Eksik Olanın Arayışında Psikoanalizm

Şubat 16, 2010 by admin  
Filed under Kitabiyat, Sanat, İnceleme Kitapları

1“Aşk, cinsellik ve hayat hakkında bilmek istemediğimiz şeyler” alt başlığıyla sunulan Bülent Somay’ın “Bir Şeyler Eksik” adlı kitabını ilk gördüğümde aklıma Woody Allen’in “Seks hakkında bilmek istediğiniz ama sormaya korktuğunuz herşey” filmi gelmişti. Gördüm ki Bülent hoca da aynı şeyi hatırlamış olacak ki, kitapta bolca Woody Allen’in filmlerinden sahneler ve durumlar kullanılmış.

Kitabın yazılma şekli, Wittgenstein’ın uydurduğu maddeler halinde tümcelerin oluşturduğu bağlar ve ispatlar silsilesi, ancak Bülent hoca tutarlı bir tümceler silsilesi kurmak yerine, paragraflar toplamı oluşturmuş. Bu sayede kitap daha okunur kılınmış. Bolca günlük hayattan durumlar barındıran ve bu örnekler herkese aynı olsun diye, çok izlenen, bilinen filmlerden örnekler sunan kitap, hepimizin hayatının “çok göstermek istemesek de” odak noktasını oluşturan konulara değinmiş, psikoanalitik çerçevede açıklamış ve olabildiğince “öğüt vermiş” gibi değil de “üçüncü yollar” olarak farklı bakış açıları önerilmiş.

Kitabın genel çerçevisini oluşturan “eksiklik” (ben olsam noksanlık derdim) hissinin teorik alt yapısı, “muzlar” filminden sahnelerle okuyucuya sunarak başlıyor, sonrasında da tek tek bu eksikliği doldurma çabaları soruşturuluyor. Bu çabalara herkesçe bilinen “beyaz atlı şovalye”, “cinsellik”, “arzu / tutku” kavramları üzerinden tartışma açılıyor ve yine bu eksiklikle bağdaşık “kıskançlık” durumlarına değiniliyor. En sonda ise “hakikatı arayış”, “gerçeklik” üzerine birkaç açılımla kitap bitiveriyor.

Kitabı okurken birçok yerin altını çiziyor insan. Mantıklı görünse de birçok konu “psikoanalistin görüş açısı” ile sınırlanmış gibi. Ama durun..! Eleştirilerden önce şunu demek gerekiyor, kitabın kendisi “eksik”!. Bence, ve kanımca yazara göre de öyle, çok mühim bu konular üzerine değinilip bırakılmış. Cümleler biraz değil fazlasıyla korkak. Her tarafa yaranır, lakin her bir tarafı da eksik bırakır gibi.. Tüm kitap boyunca motto halinde söyleneduran “tatmin olmak imkansızdır” tümcesini ispatlar gibi, kitap da sizi tatmin edemeden, yarım bırakarak bitiveriyor. Sonrasında da Bülent hoca sırtını dönerek “benden bu kadar” deyip kendi hülyalarına dalıyor. Siz de kendi tatminsizliğinizle kendi hülyalarınıza…

2Bülent Somay’a göre “eksiklik hissi” anneyle bir olma durumundan, anneden ayrılma durumuna geçişte yatıyor. Sonrasında “baba”, “kardeş”, “dayı”, vs. gibi üçüncü kişilerce “anne ile kurulan ikili” ilişkinin kırılmasıyla güçleniyor. Bahsedilen ayrılık esasen, anneden gayrı bir “ben” oluşturabilmemizin temel kaynağı. Bu anlamda iyi bir şey. Zira bu olmasa “Psycho” filmindeki gibi psikomatik bir ruh haline geçmemiz çok olası. Ancak diğer yandan bizde “aslında halihazırda sahip olmamış olduğumuz” bir şeylerin eksikliğini bırakıyor. Bu eksiklik “anne ile bir olma durumu”, ile “anne ile kurulan dil öncesi ilişki / bütünlük” şeklinde ifade edilebilir.

3Yukarıda anlatılan “anlatıyı” bir kez kurguladığınız an kıskançlık, aşk, cinsellik vs. gibi birçok konuyu, böylece yorumlayabilirsiniz(hatta amerika-ırak savaşı, şiddet, özgüven eksikliği, pısırıklık, barış vs. gibi diğer tüm konuları da). Bülent Hoca da aynısını yapmış. Ama anne-çocuk birlikteliği, bunların ayrılışı, sonrasında ikiliğin baba tarafından bozulması gibi anlamlandırmalar tamamen bizim görüş şeklimizle ilgili ve sadece bir kurgudan ibaret. Tüm bu her şeyi açıklayabilme durumu, bize bunun totolojik bir kurgu olduğu sinyalini veriyor zaten. Bir nevi “a=a” denklemine hapsediliyorsunuz. Ve bu a’dan kaçmanız imkansız çünkü o “a” sizsiniz.

Zaten kıskançlık bir sorunsa eğer bu sorunun kaynağı sizsiniz(sayfa 49: o zaman kıskançlık tek kişilik bir faciadır diyebilir miyiz?). Bu tek’e indirme saplantısı, tüm kitap boyunca sürmüş. Ve yazar fark etmeden “ötekine değer vermeye çalışırken dahi”, ötekini öldürmüş. Her şeyi “ben”de bulmanın zorunlu bir sonucu olarak, kıskançlık, aşk, “o”nu arama, hakikat tek kişilik bir yörüngeye indirgenmiş, ve yörüngeyi sağlayan / koşullayan öteki, zul ile intihar ettirilmiş / ya da kasti olarak öldürülmüş. Tam da bu noktada “hoşgeldin Descartes! Bye bye Marx / Heiddegger / Nietzsche / Derrida…” diyesi geliyor insanın!? (belki de Foucault’un bir etkisi de olabilir bu..)

Arzu üzerine toplumda var olan tutumlara da aynı gözlükle bakılmış. Gösterip ama vermemek, tehlikeli şeyin arzu edilmesi vs… Halbuki çok daha olgusal bir biçimde bakılabilirdi bu duruma. Benim düşüncem şu ki, “felsefe” gösteren ile gösterilen üzerine kurulu bir dil içerisinde olduğundan olsa gerek, sadece görseller ve sesler(sesler de sadece kelimeler nedeniyle hesaba katılmış) üzerine sonuçlar çıkarılmış, diğer üç duyu organı dışarıda bırakılmış. Örneğin arzu anlaşılır bir şey iken, arzu edilenden kaçınmak çelişkili gibi durur bu durumda. Tehlikeli şeyin arzulanması da böylesi bir çelişkiyi barındırır. Bu nedenle felsefe bu çelişkileri açıklayabilmek için görseller üzerine kurulu bir tümceler bütünlüğü yaratır(fallus meselesi gibi), ve her şeyi bu bütünlük ile açıklamaya girişir. Son yüzyılın en büyük dahilerinden biri olan Ludwig Wittgenstein da bu hataya düşmüştü. Ama sonrasında ‘hatasını fark etmiş olmasına rağmen’, işin içinden çıkamamıştı. Halbuki diğer duyu organlarında gelen algılar işin içine karıştığında, toplumdaki bu çelişkiler çok daha anlaşılır oluyor. Öncelikle şunu bilmeliyiz, duyu organlarımız farklı biçimlerde işlerler ve eşikleri farklıdır. Gözün eşik aralığı ile tenin eşik aralığı birbirini tutmaz. Göz için en düşük enerji seviyesi kırmızı iken, ten için bu en yüksek enerji seviyesidir. Sinemanın varolabilmesinin sebebinin gözümüzdeki kusur olduğunu hepiniz bilirsiniz. Bu kusur kareleri tek tek görmek yerine, beynin her bir kareyi mikro saniyeler süresince hafızaya alması böylece bir süreklilik oluşturmasıdır. Bu mikro saniyelerin ne kadar olacağı da gelen ışıkların enerji seviyelerine tabidir. Kırmızı, gözdeki “karanlık bölgeye” beyazdan daha düşük bir enerji seviyesi ile düşen ışıktır. Bu nedenle kırmızı karanlık bölgede, beyazdan daha kısa sürede durur. Göz bu görüntüyü yakalayabilmek için, kırmızı enerji seviyesinde ışık gönderen nesneyi takip etmek zorunda kalır. Bu nedenle sokağı izlerken kırmızı paltolu kadına takılır gözlerimiz. Beyazdan ise uzaklaşır. Çünkü onu halihazırda beyne gönderebilmiştir. Mavi ise tam ortadadır. Denize bakıp dalmamız(ama takip etmemiz değil, orada kalmamız), mavinin enerji düzeyinin gözün eşiğindeki yeridir. Dokunmada da belirli bir “sıcaklık aralığı” vardır. Bazı şeyler elimizi yakar, bazıları acıtır(soğukluğu nedeniyle), bazılarının ısısı ise tam yerinde olur. İlginçlik şurda başlar ki, elimizi yakan şeylerin saçtıkları ışığın enerji seviyesi elimiz için en yüksek değerdeyken, gözümüz için en düşük değerdedir, yani kırmızıdır. Gözümüzün takip ettiği şeyden, elimiz kaçınır. Gözümüzün “güçlü /enerjik” dediği beyaz, elimize güçsüzlük olarak yansır. Bir duyu organı beyne “takip et” komutu verirken(arzu et), diğer duyu organı “uzaklaş”(korun) komutunu iletir.

4

İşte çelişkinin başladığı yer burasıdır. Üzerine tat ve koku verileri de eklenir. Kırmızı olanı göz takip eder, ten kaçınır, koku(çoğunlukla) ister, tat ise kimi zaman tükürtür, kimi zaman yutturur. “Arzu” kelimesi gözün durumundan ortaya çıkar, ancak bu kelimenin contexti dokunma, tat ve koku durumlarına oturtulur. Duygu dediğimiz şeyi içgüdüden ayıran, duyu organlarımızın gönderdiği bu çapraşık verilerdir. Bu çapraşıklığın kompleksliğinin üzerine de rasyonellik tahta oturur. Evrim dediğimiz şey de biz zavallı “insanı” ortaya çıkarır. Ah.. pardon.. çok daha basit bir açıklaması vardı değil mi? “anneden kopartıldık ve hala onla olan birliğimizi arzuluyoruz”.

Kitabın ilk bölümünde aranan “beyaz atlı prens” fallus meselesi ile açıklanmışken, tasavvuf ehillerinin durumuna bu yakıştırma yapılmamış nedense. Halbuki durum aynıdır. Tasavvuf ehli, veya nirvanaya ermiş budistin söyedikleri “dil öncesi anne ve çocuk ikilisi”ndeki hale benzer. Hakikat orada bir yerdedir ve onun eksikliğini hep duyumsarız. Ona vardığımızda o durumu anlatamayız çünkü o bildiğimiz dilin dışındadır. Bu söylence, Bülent hocanın aşka getirdiği çözümleme ile de sorgulanabilir. Ama dediğim gibi, hocamız bu mevzuya dokunmamış.

Hasılı, kitap sizi eksik bıraktığı için olabildiğince düşünmeye itiyor. Bir nevi “mastürbasyon” yaparak kendinizi tatmin etmeye çalışıyorsunuz. Diğer yandan, Bülent hoca okuyucuya da alan bırakarak kitabı benzerlerinden farklılaştırmış oluyor. Normalde hep hissettiğimiz ama üzerinde düşünmediğimiz konuları tartışmaya açıyor. Sonuçta ortaya okunması gereken bir kitap çıkmış oluyor.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Bir Moda Olarak Çevrecilik

1İstanbul’a ilk geldiğimde, Cihangir-Nişantaşı-Beşiktaş çemberinde gördüğüm cins köpeklere bir anlam verememiştim. Çünkü yine aynı semtlerdeki petshoplarda, bu köpeklerin yavruları benim gibi birine göre “fahiş” denilebilecek fiyatlarda satılıyordu. Hayvanseverlik ile ilgili ilk düşünce faaliyetlerim bu petshoplardaki vitrinlerin etiği üzerineydi. Ancak daha sonra fark ettim ki, özellikle bu cins köpekleri-kaplan gücünde kedileri gördükten sonra, ortada çok daha derin bir sorun yatmaktaydı: kategorilerdeki nihilizm ve buna karşı geliştirilen önlemlerin “moda” ile hiçliğe dönüştürülmesi…

Önce görünürdeki soruna göz atalım. Besin dinamikleri(zincirleri) gün geçtikçe kopuyor, iklim dramatik bir biçimde değişiyor ve buna ayak uyduramayan türler(bunun içinde bitki, hayvan, mantar ve diğer tüm alemlerin türleri de var) yok oluyor. Toplumun çoğu bu yok oluşa sebebiyet verenin insanoğlu olduğunu düşünüyor ve kimileri de aktivist olarak yok oluşu engellemeye çalışıyor(aslında kendi yok oluşunu engellemeye çalışan bir bencillikten söz edilebilir). “Çevreci”, “çevreci olma”, “çevreye duyarlılık” gibi algılamalar ortaya çıkıyor. Bu algılayışlar bir müddet sonra hakim toplumun söyleminde bir ürüne dönüşüyor ve bireylere kendini arz ediyor(bir anlamda dayıyor / dayatıyor). Bu arz çerçevesinde öneriler türüyor ve bir salgın gibi kendini hakim söylemden kurtaramayan birey, önlemin kendisini tam anlamıyla sorgulamadan, o önlemi hayatının bir parçasına dönüştürüyor / dönüştürmeye çalışıyor(içselleştiriyor).

Kategorilerdeki Nihilizm

2İnsan üretimi olmayan şeyler için ürettiğimiz kategoriler genellikle tanımlanamıyorlar, haiz oldukları özellikler kümesi ise tutarsız oluyor. Örneğin “kuş” dediğimiz şeyi tanımlayamıyoruz. Uçan şey desek, devekuşunu dışarıda bırakmış, yarasayı içeri almış oluruz. Kanatlı demek ise baştan aşağı yanlış olur(kanatlı karınca bile var). Dişi dediğimizde kastettiğimizin ne olduğu aslında epey tartışmalı, hele ki doğada doğuran erkekler var iken. Tüm bunları geçtim, en genel kategorilerimiz dahi doğayı tam anlamıyla gösteremiyorlar. Örneğin “canlı” dediğimizde kastettiğimiz şeylere “virüs” denilen mahlukat girer mi girmez mi? Bitkiye benzeyen ama bitki olmayan, hayvan özelliği gösteren ama hayvan olmayan onca yaratık var doğada. İşin ilginç yanı, kategorilerimize uymayan “şeylerin” tükenme aşamasına gelmeleri. Örneğin erkeği doğuran tek canlı olan “deniz atı” tükenme ile karşı karşıya. Uçmayan tek kuş olan “Deve kuşu” da keza öyle. Bana öyle geliyor ki kategorilerimize uymayan şeylerin varlıklarını idame koşullarını “kendimizi geliştirdikçe” yok ediyoruz. Bu durumu insan toplumunu incelemeye aldığımızda daha rahat algılayabiliriz. Kafamızdaki “kadın” kavramına uymayanların neredeyse hayatını cehenneme çeviriyoruz. “Erkek” kategorimize uymayanları alaya alıyor ve yaşamlarını kısıtlıyoruz. Hele ki erkek ve kadın diye tanımladığımız iki cinsten farklı cinsler ortaya çıktığında nevrimiz dönüyor, Taksim’in ortasında tekme tokat saldırıyoruz. Onlarla iletişime geçmiyor, iş yapmıyor, onların yaşamına tahammül edemiyoruz; çünkü kafamızdaki tanımlara(kategorilere, kavramlara) uymuyorlar. Aslında bilmeden aynı şeyi doğadaki tüm “kategori dışı” alanlara da yapıyoruz. İnsanlık aslında, o alanların kendi kendilerindeki olgusal döngüsünü bozarak ve sadece kendi algılarındaki döngülere izin vererek, kendi kafasındaki dünyayı yaratmaya çalışıyor. Kutupları görsellere rağmen tahayyül edemeyen insanoğlu, “çok soğuk” denilen kavramı düşleyemediği ve varlığına anlam veremediği için eritiyor. Diğer yandan “yüzen kuşu”n da yaşamasını olanaklı kılan alanı tahrip etmiş oluyor. Ve sanırım benim tezime göre bir müddet sonra dünyada penguene rastlayamayacağız ve bunun olgusal sebebi doğal yaşamlarını kirletmemiz, akılsal sebebi ise kategorilerimize uymayışı olacaktır.

Çevrecilik

Nişantaşı’nda veya Cihangir’de gezinen cins köpekler bir zamanın “Amerika3 dizilerine özenen” bireylerin pek de düşünmeden edimledikleri ile ilgili. Köpeğe bakamayacak duruma gelince sokağa salıvermişler. Aynı durum kedilerde de var mıdır bilemiyorum. Zira kediler köpeğe oranla bakıma pek ihtiyaç duymuyorlar. Ancak çevreci bir gözle bakıldığında esas sorun köpeğin veya kedinin eve alınıp sokağa atılması değil, onların evcil birer hayvan olarak korunmasıdır. Dediğim gibi bu durumun etik tarafına hiç girmeyeceğim(zira bir canlının doğal ortamından alınıp, vitrine konulması, evde bebek gibi yetiştirilmesi daha baştan arızalı). Benim esas söyleyeceğim, besin zincirindeki bir hayvanın zincirdeki yerinden alınıp aslında olmaması gereken bir yere oturtulmasıdır. Örneğin kediyi istediğiniz kadar bebek gibi büyütün, ondaki avcılığı yok edemezsiniz ve aslında o sizden haberli veya habersiz bir biçimde avlanmaya devam ediyordur. Ancak sizin korumanız altında olduğu için kendisi başka türler tarafından avlanamıyordur ve dış tehlikelerin çoğundan muaf olur. Bu da onu besin zincirinde haksız yere üst kısımlara taşır. Bunun en belirgin görüldüğü yer Avustralya ve Yeni Zellanda’ymış. Normalde kedilerin dışarıdan getirildiği bu yerlerde, kediler nedeniyle birçok kuş cinsinin türü yok olmak üzere. Zira kediler yedikçe çoğalıyor, ama bu çoğalmayı doğa başka hayvanlarla durduramıyor, çünkü kedi “insan” korumasında. Aslında aynı şey İstanbul’daki bahçeler için de geçerli, ancak insan olarak pek de fark edemiyoruz bu durumu. Kedilerin gereğinden fazla olduğu evlerin(ya da binaların) bahçelerinde, kuşların sayısı azalır. Bu da solucanların sayısını arttırır. Bu artış ise bitkilere zarar verir ve bu böyle sürüp giderek tüm besin zincirini etkiler.

Çevrecilik ile ilgili modaların olumsuz taraflarını irdeleyen Dominic Muren, esasında çevre için yaptığımızı düşündüğümüz birçok şeyin, çevreye daha çok zarar verdiğini “Green’s Not Black & White” ile “Eco Worrier’s Handbook” kitaplarıyla çok güzel örneklendiriyor. Örneğin organik ürün modasına değinelim. İstanbul veya Sakarya’da üretilen bir ürünü aldığınızda bu ürünün lojistiğinin çevreye verdiği zarar ile, Antalya’da üretilen organik ürünü aldığınız zaman çevreye verilen zararlar epey farklı. Yani esasında sizin (taşımada salınan karbondioksitin azaltılması için), en yakınınızda üretilen ürünleri almanız gerekirken, siz, sırf organik diye kimi zaman dünyanın öbür ucundan gelen şeyi alıyorsunuz ve aslında çevreye zarar veriyorsunuz.

Muren, kitaplarında, çevreciliğe dair fikirleri, ekonomideki “trade off” kavramına oturttmuş. Yani yapılan her edimin aslında iki yönü olduğunu, genellikle dış başka faktörler nedeniyle edimin amaca ulaşamadığını söylüyor ve çevreye duyarlı insanları uyarıyor: Çevreye sahip çıkmaya çalışırken, çevreye zarar veriyorsunuz. Bu çevreye zarar verme olayını biraz örneklendirelim.

Plastiğe karşı çıkmak plastiğin doğada milyonlarca yıl ayrışamamasından dolayı çıkan bir tepki. Ancak Muren’in dediğine göre, eğer tüm alışverişlerimizi kağıt ambalajlarda taşımaya kalksak(buna firmaların alışverişlerini de katıyor), dünyadaki tüm ağaçları kesmemiz gerekir. Burada onun üzerinde durduğu temel nokta, “plastiğe karşı çıkmak” yerine “plastikten şeyleri” uzun süreli kullanmak gerektiği ve geri dönüşüme önem verilmesi. Geri dönüşüm demişken, şunu da hatırlatalım: Eğer ki geri dönüşüm noktası şehirden çok uzaksa, toplanan plastiklerin o noktaya taşınması için kullanılan araçların havaya saldıkları karbondioksit(ve beraberinde karbonmonoksit vs.) miktarı, şehrin hemen yanı başında o plastikleri yakmaktan doğan karbondioksit miktarından daha fazla olabilir. Yani “geridönüşüm”de her zaman doğru olan olmayabilir. Özellikle birkaç şehrin kullanımı için kurulan bu şehirlere uzak geridönüşüm merkezleri için bu çoğunlukla geçerli, ancak politikacılar çevreye duyarlı oyverenlerinin hışmına uğramamak ve maliyeti de yükseltmemek için bu merkezleri ıslah etmeye yanaşmıyor.

Muren’in kitapları bu örneklerle dolu, ama esas dikkat edilmesi gereken4 nokta, çevreciliğin yarattığı moda söylemler ve bu söylemlerin doğayı daha çok yok ettiği gerçeği. Birey “çevreci söylemleri” kendi kişiliğine katıyor, onunla kendini tanımlıyor ve bir anlamda onu tüketiyor. Esas yaptığı, vitrinden aldığı “yeşil tokayı” kafasına takmak oluyor. Örneğin tek başına yaşayan “çevreci” kişi, tek kişilik tüketiminin ne denli fazla olduğunu ve ne denli fazla çöp çıkardığını, “çöplerini geri dönüşüme göndermeye hazır paketleme” rahatlığıyla unutuyor; beş senede bir değiştirdiği (ne beşi kimisi senede bir değiştiriyor!) cep telefonunun veya bilgisayarının verdiği hasarı greenpeace hesabına para yatırarak kendi içinde meşrulaştırıyor; nükleer enerjiye karşı konserlere katılarak kendi günlük enerji tüketimini yok sayıyor. Bir anlamda kategorileştirmeyi çevreciliğe de uyguluyor ve sorgulamak yerine “paket çözümler” ezberliyor.

Halbuki çevrecilik çok kompleks bir tutum değil. Bilinçli çevrecilik için yapılması gereken en önemli şey, kendimizi evrenden gayrı bir varlık olarak düşünmekten vazgeçip, evren ile bütünleşik bir “iyi yaşam” amaçlamak. Daha güzel bir dünya için, daha çoğulcu bir dünya gerek. İnsanın çevresiyle uyumlu yaşaması gerek. Unutmayınız ki sizi karıncadan ayıran tek şey hiçbir şeydir.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Sanatın Öyküsü

” ‘Sanat’ diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır.”

Böyle başlar Gombrich Amca ünlü “Sanatın Öyküsü” (1) kitabına. Aslında “dede”Sanatın Öyküsü desek daha doğru. Tüm kitap boyunca süren mütevazı, ama bir o kadar da yoğun olduğunu hissettiren samimi üslup, yazara “dede” dememizi haklı çıkarıyor. Başlangıç cümlesindeki gibi “kesin yargı” barındıran cümleler hemen hemen hiç yok 688 sayfada ya da okuyucu hissetmiyor. Eserin en büyük özelliği 1950’de basılmış olmasına rağmen, 1997’ye değin güncellenmiş olması ve neredeyse bir asır boyunca yenilenmesi ki bu asır modernizmden post-modernizme geçişi barındırır ve öyle bir asırdır ki “değişim” ana temadır. Sanat artık “dezenformasyon”un dibine varıldığı bir ortamın eşiğinde, eleştirinin korkaklık derecesine yükseldiği garip bir dönemde vuku bulmaya başlar son yüzyılda. Bir yandan eski sevgilim gibi, Picasso’nun ideal çizmeyi başaramadığından ötürü kübist saçmalıklara soyunduğunu düşünen sözde sanatbilenler ile her gördüğü saçmalığı “Sanat” diye damgalayan sanatbilmişlerin; diğer yandan sanatı hala ideolojik formlardan ayıramayan antika eleştirmenler ile “bana hoş gelen her şey benim için sanattır” söylemlerinde dolaşan popüler kültürden sıyrılamamış kitlenin sardığı bir çağda, kapitalist bir ilişki içerisinde var olmaya çalışan sanatı, tüm eksenlerden koparıp sanatçının kendisine yönelmemize çabalar Gombrich dedemiz. Amacı bizi büyük bir sanat bilgini yapmak değil, sanattan daha çok zevk almamızı sağlamaktır. Mona Lisa’yı popülerliğinden dolayı değil, barındırdığı dehayı görerek sevmemizi ister. İlkel kabilelerin bize bıraktığı tahta oymaların komplike olmadıkları için üstünlüklerini kaybetmeyeceklerini, tam tersine birçok yönden kimi rönesans ürününe kafa tutabileceklerini görmemizdir dileği. Bir binaya baktığımızda “gotik” veya “barok” olduğunu tahmin etmeye çalışarak sanat züppeliğine düşmemizi engelleyip, o binanın kendisindeki ayrıntıları fark etmemizi sağlar. Gombrich tüm bu yönleriyle “bilgelikle” dolu bir beyinden, basit cümlelerle bilgeliğini paylaşan ve “büyük S ile başlayan sanatı” değil de “sanatçıların günümüze taşıdığı sanatı” ayaklarımıza getiren belkide en nadide sanat tarihçisidir. Ölene kadar da bu özelliğini sürdürür.

Ben bu kitabı Yunanlıların “idealleştirme” tutkularını geviş getirircesine dile getiren yazılara güvenmezliğimden ötürü okumaya başladım. Tabii anlayamadığım “sanatçılar arasında kurulan üstünlük” meselesi de vardı. Kendi kendime sorduğum sorular şunlardı: Hiç kimse çağını aşamıyorsa ve her çağ bir öncekinin üzerinde diyalektik ve nedensellik bağlamlarıyla filizleniyorsa, bu “idealleştirme” felsefesi de nerden geldi? Bir ikinci sorum ise neyin örneğin Da Vinci’yi, benim kapı komşum yusuftan üstün kıldığıydı? Bu sorular size çok gereksiz ve hatta aptalca gelebilir, ama şunu söyleyebilirim ki Gombrich’den önce bu sorulara akla yakın bir açıklama getirebilen bir kitap görmedim. Diyebilirsiniz ki “işin gücün yok mu kardeşim, kafayı buna mı taktın?” Valla öyle.. Bir ara işim gücüm yoktu ve kafayı işim gücüm olmamasına değil, buna taktıydım.

Öncelikle belirtmek gerek, kitabın daha başlarında sanatın hiçbir dönemde doğayı birebir resmetmek olmadığını kavramaya başlıyor okuyucu. Eski Yunanlı sanatçıların dahi derdi, doğayı birebir yansıtmak değil, günün koşullarına göre oluşan “ifade etme” ihtiyacını karşılamakmış. Bu ifade ediş tarzını, sanatçı, süreklilik içerisinde geliştiriyor ve günün beğenisine göre üretiyor. Günün beğenisini karşılayamayan “eser ya gelecek nesile kalmıyor, kalsa da ancak gelecek nesiller tarafından “sanat” diye ilan ediliyor. Diğer yandan sanatın üretimini sürdürdüğü yerin refahı arttıkça, eserler de o oranla şatafatlaşıyor, süsleniyor. En basit örnek olarak arkaik dönem Yunan ile klasik sonrası Yunan eserleri arasındaki “işlemecilikteki ayrıntıların” artışı verilebilir (bkz. Resim 1 ve 2).

Resim 1. Yunan Arkaik Resim 2. Yunan Klasik

Resim 1. Yunan Arkaik - Resim 2. Yunan Klasik

Aynı ilişki gotik öncesi kiliseler ile gotik dönemi katedraller ve barok dönemler arasında da kurulabilir. Burdaki mesele Sanat Eserini ayrıntılardaki fazlalıklar ile değerlendirmeyip, günün içerisinde saklı ifadeleri ne kadar iyi yansıttığına bakmaktır. Yukarıdaki örnekte, biriniz arkaik dönem kirişini seversiniz, diğeriniz klasik dönem işçiliğini. Önemli olan hem arkaikteki sadeliğin güzelliğini algılamanız, hem de klasikteki işçiliğin içinde kaybolabilmeniz. Birini diğerinden (kişisel olarak üstün tutmaktan bahsetmiyorum) üstün tutmadan her ikisindeki sanattan da zevk alabilmeniz.

Sayfalar ilerledikçe sanatsal faaliyetteki teknik gelişmeyi de fark ediyor ve bu gelişimin toplumun isteklerine göre olduğunu anlıyorsunuz. Kimimiz Mısırlı sanatçıların “perspektif” bilmediğini ve hatta birçok nesneyi göründükleri gibi çizemediklerini farz ederiz. Halbuki eski Mısır’da neyin ne şekilde çizileceği katı kurallara bağlanmış, bu nedenle sanatçı kendinden istenileni en iyi şekilde denilen gibi yapmak zorundaymış. Mahareti bu kuralları en iyi şekilde uygulamanın yanında işin içine üslubunu katması ve ancak sanatçının verebileceği ahengi esere katmakta yatıyor. Nasıl ki Rönesansta sanatçıya belirli konular veriliyorsa (aynen ilkokuldaki resim derslerinde bize verilen konular gibi), Mısır’da da belirli kurallar veriliyordu. Bu nedenle baş yan iken, gözler önden çizilir, beden önden görünürken bacaklar ve ayaklar yandan verilir vs.

Mısır Dönemi

Bu ve buna benzer birçok örnekle beraber Sanatın Öyküsü devam eder günümüze dek. Çok iyi seçilmiş görsel materyal de öğrenme serüvenimize yardım eder. Kitap bittiğinde, kitaptaki hiçbir ayrıntıyı hatırlayamadığınız için endişelenmeyin. Mühim olan size bıraktıkları olacaktır. Artık günlük gazetenizi okurken fotoğrafların yerleştirilmesinde kompozisyon arıyor, renklerindeki uyumsuzluğu fark ediyor, odanızı dahi bir sanat eseri olarak düşünüyor olacaksınız. Çünkü sanat tarihinin iktidar söylemleri ile bu söylemlerin altında ezilen sanatçının bulduğu en ufak özgürlükten çıkardığı harikalara şahit olmuş olacaksınız. Picasso’yu belki daha iyi anlayacak, Van Gogh’u daha bir seveceksiniz. Sevmediğiniz (ve aslında anlamadığınız) sanatçılara saygı duymayı öğrenecek ve sanatın sadece sergi ve müzelerde olmadığını, günlük yaşayışımızın her alanında bulunduğunu tam anlamıyla idrak etmiş bulunacaksınız. Her şeyden öte bu kitap bittiğinde karşınızdaki insana, hayvana, eşyaya daha dikkatli bakacaksınız ve belkide yaşama aşık olacaksınız.

Cümlelerimin sonuna gelirken, yazıyı baştan okudum da bu kitabı bana okutturan soruların cevaplarını yazmamışım. Oysaki yazının o cevaplar üzerine kurulacağını hesaplamıştım. Ne diyelim? Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Kitabı okuyup kendi sorularınızın cevaplarını bulmak da size kalıyor.

Yazan: Emin Saydut

(1) Gombrich, E. H. Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi: İstanbul, 1999

Livius’un Roma Tarihi, Efsaneler, Mitler ve Kurtlar Vadisi

İsa kendi halkı tarafından çarmıha gerileceğini ve ölümünden iki yüzyıl sonrasında öğretisinin Roma topraklarında kök salacağını tahmin etmiş miydi bilinmez; ancak Roma MS. dördüncü yüzyılda Hıristiyanlığı kabullenmek zorunda kaldı. Yurtseverliğe dayalı ve eski pagan kültlerinden oluşan veRoma Tarihi esasında karmaşık bir din ile yaşayan Roma’da Hıristiyanlığın nasıl olur da bu denli kısa sürede, doğduğu yerden epey uzakta kök saldığı belki de Roma şehrinin kuruluş hikâyesinde aranabilir.

Bu hafta size sunacağım kitap, Titus Livius’un Roma Tarihi serisinin ilki olan ve şehrin kuruluşunu anlatan birinci kitabı. Livius’un öngördüğü ve kitabın sonuna dek izlediği anlatı belirli bir diyalektik barındırır aslında. Ona göre dışarıdan gelen ve Troyalıların torunları olan insanlar erkler sisteminde bir denge içerisinde olan Kuzey İtalya’ya (Adriyatik denizinin en kuzey ucu) vararak bir siyasi irade oluştururlar (elbette ki bu siyasi iradenin oluşumunu da efsanelerle anlatır). Bu siyasi irade zamanla kendi topraklarında gelişir ve geliştikçe de gereksinimleri artar. Gereksinimlerini karşılamak üzere komşularına başvurur ve bu gereksinimler karşılanmadığında, silah gücüyle komşularından birinden istediklerini alır. Bu gücün ihtiyaçlarını karşılamak için komşularını tehdit ettiğini gören diğer siyasi iradeler, Roma’ya saldırır. Roma kazandıkça güçlenir ve güçlendikçe kendi gücüne dair düşmanlar sürekli karşısına çıkar. Bu devinim şehrin kuruluşundan imparatorluğa uzanan döngüdür. Bu döngünün içinde iktidar kavgaları, saltanatların el değiştirmeleri sürekli bir biçimde görülür. Ve yine bu devinimde, benim durak noktaları dediğim, her savaş arasındaki barış aralıklarında, sosyal hayatın biçimlendirildiği görülür. Bir çizgi içinde anlatırsak; gereksinim artışı, gereksinimlerin komşudan sağlanması, korkan başka bir siyasi iradenin saldırısı, saldırıları def ettikçe büyüyen Roma şehri ve büyüdüğü için belli bir zaman için kendisine saldıracak kimsenin olmadığı barış dönemleri, önceki savaşlardan elde edilenlerin paylaşımı üzerine çıkan dini, ahlaki, ve yasal düzenlemelerin yapılması, yeni gereksinimler… ve döngü başlar…

İsa & MeryemLivius, Roma’nın kuruluşunda bizim için bir mitler yumağı olabilecek bir hikâye anlatır. Amulius babası Proca’yı sürerek, onun isteklerine karşı çıkar ve taht için seçilmiş Numitor’u da def eder. Numitor’un kızı Rhea Silvia’yı şeref bahanesiyle Vesta rahibeliğine tayin eder (böylece ölene değin bakire kalıp, yeni bir varis getiremeyecektir). Ancak bir müddet sonra kızcağız kaçırılır ve ikiz doğurur. İnsanlar ikizlerin babasının harb tanrısı Mars olduğuna inanırlar. Bunu duyan kral, kadını zindanlara attırır, ikizlerin ise Tiber nehrine atılmasını buyurur. Ancak ne hikmettir ki ikizler Musa gibi nehrin sularından kurtulur ve kıyıya sürüklenir. Türklerin Bozkurt efsanesini andırır bir biçimde, kıyıda dişi bir kurt tarafından bulunup emzirilirler. Daha sonrasında da Faustulus adında bir adam ikizleri bulur ve onları karısı Larentia’ya verir. Tahmin edeceğiniz üzere ikizler büyür ve serpilirler. Bir şekilde kralın kardeşinin torunları oldukları ortaya çıkar ve kralı öldürüp dedelerini başa getirirler. Dede de Roma’nın yedi tepesinden birini onlara bir şehir kurmaları için tahsis eder. Ve Roma şehri inşa edilmeye başlanır (1).

Başta da belirttiğim gibi bizim için tam bir mit yumağıdır bu hikâye. Efsanede İsa’nın babasız doğma mucizesini, Musa’nın nehirden kıyıya çıkmasını ve kıyıda bulunmasını, Türklerin Bozkurt efsanesini bir arada görürüz. Bir çocukluk hikâyesini dinler gibi Livius’tan, bizden bin yıllar önce olmuş olayları dinleriz. Çoğu yönüyle bu olaylar bize tanıdıktır ve okurken tarih değil, ninemizin anlattığı eski bir öyküyü okuduğumuzu hissederiz.

İsa’nın dininin bir biçimde (özellikle de Roma mitleri biçiminde), Filistin’de değil de Roma İmparatorluğu’nda yayılmasını ve güç bulmasını yadırgamaktan artık vazgeçebiliriz. “İsa’nın babasız doğduğunu ve hatta babasının tanrı olduğunu iddia eden” söylem, Filistin topraklarında pek inandırıcı gelmese de Roma topraklarında inandırıcıdır.

Göğe Yükseliş

Hikâyenin sonrasında, başa geçen iki kardeşten biri diğerini öldürür ve tek başına iktidar olur. Roma ismi ondan gelir. Yani Romulus’tan. Romulus’un başından geçenlerden çok ölümü ilginçtir. Efsaneye göre ulu bir savaştan sonra, tepenin birinden, kendisini kaplayan bir bulutla beraber göğe yükselir. İnsanlar onu tanrı ilan eder (2).

Roma’nın kuruluş hikâyesinde teslisin üç yönünden ikisinin bulunması (belki diğeri de vardır, ama ben bilmiyorumdur), Romalıların Hırisiyanlığı seçmesinde elbet bir rol oynamıştır. Ancak bu rol bilinçsizce yerine gelmiştir. Bir anlamda Roma’daki inanışların söylemlerindeki “subtext” (3), İsa söylemlerine denk geliyor ve bu nedenle Hıristiyanlığı anlatmaya çalışan misyoner, Çin’de karşılaştığı diyalog zorluğunu yaşamıyordu. Kısaca şöyle denilebilir; misyonerlerin söylemleri Romalılar için anlaşılır ve kabul edilebilirdi. Hıristiyanlıkta Eski Ahit’in kabulü, Romalılar için pek de uzak değildi. Ne de olsa Roma’nın kuruluşunda bir Musa hikâyesi barınmaktaydı.

Kurtlar VadisiHıristiyanlığın Roma’da yayılması gösteriyor ki, yeni bir söylemin gelişebilmesi ve yaygınlaşması, bu söylemin alt içeriklerinin görsel, sözsel veya kurgusal (oluş sıralamaları) “gösterenler”inin (signifiers) (4) olmasına dayanır. Ergenekon Davası bu sebeple Kurtlar Vadisi’nden sonra gelebilmiş, halk tarafından tartışmaya kabul görülebilmiş, kimilerince desteklenmiş, kimilerince kötülenmiştir. Bu destekleme veya kötüleme söylevlerinin en ilginç tarafı, “Kurtlar Vadisi” dizisine -veya dizi içerisindeki karakterlere- yapılan övgüler veya eleştirilerle benzerlikleridir. Bu benzerlikler, altta yatan içeriğin benzeştiğine dair bize bir fikir sunmaktadır.

KonseyYirmi sene öncesinde, askeri cunta tarfından içeri alınıp işkence edilmiş, zorlanmış, sürülmüş entellektüellerin; bu askeri cuntanın getirileriyle başa geçmiş ve istedikleri gibi at koşturmuş insanların, devleti bir askeri cunta ile devirecekleri söylentisi büyük paralar ile propaganda edilseydi dahi; bu propaganda kitaplar, diziler yani kısaca oluşmuş belirli popüler kültür imgeler buketlerine dayanmadıkça başarıya ulaşmazdı. Yani söylemin kendisi hem savcılar, hem siyasiler, hem de halkın kendisinde herhangi bir tesir sağlayamazdı.

Kurtlar ComicsDoğal olarak gelebilecek ilk karşı çıkış, bu “gösterenlerin” diziden önce var olması gerektiği, aksi halde dizinin bu denli popüler olamayacağı gerçeğidir. Ancak, diziden önce yaygınlaşan (korsan kitaplar sayesinde her kademeye ulaşan), komplo teorileri kitapları unutulmamalıdır. Kurtlar Vadisi dizisi, olgular, kitaplar ve medya üçlemesi ile oluşmuş algıları belirli bir kurguya sokarak ve subtextlerin bütünlüğünü sağlayarak, tüm toplumda bu konunun diyalogunu belirli bir tabana sıkıştırmış oldu ve Türkiye yakın tarihini geri dönülemez bir biçimde tarih olmaktan çıkararak, “alt içerikleri aynı” sözlü öyküler haline getirdi. Diğer bir deyişle, dizi Türkiye yakın tarihini yapmayı mümkün kılan olayları, kurgudan ibaret bir imgeler bütünü ile kaplayarak bu gerçeklerin anlamlarına yön verdi. Gelecek nesile tarih yerine hikâye anlatarak, olmayan bir tarihi de mümkün kıldı. Nasıl ki Livius Roma’nın kuruluş hikâyesini kendine aktarılmış kurgu, mit ve efsaneler ile algıladı ve aktardı; gelecek nesiller de bizim onlara hediye etmiş olduğumuz diziler ile geçmişi algılayacak, hatırlayacak ve aktaracaklar.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yay., 1992. 27-28

(2) Livius, Titus. Roma Tarihi I. Kitap. Çev. Şenbark, Sabahat. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat yay., 1992. 46

(3) Subtext, kabaca sesli ve görsel iletişimin altında yatan içeriğe denir. Ayrıntılı bilgi için en kolay yoldan şuraya bakabilirsiniz.

(4) Signifier için imleyen diye bir çeviri mevcut, ama “gösteren” daha çok kişi tarafından anlaşılabilir. Ayrıntı için tıklayınız.

Percussinna’da Bir Küçük Prens

1943’te yayımlanan “Küçük Prens” adlı mini roman dünyayı ikiye ayırır: büyüklerin dünyası ve küçüklerin dünyası. Yazar Saint-Exupery bu iki dünyayı birleştirmede sembolik rehberler konumlandırır. Machiavelli ise 1513’te1 yazdığı “Prens” isimli kitabında, kendi prensine “küçük” olmaktan çıkıp “büyüklerin dünyasına” girme yolunda rehberlik eder. Bu yazının amacı rehber konumundaki Machiavelli ile Küçük Prens adlı kitaptaki sembolik figürler arasındaki benzerlikleri bulup tartışmaya açmak ve Machiavelli söylemlerinin gündelik yaşamdaki yerlerinin görmezden gelinemeyecek kadar fazla olduğunu göstermek ve bu söylemlerin 1513’ten bu yana nasıl bir yol aldıklarını gözlemlemek olacaktır..

“İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir” (1) tümcesi çocuklara verilen yegâne yaşam öğüdüdür. Ancak çocuk “büyüklerin” dünyasına girdikçe “olan” ile “olması gereken” arasında büyük bir fark görmeye başlar ve büyüklerin dünyasını “şu büyükler çok tuhaf” (2) cümlesiye anlamadığını gösterir. Esasen günümüzün Machiavelli’ye bakış açısı tam da bu yöndedir. Çok eski kaynaklardan gelen “erdem” kavramının “olması gereken” üzerine yoğunlaşıp bunu gündelik pratiklerden ayrımsamak hala hepimizin yaptığı bir şeydir. Machiavelli ise bu kavramı kendine göre yeniden tanımlamış ve “olan” üzerine yeni bir anlayış geliştirmiştir (Prens, XV-XVIII). Ona göre erdem, siyasal iktidarı elinde tutan kişinin bir sorun karşısında en uygun kararı en yerinde önlemi alabilme yeteneğidir (3). Esasen günümüz modern bireyi Machiavelli söylemlerinin esiri olmuştur; ancak “sorun karşısında en uygun kararı” Machiavelli’nin önerdiği kadar zekice ve geniş bir anlayışla bulmayı becerememektedir. Örneğin Prense verilen “Bilge bir prens, yurttaşlarının her zaman ve her durumda devlete ve kendisine gereksinme duymalarını sağlayacak biçimde davranmalıdır; bu durumda halk hep bağlı kalır ona.” (4) öğüdü “Küçük Prens” kitabındaki pilotun, prense verdiği “bağlaman için bir ip ve bir direk de çizerim”, “Ve eğer onu (koyunu) bağlamazsan başıboş kalır ve kaybolur” (5) öğüdüyle benzerdir. Pilot (Machiavelli), prense koyunu (halkı) bir ip ve direkle (davranışlarıyla), kontrol etmesini yoksa kaybolup kurtlara yem olacağını söyler. Koyun için de iyi olan budur ve koyun bunu kabullenir ve2 hatta sahibine bağlılık duyar. Ancak pilotun unuttuğu bir şey vardır, Küçük Prensin geldiği yerde koyunun bir ipe ve direğe ihtiyacı yoktur. Bu durum, hali hazırdaki “koyunu bağlama” alışkanlığının, koşulların değişimini fark edilmesini engelleyecek denli içselleştirilmiş olmasından kaynaklanır.

Saint-Exupery’nin prensi sahip olduğu ve ilgilenmesi gereken tek canlının (bir gülün) kaprislerinden ve onunla ilgilenirken çıkan sorunlardan sıkılır ve kendi 3küçük dünyasını terk eder ve böylece küçük prensin yolculuğu başlar. Bu Machiavelli’nin İtalya’daki prensliklerini kaybedenler için söylediği “kendi miskinliklerini suçlamaları doğru olur” (6) sözünü anımsatır. Zira onlar da kendi tebaalarını yönetirken kimi zaman doğru kararları verememişler, bundan dolayı kaçmışlar ve halkın üstün gelenlerin aşağılamasından bıkarak kendilerini tekrardan yönetime çağıracaklarını ummuşlardır (Il Prens, XXIV).

Küçük Prensin gittiği ilk gezegende tek başına duran bir kral vardır. Bu kral verdiği emirlere çok dikkat eder ve yönettiklerinin yapamayacakları emirleri vermekten sakınır. Mesela “Bir generale martıya dönüşmesini emredersem ve general bu emre uymazsa suç onun değildir. İmkânsız bir şeyi yapmasını istediğim için, suç benimdir.” (7) veya “Emirler,4 yerine getirilebilir şeyler olmalıdır. Otoritenin temeli mantıktır” (8) söylemleri, Machiavelli’nin sırf eli açık görünmek için halkı ağır vergiler ile zorlamanın yöneticiyi tahtından bile edebileceği görüşü benzerdir (Il Prens XVI). Ancak Machiavelli prens adaylarını, halkın veya kendi hizmetkârlarının isteklerine göre davranma konusunda uyarır. Tek öğüdü, özellikle halk sayesinde tahta geçen prensler için, halkın sevgisini kazanmanın önemli olduğudur (Il Prens IX). Küçük Prensteki hükümdar ise yönettiklerinin isteklerine öyle boyun eğmiştir ki yönetmekten çok yönetilmektedir.

İkinci gezegenimiz ise kendini beğenmiş bir adamdan ibarettir. Bu adam hayran olunmaya öyle kafayı takmıştır ki bunun dışındaki hiçbir şeyden haberdar 5değildir. Machiavelli prens adaylarının hayran olunmaya karşı belirli bir ilgilerinin olduğundan bahseder ve bunun saygınlık oluşturmak için iyi bir şey olduğunu da ekler. Ancak dalkavuklardan korunmak için kitabında tam bir bölüm ayırır (Prens, XXIII). Ona göre prensin yanında, dalkavuk yerine güvenilir bilge kişiler seçmesi en uygunudur ve prensin sürekli olarak bu kişilere danışması gerekir.

Küçük Prensin uğradığı üçüncü yerde ise ayyaş olduğunu unutmak için sürekli içen bir adam vardır. Kendi hatası dolayısıyla gelişen kötü bir durumun kısır döngüsündedir bu adam. Machiavelli, Prens adaylarına verdiği “erdem kavramı” ile onları böylesine bir kısırdöngüden kurtarır. Mesela Prens yeri geldiğinde sözünü tutmayabilir ve bu durum nedeniyle utanması gerekmez. Machiavelli’nin söylediği daha çok “doğru söyleyen bir adam” gibi görünme gerekliliğidir (Prens XVIII). Diğer yandan Machiavelli şu sözünde her şeyi açıklar: “Prensin devletini yitirmesine yol açacak kusurların, utancından kaçınmayı bilecek denli uyanık olması gerekir; devletini yitirmesinden yol açmayacak olanlardan da elinden geliyorsa kaçınması doğru olur; ama elinden gelmiyorsa, fazla önemsemeden kendini verebilir bunlara, hele onlar olmaksızın devletini zorlukla kurtarabileceği kusurların doğurduğu utançtan gocunmasın, çünkü her şeyi iyi değerlendirecek olursa erdem gibi gözüken bir şeye uymasının onun için yıkım olacağı, kusur gibi görünen bir başka şeye uymasını ise ona güvence ve iyilik getireceği görülür (Prens, XV)”.

6 7

Dördüncü gezegenimizde ise sürekli çalışan bir işadamı vardır. Aslında Machiavelli için söylenen “amaç için her şey mübahtır” sözünü oldukça abartmış ve para kazanmak için kendi bedensel dengesini kaybetmiş, sağlığını bozmuş ve hatta doğayı kapalı bir kutuya koyup satmak gibi dünya yaşamını tehlikeye atan sonuçlara varmıştır (9). Ana amacı unutup, aracı amaç haline getiren bu adam, modern bireyin karşılaştığı yükümlülüklere Machiavelli kadar “haince” yaklaşır ve en az onun kadar her şeyi mübah görür. Ancak baştaki tezimizde belirttiğimiz gibi, bu tipik modern insan Machiavelli kadar geniş düşünemez ve aldığı kararlar global olmaktan çok, yerel kalır. Machiavelli ise Prense daima bütünü düşünmesi gerektiğini öğütler.

Beşinci gezegende anlamına bakmadan çalışmayı sürdüren bürokrasiye yenik bir işçi tipi çıkar karşımıza (10). Aslında bu Weber’in “irrationality of rationality” kavramıyla ilintilidir. Machiavelli koşullar aynı kaldığı sürece yönetmeliklere uyulması gerektiğini belirtir, ancak koşullar değiştiğinde de verilen sözlerin çiğnenebilir ve yönetmeliklerin değiştirilebilir olduğu konusunda uyarısını (ve hatta gerekliliğini) vurgular (Prens, XVIII).

8

Altıncı ve son küçük gezegende Taylor ve Weber’in kuramlarından alıntı kavramlar için güzel bir metafor ile karşılaşırız (11). Tamamen uzmanlaşmayı savunan bir coğrafyacının, kendini kâşiften ayırmasını ve Marx’ın alienation hastalağına düşerek, yaptığı işten tamamen soyutlanmış olduğunu görürüz. Coğrafyacı dere görmeden dereyi çizmekte, dağı bilmeden dağları resmetmektedir. Hiçbir yeri bilmeden harita çizmeye çalışır. Machiavelli kitabının ilk bölümlerinde prensliklerin durumunu ve koşullarını değerlendirir ve verdiği tüm öğütler bunlara dayanır. Temel olarak prensin tahtına nasl geçtiği, ne tür bir halk ile karşı karşıya olduğu ve nasıl bir coğrafya ve üretim ilişkilerine haiz olduğunu değerlendirip bu değerlendirmeler sonucunda karar verilmesi gerektiğini vurgular. Machiavelli’ye göre Prens sadece tahtında oturmamalı, aynı zamanda tebaasını çok iyi tanımalı ve gündelik kararlarını buna göre vermelidir (Prens I, II, III, V, VI, VII, IX, XI, XX).

Küçük Prens büyüklerin dünyasına direkt olarak girmez ve ilkin çöle iner. Çölde bir yılan ve tilki ile karşılaşır. Tilki ile konuşmalarında “evcilleştirmek” ve “bağ kurmak” konularına değinirler (12). Machiavelli (tilki) prens adaylarına (Küçük Prense) halkı (hayvanları, tilkiyi) değişik yöntemlerle evcilleştirmek gerektiğini; ister silah zoruyla, ister sevgi ile onlarla kendi arasında bir bağ kurması gerektiğini değişik bölümlerde belirtir (Prens, XVII, XX, XIX, XXI).

9

Küçük Prens’i okuduğunuzda, farkettiğiniz ilk şey “büyükler dünyasının” Machiavelli’nin belirttiği “olması gerekenler” ile dolu olduğu, ancak bunların Machiavelli’nin belirttiği kadar zekice tasarlanmadığı ve birçok söylemde tıkılı kalındığıdır. Yazının başından beri göstermeye çalıştığımız söylemlerdeki benzerlikler ve farklar bu durumu göstermektedir. Eski Yunan’ın cosmos (evren) ile bütünleşik ve olanların dışında olması gerekenler üzerine kurulu felsefesinin, Machiavelli ile başlayan modernizm sürecinde, “çocukluğa” hapsedilmiş olduğunu görürüz. Machiavelli Prens’i yazdığında (1500s), ileri sürdüğü fikirler barbarca ve kabul edilemez görülmüştü ve birçok prens bu şekilde yaşamayı reddetmişti. Ancak Saint-Exupery 1943’te Küçük Prens’i yazdığında, Eski Yunan felsefesinin çocuklara özgü olduğu bir ortam vardı. Yaklaşık beş yüz sene içerisinde Machiavelli’nin koşullar arasında amaca giden en doğru seçeneği bulma diye şekillendirdiği “Erdem”, hâkim söylem olmayı başarmış görünüyor. Küçük Prens’teki iş adamı, ayyaş, yalnız yönetici, fenerci ve coğrafyacı günümüzdeki belirli alanların düştükleri durumların metaforlarıdır. İşletme teorilerinin, “önemli olan uzun vadede kar elde etmek” sloganı, beyaz yakalıların “kendi konusunda uzmanlaşma” takıntıları gibi durumlar, çocuk dünyası ve büyük dünyasındaki değerler sistemi değişimini doğrular niteliktedir.

Saint-Exupery’nin yazmış olduğu kitabın son bölümünde, Küçük Prens’in yankısı ile konuşması ve yalnızlığı hissetmesi ile karşılaşırız. Yalnızlık imgesinin günümüzün bireyi ile kurduğu bağlantı ve Machiavelli’nin “prensin yalnız olması” idealleri benzerlikler gösterir. Var oluş ile bilginin bağlanmasından çok (Descartes’in varlığı bilgiye dayandırması), yaşam şekillerindeki değerlerin değişmesine bağlı bir yalnızlık durumundan bahsetmek bu bağlamda daha doğru olacaktır. Machiavelli bilgiye dayandırarak kendi Prensinin yalnızlığını (olması gerektiğini) söylerken, günümüz bireyi yaşam şekillerinden ötürü (olmaması gerektiğini bilmesine rağmen) yalnızdır.

Küçük Prens ile Prens kitaplarında yakalanan söylemlerin benzerlikleri ve bu söylemlere atfedilen değerlerin sorgulanması, modernizmin aldığı yolu gösterir. Eskiden kaba ve saba görülen değerler ve yaşama şekilleri (koşullar değişince sözü tutmama, çok çalışma ve doğaya sırtını dönme, uzmanlaşma vs.) günümüzün “büyük dünyası”nın gerçeği olmuştur. Önceki yüzyılların onur, saygınlık, erdem, çıkarsız iyilik gibi kavramları ise modern dünyanın çocukluk öyküleridir.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 74

(2) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 49

(3) Teksoy, Rekin. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 21

(4) Machiavelli, Nicolo. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 116

(5) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 16-17

(6) Machiavelli, Nicolo. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 214-215

(7) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 39

(8) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 40

(9) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 46-49

(10) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 50-53

(11) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 53-58

(12) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 66-73

Referanslar

1. Machiavelli, Nicolo. Prens. Çev. Rekin Teksoy. İstanbul: Oğlak Yayınları 1999

2. Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. Çev. Yaşar Avunç. İstanbul: Mavi Bulut Yayınları, 2007

3. Descartes, Rene. Meditations on First Philosophy. Trans. John Cottingham. New York: Cambridge, 1996

Online Referanslar

1. Max Weber

2. Cosmos

3. Greek Philosophy

Sonraki Sayfa »