Yayıncılık Devriminin Anatomisi
Türkiye’de bir şiir kitabını 10.000 kişi okuyabilir mi? “Şiir kitabı” diyorum ama, şiir taklidi yapan, ergenlerin aşk bunalımlarını sömüren ucubeleri demiyorum, Kahraman Tazeoğlu, İkbal Aydın, Cezmi Ersöz, Ceyhun Yılmaz, Sunay Akın, İkbal Gürpınar, İbrahim Sadri, Şebnem Kısaparmak gibi pop kültür ikonu sahne esnaflarının piyasaya sürdükleri “ticari meta”ları kastetmiyorum. Sanat tarihi kronolojisinde özgün ve yetkin biçemiyle yer edinen ve/veya edinmesi olası sanat eserlerinden bahsediyorum, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Hüseyin Alemdar, Şükrü Erbaş, Cemal Süreya, Ersan Erçelik, Özkan Mert, Yılmaz Odabaşı… gibi has şairlerin ürettikleri.
Bu isimlerden ancak Nazım Hikmet ve Yılmaz Odabaşı’nın şiir kitapları binlerle ifade edilen satış oranlarını aşabiliyor, diğerleri ise senede bin tane bile satmıyor maalesef. Komik bir paradoks yaşanıyor bu ülkede, başka herhangi bir ülkede yaşanıyor mu bilemiyorum, şiir okuru sayısıyla şairlerin ve şair geçinenlerin sayısı ters orantılı. Şiir okumayı sevmeyen şairlerin cirit attığı gülünç ve hazin bir coğrafya burası. Şiir okumayı sevmiyorlar, ama şiir kitabı çıkartmaya bayılıyorlar. Hal böyle paradoksal olunca serbest piyasa ekonomisi talebe uygun arzı realize ediyor ve vampir yayıncılık türüyor, yani yayınevinin şairin sırtından para kazandığı, akabinde kitabı satıp satmamayı umursamadığı yayıncılık anlayışı. Şairden kitabın basım maliyeti artı en az yüzde yüz kâr peşin alınıyor, “marka değeri” yüksek yayınevlerinde bu oran % 300–400 gibi rakamlara kadar çıkabiliyor. Topu topu 500 tane basılıyor bir şiir kitabı, onu da dağıtımcı istemiyor, kitapçı kabul etmiyor satmadığı için. Bir kısmı şairin ve yayınevinin arşivine konuyor, bir kısmı kişisel bağlantılarla kütüphanelere “kakalanıyor”, bir kısmı da “dostlar alışverişte görsün” misali diğer şairlere postalanıyor. Bir kısmı kapı kapı dolaşılıp dilenciliğe payanda ediliyor. Yolda sizi çevirip “Falanca derneğe yardım etmek ister misiniz” diyen neo-dilencilerin yaptığı gibi elde çanta kapılar aşındırılıp rica minnet kitap satmaya, kitabı bahane ederek dilenmeye çalışılıyor. Aynı dilencilik mekanizmasının vitrini olan ve kolay kolay kimsenin getirilemediği “imza günlerinde” ve “kitap fuarları standlarında” kazara gelenlere ve eşe dosta zorla birkaç -sadece birkaç- kitap dilenerek satılıyor.
Yakın zamana kadar bu denli sefil durumdaydı şiir kitaplarının seyir rotası, şimdi çok mu değişti, elbette hayır. Çoğunluk gene aynı bataklıkta debelenmeye devam ediyor, ama birileri, bizler, Emeğin Sanatı Kolektifi üyeleri, kendi alternatifimizi yarattık ve epey verimli sonuçlar elde ettik.
Öncelikle asli sorun iyi belirlendi, yani OKUR YARATMA zorunluluğu. Cemal Süreya’nın 1974′te TRT’de konuk olduğu bir programda, kamera önü heyecanıyla sigarasından hızlı nefesler alırken bahsettiği bir realite vardı, “okur yaratma sorunu”. O yıllardan bu yana okur sayısı daha da azaldı ve paradoksal şekilde şair geçinenlerin sayısı aynı oranda arttı. Emeğin Sanatı Kolektifi üyeleri ise vampir yayıncılık sistemindeki gibi şairden para talep etmeden, kendi ideolojik ve poetik algılarına koşut kitapları, sıfır basım, dağıtım, tanıtım maliyetiyle yayımlamak için internetin sonsuz olanaklarını verimli kullandılar. Şairden para talep edilmediği gibi okurdan da para talep edilmiyordu, hazin imza günlerinde ya da elde çanta kapı kapı dolanarak zorla kitap satmaya çalışılmıyordu, şiir kitabı maddi ve sosyal rant dilenciliğine payanda edilmiyordu. Üstelik internetin olanakları sayesinde, okur evinden çıkmadan ve hiç para ödemeden iki tuşla bilgisayarına şiir kitabını indirebiliyor ve beğendiklerini de gene hiç evden çıkmadan iki tuşla dostlarına iletebiliyordu. Tabi, bu tip yayıncılık anlayışında, şairler uyduruk imza günlerinde, kimsenin uğramadığı kitap fuarı standlarında ellerindeki kitapların kapağını objektiflere sokarak dostlarıyla poz veremiyor, bu pozları sosyal medyada teşhir edemiyorlardı, kitap bahanesiyle şiir sanatı dilenciliğe alet edilemiyordu, vampir yayıncıya para kaptırılmıyor, dağıtım şirketlerine, kitapçılara yalvar yakar olunmuyor, sadece saf “şiir okuma talebi” ile “has şiir kitabı” buluşturuluyordu. N’oldu peki sonuç, 16 ay önce ilk yayımlanan şiir e-kitapları 10.000′den fazla kişi tarafından okundu, OKUR YARATILDI, yani potansiyel şiir okuru şiir e-kitaplara çekildi, çirkin yayın ve tanıtım çarklarına bulaşmadan matbu şiir kitaplarından kat kat fazla oranda şiir okuruna ulaşıldı, ŞİİR OKUTULDU.
ŞİİR SATMAZ BU ÜLKEDE, AMA OKUTULABİLİR, OKUTTUK, OKUTACAĞIZ!
Emeğin Sanatı Kolektifi Üyesi Serkan Engin
Mayıs 2013
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
Emeğin Sanatı E-Yayınevi, Emeğin Sanatı Kolektifi’nin yan kuruluşudur. Emeğin Sanatı Kolektifi’nin yayın organı, 6 yıldan beri 15 günlük periyotla yayınlanan EMEĞİN SANATI E-DERGİ’dir…
Blog:emeginsanatie-yayinevi.blogspot.com
Website:emeginsanati.blogspot.com
Issuu:issuu.com/emeginsanati
Heykeller Yıkıla! Tiyatrolar Basıla! Diziler Yasaklana!
Mayıs 7, 2013 by Editör
Filed under Deneme, Edebiyat, Heykel Sanatı, Sanat
Heykel hakkında fikir sunmak için güzel sanatlar eğitimi almaya gerek yokmuş. Belki fakülte eğitimine gerek olmayabilir ama heykelin dilini, biçimsel yapısını anlayabilmek ve düşünce ortaya atmak için malumunuz sanat hakkında yüzeysel de olsa bir genel kültür bilgisine sahip olmak önemlidir. Zaten bu ülkede doğru düzgün bir sanat ve kültür eğitimi verilmediği için herkes bir şeylere saldırmakta, alakasız fikirler ileri sürmekte, kendisini çok özgür hissetmektedir. Bunun tarihsel ve siyasal nedenleri 1950’li yıllara kadar gitmektedir. Bu ülkenin demokrasiye geçiş yılları olarak gösterilen tarihleri aslında kültürel ve siyasal bir karşı devrimden başka bir şey değildir. Köy enstitülerinin, Halk Evlerinin kapatılması ile beraber gelişen sürecin şimdiki zamana yansımalarıdır. Tiyatroları basmak, heykellere kin kusmak, dizi ve filmlere sansür uygulanmasının önünü açmak…
İzmir’de Bornova Şehir Tiyatrosu oyuncularına yapılan saldırı, ülkenin sosyo-politik yapısı ve bu şehre göçlerle gelmiş insanların sosyo-psikolojik yapısı analiz edilmeden anlaşılamaz. Bornova ilçesinin en eski semtlerinden biri olan Altındağ’a göçlerle gelen ve şehir yaşamına alışamamış kişilerden bazılarının çocuklarının tiyatroya, tiyatroculara yaptıkları saldırı o insanların kültür ve sanatın evrensel ve hümanist yapısından uzakta yaşamaları ve ayaklarına kadar gelen sanat ve kültürü içselleştirememelerinden kaynaklanmaktadır. Yakınlarından, toplumundan psikolojik ve fizyolojik her türlü şiddet görerek büyüyen insanlar zaten sadece tiyatrolara değil, sosyal hayatın tüm katmanlarına saldırmaktadır. Alsancak’ta, Taksim’de sizden zorla para isteyen ya da sattığı mendil ya da başka bir şeyi zorla vermeye çalışan kimseleri bolca görürsünüz. Çevresindeki barlara giremeyen, gördüğü güzel arabalara sahip olamayan, hayatında kız arkadaşı olmamış, olamamış ve kaderci zihniyetini sadece alkol ve uyuşturucu kullanmaya çalışarak gidermeye çalışan bu insanların temel sorunları öncelikle ekonomik, sonra kültüreldir. Zaten bu ekonomik sorunlar yüzünden bazıları sonraları tarikatların ellerine düşer.
Belediyenin ve tiyatro sanatçılarının tüm özverili çalışmalarına rağmen sanata düşman olarak yetiştirilen bu kesimler maalesef bu tatsız olayı gerçekleştirmişlerdir. Ancak olaya küçük burjuva duyarlığı ile yaklaşmak soruna bir çözüm sağlamaz. Ben Altındağ’da büyüyüp yetişmiş ve daha sonra tiyatro eğitimi almış olan ve bu sanatı sürdürmeye çalışan biri olarak kendi yetiştiğim semtin bazı kişiler tarafından –varoşlar, kaba cahil insanların vahşi davranışı, gerici yobazların saldırısı gibi etiketlerle anılmasını hiç hoş karşılamadım. Zaten Bornova Belediyesi ve Bornova Şehir Tiyatrosu yaptığı açıklama ve yorumlarla olaya soğukkanlı ve nesnel yaklaşarak çok duyarlı bir çizgi izlemiş olduklarını gösterdiler.
Tabii ki yaşananların acısı ile bazı aşırıya kaçan yorumlamalar yapılmıştır. Ancak yukarıda değindiğim gibi olayın siyasal-ekonomik-toplumsal-psikolojik yapısı bilinmeden bu tarz olaylara doğru yaklaşımlarda bulunmak zorlaşmaktadır. İstanbul’daki sanat galerinin taşlanması ve sanatçılara yapılan saldırılardan sonra da eleştirdiğim yanlış açıklamalar da bulunulmuştu. Uzun yıllar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sahnelediğimiz oyunlarda benzer sıkıntıları yaşayan birisi olarak, suçlayıcı değil, kazanmaya yönelik eylemler yapılması gerektiğine inanmaktayım.
Sorun bu gerici-yobaz-faşist-cahil-serseri olarak etiketlenen bu insanlara toplumun ve bireylerin neler verebileceğidir. Yaşam alanınız kısıtlanıyorsa savaşma vakti gelmiştir ama bu savaş tabii ki kültür kulvarında gerçekleşmeli; o insanları ötekileştirmeden kazanmanın yolları aranmalıdır. Hem siyasal olarak etkin bir mücadele hem de sivil toplum açısından katılımcı bir mücadele sürdürülmedilir. O bölgelere bir kez bile gelmemiş olan İzmir’in Beyaz Türkleri ve İstanbul entelijansiyası bu tarz olaylara nesnel bakamamaktadır. Hayatında varoşlarda siyasal çalışma yapmayan, varoşların okullarında tiyatro sahnelemeyen insanların bu konular hakkında görüş belirtmesine hiç gerek yok.
Gelelim heykel konusuna: 12 Eylül zihniyetinin yarattığı en önemli travmalardan birisi de heykeldir. O dönemki askeri yönetiminin ülkenin her yanına diktiği estetikten yoksun heykeller özellikle doğu ve güneydoğudaki insanlara sevgiyi zorla heykelle gerçekleştirmeye, aşılamaya çalışmaları akıl almaz yanlış uygulamalardan biri olarak tarihe geçmiştir. Ülkenin her tarafını heykele benzemeyen heykellerle donatan zihniyet zaten bu ülkenin genlerini heykele karşı duyarsızlaştırmıştır. Din derslerini zorunlu kılan ancak sanat tarihi derslerini kaldıran, resim derslerinin içini boşaltan eğitim sisteminin tarihsel yanlışlarının yansımalarıdır heykellere ucube diyerek saldırmak…
İslamiyetin sadece şekilsel yanı ile ilgilenen geniş halk yığınları için de o heykel önemsizdir. Hoşgörünün en önemli destekçilerinden olan İslam dininin barış ve kardeşlik adına yapılmış olan bir heykeli görmezden gelemeyeceğini anlayamazlar. Çünkü din bu ülkede sadece başlara takılan türban ölçeğinde değer bulmaktadır. Politik bir karşı çıkış olarak yapılan heykele karşı bu tavır, “Put bunlar, taş parçası, kâfirlerin işi.” diye düşünebilecek olan ülkemizin geniş muhafazakâr-milliyetçi kesimlerin içlerindeki nefreti ortaya çıkarmaktadır. Her ne tartışırsak tartışalım yine bu ülkenin kuruluş zeminine çakılıp kalıyoruz. Cumhuriyet’in kültür-sanat-eğitim alanında uygulamaya çalıştığı ve hayal ettiği gelecek ile ona karşı kendini ötekileştirilmiş olarak hisseden kesimler arasındaki ilişkinin tarihsel seyrinin son aşamalarını yaşamaktayız.
Gelelim gündemimizi derinden meşgul eden dizimize: Yıllardır televizyon ekranlarında bu ülkenin devlet yapısına, bu ülkeyi yönetenlere ya da önemli görevlerde bulunan kişilerine dolaylı ya da dolaysız olarak her türlü eleştiriyi yapan, kan ve vahşeti kullanarak toplumun geniş kesimlerinin ilgisini uyandıran bir o kadar da sevilmeyen bir dizi film vardır. Hemen hatırladınız öyle değil mi? Tabii ki Kurtlar Vadisi. Bu dizi bile şu an Kanal D’de yayınlanmakta olan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi kadar gürültü koparmamıştı. Bakanlardan başlayarak toplumun değişik katmanlarından kişilerin dizi hakkındaki eleştirel yorumlarını dinlemekteyiz. RTÜK şimdiye kadar hiçbir dizi için bu kadar şikâyet gelmediğini söyleyerek şimdilik diziye uyarı cezası vermeyi uygun bulmuş. Ancak şikâyetlerin tekrar sürmesi halinde yayından kaldırma cezaları olabileceğini gündeme getirmiş.
Diziye küfür ve hakaret boyutunda yapılan yazılı ve sözlü sataşmalar ise akıl almaz boyutlara ulaştı. Öncelikle sağlıklı bir tartışma yapılması için bu konular hakkında bilgi sahibi olan insanların konuya katılmaları gerek. Ama medyanın maalesef büyük bir çoğunluğu bu tartışmaları bir rayting pazarına dönüştü bile. Dizinin tarihsel atmosferinin ve tarihsel yapısının incelenmesi tarihçiler tarafından tabii ki tartışılabilir, tartışılmalıdır da. Ancak tüm bunlar yapılırken çoğunluk tarafından unutulan bir konu bunun bir drama olduğudur. Yani gerçeğin kendisi değil, onun değiştirilmiş ve yetkinleştirilmiş biçimi olan taklidi. Tabii hayatında Aristoteles’i duymayan, duymadığı için de “Poetika” adlı yapıtı okumamış insancıkların bu düşünceleri anlaması biraz zorlaşıyor. Yani sinema, tiyatro televizyon, dizi filmleri gibi sanatsal üretimlerin kurgusal gerçeklik temelinde bir dönüştürüm süreci sonunda çeşitli durum ve olayları yansıtmış oldukları asal gerçeği göz ardı edilmektedir. Çeşitli film ve tiyatro oyunları için de eskiden beri benzer tartışmalar yapılır durur ama bir türlü sonuç alınamaz. Dizinin senaristi Meral Okay ne kadar bu gerçeği dile getirmeye çalışsa da yine ön yargılar, milliyetçilik ve muhafazakâr düşünce bildiği yolda ilerlemeyi sürdürüyor.
Gelişmiş ülkelerin buna benzer tartışmaları yok ya da bizdeki gibi düzeysiz değil, diye bir şey söylemeye kalksak, yine milliyetçi muhafazakâr karşı duruşla bizim tarihimiz en dokunulmaz en kutsal tarih safsatasıyla karşılanacağız.
Anadolu tarihi içinde taşıdığı unsurlar bakımından birçok filme ve tiyatro oyununa konu olabilecek dramatik malzemeyi fazlasıyla taşımaktadır. Bunların yeterince ele alınmıyor olması sanat dünyasında hep konuşulan konular olarak uzun yıllardır dillendirilmektedir. Ancak bunun alımlayıcılarının bu yapıtlara olan önyargılarının nasıl giderileceği, yönetenlerin ve denetleyicilerin nasıl yaklaşacakları da yine siyasal bir değişim ve dönüşüm sorununda odaklanmaktadır. “Öteki”ni dinlemesini bilmeyen, kendisini dünyanın en kutsal insanı sanmaya devam eden toplumların ve ulusların bu yönelişi maalesef çağımızın en önemli sorunlarından biri olarak sürmektedir. Bundan tek kurtuluşumuz siyasal-kültürel-toplumsal yapımızın zihniyet dünyamızla paralel bir şekilde değişebilmesinde yatmaktadır.
Heykelleri yıkmak istemek, tiyatro salonlarını basmak, dizileri yasaklamaya çalışmak; bu topraklarda modern ortaçağın izdüşümleridir.
serkanfirtina35@gmail.com
Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.
Fanatizmin Psikodinamiği
Birisi bana fanatizmin psikodinamiğini açıklayabilir mi? Dinlere, ideolojilere, futbol taraftarlığına, vs dair fanatizm… Kendisinin inandığı dine inanmayan, kendisinin savunduğu ideolojiyi savunmayan, kendisinin tuttuğu takımı tutmayanları ötekileştirmenin, düşman saymanın, hatta onu öldürmeyi hak saymanın daha ötesi görev saymanın altında yatan psikodinamik paradigma nedir? Empati yetisinin güdük kalmasıyla açıklanabilir mi mesela fanatizm?
Fanatizmin her türünün marjinalleştiği ülkelere bakıyoruz, örneğin İsveç’e, halkın eğitim seviyesi çok yüksekken, fanatizmin çok yüksek olduğu Afganistan’da eğitim seviyesi çok düşük. Peki, sadece “eğitim şart” klişesine sığınmak fanatizmin türeyiş, işleyiş ve gelişme mekanizmalarını anlamamıza, böylece bu süreci kesintiye uğratacak ve sönümlenmesini sağlayacak önlemleri almamıza yetiyor mu? Peki, o zaman, çağdaşı ülkeler arasında bilimsel ve teknolojik açıdan en üst seviyede bulunan, köklü bir felsefi ve yazınsal geleneğe sahip olan Nazi Almanyası’nda insanların toplu halde öldürülmesi için duş odalarına zehirli gaz salan sistemleri tasarlayan yüksek eğitim-öğretim görmüş mühendislerin, çocukları acımasızca ırkçı deneylerinde kullanan doktorların varlığını nasıl açıklayabiliriz? Peki, Stalin’in, Pol Pot’un, rejim muhalifi oldukları gerekçesiyle milyonlarca insanı katlettirmelerini sadece kişisel psikopatilerine veya iktidar hırslarına bağlamak olası mıdır?
Nedir fanatizmin kaynağı? Örneğin Freud’un savladığı gibi iki temel içgüdümüzden biri şiddet olduğu için midir? İnsanın evrim sürecinde bir anomali midir fanatizm? Tarih öncesi dönemde doğaya karşı verilen mücadelede hayatta kalmak için yegane silah olan şiddetin artık günümüzde bu işlevinin yersiz olmasına rağmen arketip olarak silinmemesi midir insanlardaki fanatizmin varoluş nedeni? İnsanlığın sırtında arkaik bir yük haline gelmiş olan şiddetin sönümlenmesinin yöntemi ve araçları neler olmalıdır peki? Nedir fanatizme uzanan yolun kökenindeki şiddeti var eden ve besleyen kaynak? Mesela beslenme alışkanlığının etkisi olabilir mi? Primat ailesinde şiddete en çok eğilimi olan türler, ağırlıklı olarak etobur beslenme alışkanlıkları olan insan ve babun türleridir. Memeliler sınıfı içinde şiddete yatkın olan “yırtıcı” kategorisindeki hayvanlar da etobur ağırlıklı beslenenler değil midir zaten. Uygurları ele alalım örneğin, Mani dinini benimseyip kültürel açıdan da Çinlilere yakınlaşarak self-asimilasyon sürecine girmişler, Hunlar ve diğer göçebe-yağmacı Türkî klanlarda sürmeye devam eden etobur beslenme alışkanlığından otobur beslenmeye geçmişler ve akabinde savaşçılık vasfından, daha ötesi diğerleri gibi yağmacılıktan, barbarlıktan uzaklamışlardır. Keza Doğu ve Güney Asya halklarının hemen hepsinde otobur ağırlıklı beslenme olduğu gibi, bu halkların içinden türeyen dinler şiddet önermez, hatta Budizm, Hinduizm gibi dini inançlar kesinlikle şiddete karşıdır da. Peki, bu durumda 3 milyondan fazla insanı kendileri gibi düşünmedikleri için öldüren Kızıl Kmerlerin varlığını nasıl açıklarız? Peki, Çin, evrim sürecinde komşuları olan Türkî kabilelerden çok daha önce yerleşik hayata, tarıma, el işçiliğine, maddi üretimle birlikte sanatsal, felsefi, bilimsel üretime geçmişken, nedir Türkî klanların aynı çağda yağmacı-göçebe kalmalarının, üretmek yerine şiddet kullanıp üretilmişleri gasp etmek yoluyla yaşamlarını sürdürmeye devam etmelerinin nedeni?
Hiç şüphesiz fanatizmin kökenlerinin ve günümüzdeki işleyişinin altındaki psikodinamik faktörlerin çözümlenmesi, uzmanlık alanına giren, hatta özellikle antropoloji, psikiyatri, nöroloji, sosyoloji, tarih gibi birden çok bilimsel disiplinin komorbit çalışmasıyla çözümlenebilecek kadar girift bir konu, ama sadece topu bilim adamlarına atıp sorumluluktan kaçamayacağımız kadar da önemli ve etkileri şiddetli olan bir konu. Bu yüzden sorularıma soru eklemeye davet ediyorum sizi, düşündükçe sormaya, sordukça araştırmaya, araştırdıkça kendimizi bir adım daha aşmaya. Zaten, fanatizmin en temel kuralı da “sorgusuz” körü körüne kabul ve kendini adama değil midir?
sekoengo@gmail.com
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
Sanat Duyusu
Tiyatrodaki farenin müzik dünyasına kazandırdığı sopranonun öyküsünü bir veterinerin yazısında okumuştum. Mehmet Yılmaz Milliyet’in Ankara ekindeki köşesinde yazmıştı. Yaşamın ilginç kesişmelerinden biri. Soprano ve fare.
Sovyetler’in son yıllarıymış. Henüz on yedi yaşındaki Anna Netrebco yarım günlük çalışma programında Mariinsky Tiyatrosu’nda sahne temizliği görevini üstleniyormuş. Bir gün karşısına çıkan fareyi görünce bir çığlık atmış. Sesi orkestra şefi Valeri Gergiyev’in dikkatini çekince keşfedilmiş. Konservatuvar eğitimi almış. Kariyerinde hızla ilerlemiş. Artık Leyla Gencer’in tahtına oturabilecek en güçlü aday olarak görülüyormuş.
Anna Yuryevna Netrebko 1971 doğumlu Rus-Avusturyalı bir opera sanatçısı. Vikipedi St. Petersburg’daki Mariinsky Tiyatrosu’nda temizlikçi olarak çalışırken tesadüfen keşfedilip konservatuvara kabul edildiğini yazıyor. İlk büyük rolünü 22 yaşında Mariinsky Tiyatrosu’nda Figaro’nun Düğünü operasında Susanna rolüyle üstlenmiş. Daha sonra önemli roller almış, pek çok albümü yayınlanmış. TIME dergisinin belirlediği dünyayı en çok etkileyen kişiler listesinde 2007′de üçüncü sırada yer almış. (1)
Öykü ilginç ama nedense bu tür olaylara biraz kuşkuyla bakıyorum. Gerçekten tümüyle doğru mu, bazı yanlar abartılıyor mu, bilerek mi öyküleştiriliyor? Kesin bir yargıya varmak zor. Sanat ürünleri gibi sanatçılar da serbest piyasanın özgün kurallarından etkileniyor. Akılda kalacak, geniş kesimlere seslenip ulaşabilecek görsel imgesel kişilikler oluşturmaya çalışıyorlar. Yaklaşımın doğruluğu yanlışlığı bir yana, bunun dışında kalmanın koşulları bulunabilir mi? Oyunun kuralları eleştirilebilir ama ona katılmak için bunları kabul etmekten başka çare yok gibi görünüyor. Günümüzde sanatçılar yalnızca yapıtlarıyla değil, isimleri, cisimleri, web siteleri ve hayranlarıyla var oluyorlar. Netrebko’yla ilgili bilgilere ulaşmak zor değil. St. Petersburg, New York ve Viyana’da yaşadığını, ilk işinin Mariinsky Tiyatrosu’nda (Kirov Operası) yerleri yıkamak olduğunu, Rusların tümüyle mutlu göründüklerinde kuşkuya kapıldığını ve onun da bunu bir felsefe olarak benimsediğini, fotoğraflarını, konser programını, videolarını kolayca görebiliyoruz. (2)
….
Şükran Moral Roma İstanbul arasında ve dünyanın her yerinde yaşadığını söylüyor.
Enver Aysever Aykırı Sorular programında onunla Bordello çalışmasıyla ilgili görüştüğünde epey olay olmuştu. Konuyla ilgili bir haberde Moral’ın genelevi sanat merkezine dönüştürdüğünü söylediği belirtiliyordu. Aysever’in “Genelevden bir sanat yapıtı üretmeyi becerdiniz, genelevler sanatsal yerler olduğu için mi yoksa dünya böyle marjinal yerlere ilgi gösterdiği için mi?” sorusuna Moral’ın tepki gösterdiği, “Genelevde seviştiniz mi para karşılığı?” karşısındaysa çileden çıktığı, “Genelev dünyanın en eski sanatının icra edildiği bir yer. Bunu biliyoruz. Ama çağdaş sanat insanlığa ait sorunlara el atmakta. Çiçek böcek çizmenin dışında insanlığın gerçek problemlerine el atmakta. Okşayarak değil, duygularını sarsarak, sert bir yumruk vurarak” dediği yazıyordu. (3) Moral çalışmasıyla ilgili olarak “Dünya müzeleri satın aldığına göre bir değeri olmalı” yorumunu da getirmişti.
Şükran Moral Bordello performansını 1997′de Karaköy Yüksek Kaldırım’daki bir genelevde gerçekleştirmiş. Sanat tarihi boyunca alışılagelmiş “estetik obje olarak sergilenen kadın” imgesini tersine çevirmiş. Ona bakan izleyiciyi bir “sanat yapıtı”na baktığından habersiz bir gruptan seçmiş ve performans sonrası oluşturulan videoda onları da sergilemiş. Performans sırasında zaman zaman elinde “Satılık” yazan bir kâğıt tutmuş. Binanın kapısında yine onun yerleştirdiği “Modern Sanatlar Müzesi” yazısı varmış.” (4)
Doğanın güzel bir armağanı olan cinsellik ne zaman toplumsal bir sorun oldu? Yaşadıkları “Açık Büfe Cinsellik” (5) döneminde ilk insanlara genelevin ne olduğu anlatılabilir miydi? Bunu anlatmak, kirlenmemiş bir köyde dağlardan süzülen tertemiz soğuk suları kaynağından alabilen birine kente geldiğinde suyun artık şişelenip satıldığını, parası olmayanın içemeyeceğini anlatmaktan daha kolay olur muydu?
….
Atalay Taşdiken’in senaryosunu yazıp yönettiği Kız Kardeşim Mommo (6) babalarının yeni karısı onları istemediği için dedelerinin yanında kalan dokuz yaşındaki Ali ile kız kardeşi Ayşe’nin öyküsünü anlatıyor. Taşdiken filmin öyküsüne kısmen tanıklık etmiş olduğunu, yıllarca kafasında kurduktan sonra filmi neredeyse ezbere çektiğini belirtiyor. (7) Filmin yalınlığının ne ölçüde gerçeğe dayanmasından kaynaklandığını bilemiyorum ama yarattığı güçlü etkide önemli bir payı olduğunu söyleyebilirim.
….
Beş duyumuzu bilir, güveniriz. Altıncı histen de söz ederiz. Duymadıklarımızı, görmediklerimizi sezebildiğimizi düşünürüz. Oysa bu, algıladıklarımızın toplamının işlenmesiyle eriştiğimiz yeni bir boyuttur. Beyin duyusu, içinde yaşadığımız gerçeği anlamak için ayrı parçaların birleştirilmesiyle çalışır. Görüntü, ses, dokunma algıları, koku ve tat çevremizde olanların güçlü ve kalıcı bir yansımasını getirir. Bilimsel gelişmelerle beyinle ilgili yeni bilgilere ulaşılıyor. Bir yazıda giriş bölümünden yararlanarak tanıttığım Faith Hickman Brynie’nin “Beyin Duyusu” kitabı bu gelişmeleri ve bütünselliğin mekanizmalarını özetliyor. (8)
Tüm sanat dalları yarattıkları görüntü ve imgelerle beyin duyusuna seslenirler. Sinema duyulara ve algıya en fazla seslenen sanat dalıdır. Gerçekliğin yerini alma iddiasıyla mesajlarını doğal olarak beyin duyusuna yerleşecek biçimde gönderir. Ama bu yine de gerçeğin kendisi değil, bir yansımasıdır. Gerçekle sanat aynı değildir. Sanat gerçekten beslenir. Sanatçı gerçeği kendi beyin duyusuyla işler, onu yeni bir biçime dönüştürür, kendi gerçeğinin başkalarının beyin duyularına ulaşabilmesini sağlar.
Ortaya çıkan gerçeklik aslında sanaldır, sanatsal bir gerçektir. Gerçeğe dayalı da olsa artık gerçeğin kendisi değil, yeni bir oluşumdur. Nesnel gerçekle ilişki iyi kurulduysa, örneğin başarılı bir belgeselde, inandırıcılık artar. Gerçek çok fazla parçalanır ve dönüştürülürse de kuşkular öne çıkar. Bu yüzden kurgu yapıtlarda ayrıntılar çok önemlidir. Belgesel bir yaklaşımla kendiliğinden sağlanan incelikler sanat ürünleriyle de beyin duyusunda oluşturulabilmeli ve yansıtılmalıdır. Bu yüzden dönüştürülmüş gerçekçilik ve bilim kurgu özellikle zor alanlardır. Sanatsal yaratının sonucu belirsiz bir süreç olmasının nedeni belki de budur. Sanat duyusunun gücüne ve gelişmişliğine gerek duyması.
Notlar
1. Anna Netrebko, http://tr.wikipedia.org/wiki/Anna_Netrebko
2. About Anna, http://www.annanetrebko.com/about/fun_facts.php
3. Genelevde seviştiniz mi?, http://www.habera.com/Genelevde-sevistiniz-mi-haberi-164216.html, 30 Eylül 2012
4. Aylar sonra ilk defa Şükran Moral, http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/aylar-sonra-ilk-defa-sukran-moral
5. Mehmet Arat, Açık Büfe Cinsellik, http://blog.milliyet.com.tr/acik-bufe-cinsellik/Blog/?BlogNo=386693
6. Atalay Taşdiken, Kız Kardeşim Mommo, http://www.imdb.com/title/tt1342402/
7. Kız Kardeşim: Mommo, http://www.ntvmsnbc.com/id/24957296/
8. Mehmet Arat, Beyin Duyusu, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazar-arsivi/183-mehmet-arat-kaleminden-beyin-duyusu.html
Mehmet Arat
mehmetarat@ymail.com
Yazarın diğer yazıları için bakınız.
Tutsaklık Çağı
Superman, Örümcek Adam ve Batman süper kahramanlar olarak nitelendirilen çizgi roman karakterleridir. İnsanların sürekli kurtarıcılara gereksinim duydukları bir çağda yaratılmışlardır. Sinemanın kitle iletişim araçlarındaki etkin yönlendirme gücünün farkına varılmasıyla birlikte bu alanda da kullanılmışlardır. İnsanların başlarına gelebilecek günlük kazalardan, dünyanın başındaki büyük (!) tehlikelere kadar ne kadar sorun varsa bu üç kahramana bırakılmış ve insanların bu korku ve kaotik ortamdan kurtulabilmelerinin yolu kahramanlara güvenilerek gerçekleşebileceği umudu verilmiştir.
Özellikle Superman kimliğinde topluma verilen mesaj dünyayı tehdit edecek gücün Süper bir güç tarafından bertaraf edileceği gerçeğidir. Tabii ki bu süper güç de Amerika’da kendini gösterecektir. Yaratılan çeşitli felaket senaryolarının ve düşmanların bireylerde yarattığı asal gösterge Soğuk savaş öncesi Sovyetler Birliği’ydi. Çeşitli korku filmlerinde de uzaylı imgesi hep bu düşmanın çağrışımlarını yarattı. İnsanların birey olamamasından kaynaklı olarak hep birer kurtarıcıya ihtiyaçları oldu.
Modern kapitalist sistem bu güdü ile beslenerek insanlara korku yayıyor ve onları edilgen hale getiriyor. Süper kahramanlar dünya tarihindeki benzer tarihsel kurtarıcıların devamıdır. Kendi gücüne ve kendi iradesine güvenemeyen insanoğlu kahramanlık kültürünü uzun yıllardır devam ettirmektedir. Yaratılan bu kahraman imgelerinde, onlarında tükenmişliği artık bireylerin sanal kurtarıcılarının bile yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu gerçeğini doğurur. Dinler gibi tıpkı siyasal sistemler de bu kurtarıcı metaforunun peşinde binlerce yıldır arayışlarını sürdürmüşlerdir. Ancak Baudrillard’ın ve Lyotard’ın çalışmalarında görmüş olduğumuz gibi, kapitalist sistemin bu son aşamasında imaj dünyasının ortaya çıkardığı görüntüler birer “kahraman” haline gelmişlerdir. Reklam dünyasının her gün milyonlarca gösterge ile pazarladığı bu sanal gerçekliğin kahramanları, artık otomobiller, parfüm şişeleri ya da sigara paketleri haline gelmişlerdir. Tüketim toplumu doğanın sınırlarını zorlar hale gelmiştir. İkon yaratımı sürekli zihinleri bombardıman eder haldedir. İnsanlığın binlerce yıl öncesi korkularının sonucu olan mitolojik tanrıların merkezi şimdi sadece kitle iletişim araçlarıdır.
Günümüzde başkaldırının ve özgürlük tutkusunun yerini tüketim arzusu almıştır. C. Lasch, Narsizm Kültürü adlı yapıtında bu noktaya dikkat çeker. İnsanlar kapandıkları evciklerinden, sadece birbirleri ile yarışmak ve rekabet etmek için çıkarlar. Güncel siyasetten uzaklaşan ve kendi kamusal alanlarına çekilen bireyler, bir gösterinin edilgen izleyicileri haline gelirler. Onlar için sorunların çözümü zaten toplumsal değildir. Hem toplumsalın kurtuluşu için birçok süper kahraman vardır nasıl olsa değil mi?
serkanfirtina35@gmail.com
Yazarın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.












