Erhan Bener Diye Bir Yazar Var, Tanıyor musunuz?

8 Nisan 2012 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Türkiye’de acaba kaç kişi, kaç okur, Erhan Bener adlı yazarla tanıştı. Çok merak ediyorum, geçen günlerde küçük bir kentte katıldığım bir mini kitap fuarında, Bener’in remzi kitapevinden çıkan tüm yapıtları uygun fiyata satılıyordu. Gözlem yapmak oldum olası sevdiğim bir şeydir, özellikle kültürel konularda yapılan gözlemler, ülkenin hâkim zihniyet yapısını fark etmemi sağlar. Özellikle Türkiye’nin İzmir ve İstanbul gibi kentlerden ibaret olmadığını bilenler için geçerli bir yöntemdir bu. Okurların ve öylesine gezenlerin neredeyse hiç biri Bener’i tanımıyordu. Bu düşünceler kafamdan geçerken, çok sevdiğim ve hayatımda gördüğüm en işlevsel okur olan dostum bana şöyle bir saptamada bulundu? – “bu ülkede bu kadar iyi bir yazar olup bir o kadar da tanınmayan bir yazarlar listesi çıkarılırsa Bener bunun başında yer alır.”Dedi. Katılmamak elde değildi bu görüşe. Peki, bunun nedeni ne olabilir? Ülke de o kadar çok yazar! O kadar çok yayınevi! Bir sürü edebiyat dergisi ve gazetelerin kitap eki varken bu yazarımız nasıl gözden kaçabiliyordu. Okur muydu tek suçlu? Peki, birkaç eleştirmen ve bilim insanı dışında ondan bir kelime bile söz etmeyenlerinde bu görmezden gelmeye katkıda bulundukları söylenemez miydi? Kitap eklerinde, dergilerde, sosyal paylaşım sitelerinde yazılan onca yazı yığıntısı arasında neden Bener ile ilgili şeyler bir elin parmaklarını geçmiyordu?

Oğuz Atay geliyor aklıma, o da yaşadığı yıllarda ne edebiyat otoriteleri! Tarafından fark ediliyordu, ne yazdığı tek oyun olan “oyunlarla yaşayanları” sahneletebilecek bir tiyatro ve tiyatrocu, ne yarı aydın çetesi tarafından ve üzülerekte olsa maalesef okur tarafından, garip bir yalnızlık içinde bu durumun sıkıntısını “günlük”lerinde uzun uzun anlatmıştı. Ancak Atay’ı Bener’den ayıran en önemli şey, Atay’ın günümüz edebiyat dünyasında neredeyse bir mit haline gelmiş olmasının yarattığı farktır. Bener ne 70 lerde ne de şimdi bırakın mit olmayı, hala kıyıda köşede kalmış, büyük bir romancıdır. “Tutunamayanlar” ın neredeyse bir histeri derecesinde takip edildiği bir ortamda Bener’in yine bir tutunamayan karakteri çok farklı varoluşsal kurguda işlediği “Baharla Gelen” ya da yine küçük burjuva bir bireyi toplumsal ve siyasal arka planı ile ayrıntılı olarak işlediği “Oyuncu” adlı romanları ise hala yalnız bir şekilde okur tarafından fark edilmeyi beklemektedir.

Türkiye’de değişik bir edebiyat ortamı var, istedikleri yazarları istedikleri zamanlarda, çağın koşullarında ve pazarlama stratejilerine uygun olarak yüceltip bir “çok satan”a dönüştürebiliyorlar… Bu düşüncem tabi ki tüm çok satan romanları kapsamıyor. Ama günümüzde artık okuma eyleminin bile belirli göstergelerle, üstünlük belirtisi olarak görüldüğü bir edebiyat çetesi düzeninde ne Bener hakkında yazı yazmak onlara bir şey kazandırır ne de okurun Bener’in romanlarını okuması… Çünkü ikisi de toplumsal yaşamın yarı entelektüel ortamlarında bir fark yaratmaz… Fark yaratmayı bırakın insanın yalnızlaşmasına bile neden olabilir.   Şüphesiz bu yalnızlaşmanın histerik küçük burjuva yalnızlaşmasından daha samimi olacağı kuşku götürmez…

Pirim yapmak için “Tutunamayanlar” romanı vardır ne de olsa, ya da Atılgan’ın “Aylak Adam”ı yetişir hemen imdada… Öyle insanlar tanıdım ki, bu iki roman olmasa hayatlarında okuma ve edebiyatla ilgili zihinlerinde hiçbir şey kalmayacak. Tıpkı toplumcu gerçekçi romancılar dışında roman sanatının olamayacağını savunan az gelişmiş entelektüel edebiyat bozmaları gibi.

Örneğin dantellerle dolu bir bara ya da cafeye gittiğin de “Tutunamayanlar” yerine Bener’in “Oyuncu” adlı romanını koyan bir insana kimse ilgi göstermez. Kitapçıya ne zaman girseniz en az bir kişiyi  “Tutunamayanlar” ile ilgileniyor bulursunuz. Ama Bener’in kitaplarını bulmak için raflar arasında küçük bir gezintiye çıkmanız gerekecektir. “Baharla Gelen”i bulmak için eğer kitapçıya sorarsanız size çok absürd öneriler sunması muhtemeldir. Tabi Bener soyadı ile üç yazar edebiyat sahnesinde olduğu için küçük bir anlamlandırma karışıklığı da doğabilir. Özellikle Erhan Bener ile yeni tanışacak olanlar için, Vüsat O Bener ve Yiğit Bener gibi isimlere de bir süre sonra yabancı olamayacaklardır.

Erhan Bener, ülkemizin en iyi beş yazarı arasına kesinlikle girmektedir. Onu anlayabilmek için, klasik genel geçer okumaların dışında, psikoloji ve felsefe ve toplumsal yapı ile haşır neşir olmak gerekmektedir. Şüphesiz bu her edebiyat eseri için gerekli olan bir durumdur ama Bener gibi -saygın bir eleştirmenimizin de belirttiği üzere - psikolojik romanın ülkemizdeki en önemli temsilci ise o zaman çok daha yoğun bir okuma ve anlamlandırma evresi devreye girmektedir. Tüketim çağının tüket ve sonra da kaldırıp at türünden roman ve öykülerine benzemez onun yazdıkları, bireylerin yaşadıkları çağ ile kendi dünyaları arasında olan uçurumların çelişkileri vardır onun karakterlerinde, sinemasal bir düş dünyası ile kavrar okurlarını, hayal gücünün uçsuz bucaksız evreninde dolaşmaktır onun yapıtlarını okumak…

Yukarıda değindiklerime paralel olan bir olay birkaç hafta önce başıma geldi. Fanzin çıkardığını söyleyen genç bir üniversite öğrencisi heyecanlı bir şekilde bana yazdıklarını gösteriyordu. Sohbet ederken hangi yazarları okuduğunu ve takip ettiğini sordum. Bana Oğuz Atay okuduğunu ve neredeyse başka yerli yazar okumadığını söyler gibi oldu. Biraz da Tezer Özlü’den bahsetti… Sadece bu ikisini okuyarak Türk edebiyatı üzerine başka bir kaynağa gereksinim duymuyor gibi hissediyordu kendini. Anlayabileceği şekilde onun şevkini kırmadan bu durumun yaratabileceği sakıncalara değindim. Ve ona şu örneği vererek sohbeti tamamladım. “yıllar önce bir atölye çalışmasına katıldığım İtalyan yazar Mario Fratti, tam otuz yaşına kadar hiçbir şey yazmadığını söylemişti. Dinleyicilerin şaşkınlığını şu cümle ile tamamlamıştı. “Ama otuz yaşına kadar dünya edebiyatı üzerine ne bulursam okudum”

Bizim yarı aydın çetesi bırakın dünya edebiyatının hepsini okumayı kendi edebiyat tarihlerini bile bizden olanlar ve olmayanlar diye ayırıyorlar… Kemal Tahir’e nasıl baktıkları ve davrandıkları üzerine bir roman bile yazılabilir. Post-modern edebiyatın bile doğru düzgün anlaşılmadığı edebiyat surları içerisinde Bener gibiler hala yer olmaması aslında şaşırtıcı bir durum değil. İçerikten çok biçime önem verilen bir çağın biçimsel (!) açıdan da Bener’e ihtiyacı yok. Ne Oğuz Atay gibi yakışıklı ve karizmatik ne de efsane haline gelebilecek bir öz yaşam öyküsüne sahip… Yazar merkezli değerlendirmelerin hastası olan bizim eleştiri ve edebiyat dünyası, toplumsal histeri krizine devam ediyor… Hep yeni mitler yaratmak istiyor… O fanzin çıkarak genç üniversitelide mitlerin peşinden koşmaya devam ediyor…

İşin en trajikomik sonuçlarından birisi ise eğer Oğuz Atay uzaklarda bir yerde yazdıkları mı okuyorsa eğer, bana bıyık altından hüzünle gülüyordur. Anlaşılmadığı bir çağdan yanlış anlaşıldığı bir çağa evrildiğini görmek… Bener ise ciddiyetle bunların önemsizliği üzerine düşünüyor ve yazmaya devam ediyordur…

Oyuncu adlı romanında yazarlık anlayışını şöyle aktarmıştı; “Ben, kendimi anlatıyorum. Zaten kimse bir başkasını anlatamaz. Anlattıklarının toplumsal bir yönü varsa, o da benim yapımda var olduğu içindir, onunla sınırlıdır. Ben hiçbir zaman bir maden işçisini anlatamadım. Bir toprak kölesini de”

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Sait Faik Abasıyanık – Sevmek Korkusu

27 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Ustalara Saygı

Bir yaylı hatırlıyorum. Hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. Sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.

Her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.

Yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. Varsın olsun, inanmıyorum! İnanmadığım halde bu korku niçin? Allah’a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında “Allah” diyerek, ispat ediyorlar. O halde ben de samimi değilim. Çünkü korkuyorum. Bu muhakemeyi evvelce, “Varsın olsun, inanmıyorum!” dediğim zaman yapmadım.

Bir kıştı. Kar, küçük şehri “kayakçı”larla doldurmuştu. Kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. Müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. Bütün önsezilerim beni aldatmıştır. Yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. Oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. Felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. Korku da bir önsezidir. Fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.

Korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. Korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. Eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. İşte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. Yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. Sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. Beklediğim çok defa gelmezdi. Yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?

Beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. O günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. Sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. Beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.

Rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. Sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. Bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. Uzun bir koridordan girilirdi. Antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. Kenarcıkta bir havuz vardı. Fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.

Sessiz filmler oynanırdı. Su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. Bir sürü çocuğun arasına otururduk. Adeta ıslıkla yaşanırdı. Ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. Ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. Haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.

Salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. Ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. Sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. Konuşmazdık. Ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.

Bir gün bir masa karşısındaydım. Üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. Üzerinde oyun oynamıştık. Parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. O zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. O da bu masa gibi olurdu. Fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.

O yanımda iken korkmazdım. Evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. Ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.

Bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.

Haftada bir gün gelirdi. Saat ikide kalkar giderdi. O gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.

Alacakaranlıkta, hele sabahın alacakaranlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alacakaranlığında, muharebe bile olmamıştır. Sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.

Yedi İklim Dergisi, 262. Sayı

14 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

Yedi İklim Dergisi, 2012 yılının ilk sayısıyla (Ocak 2012) okurlarının karşısında…

 

Yılın ilk sayısında yer alan yazarlar ve eserleri şunlar:

(başyazı) Yedi İklim: Süreğenlik
(şiir) Seyfettin Ünlü: Münacaat
(şiirler) Ali Haydar Haksal: Söz ile Ses / Babam ve Şiir / Sen ve Su
(şiirler) Mehmet Aycı: Bir Yaprak Düşerken Üç Şey Söyler Birincisi / Yıldız Teftişi
(şiir) Mustafa Ruhi Şirin: İnsanın Güneşi
(şiir) Mehmet Habil Tecimen: Na’t
(çizgi) Hasan Aycın: Çizgi
(şiirler) Yeprem Türk: Taşradan Taş / Fuzuli’ye Taş
(şiir) İsmail Söylemez: Kirli Kelimelerde Eskir Harfler Ekşir Tuz
(şiir) Abdülkerim Yılmaz: Öğüt
(şiir) Bilal Yavuz: Twelight
(şiirler) Hakan Bilge: Rubaîler
(şiir) Raşit Ulaş Çetinkaya: Kuşlar
(şiir) Selim Sina Berk: Kâinat
(öykü) Recep Seyhan: Bıldırcın Avcıları
(öykü) Yunus Emre Özsaray: Kimliksiz
(öykü) Mükerrem Mete: Ağrı
(öykü) Yıldırım Türk: Ayrı Düşmüş Zamanlar
(hat) Mustafa Cemil Efe: Hat
(çeviri şiir)  Sean Bonney: Melez / Türkçesi Habil Tecimen 
(çeviri şiir) Pamella Gilyan: Ayrılmak / Türkçesi Tülin Damar
(eleştirel inceleme) Yüksel Kanar: Abbasî Devrimi, Bağdat ve Beytü’l-Hikme/3
(inceleme) Ali Haydar Haksal: Renan, Hz. İsa ve Kudüs
(inceleme) Elmas Şahin: Korkunç Yıllar’a Meydan Okuyan, Yurdunu Kaybeden Adam: Cengiz Dağcı
(ebru) Özden Aydın: Ebru
(poetik deneme) Ali Haydar Haksal: Öykü Ağacı XII Kalem ve Kuyu
(gezi-gözlem) Recep Seyhan: Augsburg Notları VIII
(poetik deneme) Mehmet Habil Tecimen: Poetik Paradigma II
(deneme) Mustafa Cemil Efe: Habîbü’n-Neccâr
(deneme) Şakir Kurtulmuş: Dost’a Mektup

Yusuf Atılgan - Yaşanmaz

26 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Ustalara Saygı

Yorum yapın

“Kalk, kalk” diyordu biri, duyuyordum. Sol yanağım yanıyordu. Adamın vurduğu yanağımdı bu. Kolumdan tuttu kaldırdı. Gücün doğruldum. Beş altı kişi durmuş, bana bakıyorlardı. Bir de çocuk vardı. Tümünü gördüm bir bakışta. Gözleri şakıyordu. Geçen gün sucuk aldığım bakkalın gözleri geldi aklıma. Dayanamayacaktım; kahderici bir sıkıntı vardı içimde. Birden hatırladım. Eve varınca kendimi öldürecektim. Rahatladım. Dikilenlerden biri:

 - Sulanır mısın herifin karısına!.. dedi.

 - Yalan! dedim, kaygısızca.

 - Susun be! dedi. Ne var gülecek? Dağılsanıza siz.

Üstümdeki tozları silkiyordu eliyle. Tanımadığım biriydi. Önce çocuk yürüdü; sonra ötekiler. İkimiz kaldık yalnız. Üstümdeki tozları silkiyordu boyuna. Yüzüm yanıyordu.

- Ben Ali’yim, dedi. “Ali’ymiş.”

 - Bir Ali vardı Manisa’da…

 - Buralıyım ben, dedi.

 Şimdi sokaktan geçenler bana bakmıyorlardı. Yediğim yumruğu görmemişlerdi.

 - Eyvallah, dedim.

 Gidecektim. Kolumdan tuttu.

 - Olmaz. Kan var yüzünde. Şuracıkta odam, gel de silelim, dedi.

Yürüdük. Tahta basamaklardan çıktık. İkinci kattaydı odası. Yalnız yaşadığı belliydi. Duvarda bir genç kadın resmi vardı. Sarı saçlıdır diye düşündüm. Yüzümü ispirto ile silerken sordu:

 - Niye vurdu sana?

Anlattım. İşten dönüyordum. (Orada olanları anlatmadım. Her günkü gibiydi. Bir özelliği yoktu bugünkülerin. Ama ben bugün vermiştim kararımı. Eve gidince kendimi öldürecektim. Bunları söylemedim.) Karşıdan geliyordu kadın; eski bir tanıdık gibiydi. Oysa hiçbir kadınla tanışmışlığım yoktur benim. Yol ortasında durakladım. Yanındaki adamı görmemiştim. Sol yanıma vurdu. İşte bu.

 - Hergele, dedi. Karı oldu mu yanlarında aslan kesilirler. Dişine göre bulmuş seni.

 Kısa boyluyum ben. Bücürüm. “Bacaksız” derdi babam, kızardım. Ama ona kızmadım. Kalktım.

 - Aldırma, dedi.

Aldırdığım yoktu. Çıktım. Manavların önünde domatesler, dolmalık biberler yığılıydı; sonra kocaman ak benekli, donuk yeşil karpuzlar. Bunlar ötekiler içindi ben başkaydım. “Sen başkasın” derdi öğretmen; başı benim söylemeyeceğimi bildiği bir sözü kaçırmaktan korkuyormuş gibi öne eğik, sağ eli kulağında, gözleri kısılmış, yüzünde belli belirsiz pis bir gülüş “Değil mi filozof?” Ötekiler gülerlerdi; çın çın öterdi sınıf. Utanırdım.

Yine utanıyordum. Kira isteyen bu yıpranmış kadın elinin arsızlığına –yüzüne bakmazdım– yıllardır alışmam gerekirdi, ama olmuyordu. Her ayın birinci günü madam ‘salon’ dediği bu kara tahtalı, loş, isli, pişmiş soğan kokulu yerde, kapıya yakın bir koltuğa oturmuş, kiracılarından para toplardı. Üç onluk bıraktım eline. “Al bakalım; hakkınmış gibi ye!” demişti mutemet, aylığımı verirken. Tam o zaman mı istemiştim ölmeyi yoksa? Ağustos böceğinin sözü kafamın diline o zaman mı takılmıştı. “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.” Ötekiler bana tuzlu kahve içirdikleri zaman bir mutemet kalırdı gülmeyen. Gözlüğünün üstünden bakardı.

Odam alacakaranlıktı. Işığı yaktım. Perdeler inik, bir de kapı sürgülü oldu mu kendi ülkemdeyim burda. Yeğindim, sivrisinek gibi. Tavana baktım. Büyük eksiklikti bu; ustalık üstüste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı. Birden çocukluğumun asılmışını gördüm. Dili, gözleri dışarıda, sümüklü korkak. “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.” En iyisi ağu içmekti ama aramak için yeniden ötekilerin arasına çıkmak gerekti. “Ulan sağ ayağın altı parmaklıymış senin be” “yalan” derdim. Ayakkabımın bağına uzanırdım. Katıla katıla gülerlerdi. Şaşırır kalırdım. Mutemet gözlüğünün üstünden bakardı. “Sen başkasın” derdi öğretmen. Sınıf çın çın öterdi. “Hey bücür, temize çek şunu.” Bücür bendim. “Bu suratla mı be? Vazgeç, korkar kadınlar.” Çağımızın öncüsüydüm ben; ama beni yerden kaldıran adam üstümü başımı silkmişti. “Yirmi liraya bu gömlek ha! Kazıklamışlar seni. Benimkine bak, onüç liraya.” Sonra o bakkal, yarım kilo sucuğa beş lira alanı: “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.” İstemiyordum alacağımı. Bilek damarımı kesecektim. Ötekiler kapımı kırınca ne yapacaklardı acaba? Madam kızardı belki. Önce karşı duvara kara boyayla kocaman bir YAŞANMAZ yazacaktım.

Doğrulurken kalçama bir sancı saplandı. Bugün üstüne düştüğüm kalçamdı bu. Birden beni yerden kaldıran adam geldi aklıma. “Ben Ali’yim” demişti. Kolumu tutmuş, üstümü başımı silkiyordu. Ötekilerden biri değildi. Yüzümü silerkenki bakışı vardı. İçimde bir eziklik, kudurgan bir sevgi büyüdü birden. Kafamda her şey yerli yerine oturdu. Köşedeki sepetten havanelini alıp iç cebime koydum. Ağırdı. Sokağa çıktım.

Odasında yoktu; kilitliydi kapısı. Üst kata çıkan merdivenin kuytusuna oturup bekledim. Çok beklemedim. Bir ara sokağa yağmur yağdı. Sonunda geldi. Kalkarken gördü beni.

- Sen miydin? İyi ettin de geldin. Gel içeri girelim, dedi.

 Odanın aydınlığında yürürken sendelediğini gördüm. Gözleri ışıldıyordu, sevinçli.

 - Biliyor musun, seviyor beni.

 - Kim, bu mu?

 Duvardaki resmi gösterdim.

 - O.

 - Saçları sarı mı?

 - Evet.

Anlattı. Önce bir gazinoya gitmişlerdi. Ben artık dinlemiyordum. Sol kolum havanelini bastırıyordu. Sarhoş olduğu belliydi. Duvardaki kadın onu sevmezdi. Yazılı ödevini yaptırıncaya değin adamın gözüne gözüne bakan, sonra ötekilerle birlik gülen, benim tanıdığım sarı saçlıdan bambaşka biri miydi bu? Değildi. Sevmiyordu onu, aldatıyordu. Aldandığını anladığı zaman nasıl üzüleceğini biliyordum. “Konuş bakalım, konuş” diyordum içimden, “Sen hiç olmazsa mutlu gideceksin.” Her şey benim kafamda oturgun düzene uygun geçecekti. Değişmezdi bu. Üstümü silkmişti. Pisliğin içinde işi yoktu onun.

- Neyin var senin, hasta mısın? dedi birden.

 - Yoo, çok iyiyim, dedim.

 Gerçekten de öyleydim.

 - Şarap var dolapta; birer bardak içeriz ha?

Dolaba doğru yürüdü. Ben de yürüdüm. Önce dönecek sandım; oysa sendeliyormuş. Havanelini sağ elime aldım; bütün gücümle vurdum başına. Yüzükoyun düştü. Odayı korkunç bir gürültü kapladı. Nice sonra döşemeye kan aktı. Öylesine yeğindim ki hop desem uçacaktım; sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirdim.

Oğuz Atay - Son Yemek

11 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Gözlerini açtığı zaman oda gene karanlıktı. Sevgi’yi görmüştü. Onu eskisi gibi sevdiğini söylemişti. Sevgi’ye bakıyordu. Onun konuşmasını bekliyordu. Sevgi, başını önüne eğmiş düşünüyordu. Oysa, bir şey söylemesi gerekiyordu. Hikmet, ne sonuç aldığını öğrenmek istiyordu. “Ne diyorsun?” diye sordu Sevgi’ye. “Ne diyeyim?” diye karşılık verdi Sevgi. Hikmet yerinden kalktı, Sevgi’ye yaklaştı; onun elini tuttu. Sevgi elini çekti, “Yerine otur lütfen,” dedi. “Neden?” diye direndi Hikmet. “Geç kaldın,” dedi Sevgi. Hikmet elini Sevgi’nin karnına koydu, bütün gücüyle sıktı etini. “Yapma,” dedi Sevgi, “Bizi görecekler.” Hikmet, Sevgi’nin elini tuttu, onu kaldırdı, divana götürdü. Hemen sarıldı. “Ne yapmak istiyorsun?” dedi Sevgi. Hikmet baktı: İkisi de soyunmuştu. Sevgi’nin üstündeydi ve bir şey yapamıyordu. “Bana ne yapmak istediğini anlat,” diye yumuşak bir sesle konuştu Sevgi. Divanda çok zor bir durumda yatıyorlardı. Sevgi haklıydı; bu durumda istediği gibi davranamazdı. Bütün isteğine rağmen içinde bir şey hissedemiyordu. “Bana neden geldin o halde?” diye sordu Sevgi; bir eliyle Hikmet’i okşuyordu. Hikmet kaçmak istedi, yapamadı: Divanda, Sevgi’yle duvar arasında sıkışmıştı. Bacaklarını kapatmak, Sevgi’ye engel olmak istedi. Bir şeyler hissetmeliyim, diye söylendi. Uyumalıyım, dedi; Uykum var.

Kapı çalıyor, diye düşündü. Hayır düşünmedim, duyuyorum. Yataktan kalktı, kapıyı açtı: Dumrul gelmişti. “Bu saatte uyuyor musun?” diye güldü Dumrul. Onu içeri aldı. Şaşırmamıştı. Dumrul’a evi gezdirdi. “Çay içer misin?” diye sordu. Mutfağa giderken kapı tekrar çalındı. “Nazmi! nereden çıktın?” diye şaşmış göründü. Merdivenlerden biri daha çıkıyordu: Behçet. “Buyrun çocuklar, ne iyi ettiniz,” dedi isteksiz bir sesle. “Bu kadar zaman nerelerdeydiniz?” Behçet’le öpüştüler. Yukardan albayın sesi geldi: “Hikmet!” “Albayım buyrun!” diye seslendi Hikmet, “Sizi tanıştırmak istediğim arkadaşlar var.” “Kusura bakmayın,” diye odaya girdi Hüsamettin Bey. “Gençleri rahatsız ediyorum galiba.” Hikmet güldü. “Şaşırdınız albayım; biz bu cümleyi başkaları için hazırlamıştık.” “Size sandalye getireyim çocuklar,” dedi Hüsamettin Bey. “Ben de yardım edeyim albayım,” diyerek Behçet de onunla birlikte çıktı. “Geniş bir yerde oturuyorsun,” dedi Nazmi. “Kirası ucuz mu?” Behçet ve albay, yanlarında Fikret’le göründüler. “Fikret yanlışlıkla üst kata çıkmış,” diye açıkladı Behçet. Nazmi gülümsedi: “Ben haber vermiştim ona. Fikret, seni Hikmet’le tanıştırayım.” “Biz tanışıyoruz,” dedi Hikmet. “Evet, galiba birçok yerde gördüm sizi.” “Aynı anda olmasın sakın.” Gülüştüler. Nurhayat Hanımın küçük oğlu kapıyı çaldı: “Annem, bir dakika pencereden baksın diyor!” “Söyle annene, hemen gelsin buraya.” “Seni saklandığın delikte bulup çıkardık,” dedi Behçet. Nurhayat Hanım sıkılarak kapıda duruyordu. “Hel Nurhayat Hanım, yabancı yok aramızda.” “Rahatsız ediyorum galiba.” “Yok canım, gel içeri. Bu kadar insanı yalnız başıma nasıl ağırlarım? Bize o güzel kuru fasulyenden pişir bakalım.” Nurhayat Hanım, “Ellerim ıslak, kusura bakmayın,” dedi. Hikmet, dul kadını tanıştırdı. “Nurhayat Hanım,” dedi. “Oğlu askerde piyes yazar.” Behçet mutfaktan bağırdı: “Büyünü bozduk işte: Albayını da dul kadını da tanıdık.” “Siz zahmet etmeyin” diyerek mutfağa koştu dul kadın. “Nurhayat Hanım, kapıya bakıver!” diye seslendi Hikmet. “İki bayan seni soruyor Hikmet Bey.” “O günden beri neden hiç görünmedin?” diye sitem ederek içeri girdi Sevgi. “Tanımayanlar için!” diye bağırdı Hikmet, “Sevgi: Eski karım. Nursel Hanım: Bir numaralı dul kadın!” Nursel Hanım, “Terbiyesiz,” dedi ve Hikmet’i hafifçe iterek geçti. Nurhayat Hanım kahveleri getirdi, dağıttıktan sonra pencereyi açtı: “Salim! Kardeşinle birlikte evdeki sandalyeleri buraya taşıyın bakalım.” Hikmet, Salim’in eline bir kağıt verdi: “Bakkal Rıza bunları hemen göndersin, olur mu?” Biraz sonra Rıza Bey, çırağıyla birlikte kapıda göründü: “Bir ordu mu besleyeceksin Hikmet Bey?” diyerek içeri girdi. “Kusura bakma, misafirlerini görmedim.” “Bu orduya sen de dahilsin Rıza Bey.” dedi Hikmet, “Ayakta durma.” Onları zorla divana oturttu. “Dükkanı kapayıp geldim. Beni tutma üstad.” “Saçmalama. Bugün de beş on lira az kazanıver. Burada öyle konuşmalar olacak ki birazdan, bu temsilin biletlerini karaborsada bile bulamazsın.” Gitti, yandaki küçük odanın kapılarını açtı: “Sen Süleymanı eve gönder de oturacak bir şeyler getirsin bize. Senin hanımını da çağırsın. Süleyman! Sen de geri gel, sakın dükkana gitme ha!” “İki oda olunca sığarız elbette,” diyerek sandalyelerin bir kısmını küçük odaya taşıdı Dumrul. Hikmet gülerek bağırdı: “Daha gelecek var mı?” Sevgi, “Ergun, yarım saat sonra gelir, arabamla sizi alırım demişti,” diye karşılık verdi, “Nursel Hanımla çarşıya çıkacaktık.” Bir korna sesi duyuldu Hikmet pencereden sarktı: “Ergun! Yukarı gel, şölen var bugün.” “Eve gidiyorduk Hikmet. Daha yemek yapılacak.” “Saçmalamayın. Paketleri ve karını al da gel, uzatma.” Hüsamettin Bey, “Koltukları da seninle ikimiz taşıyalım oğlum Behçet,” dedi, “Başka çare yok.” Misafirlerin bir kısmı minderleri yere sermiş ve üstüne oturmuştu bile. Hikmet pencereden bakıyordu. “Beş dakikadır kimse gelmedi merak etmeğe başladım,” dedi. Birden elini salladı: “Sermet Bey! Çabuk gelin, beş dakika doluyor. Bir siz eksiktiniz.” Mahallenin çocukları kapıya toplanmıştı. Salim, “Hikmet Bey amca evleniyor galiba,” dedi yanındakilere. “Bak kadınlar da geldi.” Rıza Beyin kızı yere tükürdü: “Otomobil de getirmişler.” Bir kamyonet yaklaştı. Şöför, “Çocuklar” dedi, “Hüsamettin Tambay’ın evini biliyor musunuz?” “Burası amca, şu kalabalık ev.” “Rüştü,” dedi şöför, yanındakine, “Yardım et de birlikte taşıyalım.” Şu otomobilin sahibini bulalım da ileri alsın. Arabayı iyice yanaştır Tahsin.” Korna çaldılar. Hikmet pencereden eğildi: “Kim o?” Şaşırdı: “Tahsin! Rüştü! Ne arıyorsunuz burada?” Rüştü camdan baktı: “Yahu bu bizim Hikmet Ağabey değil mi?” “Gelin çocuklar!” “Hüsamettin Bey diye birine kütüphane getirdik abi.” “Gelin, gelin.” Albay utanarak, “Bizim kağıtları koyacak yer kalmamıştı evde, biliyorsun Hikmet,” dedi. “Yahu çocuklar ne yapıyorsunuz burada? Bu şehirde ne işiniz var?” dedi Hikmet. Sarıldılar, öpüştüler. “Abi, Rüştü ile ortak olduk. Küçük nakliye işleri yapıyoruz senin anlayacağın. Derme çatma bir dört tekerleğimiz var işte.” “Çok sevindim çocuklar. Kütüphaneyi çıkarın, hemen gelin.” Tahsin içeri girerken ayakkabılarını çıkardı. “Bırak yahu zahmet etme. Bunlar benim Anadolu’da iş arkadaşlarımdı çocuklar. Muhasebeci Rüştü, Tahsin. Bunlar da eski arkadaşlar.” “Çok kalabalıksınız abi, fazla rahatsız etmeyelim.” “Biz daha fazla rahatsız olamayız,” dedi Ergun, “Buyrun.” “Şu otomobili biraz alalım da abi, kamyoneti yanaştıralım.” Ergun, arabasının anahtarlarını uzattı: “Alın Tahsin Bey kardeşim, yolun kenarına çekiverin.” Kapıdan çıkarlarken elinde bir tencereyle odaya giren Rıza Beyin karısına çarpıyorlardı neredeyse. “Kalabalık var orada, dedi de Süleyman: Zeytinyağlı dolma yapmıştım.” Rıza Bey, “Oğlum Süleyman,” dedi, “Yeni bir kalıp buz almıştık ya; onu sandığın içine koy, parçala. Yirmi şişe birayla üç dört büyük rakı koy üstüne.” Kapı açıldı, başı tıraşlı bir genç göründü. “Hidayet!” diye bir çığlık attı mutfaktan çıkmak üzere olan Nurhayat Hanım. “Hidayet mi?” Hikmet yerinden fırladı. Nurhayat Hanım ağlıyordu: “Benim güzel oğlum, nereden çıktın böyle?” Hidayet, kalabalığı görünce şaşırmıştı: “Ben, anne, izin, bir hafta,” gibi bir şeyler mırıldandı. Hikmet, “Ben Hikmet ağabeyinim,” dedi, “Mektupların Hikmet ağabeyi.” Hidayet de davrandı, Hikmet’in elini öpmek istedi; Hikmet bırakmadı. “Hidayet, oğlum” dedi. “Ayaklarını çıkarmadan Süleyman’la birlikte gidin de buzlu içki sandığını getirin. Nurhayat Hanım da onların arkasından gitti. “Bu kadar insana kimse hizmet edemez,” dedi Ergun. “İşini bilen eder,” diye karşılık verdi Hikmet. “Kim biliyor bu işi?” diye söze karıştı Behçet. Kim mi biliyor? “Elbette Kirkor biliyor,” dedi Hikmet sevinerek. “Oğlum Salim!” Salim sokakta çocuklara anlatıyordu: “Hikmet Bey amca ısmarladı bu sandığı, evlendiği için eşya yapıyor.” Hikmet’in sesini duyuncayukarı baktı. “Şu kağıdı al,” dedi Hikmet. Kirkor’un meyhanesini tarif etti. “Koşa koşa git gel olur mu? Hikmet Bey amcam, çabuk olsun diye tembih ettti dersin.” Salim, tozların içinde kayboldu. Odada oturacak yer kalmamıştı. Nurhayat Hanımın evinden tahta kereveti getirdiler, duvara dayadılar. Sonra masalar da geldi. Yanyana getirilen masaların üzerine bir iki çeşit örtü konuldu. “Bu işleri bana bırakın” diyen Kirkor’un sesi duyuldu. “A…yıp olmadımı Kir…kor, davetsiz geldik.” “Mehmet Bey!” diye sevinçle bağırdı Hikmet. Kapıda Tombalacı Arif, Muhsin ve Mehmet Beyler utanarak duruyorlardı. Kirkor ellerini iki yana açtı: “Meyhaneyi kapatınca bunlar açıkta kaldılar. Bu kadar kalabalık olduğunu bilmiyordum.” “Sevindim, sevindim,” dedi Hikmet aceleyle, hepsiyle öpüştü. Kirkor’un kolunda bir sepet vardı. “Merak etme yiyecek getirmedim,” dedi. “Tabak çanak var içinde.” Mehmet Bey kollarını sıvadı: “Be…nim de gar…sonluğum vardır.” Kirkor güldü: “Siz ona bakmayın; hiç bir işte tutunamamıştır.” Hay Allah, diyordu Hikmet içinden; bunları yanyana düşünemezdim bile. Sevgi ile Nursel Hanım içeri girdiler. “Nurhayat Hanım bizi istemiyor,” dedi. “Zaten mutfağa sığamazmışız.” “Hakkı da var,” dedi Nursel Hanım. Kirkor’la Mehmet Bey mutfağa gittiler. Kirkor, kese kağıtları ve tepsilerle geldi: “Bu sebzelerin ayıklanması gerekiyor.” Sevgi ile Nursel Hanım bir köşeye çekildiler; fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeleri soyup ayıklamaya başladılar. Koridordan kırılan buzların gürültüsü geliyordu. Bakkal Rıza’nın evinden tava, tencere getirildi. Nazmi, “Çocuklar,” dedi, “Hazırlıklar yapılırken biraz kağıt oynayalım mı?” Oyun sözünü duyan Muhsin Beyle Tombalacı Arif, taburelerini biraz daha ortaya çektiler. “Birbirinizden sıkılmazsınız herhalde beyler,” dedi, Hikmet. “Özür dilerim.” Behçet kağıtları karıştırırken, “Ukalalık etme” diye karşılık verdi, “Herkes birbirinden memnun.” “Merak etme Rıza Bey,” diye bakkala teminat verdi Hikmet, “Sadece iskambil oynanmayacak. Birinci sınıf konuşmalar da yapılacak. Ülkede bir daha eşini göremeyeceksin.” Çırak Süleyman da her sözü dikkatle dinliyordu. Tombalacı Arif, Bakkal Rıza’nın ve Ergun’un karılarına birer tombala çektirdi. “Kumarına değil bayanlar,” diye rica etti, “Ne çıkarsa çıksın birer Pall Mall kazanıyorsunuz.” İki kadın da biraz sıkıldıkları için bir kenarda duruyorlardı. Kirkor, kumar oynayanları rahatsız etmeden, tabakları ve bardakları dizdi. Nursel Hanım, “Bu masaya sığılmaz,” dedi. “Herkes tabağını alsın, bir köşede yesin.” “Öyle soğukluk olmaz,” diye itiraz etti Hikmet. Bakkal Rıza’nın dükkanından bir iki boş sandık getirdiler, dikine koydular: Yemek masası küçük odaya doğru uzandı. MAsanın bir ucu görünmez oldu. Hüsamettin Bey, “Ben ev sahibiyim, olmaz,” diyerek masanın başına Sermet Beyi oturttu. Evde bulunan bütün sehpaları masanın yanına dizdiler; sigara tablalarını, suları, içki şişelerinin bir kısmını ve kuru yemişleri bunların üzerine koydular. Kirkor’un peçeteleri yetmeyince, Hüsamettin Bey’in uzun süredir sakladığı renkli bir kağıt peçete demeti getirildi. “Bir din adamının böyle uzun bir masada, bir takım sakallılarla birlikte yemek yediğini görmüştüm,” diye bilgiçlik tasladı Bakkal Rıza’nın karısı. Rıza Bey karısını payladı: “Aptal, o son yemek. Allah göstermesin.” Kadın kızardı, yeni yaktığı Pall Mall sigarasından bir nefes çekerek başını çevirdi. Hüsamettin Bey, evinden tavlasını getirdi. Sermet Bey itiraz etti: “Hanımların başını ağrıtırız.” Sebzeleri ayıklamış olan Sevgi onlara yaklaştı, “Ben hepinizi yenerim,” dedi. “Yalnız bir kusurum vardır: Oynarken sayarım.” Ergun da açılmıştı. “Bir isteğiniz varsa, araba emre hazır.” Şöför Tahsin atıldı: “Ne demek ağabeylerim! Siz emredin, meyve ve sebze halini buraya taşıyalım yavaş yavaş.” Bu ‘yavaş yavaş’ sözü özellikle kadınlar arasında çok tutuldu: Bir süre gülmelerini kesemediler. Mutfakta hummalı bir faaliyet vardı: Konserveler açılıyor, taze zeytinyağlı yemekler pişiriliyordu. Kirkor’un etkisi bütün işlerde görülüyordu; bütün hazırlıklarda meslekten birinin ustalığı göze çarpıyordu. Salatalar başka türlü hazırlanıyor, mezeler tabaklara başka türlü dizilyordu. “Ben sanatımı bugüne kadar göstermedim sana evladım Hikmet,” diyerek mutfakla masa arasında koşuşup duruyordu Kirkor. “Dikkat et çarpmasın! Sen bizi meyhanede tanıdın Hikmet evladım. Garson kısmı iyi yerde de çalışır, kötü yerde de. Yeter ki kendini lüks hissedesin.” Gerçekten de Hikmet, kendini lüks hissediyordu; özel olarak verdiği bir yemeğe, dışardan garson çağırmış bir yeni zengin gibi gurur duyuyordu Kirkor’la. Kumar oynayanların konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum, diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu içindeyim. Sonra, bu ‘oyun’ sözünü unuttu; seslerinakışına kaptırdı kendini. Biralar içiliyordu fındık fıstık yeniyordu, zeytinyağlı yemekler su dolu kapların içinde soğutuluyordu, koridorda yavaş yavaş boş şişeler birikiyordu. Karnınızı sakın doyurmayın beyler, yemeklerimiz geliyor, evet dokunmasın yağlı boya deniyordu. Birlikte yemek hazırlamanın getirdiği demokratik ortam gelişiyordu. Herkes işin bir ucundan tutuyordu.

İşler tüy gibi hafifliyordu. İşler havada uçuyordu. Hiç bir yere değmiyordu. Sigaralar hemen tablalardan boşaltılıyor, çöp tenekesi ikide birde kapının önüne konuluyor, oradan da sanki görünmez eller tarafından aşağı taşınıyordu. Hiç uğramadığı halde, çöpçü bile o gün kapıda görünmüştü. Çöpçüye de bahşiş verildi bir şişe birayla birlikte. Öyle ya bayramdı. Bundan iyi bayram olur muydu? Patlıcan kızartmaları, zeytinyağlı biber ve patlıcan dolmaları, fasulyeler Kirkor’un getirmiş olduğu büyük kayık tabaklarının içinde sofrada yerlerini alıyordu. Her tabak, bir öncekini biraz ileri itiyordu. Domates, biber, soğan, hıyar ve yeşil salatalıktan meydana gelen şekilsiz yığınlar, Kirkor’un usta elleri altında hemen güzel tablolar haline geliyordu. Yemek vakti yaklaştıkça odadaki uğultu artıyordu. Pencerelerin açık olmasına rağmen odanın ısısı gittikçe yükseliyordu. Hava çok sıcak olmadığı halde ceketler, hırkalar çıkarılıyor ve odanın bir köşesinde, gittikçe büyüyen yığınlar halinde yükseliyordu. Her şey çok boldu: Sigara tablalarındaki izmaritler, gözle görülür bir şekilde büyürodu: Tablayı izleyen bir göz, izmaritlerin yükselişini kolayca görebilirdi. Ev dışına çıkışlar durduğu için, oda bütün yükünü almıştı. Koridordaki buz sandığı, dolu ve boş şişeler, yerlere dizilmiş kavun ve karpuzlar, odadaki sehpalar, ceket-hırka yığını, birleşik masa, divanlar, sandalyeler arasında hemen hiç boşluk kalmamıştı. Herkes, kalabalığın verdiği hareket etme isteğine rağmen, her adımını, yavaş gösterilen bir flimde olduğu gibi sanki yer çekimi yokmuşçasına atmak zorunda kalıyordu. Hikmet bağırıyordu: “Herkes birden oturacak sofraya; mutfak köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!” Kızaran börek, patlıcan, biber, kabak, köfte, patatesve benzeri yiyeceklerin iştah açıcı ortak kokusu odayı dolaşıyor ve zeytinyağlılarınkiyle birleştikten sonra kısmen pencereden uçup gidiyordu. Mehmet Bey, Muhsin Bey, Tombalacı Arif ve Tahsin gibi gerçek içiciler, kibar görünmeğe çalışarak içtikleri biraların üstüne, kimseye belli etmeden yerde hafif itişlerle dolaştırdıkları votka şişesinden takviyeler yapıyorlardı. Sermet Bey, tavlada Sevgi’ye yenildiği için, hırsını Hüsamettin Albay’dan alıyor ve pulları büyük patlayışlarla yere indiriyordu. Tombala çekilişleri de hızlanmıştı: Ergun, iki paket Pall Mall kazanmakla birlikte, otuz liraya yakın içeri girmişti. Yemek tabaklarının üzerine dağıtılan kağıtlar ve Nurhayat Hanımın büyük eteğinin üzerinde biriktirilen paralarla oynanan pokerin birinci seansı sona ermek üzereydi. Hidayet, tiyatroda ustası ve büyüğü olan Hikmet’in yanında sessizce oturuyor onun sorduğu sorulara saygılı karşılıklar veriyordu. Tombalada ortak oynayan Ergun ve şöför Tahsin, bu arada son model arabalar konusunda bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Rıza Beyin karısı Hasibe Hanım, Hikmet’in son yemek konusundaki açıklamalarını dikkatle dinliyordu. Hikmet de kadının adını yeni öğrenmişti; demek ki o güne kadar Rıza Beyin karısı olmaktan öteye geçemeyen bu kadın, kalabalığın içinde kişiliğini bulmuş ve Hasibe Hanım olmayı başarmıştı. Bakkal Rıza ve çırak Süleyman da Hikmet’in açıklamalarını başlarını sallayarak dinliyorlardı. “Bir kişi ihanet etmişti onlara,” diyordu heyecanla Hikmet. “Onunla birlikte on üç kişi oluyorlardı. On üç sayısının uğursuzluğu da buradan gelir.” Yeni bir şey öğrendiği için çok sevinmesine rağmen bakkal Rıza itiraz ediyordu: “İsa, bütün büyüklüğüne rağmen bu hainin niyetini nasıl anlamadı ki Hikmet Bey?” “Hiç anlamaz olur mu Rıza Bey? Ne var ki, kadere karşı konulamayacağını biliyordu. Sen bakkalığın ötesine geçebiliyor musun?” Hasibe Hanım başını salladı. “Böyle büyük kaderlerin önüne geçilmez.” Bir süre tartışıldıktan sonra Hasibe Hanımın, büyük kader sözüyle, kocası Rıza Beyin bakkalığını kastettiği anlaşıldı. Çırak Süleyman da söze karıştı aylardan sonra, “Ben olsam o yemeğe gelmezdim,” dedi. “Durumumun anlaşılmasından korkardım.” Süleyman’ın da İsa ile haini birbirine karıştırdığı anlaşıldı ve Hikmet duruma uygun bir söz etti: “Korkmak başka, bir işi yapmak başka.” Dışarı çıkmak isteyen Nursel Hanıma yol vermek için biraz açıldılar. “Sofraya çiçek lazım,” diye mutfağa doğru seslendi Nursel Hanım. Behçet, cebinden biraz bozuk para çıkardı, ayak altında dolaşan Salim’e verdi: “Bize bahçelerden, türbelerden biraz vahşi çiek kopar bakalım,” dedi, Nursel Hanıma gülümseyerek. Behçet’in Nursel Hanıma gösterdiği ilgi de gözden kaçmıyordu. Hikmet’in ‘bir numaralı dul kadın’ olarak ilan ettiği Nursel Hanımın yanından ayrılmıyordu artık Behçet. Hüsamettin Bey, oyununa karşışan Sevgi’ye, “Beni de Sermet gibi acemi mi sandın?” dedi ve düşeş attı: Böylece oyunun başından beri pulları gürültüyle vuran Sermet Beye son karşılığını vererek tavlayı hızla kapatıı. Sevgi bir an ürperir gibi oldu. “Sonuncu oldum,” diye mahzunlaşan Sermet Bey, Gelincik paketine uzandı. Tombalacı Arif’in Pall Mall’ları bittiği için tombalaya son verildi. Şöför Tahsin’in zar atma teklifi oy birliğiyle reddedildi. Hikmet anlatıyordu: “İsa’ya kimse ihanet edemezdi. İhanet eden aslında kaybedecekti. Nitekim Yahuda da bazılarına göre çevre baskısı, bazılarına göre de vicdan azabı yüzünden sonunda intihar etmek zorunda kalmıştı. İsa’ya ihanet etmek, kimsenin haddi değildi: Canım hiç öyle şey olur muydu? Mesela buraya gelmeyen biri, nasıl bizim yargılarımızdan kurtulamazsa, Yahuda da son yemeğe gelmeseydi bile ihanet etmekten kurtaramazdı kendini. Bu, onun kaderiydi; ihanete uğramanın da İsa’nın kaderi oluşu gibi. Yahuda, üstesinden gelemeyeceği bir işe girişmişti yalnız. Bunu anladığı zaman, yani İsa’nın büyüklüğünün yükünü taşıyamayacağını sezince kişiliğini ortaya koymak için tek yol kalıyordu: İhanet!” Dumrul, “Pas,” dedikten sonra Hikmet’e döndü: “Hepimiz burada seni korumak için toplanmış bulunuyoruz. Sen merak etme.” Herkes birbirine o kadar yakındı ki, sanki herkes birbiriyle konuşuyor, birbiriyle kağıt oynuyor, birlikte içiyordu. “Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı,” dedi Hikmet, “İsa için üzücü olan, Yahuda’nın ihaneti değildi: Neden yaşadığını hiç bilemeyen bu zavallı hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa, işte buna üzülüyordu. Yahuda, ölürken bir günahın kefaretini ödediğini sanıyordu. Aslında bir günah vardı ortada; fakat bu günah, Yahuda’nın düşündüğü gibi bir ihanet suçundan doğmuyordu. Aslında günah, İsa’nın zahmetli ve katlanılmaz yolundan dönmekti. Belki tam bu bile değildi. İsa, Yahuda’nın bu ağır yüke katlanamayacağını biliyordu. Fakat dünyada bir kişinin -hiç olmazsa bir kişinin- kaldıramayacağı bir yükün altına girmesi gerekiyordu, bunu insanlara göstermesi gerekiyordu, dayanamayacağı yolda yürümesi gerekiyordu. Ne İsa, ne de öteki havariler bu konuda insanlığa örnek olabilirlerdi. Çünkü onlar kuvvetliydi, çünkü onlar sorumluluklarını biliyorlardı, çünkü onların sonuna kadar dayandığını herkes biliyordu. İnsanlığa bu konuda ancak Yahuda gibi bir zavallı örnek olabilirdi. Bu yüzden bütün ümit, Yahuda’daydı. İşte Yahuda bunun için insanlığa ihanet etmişti ve önemli bir fırsat kaçırılmıştı. İşte benim de felsefem buydu.” Dumrul söze karıştı: “Eskiden yaşamış bir insan gibi bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun.” “Çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.”

 Oğuz Atay

Son Yemek

Sonraki Sayfa »