SanatLog-Meltem Taşkıran Röportajı

MÜZİKLE, TİYATROYLA, EĞİTMENLİKLE AMA MELTEM’CE GEÇMİŞ SENELER

ın farklı dallarında ürünler vermiş çılarla röportaj yapmak insanı biraz tedirgin eder. Ben de, Meltem Taşkıran’la röportaj yapmaya giderken biraz tedirgindim, hem karşımda çok yönlü bir çı olduğundan, hem de uzun süredir röportaj yapmadığımdan. Ama Meltem’le röportajım olabileceğini düşündüğümden çok daha rahat geçti. Tabii bunda Meltem’in belki de eğitmen yönünden kaynaklanan tavrının büyük etkisi oldu. Kimi zaman Meltem’in bir konunun ya da cümlenin altını özellikle çizmek istediğinde yükselen ses tonu belki onun eğitmen yönünden kaynaklanıyordu, belki de çocukluğundan beri aldığı eğitiminden. Yani, hem bir yorumcu oluşundan, hem şan eğitimi vermesinden, hem de senelerin verdiği deneyimle sesine ve cümlelerine hakim oluşundan. Bu sayede Meltem’le oldukça uzun süren, birçok kimsenin merakını giderecek ve belki bazılarını da kıskandıracak bir röportaj gerçekleştirdik. Tabii röportaj esnasında Meltem’in ilk solo albümünün kayıtlarına başlamış olduğunu ve ayrıca bir de kitap yazmakta olduğunu öğrenmek sürpriz oldu. İşte hayatının en önemli anlarıyla birlikte müzisyen, eğitmen, tiyatrocu ve yazar olarak Meltem Taşkıran…

Siz ve kardeşleriniz müzikle büyümüşsünüz. Bunda ailenizin etkisi oldu sanırım. Müzisyen bir aileden mi geliyorsunuz?

Dedem Hasan Taşkıran vakti zamanında çok ciddi bir müzisyenmiş, sanırım bize oradan geliyor; babam bilim insanı olmasına rağmen onda da, annemde de var bir şeyler. Annem Necla Taşkıran felsefe öğretmenidir. Çok görüşlü, çok farklı bir aile yapısından geliyoruz. Biz üç kardeş; Eser, ben ve Serin aynı sene konservatuara başladık. O zamanki adıyla İstanbul Belediye Konservatuarı, şimdiki adı İstanbul Üniversitesi Konservatuarı. Tabii Eser o zaman dört yaşındaydı, ben altı, ama aynı zamanda başladık eğitimine.

Ben keman bölümünü kazandım, zaten amacım oydu. Babam üç yaşındayken bana bir keman almış, en büyük amacım kemancı olmaktı tabii o zamanlar. Kız kardeşim Serin ve erkek kardeşim Eser de piyanoyla başladılar.

İlk sahneye çıktığınız zamanı anımsıyor musunuz?

İlkokul son sınıfta, diploma töreninde, Şişli Terakki Lisesi’nde okurken keman resitali vermiştim. Çocukluğumdan beri sahnedeyim yani. 18 yaşında ülkemi temsil ettim, uluslararası SOPOT şarkı yarışmasında.

Çocuk yaşta sahneye çıkmanızın sizin için avantajları ya da dezavantajları oldu mu?

Avantajları oldu. Belirli bir yaştan sonra sahneye çıkan kişilerde genellikle sahne hazımsızlığı olur. Oraya gelmek onlar için çok zor iştir, uzun zaman almıştır. O yüzden bırakmak istemezler. Bırakmaları gerektiği zaman bile bırakmazlar. Mesela, bence Türkiye’de birçok şarkıcının sahneyi bırakma çağı çoktan gelmiş geçmiştir; hem müzikal anlamda, maalesef görsel anlamda da.

İlk grup çalışmanız Eser Bey’le birlikte oldu sanırım.

Ben üniversitedeydim, Eser lisedeydi. “Gökkuşağı” adlı bir grubumuz vardı. İlk rock grubumuzdu. Bu grupla yarışmalara katıldık.

Ama tabii ben 14 yaşında keman orta devreyi bitirdikten sonra opera şarkıcılığı bölümüne girdim. Opera şarkıcılığı eğitimi aldım. Yani, çocukluğumdan beri klasik dinliyorum, sonra opera şarkıcısı oldum. O sıralarda da benim rock hayatım başladı. Bir gün, TRT Gençlik Korosu’nda çok sevgili öğretmenim Gökçen Koray ve Seval Irmak’la bir kayıt yapıyorduk, opera söylüyorduk. Ben solistlerden biriydim, o esnada benimle konuşmak istediklerini söylediler. Ben de, “Tamam, konuşalım,” dedim. Konuştuk. Bana dediler ki, “Meltem, opera herkesin birlikte söylediği, herkesin beraber aynı sesi çıkardığı bir türü. Senin sesin hep farklı tınlıyor, herkesten farklı tınlıyor. Sen mutlaka kendi özel müziğini yapmalısın, kendi müziğini yapmalısın,” dediler. Başta tabii ben büyük bir tepki gösterdim, çünkü hayatım klasik müzikti. Fakat, sonra düşününce her zaman farklı bir ses tınısına sahip olduğumu anladım. Kimseye benzemiyordu sesim, benzetemiyordum da zaten. Böyle bir problemim vardı. Bu başlangıçta belki o zamana kadar yaptığım için bir problem teşkil etse de, aslında kendi çı kişiliğim açısından doğru bir şeydi.

Yani, sizi sesinize uygun bir tarz geliştirmeye teşvik ettiler. Daha doğrusu, başka bir tarzda şarkı söylemeye?

“Kendi müziğini yap” diye bir teşvik oldu. Aslında çok çok iyi, çok başarılı bir sopranoydum. Başta büyük tepki gösterdim. Sonra bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptıklarını anladım.

Blues, jazz ve rock müziği özellikle. Yani, bu kadar sivri, bu kadar dik, bu kadar farklı bir sesle ancak bu müziklerde çok başarılı olacağımı söylediler. Çok da haklılarmış. Sonra ben diğer müziklerin arayışlarına girdiğimde, Eser’le birlikte “Gökkuşağı” grubunu oluşturduk ve rock yapmaya başladık. Klasik rock, biraz jazz, biraz pop. Yirmi sene falan oluyor, çok gençtik o zamanlar, “Gökkuşağı” bizim ilk grubumuzdu.

Sonra yoğun olarak ulusal ve uluslararası festivallere katılmaya başladınız. İlk festivale katılışınız nasıl oldu?

Evet, benim festival hayatım başladı; sevgili Figen Çakmak’la birlikte. TRT Gençlik Korosu’ndaki bir arkadaşım SOPOT Festivali’ne gideceğini söyledi. SOPOT dünyanın en büyük festivalidir. Erovizyon falan yanında oldukça küçük kalır. Japonya’dan Amerika’ya kadar tüm kıtalardan çok önemli çılar gelir SOPOT Festivali’ne. Benim gittiğim sene çok büyük çılar gelmişti. Benden bir sene önce Türkiye’yi Kayahan’la Nilüfer temsil etmişti. Tabii aslında zor bir şey, 18 yaşında bir genç kızın böyle tanınmış iki ismin arkasından SOPOT Festivali’nde Türkiye’yi temsil etmesi. Fakat çok çalıştık Eser’le. Figen Hanım da bize destek oldu. Bizim “Gökkuşağı”yla, Ali Otyam’ın “P” grubunu birleştirdik; “GP”ydi grubumuzun ismi. Böyle bir grupla biz SOPOT’a gittik ve orada birincilik aldık. Ve ondan sonra benim uluslararası festivaller hayatım başladı. Her yerden davetler gelmeye başladı. Her tarafa gittim ben. Yani, şöyle söyleyeyim, 44 tane ödülüm var uluslararası. Bunların içinde festival Oscar’ları var, Oscar olarak sayılan ödüller var. Mesela, 1997 yılında Fransa’nın Cannes şehrinde uluslararası Midem Festivali’nde, dünyanın en önemli ödüllerinden biri olan ve daha önce Tom Jones, Celine Dion’un da aldığı “Distant Accords Award” denilen, Oscar sayılan bir ödül aldım. Bu ödül, o güne kadarki uluslararası festivallerde aldığım önemli dereceler sebebiyle bana verilmiş bir onur ödülüydü. Ve bunu aldığımda henüz 25 yaşındaydım.

Sadece festivallere katılmakla kalmayıp kendiniz de bir festival yaptınız. “Uluslararası Balkan Gençlik ve Festivali” nasıl gerçekleşti?

Evet, senelerce birçok festivale katıldıktan sonra. Tabii hep içimde, “Ben de ülkemde bir festival yapsam, en iyisini yapsam. Bunca festivale gittim, artısını eksisini gördüm. En iyisini ben yapabilirim” diye düşünürken, otuz yaşında festival yapma imkânına sahip oldum. Birçok konuda çok şanslıyım. Bu konuda da çak şanslıydım. Ve çok genç bir yaşta Balkan Festivali’ni İstanbul’da gerçekleştirdim. En çok yapmak istediğim festivaldi.

14 sene eğitmenlik ve bölüm başkanlığı yaptığım Müjdat Gezen Merkezi’ndeki öğrencilerimi Selanik’e, Balkan Festivali’ne ilk götürdüğüm 2004 senesinde Balkan Festivali’yle tanıştım. Onları götürdüm, çünkü onların da mutlaka uluslararası bir festivale girip, kendilerini uluslararası bir arenada denemeleri gerektiğini düşündüm. Onlar da çok çalıştılar. Ve çok enteresandır, tüm dünyadan ve Türkiye’den de Bilkent gibi, Hacettepe gibi çok mühim konservatuarların öğrencilerinin, müzisyenlerinin katıldığı, tüm Balkan ülkelerinin müzisyenlerinin katıldığı bir yarışmada bizim Müjdat Gezen Merkezi öğrencileri Balkan 2.’si oldular. Çok önemli, çok değerli bir ödüldü.

Ben oraya gittiğimde, festivalin başkanı Yorgo’ya, “Ben bu festivali İstanbul’da yapacağım,” dedim. “Yapamazsın, çok zor,” dedi. “Yapacağım,” dedim. “Valla senden korkulur,” dedi. Ertesi sene yapmıştım ben burada festivali, hem de çok daha iyi koşullarda. Müjdat Gezen Merkezi ve Beşiktaş Belediyesi’nin yardımları ve kız kardeşim Serin’in büyük desteğiyle yaptım. Çok iyi bir müzisyendir Serin ve aynı zamanda çok da iyi bir yöneticidir. Beşiktaş Belediyesi’nde yöneticiydi. Bana öyle bir ortam hazırladı ki, bütün Balkan ülkelerinden en iyi şarkıcılar, genç starlar, hepsi geldiler ve burada Mustafa Kemal Merkezi’nde müthiş bir festival yaptık. Herkesi en iyi otellerde ağırladık.

Festivalin açılış müziğini de kendiniz bestelediniz sanırım.

“Balkania”, evet. Onun müziğini de ben yaptım. O zamanlar Eser askerdeydi. O yüzden ben her şeyi Serin’le birlikte hazırladım. Çok başarılı bir festival oldu ve bu yüzden Uluslararası Festivaller Federasyonu FIDOF’tan “Yılın En Başarılı Festivalcisi” ödülünü aldım. Festival yaptığım için de ayrıca bir ödül aldım yani. Çok beğenildi festivalim. Sonra uluslararası festivallere jüri üyesi olarak davet edilmeye başladım. Ve yeni kurulan WAFA adlı federasyonun yönetim kuruluna seçildim.

Müjdat Gezen Merkezi’nde eğitim vermeye nasıl başladınız?

Ben bir gün, henüz daha 21-22 yaşlarında bir stüdyodan cıngıl söylemekten dönerken, sevgili öğretmenim Selmi Andak -yeni kaybettik, çok üzüldüm- bana telefon etti, “Meltem, Müjdat Gezen Merkezi’ne, koş gel,” dedi. “N’oldu Hocam,” dedim. “Koş gel,” dedi. Ben de koşturup gittim. Daha önce hiç gitmemiştim, oldukça da yakın oturuyorum oraya. Dedi ki, “Meltem, ben bölüm başkanıyım Müjdat Gezen’de. Hafif Batı Müziği Bölümü’nün başkanıyım. Senin burada şan dersi vermeni istiyorum,” dedi. “Aman Hocam,” dedim, “ben daha kendi kariyerimle meşgulüm.”

“Bana hayır deme,” dedi.

Müjdat Gezen’le tanışmanız Selmi Andak vasıtasıyla oldu yani.

Selmi Andak’la ben birkaç festivale gitmiştim daha önce. Beni herkesten çok farklı görürdü. Ve Selmi Andak daha çok genç yaşımda bana böyle bir teklifte bulundu. Şöyle ifade edeyim, ben oraya eğitmen olarak girdiğimde öğrencilerden gençtim. Çok genç yaşta eğitmen oldum. Daha önce de ciddi eğitmenler, öğretmenler varmış. Popüler arenasında önemli isimler. Onlar kısa bir süre eğitmenlik yapabilmişler, kendi ağır iş tempoları sebebiyle. Sertap Erener ve Levent Yüksel varmış mesela. Ama zaten orası gönüllü eğitmenlik yapabileceğiniz bir yer, yani parayla çalışmıyorsunuz orada. Tamamen gönüllü gidiyorsunuz. Ve ben kabul ettim, Selmi Hoca vesile oldu; o bölüm başkanıydı, ben şan derslerini idare ettim, vokal derslerini. Hafif Batı Müziği Bölümü’nde. Selmi Abi ayrıldıktan sonra da Müjdat Gezen benim bölüm başkanlığı yapmamı istedi.

Müjdat Gezen Merkezi’ndeki çalışmalarınız sadece eğitmenlikle sınırlı değil, birlikte birçok oyun da sahnelediniz bildiğim kadarıyla.

Müjdat Gezen’le altı tane müzikal çalışmamız oldu. Bunlardan birisi, Müjdat Gezen’in Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” adlı kitabından uyarladığı “Sınıf Bunadı” 2008 yılında sahnelendi; onun müziklerini ben yaptım. Müjdat Gezen yazıp yönetti.

”, Tuhaf Bir Aile”, “Kamp” gibi birçok oyununun müziklerini ben yaptım.

Müjdat Gezen’le birlikte yaptığınız çalışmalar dışında, sizin kendi yazdığınız oyunlar da var. Oyun yazmaya nasıl başladınız?

İki tane oyun yazdım. Birincisi, “Gazinoda Aşk Başkadır”, ilk önce o oynadı, 2007 yılında. 2008 yılında da “Savaşma Seviş” adlı oyunumu sahneledik.

Ben Hafif Batı Müziği Bölüm Başkanlığı’nı sürdürürken, bir yandan da Amerikan aktörlük okulu Actor Studio’nun müzikal direktörüydüm, aynı zamanda başkan yardımcısıydım. Sınıflarımız oldukça kalabalıktı, eğitim almak isteyen çok kişi vardı. Ve, müzikal bölüm başkanı olarak benden bir müzikal sahneye koymamı istediler. Müzikal sahneye koymak gibi bir programımız vardı yani. Fakat, 26-27 kişinin içinde oynayabileceği bir müzikal yoktur dünyada. En fazla 18’dir, 12’dir, 10’dur. Ama 25-26 kişiye de, birbirine neredeyse eş roller verebileceğiniz, çünkü onlar genç insanlar ve birine daha fazla rol yazarsanız… Mesela, “Grace” falan oynatamazsınız, çünkü ciddi başroller var ve bir de yardımcı roller var, kimi seçeceksiniz ki? Oraya öğrenmek için gelmiş insanlar. Ben dedim ki bir gün, “Böyle olmayacak, ben kendim yazayım oyunu.” İşte böylece oyun yazmaya başladım. Ve iki tane çok ciddi oyun yazdım. Sevgili Cengiz Okuyucu ile birlikte –yönetmenim, çok değerli bir aktördür- iki tane oyun sahneye koyduk. Çok da başarılı oldu. Hem oyunu yazmak, hem müziklerini yapmak çok hoşuma gitti. Tiyatro müthiş bir . Benim için ne kadar eğitici olduğuna inanamazsınız. 24-25 kişiye eş roller ve onları bir şekilde birleştirmek, ayırmak falan oldukça zor bir işti. Yani resmen ecel teri döktüm, ama tabii benim için çok büyük bir eğitim oldu. Ve ondan sonra oyun yazmaya başladım.

Bir de, çok enteresan bir şey. Kendim çok eğlenceli bir tip olmama rağmen, şarkılarım, müziklerim çok melankoliktir benim. Kendi albümlerim öyle. Yazdığım oyunlar ise komedi. Drama yazamıyorum. Mutlaka komedi yazmam gerekiyor. Ve çok ilginç bir şey, farklı bir yönümü ben tiyatroyla keşfettim. Zaten şunu söyleyeyim, ben müzisyenim, besteciyim, şarkıcıyım, yazarım falan ama benim için hayattaki en önemli şeylerden birisi tiyatrodur. Tiyatro benim hayatımın vazgeçilmezlerinden biridir. Tiyatrosuz yapamam; izlemeden, yazmadan, dinlemeden, müziklerini yapmadan duramıyorum yani, öyle bir rahatsızlık oldu. Bu anlamda Müjdat Gezen Merkezi’ndeki 14 senelik çalışmam benim için çok ciddi bir eğitim oldu. Hem öğretmendim, hem öğrenciydim aslında. Çok şeyler öğrendim Müjdat Hoca’dan ve oradaki herkesten. Öğretmeye de gayret ettim.

Bu arada iki çok önemli müzikal çalışması yaptım. Sevgili Metin Arslan’ın yazıp yönettiği “Çizmeli Kedi” ve “Benim Tatlı Meleğim” birer sene arayla sahnelendi; biri 2005, biri 2006. İkisi de Dalin Çocuk Tiyatrosu’nda Şişli Terakki sahnesinde bir sene boyunca özel rezervasyonlu, yani yer bulunamayacak kadar dolu şekilde oynadı. Dört yüz bin kadar çocuk, genç izledi. Çok fazla insan seyretti. Çok değerli oyuncularla oynadım. Ve Metin çok önemli bir yönetmen ve yazardır. Şimdi, Metin Arslan’la birlikte Ankara Devlet Tiyatrosu’nda “Benim Tatlı Meleğim”i sahneye koyuyoruz. Oyun Devlet Tiyatroları’nın repertuarına girdi.

Yine Metin’in yazıp yönettiği “Bir Evlilik Hikâyesi” adlı bilimsel oyunun da müziklerini ben yaptım, o da 2008 yılında sahnelendi.

Herkesin hayatında bir şekilde etkilendiği insanlar olmuştur, ya da örnek aldığı da diyebiliriz. O tarz bir çı oldu mu sizin hayatınızda?

Aslında o kadar çok çıyla, o kadar çok değerli insanla çalıştım ki. Diyorum ya, çok şanslı bir insanım. Sanırım benim hayatımdaki en önemli çılar öncelikle Cem Karaca ve Barış Abi. Hem Cem Karaca, hem de Barış Abi’yle çalıştım. Ama Cem Abi’nin benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Beni keşfeden kişi Cem Abi’dir. Altın Çınar yarışmasında Eser’le ikimizi keşfedip, kenara çekti. 17 yaşındaydım. “Sizler çok önemli müzisyenler olacaksınız,” dedi. Ve, Cem Abi’nin hayattayken kendi şarkısını söylemek üzere izin verdiği tek kadın şarkıcı benim. O yüzden “Islak Islak” benim için çok önemli bir şarkıdır. Bugüne kadar hiçbir bayan şarkıcı söylemedi bu şarkıyı. Erkeklerin de hiçbirinin Cem Abi gibi söyleyemediği bir şarkıdır.

Cem Karaca çok özel bir insandı, benim hayatımda da çok özel bir yeri vardır.

İlk önce Cem Karaca’yla tanıştık, sonra Barış Abi’yle. Eser sahnede Barış Abi’yle çaldığında, “Kurtalan Ekspres”le birlikte, 15 yaşındaydı. 90’lı yıllar.

” sizin grubunuz ve 95-96 yıllarında yine kardeşinizle birlikte “”te çalışmaya başladınız. Ve bu grupla birlikte üç tane albüm çıkardınız.

” bizim belki bugüne kadar yaptığımız en farklı proje. Çünkü, Türk rock tarihinde duygu sömürüsü yapmayan, birilerini taklit etmeyen, başkalarına benzemeyen, ezilen kadını oynamayan tek kadın solistli gruptur “”. Farklı bir müziği vardır; mutludur, mutsuzdur, melankoliktir, değildir… ama çok farklı bir müziği vardır. Kimseye benzetemezsiniz. Biz kendi müziğimizi “”te sonuna kadar ortaya koyduk.

Üç albüm çıkardık: “Artık Yeter” (1997); “ II” (1999) ve “ On” (2007).

Albümlerdeki bütün şarkıların sözleri size mi ait?

”te ilk albümde ve ikinci albümde annemin sözleri de var. Onların dışındaki tüm sözler bana ait. Sadece “ On” albümünde, bir defaya mahsus olmak üzere, bir cover söyledim. Cem Karaca’nın bestesi “Islak Islak”ı seslendirdim. Albümlerdeki müzikler Eser’e aittir, aranjmanlar da Eser’indir. Grup elemanlarımız zaman içinde sürekli değişti, ama kalıcı olanlar da oldu.

Şu an “”le çalışmalarınız ne aşamada, yeni projeleriniz var mı?

Şu anda aslında farklı bir şey yapıyoruz. Şu anda ben kendi solo albümümü yapıyorum. Artık gerek olduğunu düşündüm. Sözleri, besteleri bana ait olan 9 şarkı yaptık. Her şeyiyle bana ait. Bunu bir ara soluk gibi düşünebilirsiniz, kendimi ifade etmem olarak düşünebilirsiniz. Bunca senelik birikimin belki bir patlaması olarak da düşünebilirsiniz. Kendi müziğimi, yani kendi bestelerimi, kendi yazdığım sözleri, kendi stilimi anlatmaya çalıştığım bir çalışma olacak. Çünkü, “” aslında müzikal olarak çok zengin, çok özel bir grup. Ama “”in müziği Eser’e aittir. Benim solo albümümdeki bana ait olacak. Yani, insanlar belki ilk kez Meltem’in müziğiyle tanışacaklar.

Şu anda albüm kayıtlarındayız. Ve bu sene içinde çıkarmayı düşünüyorum.

Herhangi bir şirketle anlaşma yaptınız mı?

Henüz hangi şirketten çıkaracağımıza karar vermedik. Albüm oluştuktan sonra gidip görüşeceğiz. Yani, albümü ben yaptığım için bitirdikten sonra buna karar vereceğim. Albümün direktörü Cihan Sezer olacak. Aranjmanları o yapıyor, orkestrasyonları. Cihan’la çalışıyorum, çünkü müzikal kafalarımız çok uyuyor, benim ortağım aynı zamanda.

Cihan Sezer çok önemli bir müzisyendir. Bu albümü beraberce yapıyoruz. Çok farklı bir sound çıktı. Yani, ben çok şaşkınlık içindeyim, nasıl böyle bir şey oldu diye.

Rock tarzında bir albüm mü söz konusu?

Rock diyemeyiz. 80’lerin müziği, 80’lerin soundu, elektronik ve rock müziğin, senfonik müziğin karışımı çok melankolik, güzel bir ortaya çıktı.

Dediğim gibi, yazdığım oyunların hepsi komedi, şarkılarımın hepsi çok melankolik, ama arabesk değil. Arabesk müziği ben sevmiyorum, arabesk sözleri de sevmiyorum. Sürekli ağlak pozisyonda olmasından hoşlanmıyorum. Sürekli kadınların terk edilmiş, itilmiş, kakılmış rollerinde şarkı söylemesinden hoşlanmıyorum. Bence kadınların güçlü olması gerek. Ve, kadınların gücünü gösterecek kişiler önce sanatkârlardır.

Bu kadınla ilgili bir albüm olacak. Her sözünde kadın olacak. Yani, ağır, cinsiyetsiz söz yazalım da herkes birlikte konserlerde söylesin değil. Böyle bir şey yok. Gayet de cinsiyetli olacak. Ben bir kadınım, kadın gibi yazıyorum.

Albüm satışları hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle son yıllarda çıların çoğu bu konudan şikâyetçi.

İnsanlar artık albüm almıyor ne yazık ki. Ama bu Türkiye gibi ülkeler için söz konusu. Başka ülkelerde, özellikle de gelişmiş ülkelerde insanlar albüm alıyor. Onlarda da internet var, onlarda da yasalar var, bizde de var. Onlar albüm alıyor, biz almıyoruz. Biz istiyoruz ki, insanlar bize bedavadan yapsın, biz bedavadan çekelim, biz bedava dinleyelim falan… Bir stüdyonun şu duvarının şu izolasyonu bile binlerce lira. Bir tek duvarının izolasyonunun bile binlerce lira olduğu bir sektördeki insanların size bedava yapmasının beklentisi içinde olmanız kadar aptalca bir şey olamaz. Yani bu tabii sektörü hiç tanımamak, konusundaki yüksek bilinçsizlikten kaynaklanıyor.

Bunu konserlerin telafi etmesi gibi bir şey söz konusu mu?

Albüm başka bir şey, konser başka bir şey. Kitap başka bir şey, CD başka bir şey gibi yani. Albümle konseri karıştırmamak lazım. Herkes konser vermek zorunda değil. Zeki Müren senelerce Bodrum’da yaşadı, oradan albümler yaptı. Şimdi diyebilir misiniz ki, “Bilmem kim çıksın sahneye, kazansın parayı, albüm satmasa da olur. Biz albümü internetten indirelim. O konser yapsın, karşılasın kendini.” Böyle bir kısa dönüş yok yani. Albüm başka bir sektör.

Tabii Türkiye’de çıların albümleri öldükten sonra satıyor. Bizde böyle şeyler var. İşte biz de bu ülkede yaparken, ülkemizde yaparken bunları göze alarak yapıyoruz. Tercih meselesi biraz da. Bunları bilerek albüm yapma tercihiniz var; “Boş ver, ne gerek var, zaten indiren indiriyor, kimsenin müziğe değer verdiği yok,” diyerek yapmama tercihiniz var. Yapmayanlar da var, ben sonuna kadar saygı duyuyorum. Bu gerçekleri bilerek yurtdışına kaçıp orada yapan insanlar var, orada yaşayanlar var. Onlara da saygı duyuyorum. Veya sektörde bir yerlerde menajerlik yaparken başka bir yere geçip oradan işlerini yürütenler ya da televizyoncu olan bir sürü şarkıcımız var; artık şarkıcılık yapmıyorlar.

Siz bu kadar yetenekli bir insansınız, kardeşiniz de öyle. Bazı dizi ve belgeseller için jenerik müziği yapmışsınız. Festivaller için, Müjdat Gezen Merkezi için, mesela bir çocuk yuvası için yaptığınız besteler, marşlar var. Size sinema filmleri için ya da dizi filmler için beste yapmanız gibi teklifler geliyor mu?

Sinema filmimiz var. “Ezber” filminin müziklerini yaptık. Tolga Öztorun’un yönettiği, hayvan haklarını konu alan dramatik bir filmdir. Çok da ödül aldı. Müziklerini Eser’le birlikte yaptık. Ayrıca, Çağan Irmak’ın yönetmenliğini yaptığı kısa bir film olan “Nükte”nin müziklerini de ben yaptım. Televizyonlarda halen oynamakta olan birçok dizinin müziği de Eser’e aittir.

Bu konuda çok enteresan olaylar var. Müzikleri izinsiz kullanıyorlar. Mesela geçenlerde TRT kanallarından birinde, devlet televizyonumuzun bir kanalında benim müziğimin izinsiz kullanıldığını öğrendik. Jenerik müziği olarak benim bir bestemi, hem de müzikal için yaptığım bir eserimi kullandıklarını öğrendik; “ Kutusu” adlı. Çok şaşırdım, bana sormadan kullanmışlar. Hem de çok uzun bir süre. Böyle şeyler de var işte. Üstelik bu piyasada olan bir eser de değil, müzikal için yaptığım bir beste. Onu bir şekilde edinmişler, kullanmışlar, sağolsunlar. En azından iyi bir kullanmışlar diye de düşünülebilir tabii. Devletin televizyonu bunu yapan.

Telif hakları nasıl şu an sektöründe?

Telif hakları sanatla ilgili diğer sektörlere göre daha iyi sektöründe. Mesela sinemacıların çok daha düşük hakları var. Ama tabii genel olarak bir korsan olayı var Türkiye’de. Filmlerin, kitapların, albümlerin korsanı… Ve insanlar korsan alma taraftarı. “Bir şeyi almalıyım, çok güzel bir şey, bu benim olmalı, ben bunu bedava almalıyım, karşılığında hiçbir şey ödemeden almalıyım” felsefesine girdik uzun bir süredir. Bu felsefede yaşıyoruz. Bunu değiştirmek gerek. Ama tabii böyle ahkâm kesmekle olmuyor. Eğitim vermek zorundayız insanlara. eğitimi vermeliyiz. nasıl bir şeydir? çı ne kadar özel biridir? Kaç senede bir dünyaya gelir? Nasıl yetiştirilir? Bir çının eserini dinlerken nasıl davranmak gerekir? Bir eserini dinlerken cep telefonunun çalması kadar ayıp bir şey yoktur. Daha biz bunları bilmiyoruz. Bir insan şarkı söylerken, bir oyun hâlâ devam ederken, bir film hâlâ sürerken, çok gerekli bir sebep yoksa salon terk edilmez, ya da içeriye girilmez. Daha bir eserini nasıl izlememiz gerektiğini bilmiyoruz. Elbette, izlemesini bilmediğimiz bir şeyi parayla satın almak da bize zulüm gelir.

Her zaman birlikte çalıştınız sanırım Eser Bey’le. Barış Bey yaşarken de, ölümünden sonra da “Kurtalan Ekspres”te birlikte çalıştınız. Neden ayrıldınız “Kurtalan Ekspres”ten? Birlikte çalıştığınız bu yıllar boyunca nasıl bir deneyim edindiniz?

Uzun yıllardır “Kurtalan Ekspres”te çalışıyorum. Daha 1990 yılında, 18 yaşındayken yazdığım bir sözle “Kurtalan Ekspres” Erovizyon Şarkı Yarışması Türkiye finalinde yarışmıştı mesela. Hepsi benim ağabeylerimdir, büyüklerimdir. Ahmet Abi “”te bize eşlik etti bir süre. Daha sonra “Kurtalan Ekspres”in solisti oldum. Eser de tabii çok uzun senelerdir emek veriyor. Bu arada, 2000’li yıllarda “Kurtalan Ekspres”in tek albümü vardır, o albümde de 6 şarkının sözleri bana ait. Beraber sürdürmeye çalıştık bir müddet. Fakat, prensipte anlaşamadığımız konular ortaya çıktı zaman içinde. Ben, geçmişten edindiğim tecrübelere dayanarak, bir grubun mutlaka, özellikle de köklü grupların, profesyonel davranmaları gerektiği kanısındayım. Amatörce davranmamalı önemli gruplar. Ben bazı amatörlükler gördüm, davranış şekillerinde. Grupta değil de, anlayışta daha doğrusu.

Yıllarca birlikte çalışmanıza rağmen “Kurtalan Ekspres”le albüm çıkarmamanızın nedenlerinden biri bu mu?

Albüm projesi vardı aslında, ama iyi ki olmamış. Çünkü albümden sonra ayrılmak güçtür. O yüzden, bu anlaşmazlıkların konserler esnasında ortaya çıkması iyi oldu. Ondan sonra biz de ayrıldık zaten Eser’le birlikte. Eser için tabii çok daha farklı bir boyutta olay. Çünkü o çok uzun bir süre “Kurtalan Ekspres”te çalıştı, 14-15 yaşlarından beri. Ama benim için sebebi tamamen prensip çatışmasıydı. Benim grup anlayışımla onların grup anlayışının uyuşmamasıdır.

Şimdi “Kurtalan Ekspres”in gitaristi ve solisti. Sizin daha önce ’la çalışmalarınız olmuş muydu?

Gür’le daha önce “”te birlikte çalıştık. Önemli gitaristlerimizden birisidir. 2000’li yıllarda, iki seneden fazla bir süre Gür’le sahne aldık, çok da güzel, ciddi çalışmalar oldu.

Biz aynı çevredeniz. Aslında dar bir çevre bu, çok az kişi vardır. Hepimiz de birbirimizin arkadaşıyız. Dostlarımız, arkadaşlarımız hep aynıdır. Fakat, grup başka bir şey. Felsefenin uyuşması gerekir, uymazsa grup olamazsınız. Ben, “Gökkuşağı”ndan beri, yaklaşık 20 senedir gruplarda solistlik yapıyorum. Hep amacım oydu.

Elbette bir grupla çalışmak çok farklıdır. Mesela, bir beste yaparken birlikte çalıştığınız insanlara göre, gruba göre hareket etmeniz gerekir yanılmıyorsam. Ama siz aynı zamanda bir yazarsınız, oyunlar kaleme aldınız. Yazarlık ise yalnızlık gerektirir, bir yazar eserini ortaya koyarken yalnızlığa ihtiyaç duyar. Yaratım eylemi bunu gerektirir. Bu açıdan, bu iki yaratıcı eylem, iki dalı arasındaki fark sizde içsel bir çatışma yarattı mı?

Tabii ki çok büyük farklılıklar var. Bir kere edebiyatla çok farklı. Gerçi ben söz yazdığım için bir şekilde edebiyatın içindeyim, ama edebiyat çok farklı bir dalı. Yine de şunu söylemeliyim ki, aslında biz her zaman yalnızız. Grupla yaparken de yalnızız, yazarken de yalnızız, yaşarken de… her zaman yalnızız. Kendi yalnızlığımızla yaşıyoruz. Başkalarının yalnızlığını da paylaşabiliriz, kendi yalnızlığımızı da başkalarına pay edebiliriz. Ama sonuçta, yatağa girdiğiniz andan itibaren, gözünüzü kapattığınız andan itibaren siz kendi kalp atışlarınızla birliktesiniz. Yani, kendi yalnızlığınızla barışık olmak zorundasınız. Ve yalnızlığın gerektirdiği her özveride bulunmalısınız. Birisiyle evliyken de yalnızsınızdır aslında, bir grupla çalarken de yalnızsınızdır. Ama bazen kalabalık içinde yalnız olduğunuzu daha çok hissedersiniz, tek başınıza olduğunuzda. İnsan yalnızdır aslında.

Gelecekle ilgili yakın planlarınız neler?

Bir kitap yazıyorum. “Şarkıcı” diye. Kitabımı ciddi bir yayınevinden çıkarmayı düşünüyorum.

Görüştüğünüz bir yayınevi var mı?

Evet, var, ama henüz bir anlaşma olmadığı için isim vermek şu an uygun değil. Ama iyi bir firma olduğunu söyleyebilirim.

Tematik olarak nasıl bir kitap, anılarınızdan, deneyimlerinizden mi oluşuyor?

Aslında, geriye dönüşler var tabii. Ama daha çok bir şarkıcının sahip olması gereken şeylerden bahsediyorum.

Eğitici bir tarz mı söz konusu?

Didaktik olmasını istemedim. Ama okuyan her şeyi alabilir. İçinden ne isterse onu çeksin. Komedi gibi, isteyen drama gibi, isteyen bir deneme gibi okuyabilir. İsteyen bir roman gibi, isteyen bir fantezi ya da fantastik bir eser gibi okuyabilir. Herkes nasıl görmek istiyorsa öyle görsün.

Şu sıralarda hem bir kitap yazıyorsunuz, hem de ilk solo albümünüzün kayıtlarındasınız. Albümde çalışacağınız müzisyenler belli mi?

Onları şu an söyleyemem. Çünkü çok geniş bir perspektifle çalışacağız. Türkiye’nin en önemli müzisyenleriyle çalışacağız. Çok iyi stüdyolarda yapacağız. Hem kendi stüdyomuzda, hem de diğer stüdyolarda yapacağız. Kendi albümümün çok farklı bir albüm olmasını istiyorum. Çünkü benim ilk solo albümüm ve beni anlatan bir albüm.

Sizin için bu solo albüm çok önemli sanırım, özellikle de bunca yıllık ortak çalışmalardan sonra?

Ben, “Bu da işte benim müziğim,” deme ihtiyacı hissettim. Ama çok alakasız bir zamanda, bir başka insanın albümünü yaparken ortaya çıktı. Bir dostumun albümünü yapıyorduk, parçaların hepsi bana aitti. O sırada enteresan, farklı parçalar gelmeye başladı. Onun için yapıyorum derken, bir baktım benim parçalarım ortaya çıkmış. Cihan’la birbirimize bakakaldık, “Bu ne?” falan olduk. Öyle enteresan anlarda ortaya çıktı. Yani, “Haydi bir solo albüm yapalım,” demedik, sadece bir anda kendiliğinden ortaya çıktı. Hayırlısı olsun bakalım.

Ben de hem ilk solo albümünün, hem de yazmakta olduğun kitabın istediğin gibi olmasını dileyerek, bu yoğun çalışma temponda bana vakit ayırdığın ve sorularımı yanıtladığın için teşekkür ediyorum.

Söyleşi: Esin Coşkun

esin_coskun@yahoo.com

EK BÖLÜM; VIDEO:

Meltem Taşkıran ve – Hakkın Yok

Aşk

Sakinim

SanatLog Kültür

www.sanatlog.com

Fundo Swing Nardis’te

Funda Sezer’in vokali ve değerli caz müzisyeni arkadaşlarıyla Nardis’te sahne alacağı etkinlik, 17 Temmuz Cumartesi, saat 22:30′da…

Proje adı: Fundo Swings
Tarih: 17. Temmuz 2010, Cumartesi
Saat: 22.30
Yer:

Funda Sezer / vokal
Baki Duyarlar / piyano
Kagan Yıldız / bas
Berke Özgümüş / davul

Daha once Fundolatino isimli projesiyle Nardis sahnesinde birçok defa yer alan Funda Sezer yeni projesi Fundo Swings ile bu kez caz standartlarını yorumlayacak. Randy Esen ile caz vokal, Donovan Mixon ile armoni calışan ve 2007′de Berklee School of Music Jazz Clinics’e katılan çı 4.Nardis Genç Caz Vokal yarışmasında da dereceye girmişti. Çeşitli mekan ve organizasyonlarda caz ve latin caz söyleyen çı ayrıca 19.Akbank Caz Festivali’ne de katıldı.

Daha ayrıntılı bilgi için: Funda Sezer, 0532-384 7544 – 532-740 1218, Nardis Caz Klübü: 0212-244 6327, kuledibi sok no:14
fundas7628@yahoo.co.uk

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Siemens 12. Opera Yarışması Sonuçlandı…

Siemens’in düzenlediği geleneksel Siemens Opera Yarışması’nın 12’ncisi sonuçlandı. Yarışmada dereceye giren genç opera çıları 22 Nisan Cumartesi akşamı İstanbul Alman Konsolosluğu’nda düzenlenen ödül töreninde verdikleri konser ile izleyenlere keyifli dakikalar yaşattı.

Toplumun gelişiminde ın önemli bir yeri olduğuna inanan Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. her yıl düzenlediği opera yarışması kapsamında hem gençleri teşvik etmeyi, hem de toplumu sanata özendirmeyi amaçlıyor. Bu yıl 12’ncisi düzenlenen Siemens Opera Yarışması’na farklı illerden pek çok genç çı başvurdu. Ön elemeleri 19, 20 ve 21 Mayıs olmak üzere 3 gün boyunca süren yarışmanın heyecanla beklenen sonuçları, 22 Mayıs akşamı düzenlenen galada açıklandı.

Siemens 12. Opera Yarışması’nda Deniz Yetim ikinci olurken, üçüncülüğü Alper Göçeri ve Cem Beran Sertkaya paylaştı. Nihan İnan ise mansiyon ödülüne layık görüldü. Törende ödüllerini alan çılar, verdikleri mini konserle davetlilere keyifli dakikalar yaşattı.

Yarışmanın jürisinde yer alan Devlet Opera ve Balesi Başrejisörü Doç. Yekta Kara, Devlet çısı Mete Uğur, Dresden Operası Genel Yönetmeni Prof. Gerd Uecker, Karlsruhe Operası’ndan Achim Thorwald ve Erfurt Operası Genel Yönetmeni Guy Montavon bu yıl yarışmaya katılan genç opera çılarının çok yetenekli olduğunu ve seçim yapmakta zorlandıklarını belirtti.

Yarışmanın ikincisine Salzburg Mozarteum Akademisi’nde 6 haftalık yaz bursu ile Goethe Institut Inter Nationes İstanbul’da 2 aylık Almanca bursu verilirken, üçüncülüğü elde eden genç çılar para ödülü kazandı.

(Soldan sağa): Nihan İnan, Alper Göçeri, Cem Beran Sertkaya, Deniz Yetim

Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından 1993 yılından bu yana verilen Siemens Ödülü’ne bu sene de sanatseverler yoğun ilgi gösterdi.

Siemens 12. Opera Yarışması’nda dereceye giren yarışmacıların özgeçmişleri:

Deniz Yetim / Siemens 12. Opera Yarışması İkincilik Ödülü

1986 yılında İzmir’de doğdu. eğitimine ilkokul 3. sınıfta İzmir Devlet Operası çocuk korosunda başladı ve aynı zamanda piyano eğitimi aldı. Lise eğitimini Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde sürdürdü. Ardından Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Anasanat dalına kabul edildi. Deniz İnan halen çalışmalarını sürdürmektedir.

Alper Göçeri / Siemens 12. Opera Yarışması Üçüncülük Ödülü

1983 yılında İzmir’de doğdu. 2006 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı bitirdi. Bir yıl Graz (Avusturya) ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Göçeri, halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde koro çısı olarak görev yapmaktadır.

Cem Beran Sertkaya / Siemens 12. Opera Yarışması Üçüncülük Ödülü

1981 yılında Ankara’da doğdu. 1999 yılında Bilkent Üniversitesi ve Sahne Sanatları Fakültesi’ni kazanarak Opera-Şan Bölümü’ne girdi. 2002 yılında düzenlenen Siemens Uluslararası Opera-Şan yarışmasında Mansiyon Ödülü’ne layık görüldü. 2004 yılında üniversite öğrenimini tamamlayarak Bilkent Üniversitesi’nden mezun olmasının ardından çalışmalarını sürdüren çı, çalışmalarına Ankara Devlet Operası’nda devam etmektedir.

Nihan İnan / Siemens 12. Opera Yarışması Mansiyon Ödülü

1990 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul 3. sınıftayken Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı Viola bölümünü kazandı. İlkokuldan mezun olduğu sırada Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın tam zamanlı Viola bölümünü kazanarak lise 2. sınıfa kadar öğrenim gördü ve ardından İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na yatay geçiş yaptı. 2007-2008 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı Opera bölümünde, 2008-2009 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tam zamanlı Opera bölümünde okumaya hak kazandı. İnan çalışmalarını sürdürmektedir.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Kerem Görsev Quartet Kanyon’da Caz Havası Vol.18′de

Bekleyiş sona eriyor! Kanyon’da Caz Havası’nın en çok beklenen isimlerinden biri olan Kerem Görsev, 2 Mayıs tarihinde Kanyon’da dinleyicileriyle yeniden buluşuyor.

1967′de konservatuvara girdiği günden beri cazla iç içe yaşayan, profesyonel olduğu 1983′ten beri sürekli çalan ve tekniğini geliştiren, uzun yıllar gece kulüplerinde ABD’li pek çok vokaliste piyanosuyla eşlik eden Kerem Görsev, Kanyon’da Caz Havası Vol.18’in bu haftaki konuğu olacak.

Usta cazcı bu özel konserde, 2003 yılında New York’ta Russell Gunn, Eric Revis, Alvester Garnett ve Marcus Strickland gibi günümüzün önemli caz yıldızlarıyla birlikte kaydettiği 9. albümü Meeting Point’ten şarkılara yer verecek.

Piyanoda Kerem Görsev, tenor ve soprano saksafonda Engin Recepoğulları, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman’dan oluşan Kerem Görsev Quartet, 2 Mayıs Pazar günü saat 13:00’te Kanyon’da sahne alacak.

Bu keyifli performansı kaçırmak istemeyen herkesi 2 Mayıs Pazar günü Kanyon’a, Kerem Görsev Quartet konserine bekliyoruz.

Tarih : 2 Mayıs 2010

Yer : Kanyon Aktivite

Saat : 13: 00-15: 00

Kanyon
Büyükdere Cad. No:185 Levent
Tel: 0212 353 53 00

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

SanatLog-Azize Röportajı

Azize ile debut albümü “Yeni Bin Yılın Aşığı” ve yaşamı üzerine söyleştik…

Herkese iyi okumalar…

www.sanatlog.com

SanatLog: SanatLog okuyucularına kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Azize: Varlık değerini bilen, bireysel gelişimin peşine düşmüş bir kadının müziğin açtığı delikten kafasını çıkartıp ‘ben de varım’ diye seslenişi, her insan kadar farkedilme çabası olan duygusal bir karakter. Aşkın kapısından içeri girdi gireli başka bir adrese ihtiyacı kalmamış bir gezgin, bir aşık…

SanatLog: Albümü henüz dinlememiş olanlar için sormak istiyoruz: “Yeni Bin Yılın Aşığı” aşk ve yolculuk izleklerinin, arayış ve kendini buluş temalarının mistik düzlemde kurgulanması üzerine bir albümdür, diyebilir miyiz?

Azize: Kesinlikle arayışın sonsuzluğunda ve varılacak bir yer olmadığının bilincinde bir düzlemde tüm yazılar. Kalpte söyleşi, kalp ile seslenişi kadının.

SanatLog: Bu aşamada aşk nedir, Azize’nin aşktan anladığı nedir?

Azize: Teslimiyet, güvenle bırakış. Orada olabilme anı. Şimdi. Güvenli bir omuzda yok olabilen kadın bir savaşçı belki de…

SanatLog: Bu bağlamda popüler kültür içinde aşk olgusunu nasıl değerlendirirsiniz?

Azize: Tüketen bir doğanın insanların üzerine giymek zorunda bırakılışı ile, yokluğun, teslimiyetin doğasından gitgide uzaklaşan “ben” demekten korkmuş insanlar ve derinine inilmemiş, dibine varılmamış aceleye gelip aslında kaçırılmış anlar. Aşkın inkarı.

SanatLog: “Hece” isimli şarkınızda “Aşıksan / Gide-gele doyduysan / Güneşini bulduysan / Sönmezsin” diyorsunuz. Bir insanın büyüyebilmesi için, varlığını anlamlandırabilmesi için aşkla buluşması mı gerekiyor?

Azize: Aşkın bütünü varlığın kendisi. Ancak kalpte açılan kapı karşı cinse güvenen doğa kadının doğal yapısı. Bu sözler mistik tarafından bakıldığında ruhun gidiş gelişleri ve sonsuzluğa kavuşması, emprik tarafından yaşandığında da aradığına kavuşan teslimiyeti anlamış kadının anlatısı olabilir. Bence şarkılar ve şarkı sözleri her yürekte kendi halini alır, manayı dinleyici zamanla kendiyle özdeşleştirir, tam anlamıyla benim tanımım yetersiz. Bence zaman verelim, dinleyicinin tanımları önemli olan…

SanatLog: Albümdeki bütün şarkı sözleri size ait olduğundan –bu arada albümle birlikte bir de şiir kitabı edinebileceklerini okurlara anımsatalım– rahatlıkla sorabiliriz: Bu albüm ile ortaya çıkan ürün Azize’nin büyüme, olgunlaşma, kendini bulma öyküsü mü?

Azize: Olgunlaşmaya doymayan yaşlı ruhlu bir kadının çocukça şarkı söyleme arzusu ile dinleyiciye yürekten seslenişi diyelim… :)

SanatLog: Tasavvufta, Doğu felsefesinde gelişme sürekli ve döngüseldir. Peki, büyüdüğünüze, kendinizi bulduğunuza inanıyor musunuz, yoksa arayışınız devam mı ediyor?

Azize: “Varılacak bir yer olmadığının bilincinde” diye yazdığım bir teşekkür yazısı bulunuyor albümde, inancın tasviri olmaz, kelam yetersiz, sadece araç, varmak olmadan, olmaya devam etmek için burdayız… Bütünlüğün, birliğin inancı, bilinci, farkındalığı ile dopdoluyum.

SanatLog: Kendinizi tasavvufi literatüre mi, Doğu felsefi-dinsel anlayışlarına mı yakın hissediyorsunuz? Örneğin Tagore okur musunuz?

Azize: Bütünlüğün, birliğin inancı, bilinci, farkındalığı ile dopdoluyum. Tagore okumuyorum.

SanatLog: “Buldum” isimli şarkınızda “Azize’den ilahi sözler beklemeyin!” diyorsunuz… Sanırım göksel adalet yerine bir özne olarak insanın kendisi ilgilendiriyor sizi?

Azize: Ruhun kapalı kalmış milyonlarca kapıyı teker teker arayıp bulmak, açmak ve girmek, daha sonra dönüşmek için insan bedeninde bir anahtar olarak yer aldığının bilincindeyim. Yani bütünün kendisi anahtarı insan için, yine insan.

SanatLog: Albümün ortaya çıkışında çok nadide isimler yer alıyor: Erkan Oğur, İlhan Erşahin, Şirin Pancaroğlu, Baki Duyarlar, Yinon Muallem, Göksel Baktagir, Cenk Erdoğan, Burcu Karadağ gibi… Debut albümünüzde bu büyük bir şans ve deneyim sanırım?

Azize: Bu kalbini kirletmemiş bir niyetin hayallerine kavuşmasının gerçek örneği. Bu albümde nasip olmuş büyükler için çok uzun bir zaman sabır ve inançla bekledim. Her bir şarkı için binlerce kez şükür ediyorum diyebileceğim sadece bu aslında, çünkü her dinleyişimde benim yüreğim pır pır ediyor hala.. Hepsine sonsuz teşekkürler sunuyorum her gün yüreğimden. Baki Duyarlar’ın yüreğinden açtığı besteleri ile birbirine bağlanmış zincirin halkaları gibi tamamlandı tüm albüm ve ben hala şaşkınlık içinde çocuksu bir sevinç içindeyim.

SanatLog: Saydığımız müzisyenlerle çalışmak önünüzde yeni ufuklar açmıştır mutlaka…

Azize: Ben müzikten ziyade ağıtlar yakan şarkıları a ve b’den oluşan biriydim kendi bestelerimde. Önce notaların, formların içine sokuldum. Baki Duyarlar beyni ve profesyonelliği ile, sonra ayrı ayrı her bir besteci ve duayen müzisyen ile yan yana gelişim müziğin hallerini öğretti ve sonsuz ve devam ediyor ve edecek…

SanatLog: Albümünüzün alternatif duruşu apaçık görülüyor: Olabildiğince farklı enstrüman, ölçülü bir çok-seslilik… Etnik tınılar, caz doğaçlamaları…oldukça keyifli, hoş bir izlenim bırakıyor…

Azize: Samimi ve gerçek duyduğunuz her nota. Her bir parça duayenlerin güvenli doğasında genç bir şairin teslimiyeti kelimeleri aracılığı ile. Gerçek oluşu tek güvencem, sanıyorum teker teker gönülleri fethedecekler, çünkü masumlar…

SanatLog: Bizim için alternatif, güzel bir yolculuk olan “Yeni Bin Yılın Aşığı”nı müzikseverler niçin dinlemeliler?

Azize: Aşık olmak için… :)

SanatLog: Son olarak; gelecekteki projeleriniz nedir?

Azize: Kalemim, kelamım, müziğim, nefesim susmasın, gerisi gelecektir sanıyorum.

SanatLog: Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, dinleyiciniz bol olsun diyoruz…

Azize: Çok keyifliydi, çok teşekkürler…

Fotoğraflar: Aykut Uslutekin

Azize’nin web adresi: www.azize.com.tr

Söyleşi Soruları: Operadaki Sessizlik & Hakan Bilge

Söyleşi: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

VİDEOKLİP BÖLÜMÜ: LOBİ KARTI & “İSTANBUL” VİDEOKLİBİ


Sonraki Sayfa »