21. Yüzyılın Yükselen Sesi: Öykü (2012 Öykü Yıllığı Üzerine)

3 Kasım 2013 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Oykü, Sanat

Yazmak, nereye gideceğini bilmeden çıktığın olmayan bir yolda, hedefine ulaşabilmek ve güzel bir yolculuk yapabilmek için yaşanan olağanüstü ve sonu belirsiz bir serüvendir.

Bu tanım yaşamı da anlatmıyor mu? Belirsizlikler içinde dünyaya gelip, hele Türkiye gibi bilgi düşmanlığının ödüllendirildiği bir yerde doğduysak geleceği tahmin bile edemeden yaşayıp günün birinde geçmişimizi yapabileceklerimizin pek azını tamamlayabilmiş olarak geride bırakıp gitmiyor muyuz? Yazmanın güzelliği belki de sınırları yok saymasından kaynaklanıyor, burada yaşam doğum ve ölümle, yaşadığımız yer gümrük kapılarıyla, yaşayabileceklerimiz verilen buyruklarla sınırlanmıyor. İstediğimizi düşünüp yazabiliyoruz. Düşünmek gibi yazmak da serbest. İstediğimizi düşünüp yazabiliriz. Düşündüğünü paylaşmaya ve yazdığını yayımlatmaya gelince iş değişiyor. Geçmesi pek zor iki yol var. İlki kendi dünyanla gerçek dünya arasında bir köprü kurup yazarının amacına uygun ve alıcısı olabilecek bir ürün yaratmak, diğeriyse yayıncılık sistemi içerisinde bir yer bulup okuyuculara ulaşabilmek. Bu engeller başarıyla geçilse bile sorunlar bitmiyor. Özlenen yönde gitmenin zorlukları çoğu kişiyi en kolay yürünebilecek yollara sapmaya yöneltiyor.

Bütün bu zorluklara karşın niçin yazmaktan vazgeçemiyoruz? Kuşkusuz yazılanların başkalarına ulaşması, düşünce ve duygu bulutlarının binlerce kişinin ortak bilinci olması büyük bir mutluluk kaynağıdır. Ama bu, dışındaki ve içindeki dünyayı anlama, evrenin sırlarını çözme, yaşanmışları öğrenip yaşanacak ve yaşanabilecekleri görmeye çalışma çabalarının, hele bu sırada bulunan küçük gerçeklerin büyük anlatımlarının yarattığı sevincin yanında pek de önemli sayılmaz. Kişi önce kendine, sonra topluma ve tarihe karşı sorumludur. Yaşamla kurabileceği en anlamlı ve doğru bağı bulmak, bunu uygun alanda kendine özgü bir biçimde gerçekleştirmek temel görevdir. Bu, bir anlamda, kişinin içindeki madenin, cevherin çıkarılmasıdır. Can madenciliğinin ilk aşamasıdır. (1) Tıpkı topraktakiler gibi, insanlarda saklı değerler de çeşitlidir. Kimi kum gibi, toprak gibi yüzeye çok yakındır. Hemen elde edilebilir ve kullanılabilir. Kiminin üstü biraz örtülüdür, önce açılması ve ulaşılması gerekir. Kimiyse iyice derinlerde ve gizlidir. Büyük çabalar gerektirir, önce yerin kat kat altına inip cevherin çıkarılmalı, sonra uzun süren ve zor uğraşlarla işlenip saflaştırılmalı, gizli güzellikler ayrılmalıdır. Tonlarca malzemeden birkaç gram değer bile zorlukla elde edilebilir. İşte insanın ve yaşamın özünü sözcüklerde damıtabilmek de böyle zor bir iştir. Yıllarca harcanan çabalar doğru bir süreçle birleşmezse boşa gidebilir. Okunanlar meyve vermeden unutulabilir, yazılan yüzlerce, binlerce sayfanın değeri topraktan çıkarılıp işlenemediği için bir kenara yığılan işe yaramaz bir ham cevher yığınına benzeyebilir. Yazar ilk aşamayı başarıyla tamamlama mutluluğunu yaşayabilirse ilk adım bunun gerçekliğinin sorgulanmasıdır. Işıltının kaynağı bir elmas mıdır, cam parçası mıdır? Buna, gözleri yaratma sürecinin ışıltısıyla kamaşmamış başkaları karar vermelidir.

Sonrası elmasların ve camların, olağanüstünün ve sıradanın, umutların ve korkuların, başarının ve yenilginin, mutluluğun ve acının birbirine karıştığı, yazarların ve yapıtlarının içine tıkıldıkları yayın dünyası kazanından çıkmak için sürekli savaştığı katlanması zor bir aşamadır.

….

Bu yazıda biraz bedavacılık yapacağım. Öykü Yağmuru’ndan söz edeceğim. Geçen yılın öykülerini derleyen “2012 Öykü Yıllığı” (2) içinden gözüme çarpan bazı noktaları aktaracağım. Gelişmenin ve değişimin sürekliliği içinde kapsamlı ve zamana direnebilecek bir seçki hazırlamak da kolay değil. Her an, her yan değişiyor. Gökyüzü ve yeryüzü, insanlar ve ağaçlar, hele de ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyen toplumlar sürekli bir hareketin içinde. Bu akışın belirli anlarını niteliksel sıçrama olarak adlandırsak da asıl güç, değişimin tuğlaları sessizce üst üste koyarak duvarı örmesi ve günün birinde çevredeki perde çekildiğinde dev bir binanın karşımızda belirivermesidir.

YuzyilinYukselenSesiOyku-2012-OykuYilligi-Kapak

2012 Öykü Yıllığı “öykü yağmuru” başlığıyla çıkmış. Yıl içinde doğan Öyküler çok fazla olsa bile bu niteleme bana doğru gelmedi. “Yağmur gibi yağmak” niteliksizlik yorumu sanılabilir. Nicel büyümenin yol açtığı sorunlara ilişkin somut değerlendirmelerden ayrıldıklarında kapaktaki bu sözcükler yanlış anlamalara yol açabilir. Kemal Gündüzalp’in özenli çalışmasının sonuçlarını okudukça benim kafamın içinde dönen düşünce “Dünyanın öyküsü bir kitaba sığmış” oldu. Öyküyü, dergiyi, kitabı, yazarı, eleştirmeni, okuru, düşüncenin ve yaratıcılığın arayışının dallarını bir anda görüvermek ayrıcalık duygusu veriyor. Yansımalarını gördüğün öykü dünyasının derinliklerine girip hepsini okumak için karşı konulmaz bir isteğin ve gücün kaynağı oluyor.

Arka kapakta kitabın “canlı öykü edebiyatı ortamında iz bırakan çalışmalardan oluşan bir ilk”, aralarında Doğan Hızlan, Adnan Binyazar, Semih Gümüş, Ahmet Telli, Ayşegül Tözeren, Özcan Karabulut, Gonca Özmen, Hüseyin Su, İnci Aral, M. Sadık Arslankara, Kadir Yüksel, Yakop Tilermeni, Ahmet Büke gibi çevirmen, editör, eleştirmen, şair, öykü yazarı ve yayın yönetmenlerinin de bulunduğu, öyküye emek veren isimlerin katkılarıyla gerçekleştirilen ortak bir çabanın ürünü olduğu belirtiliyor.

Kemal Gündüzalp girişte kısa bir özgeçmişle tanıtılıyor. “1953 yılında Urfa’da doğdu. İlk ve ortaokulu Ceylanpınar’da okudu. Ankara Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi’ni, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. İlk şiiri 1971, ilk yazısı 1972, ilk öyküsü ise 1973 yılında yayınlandı. Daha sonra 1976–2012 yılları arasında toplam yüz sekiz dergide beş yüz sekseni aşkın şiir, öykü, eleştiri, deneme, tanıtma ve inceleme yazıları yayımladı. Bazı şiirleri Farsça’ya çevrildi.” Aldığı bazı ödüllerin, şiir, öykü, çocuk öyküsü, roman ve eleştiri kitaplarının listeleri veriliyor.

2013.10-21.YuzyilinYukselenSesiOyku-KemalGunduzalp-BirKinaliKekliktim

Önce biraz seçkinin yapısından söz etmek gerek. Kitap Kemal Gündüzalp’in teşekkürü, sunumu, “Eleştiri Yokluğunda Öykü Yağmuru” başlıklı genel değerlendirmesiyle ve İnci Aral’ın “Öykü Işıktır” dediği Dünya Öykü Günü Bildirisi’yle başlıyor, soruşturmalarla sürüyor.

İlk soruşturmayı yanıtlayanlar Adnan Binyazar, Aslı Solakoğlu, Feridun Andaç, M. Sadık Aslankara, Nazlı Karabıyıkoğlu, Özcan Karabulut, Semih Gümüş, Şükran Farmaz, Zafer Doruk ve Zeynep Sönmez. Yaqop Tilermeni’nin “2012′de Kürtçe Öykü” başlıklı bir değerlendirmesi var.

İkinci grup sorular dergilerin yayın Yönetmenlerine, editörlere yöneltilmiş. Abdülkadir Budak (Sincan İstasyonu), Ahmet Miskioğlu (Türk Dili Dergisi), Ali Günay (Deliler Teknesi, Öykü Teknesi-Filika), Burcu Yılmaz (Sözcükler), Fulya Bayraktar (Lacivert), Günay Güner (Çağdaş Türk Dili), Hüseyin Su (Heceöykü), İbrahim Tığ (Şehir), İnan Çetin (Sarnıç Öykü), Mine Ömer (Kurşun Kalem), Özgen Kılıçarslan Danyal (Hayal), Suna Dündar (Kum) ve Talat Avcı (Beşparmak) katılıyor.

sarnic-oyku-dergisi

Üçüncü soruşturma “Ozanların Öyküye Bakışı” başlığını taşıyor. Ahmet Telli, Aydın Şimşek, Fergun Özelli, Gonca Özmen, Hüseyin Alemdar, Kadir Aydemir, Melek Özlem Sezer, Salih Bolat, Veysel Çolak ve Yelda Karataş yanıtlamış.

Sonra Kemal Gündüzalp “Soruşturmalardan Çıkan Sonuçlar” değerlendirmesiyle en çok anılan kitap ve dergilerde yayımlanmış öyküleri belirtiyor. Yazarlar seçkin birer okur olarak ele alındığında kimsenin gözünden bir şey kaçmadığının görüldüğünü söylüyor.

“2012′de Dergilerde Öykü” bölümünde Kadir Yüksel’in “Dergilerde Öykü”, Yaqop Tilermeni’nin “Dergilerde Kürtçe Öykü”, Ayşegül Tözeren’in “Fanzin ve Bazı Dergilerde Öykü-Edebiyatın Sokaklarında Öykü”, Kemal Gündüzalp’ın “Sayılarla Dergilerde Öykü” başlıklı yazıları yer alıyor.

Ardından yılın içinden esintilerle en keyifli bölüm geliyor. “Kitaplardan Seçilmiş Öyküler” başlığıyla Ahmet Büke ve Cemil Kavukçu, “Dergilerden Seçilmiş Öyküler” ile Ayşegül Ünal, Birgül Oğuz, Ferda İzbudak Akıncı, Gökçe Parlakyıldız, Mehmet Fırat Pürselimoğlu, Melike Uzun, Merve Koçak, Nazmi Bayrı, Pelin Buzluk, Semih Erelvanlı, Semra Bülgin, Serap Işık, Tülay Güzeler, Türker Ayyıldız, Yalçın Tosun ve Zeynep Sönmez, “2012 Öykü Ödülleri” altında Yalçın Tosun, “2012′de Yitirilen Öykücüler” altında Burhan Günel ve Celal Hafifbilek, “Fantastik Bir Öykü” ile Barış Müstecaplıoğlu, “Çeviri Öyküler” altında D. H. Lawrence ve Salih Badili yer alıyor.

“Öykü Üzerine Seçilmiş Yazılar” bölümünde Ayşegül Tözören, Cemil Kavukçu, Doğan Hızlan, M.Sadık Arslankara ve Semih Gümüş’ün yazıları var. Yıllık, “2012 Yılında Yayımlanan Kitaplar” başlığında ilk, yeni, çeviri, seçme, toplu, kolektif, çizgi(li) öykü kitaplarının, içinde öykü olan kitapların, öykü ve öykücüler üzerine kitapların, tek öykü yarışmaları ve ödüllerin ve taranan dergilerin listeleriyle sonlanıyor.

edebiyat-dergileri

….

Cemil Kavukçu’nun yazısı “2012′nin Yükselen Yıldızları; Öykücüler” başlığını taşıyor. Öykücülüğümüzün son otuz yılda inişli çıkışlı bir yol izlediğine değinen Kavukçu 1980′li yıllardan 1990′ların ortalarına süren sessizliğin hemen ardından gelen bir canlanmadan, 2000′lerin başındaki geri çekilmeden, 2012′nin öykünün yeniden hareketlendiği bir yıl olmasından söz ediyor. “Kitaplarda, dergilerde yayımlanmış öyküler, dilde, biçimde yeni arayışların haberini veriyor” diyor.

Okumakta olduğunuz yazının başlığı “21.Yüzyılın Yükselen Sesi: Öykü” biraz Kavukçu’nun yükselen yıldızlarından, biraz “2012 Öykü Yıllığı” içindeki zengin içeriğin çağrışımlarından kaynaklanmış olmalı. Ama öykünün 21. yüzyılda yeni anlamlar kazanabileceği öngörüsünü destekleyebilecek başka nedenler de var. Ekonomik ve toplumsal koşullardaki, insan ilişkileri ve yaşam biçimindeki değişimler kaçınılmaz olarak sanata da yansıyor. Öykü ve roman da yeni biçimlere evrilebilirler. Işık hızıyla bağlanan milyarlarca insanın yazma ve okuma deneyimi değişmeden kalamaz. Eski Yunan heykellerinin günümüz dünyasında yeniden yaratılamaması gibi, sanayi devrimi sonrasında uzun dönemlerin bireyler ve düşünceleri üzerindeki etkilerini araştırarak gelişen roman da işlevsiz kalabilir. Pazar ekonomilerinin çok satan ürünleri tüketme modası geçtiğinde, yaşamdan tek bir kişinin kafasından çıkmış yüzlerce sayfalık bir kitap için uzun süre ayrılmak okuyucuya anlamlı gelmeyebilir. Yaşamın hızından süzülen öykülerse kısa, duru izler taşıyarak yazanları ve okuyanları birbirine bağlayabilir. Yaşamla öyküler arasındaki uzaklık azalabilir.

Roman burjuvaziyle gelişmişti. Aristokrasinin yerleşmiş değerlerine yeni bir sistemle, rekabet, kazanma, gelişme, pazar ekonomisi gibi kavramlarla tanımlanan yapılanmasıyla karşı çıkmış, geçmişin çürümüşlüğünü ve yeni sistemin dinamizmini yansıtmıştı. Günümüzdeki hızlı değişime romanın ayak uydurması hem yazar, hem okur açısından zor görünüyor. Yeninin öyküsünü hemen yakalayıp anında dünyaya yayılan şiir gibi, roman gibi, destan gibi, şarkı gibi, film gibi öyküler gerçekten yükselebilir. “Gideni ve gelmekte olanı” anlayıp iyi anlatan, zenginleştiren öyküler bir anda dünyayı kaplayabilir.

Roman, tarihi ve bugünü belirli kalıplarla yorumlayıp dayatan bir türe dönüşürken öykü bireysel özgürlüğün sesi olabilir mi? Tek başına güçsüz bireylerin yazdığı küçük yaşam parçaları birleşip merkezi güçlere meydan okuyan boyutlara varabilir mi? Yoksullar, azınlıklar ve diğer dışlananların, farklı nedenlerle ezilenlerin yalın öyküleri yaşamın kendisine dönüşebilir mi? Kadın öykücüler yepyeni bir soluk olabilir mi? Geleceği kadınlar kurtarabilir, her alandaki acımasız sertliği yumuşatabilir mi? Uygarlık yeniden kadına dönebilir, insanlar eşitliğin sıcaklığıyla birbirlerine yeniden sarılabilir mi?

Gelecek kadınların ve kadın gibi davranarak sertlikten uzak duran erkeklerin olacaksa kuşkusuz bunlar yaşanabilir. Dünyayı güzellik kurtarabilir mi? Belki güzellik kadınlarla gelecek, dünyayı kadınlar kurtaracak, bir kadını anlamakla başlayacak her şey.

Belki de “Kadınlar Nerde?” (3) sorusuna “Sessizce geleceğin öykülerini yazıyorlar” denebilir.

….

Her yazar önce okurdur. Her okur, eğer açık bir ürün vermediyse, gizli bir yazardır. Okudukça öyküleri yeni biçimlerle kafasında yazar, tekrar okur, yeniden yazar. Okudukça daha iyi yazar, yazdıkça daha farklı okur. Yazar, okur…

….

Kemal Gündüzalp’in hazırladığı “2012 Öykü Yıllığı” kapsamlı ve özenli bir çalışmanın ürünü. Geniş bir katılımla anlamlı bir bütün ortaya konabilmiş. Öykü dünyası için değerli bir kaynak oluşmuş.

Sunuş yazısında yıllığın eksiği dergi ve dergilerdeki öykülerin değerlendirilmesinin ağırlıklı olması,  kitaplara neredeyse hiç değinilmemesi olarak belirtiliyor. Bir yılı, hele dergi ve kitap sayısının epey artmış olduğu bir dönemde, anlatmak pek kolay değil. Yayımlanan kitaplar zaten kalıcılaştığı için bir öncelik olacaksa bunun dergilere verilmesi doğru bir seçim olmalı. “2012 Yılında Yayımlanan Öykü Kitapları” başlığıyla verilen “İlk Öykü Kitapları”, “Yeni Öykü Kitapları”, “Çeviri Öykü Kitapları”, “Seçme Öykü Kitapları”, “Toplu Öykü Kitapları”, “Kolektif Öykü Kitapları”, “Çizgi(li) Öykü Kitapları”, “İçinde Öykü Olan Kitaplar”, “Öykü ve Öykücüler Üzerine Kitaplar” listeleri, bu kitaplara ulaşmak isteyenler için bir kaynak oluşturuyor. Ayrıca “Tek Öykü Yarışmaları ve Ödülleri” ve taranan 60 derginin listeleri yer alıyor.

Genel değerlendirme “Eleştiri Yokluğunda Öykü Yağmuru” başlığını taşıyor. Kemal Gündüzalp eleştiriye alanın boş kalmasından dolayı zorunluluktan başladığını, bunca öykünün yazıldığı bir ortamda eleştiride bir kıpırdanma olmadığını, Sadık Aslankara ve Semih Gümüş de olmasa yeni kuşak için ortalıkta çıt yok diyebileceğini, ancak Necip Tosun’la Ayşegül Tözören’in çeşitli dergilerdeki eleştirel çalışmalarının ilgiyi hak ettiğini söylüyor. 2009 ile 2012 arasındaki yıllarda yayımlanan ilk ve yeni öykü kitabı toplamlarını 142, 129, 144 ve 219 olarak veriyor. Seçme, toplu, derleme ve çeviri gibi kitaplar eklenince sayılar 218, 200,217 ve 304 oluyor. Öykü kitabı yayımlayan yayınevlerine ve öykü kitaplarına değiniyor. 2012 yılında yitirilen, öykü de yazmış dört yazarı, Burhan Günel, Celal Hafifbilek, Güngör Gençay ve Tuna Baltacıoğlu’nu anıyor.

Soruşturmalara verilen yanıtlarda Adnan Binyazar “Değersizlik daha çok romanda gözlemleniyor. Pop şarkıcıların söylediğine benzer eserler saman alevi gibi, parlamasıyla sönmesi bir oluyor. Adı sanı olan romancıların kitabını okuyanların bile düş kırıklığına uğradığı görülüyor. Bilinçsiz okurları bile şaşırtan bu durum, kuşkusuz toplumdaki öbür bozulmaların da ürünü. Yine de en çok bu romanlar okur buluyor” diyor. M. Sadık Arslankara “öykü yazmayı değil öykü okumayı önemseyen bir toplum özlüyorum”, Nazlı Karabıyıkoğlu “öykülerin çoğunda ağız birliği etmişcesine, cümleler ince hüzünlerle işlenmiş”, Özcan Karabulut “Çünkü insan öyküsüyle var. Öyleyse öykü insanın, edebiyatın gündeminde hep var, hep var olacak”, Semih Gümüş “Öykü, hayatın anları, küçük kesitleri, ayrıntıları üstüne kurulduğu için, romandan daha önemli” yorumlarını yapıyor.

Yaqop Tilermeni “2012′de Kürtçe Öykü” değerlendirmesine Dört Dilimli Dilin Öyküsü’nü anlatarak başlıyor. Ulaşabildiği dergilerdeki öykülerle ilk Kürtçe Öykü Yıllığı’na ulaşma çabasından söz ediyor. Yayımlanan Kürtçe öykü kitaplarının listesini veriyor.

2012 Öykü Yıllığı’nı, Kürtçe öyküye yer vermesi nedeniyle, yalnız öyküler ve yazarlar üzerine değil, ülkenin ve dünyanın koşulları üzerinde de bir değerlendirme, bir öykü olarak okuyabiliriz. Tilermeni genç edebiyatseverlerin farklı bölge ve şehirlerde çıkardıkları dergilere ulaşmanın çok zor olduğunu söylüyor. Postayla gönderilen dergilerin ulaşmayabildiğini, ya da bir hafta sonra komşusunun elinden anlamlı bir bakışıyla alınabildiğini anlatıyor.

Dergi yayın yönetmenleri ve editörlerin katıldığı soruşturmada Fulya Bayraktar (Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi) öykülerin yayımlanması için çok farklı yaratıcılık izleri, çok temiz bir Türkçe, didaktik olmayan bir yazım tarzı, fazlalık barındırmayan cümleler aradıklarını, Günay Güner (Çağdaş Türk Dili) Türkiye, dünya yangın yeriyken öykünün başka bir gezegende yaşadığını, ayrıca öykülerin dilinin Türkçe’nin işlenmesi yönünden bozuk olduğunu, Hüseyin Su (Heceöykü) her sayıyı hazırladıktan sonra ellerinde iki sayı daha çıkarabilecek ürün kaldığını, Mine Ömer (Kurşun Kalem) dergilerde yayımlanan azımsanmayacak sayıda öyküden pek azının onu heyecanlandırıp etkilediğini, Suna Dündar (Kum) öykülerin yeni olma çabasıyla yapaylaşıp imge boğulmasına kapıldığını, Talat Avcı (Beşparmak) kadın yazarların öyküye niceliksel ve niteliksel bir zenginlik kattığını söylüyor.

Ozanların öyküye bakışına yönelen soruşturmada Ahmet Telli şiirsel olma halinin ölçülerinin belirsizliğine, Aydın Şimşek şairlerin ve öykücülerin birbirlerini okumamasına, Fergun Özelli Octavia Paz’ın “Büyük bir düzyazı ustası ortaya çıktığında dil yeniden doğar, onunla birlikte yeni bir gelenek başlar. Bu yüzden düzyazı şiirle iç içedir ve şiir olmak ister” sözüne, Gonca Özmen iki türün de öncelikle özenli bir dil işçiliği ve anlatımda yoğunluk istediğine, Hüseyin Alemdar Behçet Necatigil’in “Bir şairin yakındığımız yanı ya dilidir, ya dilsizliğidir” demesine, Melek Özlem Sezer bu iki türün Homeros Destanları’nda aynı bedende ne kadar uzun yaşayabileceğini gösterdiğine, Salih Bolat şiir olmayan şiirselliğin bir metinde bolca yer almasının o metni ne şiir ne de öykü yaptığına, Veysel Çolak herkes şiire öncelik tanısa da başlangıçta öykünün var olduğuna ve her ikisinin de malzemesi insan olduğu için bir arakesit oluşturabileceklerine, Yelda Karataş şiirle roman ve öykünün düzyazısı arasındaki ayrıma değiniyor.

Soruşturmalardan çıkan sonuçları Kemal Gündüzalp soruşturmalara katılan yazar, ozan, dergi yayın yönetmen ve editörlerini seçici olarak kabul ederek değerlendiriyor. En çok anılma oy kabul edilirse yılın öykü kitabının Cemil Kavukçu’nun Aynadaki Zaman’ı olabileceğini söylüyor. Onu Ahmet Büke’nin Cazibe İstasyonu ve Murat Yalçın’ın Karga Zarif kitapları izliyor. Dergilerden en çok anılansa Melike Uzun’un Sığ adlı öyküsü oluyor.

2012′de Dergilerde Öykü bölümünde Kadir Yüksel Dünyanın Öyküsü, Hece Öykü, Notos, Öykü Teknesi, Sarnıç Öykü, Semaver Öykü ve öyküye yer veren dergilere değiniyor. Yaqop Tilermeni Dergilerde Kürtçe Öykü, Ayşegül Tözeren “Edebiyatın Sokaklarında Öykü” ile fanzin ve bazı dergilerde öykü konularını anlatıyor.

Kemal Gündüzalp “Sayılarla Dergilerde Öykü” yazısıyla dergilerin ve yazarların yayımladıkları öykü sayılarını listeliyor.

Kitaplardan Seçilmiş Öyküler Ahmet Büke’nin “Cazibe İstasyonu” kitabından “Gelen Evrak: 28.02.2012. TEM: 1245/89″ öyküsüyle başlıyor, Cemil Kavukçu’dan “Aynadaki Zaman” / “Mindos Kayalıkları” ve dergilerden seçilmiş öykülerle sürüyor.

2012′de verilen öykü ödüllerinin listesinin ardından ödüllü kitaplardan seçilen bir öykü, Yalçın Tosun’dan “Muzaffer ve Muz” yer alıyor. Kitapta yitirilen yazarlardan iki öykü de var. Burhan Günel’den “Yorgunum Aşktan” ve Celal Hafifbilek’ten “Küçük Bir Aşk Öyküsü”.

Salih Badili’nin “Ayna Kırılmasın” öyküsünü Yaqop Tilermeni Kürtçe’den çevirmiş. “Öykü Üzerine Seçilmiş Yazılar” bölümünde Ayşegül Tözören “Eleştirinin özeleştirisi mümkün mü?” diye soruyor ve dil eleştirisinin yapıt eleştirisinin önüne geçtiğini söylüyor. Cemil Kavukçu “2012′nin Yükselen Yıldızları; Öykücüler” başlığıyla kitaplarda ve dergilerde yayımlanmış öykülerin dilde, biçimde yeni arayışların haberini verdiğini müjdeliyor. Doğan Hızlan “Bekir Yıldız’sız Göç ve Uludere Anlaşılamaz” diyor. M.Sadık Arslankara “Öykünün İçinde, Öykücülüğün Dışında” bir arayışa giriyor ve “içimizdeki yazma dürtüsüyle nasıl başa çıkacağız?” diye soruyor. Semih Gümüş “Öykünün Bu Gelişmesi Şaşırtıcı” diyor. Yeni biçim arayışlarının olağan bir beklentiye dönüştüğünü, Vüs’at O. Bener, Ferit Edgü ya da Leyla Erbil gibi öykü yazarlarının kolay bulunamamasının olağan olduğunu söylüyor.

….

Gökten üç öykü düştü. Yazı bu üç öyküden üç kısa alıntıyla bitiyor.

Niçin üç? Masallardaki elmanın çağrışımından mı? Tek olmadan, iki ucun karşıtlığına düşmeden alınabilecek en küçük örnek olduğu için mi?

İnci Aral, “Öykü ışıktır.” diyor. “İlk günden bu yana insan, kendi serüvenini kaydetme ve geleceğe bırakma arzusu duydu. Sesleri, işaretleri müziğe, büyüyü oyuna, tanrıları yontuya, renk ve biçimleri nakışa, deneyimini yaratıcılığıyla sanata dönüştürdü.”

YuzyilinYukselenSesiOyku-InciAral

Öykünün ışığını, bu ışığı görüp yakalayanların yaktığı başka ışıkları tek bir kitapta buluvermek çok güzel. Öykünün büyülü dünyasını anlatan, içine dalıp tadını çıkararak doyasıya gezme isteği uyandıran bir Öykü Yağmuru’yla karşılaşıvermek.

Öykü dünyasında en iyi, en güzel, tüm geçmişi reddeden ve gücüyle geleceği yok edecek tek bir ışık yoktur. Uygun anda yaşamımıza girdiğinde bizi yakalayan değişken renkler vardır. Aşağıdaki bölümler öykü seçkisindeki ışımalardan üç örnek yalnızca.

“Sonrasında dayanamadı artık denizde olmaya. Denizde olmak, karşı kıyıya uzanan bir köprüde olmak gibiydi. Ayırmak da denizin işiydi sanki, kavuşturmak da. Kısacası olmazdı. Aklım geçmişimde, karşı kıyıda, evim, çoluk çocuğum, bu günüm bu kıyıda, ben denizde…” Ferda İzbudak Akıncı, Karşı Kıyı, Kum Dergisi, sayı: 67, Mayıs 2012

“Bu kez varsayalım Dilan tüm köy halkı gibidir, ne sağırdır, ne dilsiz… Anlatabilir miydi derdini? Sorarlar mıydı ki isteğini? Farklı olur muydu bu iki Dilan’ın sonu?” Gökçe Parlakyıldız, Aybastı Efsanesi, Varlık Dergisi, sayı: 1258, Temmuz 2012

Gokce-Parlakyildiz-yazar

“Aklımda sana dair birçok anı var. Şu an köyde içinde birlikte çocukluğumuzu yaşadığımız küçük ev geliyor aklıma. Anamın ortadan bir bezle ayırdığı bağırış ve haykırışlarının yükseldiği odada, seni yıkadığı, senin çocuk bedenine su döktüğü, saçına onlarca belik attığı ve kırmızı iplerle bağladığı, senin dört erkek kardeşin tek kız kardeşi olma gururunu, şu anki gibi hatırlıyorum.” Salih Badili, Ayna Kırılmasın (Kürtçe), W Dergisi, sayı: 42, Mayıs-Haziran 2012, Çeviren: Yaqop Tilermeni

NOTLAR

1. Mehmet Arat, Can madenciliği, http://blog.milliyet.com.tr/can-madenciligi/Blog/?BlogNo=342671

2. Kemal Gündüzalp, “Öykü Yağmuru” 2012 Öykü Yıllığı, Dünyanın Öyküsü Yayınları, 2012.

3. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Ulysses ve James Joyce

8 Nisan 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

Bazı yapıtlar vardır edebiyat âleminde, hak ettiğince yer işgal eden. Onları tek bir türe hapsedebilme cesaretini kendimizde bulamayız. Niteliksiz Adam bir roman mıdır, yoksa bir deneme mi? Ulysses, Yüzyıllık Yalnızlık ne ola ki; hangi edebi kapsama girmeli dersiniz? Bir İrlandalı, James Augustine Aloysius Joyce, bu satırlarda modern yazının 20. yüzyıldaki büyük temsilcilerinden James Joyce’un Ulysses adlı eseri üzerinden keşmekeş zengini bir labirenti keşfe çıkacağız.

Öncelikle şunu söylemeliyiz; Niteliksiz Adam, Yüzyıllık Yalnızlık ve Ulysses –ve hatta Marcel Proust’un 7 ciltlik devasa Yitirilmiş Zamanın Ardında’sı- edebi anlamda modern epik örneği sayılabilecek yapıtlardır. Epik diyebilmemizde temel kıstas, uzak bir geçmişle kurulan yapısal benzerlikler ve eş duyumlardır. Bir üst tür olarak incelediğimizde, estetik alanın ötesinde bir algı yaratmalı, çokseslilik, bilinç akışı, karmaşıklık, kolaj, ihtiraslar ve yaratıcılık da yapacağımız tanımı genişletmeli. Peki, niçin modern olduklarının cevabına gelince, bir çarpıcı ince ayrım aklımızda yer etmeli. Bu eserlerde –ve özellikle Ulysses’de- okura tuhaf gelebilecek zamansal bir hengâme söz konusu, bir süreksizlik var ki bu tüm şüpheleri ortadan kaldırıyor.

Eserin müellifinden bir parça bahsetmek gerekirse, James Joyce(1882–1940) gençlik çağından itibaren Katolikliğe ve İrlanda’ya soğuk ve ilgisizdir, kendisini yaşadığı zamandan ve diyardan mütemadiyen memnuniyetsizlik içinde görmektedir. 1914 senesinde yarı otobiyografik bir çalışma olarak görülebilecek ilk romanı, A Portrait of the Artisty as a Young Man’i(ilk defa Murat Belge’nin nitelikli çevirisiyle yerli okurla tanışan Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi adlı roman) yayımlandı. Joyce’un bu yarı otobiyografik ilk romanında başkahramanımız, sanatçı Stephen Dedalus’tur.

Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, sanatçı Stephen Dedalus’un iç yaşamına, kederlerine, ihtiraslarına ve ruhsal çalkantılarına dair bir romandır, genç ve yeni bir yazar olan Joyce için, hiç de fena olmayan bir ilk dönem ürünüdür. Bu eser içerdiği mitolojik ve destansı göndermelerle de epey ilgi çekici olup Ulysses’e giriş niteliğindedir. Stephen Dedalus ile tekrar karşılaşacağımızı söyleyelim, Ulysses’de.

James Joyce Ulysses’i yaratırken yapıtını bir başka büyük yapıtın omurgaları üzerinden, kendine has bir üslupla tasarladı/inşa etti: Odysseia. Joyce, İzmirli Homeros’un meşhur destanı Odysseia’yı bir çerçeve, bir plan olarak düşün dünyasına aldı ve orada kendi kaosunu, dehşetini, tepkisini bina etti. Mitolojik paralellikler ve yaşam-zaman sürekliliğiyle Ulysses adeta Odysseia’nın modern biçimi ve parodisi gibidir. Odysseia’da konu neydi, Homeros neyin çabasındaydı? Odysseia’da başkahraman Odysseus, İthake şehrinin kralıdır. Truva kuşatması için şehrini terk eder ve kuşatmaya katılır. Odysseus 10 sene sonra kralı olduğu İthake’ye geri döner. Odysseia 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kral Odysseus’un oğlu Telemakhos’un yolculuğu anlatılmaktadır. Telemakhos, Truva kuşatmasına katılan ve geri dönmeyen babasını aramak üzere yollara düşer ve çeşitli olaylar başından geçer, fakat babasını bulamaz. İkinci bölümde, Odysseus’un İthake’ye dönüş macerası anlatılmaktadır. Truva kuşatmasından sonra başka şehirlerde yaşayan ve 10 yıl sonra İthake’ye dönen Odysseus, bu 10 yılda çeşitli şehirlerde bulunur, birçok kadınla gönül ilişkisi yaşar, onca serüven tadar ve artık eve, İthake’ye dönüş vaktinin geldiğine karar kılar. Üçüncü bölümde Odysseus’un intikamı ele alınmıştır. Odysseus Truva kuşatmasına gittikten sonra karısı Penelope’ye birçok erkek talip olmuştur. İthake’ye dönen fakat kendini dilenci kılığına girerek gizleyen Odysseus, oğlu Telemakhos ile gizlice buluşur ve eşi Penelope’ye talip olan hainlerden intikam almaya, onları cezalandırmaya karar verir. Penelope taliplerinin baskılarına dayanamaz ve Odysseus’un yayını gerebilen erkekle evleneceğini söyler. Taliplerinin hiçbiri yayı geremez yalnızca dilencinin biri yayı gerer ki dilenci, Odysseus’un ta kendisidir. Karısına kavuşan, hainleri cezalandıran ve şehri İtake’ye yeniden kral olan Odysseus şanını asırlarca devam ettirir.

Odysseia versus Ulysses.. Hepsi iyi güzel de, James Joyce yazdığı modern Odysseia’ya niye Ulysses adını verdi?  Odysseia’nın kahramanı Odysseus malumunuz, Grek uygarlığının bir unsuru ve ismi de Grekçe(eski yunanca) bir kelimeden geliyor. Yine malumunuz Avrupalı aydının Latinceye sadakati aşikârdır. Bunlar dayanamayıp İncil’i de Grekçe orijinalinden Latinceye çevirip öyle okumadılar mı? Efendim, Odysseus’un Latincedeki karşılığıdır Ulysses.

Joyce’un Ulysses’inin Homeros’un Odysseia’sı ile ilişkisine tekrar dönmeye ve şu önemli noktayı vurgulamaya ihtiyaç var. Joyce’un yapıtının Odysseia ile olan paralelliği sadece mekaniktir ve eserin edebi kıymeti bakımından bir yüksek anlam arz etmez. Odysseia, Joyce’un kendi kaosunu üzerine kurabileceği bir iskelet sistem mahiyetindedir. Ulysses’i bir benzetim çalışması olarak görmek iyi niyetli olmayacaktır.

Ulysses

Olay(bu eserde anlatılanlara olay demek de tuhaf bir şey doğrusu!) Dublin’de 16 Haziran 1904 geçmektedir. Evet, 16 Haziran sabahı erken saatlerde başlayıp gece 02.30’larda son bulan 17 saat kadar süren bir zaman diliminde yaşananlar..

Kahramanlarımız: Yahudi tüccar Leopold Bloom(Ulysses simgesel kişiliği, farz et ki Odysseia’daki Odysseus), genç adam Stephen Dedalus(hani Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ndeki sanatçı, yani bir anlamda bir parça James Joyce’un kendi kişiliği, Odysseia’daki Odysseus’un oğlu Telemakhos simgesel kişiliği), Leopold Bloom’un karısı Penelope, Molly Bloom.

Stephen Dedalus’un annesi çok hastadır ve ölüm döşeğindedir. Dedaluslar aslen Dublinlidir. Fakat Stephen Paris’tedir, orda çalışmaktadır, işlerini yürüttüğü Paris’ten Dublin’e dönmek zorunda kalır çünkü annesinin durumu hiç de iyi değildir. Bu arada, Stephen Dedalus Katolikliğe isyanlı bir genç, din adı altında yaşanan yaşatılan zulme tahammülü kalmamıştır. Bu sebeple annesinin yanına Dublin’e geldiğinde onun başucunda diz çöküp iyileşmesi için dua etmeyi kendine yedirememiş, annesinin bu son arzusunu yerine getirememiştir. Tabii bunun getirdiği büyük de bir suçluluk duygusu var ve bunun acısını Stephen Dedalus enikonu yaşamaktadır. Dublin’de, Stephen Dedalus Leopold Bloom ile karşılaşır ve geceyi de Leopold Bloom’un evinde, İthake(Ithaca)’de geçirir. Yapıtta temel çatı Leopold Bloom ve O’nun hayat rutinleri, ilginçlikleri, imgelemleri, arzuları üzerine kuruludur. En önemlisi, tüm materyal, James Joyce’un kendine has üslubuna içerlediği bilinç akışı tekniğiyle derinden derine işlenmiş, pek çok yerde ihtişamlı çokseslilik okura yaşamın/insanlığın yüceliğini anımsatmıştır.

Bilinç akışı, bir anlamda düşünce-imge kasırgası; yazınsal olarak ihtimalin ideolojisidir. Her şey söz-bahis-olgu konusu olabilir. Modern çağda, kentsoylu bireyin antropolojik analizi ne de vahim tespitlere gebe, değil mi ey okur? Bloom’a bakınca ne görüyorsunuz? Gözlenebilen (fenomenolojik) tepkiden uzak, her şeyi düşünce dünyasında yaşayan ve çoğunlukla zihniyle tepki veren insan türü.. Kenarda, köşede, kapalı yerde kalmayı yeğler bu insanlar(bkz. Dedalus-Bloom). Athusser gibi aydınların ifadesiyle üretmeyen, pasif, tüketen, doğadan ırak insanlar.. Leopold Bloom, algıları çok gelişmiş insanı temsil eder. Aslında her şeyi ama her şeyi fark eder, duyumsar. Ama hiçbir şeye yoğunlaşmaz. Sokakta dalgın dalgın yürüyen, aynı anda her şeyi gören ve hiçbir şeyi görmeyen kişidir Bay Leopold Bloom. Şöyle bir bakıyor gibi yapar, hadi sizi mi kıralım bakıyor diyelim, akabinde yola devam eder. Dalgındır. Bu artar ve artar. Etkin bir dalgınlık, aslında her şeyi algılıyor Bloom. Okuduğunuz her cümle gelişime-devama açıktır. Hani bir şey olacak burada diyorsun, ama nerde, Bloom gerçekliğe tepkidir. Sürekli ve sürekli, ihtimallerdir söz konusu olan. Tabii bu da bilinç akışının gereğidir ey okur. Bu yöntemde algılanan her şeyi kendi içine alırsın. Bahsedilmeyen bir şey varsa endişelenme, o zaten ‘yok’ demektir bilinç akışında.

Leopold Bloom Beyefendi, mutlu, meraklı ve esnek düşünceli bir güzel ticaret insanıdır, kapitalist zamanlarda. Her şeyin mümkün olduğuna amentülüdür, demek ki hala bazı şeylere iman beslemektedir. Ama işte ne yaparsın, medeniyetten müphem zamanın insanları sarmış 16 Haziran 1904 günü Dublin’i. Leopold Bloom metropoldeki daha fazla zekâ ve daha fazla ahmaklığın sembolüdür. Müzmin salağa yatan insan mı, kronik mental retarde burjuva sendromu mu, belki. Bay Bloom’un yaşamındaki yegâne anlam, anlam yokluğunun anlamıdır. Ulysses’de her şey bize tanıdıktır. Sürekli onları biliriz, görürüz, oradadırlar. Bay Bloom öyle yoğun anlamsızlık ve sebepsizlik duygularının içindedir ki, asla bir şeyi iredeleyip üzerine gitmeye ihtiyaç duymaz. Kalabalıklar içinde, pasif olarak birbirinden korkan, uzak duran insanlar, görüngünün adı bile yok, maskeleri ise şeffaflık ve tarafsızlık. Erving Goffman’ın sivil dikkatsizlik diye bir kavram ortaya attığını duymuştum, eğer bu bir teoriyse Leopold Bloom’dan daha güzel pratiğe dökeni görülmedi.

Bay Bloom sabah uyanır, peki ne yapar, ne eder? Hiçbir şey.. Yürür, etrafına bakar, falanca alakasız şey hatırına gelir, hayaller kurar, bin bir hinlik düşünür. Bir çeşit güzel eylemsizlik; sadece kendi algı ve duyum aygıtlarını gözlemler, hayal gücü sık kullandığından gelişir de gelişir. Ama çok da başarılıdır topluma karışmakta Leopold Bloom; kendi içinde ve dışında sosyal uyumu pekiyi sağlar. Bay Bloom Dublin sokaklarında yürür. Fakat evde midir sokakta mıdır; anlamak zahmet işi, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırlar belirsizdir.

Leopold Bloom’un bilinci her şeyi kaydediyor olmalı. Bunca şeyi tekil bir zihin düşünemez. Sanki biri kademeli olarak her şeyi hızlıca düşünüyor, tek ağız da devamlı bunları bakla misali çıkarıyor. Bir sürü şey anlatır ama nerde birazcık güdülenme, hareketi ara ki bulasın, ameli hak getire.

Ulysses’de anlatım açısından öznenin geri planda olması dikkat çekicidir. Bolca basit-parçalı cümleler, fazla cümleler, uyarıcı sıralı paragraflar, süreksiz-parçalı bir zihin alemi, düşlemsel akışlar, dalgalanmalar, birbirinden bağımsız-ayrı dünya cümleler, sonsuz melodi, pek çok tema, çift anlamlılıklar, kelime oyunları, talih ve olasılık ifadeli yan cümlecikler, anlamsız mimikler, geçici tutumlar, kelime fazlalığı, tek yönlü gizemsiz bir dil, ev-şehir gürültüleri, basmakalıp laflar, sayısız anılar, ses taklitleri, hazmedilmemiş çok sesli bir dil.. Joyce isteseydi, Ulysses’i çok daha uzun yazabilirdi, bu O’nun elinde idi.

Ulysses’in ilk kısımlarında bilinç akışı resmin merkezini işgal eder. Metropol üslubunun da etkisiyle olacak her halde; sadece Dedalus ve Bloom’un sesini hissediyoruz satırlarda. Bilinç akışının yapıttaki ayrımlarına baktığımızda, 3 şekilde ayrım söz konusu, Stephen’in mantığı-Bloom’un fantezileri-Molly’nin monologu. Üslupçu çoğulculuk eserin odak noktasındadır ve tüm esere aksetmiştir.

Kitabı bölümlere ayırmak gerekirse, Ulysses, kısa sayılabilecek bir giriş+12 bölüm+Molly Bloom’un uzun iç monologundan oluşmaktadır. Kitabın başlangıcı bilinç akışıdır. İlerleme ile birlikte Stephen Dedalus ve Leopold Bloom karakter boyutu ve derinliği açısından zenginleşmekte, büyümektedir. Bu şekilde bilinç akışı 6. bölüm, hatta 11. bölüme kadar baskındır. Ancak, 7. bölümden itibaren salt başına bilinç akışı değil, artarak gelen pek çok sesli araç devreye girmiştir. Kısa giriş bölümü(bilinç akışı barizdir) dışında konuşmak gerekirse 12 bölüm ve Molly Bloom’un uzun iç monologu(Molly hazretlerinin uykusu kaçar. Çeşitli devirler-halklar-toplumlar-medeniyetler ile ilgili bin çeşit rüya-düş-hatıra-saplantı-imaj ile okurun kafayı bir temiz ütüler. Kutsal kitap-talmud-kabala-güneş efsaneleri ile ilgili bir koca bülten sembolü benzetmelerinde sayıklar), 13 bölüm diyelim buna. İlk 6 bölümde bilinç akışı ve sonraki 7 bölümde çokseslilik baskın üslup olarak görülecektir. Yalnız böyle dedik diye şu da unutulmamalı ey sevgili okur, çoksesliliğin kökeninde de bilinç akışı vardır. Okuyucuya anlayabileceğinden daha fazla anlaşılır materyal sunarsan zenginliğin ıstırabı olarak da görebilirsin meseleyi.

Dünyada şu ana kadar hakkında en çok eleştiri ve deneme yazısı kaleme alınan, en çok incelenen romanların başında Ulysses gelir, ey bu kitap çok sıkıcı, tercümesi de hiç anlaşılmıyor diyen bedbaht okur! Bil ki, eserde kaçırmaman gereken esas nokta mekânla ilişkiler, önemli olan o sihirli Dublin sende ne uyandırıyor. Bay Joyce da yazarken buna dikkat etmiş, Proust gibi titiz bir anlatımla her şeyi ballandırarak anlatıyor. Şunu bil ki, eğer mekânda düşündüğün bir şeyin bahsi geçmiyorsa, o şey mekânda yoktur, bu edebiyatın raconunda bu var. Mekândaki her şey anlatılır. Leopold Bloom’u her şeyiyle yaşamak senin elinde. Ama dikkatli olmazsan duraklama ve geri dönüşlerde Leopold Bloom’un izini kaybedebilirsin, gerçi O seni tekrar bulacaktır. Bay Bloom utanıp burun kıvırdığın şeylere daha cesur bakmana yardım ediyor ve gözlemi kişisel alana indiriyor, tüm bunların kıymetini bilesin ey bilinçli okur!

Joyce hünerli kalemiyle Odysseia’daki Akdeniz-Ege serüvenini güncelleştiriyor ve Dublin’e ruhsal bir yolculuk yaptırırcasına bunu uyarlıyor. Hatta öyle ki, başkahraman Dublin’dir, sokaklarıdır. Ulysses pek çok ideoloji içeriyor, güçlü-başat bir ideoloji ise yok. Ulysses’in dünyası, genellemeler ve bütünlükler sağlayacak bir ‘mit’ten ya da kanundan mahrumdur. Odysseia’daki o sihirli antik havadan yararlanıp orijinalliğe ulaşmıştır James Joyce ve yeni bir roman tekniğine öncü isim olmuştur.

Evet, Ulysses 16 Haziran 1904’te geçiyor. 1904, James Joyce’un eşi Nora ile tanıştığı ve 1912’deki kısa bir ziyaret dışında bir daha ayak basmadığı İrlanda’yı terk ettiği yıl. Muhakkak, eseri yazdığı süreç manasında bunun bir anlamı olmalı. Söylemeden geçmeyelim, tek bir günü anlatan ve edebiyat alanında devrim yaratan bu eser, Ulysses 7 yılda yazıldı(1914–1921). Yapıt ilk kez 1922 senesinde Paris’teki Shakespeare and Company yayınevi tarafından tam metin olarak yayınlandı.

1918 senesinde, Ulysses’in ilk bölümleri Amerika’da The Little Review adlı bir edebiyat dergisinde tefrika edildi. Leopold Bloom’un havai fişek gösterisi izleyen genç bir kadının eteğinin altına bakıp mastürbasyon yaptığını anlatan kısımları nedeniyle New York’taki bazı sivil toplum kuruluşlarınca dava açıldı. Devamında; filanca muzır neşriyat kurulu da mevzuya intikal etti(Hani şu bizdekinden, sahi, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu’na ne oldu?). Sebep; müstehcen/muzır/pornografik yayın.. Mahkeme, sivil toplum ve ileri demokrasiden yana karar verdi ve 1920’de Ulysses’in yayını Amerika’da yasaklandı. Random Hause’ın yıllarca süren adli mücadelesinden sonra mahkeme yasağı kaldırdı ve 1934’te Amerika’da ilk defa Ulysses tam metin halinde neşredildi.

İngiltere’de ise, 1919’da, The Egoist dergisi kitaptan bölümler yayımlandı. Müstehcen/muzır/pornografik yayın olduğu gerekçesiyle o sene aldığı yayın yasağı 1936’ya değin sürdü. 1936’da ilk defa, tam metin Ulysses Birleşik Krallıkta neşredildi.

İrlanda’da Ulysses hiç yasaklanmadı. Joyce severler 16 Haziranı “Bloom Günü” olarak anarlar ve özellikle Dublin’de birçok etkinlik gerçekleştirirler.

Ulysses, post modernist edebiyat kuramcıların en çok sahip çıktığı metinlerden biridir. Nihayetinde, biçim ve içerik olarak farklı bir çalışma olduğu açıktır. T. S. Eliot, Ulysses’i kargaşaya davet, sapık ve yanlı duyguların ifadesi ve gerçekliğin çarpıtılmış şekli olarak tanımlar ve yerden yere vurur. T. S. Eliot, Ulysses için “bir roman değil” der. Ama aynı zamanda çağdaş romana etkisinin büyük olacağını ve öncü post modernist bir yapıt olduğunu belirterek över, bir yerde James Joyce’a hakkını teslim eder.

Ulysses geleneksel romanın biçim estetiğini, üslubunu ve içeriğini kökten değiştirmiştir. Joyce kendi yaratıcılığını ve dehasını Homeros’un Odysseia’sı ile harmanlamıştır. Mitler ve antik unsurlar kullanarak güncel ve geçmiş deneyimleri okura gösterip fark ve benzerlikleri ele alır bu dev yapıt. Her bireyin kendine anlam çıkarabileceği, hayata beklenti ve ümit ile bakabileceği bir yaşamı gösterir okuruna Joyce.

James Joyce’un etkisiyle sonraki pek çok romancı “hikâye etme” yerine “mit kullanma” yoluna gitmiştir(Umberto Eco, G. G. Marquez…). Mit kullanma antik uygarlıklar, rüya yorumları, efsaneler, dinler, arketipler-kolektif bilinçaltı materyalleri(bkz. C. G. Jung) gibi malzemelerden oluşabilmektedir. Böylece, yeni ve köklü bir edebi üslup oluşturma yolunda, hem sıradan malzemeler hem de bilinçaltı-tinsel malzemeler tüm zenginliğiyle yazınsal kullanıma sunulmuştur.

Şahin Aybay

Çukurova Üniversitesi

Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı 4. Sınıf Öğrencisi

saybay19072@hotmail.com - Mart, 2012

Ayraç Dergisi: 24. Sayı

20 Ekim 2011 Yazan:  
Kategori: Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Kitaplar, Sanat

Kitap incelemelerinin yer aldığı Ayraç Dergisi’nin 24. sayısı (Ekim 2011) çıktı…

Dergide Seda Bulut Arıkan, Betül Yasemin Erol, İlker Aslan, Yunus Emre Tozal, Halil Ayarcı, Hakan Bilge gibi çeşitli yazarların kitap incelemeleri yer alıyor…

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Roman Kahramanları’nın 8. Sayısı (Ekim-Aralık 2011) Çıktı!

Roman Kahramanları’nın Ekim Sayısı Çıktı!

ROMAN KAHRAMANLARI’NIN EKİM SAYISININ DOSYA KONULARI BİG BROTHER, BİHRUZ BEY, FAUST, ŞEHRAZAT VE CONAN…

ROMAN KAHRAMANLARI DEGİSİ’NİN EKİM 2011 SAYISINDA ÜLKELER VE EDEBİYATLARI BÖLÜMÜNDE KAPSAMLI BİR ÇERKEZ EDEBİYATI DOSYASI YER ALDI…

ARŞİVLİK BU SAYIYI OKURLARIMIZA TAVSİYE EDİYORUZ.

ROMAN KAHRAMANLARI TÜM YAYSAT BAYİLERİNDE…

Edebiyat dünyasının prestij dergisi Roman Kahramanları’nın son sayısında George Orwell’in 1984 adlı romanının kahramanları Big Brother ve Winston, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’nın kahramanı Bihruz Bey, Goethe’nin Faust’u, Binbirgece Masalları’nın Şehrazat’ı ve Conan, kapsamlı bir dosya olarak inceleniyor. Arşivlik bu sayının Ülkeler ve Edebiyatları başlıklı bölümünde Çerkez Edebiyatı’na tam 33 sayfa yer ayrıldı. Çok önemli Çerkez yazarların yanı sıra başka bazı önde gelen edebiyatçıların da yer aldığı dosyada Hulusi Üstün, Özdemir Özbay, Anzor Keref, İbrahim Dizman, Hüsniye Gündüz, Feridun Büyükyıldız, Müntaha Jan Gülsu gibi değerli yazarlar nitelikli yazılarıyla yer almakta.

Dolu dolu bir dergi olan Ekim sayısında yer alan yazarlar edebiyatla ilgili herkesin alakasını derleyecek düzeyde ilginç: AHMET İNAM, ANZOR KEREF, BÜLENT AKKOÇ, BÜLENT UÇAR, ÇİĞDEM SEZER, DEVRİM KUNTER, EREN AYSAN, ERSAN ÜLDES, FERİDUN BÜYÜKYILDIZ, GÜRSEL AYTAÇ, HAKAN BİLGE, HİKMET TEMEL AKARSU, HULUSİ ÜSTÜN, HÜSNİYE ÖZGÜNDÜZ, İBRAHİM DİZMAN, İCLAL CANKOREL, İLKER MUMCUOĞLU, KAYA TOKMAKÇIOĞLU, KORAY ÖZER, MEHMET GÜNAY ERCAN, MELİSA CEREN HASMADEN, MELİZ ERGİN, MURAT BATMANKAYA, MÜNTEHA JAN GÜLSU, NEZİH KULEYİN, NİHAT ÜLNER, ONURHAN F. KARAAĞAÇLI, ÖZDEMİR ÖZBAY, SADIK YEMNİ, SEDA PEKŞEN, YASEMEN BİRHEKİMOĞLU, YAVUZ ANGINBAŞ, ZEYNEP HEYZEN…

BİG BROTHER dosyası oldukça güncel bir konuyu önemli akademisyenlerin merceğiyle inceliyor… Seda Peşken, Meliz Ergin gibi… Sadık Yemni ise aradı taradı, buldu ve BİG BROTHER’la bizler için bir söyleşi yaptı. Eğlenceli bir söyleşi oldu doğrusu. Bülent Akkoç 1984 kitabını tanıttı. Koray Özer’in Prof. Ahmet İnam’la yaptığı gözetlenme üzerine söyleşi ise harikulade bir eğlencelik. Nezih Kuleyin ise çağımız için elzem bir bilgiyi öykü formatında işliyor. Öykü bu ya Big Brother’ın kahramanı Winston ölmemiştir ve günümüz kontrol toplumunda yaşamaktadır. Satır aralarında bugün nasıl gözetlendiğimizi öğreniyoruz. BİG BROTHER dosyası tam anlamıyla arşivlik bir dosya oldu…

Recazizade Mahmut Ekrem’in ölümsüz kahramanı, Tanzimat münevveri Bihruz Beyi, Ersan Üldes, Murat Batmankaya ve Yasemen Birhekimoğlu yazdı. FAUST dosyası yine iddialı. Ülkenin en kuvvetli Germanistik uzmanı ve önde gelen eleştirmenlerinden Gürsel Aytaç ve Goethe çevirmeni Nihat Ülner dosyada yazılarıyla yer alıyor. Ayrıca Bülent Uçar yazısı ve İclal Cankorel’in Felsefi Roman Kahramanları ile ilgili olarak Prof. Gürsel Aytaç’la yaptığı nitelikli söyleşi yine bu sayıda yer alıyor.

Binbirgece Masalları’nın Şehrazat’ını Eren Aysan, Kaya Tokmakçıoğlu ve Melisa Ceren Hasmaden yazdı.

Yeniden çevirimi şu sıralarda tüm dünyada gişeleri sallayan Barbar Conan’ı ise Hikmet Temel Akarsu, Yavuz Angınbaş ve Onurhan Karaağaçlı yazdı.

Hulusi Üstün’ün Cumhuriyet öncesi Çerkez roman kahramanlarını enine boyuna incelediği yazı enfes bir edebiyat ziyafeti. Özdemir Özbay’ın yazısı ise tam arşivlik. Çerkez antikitesini, kadim söylemini ve mitolojisini nefis bir yazıyla anlatıyor. Anzor Keref, Yaşar Kemal’in Çerkez roman kahramanı Selim Balıkçıyı anlatı. Hüsniye Özgündüz ise Recep Genel’in “Tanrının Çorbasını İçmiştik” adlı romanını… Değerli akademisyen İbrahim Dizman, “Çerkez Adil Paşanın Tahsildarlık Günlerini” yazdı. Feridun Büyükyıldız; Özdemir Özbay’ın “Dans Eden Turna Tsisa”sını yazdı. Müntaha Jan Gülsu ise Samipaşazâde Sezai’nin “Sergüzeşt”ini.

Ressamın gözüyle roman kahramanları sayfalarının konuğu Mehmet Günay Ercan. Çizgi romanı ise yine Devrim Kunter çizdi. “Seyfettin Efendinin Maceraları” devam ediyor. Patrick Süskind’in Koku adlı romanı hakkındaki yazıyı Hakan Bilge kaleme aldı. Çiğdem Sezer’in ise “Trabzondur Yolumuz” adlı kitap serisiyle ilgili: Kentlerin Roman Kahramanları Semtler yazısı bu sayıda yer almakta. Bunun dışında, Zeynep Heyzen’in hazırladığı “Dünyadan-Güncel” ve Fidan Solmaz’ın hazırladığı “Editörden-Güncel” sayfaları günün nabzını tutuyor. Bu sayıda bir de Armağanlı Roman Kahramanları Bulmacası var. İlker Mumcuoğlu edebiyat müptelaları için hazırladı.

Mayıs 2011’den itibaren yayın yönetmenliğine Ömer Asan, yayın koordinatörlüğüne ise Hikmet Temel Akarsu’nun getirildiği Roman Kahramanları; sayfalarında markete yönelik, yüzeysel kitap tanıtım yazıları yayımlamaz. Nitelikli okura nitelikli analizler sunar. Roman Kahramanları; Türk edebiyatının bir numaralı referans dergisi olmak yolundaki hedeflerini, yüksek edebiyatın ideallerine sadakati kutsayarak gerçekleştirme dileğinde…

Edebiyatın derinliklerine bir kez daha hoş geldiniz…

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

29 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

-Edebiyattan daha ucuz ne olabilir ki?-

“Romantik yazar” ve de, son dönemde, kendi kendine biçtiği misyonu ve sıfatı ile, “ulusal solcu” Tuna Kiremitçi(Tk); geçtiğimiz Mayıs’ta yayınlanan son romanı Selanik’te Sonbahar ile, yine, her zaman olduğu üzere, “best seller” listelerinin en üstlerindeki yeri ile anılıyor şu günlerde. Güzel, kazansın elbette; modern zamanlarda paranın yokluğu, parayı kazanma umudu besliyordu yaratıcılığı, şimdi ise, eldeki, garanti meblağlar aldı bunun yerini.

Yazar, kitabına dair, bir yerde, ilk kez gerçekten bir aşk romanı yazdığını söylüyordu: “Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için… Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı.”(Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Önemli bir itiraftır. Bugüne kadar, Tk’nin başka bir içerikle kitap yazmadığını düşünürsek, denilebilir ki, Tk, ilk kez bir roman, bir kitap yazmıştır. Tabii, bu, yazarın iddiası; bunun somut karşılığı var mıdır, orası apayrı bir konu!

Bununla beraber, hemen her yerde, Selanik’te Sonbahar’ın, politik bir kitap olduğu da söylendi, kitap, böyle değerlendirildi. Yazarın da buna bir itirazı yok. Hoşuna gidiyor bu. Bugüne dek yazdıklarına, en olumlu anlamda, “romantik ironi” denilen ve ne olduğunu bilmediğimiz bir türe sokulan Tk, elbette artık farklı değerlendirilmekten memnun olacak, olmalı da.

Zaten, Tk, son dönemdeki köşe yazılarında olsun, kitap vesilesi ile verdiği mülakatlarda olsun; fırsat buldukça ve yeri geldikçe, siyasi laflar ediyor, dikkatleri çekmiştir muhakkak. Mustafa Kemal, ulusal çıkarlar, ulus bilinci, bağımsızlık vb. sözcükler, yazarın önemli bulduğu ve üzerinde durduğu kavramlar. Az evvelde söyledik, Tk, son birkaç yılki değişimleri gözlemleyip ulusal solculuğa terfi etti.

Ve Selanik’te Sonbahar, bu terfinin, manifestosu olarak yazılmış, ilgili kamuoyuna sunulmuştur. Peki, kitapla ilgili olarak sürekli vurgulanan aşk mevzuu, neden bu kadar ön planda? Basit; değişim, dönüşüm; kolay işler değil, hele ki, Aydın Doğan’ın kanatları altında, hiç değil.

Tk, konuya dair, cesur bir laf eder etmez, bunu geri alma, olmadı, yuvarlama telaşında, aynı yerden iki alıntıya dikkat edilsin: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir cumhuriyet kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı.” Devam: “Öncelikle, ilk kez, ‘Romantik bir şey yazmak istiyorum’ diye oturdum masaya. Gençken, genellikle kendi kuşağımın dertlerini, varoluş acılarını falan yazmaya çalışmıştım. Onlara da ‘aşk romanı’ diyenler çıktı. Ben de itiraz etmedim. Ama bu sefer, kasten bir aşk romanı yazdım.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Selanik’te Sonbahar; politik bir roman mı; yoksa aşk romanı mı? Romantik politik bir eser mi ya da politik romantik mi? Anlamak pek mümkün değilse de; romantik, politik ve “ironik” deyip geçelim.

İroni yapıyor değiliz; sadece, bir kafa karışıklığından, bir ürkeklikten, bir telaştan bahsediyoruz. Bunu da Tk’ye kişisel gıcıklığımızdan falan değil; AKP diktası yerleşirken, bir küçük burjuva ve Kemalist aydının yaşadığı zorlukları, bilinçaltını resmetmeye çalıştığımızdan yapıyoruz. Bu nedenle de, bunu, biraz daha irdelemekte fayda görüyoruz.

Tk’nin ulusal sol algısı, takdir edileceği üzere, henüz tam bir politik hatta oturmuş, olgunlaşmış ve pratiğe dökülmüş değil. Tk, bir yandan, çok doğru ve net analizleri araştırıyor, okuyor, öğreniyor ve de karşı-devrim sürecini dile getiriyor: “Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar.”(Ayça Örer, RadikalKitap, 20.5.2011) Diğer yandan ise, modern politika bilimine uymayan laflar ediyor: “Zaten Batı’daki, bütün aklı başında aydınlara bak, hepsi bir noktada ulusalcıdır. En solcusu da, dincisi de öyledir. Merkeze kendi ulusal kimliklerini koyar, evrenselliğe buradan yürürler. Solcu mu sağcı mı yoksa futbolcu mu olacağımız ondan sonraki iş.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Yazarın mevcut kafa karışıklığı ortada; ulusal solcuyum deyip sol-sağ meseleleri ikinci plandadır tespiti yapmak, mevzuya içeriden bakmamanın sonucudur. Bir aydın bilinci taşımamanın, hep ilişik ama eğreti durmanın neticesidir. Tk, bunu aşmak derdinde midir peki, asıl önemli şey ise budur. Her ne kadar politik bilinç edinmeye başlamış da olsa, verilecek cevap, yazar için, “hayır”dır. Seçim öncesi, sol kamuoyuna yayın yapan bir Tv kanalına çıkıp üç gün sonra Kenan Erçetingöz’le evvela politika konuşup sonra eski sevgililerden bahsetmek, pek de “evet”e müsaade etmiyor zira.

Her ne ise, benim hem manifesto olarak gördüğüm hem de yazarının, yukarıda gösterdiğimiz nedenlerle, bu manifestoya layık olamadığını düşündüğüm romana bakalım. Ama en baştan, içeriğin de yapısal açıdan ve şeklen, bu manifestoya yetmediğini belirtelim.

Selanik’te Sonbahar, ilk olarak, bir fikir biçiminde yazarın kafasında şöyle doğuyor: “Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok ‘paşa’nın unutulmuş olması ilginçti.” (Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Biraz açalım. Temel şey şu: Atatürk olmasaydı, ne olurdu? Evet, ne olurdu? Ne olacağına dair, bu soruya verilecek cevap milyonlarcadır; ancak, kategorik olarak iki türlüdür. Bu türü belirleyen de siyasi görüşlerdir. Yani bir kısım diyecektir ki, iyi olurdu, diğer kısım da, kötü olurdu.

Doğrudur, bir şeyin değişmemesi ihtimali hiç yok. Yazar da anlaşılacağı üzere, kötü olurdu, diyenlerden. Bu ise, tek başına elbette bir şey ifade etmiyor ve olaylar, kabaca şöyle doğuyor ve şekilleniyor: Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere tüm hazırlıkları tamamlar ve “o sabah”, evden dışarı, Bandırma Vapuru’na binmek üzere adımını atar atmaz, bir İngiliz ajanınca vurulur, ölmez, felç kalır.

Tabii, böyle olunca da Cumhuriyet ilan edilemez ve Osmanlı yıkılmaz. Burada, devam etmeden birkaç şey söylemek durumundayım. Hem bu, yani M. Kemal olmasa ne olurdu, sorusu; hem de bu minvaldeki değişik sorular, önermeler; ilgi çekicidir. Yani, her konuda bu böyledir. Fakat, bunların özgünlüğü sınırlıdır. Son yıllarda, yazarın da yukarıda söylediği, kuantum, paralel evrenler, kelebek etkisi vb. şeyler etrafında üretilen “varsayım”larla pek çok film de yapıldı. Açıkçası, hiç ilgimi çekmiyorlar; ama dahası, tekrarlıyorum, bu, hiç de özgün bir yöntem değil. Emekçi halkımız, bunu, “halanın bıyığı olaydı…” sözü ile zaten çözmüş, sonuca bağlamıştır.

İkincisi, M. Kemal olmasaydı n’olurdu, sorusu da en az bunlar kadar basit ve anlamsız. Bunu sormak ve verilen cevapla roman yazmaya kalkmak, sadece kısırlığa dalalettir. Osmanlı Cumhuriyeti filmi ile, bunun arasındaki fark, pek de öyle fazla değildir. Üzülerek, değildir.

Devamla, Cumhuriyet kurulmayınca, 1924’te, Osmanlı’yı ABD sömürge yapar. Böylece, “Birinci Restorasyon” dönemi başlar, o neyse artık! Sonra, İkinci Dünya Savaşı başlar, bunu, ülkede bir İç Savaş izler, ardından da ABD’liler, yönetimi “görünürde” Hanedan’a devreder ve gider, “İkinci Restorasyon” başlar.

Tk, bu dönemleri, kendisince, bugüne ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine gönderme yapmak için, sıralıyor. Örneğin, İç Savaş dediği ile, bizim “sağ-sol olayları”nı anlatmaya çalışıyor, romanda ise, bu, mezhep çatışmalarına dönüşmüş. Yine önemli olarak, bugüne dair, ABD destekli Hanedan denilerek AKP’nin diktası kastediliyor. Açıkça dile getirilemeyenler, “utangaç bir kurgu”ya sevk ediliyor. Bazıları da buna edebiyat diyor.

Bu tarih algısına, M. Kemal’in yokluğunda ortaya çıkan siyasi tabloya, daha tafsilatlı değinmek gerekiyor. Fakat, arada, işin “aşk” kısmına da bakmak lazım geliyor.

Olaylar, doksanlı yıllarda cereyan ediyor. Önemli karakterleri ise, kimileri yaşayan kimileri ölü, Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla, takma adı ile “Kemal”; Atilla’nın ölen ve unutulamayan sevgilisi “Fikriye”; Atilla’nın şarkılarını çok seven, onu idol belleyen ve bir uçak kazasında babası ile ölen çocuğunun ruh haletini çözmek için, kendini Atilla’yı bulmaya adayan “Latife”, teşkil ediyor.

M. Kemal’in yaşayamadığı aşk öyküsü, tabii ki güncellenerek, Atilla’ya nasip oluyor.

Paşa ise, her ne kadar ülkesini kurtaramamış ise de, yazdıkları ile, hayat kurtarıyor.

Fikriye ve Latife de, aynen, gerçekte olduğu gibi, bir aşkın iki eşit tarafından biri değil; edilgen bir aşk cümlesinin, bulunmayan nesneleri olarak kalıyor.

Suikasta uğramış, felç olmuş ve Samsun’a çıkamayan Paşa, doğduğu yere, Selanik’e taşınıyor. ABD ve Hanedan, kendisinin o güne dek kazandığı başarıların hepsini tarihten siliyor, ne Libya ne Çanakkale, kitaplarda yer alıyor. Osmanlı’nın gelecek nesilleri, O’nu isyancı, anarşist bir general olarak dahi, tanıyamıyor.

Peki, M. Kemal, olaylara nasıl dâhil oluyor? Şöyle, Osmanlı’nın dünyaca ünlü popçusu Atilla, Paşa’nın akrabasıdır ve Paşa’nın, ölmeden önce adressiz; ama muhatabına önemli şeyler söyleyen, kırklı yılların başında yazılmış mektuplarını, babası aracılığı ile edinir ve okumaya başlar. O güne dek, topluma yabancı, ilgisiz, şöhret batağında uyuşturucu müptelası bir adam olan Atilla, büyük aşkı Fikriye’yi de kaybetmiş olmanın da etkisiyle, Fikriye fazla kokain alarak ölmüştür, Osmanlı yöneticilerine, bir konser esnasında şirk koşmuştur, halkı isyana teşvik etmiştir! Böylece kendi sonunu hazırlamışsa da, bağımsızlıkçı gençlere ilham ve cesaret vermiştir! Güzel.

Bu kısma değinelim, zira, siyasi roman denilen Selanik’te Sonbahar’ın, bizce tek önemli ve güncel bölümleri, bunun etrafında şekilleniyor.

Atilla, Dolmabahçe Stadı’nda veriyor olduğu ve tribünlerin her zamanki gibi tıklım tıklım dolduğu bir konserinde, orkestrasını susturur ve sadece gitarı ile, evvela, Selanik’te Sonbahar şarkısını söyler, sonra da, kitleyi galeyana getirecek o sözleri. Tk, büyük bir titizlikle anlatıyor:

“Atilla, acıları henüz taze iç savaşın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler tarafından tezgâhlanmış bir oyun olduğunu anlatıyordu. Osmanlı’nın devrini doldurduğunu, yerine tam bağımsız bir cumhuriyetin kurulması gerektiğini ama kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir şey düşünmeyen hanedanın buna asla izin vermeyeceğini söyledi. İç savaştan sonra varlığı tartışmalı hale gelmiş hanedana duyulan öfkenin sesi olmuştu.

Hele, ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur!’ diye bağırınca öyle bir alkış yükseldi ki…

‘Bu ülke dünyanın egemenlerine çoktan satıldı kardeşlerim’ diyordu: ‘Hür ve onurlu bir millet olarak yaşama hakkımız elimizden alındı. Oysa neler yapabilirdik! Bize izin verselerdi, neler yaratırdık! İnanmazsanız şehzadeye sorun!’

‘Memleketin istikbali bir avuç kendini bilmezin gaflet ve dalaletine kurban gidiyor! Buna razı olmayalım!..’” (Sf. 115-116)

Çok sevdiği Fikriye’si artık hayatta olmayan ve Paşa’nın yazdıkları ile başka bir şekilde de olsa hayata tutunmaya çalışan, halkına faydalı olmak için, yaşamını tehlikeye atan, belki de intihar etmeye çalışan; ama bunu insanlara toplumculuk diye yutturan Atilla; bu konser olayından sonra, kendisini bir cenderenin içinde bulur. O güne dek varlıklarından dahi habersiz olduğu ve kendilerine “Tam Bağımsızlıkçılar” adını veren gruplarla temasa geçer ve “ulusalcılık”taki samimiyetini ispat için, onların gecelerinde ücretsiz konserler verir.

Bağlı olduğu uluslar arası müzik şirketinin, gelişmelerden rahatsız olması ve Atilla’nın ölümüne karar vermesi, ayrıca Osmanlı’nın baskıları, popçuyu köşeye sıkıştırır. Atilla, tesadüfen, İstanbul’a yakın bir Ada’ya kaçar ve artık tüm geçmişinden sıyrılarak, amaçsız ve çaresiz, insanlardan uzak, ömrünü tamamlamayı bekler.

Sonrası, bence pek önem arz etmiyor, zaten yazmasak da tahmin edilebilir, gazeteci Latife, ki Fikriye’ye fiziken çok benzer, Atilla’yı bulmak için Ada’ya gider, bulur; ancak, Atilla, O’na soğuk davranır, sonra yakınlaşır, âşık olurlar vs. Çok romantik denilen bu kısımlar, Tk de bu konuda hayli iddialı, bana kalırsa, ne özgün ne de duygusal. Ama buna gelmeden, şunları sormak gerek; Latife, oğlunun çok sevdiği popçuyu görünce, eline ne geçecek? İki, Atilla, Latife ile birbirlerine âşık olmalarını sağlayan, Paşa’nın mektuplarını Latife’ye neden veriyor?

Paşa’nın, insanı yaşama, gerçekten yaşamaya, mücadeleye davet eden mektupları; en sevdiği yakınlarını kaybetmiş, “çok erken” iki ölümle beraber, benzer bir kaderi yaşamaya başlamış iki insanı yakınlaştırabilir; fakat, neden ve nasıl, ve illa ki, ortaya bir aşk çıkıyor? Kaderleri bu idi ise madem; M. Kemal’in mektupları, anında işlevsizleşiyor, kitabın dışına düşmüyor mu?

Sorular gereksiz değil. Zira, kitabın ikinci başlığı olarak da düşünebiliriz, kapakta şöyle deniyor: “Kim ölümden daha romantik olabilir?” Her cümleden bir soru çıkartıyoruz, farkındayım; ancak, romantiklik, kişilere, olaylara rahatlıkla atfedilebilecek bir sıfatken, ölüm, yani yok oluş, nasıl romantik olabilir? Dilsel bir yanlış ortada; ayrıca, bunu geçelim hadi, mantıken ve teknik açıdan, kalanların da ölüm sayesinde bir romantizm yaşamaları mümkün değil.

Kitabı okuyanlardan, Tk’nin ölüme romantizm yüklemesinin bu şekilde basitleştirilemeyeceğini, düşünenler olacaktır. Ben de, bir anlamda buna katılırım; fakat, her iki kahramanın da ölülerle konuşuyor olması meselesi söz konusu edilecekse, ben buna değinmek dahi istemiyorum. Atilla ve Latife’nin ruh hastası olduklarına işaret bu yanları, bence romanın en sırıtan noktalarıdır.

Söylediğim gibi, ben bu aşkta herhangi bir olağanüstülük, romanı yazılabilecek bir farklılık göremiyorum. Ve tekrar, Tk’nin kurduğu tarihsel-siyasi yapıya dönüyorum.

Tarih, toplum, ekonomi, siyaset; çok basit bir kaidedir, birbirlerine bağlıdırlar, birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde akarlar, biçimlenirler. Alt ve üst yapı bileşenleri olarak, zamanın gereğince, öznel müdahalelerle de tabii, şartlar tekâmül edince değişir, dönüşürler. Asıl ve gizemli olmayan kuantum da budur. Yani olmayan da olan da, bir şekilde olanın ve olmayanın etkisi iledir.

Tarihte her şeyin olmak zorunda olduğu için olduğu sözü, bunu anlatır. Tekrar ediyorum, öznel yönlendirmeler, kişisel etkiler de bunun dışında değildir; ancak, tarihin, her şeye rağmen belli bir seyri, mutlaka vardır. Ve de, toplumsal ve siyasi olan her şey, görünmez bir iple değil, görünür, ete kemiğe bürünmüş yasalar sayesinde iç içe geçmiştir.

Örneğin, Osmanlı yıkılmamışsa eğer, Orta Doğu’nun göbeğinde, modern bir ulus-devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışsa, doksanlarda Bosna’da iç savaş olmaz! Suriye’de, İran’da, Irak’ta, bugün yaşananlar yaşanmaz! Tk, tüm bunlardan habersizmiş gibi davranıyor ya da daha kötüsü, tüm bunlardan gerçekten habersiz! Ulusal solcu olma iddiasında bulunan bir yazar, evvela, bu “basit şeyleri” okumalı, öğrenmeli!

Zaten, dedim ya, şu olmasaydı n’olurdu, tipi kurgular, bu yüzden de hoş değil. Bunu yaratıcı hale sokmak, emek ister. Ya beş yılınızı ayırıp Osmanlı olmasaydı, bölgede ve dünyada olacak veya olmayacak her şeyi hesap edip roman yazacaksınız ya da hiç bu işe girip kendinize güldürmeyeceksiniz! Her halükarda eksik olacaktır bu kurgu yine; ama en azından şimdiki gibi “amatör ilk roman” yazarı durumuna düşmekten kurtulursunuz!

Ne kadar yazık, kitapta bu komikliğe örnek o kadar çok şey var ki! Hepsini not almakla uğraşamadım; ancak, ABD sömürgesi Osmanlı’da, Ruhi Su diye bir adam var, iyi mi? Boğaz Köprüsü de aynen yerinde! Hele ki, insanların hala eski yazı öğreniyor olması… Tk, siyasi felsefenin yanı sıra, siyasi tarih de öğrenmeli! İkinci Savaş öncesi, dünyada yaygın görülen klasik sömürgecilikte, emperyalist ülkeler, sömürge halklarına, evvela ana dillerini yasaklar, onları ulusal bilinçten bu şekilde uzak tutmaya çalışırlardı.

Öte yandan, ABD’nin 1924’te bu coğrafyada ne işi var; İngiltere, Fransa gibi dönemin “büyük ülke”leri, henüz silik ABD’yi, nasıl olmuş da buraya sokmuş? Kendileri, o dönem, fiilen işgal ettikleri Anadolu’dan nasıl çıkıp gitmişler? Anlıyoruz evet, Tk, günümüzle ilgili “mesaj verebilmek” için, ABD’yi işin içine sokuyor; ancak, bu seferde ortaya, cehaletle malul bir metin, senaryo çıkıyor.

Bu işin bir yönü, bir de şurası var. Tk’de görülen, yazdıklarından çıkardığım sonuç, tipik bir “Batıcı-laik kafası”dır. Bu kafa da çok tehlikelidir. Örneğin, Fazıl Say, 2001’de, ABD’nin Afganistan’ı bombalamasını, medeniyet adına, olumlu buluyordu. Zira, Batı, Doğu’dan daha ilerici idi. Tk, bu kadar bilinçsiz değil, kabul; ancak, olayları tarihsel, siyasi ve doğal seyir açısından değil de, olağanüstü gelişmelerle okumaya çalışmak da, ülkemizde sık görülen “Atatürkçü” tiplere mahsus bir özelliktir.

Yukarıda, Selanik’te Sonbahar’ın, Tk’nin değişiminin manifestosu olduğunu söylemiştim. Yineliyorum, yazar bunu dile getirmese de, bu böyle. Bir yazarın bu sıçramasını, edebi bir eserle yapmaya çalışması ve bunu halka sunması, gayet anlaşılırdır ve ne olursa olsun, böyle bir çaba takdir edilesidir. Bu sıçramanın teorik altyapısı olarak seçilen ulusal sol da nedir, netleştirmek için, yazarın satırları ile tekrar edelim: “Ulusal sol, memlekete hâkim olan yeni kapitalizmin mağdurlarına sahip çıkmak demek. Onun dayanıştığı küresel sisteme karşı ‘mazlum milletler’ ile dayanışmak demek. Ulusal sol düşüncenin bitmek gibi bir lüksü yok. Hatta duruma bakılırsa, olayı yeni başlıyor.” (Kelebek, 11.7.2011)

Romandan ve röportajlardan çıkanı da, bunu önceleyecek şekilde özetlersek; Tk’nin iddiası şu: 1. Cumhuriyet kurulmayabilirdi, kuruldu; fakat, AKP tarafından yıkıldı, M. Kemal’i ve mücadelesini güncelleyerek ve de ulusal sol anlayış ile, yeniden bir cumhuriyet kurabiliriz. Çözüm yolunun doğruluğu, yanlışlığı bir yana, güzel. Evet, bugüne dek sıradan aşk romanları yazmaya çalışan, gamzeli sevgilileri ile haber olan bir yazarın, kendisine bir yol seçmesi ve kalemini de buna adaması, gayet güzel.

Ancak, bu yola girmiş bir yazarın da, buna uygun davranması gerekli; Tk, önce, kişisel manifestosu da olsa, bir roman yazma iddiası taşıyorsa, buna dikkat etmeli. Tarih ve siyaset bilgisi, edebiyatı besler, ilgili alanlara kafa yormalı. Bu yolda, bu şekilde ilerlemesinin, Kelebek gibi bir yerde de mümkün olmadığını anlamalı. Cumhuriyet gazetesinden kaçıp Aydın Doğan’a sığınmak, hiç de hoş değil. Ulusalını falan boş verin, ben solcuyum diyen birisi, evvela, kariyer hırsını yenmeli, parayı pulu, şöhreti elinin tersiyle itmesini bilmeli. Hoş, bunları, Tk, bizi dinleyecek diye değil, olması gerekeni söyleyelim diye yazıyoruz.

Unutmadan, Tk, bir daha asla, “Romanın tanıtımı için katıldığım söyleşilerde dile getirmeye çalıştığım fikirler meğer birkaç ay önce kitap olmuş. Deneyimli gazeteci Merdan Yanardağ ‘1. Cumhuriyetin Sonbaharı’ adlı kitabında 1923 Cumhuriyetini sona erdirmek için yapılanları anlatıyor.” gibi saçma sapan sözler sarf etmemeli. Merdan Yanardağ ve pek çok önemli devrimci-sosyalist yazar, bunları zaten yıllardır anlatıyor; böyle bir laf, Tk’nin sadece okumazlığını, cehaletini belgeliyor.

Manifesto konusunu, daha da özelleştirerek sürdürüyorum. Kitapta, tasasız popçu Atilla, Paşa’nın mektuplarını okudukça ayılıyor ya, sonrasında, yavaş yavaş özeleştiri yapmaya başlıyor: “İnsanlar müziğimi günlük dertlerinden ve hayatın keşmekeşinden kaçmak için dinlerdi. Kafalarını rahatlatmak, fazla düşünmemek için. Bunlar ancak uyumak isteyen bir bebeğin annesinden isteyebileceği şeylerdi… O güne kadar siyasetle ilgilenmeyecek kadar politik olmayı bir şekilde becermiştim.” (Sf. 248)

Bir tane daha: “Bugüne kadar çerez niyetine şarkılar söylemiş bir gerzek olabilirim. Ama bundan sonra bambaşka şeyler yapacağım, emin ol.” (Sf. 261) Ben bu satırları okuduğum anda, konuşanın Atilla değil, Tk olduğunu anladım. Evet, dikkat edilsin, Vatan’daki, Kelebek’teki köşelerinde; incir çekirdeğini doldurmayacak cümlelerin yazarı Tk, nedametini paylaşıyor bizimle. İyidir, hatasını anlamışsa eğer, iyidir. Ancak dediğim gibi, çok çalışmak gerek, çok.

Başlarken, Tk’nin, ilk romanını yazdığını itiraf ettiğini söylemiştik. Bu, kendi iddiasıydı, yazıda bunu sorgulamaya çalıştık. Ortada, yine, pek de başarılı bir üretimin olduğunu söyleyemiyoruz. Bunca yıldır kalem oynatan birinin, henüz, içinde “ne… ne…” bağlacı olan bir cümlenin yükleminin olumsuz olmaması gerektiğini, öğrenemediğini görüyoruz. Üzülüyoruz. Ama seviniyoruz da, en azından yazar, artık, Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı çalışmasındaki gibi, “31 çekmenin tek kötü yönü, yalnızlığı sevdirmesidir,” tipi “vecize”ler üretmiyor.

Buna ek, Tk’nin, kendisini geliştirmeye yönelik tüm eylemlerinden dolayı, kendisini kutluyoruz. Pamuklara, Eliflere, Cananlara teslim edilen ve de ülkemiz gibi sonbaharını yaşayan Türk edebiyatının, bu eylemlere dahi uzak kaldığını düşünürsek, Tk alkış bile hak edebilir.

Son olarak, Tk’ye, Politzer’in, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını, veya ona muadil bir eseri, tavsiye ediyoruz; kabul buyursun.

28 Tem’11

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com 

Sonraki Sayfa »