Baki Duyarlar’ın “Overseas” Albümü Ada Müzik’ten Çıktı…

Türkiye ve uluslararası caz müziğinin önemli piyanisti, besteci ve eğitmenlerinden ’ın kurucusu olduğu ve liderliğini yaptığı ile beraber kaydettiği yeni albümü ‘’, Ada Müzik etiketiyle yayınlandı…

20. Akbank Caz Festivali kapsamında, İKSV Salon’da gerçekleşen özel bir proje konserinin ertesinde kaydedilen albümde kendisine dünyaca tanınmış, birlikte çalmak için çok tercih edilen, ilham verici ve yaratıcı usta caz müzisyenleri eşlik ediyor. Baki Duyarlar’ın (piyano ve klavyeler) yanısıra (davul), (elektrik bas) ve Stanislav Mitrovic (alto saksofon & ewi) yeraldığı yeni müzikmarketlerde yerini aldı.

Baki Duyarlar’ın Hollanda’da yaşadığı dönemde Stanislav Mitrovic ile beraber kurduğu OnQ isimli grupla kaydedilen albümde beş parça yer alıyor. Sırasıyla “kaykay”, “sea monkey”, “unevensea”, “like” ve “uninvented” adlı parçaların biri haricinde (“Uninveted”) tüm besteleri ve düzenlemeleri Duyarlar’a ait. Albüm hakkında “Yeni yazdığım müzikler be-bop gramerini kullanan yeni model parçalar, yoğun funk elementleri içeriyor. Proje için seçtiğim müzisyenlerden Liberya-Almanya asıllı Amerikal’ı Kai Echardt, entelektüel funk müziğinin lideri, davulcu Sean Rickman ve grubun son elemanı Belgrad doğumlu, etnik kökenini be-bop ile harmanlamış ve daha sonra kendi müziğini icra ettiği müziklerden oluşturmuş olan saksofonist Stanislav Mitrovic.

Babajim stüdyolarında Alp Turaç ve Zeynep Tunay tarafından kaydedilen albümün miks&masteringi Cem Büyükuzun’a ait.

BAKİ DUYARLAR

1967′de nesilden nesle birbirinden öte kimliklerine sahip Duyarlar ailesinin bir üyesi olarak İstanbul’da doğan , henüz 11 yaşındayken Belediye Konservatuarında profesyonel müzik eğitimine başladı, 9 yıl süren ve bu dönem sonrası 1987 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı kompozisyon bölümüne kabul edilerek, Adnan Saygun, İlhan Usmanbaş ve Cengiz Tanç gibi önemli usta eğitmenlerin öğrencisi oldu. Ancak radikal bir düşünceyle 1988′de eğitimini Hollanda’da sürdürme kararı alan , Rotterdam Devlet Konservatuarı caz bölümüne kabul edilerek yurtdışına yerleşti. Kenny Werner, Monty Alexander, Eddie Gomez, Mike Manieri, Bob Brookmeyer gibi önemli müzisyenlerle çalıştı. Henüz 24 yaşında ”Doçent’ ‘ünvanı alarak Amsterdam, Rotterdam ve La Hey müzik okullarında öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı. 1993′de Tillburg Devlet Konservatuarı Caz Piyano bölümünden mezun oldu. Ünlü tenor saksafoncu Stanislav Mitrovic ile kurdukları ”OnQ” adlı grubu ile bir çok caz festivalinde yer aldı. Farklı ülkelerden müzisyenlerin biraraya gelerek oluşturduğu OnQ Band, Avrupa’nın önde gelen caz ve funk gruplarından biri olarak haklı bir üne kavuştu. Elektronik alt yapılı baladlar, virtüözlüğün sınırlarını zorlayan hızlı tempolu parçalar, müzisyenlerin, müzikteki boş alanları yaratıcılıklarıyla doldurabilecekleri daha durağan ve sade besteler ve Türk müziğine has aksak ritimlerde bestelenmiş eserlerden oluşan müziğini sunan grup, dinleyicilerini genişletti.

1997′de İstanbul’a geri dönerek Türkiye’de gerçekleşen tüm önemli festivallerde piyanist ve besteci kimliği ile birçok önemli projede yer aldı. Baki Duyarlar, oluşturduğu farklı müzik topluluklarıyla yıllardır değişik tarzlarla sahnede yer almaktadır.

Halihazırda faal olan iki grubundan birisi olan “It trio”da bas gitarda genç yetenek Ahmet Türkmenoğlu ve davulda maceracı yorumuyla Ediz Hafızoğlu yer almaktadır. Daha fazla akustik müzik icra eden bu topluluğun, büyük bir sıcaklık ve yoğun bir duyguyla sergiledikleri repertuar, çağdaş caz besteleri, dünya müziklerinden başlayıp bilinen caz standartlarına uzanan geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Baki Duyarlar yer aldığı her farklı performans ve kayıtta, yaratıcı ve çok yönlülüğünü başarıyla harmanlamaktadır. Müzik yeteneği, dostça uyumu, güçlü mizah anlayışı sayesinde yerli ve yabancı pek çok önemli sanatçıyla sahne almıştır; bunların arasında Randy Brecker, Ada Rovatti, Brian Lynch, Eric Vloeimans, Dick de Graff, Erkan Oğur, Bülent Ortaçgil ve daha pek çokları sayılabilir. Müzikal anlamda iş birliği içinde olduğu kişiler Baki Duyarlar’ı bir çok defa yurt dışına taşımıştır. Çeşitli sanatçı ve topluluklarla Hollanda, Almanya, Fransa, Belçika, Avusturya, Kazakistan, ABD, Hırvatistan ve Umman’da performanslar sergilemiştir. Caz dünyasında uluslararası nitelikte birçok önemli konsere ve sıradışı projeye imza atan Duyarlar, artık kendi adına özel projelerini ülkemizde çeşitli festivaller ve albümler ile daha geniş müzikseverler ile paylaşmaya devam ediyor. “Müziğin yaşayan bir , cazın da yaşadığımız zamana göre yeni şekiller aldığına inandığını” belirten Duyarlar, piyanosu aracılığıyla içinde hissettiği müziği aynı samimiyet ve saflıkla dinleyicilerine iletmektedir. Yarattığı müziğin gücü köprüler kurmuş ve dünya çapında bir dinleyici kitlesinin ruhuna işlemiştir.

Stanislav Mitrovic

Belgrad doğumlu Stanislav Mitrovic, solo çalışmalarının yanında Ratko Zjaca, l Foster and John Patitucci, Denise Jannah, Reggie Workman, Randy Brecker, Miroslav Vitous, Jeff “Tain Watts, Paul Jackson ve Mike Clark gibi isimler ile çalıştı. Mitrovic, tenor, alto, soprano ve bariton saksafon dışında klarnet, bas klarnet ve EWI çalıyor.

Kai Eckhardt

Çok yönlü müzisyen okul çağlarında dalış ve jimnastik gibi aktif spolar yaptı. Müziğe yöneldiğinde dünyanın en önde gelen sanatçılarıyla buluştu. Aralarında John McLaughlin, Billy Cobham, Garaj Mahal, Trilok Gurtu, Stanley Clarke, Wayne Shorter, Patrice Rushen, Dewey Redman, Donald Byrd, Bela Fleck, Victor Wooten, Robert Walter, Karl Denson, Michael Franti, Larry Coryell, Warren Hill, Al di Meola, Zakir Hussain, Vital Information, John Scofield ve Bill Frisell gibi pek çok önemli sanatçıyla ortak çalışmalar gerçekleştirdi.

Sean Rickman

Amerikalı Davulcu Rickman, aynı zamanda şarkı söyleyip bas gitar çalıyor. Çalıştığı sanatçılardan bazıları ise Shawn Lane, Mescell Ndegeocello, Andy Milne, Phil Upchurch, Angela Bofill ve Steve Coleman-Five Elements…

www.bakiduyarlar.com

www.sanatlog.com

Florence and The Machine / Florence’in Akciğerleri

Siz de son zamanlarda şöyle kulağınızın pasını silecek yeni bir müziğin eksikliğini hissediyor musunuz? Herkes ve herşey birbirine benziyor. Vasatın azıcık üzerine çıkan işler heyecanla yere göğe sığdırılamıyor. Medya ve internet ortamında durmadan şişirilen şarkıcılar ya da eserlerinin kof olduğunun en kısa zamanda keşfedilmemesi işten bile değil. Bu çorak topraklarda bir vaha vazifesi gören bazı işler oluyor ki insanın kaybolan ümitleri tekrar yerine geliyor. İşte “Florence + The Machine”e bu nedenle değiniyorum.

Florence + The Machine, Florence Welch ve arkasında çalan muhtelif müzisyenlerden oluşan bir grup ve son zamanlarda müzik piyasasındaki en heyecan verici yenilik. Şimdi grup diyorum ama aslında konsept; Siouxie and the Banshees, P.J. Harvey, Paula Cole Band veya Goldfrapp örneklerinde olduğu gibi tamamen solistin üzerine yapılandırılmış. Arkada çalan orkestra elemanları değişse de tek daimi üye Isabella Summers. “Machine”, Florence’in başından beri müzik ortağı olan bu sofistike keyboard’cının lakabı aslında. Ama konsept gereği tüm ekibi adlandırıyor. İşin içinde olanlar bu kızın tüm gelişimini yakından takip etmişler fakat ben de çoğu kişi gibi kendisini biraz geç keşfettim. Eğer kendisini tanımayan varsa bu yazıyı okuduktan sonra “ben neler kaçırmışım” diyebilir. Ben çok hayıflanmıştım zira.

Florence’in tanımıyla “temel olarak 90′ların hip hopu ile korolarından esinlenen” şarkıları ölüm, vahşet ve şiddet gibi oldukça karanlık temalardan besleniyor. Bu kadar genç (1986 doğumlu) bir sanatçı için ağır olduğu düşünülse de Florence, şarkı sözlerinin bu konulardan oluşmasını doğal buluyor. 10 yaşındayken büyükbabasının yavaş yavaş ölümüne ve 14 yaşındayken büyükannesinin intiharına tanık olan kızımızın annesi (ki kendisi Harward’da Rönesans eğitimi almış bir profesör ve Kraliçe Mary Dönem Sanatı departmanında dekandır), 12 yaşındaki Florence’ı da yanına alarak evi terkediyor ve komşuyla kaçıyor. Üstelik bu adamın Florence’ın yaşlarında 3 çocuğu da var. Çevresindeki herkes bu zavallı kızın bunca acıyla nasıl baş edebildiğini merak ederken Florence bu acıyan bakışlardan kurtulmak için odasına kapanıyor ve yüksek sesli müzikle deliler gibi dans ediyor. Akademik olarak düzgün bir eğitim alan Florence, ders sırasında aniden şarkı söylemeye başlaması nedeniyle bazı sorunlar yaşıyor. Ayrıca disleksi, dismetri ve insomnia’dan muzdarip. Yani bunca arıza, sanatsal olarak verimli bir patlamaya neden olmuşsa, benim kabulümdür.

Bence müzisyenin en büyük handikapı BBC tarafından belirgin biçimde desteklenmesi. Yani eğer sesine ve müziğine güveniyorsan neden böyle bir desteğe ihtiyaç duyarsın ki? Her neyse, belki de bu destek sayesinde Florence, henüz albümü yayınlanmamışken üç single ile geniş bir hayran kitlesi edinmişti bile.

2008′de sunulan ilk single olan “Kiss with a Fist” bence grubun (ve sonra gelecek albümün) genel havasına yakışmayan vasat bir punk parçası. Belki bunun sebebi Florence Welch’in ilk grubu “Ashok”dan kalma bir şarkı olmasıdır. O sıralarda şarkının adı “Happy Slap” imiş. Adından da anlaşılacağı gibi tüm şarkı boyunca tekmeler, tokatlar, tabaklar havalarda uçuyor, yataklar aleve veriliyor, çeneler ve bacaklar kırılıyor, kanlar akıyor.

“Dişlere atılan tekme bazıları için iyidir

Yumrukla öpüşmek hiç öpüşmemekten iyidir”

Sorulan sorulara bir açıklık getirmek isteyen Florence, 16- 17 yaşlarında yazdığı bu şarkı için şunları söylüyor: “Bu şarkı kesinlikle bir aile içi şiddet hakkında değil. Birbirlerini psikolojik olarak sınırlara sürükleyen iki insan hakkında; dövüşüyorlar ama hala birbirlerini seviyorlar. Bu şarkı kesinlikle saldırıya uğrayan biri hakkında değil, aslında fiziksel bir şiddet de yok. Bu şarkıda kimse kurban değil.” Şarkının daha sonra “Jennifer’s Body” adlı korku filminin soundtrack’i olduğunu belirteyim.

Aynı yıl çıkan ikinci single “Dog Days are Over”, birden mutluluk tarafından “çarpılan” bir kadının bu garip değişimden saklanmaya çalışmasıyla ilgili gerçek anlamda “gaz” bir parça.

“Köpek günleri geçti

Köpek günleri bitti

Atlar geliyor o yüzden kaçsan iyi edersin.

Annen için koş, baban için koş,

Çocukların ve tüm kardeşlerin için koş.

Tüm sevgini ve hasretlerini geride bırak

Onları yanında taşıyamazsın

Eğer hayatta kalmak istiyorsan”

Florence şarkıyı yaparken, Ugo Rondidone adlı bir sokak sanatçısının aynı adlı yapıtından esinlenmiş. Melodi harpın tınlamaları üzerine inşa edilmiş; vokalin sessiz sedasız girişi fırtına öncesi sessizliğini çağrıştırıyor. Çünkü vurmalılarla aniden ritm değiştiren şarkı tam bir curcunaya dönüyor. Gospel benzeri aralarla biraz soluk alıyoruz fakat “ne oluyoruz” bile diyemeden şarkıyla beraber çılgınca koşmaya başlıyoruz. Ve şarkı nefes nefese finale eriştiğinde başa sarıp tekrar dinlemek işten bile değil. Florence şarkının ilk klibini beğenmemiş olacak ki 2010 yılında konsepte daha uygun daha sanatsal bir klip çekiliyor. Şarkı “Slumdog Millionaire” ve “Eat, Prey, Love” (Ye, İç, Sıç, Yat olarak çevirmek istiyorum) adlı şiddetle uzak durulması gereken malum filmde kullanılıyor. Görünen o ki Florence, üzerinde çok çalıştığı ve daha iyisini hakkettiği aşikar bu değerli parçalarını ucuz popüler kültür ürünleriyle heba etmekte beis görmüyor. Yaşı küçük ya belki ondandır…

İlk iki şarkısı dillere pelesenk olan Florence nihayet (bence en iyi şarkılarından biri olan) “”ı albümün hemen öncesinde 2009′da çıkarıyor. Bu nasıl bir şarkıdır Yarabbim? Harpın arkaik lirizminin üzerine eklenen ham davullar, hırçın yaylılar ve keyboarddan aktarılan sert titreşimlerle kulağa akan melodi o kadar değişik ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Şarkıyı bir kefeye koymak mümkün değil. Son zamanlarda dinlenebilecek en kaliteli düzenlemelerden biri. Florence’ın vokalindeki duadan çığlığa kadar uzanan değişkenlik insanı yüreğinden yaralıyor. Üstüste binen ses kanalları sayesinde Florence’lardan oluşan bir koro hissiyatı oluşturan bu sonuca ulaşmak benim diyen tonmaisterlerin saçlarını yolduracak cinste. Temel olarak “önemli bir karar vermeden önce duyulan korku” hakkındaki şarkı için Florence şöyle demiş:

“Bütün o karanlık şarkıları yaptım. Ve firma artık daha neşeli şeyler yapmamız gerektiğini düşünmeye başladı. Bunu yapmaya çalıştığım süreçte bir şeyleri kurban ettiğimi farkettim. Evet neşeli piyanolarım ve davullarım vardı ama sözler şöyle geldi: ‘Bu bir lütuf/ Ama bedeliyle gelir/ Koyun kimdir/ bıçak kimdir?’ Rabbit Heart korku hakkında bir şarkı. Olabilecek şeylerden çok korkarım. Ve spot lambalarının altında bulunmaktan.”

Neden bilmiyorum, şarkı ve klibi bende bir “Alice Harikalar Diyarında” hissiyatı uyandırıyor. Belki sözlerindendir:

“Ayna ne kadar parlak ve yeni

Cazibe ne çabuk kayboluyor

Dönerek zamanın dışına akıyorum

Yanlış hap mıydı aldığım? (Jefferson Airplane göndermesi?)

İşte buradayım, tavşan yürekli bir kız

Spotların altında donakalmış

Görünen o ki, son fedakarlığı yapıyorum…”

Belki de klibinden kaynaklanıyor. Bir kır toplantısı; 70′lerin çiçek çocuklarından oluşmuş bir grup (Wells’in Eloi’lerini veya mitolojik “Faerie” halkını da andırmıyor değiller) Florence’i içlerine alarak dans etmektedir. Bu hoş görüntüler, topluluğun hareketlerinin gittikçe garipleşmesiyle rahatsız bir hal almaya başlar. Florence irade dışı olarak bir şölen sofrasına oturtulur; gelin kendisidir. Tacizkar damat ise “The Hatter”ın kopyası gibidir. Tüm konuklar güle oynaya şölen masasını bir tabut haline getirirler ve havai danslarla Florence’in cenazesini nehre, son yolculuğuna bırakırlar.

Bu ve benzeri nefis kliplerin Florence’ın imajını ziyadesiyle desteklediğini düşünüyorum. Peri masalı veya Anglo-Sakson mitolojisini andıran bu analojik imgeler ordusu sayesinde bu klibin YouTube’a düşer düşmez tıklanma rekorları kırdığını belirtmek istiyorum. Popüler kültürün basit bir örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ama kalitesini ve çok boyutluluğunu yadsıyamam. O yüzden etkileniyorum zaten.

Benim grubu tanımam, ilk albümlerini yayınladıkları 2009′a denk geldi. İlk dinlediğim şarkıları ise, çıkar çıkmaz yayınlanan dördüncü single’ları “” oldu.

“Bu şarkı, siz ve bir oğlan arasında, dile getirilemeyen bir elektrikle ilgili. Karşınızda dikildiklerinde nefes alamazsınız, düşünemezsiniz, düzgün birşey yapamazsınız. Ben çok garibimdir; eğer birinden hoşlanırsam gerçekten acizleşirim. Hatırlıyorum da, bir bar penceresinin önünden geçerken içeride ilk sevgilimi görmüş, kendimi yerlere atıp toprağı tırmalamıştım. Çünkü çok korkmuştum. Ben herşeyi çok yoğun yaşarım, bu yüzden müziğim de yoğun ve aşırıdır. Eğer birinden hoşlanırsam gerçekten hoşlanırım, mahvolurum. O zamanlarda hip-hop dinliyordum ve bu tempoya uyacak bir şeyler yapmak istedim. Bence en ileri görüşlü müzik budur. Bu hızda yapılmış en ileri görüşlü müzik. Ve yine Gotik imajlarla; peri masalları ve Edgar Allen Poe öyküleriyle dolu. Çocukken çok fazla Gotik korku öyküleri okurdum.”

Kendisinin de belirttiği gibi “Drumming Song” aşkla atan bir kalbin gürültüsü hakkında aşırı bir şarkı. Florence gürültülü ve muhteşem şeylerden hoşlandığını söylüyor her tarafta (kilise çanları gibi). Şarkı da öyle. Hiç dinmeyen çiğ davul sesleri Kate Bush’un primitif işlerini hatırlatıyor (özellikle de “Sat in your Lap” şarkısını). Florence’in karakteristiği olan kreşendo burada tam anlamıyla yerini buluyor. Zorlu vokaller, araya giren koral bölümler, hiç kesilmeyen davullar, çılgın orkestra ve tahammül sınırlarının eşiğine henüz gelmişken ulaşılan final… Nefes nefese, armonik bir gürültü!

“Sirenlerden daha güçlü

Kilise çanlarından daha yüksek

Cennetten daha tatlı

Ve cehennemden daha sıcak…”

Şarkıyı destekleyen klipte Florence, büyük bir katedral içinde, Ortaçağ rahibelerini andıran bir grupla beraber dans ediyor (Koreografi olduğundan şüpheliyim. Ya da o da çiğ bir yapıya sahip). Hafif bir (uzun bacaklı) “Catwoman” ve (daha arıza) bir Róisín Murphy havası da mevcut.

Albüm “Lungs (Akciğerler)”ın çıkışına kadar bekleyen ama aslında gizli bir hit olarak tüm süreçte sırasını bekleyen “You’ve Got The Love” aslında “Dog Days are Over” single’ının B-side’ı ve (aynı Madonna’nın Vogue’u gibi) destekleyici olması gerekirken asıl şarkının önüne geçen bir şarkı. Orijinal olarak “The Source” adlı gruptan Candi Staton’ın sesiyle aktarılan soul-gospel karışımı bu dans şarkısı daha önce Joss Stone tarafından da ’lanmıştı. Çocukken dinlediği şarkıyı bir konser sırasında söyleyen Florence, dinleyicilerin yüzlerindeki ifadeden o kadar etkileniyor ki bu ’ı stüdyoda kaydetmeye karar veriyor. Nihayet klibi de çekildiğinde istediği patlamayı yakalıyor (Şarkı, albümün CD formatına bonus track olarak eklenmiş). Şarkıyı dinlerken insan gerçekten içinde bir şeylerin yükseldiğini hissediyor. Özellikle de finale doğru Florence’in çığlık çığlığa kendini kaybettiği bölümler, neden bilmiyorum gözlerimi dolduruyor (çok mu duygusalım?). Bu kısacık şarkı nasıl bu kadar etkili olabilir, nasıl bir marş haline gelir izleyip görün. Florence, bu genç yaşında hem şarkının asıl sahiplerini hem de daha kıdemlisi Joss Stone’u (bizim oraların tabiriyle) “donunda sallayıp sallayıp fırlatıyor”. (Evet… Evet… Doğru duydunuz. Gerçekten bunu söyledim!). 2010 yılında rapçi Dizzie Rascal’ın katkısıyla bu şarkının uzatılmış bir versiyonu da single olarak çıkarıldı (You Got The Dirtee Love).

Lungs albümünün en son single’ı olarak seçilen “Cosmic Love” Florence’ın tarzını yansıtan dünya dışı bir şarkı (ismi üstünde). Yoğun alkollüyken yarım saat içinde yazdığı bu şarkı tam anlamıyla bir Kate Bush şarkısı: “Kalbinden kayan bir yıldız gözüme yerleşti/ Çığlık attım/ Gözlerimi parçalarken/ Ve kör kaldım…”. Yine primitif davullar, harpın nazik sesi ve yine bir yakarışı seslendiren koro… “Lungs”ın şarkı listesi şöyle:

1- Dog Days Are Over

2- Rabbit Heart (Raise It Up)

3- I’m Not Calling You a Liar

4- Howl

5- Kiss with a Fist

6- Girl with One Eye

7- Drumming Song

8- Between Two Lungs

9- Cosmic Love

10- My Boy Builds Coffins

11- Hurricane Drunk

12- Blinding

*Bonus Track: You Got the Love (Florence and the Machine version)

İki cover (Girl with One Eye ve You Got the Love) dışındaki tüm sözler Florence’a ait. Bu durumda şarkı sözleri pek bir kanlı canlı oluyor tabii ki:

“İlkbaharda deri değiştirdim/ Değişen rüzgarla uçup gitti/ Sular maviden kırmızıya döndü/ Adadığım gökyüzüne doğru…” (Rabbit Heart)

“Sana yalancı demem yeter ki yalan atma/ Sana hırsız demem yeter ki benden çalma/ Sana hayalet demem yeter ki musallat olma/ Ve seni öyle severim ki/ İzim veririm bana kıymana… Ciğerlerimde bir hayalet var/ Uykumda nefes alıyor/ Dolanıyor dilime/ Usulca konuşuyor/ Ve ayaklarımla yürüyor…” (I’m Not Calling You a Liar)

“Karanlıkta haykırıyorum, uluyorum senden ayrıyken/ Dişlerimi göğsüne geçirip, atan kalbinin tadına varmak için… Tırnaklarım cildini yırtıyor ki içeri girebileyim… Senin sesinle şakıyan kanımı akıtmak istiyorum… Etinin dokusu gelinlik gibi yumuşacık/ Kendimi kollarına dolayana dek rahat yok bana artık… Tıpkı ele geçirilmiş bir çocuk gibi/ Damarlarımda bir canavar uluyor/ Seni bulup tüm kırılganlığını yırtıp atmak istiyor… Temiz kalpli bir adam bile, her gece dua eden/ Kurt olabilir sonbaharda ay parlarken…” (Howl)

“Sesi yuttum/ O da beni yuttu/ Ta ki ruhumda hiçbir şey kalmayana kadar…” (Drumming Song)

“Çünkü nefesim kapana kısıldı/ İki ciğer arasında… Uyurken aramızdan uçtu/ Ağzından süzülüp benimkine aktı…” (Between Two Lungs)

“Ve karanlıkta/ Kalp atışını duyabiliyorum/ Sesi işitmeyi denedim/ Fakat duruverdi/ Ve o kadar karanlıktaydım ki/ Ona dönüşecek kadar karanlık…” (Cosmic Love)

“Sevgilim tabutçudur bütün gün bunu yapar/ Ne iş olsun diye, ne de oyun olsun diye/ Kendine bir tane yaptı, bir tane de bana/ Bir tane de sana yapacak şu günlerde…” (My Boy Builds Coffins)

“Yok artık sanki ölümün kendisi yok olmuş gibi ölüyü düşlemek/ Yok artık bir oğlan için, bahçedeki bir beden için karga gibi bağırmak/ Yok artık aşık kız gibi hayal kurmak/ Yanlış bir dünyaya aşık bir kız gibi…” (Blinding)

Aslında albümde daha dikkat çekici parçalar yok değil. Mesela sırf onu ağlattı diye bir kızın gözünü oyan sert bir hatunun anlatıldığı, hafif “Kill Bill” kıvamındaki cover “Girl with One Eye” gibi: “Bıçağı aldığım gibi oydum gözünü/ Eve götürdüm ki göreyim sönüp öldüğünü/ Valla çok şanslı ki suratına bir sırıtma çizmedim/ Tek gözü açık uyuyor bu yüzden / Bedeli buydu ödemesi gereken… Dedim ki, hey, tek gözlü kız/ Çek pis parmaklarını pastamdan!/ Dedim ki, hey, tek gözlü! / Küçük kalbini sökerim, beni ağlattın çünkü.” Her ne kadar cover desem de daha önce hiç kaydı yapılmamış olan bu şarkı, Florence’ın bir zamanlar beraber çalıştığı “Ludes” adlı bir gruba aitmiş. Orijinal halinin nasıl olduğu bilinmiyor, o yüzden Florence + The Machine’in kaydı orijinaldir diyebiliriz.

Albümde bir diğer dikkat çeken parça da kanın oluk oluk aktığı, gore sahnelerle bezeli “Howl”. Kesinlikle bir single olarak değerlendirilmesi gereken bu şarkı hayranların ısrarlı talepleriyle her konserde seslendirilen gizli bir hit. Savaş davullarını andıran vurmalıların üzerine eklenen vahşi yaylılardan oluşan orkestrasyon eşliğinde Florence ses tellerini sonuna kadar sömürüyor. Oldukça dik modülasyonlar ve durmadan ilerleyen kreşendo nedeniyle söylenmesi de eşlik etmesi de zor bir parça. Genç ve enerjik yapısıyla, nedense, gençlik korku filmlerinden alınma sahnelerden oluşan amatör kliplere meze olan şarkı benim gözümde de; güzel ve aptal kızların, yarı çıplak, kaslı kurt adamlara ya da soluk benizli vampirlere aşık olduğu filmlere soundtrack olacakmış hissi uyandırıyor (Nitekim o da oluyor).

Florence’in Amerika’ya açılması farz olduğundan (maalesef dünya müzik piyasasının ipleri hala Amerika’nın elinde) bu coğrafyada Kasım 2010′da çift diskten oluşan bir albüm yayınladı “Between Two Lungs”. Lungs albümünün yanına eklenen, B-side’lar ve canlı performanslardan oluşan bonus diskin şarkı listesi şöyle:

1. Heavy In Your Arms

2. You Got The Dirtee Love

3. Hurricane Drunk (The Horrors Remix)

4, Strangeness & Charm (Live from Hammersmith Apollo)

5. Swimming (Live From Hammersmith Apollo)

6. Dog Days Are Over (Yeasayer Remix)

7. Drumming Song (Live from the London Roundhouse)

8. Girl With One Eye (Live from the London Roundhouse)

9. Hurricane Drunk (Live from the London Roundhouse)

10. Dog Days Are Over (Live from the London Roundhouse)

11. My Boy Builds Coffins (Live from the London Roundhouse)

12. Hospital Beds (Live from the London Roundhouse) (Daha önce yayınlanan Kiss with a Fist single’ının B-side’ı)

Bu yenilenmiş albümün lokomotifi olarak seçilen şarkı “Heavy In Your Arms”, “ (Alacakaranlık)” serisinin yeni bölümü için yazılmış aslında. Daha önce “Rabbit Heart”da kendini kurban etmekten bahsederken nasıl olur da bu kadar ucuz bir pazarlama ürününe dahil olur akıl erdirmek mümkün değil. Kendisi de yaptığı şeyin kabul edilebilirliğini sorguluyor demek ki çünkü filmi gereksiz alt metinlerle değerlendirme çabasında: “Bu şarkı aşkın ağırlığıyla ve bazen iki insan arasında ne denli büyük bir sorumluluğa neden olduğuyla ilgili. Bence bu, serisinin içerdiği güçlü bir tema; özgürleşmek mi yoksa hüküm altına mı girmek. Bazen yüklendiğiniz aşk sizi çökertebiliyor”. Yok ya! Florence’ın hemen bu popüler kültürden uzaklaşması ve kendine saygılı bir biçimde yeraltına, ait olduğu sulara geri dönmesi gerekiyor bence.

Sırası gelmişken; Florence’in tarzını (alternatif pop/rock, indie, punk, hip-hop, gospel, soul…falan uzatmadan) kısaca “Siouxie Sioux veya Annie Lennox tarafından söylenmiş Kate Bush şarkıları” şeklinde yorumlayabilirim. Aslında benzetmelerden pek hoşlanmam ama müzisyenle ilk defa tanışacaklar için bir yöntem bulmalıyım değil mi? Her ne kadar alternatif-pop yapsa da sahne performanslarında rahat kıyafetler yerine, Róisín Murphy ve Tori Amos gibi “haute couture” giyinmeyi seviyor, modaya uyarak. Dekorlar Kate Bush’un “Ivy” konseptini andırıyor. Yaşından beklenmeyecek bir sahne hakimiyeti var. Bu “cool” imajı ve daha çok Stevie Nicks’i andırıyor. Florence’ın görselliğini hayal etmek yerine Pre-Raphaelist neo-klasik ressamların “The Lady of Shalott” yorumlarından bir fikir edinebilirsiniz (gerçekten). Pek güzel olmadığını itiraf etmeliyim ama çok düzgün bir fiziği var. Tüm bunlar birleşince oldukça erotik bir şarkıcı olduğunu söyleyebilirim. En çok da şarkı söylerken kendini kaybetmesi, seyircide profesyonel değil de amatör bir işi izliyormuş hissi uyandırıyor ki bu heyecan verici birşey. Daha önce de söylemiştim, şarkıları oldukça zor. Kızımız belli bir ses eğitimine sahip değil. Altodan sopranoya dek uzanan geniş bir alanda şarkı söyleyebiliyor. Nitekim, dar bir göğüs kafesi (Florence çok zayıf), eğitimsiz ama nitelikli bir ses, icra edilmesi zor şarkılarla yanyana geldiğinde canlı performanslarda değişken bir sonuç ortaya koyuyor. “Howl”un tatmin edici bir canlı performansına zor rastlanırken “You’ve Got The Love”ın canlı halleri stüdyo kayıtlarından çok çok daha güzel geliyor kulağa. Keza “Rabbit Heart”ın canlı vokalleri daha bir etkileyici sanki. Florence falsolu sesler çıkarmaktan korkmuyor. Albümünde bile detone sesler var. Şarkı söylemeyi çok sevdiği her halinden, her mimiği ve jestinden belli oluyor. Diyafram kontrollü seslerden çok yürekten sökülüp gelen çığlıklar duyabiliyorsunuz. Bazen dik seslere çıkamıyor, gerisini koyveriyor. Bazen hiç ummadığı kadar güçlü bir sese ulaşıyor, kendisi de buna şaşırıyor. Genel olarak müziğini, marine edilmiş bir rostodan çok çiğ bir et parçasına benzetiyorum ben. Kanlı kanlı, can yakıcı. Şarkı bitince ağızda garip bir tat kalıyor, insanın yüreği şişiyor. Eleştirmenler de bu “ham” performanslara zor bulunan bir cevher olarak sıkıca sarılıyorlar. Neticede herkes bu kızın çok ama çok etkileyici olduğunda hemfikir.

Yazımı sonlandırırken, usül öyledir ya, Florence + The Machine’in aldığı ödülleri sıralamak istiyorum (sayısız adaylıklarını bir tarafa bırakarak):

2009 BRIT Ödülleri Critic’s Choice ödülü

Studio8 Media Uluslararası Müzik ödüllerinde Temmuz 2009′un en iyi şarkısı ve kadın vokali

UK Festival Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Artist

UK Music Video Ödülleri (2009) En İyi Stilize Video ödülü (Drumming Song ile)

2010 South Bank Show Ödülü

2010 BRIT Ödülleri MasterCard özel ödülü En İyi Albüm

Glamour Women Of The Year (2010) Yılın Grubu

Meteor Ireland Müzik Ödülleri En İyi Uluslararası Grup

Elle Style Ödülleri Yılın Müzisyeni (2010)

2010 MTV Video Music Ödülleri En İyi Sanat Yönetimi ( Dog Days are Over video klibi)

Q Awards En İyi Kadın ve En İyi Şarkı (You’ve Got The Love)

UK Festival Ödülleri 2010 Yılın Marşı (You’ve Got The Love)

Avrupa Festival Ödülleri 2010 En İyi Çıkış

Önümüzdeki 53. Grammy Ödüllerinde En İyi Çıkış Yapan Müzisyen ödülüne adaylığı kesin gözüyle bakılan Florence + The Machine’i deneyimlemek için henüz çok geç değil.

Kaynaklar:

Yazıyı yazarken verdiğim bilgileri (kafamdan uyduramayacağım için) Wikipedia’nın “Florence and The Machine” başlığından ve grubun legal sitesinden aktardım. Geri kalan tüm yorumlar bana ait, o yüzden copiraytı mopiraytı yok!

Videolar:

http://www.vuutv.net/dad0bb10cf:0SLoOzTMjC8.html (Howl Canlı Performans)

http://www.vuutv.net/c257e9b91e:TpLXQorSQe8.html (Drumming Song Videoklip)

http://www.vuutv.net/c865aaa9ba:7nxO-yPQesA.html (Rabbit Heart Videoklip)

http://www.vuutv.net/266871420e:WK3dGMBgzwU.html (You’ve Got The Love canlı performans)

wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

Ezgileri Susturulamayan Bir Yürek: Ruhi Su

“Ama benim memleketimde bugün
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi…”

Çarpık düzen ve bununla birlikte halk kültürünün yozlaşmaya yüz tuttuğu bir dönemde bütün zorlukları göze alarak geçmişin direncini taşıyan kültür mirasını sahiplenen ilk isimdir . Halkıyla bütünleşmek,  sanatçı yönüyle toplumsal sorunlara karşı bilinç uyandırmak adına çıktığı bu zorlu yolda kendisine ödetilen bedel baskı ve yıldırmalarla geçen koca bir yaşam olmasına rağmen çok iyi bildiği ve geliştirmeyi başardığı geçmişten aldığı direniş geleneği onurlu duruşundan  hiç ödün vermemesini sağladı. Aramızdan ayrıldığı 20 Eylül 1985’ten bugüne tam 20 yıl geçti…

Muhalif müziğin sesi 1960’larda yükselir. , Pir Sultan, gibi ozanlara dayanan muhalif geleneği o yıllarda yeniden etkinliğini Ruhi Su sayesinde sürdürür. Dünya müziği ve geleneksel arasında bir köprü kurma misyonunu başarıyla yüklenen usta ozan sergilediği devrimci duruşuyla da tıpkı Pir Sultan gibi, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi egemenlerin hedefi olur.

1951 yılında tutuklanıp aylarca işkenceler görür. Tam 5 yıl değişik hapishanelerde tutsak edilir. Sonra sürgün, gözaltı… Yurt dışına tedavi görmek için gitmesini bile  engellerler.

Bugün az sayıda devrimci sanatçının örnek aldığı  Ruhi Su hala bu devrimci duruşun, direnişin en başta gelen sembollerinden birisidir.  “ söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı ne de ben onları. söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyordum” diyordu her şeye karşın Ruhi Su bir yazısında. Bir ülkenin suyu ve toprağı kadar değerli varlığı olan türkülerine baskı görenin yanında saf tutarak sahip çıkmıştır…

Ruhi Su yaşamını  da karşısına dikilen bütün güçlüklere ve engellemelere karşın bir yapıtına dönüştürebilen bir insandı. Görkemli başarısında geçmişten bir başka halk sanatçısında övdüğü sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratma gücüne olduğu kadar halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmeyeceğine duyduğu inancın da payı büyüktür.

1912 yılında Van’da doğmuştu. Anasını, babasını hiç görmedi. Çocukluğu Adana’da, Çukurova’da, Toroslar’da geçti. Van’dan Adana’ya bir aileye geldiğinde çok küçüktü. Ailesi çok yoksuldu.

Altı yaşına geldiğinde Adana’yı Fransız ve İngilizler işgal etmiştir. Bu yüzden Toroslara sığınırlar. Oradan oraya göçerler. Sonra tekrar Adana…

Asıl adı Mehmet olan Ruhi Su 10 yaşındadır o zaman. Sonra bir öksüzler yurduna verilir. O günden sonra da hep yatılı okur. yaşamı da öksüzler yurdunda başlar.

1925 yılında Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye’deki tüm öksüzler yurtlarına bir bildiri yollanır, “müziğe hevesli, istidatlı  çocukları bize yollayın”  denir.

Bu sınavlara girip kazanır Ruhi Su. Ama Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim daha gönderilir, “okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek” diyorlardı bu kez.

Ruhi adı da Adana’dan ayrılmadan önce muayene sırasında doktorlar tarafından konmuştu Ruhi Su’ya. Askeri lisedeyken çalıp söylemeye, bir yandan da sevmediği askeri okuldan ayrılmanın yollarını aramaya başlamıştır. Okuldan kaçıp Ankara’ya gider.

Cebinde sahte bir kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolun sonunda yanında iki inzibatla İstanbul’a döner. Kaçtığı için hapsedilmiştir. Daha sonra çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi ile ilişkisi kesilir, Adana’ya, öksüzler yurduna geri gönderilir. Oradan  da Adana  Öğretmen Okulu’na…

Müzik sevdası ağır basmıştır Usta’nın. Ankara’daki o tek müzik okuluna gitmeyi düşler.  Adana’da o yıllar yaz geldiğinde öksüzler yurdunda kalan çocuklar evlerine gönderilirdi. Evi olmayanlar da Konya’ya aynı okula gönderilirdi. Orada Ruhi Su’nun sesini duyan okul öğrencileri  “mutlaka Ankara’ya gelmeye bak” demişlerdi Ruhi Su’ya.

Birisinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalışır. Sınav günü gelip çatınca girdiği her dersin sınavını başarıyla verip sonunda  Ankara Müzik Öğretmen Okulu’na girer.

Orta Eğitim Müdürü büyük eğitimci Hasan Ali Yücel’dir o yıllar. 1936’da Ankara’da Riyaseti Cumhur Orkestrası kurulmuştur. Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nu bitiren Ruhi Su da girer konservatuvara, 1942 yılında bölümünden mezun olur.

Radyolarda türkü söylemeye başlar. Radyodaki programları çok tutulur. Radyo programları tutulmasına tutulmuştur ama  senin için şöyle şöyle diyorlar diyenler halk türkülerini söyleyen, seslendiren Ruhi Su’yu, 1952’de hem radyodan hem de operadan kopartmışlardı.

1952 yılında cezaevine girer, 5 yıl hapis yatar. Siyasal düşünceleri yüzünden girdiği cezaevinden 1957’de çıkar.

1960’ta İstanbul’da türkü söylemeye başlar. Bu sıralarda “Bitmeyen Yol” filminde söylediği türküdeki Serdari’nin “Halimiz ne olacak kısa çöp uzundan hakkını alacak” şeklindeki sözler hakkında kampanyalar açılmasına bile neden olacaktır.

Sanat yaşamı boyunca 16 45’lik plak, 12 uzunçalar plak doldurdu. Kendi şiirlerinin yanısıra Nâzım Hikmet’ten, Türk halk ozanlarından ve diğer şairlerden çeşitli şiirleri besteledi. Şiir, yazı ve konuşmalarını 1975’te basılan “” adlı kitabında topladı. Anısına hazırlanan “Ruhi Su’ya Saygı” kitabı da 1986’da yayınlandı.

Ruhi Su “Halkımın desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım” diyordu. Genç yaşlardan başlayarak dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakış açısını geliştirmiş, biçimlendirmiş ve güçlendirmişti.

Yaşamı boyunca yılmadı. Sesi, sazı ve türkülerle yaşadı. 1985’te aramızdan ayrıldığında Türkiye halkına bağlılığını benzersiz bir eylemle, bu halkın müziğini evrenselliğe ulaştırarak kanıtlamıştı.

Devrimci müzik nedir sorusuna karşılık “Halkın özlemleridir. Ekmekten aşka kadar halk neyin özlemini çekiyorsa odur” diyordu. Dadaloğlu’nda da, Köroğlu’nda da, Pir Sultan’da da bizim halkın özlemi, dertleri ve sorunları dile geliyor demişti.

Ruhi Su da diğer bütün halk ozanları gibi halk kaynağından beslenmiş bir ozan. Ama bir farkla o bir yandan halk kültürünü araştırıyor, geçmişin şiirlerini, türkülerini ortaya çıkarıyordu. Bir yandan da bunları  çağdaş bir yorumla halka sunmaya çalışıyordu.

Ruhi Su’nun gür sesli yalın söyleyişi, türkülere bir canlılık, tazelik ve renklilik getirmiştir.  Hem O’nun halka olan saygısını hem de halk kültürüne olan sevgisini ortaya koymuştur.

Ruhi Su, 1960-1970’li yıllar arasındaki kuşağın bir kesiminin türkülere getirdiği yoz anlayışı kırmış, kan ağlayan ağıtlara, yiğitçe başkaldıran koçaklamalara, derin insancıllık yüklü nefeslere yeni bir soluk getirmişti. Çünkü Ruhi Su’nun sesi kabukları kırıp öze giden, özle sözü bir eden bir sesti.

Halk türlü baskılardan türkülerde kurtulur, içini türkülerle döker. Ruhi Su’nun türkülere getirdiği katkı, yanıklığı uyanıklığa çeviren bir ses ve saza bile başını eğmeden, göğsünü gere gere bir söyleyişti.

Yorumculuk yönüyle de öne çıktığı 1960’lı yıllardan sonra bir ekol haline gelmişti. 1940’larda başladığı müzik çalışmalarına da 1952-57 yılları arasında tutukluluk yüzünden ara verir.

Türküleri bir konu çevresinde toplar ve toplumcu şairlerin yapıtlarını da besteleyip yorumlardı.  80 sonrası  ortaya çıkan müzik gruplarında  Ruhi Su’nun etkisi görülür. Ruhi Su’nun kendinden sonra gelenleri etkilemesinin nedeni türkülerdir. Diyar diyar gezip derlediği türküler…

Ruhi Su’ya kadar türküler sadece o zamana kadar gelen, geleneklere  bağlı  kalan klasik bir yöntemle “derleme“ usulü ele alınıyorken Ruhi Su, müzikte çağdaşlaşma adına yorum ve derlemede farklı arayışlara girmiştir. O, ardından gelenlere halk türkülerinin alışıldık kalıpların dışında da sunulabileceğini kanıtlamayı bilmiştir.

Türkülere kendinden bir şeyler katan Ruhi Su, birçok konuda türkülere titizlikle eğiliyor, tarihsel serüveni içinde köklerine inip bugüne taşıyordu. Her türküde koyduğu katkı geleneği gelecekle buluşturuyordu. Ruhi Su demek halk türkülerinin teorisini ve pratiğini birlikte ve en iyi haliyle işleyerek ortaya koymak demekti.

Anadolu’nun geleneksel enstrümanı olan ince sazıyla bas-bariton bir ses bu kadar birlik ve beraberlik  çağrıştırıp yakışabilirdi.   Ruhi Su’ya göre ses müzikte en önemli ögeydi. Sözü söz eden meramı ifade de en başta gelendi. Bu nedenle çoksesli müzik arayışlarının başına “insan sesini” koymuştur.

Onunki ne geleneksel olarak kısır bir halk seviciliği ne de körü körüne çağdaşlaşma adına batılı anlamda müzik anlayışı değildi. Anadolu’daki müzik kültürünün özüne sadık fakat halkın beğenisini yüceltecek bir eğilimdi.

Müzikteki gelişme ve değişimi eğitime,  bu alandaki zengin kültürel birikimin çağdaş kültüre dönüşmesine bağlıyordu. O’na göre bir yerde türküler ne kadar gelişmişse, anlatım gücü ne kadar artmışsa, oradaki koşullar o oranda çoğalmış demekti.

Türkülerden korkulması boşuna değildi. Halkı türkülere katmak, geçmiş kültürü çağın beğenisiyle ve diyalektik bir yöntemle yığınlara taşımak ve türkülerle tek ses olmaktı amaçladığı. Geçmişten yansıyanı bugünkü ile karıştırmak, günümüzde geçerli olan gerçek yaşamdan izlerle yaşatmak ve sonra haykırmak. Ruhi Su’dan yansıyan buydu işte. Bu yüzden sevilmişti Ruhi Su. Ve genç kuşakların belleklerinde bu nedenle yaşıyor. Ve bu nedenle ezgili yüreğinden taşan ses kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor. Ölümünden tam 20 yıl sonra bile…

Temel Kaynak: Ezgili Yürek, Ruhi Su, Adam Yayınları 1985.

Tamer Uysal

2005

dosteli16@hotmail.com

Siemens 12. Opera Yarışması Sonuçlandı…

Siemens’in düzenlediği geleneksel Siemens Yarışması’nın 12’ncisi sonuçlandı. Yarışmada dereceye giren genç sanatçıları 22 Nisan Cumartesi akşamı İstanbul Alman Konsolosluğu’nda düzenlenen töreninde verdikleri konser ile izleyenlere keyifli dakikalar yaşattı.

Toplumun gelişiminde sanatın önemli bir yeri olduğuna inanan Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. her yıl düzenlediği opera yarışması kapsamında hem gençleri teşvik etmeyi, hem de toplumu sanata özendirmeyi amaçlıyor. Bu yıl 12’ncisi düzenlenen Siemens Opera Yarışması’na farklı illerden pek çok genç sanatçı başvurdu. Ön elemeleri 19, 20 ve 21 Mayıs olmak üzere 3 gün boyunca süren yarışmanın heyecanla beklenen sonuçları, 22 Mayıs akşamı düzenlenen galada açıklandı.

’nda Deniz Yetim ikinci olurken, üçüncülüğü Alper Göçeri ve Cem Beran Sertkaya paylaştı. Nihan İnan ise mansiyon ödülüne layık görüldü. Törende ödüllerini alan , verdikleri mini konserle davetlilere keyifli dakikalar yaşattı.

Yarışmanın jürisinde yer alan Devlet Opera ve Balesi Başrejisörü Doç. Yekta Kara, Devlet Sanatçısı Mete Uğur, Dresden Operası Genel Yönetmeni Prof. Gerd Uecker, Karlsruhe Operası’ndan Achim Thorwald ve Erfurt Operası Genel Yönetmeni Guy Montavon bu yıl yarışmaya katılan genç opera sanatçılarının çok yetenekli olduğunu ve seçim yapmakta zorlandıklarını belirtti.

Yarışmanın ikincisine Salzburg Mozarteum Akademisi’nde 6 haftalık yaz bursu ile Goethe Institut Inter Nationes İstanbul’da 2 aylık Almanca bursu verilirken, üçüncülüğü elde eden genç sanatçılar para ödülü kazandı.

(Soldan sağa): Nihan İnan, Alper Göçeri, Cem Beran Sertkaya, Deniz Yetim

Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından 1993 yılından bu yana verilen Siemens Sanat Ödülü’ne bu sene de sanatseverler yoğun ilgi gösterdi.

Siemens 12. Opera Yarışması’nda dereceye giren yarışmacıların özgeçmişleri:

Deniz Yetim / Siemens 12. Opera Yarışması İkincilik Ödülü

1986 yılında İzmir’de doğdu. Müzik eğitimine ilkokul 3. sınıfta İzmir Devlet Operası çocuk korosunda başladı ve aynı zamanda piyano eğitimi aldı. Lise eğitimini Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde sürdürdü. Ardından Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Anasanat dalına kabul edildi. Deniz İnan halen çalışmalarını sürdürmektedir.

Alper Göçeri / Siemens 12. Opera Yarışması Üçüncülük Ödülü

1983 yılında İzmir’de doğdu. 2006 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı bitirdi. Bir yıl Graz (Avusturya) Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Göçeri, halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde koro sanatçısı olarak görev yapmaktadır.

Cem Beran Sertkaya / Siemens 12. Opera Yarışması Üçüncülük Ödülü

1981 yılında Ankara’da doğdu. 1999 yılında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ni kazanarak Opera-Şan Bölümü’ne girdi. 2002 yılında düzenlenen Siemens Uluslararası Opera-Şan yarışmasında Mansiyon Ödülü’ne layık görüldü. 2004 yılında üniversite öğrenimini tamamlayarak Bilkent Üniversitesi’nden mezun olmasının ardından çalışmalarını sürdüren sanatçı, çalışmalarına Ankara Devlet Operası’nda devam etmektedir.

Nihan İnan / Siemens 12. Opera Yarışması Mansiyon Ödülü

1990 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul 3. sınıftayken Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı Viola bölümünü kazandı. İlkokuldan mezun olduğu sırada Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın tam zamanlı Viola bölümünü kazanarak lise 2. sınıfa kadar öğrenim gördü ve ardından İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na yatay geçiş yaptı. 2007-2008 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı Opera bölümünde, 2008-2009 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tam zamanlı Opera bölümünde okumaya hak kazandı. İnan çalışmalarını sürdürmektedir.

www.sanatlog.com

Çağrı Raydemir’in İlk Albümü “1-Oyun” Mk2 Yapımcılık ve Seyhan Müzik Etiketiyle Piyasada…

’in ilk albümü “” 2010 yılı Şubat ayında Mk2 Yapımcılık ve Seyhan etiketiyle piyasada…

Ev stüdyosunda kaydedilen albümde sözler, müzikler, tüm enstrümanlar & vokaller, kayıt, düzenlemeler, miks & mastering ve kapak tasarımı Çağrı Raydemir’e ait.

Harun Can’ın (Korkuluk) “Adalet-i Kainat” ve Erdem Acır’ın (Cicibebe) “Boşuna” şarkılarında konuk olduğu albümün listesi ise şöyle:

1 – Sende Kalsın
2 – Ciddiyet Aktörleri
3 – Alışkanlık Olmuşsun
4 – Boşuna
5 – Bohem Hayaller
6 – Jetonsuz Krallar
7 – Değiştin Sandım
8 – Şekilperest
9 – Adalet-i Kainat
10- Alışma

Halen Ankara’da yaşayan ve ikinci albümünün kaydını hazırlayan sanatçının bilgilerine ulaşmak için internet adresleri:

www.cagriraydemir.com
www.myspace.com/cagriraydemir

Biyografi

Çağrı Raydemir 1981 yılında Ankara’da doğdu.

Müziğe 13 yaşında elektrik gitar çalarak başladı.

Müzik; hissetmek, çalıp üretmek, çeşitli gruplarda yer almak, sahneye çıkmak şeklinde veya farklı şekillerde hayatında yer aldı.

Bir dayatma ya da yönlendirme olmaksızın, toplumun genel geçer rotaları doğrultusunda klasik bir eğitim süreci sonrası son olarak ODTÜ Makine Mühendisliği’nden mezun oldu.Askerliği müteakiben, 2005 yılında halen devam etmekte olduğu iş hayatına başladı.

Geçmiş yıllarda yazdığı, arta kalmış zaman üretimi şarkılardan seçtiği 10 şarkıyı, 2010 yılı Şubat ayında müzik marketlerde yerini alan “1-Oyun” adlı ilk albümünde topladı.

Ev stüdyosunda kaydettiği “1-Oyun”  albümünde sözler, müzikler, tüm enstrümanlar & vokaller (konuk hariç), kayıt, düzenlemeler, miks & mastering kendisine aittir.

Halen bir yerlerde çalmaya ve 2. albümünün kaydına, yazdığı şarkılardan seçtiği yeni bir paket ile devam etmektedir.

Dünyada varolup giderek artmakta olan onca çıkarcılığın ve çoğu bu çıkarcılık halinden kaynaklı onca kötülüğün en başta bireysel düşünce ve bilinç kademesinde düzeltilmesi gerektiğine inanmaktadır.

Düşün & müzik adına, elinden geldiğince sürekli gelişmek, fikirler vermek, fikirler almak amacındadır.

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »