınmış bir isim) söylediği biçimiyle şöyledir:
“Kitapçıdan bir namaz hocası aldım kendime. Önümde yeni bir hayat başlıyordu.” (s.59)
Anımsanacağı gibi Yeni Hayat , “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” tümcesiyle başlar. Osman ve üniversiteli arkadaşlarının bu esrarengiz kitabı (ki okudukları kitabın ismi de Yeni Hayat’tır) okumaları ve ardından kayıp ve gizemli bir serüvene yol almaları Yeni Hayat’ın konusudur. Üniversiteli gençlerin okudukları kitap nasıl romanın (Yeni Hayat) ta kendisi ise, Kar romanı da özdeş bir postmodern kurgu üzerine inşa edilmiştir.
Yeni Hayat ve Kar romanlarını şöyle karşılaştırabiliriz:
YENİ HAYAT:
1) Güncel Hayat
2) Bayiler İmparatorluğu
3) Şifreli isimler: Serkisof, Zenith, Omega
4) Şiddet/Araba Kazaları
5) Kapitalist Göstergeler: Arçelik/OPA
6) Politik kurumlar: CIA/Özel Ajanlar
7) Paranoya
KAR:
1) Güncel Hayat ve Yakın Tarih
2) Siyasal Örgütler
3) Lacivert
4) İşkence/Terör/İntihar
5) Coca-Cola/Aygaz
6) MIT/Darbeciler
7) Vurulma Korkusu
Kar’da medya kişiliklerine, öldürülen aydınlara örtük ya da örtüsüz göndermeler de var: Güner Ümit’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Turan Dursun’a, Çetin Emeç’e… Ve postmodern yapıtların olmazsa olmazı metinlerarası göndermeler: Ivan Turgenyev’in roman kahramanları… Sessiz Ev’deki (1983) Nilgün de Babalar ve Oğullar’ı okuyor… Ayrıyeten Hegel’in “özdeşlik mantığı” da sorunsallaştırılıyor…
Şimdi Kar’ın postmodern kurgusunu inceleyelim…
Anlatıcı, romanın 11. sayfasında okuru uyarıyor:
“Ka’nın eski bir arkadaşıyım ve başına gelecekleri daha bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan önce biliyorum ben.”
Böylece Ka’nın, anlatıcının yazınsal serüveninde ya da yapıtın kurmaca biçiminde bir araç olduğunu öğreniyoruz:
“Bir içgüdüyle ve o günlerde içimden sık sık geçen ifadeyle ‘tıpkı Ka gibi’, çıkardığım bir deftere yazdıklarım okuduğunuz kitabın başlangıcı olabilir: Ka’dan ve onun İpek’e duyduğu aşktan kendi hikâyemmiş gibi söz etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Dumanlı aklımın bir köşesiyle de kendimi bir kitabın ya da yazının iç sorunlarına kaptırmanın aşktan uzak durmanın tecrübeyle edinilmiş bir yolu olduğunu düşünüyordum. Sanıldığının aksine insan isterse aşktan uzak durabilir.”
“Ama bunun için hem aklınızı çelen kadından, hem de sizi o aşka kışkırtan üçüncü kişinin hayaletinden kurtulmanız gerekir.” (S.382)
“Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka, bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin kendi dışından bir yerden ‘geldiğini’, kendisinin onların yazılması (…) için yalnızca bir araç olduğuna inanıyordu.” Bu pasaj Ka’nın yazının ya da metnin kendisi olduğunu ima eder okura.
“Ka notlarını kendisinin bu ‘edilgenlik’ durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç yerde yazmıştı.”
Şiirleri biten, “altıgen kartanesini” tamamlayan Ka, “yok olur”, bir başka deyişle, “yazının kendisi olur.” Şiir kitabı “Kar”, elimizdeki Kar adlı anlatıdır.
Anlatıcı:
“Bunların ne kadarı rastlantı, ne kadarı benim kurgumdu.” (S.413) ya da “…ama kahramanımızın orada söylediklerinin de hepsinin doğruluğundan emin değilim.” (S.73)
diyerek hem okuyucuyu üst-kurmaca bir metinle karşı karşıya olduğuna ikna eder hem de romancının çıplak ontolojik gerçeğe tümüyle ulaşamayacağını belirtir. Zaten özneler kendilerini romancıdan daha iyi tanırlar. Romancı onların ne düşündüğünü tam olarak kestiremez:
“…bu basmakalıp rollerin erkek yazarları da aslında kadın kahramanlarının erotizmi ve toplumsal görevleri konusunda ondan daha derin ve ince fikirlere sahip değillerdi.” (S.345)
Ayrıca “…sanatla gerçeğin karıştırılmaması gerektiğini…” savunur anlatıcı.
Kar’daki kahramanlardan Kadife’nin şu sözleri kahramanların kişileşme arzularıyla ilgili bir fikir verir bize ve biz de onlar “kahraman olduklarının bilincindeler” gibi ironik bir durumla karşı karşıya kalırız:
“İnsan bazen tanımadığı ve bir daha hiç görmeyeceğine emin olduğu birisine bütün hikâyesini anlatmak ister ya, her şeyi. Eskiden Avrupa romanlarını okurken kahramanlar yazara hikâyelerini sanki böyle anlatmışlar gibi gelirdi bana. Avrupa’da üç beş kişi benim hikâyemi böyle okusun isterdim.” (S.235)
Şöyle de diyebiliriz:
19. yüzyılın realist ve natüralist roman anlayışını/geleneğini (Honore de Balzac’dan Emile Zola’ya) sorunsallaştıran Orhan Pamuk, gerçekle kurmaca arasındaki bağı sorgular. Metnin okuyucuya rağmen göreliliğini imler:
“Romancı Orhan, şair arkadaşının zor ve acı hayatındaki karanlığı ne kadar görebilir.” (S.261)
Pamuk, kitabının geleceğini, bir yazar olarak konumunu, eleştirmenlerin tavrını da sorunsallaştırır:
“Türk şiirine getireceği modernist yenilikten dolayı pek çok eleştiri ve saldırıya uğrayacağını (…) düşünürdü Ka.” (S.295) “İyi bir şairin, doğru bulduğu ama şiirini bozar diye inanmaktan korktuğu kuvvetli gerçeklerin yalnızca çevresinde dönmesi gerektiğini ve bu dönüşün gizli müziğinin onun sanatı olacağını Ka (…) bana söylemişti.” (S.226) “Beni ukalâ, entelektüel ve yarı deli bulan Türklerle de aram iyi değildi artık.” (S.39)
Pasajdan da anlaşılabileceği gibi, şair konumu vurgulanan Ka, aslında romancı Orhan Pamuk’tan başkası değildir.
Kar’da bir ansiklopedi maddesinin (S.213) yanında gazete yazıları da görürüz. (S.32–35, 294–295) Bunların varmak istediği telos, gerçek ile kurmaca, hayat ile sanat arasındaki ilişkileri betimlemektir.
Orhan Pamuk, kitabında belgesel araştırma kitaplarının biçimini de kullanır ve tarihsel romanların gerçekle kurgu arasındaki konumuna eğilerek türlerarası geçişliliği imler:
“Lacivert’in (…) ne düşündüğünü merak edenler kitabımızın (…) otuz beşinci bölümünün beşinci sayfasında ‘idamımın’ kelimesiyle başlayan kendi kısa hikayesine de bakabilirler…” (S.73)
Yanı sıra biyografik roman türü de sorunsallaştırılır Kar’da.
155. ve 159. sayfalar arasındaki kusursuz anlatım, genellikle postmodern yazarların yapıtlarında rastlandığı gibi hakikat ve oyun karşıtlığının birbirinin yerini aldığı, iç içe geçtiği sayfalardır.
Kar, “şimdiyi hayal gibi yaşayan” bir yazarın elinden çıkma bir metin. Güncel-siyasal havayı koklamasının yanında anlatının kendi iç sorunlarını da kuşatan Kar, Pamuk’un yeni biçim denemelerini sürdürdüğü, kimilerinin iddia ettiği gibi “yaşamasız bir yazar” olmadığının bir diğer kanıtı.
**********
Not: Alıntılar “Kar” romanının 2002’de İletişim Yayınlarınca yayımlanan ilk baskısına aittir.
Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)
Bu yazıyı 2002’de, Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken yazmıştım. Edebiyatseverler (elbette Orhan Pamukseverler) ve SanatLog.com takipçileri ile özellikle paylaşmak istedim. Birkaç ufak ekleme dışında yazıda herhangi bir değişiklik yapmadım…












