SanatLog-Meltem Taşkıran Röportajı

MÜZİKLE, TİYATROYLA, EĞİTMENLİKLE AMA MELTEM’CE GEÇMİŞ SENELER

Sanatın farklı dallarında ürünler vermiş sanatçılarla röportaj yapmak insanı biraz tedirgin eder. Ben de, Meltem Taşkıran’la röportaj yapmaya giderken biraz tedirgindim, hem karşımda çok yönlü bir sanatçı olduğundan, hem de uzun süredir röportaj yapmadığımdan. Ama Meltem’le röportajım olabileceğini düşündüğümden çok daha rahat geçti. Tabii bunda Meltem’in belki de eğitmen yönünden kaynaklanan tavrının büyük etkisi oldu. Kimi zaman Meltem’in bir konunun ya da cümlenin altını özellikle çizmek istediğinde yükselen ses tonu belki onun eğitmen yönünden kaynaklanıyordu, belki de çocukluğundan beri aldığı müzik eğitiminden. Yani, hem bir yorumcu oluşundan, hem şan eğitimi vermesinden, hem de senelerin verdiği deneyimle sesine ve cümlelerine hakim oluşundan. Bu sayede Meltem’le oldukça uzun süren, birçok kimsenin merakını giderecek ve belki bazılarını da kıskandıracak bir röportaj gerçekleştirdik. Tabii röportaj esnasında Meltem’in ilk solo albümünün kayıtlarına başlamış olduğunu ve ayrıca bir de kitap yazmakta olduğunu öğrenmek sürpriz oldu. İşte hayatının en önemli anlarıyla birlikte müzisyen, eğitmen, tiyatrocu ve yazar olarak Meltem Taşkıran…

Siz ve kardeşleriniz müzikle büyümüşsünüz. Bunda ailenizin etkisi oldu sanırım. Müzisyen bir aileden mi geliyorsunuz?

Dedem Hasan Taşkıran vakti zamanında çok ciddi bir müzisyenmiş, sanırım bize oradan geliyor; babam bilim insanı olmasına rağmen onda da, annemde de var bir şeyler. Annem Necla Taşkıran felsefe öğretmenidir. Çok görüşlü, çok farklı bir aile yapısından geliyoruz. Biz üç kardeş; Eser, ben ve Serin aynı sene konservatuara başladık. O zamanki adıyla İstanbul Belediye Konservatuarı, şimdiki adı İstanbul Üniversitesi Konservatuarı. Tabii Eser o zaman dört yaşındaydı, ben altı, ama aynı zamanda başladık müzik eğitimine.

Ben keman bölümünü kazandım, zaten amacım oydu. Babam üç yaşındayken bana bir keman almış, en büyük amacım kemancı olmaktı tabii o zamanlar. Kız kardeşim Serin ve erkek kardeşim Eser de piyanoyla başladılar.

İlk sahneye çıktığınız zamanı anımsıyor musunuz?

İlkokul son sınıfta, diploma töreninde, Şişli Terakki Lisesi’nde okurken keman resitali vermiştim. Çocukluğumdan beri sahnedeyim yani. 18 yaşında ülkemi temsil ettim, uluslararası SOPOT şarkı yarışmasında.

Çocuk yaşta sahneye çıkmanızın sizin için avantajları ya da dezavantajları oldu mu?

Avantajları oldu. Belirli bir yaştan sonra sahneye çıkan kişilerde genellikle sahne hazımsızlığı olur. Oraya gelmek onlar için çok zor iştir, uzun zaman almıştır. O yüzden bırakmak istemezler. Bırakmaları gerektiği zaman bile bırakmazlar. Mesela, bence Türkiye’de birçok şarkıcının sahneyi bırakma çağı çoktan gelmiş geçmiştir; hem müzikal anlamda, maalesef görsel anlamda da.

İlk grup çalışmanız Eser Bey’le birlikte oldu sanırım.

Ben üniversitedeydim, Eser lisedeydi. “Gökkuşağı” adlı bir grubumuz vardı. İlk rock grubumuzdu. Bu grupla yarışmalara katıldık.

Ama tabii ben 14 yaşında keman orta devreyi bitirdikten sonra opera şarkıcılığı bölümüne girdim. Opera şarkıcılığı eğitimi aldım. Yani, çocukluğumdan beri klasik müzik dinliyorum, sonra opera şarkıcısı oldum. O sıralarda da benim rock hayatım başladı. Bir gün, TRT Gençlik Korosu’nda çok sevgili öğretmenim Gökçen Koray ve Seval Irmak’la bir kayıt yapıyorduk, opera söylüyorduk. Ben solistlerden biriydim, o esnada benimle konuşmak istediklerini söylediler. Ben de, “Tamam, konuşalım,” dedim. Konuştuk. Bana dediler ki, “Meltem, opera herkesin birlikte söylediği, herkesin beraber aynı sesi çıkardığı bir müzik türü. Senin sesin hep farklı tınlıyor, herkesten farklı tınlıyor. Sen mutlaka kendi özel müziğini yapmalısın, kendi müziğini yapmalısın,” dediler. Başta tabii ben büyük bir tepki gösterdim, çünkü hayatım klasik müzikti. Fakat, sonra düşününce her zaman farklı bir ses tınısına sahip olduğumu anladım. Kimseye benzemiyordu sesim, benzetemiyordum da zaten. Böyle bir problemim vardı. Bu başlangıçta belki o zamana kadar yaptığım müzik için bir problem teşkil etse de, aslında kendi sanatçı kişiliğim açısından doğru bir şeydi.

Yani, sizi sesinize uygun bir tarz geliştirmeye teşvik ettiler. Daha doğrusu, başka bir tarzda şarkı söylemeye?

“Kendi müziğini yap” diye bir teşvik oldu. Aslında çok çok iyi, çok başarılı bir sopranoydum. Başta büyük tepki gösterdim. Sonra bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptıklarını anladım.

Blues, jazz ve rock müziği özellikle. Yani, bu kadar sivri, bu kadar dik, bu kadar farklı bir sesle ancak bu müziklerde çok başarılı olacağımı söylediler. Çok da haklılarmış. Sonra ben diğer müziklerin arayışlarına girdiğimde, Eser’le birlikte “Gökkuşağı” grubunu oluşturduk ve rock müzik yapmaya başladık. Klasik rock, biraz jazz, biraz pop. Yirmi sene falan oluyor, çok gençtik o zamanlar, “Gökkuşağı” bizim ilk grubumuzdu.

Sonra yoğun olarak ulusal ve uluslararası festivallere katılmaya başladınız. İlk festivale katılışınız nasıl oldu?

Evet, benim festival hayatım başladı; sevgili Figen Çakmak’la birlikte. TRT Gençlik Korosu’ndaki bir arkadaşım SOPOT Festivali’ne gideceğini söyledi. SOPOT dünyanın en büyük festivalidir. Erovizyon falan yanında oldukça küçük kalır. Japonya’dan Amerika’ya kadar tüm kıtalardan çok önemli sanatçılar gelir SOPOT Festivali’ne. Benim gittiğim sene çok büyük sanatçılar gelmişti. Benden bir sene önce Türkiye’yi Kayahan’la Nilüfer temsil etmişti. Tabii aslında zor bir şey, 18 yaşında bir genç kızın böyle tanınmış iki ismin arkasından SOPOT Festivali’nde Türkiye’yi temsil etmesi. Fakat çok çalıştık Eser’le. Figen Hanım da bize destek oldu. Bizim “Gökkuşağı”yla, Ali Otyam’ın “P” grubunu birleştirdik; “GP”ydi grubumuzun ismi. Böyle bir grupla biz SOPOT’a gittik ve orada birincilik aldık. Ve ondan sonra benim uluslararası festivaller hayatım başladı. Her yerden davetler gelmeye başladı. Her tarafa gittim ben. Yani, şöyle söyleyeyim, 44 tane ödülüm var uluslararası. Bunların içinde festival Oscar’ları var, Oscar olarak sayılan ödüller var. Mesela, 1997 yılında Fransa’nın Cannes şehrinde uluslararası Midem Müzik Festivali’nde, dünyanın en önemli ödüllerinden biri olan ve daha önce Tom Jones, Celine Dion’un da aldığı “Distant Accords Award” denilen, Oscar sayılan bir ödül aldım. Bu ödül, o güne kadarki uluslararası festivallerde aldığım önemli dereceler sebebiyle bana verilmiş bir onur ödülüydü. Ve bunu aldığımda henüz 25 yaşındaydım.

Sadece festivallere katılmakla kalmayıp kendiniz de bir festival yaptınız. “Uluslararası Balkan Gençlik ve Müzik Festivali” nasıl gerçekleşti?

Evet, senelerce birçok festivale katıldıktan sonra. Tabii hep içimde, “Ben de ülkemde bir festival yapsam, en iyisini yapsam. Bunca festivale gittim, artısını eksisini gördüm. En iyisini ben yapabilirim” diye düşünürken, otuz yaşında festival yapma imkânına sahip oldum. Birçok konuda çok şanslıyım. Bu konuda da çak şanslıydım. Ve çok genç bir yaşta Balkan Müzik Festivali’ni İstanbul’da gerçekleştirdim. En çok yapmak istediğim festivaldi.

14 sene eğitmenlik ve bölüm başkanlığı yaptığım Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki öğrencilerimi Selanik’e, Balkan Festivali’ne ilk götürdüğüm 2004 senesinde Balkan Festivali’yle tanıştım. Onları götürdüm, çünkü onların da mutlaka uluslararası bir festivale girip, kendilerini uluslararası bir arenada denemeleri gerektiğini düşündüm. Onlar da çok çalıştılar. Ve çok enteresandır, tüm dünyadan ve Türkiye’den de Bilkent gibi, Hacettepe gibi çok mühim konservatuarların öğrencilerinin, müzisyenlerinin katıldığı, tüm Balkan ülkelerinin müzisyenlerinin katıldığı bir yarışmada bizim Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencileri Balkan 2.’si oldular. Çok önemli, çok değerli bir ödüldü.

Ben oraya gittiğimde, festivalin başkanı Yorgo’ya, “Ben bu festivali İstanbul’da yapacağım,” dedim. “Yapamazsın, çok zor,” dedi. “Yapacağım,” dedim. “Valla senden korkulur,” dedi. Ertesi sene yapmıştım ben burada festivali, hem de çok daha iyi koşullarda. Müjdat Gezen Sanat Merkezi ve Beşiktaş Belediyesi’nin yardımları ve kız kardeşim Serin’in büyük desteğiyle yaptım. Çok iyi bir müzisyendir Serin ve aynı zamanda çok da iyi bir yöneticidir. Beşiktaş Belediyesi’nde yöneticiydi. Bana öyle bir ortam hazırladı ki, bütün Balkan ülkelerinden en iyi şarkıcılar, genç starlar, hepsi geldiler ve burada Mustafa Kemal Merkezi’nde müthiş bir festival yaptık. Herkesi en iyi otellerde ağırladık.

Festivalin açılış müziğini de kendiniz bestelediniz sanırım.

“Balkania”, evet. Onun müziğini de ben yaptım. O zamanlar Eser askerdeydi. O yüzden ben her şeyi Serin’le birlikte hazırladım. Çok başarılı bir festival oldu ve bu yüzden Uluslararası Festivaller Federasyonu FIDOF’tan “Yılın En Başarılı Festivalcisi” ödülünü aldım. Festival yaptığım için de ayrıca bir ödül aldım yani. Çok beğenildi festivalim. Sonra uluslararası festivallere jüri üyesi olarak davet edilmeye başladım. Ve yeni kurulan WAFA adlı federasyonun yönetim kuruluna seçildim.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim vermeye nasıl başladınız?

Ben bir gün, henüz daha 21-22 yaşlarında bir stüdyodan cıngıl söylemekten dönerken, sevgili öğretmenim Selmi Andak -yeni kaybettik, çok üzüldüm- bana telefon etti, “Meltem, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne, koş gel,” dedi. “N’oldu Hocam,” dedim. “Koş gel,” dedi. Ben de koşturup gittim. Daha önce hiç gitmemiştim, oldukça da yakın oturuyorum oraya. Dedi ki, “Meltem, ben bölüm başkanıyım Müjdat Gezen’de. Hafif Batı Müziği Bölümü’nün başkanıyım. Senin burada şan dersi vermeni istiyorum,” dedi. “Aman Hocam,” dedim, “ben daha kendi kariyerimle meşgulüm.”

“Bana hayır deme,” dedi.

Müjdat Gezen’le tanışmanız Selmi Andak vasıtasıyla oldu yani.

Selmi Andak’la ben birkaç festivale gitmiştim daha önce. Beni herkesten çok farklı görürdü. Ve Selmi Andak daha çok genç yaşımda bana böyle bir teklifte bulundu. Şöyle ifade edeyim, ben oraya eğitmen olarak girdiğimde öğrencilerden gençtim. Çok genç yaşta eğitmen oldum. Daha önce de ciddi eğitmenler, öğretmenler varmış. Popüler müzik arenasında önemli isimler. Onlar kısa bir süre eğitmenlik yapabilmişler, kendi ağır iş tempoları sebebiyle. Sertap Erener ve Levent Yüksel varmış mesela. Ama zaten orası gönüllü eğitmenlik yapabileceğiniz bir yer, yani parayla çalışmıyorsunuz orada. Tamamen gönüllü gidiyorsunuz. Ve ben kabul ettim, Selmi Hoca vesile oldu; o bölüm başkanıydı, ben şan derslerini idare ettim, vokal derslerini. Hafif Batı Müziği Bölümü’nde. Selmi Abi ayrıldıktan sonra da Müjdat Gezen benim bölüm başkanlığı yapmamı istedi.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki çalışmalarınız sadece eğitmenlikle sınırlı değil, birlikte birçok oyun da sahnelediniz bildiğim kadarıyla.

Müjdat Gezen’le altı tane müzikal çalışmamız oldu. Bunlardan birisi, Müjdat Gezen’in Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” adlı kitabından uyarladığı “Sınıf Bunadı” 2008 yılında sahnelendi; onun müziklerini ben yaptım. Müjdat Gezen yazıp yönetti.

“Artiz Mektebi”, Tuhaf Bir Aile”, “Kamp” gibi birçok oyununun müziklerini ben yaptım.

Müjdat Gezen’le birlikte yaptığınız çalışmalar dışında, sizin kendi yazdığınız oyunlar da var. Oyun yazmaya nasıl başladınız?

İki tane oyun yazdım. Birincisi, “Gazinoda Aşk Başkadır”, ilk önce o oynadı, 2007 yılında. 2008 yılında da “Savaşma Seviş” adlı oyunumu sahneledik.

Ben Hafif Batı Müziği Bölüm Başkanlığı’nı sürdürürken, bir yandan da Amerikan aktörlük okulu Actor Studio’nun müzikal direktörüydüm, aynı zamanda başkan yardımcısıydım. Sınıflarımız oldukça kalabalıktı, eğitim almak isteyen çok kişi vardı. Ve, müzikal bölüm başkanı olarak benden bir müzikal sahneye koymamı istediler. Müzikal sahneye koymak gibi bir programımız vardı yani. Fakat, 26-27 kişinin içinde oynayabileceği bir müzikal yoktur dünyada. En fazla 18’dir, 12’dir, 10’dur. Ama 25-26 kişiye de, birbirine neredeyse eş roller verebileceğiniz, çünkü onlar genç insanlar ve birine daha fazla rol yazarsanız… Mesela, “Grace” falan oynatamazsınız, çünkü ciddi başroller var ve bir de yardımcı roller var, kimi seçeceksiniz ki? Oraya öğrenmek için gelmiş insanlar. Ben dedim ki bir gün, “Böyle olmayacak, ben kendim yazayım oyunu.” İşte böylece oyun yazmaya başladım. Ve iki tane çok ciddi oyun yazdım. Sevgili Cengiz Okuyucu ile birlikte –yönetmenim, çok değerli bir aktördür- iki tane oyun sahneye koyduk. Çok da başarılı oldu. Hem oyunu yazmak, hem müziklerini yapmak çok hoşuma gitti. Tiyatro müthiş bir sanat. Benim için ne kadar eğitici olduğuna inanamazsınız. 24-25 kişiye eş roller ve onları bir şekilde birleştirmek, ayırmak falan oldukça zor bir işti. Yani resmen ecel teri döktüm, ama tabii benim için çok büyük bir eğitim oldu. Ve ondan sonra oyun yazmaya başladım.

Bir de, çok enteresan bir şey. Kendim çok eğlenceli bir tip olmama rağmen, şarkılarım, müziklerim çok melankoliktir benim. Kendi albümlerim öyle. Yazdığım oyunlar ise komedi. Drama yazamıyorum. Mutlaka komedi yazmam gerekiyor. Ve çok ilginç bir şey, farklı bir yönümü ben tiyatroyla keşfettim. Zaten şunu söyleyeyim, ben müzisyenim, besteciyim, şarkıcıyım, yazarım falan ama benim için hayattaki en önemli şeylerden birisi tiyatrodur. Tiyatro benim hayatımın vazgeçilmezlerinden biridir. Tiyatrosuz yapamam; izlemeden, yazmadan, dinlemeden, müziklerini yapmadan duramıyorum yani, öyle bir rahatsızlık oldu. Bu anlamda Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki 14 senelik çalışmam benim için çok ciddi bir eğitim oldu. Hem öğretmendim, hem öğrenciydim aslında. Çok şeyler öğrendim Müjdat Hoca’dan ve oradaki herkesten. Öğretmeye de gayret ettim.

Bu arada iki çok önemli müzikal çalışması yaptım. Sevgili Metin Arslan’ın yazıp yönettiği “Çizmeli Kedi” ve “Benim Tatlı Meleğim” birer sene arayla sahnelendi; biri 2005, biri 2006. İkisi de Dalin Çocuk Tiyatrosu’nda Şişli Terakki sahnesinde bir sene boyunca özel rezervasyonlu, yani yer bulunamayacak kadar dolu şekilde oynadı. Dört yüz bin kadar çocuk, genç izledi. Çok fazla insan seyretti. Çok değerli oyuncularla oynadım. Ve Metin çok önemli bir yönetmen ve yazardır. Şimdi, Metin Arslan’la birlikte Ankara Devlet Tiyatrosu’nda “Benim Tatlı Meleğim”i sahneye koyuyoruz. Oyun Devlet Tiyatroları’nın repertuarına girdi.

Yine Metin’in yazıp yönettiği “Bir Evlilik Hikâyesi” adlı bilimsel oyunun da müziklerini ben yaptım, o da 2008 yılında sahnelendi.

Herkesin hayatında bir şekilde etkilendiği insanlar olmuştur, ya da örnek aldığı da diyebiliriz. O tarz bir sanatçı oldu mu sizin hayatınızda?

Aslında o kadar çok sanatçıyla, o kadar çok değerli insanla çalıştım ki. Diyorum ya, çok şanslı bir insanım. Sanırım benim hayatımdaki en önemli sanatçılar öncelikle Cem Karaca ve Barış Abi. Hem Cem Karaca, hem de Barış Abi’yle çalıştım. Ama Cem Abi’nin benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Beni keşfeden kişi Cem Abi’dir. Altın Çınar yarışmasında Eser’le ikimizi keşfedip, kenara çekti. 17 yaşındaydım. “Sizler çok önemli müzisyenler olacaksınız,” dedi. Ve, Cem Abi’nin hayattayken kendi şarkısını söylemek üzere izin verdiği tek kadın şarkıcı benim. O yüzden “Islak Islak” benim için çok önemli bir şarkıdır. Bugüne kadar hiçbir bayan şarkıcı söylemedi bu şarkıyı. Erkeklerin de hiçbirinin Cem Abi gibi söyleyemediği bir şarkıdır.

Cem Karaca çok özel bir insandı, benim hayatımda da çok özel bir yeri vardır.

İlk önce Cem Karaca’yla tanıştık, sonra Barış Abi’yle. Eser sahnede Barış Abi’yle çaldığında, “Kurtalan Ekspres”le birlikte, 15 yaşındaydı. 90’lı yıllar.

“Egoist” sizin grubunuz ve 95-96 yıllarında yine kardeşinizle birlikte “Egoist”te çalışmaya başladınız. Ve bu grupla birlikte üç tane albüm çıkardınız.

“Egoist” bizim belki bugüne kadar yaptığımız en farklı proje. Çünkü, Türk rock tarihinde duygu sömürüsü yapmayan, birilerini taklit etmeyen, başkalarına benzemeyen, ezilen kadını oynamayan tek kadın solistli gruptur “Egoist”. Farklı bir müziği vardır; mutludur, mutsuzdur, melankoliktir, değildir… ama çok farklı bir müziği vardır. Kimseye benzetemezsiniz. Biz kendi müziğimizi “Egoist”te sonuna kadar ortaya koyduk.

Üç albüm çıkardık: “Artık Yeter” (1997); “Egoist II” (1999) ve “Egoist On” (2007).

Albümlerdeki bütün şarkıların sözleri size mi ait?

“Egoist”te ilk albümde ve ikinci albümde annemin sözleri de var. Onların dışındaki tüm sözler bana ait. Sadece “Egoist On” albümünde, bir defaya mahsus olmak üzere, bir cover söyledim. Cem Karaca’nın bestesi “Islak Islak”ı seslendirdim. Albümlerdeki müzikler Eser’e aittir, aranjmanlar da Eser’indir. Grup elemanlarımız zaman içinde sürekli değişti, ama kalıcı olanlar da oldu.

Şu an “Egoist”le çalışmalarınız ne aşamada, yeni projeleriniz var mı?

Şu anda aslında farklı bir şey yapıyoruz. Şu anda ben kendi solo albümümü yapıyorum. Artık gerek olduğunu düşündüm. Sözleri, besteleri bana ait olan 9 şarkı yaptık. Her şeyiyle bana ait. Bunu bir ara soluk gibi düşünebilirsiniz, kendimi ifade etmem olarak düşünebilirsiniz. Bunca senelik birikimin belki bir patlaması olarak da düşünebilirsiniz. Kendi müziğimi, yani kendi bestelerimi, kendi yazdığım sözleri, kendi stilimi anlatmaya çalıştığım bir çalışma olacak. Çünkü, “Egoist” aslında müzikal olarak çok zengin, çok özel bir grup. Ama “Egoist”in müziği Eser’e aittir. Benim solo albümümdeki müzik bana ait olacak. Yani, insanlar belki ilk kez Meltem’in müziğiyle tanışacaklar.

Şu anda albüm kayıtlarındayız. Ve bu sene içinde çıkarmayı düşünüyorum.

Herhangi bir şirketle anlaşma yaptınız mı?

Henüz hangi şirketten çıkaracağımıza karar vermedik. Albüm oluştuktan sonra gidip görüşeceğiz. Yani, albümü ben yaptığım için bitirdikten sonra buna karar vereceğim. Albümün müzik direktörü Cihan Sezer olacak. Aranjmanları o yapıyor, orkestrasyonları. Cihan’la çalışıyorum, çünkü müzikal kafalarımız çok uyuyor, benim ortağım aynı zamanda.

Cihan Sezer çok önemli bir müzisyendir. Bu albümü beraberce yapıyoruz. Çok farklı bir sound çıktı. Yani, ben çok şaşkınlık içindeyim, nasıl böyle bir şey oldu diye.

Rock tarzında bir albüm mü söz konusu?

Rock müzik diyemeyiz. 80’lerin müziği, 80’lerin soundu, elektronik ve rock müziğin, senfonik müziğin karışımı çok melankolik, güzel bir müzik ortaya çıktı.

Dediğim gibi, yazdığım oyunların hepsi komedi, şarkılarımın hepsi çok melankolik, ama arabesk değil. Arabesk müziği ben sevmiyorum, arabesk sözleri de sevmiyorum. Sürekli ağlak pozisyonda olmasından hoşlanmıyorum. Sürekli kadınların terk edilmiş, itilmiş, kakılmış rollerinde şarkı söylemesinden hoşlanmıyorum. Bence kadınların güçlü olması gerek. Ve, kadınların gücünü gösterecek kişiler önce sanatkârlardır.

Bu kadınla ilgili bir albüm olacak. Her sözünde kadın olacak. Yani, ağır, cinsiyetsiz söz yazalım da herkes birlikte konserlerde söylesin değil. Böyle bir şey yok. Gayet de cinsiyetli olacak. Ben bir kadınım, kadın gibi yazıyorum.

Albüm satışları hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle son yıllarda sanatçıların çoğu bu konudan şikâyetçi.

İnsanlar artık albüm almıyor ne yazık ki. Ama bu Türkiye gibi ülkeler için söz konusu. Başka ülkelerde, özellikle de gelişmiş ülkelerde insanlar albüm alıyor. Onlarda da internet var, onlarda da yasalar var, bizde de var. Onlar albüm alıyor, biz almıyoruz. Biz istiyoruz ki, insanlar bize bedavadan müzik yapsın, biz bedavadan çekelim, biz bedava dinleyelim falan… Bir stüdyonun şu duvarının şu izolasyonu bile binlerce lira. Bir tek duvarının izolasyonunun bile binlerce lira olduğu bir sektördeki insanların size bedava müzik yapmasının beklentisi içinde olmanız kadar aptalca bir şey olamaz. Yani bu tabii sektörü hiç tanımamak, sanat konusundaki yüksek bilinçsizlikten kaynaklanıyor.

Bunu konserlerin telafi etmesi gibi bir şey söz konusu mu?

Albüm başka bir şey, konser başka bir şey. Kitap başka bir şey, CD başka bir şey gibi yani. Albümle konseri karıştırmamak lazım. Herkes konser vermek zorunda değil. Zeki Müren senelerce Bodrum’da yaşadı, oradan albümler yaptı. Şimdi diyebilir misiniz ki, “Bilmem kim çıksın sahneye, kazansın parayı, albüm satmasa da olur. Biz albümü internetten indirelim. O konser yapsın, karşılasın kendini.” Böyle bir kısa dönüş yok yani. Albüm başka bir sektör.

Tabii Türkiye’de sanatçıların albümleri öldükten sonra satıyor. Bizde böyle şeyler var. İşte biz de bu ülkede müzik yaparken, ülkemizde müzik yaparken bunları göze alarak yapıyoruz. Tercih meselesi biraz da. Bunları bilerek albüm yapma tercihiniz var; “Boş ver, ne gerek var, zaten indiren indiriyor, kimsenin müziğe değer verdiği yok,” diyerek yapmama tercihiniz var. Yapmayanlar da var, ben sonuna kadar saygı duyuyorum. Bu gerçekleri bilerek yurtdışına kaçıp orada müzik yapan insanlar var, orada yaşayanlar var. Onlara da saygı duyuyorum. Veya sektörde bir yerlerde menajerlik yaparken başka bir yere geçip oradan işlerini yürütenler ya da televizyoncu olan bir sürü şarkıcımız var; artık şarkıcılık yapmıyorlar.

Siz bu kadar yetenekli bir insansınız, kardeşiniz de öyle. Bazı dizi ve belgeseller için jenerik müziği yapmışsınız. Festivaller için, Müjdat Gezen Sanat Merkezi için, mesela bir çocuk yuvası için yaptığınız besteler, marşlar var. Size sinema filmleri için ya da dizi filmler için beste yapmanız gibi teklifler geliyor mu?

Sinema filmimiz var. “Ezber” filminin müziklerini yaptık. Tolga Öztorun’un yönettiği, hayvan haklarını konu alan dramatik bir filmdir. Çok da ödül aldı. Müziklerini Eser’le birlikte yaptık. Ayrıca, Çağan Irmak’ın yönetmenliğini yaptığı kısa bir film olan “Nükte”nin müziklerini de ben yaptım. Televizyonlarda halen oynamakta olan birçok dizinin müziği de Eser’e aittir.

Bu konuda çok enteresan olaylar var. Müzikleri izinsiz kullanıyorlar. Mesela geçenlerde TRT kanallarından birinde, devlet televizyonumuzun bir kanalında benim müziğimin izinsiz kullanıldığını öğrendik. Jenerik müziği olarak benim bir bestemi, hem de müzikal için yaptığım bir eserimi kullandıklarını öğrendik; “Müzik Kutusu” adlı. Çok şaşırdım, bana sormadan kullanmışlar. Hem de çok uzun bir süre. Böyle şeyler de var işte. Üstelik bu piyasada olan bir eser de değil, müzikal için yaptığım bir beste. Onu bir şekilde edinmişler, kullanmışlar, sağolsunlar. En azından iyi bir müzik kullanmışlar diye de düşünülebilir tabii. Devletin televizyonu bunu yapan.

Telif hakları nasıl şu an müzik sektöründe?

Telif hakları sanatla ilgili diğer sektörlere göre daha iyi müzik sektöründe. Mesela sinemacıların çok daha düşük hakları var. Ama tabii genel olarak bir korsan olayı var Türkiye’de. Filmlerin, kitapların, albümlerin korsanı… Ve insanlar korsan alma taraftarı. “Bir şeyi almalıyım, çok güzel bir şey, bu benim olmalı, ben bunu bedava almalıyım, karşılığında hiçbir şey ödemeden almalıyım” felsefesine girdik uzun bir süredir. Bu felsefede yaşıyoruz. Bunu değiştirmek gerek. Ama tabii böyle ahkâm kesmekle olmuyor. Eğitim vermek zorundayız insanlara. Sanat eğitimi vermeliyiz. Sanat nasıl bir şeydir? Sanatçı ne kadar özel biridir? Kaç senede bir dünyaya gelir? Nasıl yetiştirilir? Bir sanatçının eserini dinlerken nasıl davranmak gerekir? Bir sanat eserini dinlerken cep telefonunun çalması kadar ayıp bir şey yoktur. Daha biz bunları bilmiyoruz. Bir insan şarkı söylerken, bir oyun hâlâ devam ederken, bir film hâlâ sürerken, çok gerekli bir sebep yoksa salon terk edilmez, ya da içeriye girilmez. Daha bir sanat eserini nasıl izlememiz gerektiğini bilmiyoruz. Elbette, izlemesini bilmediğimiz bir şeyi parayla satın almak da bize zulüm gelir.

Her zaman birlikte çalıştınız sanırım Eser Bey’le. Barış Bey yaşarken de, ölümünden sonra da “Kurtalan Ekspres”te birlikte çalıştınız. Neden ayrıldınız “Kurtalan Ekspres”ten? Birlikte çalıştığınız bu yıllar boyunca nasıl bir deneyim edindiniz?

Uzun yıllardır “Kurtalan Ekspres”te çalışıyorum. Daha 1990 yılında, 18 yaşındayken yazdığım bir sözle “Kurtalan Ekspres” Erovizyon Şarkı Yarışması Türkiye finalinde yarışmıştı mesela. Hepsi benim ağabeylerimdir, büyüklerimdir. Ahmet Abi “Egoist”te bize eşlik etti bir süre. Daha sonra “Kurtalan Ekspres”in solisti oldum. Eser de tabii çok uzun senelerdir emek veriyor. Bu arada, 2000’li yıllarda “Kurtalan Ekspres”in tek albümü vardır, o albümde de 6 şarkının sözleri bana ait. Beraber sürdürmeye çalıştık bir müddet. Fakat, prensipte anlaşamadığımız konular ortaya çıktı zaman içinde. Ben, geçmişten edindiğim tecrübelere dayanarak, bir grubun mutlaka, özellikle de köklü grupların, profesyonel davranmaları gerektiği kanısındayım. Amatörce davranmamalı önemli gruplar. Ben bazı amatörlükler gördüm, davranış şekillerinde. Grupta değil de, anlayışta daha doğrusu.

Yıllarca birlikte çalışmanıza rağmen “Kurtalan Ekspres”le albüm çıkarmamanızın nedenlerinden biri bu mu?

Albüm projesi vardı aslında, ama iyi ki olmamış. Çünkü albümden sonra ayrılmak güçtür. O yüzden, bu anlaşmazlıkların konserler esnasında ortaya çıkması iyi oldu. Ondan sonra biz de ayrıldık zaten Eser’le birlikte. Eser için tabii çok daha farklı bir boyutta olay. Çünkü o çok uzun bir süre “Kurtalan Ekspres”te çalıştı, 14-15 yaşlarından beri. Ama benim için sebebi tamamen prensip çatışmasıydı. Benim grup anlayışımla onların grup anlayışının uyuşmamasıdır.

Şimdi Gür Akad “Kurtalan Ekspres”in gitaristi ve solisti. Sizin daha önce Gür Akad’la çalışmalarınız olmuş muydu?

Gür’le daha önce “Egoist”te birlikte çalıştık. Önemli gitaristlerimizden birisidir. 2000’li yıllarda, iki seneden fazla bir süre Gür’le sahne aldık, çok da güzel, ciddi çalışmalar oldu.

Biz aynı çevredeniz. Aslında dar bir çevre bu, çok az kişi vardır. Hepimiz de birbirimizin arkadaşıyız. Dostlarımız, arkadaşlarımız hep aynıdır. Fakat, grup başka bir şey. Felsefenin uyuşması gerekir, uymazsa grup olamazsınız. Ben, “Gökkuşağı”ndan beri, yaklaşık 20 senedir gruplarda solistlik yapıyorum. Hep amacım oydu.

Elbette bir grupla çalışmak çok farklıdır. Mesela, bir beste yaparken birlikte çalıştığınız insanlara göre, gruba göre hareket etmeniz gerekir yanılmıyorsam. Ama siz aynı zamanda bir yazarsınız, oyunlar kaleme aldınız. Yazarlık ise yalnızlık gerektirir, bir yazar eserini ortaya koyarken yalnızlığa ihtiyaç duyar. Yaratım eylemi bunu gerektirir. Bu açıdan, bu iki yaratıcı eylem, iki sanat dalı arasındaki fark sizde içsel bir çatışma yarattı mı?

Tabii ki çok büyük farklılıklar var. Bir kere edebiyatla müzik çok farklı. Gerçi ben söz yazdığım için bir şekilde edebiyatın içindeyim, ama edebiyat çok farklı bir sanat dalı. Yine de şunu söylemeliyim ki, aslında biz her zaman yalnızız. Grupla müzik yaparken de yalnızız, yazarken de yalnızız, yaşarken de… her zaman yalnızız. Kendi yalnızlığımızla yaşıyoruz. Başkalarının yalnızlığını da paylaşabiliriz, kendi yalnızlığımızı da başkalarına pay edebiliriz. Ama sonuçta, yatağa girdiğiniz andan itibaren, gözünüzü kapattığınız andan itibaren siz kendi kalp atışlarınızla birliktesiniz. Yani, kendi yalnızlığınızla barışık olmak zorundasınız. Ve yalnızlığın gerektirdiği her özveride bulunmalısınız. Birisiyle evliyken de yalnızsınızdır aslında, bir grupla çalarken de yalnızsınızdır. Ama bazen kalabalık içinde yalnız olduğunuzu daha çok hissedersiniz, tek başınıza olduğunuzda. İnsan yalnızdır aslında.

Gelecekle ilgili yakın planlarınız neler?

Bir kitap yazıyorum. “Şarkıcı” diye. Kitabımı ciddi bir yayınevinden çıkarmayı düşünüyorum.

Görüştüğünüz bir yayınevi var mı?

Evet, var, ama henüz bir anlaşma olmadığı için isim vermek şu an uygun değil. Ama iyi bir firma olduğunu söyleyebilirim.

Tematik olarak nasıl bir kitap, anılarınızdan, deneyimlerinizden mi oluşuyor?

Aslında, geriye dönüşler var tabii. Ama daha çok bir şarkıcının sahip olması gereken şeylerden bahsediyorum.

Eğitici bir tarz mı söz konusu?

Didaktik olmasını istemedim. Ama okuyan her şeyi alabilir. İçinden ne isterse onu çeksin. Komedi gibi, isteyen drama gibi, isteyen bir deneme gibi okuyabilir. İsteyen bir roman gibi, isteyen bir fantezi ya da fantastik bir eser gibi okuyabilir. Herkes nasıl görmek istiyorsa öyle görsün.

Şu sıralarda hem bir kitap yazıyorsunuz, hem de ilk solo albümünüzün kayıtlarındasınız. Albümde çalışacağınız müzisyenler belli mi?

Onları şu an söyleyemem. Çünkü çok geniş bir perspektifle çalışacağız. Türkiye’nin en önemli müzisyenleriyle çalışacağız. Çok iyi stüdyolarda yapacağız. Hem kendi stüdyomuzda, hem de diğer stüdyolarda yapacağız. Kendi albümümün çok farklı bir albüm olmasını istiyorum. Çünkü benim ilk solo albümüm ve beni anlatan bir albüm.

Sizin için bu solo albüm çok önemli sanırım, özellikle de bunca yıllık ortak çalışmalardan sonra?

Ben, “Bu da işte benim müziğim,” deme ihtiyacı hissettim. Ama çok alakasız bir zamanda, bir başka insanın albümünü yaparken ortaya çıktı. Bir dostumun albümünü yapıyorduk, parçaların hepsi bana aitti. O sırada enteresan, farklı parçalar gelmeye başladı. Onun için yapıyorum derken, bir baktım benim parçalarım ortaya çıkmış. Cihan’la birbirimize bakakaldık, “Bu ne?” falan olduk. Öyle enteresan anlarda ortaya çıktı. Yani, “Haydi bir solo albüm yapalım,” demedik, sadece bir anda kendiliğinden ortaya çıktı. Hayırlısı olsun bakalım.

Ben de hem ilk solo albümünün, hem de yazmakta olduğun kitabın istediğin gibi olmasını dileyerek, bu yoğun çalışma temponda bana vakit ayırdığın ve sorularımı yanıtladığın için teşekkür ediyorum.

Söyleşi: Esin Coşkun

esin_coskun@yahoo.com

EK BÖLÜM; VIDEO:

Meltem Taşkıran ve Egoist – Hakkın Yok

Egoist Aşk

Sakinim

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

SanatLog-Azize Röportajı

Azize ile debut albümü “Yeni Bin Yılın Aşığı” ve sanat yaşamı üzerine söyleştik…

Herkese iyi okumalar…

www.sanatlog.com

SanatLog: SanatLog okuyucularına kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Azize: Varlık değerini bilen, bireysel gelişimin peşine düşmüş bir kadının müziğin açtığı delikten kafasını çıkartıp ‘ben de varım’ diye seslenişi, her insan kadar farkedilme çabası olan duygusal bir karakter. Aşkın kapısından içeri girdi gireli başka bir adrese ihtiyacı kalmamış bir gezgin, bir aşık…

SanatLog: Albümü henüz dinlememiş olanlar için sormak istiyoruz: “Yeni Bin Yılın Aşığı” aşk ve yolculuk izleklerinin, arayış ve kendini buluş temalarının mistik düzlemde kurgulanması üzerine bir albümdür, diyebilir miyiz?

Azize: Kesinlikle arayışın sonsuzluğunda ve varılacak bir yer olmadığının bilincinde bir düzlemde tüm yazılar. Kalpte söyleşi, kalp ile seslenişi kadının.

SanatLog: Bu aşamada aşk nedir, Azize’nin aşktan anladığı nedir?

Azize: Teslimiyet, güvenle bırakış. Orada olabilme anı. Şimdi. Güvenli bir omuzda yok olabilen kadın bir savaşçı belki de…

SanatLog: Bu bağlamda popüler kültür içinde aşk olgusunu nasıl değerlendirirsiniz?

Azize: Tüketen bir doğanın insanların üzerine giymek zorunda bırakılışı ile, yokluğun, teslimiyetin doğasından gitgide uzaklaşan “ben” demekten korkmuş insanlar ve derinine inilmemiş, dibine varılmamış aceleye gelip aslında kaçırılmış anlar. Aşkın inkarı.

SanatLog: “Hece” isimli şarkınızda “Aşıksan / Gide-gele doyduysan / Güneşini bulduysan / Sönmezsin” diyorsunuz. Bir insanın büyüyebilmesi için, varlığını anlamlandırabilmesi için aşkla buluşması mı gerekiyor?

Azize: Aşkın bütünü varlığın kendisi. Ancak kalpte açılan kapı karşı cinse güvenen doğa kadının doğal yapısı. Bu sözler mistik tarafından bakıldığında ruhun gidiş gelişleri ve sonsuzluğa kavuşması, emprik tarafından yaşandığında da aradığına kavuşan teslimiyeti anlamış kadının anlatısı olabilir. Bence şarkılar ve şarkı sözleri her yürekte kendi halini alır, manayı dinleyici zamanla kendiyle özdeşleştirir, tam anlamıyla benim tanımım yetersiz. Bence zaman verelim, dinleyicinin tanımları önemli olan…

SanatLog: Albümdeki bütün şarkı sözleri size ait olduğundan –bu arada albümle birlikte bir de şiir kitabı edinebileceklerini okurlara anımsatalım– rahatlıkla sorabiliriz: Bu albüm ile ortaya çıkan ürün Azize’nin büyüme, olgunlaşma, kendini bulma öyküsü mü?

Azize: Olgunlaşmaya doymayan yaşlı ruhlu bir kadının çocukça şarkı söyleme arzusu ile dinleyiciye yürekten seslenişi diyelim… :)

SanatLog: Tasavvufta, Doğu felsefesinde gelişme sürekli ve döngüseldir. Peki, büyüdüğünüze, kendinizi bulduğunuza inanıyor musunuz, yoksa arayışınız devam mı ediyor?

Azize: “Varılacak bir yer olmadığının bilincinde” diye yazdığım bir teşekkür yazısı bulunuyor albümde, inancın tasviri olmaz, kelam yetersiz, sadece araç, varmak olmadan, olmaya devam etmek için burdayız… Bütünlüğün, birliğin inancı, bilinci, farkındalığı ile dopdoluyum.

SanatLog: Kendinizi tasavvufi literatüre mi, Doğu felsefi-dinsel anlayışlarına mı yakın hissediyorsunuz? Örneğin Tagore okur musunuz?

Azize: Bütünlüğün, birliğin inancı, bilinci, farkındalığı ile dopdoluyum. Tagore okumuyorum.

SanatLog: “Buldum” isimli şarkınızda “Azize’den ilahi sözler beklemeyin!” diyorsunuz… Sanırım göksel adalet yerine bir özne olarak insanın kendisi ilgilendiriyor sizi?

Azize: Ruhun kapalı kalmış milyonlarca kapıyı teker teker arayıp bulmak, açmak ve girmek, daha sonra dönüşmek için insan bedeninde bir anahtar olarak yer aldığının bilincindeyim. Yani bütünün kendisi anahtarı insan için, yine insan.

SanatLog: Albümün ortaya çıkışında çok nadide isimler yer alıyor: Erkan Oğur, İlhan Erşahin, Şirin Pancaroğlu, Baki Duyarlar, Yinon Muallem, Göksel Baktagir, Cenk Erdoğan, Burcu Karadağ gibi… Debut albümünüzde bu büyük bir şans ve deneyim sanırım?

Azize: Bu kalbini kirletmemiş bir niyetin hayallerine kavuşmasının gerçek örneği. Bu albümde nasip olmuş büyükler için çok uzun bir zaman sabır ve inançla bekledim. Her bir şarkı için binlerce kez şükür ediyorum diyebileceğim sadece bu aslında, çünkü her dinleyişimde benim yüreğim pır pır ediyor hala.. Hepsine sonsuz teşekkürler sunuyorum her gün yüreğimden. Baki Duyarlar’ın yüreğinden açtığı besteleri ile birbirine bağlanmış zincirin halkaları gibi tamamlandı tüm albüm ve ben hala şaşkınlık içinde çocuksu bir sevinç içindeyim.

SanatLog: Saydığımız müzisyenlerle çalışmak önünüzde yeni ufuklar açmıştır mutlaka…

Azize: Ben müzikten ziyade ağıtlar yakan şarkıları a ve b’den oluşan biriydim kendi bestelerimde. Önce notaların, formların içine sokuldum. Baki Duyarlar beyni ve profesyonelliği ile, sonra ayrı ayrı her bir besteci ve duayen müzisyen ile yan yana gelişim müziğin hallerini öğretti ve sonsuz ve devam ediyor ve edecek…

SanatLog: Albümünüzün alternatif duruşu apaçık görülüyor: Olabildiğince farklı enstrüman, ölçülü bir çok-seslilik… Etnik tınılar, caz doğaçlamaları…oldukça keyifli, hoş bir izlenim bırakıyor…

Azize: Samimi ve gerçek duyduğunuz her nota. Her bir parça duayenlerin güvenli doğasında genç bir şairin teslimiyeti kelimeleri aracılığı ile. Gerçek oluşu tek güvencem, sanıyorum teker teker gönülleri fethedecekler, çünkü masumlar…

SanatLog: Bizim için alternatif, güzel bir yolculuk olan “Yeni Bin Yılın Aşığı”nı müzikseverler niçin dinlemeliler?

Azize: Aşık olmak için… :)

SanatLog: Son olarak; gelecekteki projeleriniz nedir?

Azize: Kalemim, kelamım, müziğim, nefesim susmasın, gerisi gelecektir sanıyorum.

SanatLog: Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, dinleyiciniz bol olsun diyoruz…

Azize: Çok keyifliydi, çok teşekkürler…

Fotoğraflar: Aykut Uslutekin

Azize’nin web adresi: www.azize.com.tr

Söyleşi Soruları: Operadaki Sessizlik & Hakan Bilge

Söyleşi: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

VİDEOKLİP BÖLÜMÜ: LOBİ KARTI & “İSTANBUL” VİDEOKLİBİ


SanatLog – Interview with Mircan Kaya

Mircan Kaya expresses her assessment of the media industry in today’s modern society and the people squeezed in the vise of modern realities by saying, “I believe that all of the media channels we are besieged with are trying to ram a system down our throats through broadcasts, advertising, etc., and I am very frustrated. I am against collective insanity. They are taking away the right of the individual to be himself. How can anyone develop an authentic personality under these conditions.” Mircan embellishes her music with philosophy, literature and, most importantly the practices of her own life. We interviewed the musician, Mircan Kaya, for SanatLog readers. Enjoy the story…

www.sanatlog.com

SanatLog: First of all, we want to thank you for accepting our request for an interview.

Mircan Kaya: I appreciate your interest.

SanatLog: Can you briefly tell SanatLog readers about yourself?

Mircan Kaya: My nickname during childhood was Çinka. It is a name in the Laz language. Actually, when this name, which means forest fairy or elf, is used for a human, or, at least, I can say that when it was used for me, it meant someone who was very quiet, calm and seldom spoke but was very determined and stubborn, someone who was actually quiet because they were always thinking about something, someone who was unpredictable and whose tongue dripped poison whenever crossed, was devilishly clever, etc.

I was born in a city surrounded by extraordinary natural beauty and grew up in a mountain village near this city. Anyone familiar with the city of Artvin knows what kind of natural beauty I speak of. I grew up with the fragrances of grass, trees, soil, flowers, animals and even rain, with the sounds of nature, the sound of silence and the sound of darkness that echoes in one’s ears. My suspense-filled journeys of discovery in the backyard of Armenian houses, and the narrow, mysterious streets of Artvin, which looked down from a hill on the Çoruh river and was crisscrossed with steep, narrow streets go back to the time when I could barely walk. We would pour into the streets during the April rains to get wet. Until I finished university in Istanbul, no one could deprive me of the pleasure I felt getting soaking wet walking in the rain. I would go down to the city center just to get wet.

SanatLog: We are curious about what defines you and your areas of interest.

Mircan Kaya: I have lived a colorful life filled with the adventures of exploring every road that leads to art because of my passion for extraordinary stories, journeys, books and art.

The thing that unjustly changed my life’s direction and the way I perceived life at an early age was the premature departure of people I loved. The only way I was able to overcome the pain and weight of the realization that no one else would ever love me the same way was through music, literature, painting, cinema, reading and working. I was in love with the sweet, irresistible light of knowledge which illuminated my spirit. Great writers, philosophers and artists were my soul mates. They were my gurus and they still are.

I have loved creating ever since I was a child. I am passionate about it. I mean about “doing” because I must do it myself. I began cooking when I was very young. I began shopping when I was very small too. I have sung songs for as long as I can remember. On my own, I learned the complex software that facilitates engineering calculations and I have used it for years. I wanted to take journeys and roads that no one else had the courage to travel. I have an incessant enthusiasm for life. This enthusiasm is the source of my inner strength or maybe my inner strength gives birth to this enthusiasm.

In general, I would say that I am about life itself. Of course, life includes death. I have been interested in philosophy, literature, psychology and psychoanalysis for many years. The room I had as a teenager was filled with books and flowers that I grew. My handwriting covered the walls and then there was my guitar. I loved to curl up on the fleece that was spread on the floor and take naps between my reading, music studies or lessons. One of my greatest needs was walking. Because of my passion for nature and my deeply committed personality, I always create an atmosphere that allows me to become one with nature wherever I live. Of the five elements, earth, wood and metal dominate my living space. Of course, I include the air with windows that look up at the sky. And flowers and plants…

Travelling is one of the things that feeds my spirit the most. Occasionally, we must get away from the place where we live. Otherwise, it does not take long for us to become prisoners of the lives we have created. Getting away for awhile and giving myself and my loved ones some space really recharges me. One should miss others and be missed. Then, I am filled with fresh, new ideas.

SanatLog: Your efforts to combine two tendencies in your music are remarkable. The local and authentic is combined with Western sounds and instruments. When did you first begin to practice this artistic vision?

Mircan Kaya: Actually, this is something I have pursued from the beginning – creating authentic music. Creating my own distinctive music that does not resemble anyone else’s and is born from my experiences. Even though I have been doing music for a long time, I had to wait before I could create the music in my head the way I wanted to. Back then, it was impossible for me to create that music. It would have been material for pop music and I would have constantly been chiding myself for it. In this regard, I am a difficult person. I settle accounts with myself. If something I do makes me uncomfortable as a human being, I immediately change course. I destroy it. Many of the compositions I put on my albums today are pieces that I recorded on cassettes in my twenties.

Starting at the age of thirteen, I read Sarte and Emile Zola; in my twenties I transformed the Shakespearean sonnets from their original English into songs and tried to compose symphonic pieces based on Edgar A. Poe’s stories. We had a group too but the members of the group and myself were not accomplished enough for the music we were trying to make.

Now, before every project, I write. Just like a playwright or an author, first I write down what the music is trying to explain. I share the story of the music with the musicians I work with. I take great pains to convey the emotions to them. Then, the reflections of these stories and emotions as they experience them are transformed into music.

SanatLog: Even though my previous question describes your music and how it has developed and changed over the years, on your first album and your second album, Ashes, you were still very intimate with traditional melodies.

Mircan Kaya: Actually the traditional melodies on the and Ashes albums were rendered outside of the traditional style people are accustomed to.

SanatLog: In this regard, could we say that your third album, Sala, was the beginning of the East-West synthesis I am referring to?

Mircan Kaya: That’s right. After and Ashes I was convinced that I could actually do what I really wanted to do. I had proof now that I could present to the musicians that I wanted to work with. I had references. First, I began to write Sala and I sent stories and demo recordings to every musician. For example, I needed on the cello. A cello that would represent death. Or, on the piece entitled Song, we were constantly talking to the musicians both prior to recording and during recording so that we could perform this piece that described the drama of a woman loved by two men with the cello representing the man who lost and the accordion representing the bridegroom who takes the bride, his joy and victory. This has been the biggest issue in my life – to be loved by more than one person at the same time and the fiery hell this created in my life. Like the other pieces, Song is the tale of another issue of mine that was internalized. The instrumental performance that resulted was highly acclaimed by FROOTS magazine.

SanatLog: “NUMINOSUM”, which in my opinion is a magnificent album, is like a vehicle for meditation that has been painstaking crafted with jazz undertones blended with the sound of rain…

Mircan Kaya: Thank you!

Every album that receives positive reviews gives me more courage to release the next one. That is how NUMINOSUM came about. It contains reflections of my journeys both spiritual and physical as well as numerous events where my life and my various journeys intersected.

I began working with Roger Mills on Sala. My music-related travels and searching led me, through Roger Mills, to the group . Roger played the trumpet in , which performed improvised jazz. When I went to Bristol for the mixing of Sala, he told me that was doing a rehearsal concert in Cardiff for a small audience. We left for Cardiff to watch this concert as soon as we got off the plane. I had never seen a group perform such beautiful improvised music. That day, I made up my mind to do music with . Because Roger Mills was so excited and approving about every thing I did, he organized everything required for this project.

This journey intersects with another to form the foundation for this album. I had recorded an improvised lament and lullaby with (cello) for a music project sponsored by the Ministry of Culture for the soldiers who froze to death at Sarıkamış. This was why I was invited to the memorial ceremony. Muammer Ketencoğlu was also among those invited. Sarıkamış, the snow, that enchanting atmosphere, my ruminations on the concept of Numinosum from my ever-present guru, Gustav Jung, all combined to produce this album, which was like an inner birth. As I walked over the snow like I was in a drunk stupor, I was planning out the album in my head. I mentioned my project to Muammer. I wanted him to play again. He said, “Count me in on any project of yours.” (Muammer Ketencoğlu plays the accordion on the Numinosum piece).

Music brings musicians close together. Another musician that I have crossed paths with thanks to music is Osman Kent. Like me, he is an engineer who is constantly thinking about music. He is a British musician with Turkish roots and he established Songhonic Records with the studio he purchased from Roxy Music. I had him read the Mevlana poem on the piece entitled “wordless” on the Numinosum album. He did the mastering on that album as well. As a result, Numinosum developed as an international project that combined many incredible journeys, emotions and ideas. Numinosum was a personal investigation of love and how I perceived it. Can anyone talk about love without including Mevlana? I incorporated material from Mevlana. I was going to voice Sufi mysticism in a completely distinct way, at least in my view. I put the piece entitled Silence in Cxala right in the middle of the album as an allusion to the concept of Numinosum and therefore my past and the village I was born in as well as to John Cage’s concept of silence and the silence of that village.

SanatLog: Your last album “OUTIM” (Once Upon a Time in Mingrelia) is probably the most experimental and complex work you have created to date.

Mircan Kaya: That’s right. Actually, OUTIM, even attempting to do this album, to complete it, all of the events and travel that surrounded it, the challenges I undertook, the process of creating it, the whole thing was crazy. Until it is completed, every music project seems like a disease that I cannot be cured of. When it is over, I wake up. And I say, “If they were to say ‘Do it again’, I could not even come close.” If every living thing has a mission that gives them meaning, then maybe my mission was to do that album. The mission was to let the spirits of the heroes of the stories told on this album and the spirits of my ancestors know, in this crazy way, that the events that transpired in this land where the stories take place have not been in vain. I hailed the spirits of my ancestors. I declared that I was an extension of them on the earth, that I would never forget, and that I had and would always be proud of them. Now every night the spirits of my ancestors, my father, my grandfather, who was the village guard and turned every square inch of that mountain village’s soil into a fertile paradise, my grandmother Megrel, whom he loved passionately, my older brother and all my relatives meet in the house that I built while OUTIM was being produced and they say, “yamo”.

SanatLog: On this album we also see the name of Jim Barr, who is the lead guitar for Portishead and the jazz group from Bristol. How did you hook up or whose idea was it?

Mircan Kaya: I have described my relationship with and its connection to Numinosum and Roger Mills. I have also talked about my OUTIM project after Numinosum. As soon as I completed my preparations, I flew back to Bristol. Roger and all of the members of were working with Jim Barr. They were friends. That is how we got acquainted. One thing naturally led to another and laid the foundation for what was to come.

SanatLog: We also have a small book with this album, mostly things you wrote about your Black Sea journeys. Is that right?

Mircan Kaya: Yes, they are the stories that make me who I am.

SanatLog: You have even ventured into soundtracks for movies…

Mircan Kaya: Actually, because my music is cinematographic, it has drawn the attention of film directors. I suppose it inspires them. At least, that is what I have been told. I am always thinking about ambience in music so this is what has come out of that. This is also something I like very much. I have always loved cinema. It is delightful to adapt music to a story and to images. Sometimes, I don’t even have to do anything. For example, one director told me that he had based his film totally in the piece entitled “Tonight I Long for Rest” from the Numinosum album and that he had the actors listen to this piece throughout the shooting. He had already shot and finished the film. All I had to do was watch the film, make my suggestions and determine where the music would begin and end. However, I had to start from scratch with the soundtrack for the film Snow White (Kar Beyaz), which was adapted from the story “Ayran” by Sabahattin Ali and has just finished shooting.

SanatLog: What is your assessment of the issue of polyphony in Turkish and world music?

Mircan Kaya: My personal opinion is that a simple piece with one instrument can be beautiful and so can a work with many voices. Regardless of where it is made or how, for me, the important thing in music is feeling. The world’s most accomplished virtuoso can play the most advanced technique on an instrument and sing but if it lacks feeling, it means nothing to me. This is something I cannot bear. I use both in my own music. In other words, single and multiple voices. In fact, I do it on purpose because I feel a need for this to create space. Space is important in every area of life. Constantly being full is inhuman. It is not good for people. It is very important to convey space, breath and feeling in music just as they are. I do not like ostentatious or glorious things. All of the works of western musicians and classic composers about death are, in my opinion, excessively glorious. But, death cannot be all that glorious. At the very least, it is painful to those left behind. All of the requiems are literally trying to depict hell. In my opinion, though, death is eternal rest and peace. I do not like musical works that reek of power. I guess I like melancholy in music, like I do in every other part of life. If there is no melancholic feeling in a work or a person, it seems incomplete. As you see, I am always talking about feelings. For the last year, I have been studying western music from the 16th century to the present. It was part of the musical education I received from England. This type of music based on rules and a certain system has, in my opinion, become an emotionless sound in many compositions. I have been nourished by classical music since I was seventeen but what I love and appreciate is creating a universal and authentic sound beginning with something local. What I like more is listening to root music. What I like most is silence. I close my mind to other music when I am working on an album. I do not listen to anything else. I also think that the most advanced stage in music is improvisation. This requires a unique kind of unity among the musicians. Groups of musicians who share not only music but many other things in life do improvised music very well.

SanatLog: Is it true that everyone like music?

Mircan Kaya: What people like is a completely relative matter that varies from person to person. It is difficult for everyone to like a piece of music but it is a huge accomplishment to produce something that everyone can appreciate without compromising on quality.

Just as everyone does not read profound books, and could not understand them if they did anyway, everyone cannot perceive a painting, a film or music in the same way. For example, I have been significantly affected by literature and philosophy so, of course, I look for philosophy in music. I love painting so I care about what the album jacket design looks like. Because I love books, I care about what is written in the jacket. And because I love all of these, I never download music from the internet. I always want to own the original CD and I do not buy pirated CDs.

SanatLog: Is there anything you would like to say in this regard about today’s understanding of music?

Mircan Kaya: I believe that all of the media channels that we are generally besieged with are trying to ram a system down our throats through broadcasts, advertising, etc., and I am very frustrated. I am against collective insanity. They are taking away the right of the individual to be himself. How can anyone develop an authentic personality under these conditions? I almost never watch television except for good movies and world news on BBC World. In my opinion, the plurality of voices that the world needs is now provided by the internet. This is incredible freedom for us. It may have negative and harmful aspects but this varies depending on what the person is interested in. It is an incredible vehicle for communication, for access to and sharing of information. We can record a piece here and collaborate with another musician in Australia by sending the recording over the internet. Towards the end of the summer, we are going to do an improvised recording with musicians from different parts of the world synchronized on the internet. This is a Roger Mills project.

I have created the environment my own children need to create their own original personalities and opened up alternative channels so that they have developed as original individuals. I have not subjected my children to anything that the system imposes. For example, they did not take the OKS exams.

The video clips that I see occasionally or the songs broadcast on music channels that I happen to hear (you come into contact with them even at the beauty salon) all show me that the most important and dominant criteria is sex. How you should sing a song, what you will talk about, how to shoot a clip and how sexy this clip has to be, etc… All of this is being rammed down our throats. It makes you feel strange almost beaten down. The upcoming generation is being numbed with all of this. They say you should be having sex here and now. You still do not have a boyfriend? O, now that is a shame.

No matter what city I visit around the globe, I see the same thing. It is almost as if a gigantic screen that can be seen from around the world has been set up and there is a global broadcast to the people of the world. It is always the same people, the same songs and the same voices.

But, of course, there are good things to and that is what we are after.

SanatLog: Are you busy with any projects at the moment?

Mircan Kaya: I have just finished the recordings for a new album based on Gülten Akın’s poems. She is a poet I love dearly. One of the pieces is something I wrote in my twenties and have been playing and singing ever since. The others I created and recorded during my advanced Masters degree studies on historic buildings that I did between 2008-2009, rotating between Padova University in Italy and Catalonia Technical Univesity in Barcelona or with songs that came to me in Istanbul. Some of Turkey’s best virtuosos are included on the album. In addition to experienced professionals like Göksel Baktagir on kanun, Yurdal Tokcan on the oud, Baki Kemancı on the violin, İzzet Kızıl and İsmet Kızıl on percussion, there is also young talent (Cenk Erdoğan and Aydın Can Kutluay on guitar, Ceyda Pirali on the piano and many other young musicians). The album recordings will go to Roger Mills. Roger will not only play the trumpet but will handle mixing and the final versions. Then, mastering will once again be performed overseas. I am hopeful that by the beginning of summer all of the work will be completed and the album will be released. The album will certainly be released in 2010. I used a poem from Metin Eloğlu in one piece on this album. It has, once again, proven to be a tiring and grueling process. What came out of this process, which involved struggles with life and its accompaniments, was an album that is completely Turkish and describes the lace curtain on faded wooden frames blowing in the wind, lights with double covers on balconies, an Istanbul whose bleeding lovers watch the road with longing, a suffering Istanbul, youth groaning on the sidewalks, faces, the impassable stern expression we bear and the red pandora fish that has never been tasted. The voices are our own but from an outside perspective.

SanatLog: Thank you for this delightful interview and your magnificent music.

Mircan Kaya: And, I thank you for the interest you have taken in my work. Two days ago, on the listener supported program Open Radio, a lady had bought my Sala album. She talked about me and played the piece entitled “Song”. I said, “These beautiful people, people whose hearts I have reached and touched, these are enough for me.” You must be one of those people too.

Interview conducted by: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

“Song” – Mircan Kaya from gajdo on Vimeo.

SanatLog-Mircan Kaya Röportajı

Günümüz modern toplumunda medya endüstrisini ve modern dinamiklerin mengenesinde sıkışan insanı; “Genel olarak bizi kuşatmış olan tüm medya kanallarının, yayınlar, reklamlar vs. vasıtasıyla bize bir sistemi dayattığını düşünüyor ve bunalıyorum. Kolektif deliliğe karşıyım. İnsanın kendisi olmak hakkını elinden alıyorlar. Bu koşullar altında nasıl otantik bir kişilik geliştirilebilir?” biçiminde değerlendiren ve müziğini felsefe ile, edebiyat ile, en önemlisi de özyaşam pratikleri ile donatan müzisyen Mircan Kaya ile SanatLog okuyucuları için söyleştik… İyi okumalar…

www.sanatlog.com

SanatLog: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz öncelikle…

Mircan Kaya: İlginize ben teşekkür ederim.

SanatLog: SanatLog okuyucularına kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Mircan Kaya: Çocukken bir takma adım vardı: Çinka… Bu Lazca bir isimdir. Aslında orman perisi veya cin anlamına gelen bu ad bir insan için kullanıldığında…..veya söyle söyleyeyim: Benim için kullanıldığında şu anlama gelirdi. Çok sessiz, sakin duran, çok az konuşan ancak çok kararlı, inatçı, sessiz duruşu aslında kafasının sürekli meşgul olmasından kaynaklanan, ne yapacağı belli olmayan, damarına basıldığı zaman hiç konuşmayan o dilden zehir damlatan, cin kafalı vs. vs.

Ben olağanüstü bir doğa ile kuşatılmış bir şehirde dünyaya geldim. Bu şehrin bir dağ köyünde. Artvin şehrini bilenler nasıl bir coğrafyadan, doğadan bahsettiğimi anlayabilirler. Çimen, ağaç, toprak, çiçek, hayvan hatta yağmur kokuları, doğanın içinden gelen seslerle, sessizliğin sesiyle, derin karanlığın kulakları çınlatan sesiyle büyüdüm. Ermeni evlerinin arka bahçelerinde, hep yokuş yukarı veya yokuş aşağı dar sokaklarla örülmüş Çoruh nehrine tepeden bakan Artvin’in o gizemli ara sokaklarında gerilimli keşif yolculuklarım yürümeyi henüz becerebildiğim zamanlara kadar gider. Nisan yağmurlarında sokağa salınırdık biz, yağmur sularıyla ıslanalım diye. İstanbul’daki üniversite yıllarımın sonuna kadar yağmur altında sırılsıklam yürüme zevkimi kimse elimden alamadı. Islanmaya çıkardım şehrin göbeğinde.

SanatLog: İlgi alanlarınızı ve sizi tanımlayacak özelliklerinizi de merak ediyoruz…

Mircan Kaya: Hayatım, olağanüstü öyküler, yolculuklar, kitaplar, sanata düşkünlük nedeniyle ona giden her yolu keşfetme maceraları ile dopdolu ve rengarenk geçti.

Hayat çizgimi, onu algılayış biçimimi adaletsizce erkenden kıran şey çok sevdiğim insanların vakitsizce terk-i diyar etmeleriyle olmuştur. Bir daha beni asla benzeri biçimde sevecek hiç kimsenin bulunmayacağı gerçeğinin ağırlığını, acısını yalnızca müzik, edebiyat, resim, sinema, okumalar, çalışmalarla atlatabilirdim. Bilginin dayanılmaz, tatlı, içimi aydınlatan ışığına aşıktım. Büyük yazarlar, filozoflar, sanatçılar benim ruh yoldaşlarımdı. Gurularımdı. Hala da öyledir.

Yaratmayı ilk çocukluk yıllarımdan beri çok sevdim. Buna tutkunum. “Yapmak” yani. “Kendim yapmalıyım.” Çok erken yemek yapmaya başladım. Çok erken alışveriş yapmaya başladım. Kendimi bildim bileli şarkı söyledim. Yıllarca kullandığım, mühendislik hesapları yapmaya yarayan karmaşık yazılımı kendi kendime öğrendim. Kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği yollara, yolculuklara talip oldum. Hayata karşı dinmeyen bir hevesim var. Bu heveslilik benim iç enerjimin kaynağı veya içimdeki enerji bu hevesliliği doğuruyor.

Genel olarak ben hayatın kendisi ile ilgili olduğumu söyeleyebilirm. Hayat ölümü de kapsıyor tabi. Eskiden beri felsefe, edebiyat, psikoloji, psikanaliz ile çok ilgili oldum. Genç kızlık odam yetiştirdiğim çiçekler ve kitaplarla doluydu. Duvarlarda el yazılarım ve gitarım. Yerdeki postun üzerine kıvrılıp, okumaların, müzik çalışmalarının veya derslerin arasında tatlı uykulara dalmayı pek severdim. Yürümek en büyük ihtiyaçlarımdan biridir. Doğaya düşkünlüğüm, derinden bağlı oluşum nedeniyle yaşadığım ortamlarda mutlaka onunla bütünleşmemi sağlayan bir atmosfer yaratırım. Beş elementten toprak, tahta ve metal egemendir benim mekanlarıma. Tabi pencerelerimin gökyüzüne bakması ile havayı da katmış oluyorum. Ve çiçekler, bitkiler…..

Beni en çok besleyen şeylerden biri yolculuklar. İçinde yaşadığımız ortamlardan zaman zaman uzaklaşmalıyız. Yarattığımız yaşamların tutsakları haline geliyoruz bir süre sonra. Biraz uzaklaşmak, hem sevdiklerim hem de kendim için boşluk yaratmak beni çok besliyor. Özlemeli ve özlenmeli. Yepyeni düşüncelerle doluyorum o zaman.

SanatLog: Müzik yaşamınızda iki eğilimi birleştirme çabalarınız göze çarpıyor. Yerellik ve otantiklik Batı sound ve enstrümanları ile buluşuyor… Bu sanatsal vizyonu ilk ne zaman pratize etmeye başladınız?

Mircan Kaya: Aslında, başından beri bunun peşindeydim. Otantik bir müzik yaratmak. Benden, benim yaşadıklarımdan ortaya çıkan, kendine özgü, başkalarınınkine benzemeyen kendi müziğimi yaratmak. Çok uzun zamandan beri müzik yapmama rağmen, kafamdaki müziği istediğim biçimde yaratabileceğim zamanı beklemem gerekti. Daha önce, bu müziği yaratabilmem imkansızdı. Popüler müziğin malzemesi olur ve yaptıklarımla, kendimle hesaplaşır dururdum. Bu anlamda, çok zor bir insanım. Kendimle hesaplaşırım. Attığım bir adım, insan olarak beni huzursuz ediyorsa derhal vazgeçerim. Onu yok ederim. Bugün albümlere koyduğum bestelerin arasında pek çoğu, benim yirmili yaşlarımda kasetlere kaydettiğim parçalardandır.

On üç yaşından başlayarak, Sartre, Emile Zola okuyan, yirmili yaşlarında Shakespeare sonelerini İngilizce orijinallerinden şarkıya dönüştüren, Edgar A. Poe öyküleri üzerinden senfonik parçalar yapmaya çalışan biriydim. Bir de grubumuz vardı. Ancak grup elemanları ve ben yapmaya çalıştığımız müzik için yetersiz kalıyorduk.

Şimdi ben, her projeyi önce yazıyorum. Bir tiyatro eseri veya bir kitap yazar gibi önce müziği, neyi anlatmaya çalıştığını yazıyorum. Birlikte çalıştığım müzisyenlerle müziğimin öyküsünü paylaşıyorum. Duygusunu onlara aktarmaya azami özen gösteriyorum. Sonra, bu öykülerin ve duyguların onlardaki yansımaları müziğe dönüşüyor.

SanatLog: Az evvelki sorum aslında yıllar içinde gelişip dönüşen müziğinizi tanımlasa da ilk albümünüz “Bizim Ninniler”de ve “Kül” adını taşıyan ikinci albümünüzde henüz geleneksel ezgilerle haşır neşirdiniz…

Mircan Kaya: Bizim Ninniler ve Kül albümlerindeki geleneksel ezgiler de aslında, alışılmış geleneksel tarzın veya tavrın biraz dışında yorumlanmıştır.

SanatLog: Bu bağlamda üçüncü albümünüz “Sala” sözünü ettiğim Doğu-Batı sentezinin de başlangıcı denebilir sanırım?

Mircan Kaya: Doğru, Bizim Ninniler ve Kül’den sonra asıl yapmak istediğim şeyi yapabileceğim konusunda kendim ikna olmuştum. Elimde artık, birlikte çalışmak istediğim müzisyenlere sunabileceğim, gösterebileceğim kanıtlarım vardı. Referanslarım vardı. Sala’yı önce yine yazmaya başladım. Her müzisyene önce öyküleri gönderdim. Ve demo kayıtları. Örneğin . O’nun çellosu gerekiyordu. Ölümü temsil edecek bir çello. Veya “Song” parçasında iki erkek tarafından sevilen kadının dramını anlatacak, biri kaybeden erkeği temsil edecek (çello), diğeri gelini alıp gidecek damadı, kazananı ve neşeyi temsil edecek (akordeon) şekilde parçayı icra edebilmek için müzisyenlerle hem kayıt öncesi hem de kayıt esnasında sürekli konuştuk. Bu benim hayatımdaki en büyük mesele olmuştur. Aynı anda birden fazla insan tarafından sevilmek ve bunun hayatımda yarattığı cehennem ateşi. Song, diğer parçalar gibi, içselleştirdiğim, benim başka bir meselemin şarkısıdır. Sonuçta ortaya çıkan enstrüman performansı FROOTS dergisi tarafından çok övüldü.

SanatLog:NUMINOSUM” –ki bence muhteşem bir albüm– caz bağlaşıklıkları ile, yağmur sesleriyle harmanlanmış oldukça başarılı bir albüm ve titizlikle tasarlanmış bir meditasyon aracı gibi…

Mircan Kaya: Çok teşekkürler.

Olumlu eleştiriler alan her albüm bana bir sonraki albümümü daha cesurca ortaya çıkarmak için cesaret verdi. NUMINOSUM böyle ortaya çıktı. İçinde yine benim hayatım ve türlü yolculuklarım boyunca kesişen pek çok olay, hem ruhsal hem fiziksel yolculukların yansımaları var.

Sala için Roger Mills ile çalışmaya başlamıştım. Müzikle ilgili arayışlarım ve yolculuklarım, Roger Mills vasıtası ile beni grubuna ulaştırdı. Roger, doğaçlama caz yapan ’da trompet çalıyordu. Sala’nın miksajı için Bristol’e gittiğimde ’nun Cardiff’te sınırlı izleyici ile bir prova konseri vereceğini söyledi. Uçaktan iner inmez doğrudan Cardiff’e bu konseri izlemeye gittik. Hiç bu kadar güzel doğaçlama müzik yapan bir grup görmemiştim. O gün, ile müzik yapmayı kafama koydum. Roger Mills, yaptığım her çalışmayı büyük bir heyecan ve beğeniyle karşıladığı için, bu projeyi gerçekleştirmem için gerekli organizasyonları yaptı.

Albümün temelinde bu yolculukla başka bir yolculuğun kesişmesi yatıyor. Sarıkamış’ta donarak ölen askerler için yapılan bir Kültür Bakanlığı destekli müzik projesine (çello) ile bir doğaçlama ağıt ve ninni kaydetmiştik. Anma törenlerine, bu vesileyle davetliydim. Davet edilenler arasında Muammer Ketencoğlu da vardı. Sarıkamış, karlar, o büyülü atmosfer, hep başucu gurum olan Gustav Jung’un Numinosum kavramı üzerin kafa yormalarım, albümün adeta içe doğuş gibi içime yerleşmesine vesile oldu. Karlar üzerinde sarhoş gibi dolaşırken, albümü kafamda tasarlıyordum. Projemden Muammer’e de bahsettim. Yine çalmasını istiyordum. “Her projene varım.” dedi. (Numinosum parçasında Muammer Ketencoğlu akordeon çalıyor).

Müzik, müzisyenleri birbirine yakınlaştırır. Yine müzik vesilesiyle yolumun kesiştiği başka bir müzisyen de Osman Kent. O da benim gibi mühendislik yapıp, aslında aklı fikri müzikte olan, Roxy Müzik’ten satın aldığı stüdyoyla Songhonic Records’ı kuran Türk asıllı İngiliz müzisyen. Numinosum albümünde “wordless” adlı parçada Mevlana şiirini O’na okuttum. Albümün mastering çalışmasını da o yaptı. Böylece, Numinosum yine olağanüstü pek çok yolculuğun, duygunun, düşüncenin harmanlandığı uluslararası bir proje olarak ortaya çıktı. Numinosum’da aşkı irdeledim kendimce. Aşkı nasıl algıladığımı. Aşk deyince Mevlana’sız olur mu? Mevlana’nın sözlerini de kullandım. Tasavvufu bambaşka bir şekilde seslendirmiş olacaktım. Kendimce. Albümün orta yerine, hem numinosum kavramına, dolayısıyla da geçmişime ve doğduğum köye, o köyün sessizliğinde duyulan seslere hem de John Cage’in sessizlik kavramına bir gönderme yapmak üzere “Silence in Cxala” adlı parçayı koydum.

SanatLog: Son albümünüz “OUTIM” (Once Upon a Time in Mingrelia) ile sanırım şimdiye dek en kompleks ve deneysel yapıtınızı yaratmış oldunuz…

Mircan Kaya: Doğru. OUTIM, bu albümü yapmaya kalkmak, onu yapmak, onun etrafında dönen olaylar, yolculuklar, üstlendiğim zorluklar, yaratma süreci, aslında tam bir çılgınlık. Her müzik projesi, bitene kadar kurtulamadığım bir hastalık gibi geliyor. Bittikten sonra uyanıyorum. Ve diyorum ki; “Bir daha yap deseler, benzerini bile yapamam.” Eğer her canlı varlığın bir anlamı ve misyonu varsa, belki benim misyonum da bu albümü yapmaktı. Bu albümde anlatılan öykülerin kahramanlarının, bu öykülerin geçtiği topraklarda yaşananların heba olmadığını atalarımın ruhlarına bu kadar uçuk kaçık bir üslupla bildirmek misyonu. Onları selamladım. Onların uzantısı olarak yeryüzünde bulunduğumu ve asla unutmadığımı ve hep gurur duyduğumu ve duyacağımı bildirdim, beyan ettim. En azından benim atalarım, babam, bir dağ köyünün her karış toprağını bereketli bir cennete çeviren, köyün kurucusu dedem, onun deli gibi aşık olduğu Megrel babaannem, ağabeyim ve tüm yakınlarımın ruhları şimdi her gece OUTIM albümü süresince inşa ettiğim o evde biraraya gelip “yamo” diyorlar.

SanatLog: Ayrıca albümde Bristol’lu caz grubu ile Portishead’in baş gitaristi Jim Barr isimlerini de görüyoruz… Nasıl biraraya geldiniz veya bu kimin fikri idi?

Mircan Kaya: ile ilişkimi Numinosum ve Roger Mills bağlantılı anlatmıştım. Numinosum’dan sonra OUTIM projemden de bahsetmiştim. Hazırlıklarımı tamamlar tamamlamaz tekrar Bristol’e uçtum. Hem Roger hem de ’nun tüm elemanları Jim Barr ile çalışıyorlardı ve arkadaşlardı. Tanışıklığımız böyle başladı. Olaylar doğallıkla birbirlerine bağlandı. Bir olay bir sonrakini hazırladı.

SanatLog: Albümle birlikte bir de küçük bir kitap karşımıza çıkıyor ki birçoğunu Karadeniz yolculuklarınızda kaleme aldınız değil mi?

Evet, beni ben yapan yerlere ait öyküler.

SanatLog: Bu arada film müzikleri de yapmayı ihmal etmediniz…

Mircan Kaya: Aslında, yaptığım müzik sinematografik olduğu için film yönetmenlerinin dikkatini çekiyor. Sanıyorum, onlara ilham veriyor. En azından, bana söylenenler bunlar. Müzikte hep ambiyansı düşündüğüm için ister istemez böyle bir sonuç çıkıyor. Bu da benim çok sevdiğim bir şey. Sinemayı hep çok sevdim. Bir öyküye, görüntüye müzik uydurmak çok zevkli. Bazen, benim hiçbir şey yapmam bile gerekmiyor. Bir yönetmen örneğin, filmini tamamen Numinosum albümünden “Tonight I Long For Rest” parçası üzerine kurduğunu, çekimler boyunca oyunculara sürekli bu parçayı dinlettiğini söyledi. Filmi çekmiş bitirmişti. Bana yalnızca izlemek, önerilerimi söylemek, müziğin girip çıkacağı yerleri belirlemek kalmıştı. Ancak, çekimleri yeni biten, Sabahattin Ali’nin “Ayran” adlı öyküsünden uyarlanan “Kar Beyaz” adlı filmin müziğini yaparken en baştan benim ele almam gerekiyor.

SanatLog: Türk ve dünya müziğinde çokseslilik olgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mircan Kaya: Kişisel düşüncem o ki, bazen tek bir enstrümanla icra edilmiş yalın bir eser çok güzel olabileceği gibi, çok sesli bir eser de benzer biçimde güzel olabilir. Nerede yapılırsa yapılsın, nasıl yapılırsa yapılsın, benim için müzikte en önemli şey duygudur. Dünyanın en iyi virtüözü, en ileri teknikle enstrüman çalsın veya şarkı söylesin, duygusu eksikse benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Buna tahammül edemiyorum. Kendi müziğimde her ikisini de kullanıyorum. Yani tek seslilik ve çok seslilik. Hatta, bunu bilerek yapıyorum. Çünkü buna ihtiyaç duyuyorum. Boşluk yaratmak için. Boşluklar hayatın her alanında çok önemlidir. Sürekli bir doluluk gayri insanidir. İnsana iyi gelmez. Müzikte boşluk, nefis ve duyguların olduğu gibi aktarılabilmesi çok önemli. Görkemli, fazla iddialı şeyleri de sevemiyorum. Batılı müzisyenlerin, klasik bestecilerin ölüme dair tüm eserleri bana göre fazlaca görkemlidir. Oysa ölüm o kadar görkemli olamaz. Acı verir kalanlara olsa olsa. Bütün requemler, adeta cehennemi tasvir etmeye çalışırlar. Oysa ölüm sonsuz istirahat ve huzurdur bence. İktidar kokan müzik eserlerini sevemedim. Hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de hüznü seviyorum galiba. Hüzün duygusu yoksa bir eserde, bir insanda, eksik geliyor. Görüyorsunuz, ben hep duygudan söz ediyorum. Son bir yıl, on altıncı yüzyıldan günümüze batı müziği üzerine çalıştım. İngiltere’den aldığım müzik eğitimimin bir parçasıydı bu. Kurallar ve belirli bir sistem üzerine kurulmuş bu müzik türü bence pek çok bestecide duygusuz bir ses kazanmış. On yedi yaşımdan itibaren klasik müzikten çok beslendim ancak sevdiğim, benimsediğim şey, yerel olandan yola çıkıp evrensel ve otantik bir sound yaratmaktır. Kök müzik dinlemeyi daha çok seviyorum. En çok da sessizliği seviyorum. Bir albüm üzerinde çalışırken kulaklarımı başka müziklere kapatıyorum. Dinlemiyorum. Bir de müzikteki en ileri noktanın doğaçlama müzik veya emprovize müzik yapmak olduğunu düşünüyorum. Bu, müzisyenler arasında başka bir birliktelik gerektiriyor. Yalnızca müziği değil, hayatın içinde de pek çok şeyi paylaşabilen müzisyen grupları bunu, yani doğaçlama müziği çok iyi yapıyorlar.

SanatLog: Müziğin herkes tarafından beğenilmesi doğru mudur?

Mircan Kaya: Beğeni, kişiden kişiye değişen, tamamen göreceli bir kavram. Bir müziğin herkes tarafından beğenilmesi çok zor ama kalitesinden ödün vermeden hemen herkes tarafından sevilebilecek bir eser ortaya koyabilmek de büyük başarı.

Nasıl her insan derin kitaplar okumaz veya okusa bile anlayamazsa, bir resmi, bir filmi ve bir müziği herkes aynı biçimde algılayamaz. Ben örneğin edebiyat ve felsefeden çok etkilendiğim için elbette müzikte felsefe arıyorum. Resmi çok sevdiğim için kartonet tasarımının nasıl olduğuna bakıyorum. Kitapları çok sevdiğim için kartonetin içinde ne yazdığına bakıyorum. Ve bütün bunları çok çok sevdiğim için asla internetten parça indirmiyor, mutlaka orijinal CD’ye sahip olmak istiyor ve korsan CD almıyorum.

SanatLog: Bu bağlamda günümüz müzik anlayışları hakkında neler söylemek istersiniz?

Mircan Kaya: Genel olarak bizi kuşatmış olan tüm medya kanallarının, yayınlar, reklamlar vs. vasıtasıyla bize bir sistemi dayattığını düşünüyor ve bunalıyorum. Kolektif deliliğe karşıyım. İnsanın kendisi olmak hakkını elinden alıyorlar. Bu koşullar altında nasıl otantik bir kişilik geliştirilebilir? Hemen hiç televizyon izlemiyorum. İyi filmler ve dünya haberleri için BBC World dışında. Kanımca dünyanın ihtiyaç duyduğu çok seslilik artık internet üzerinden sağlanabiliyor. Bu bizim için büyük özgürlük. Olumsuz, zararlı özellikleri olabilir ancak bunlar tamamen kişinin neyle ilgili olduğuna bağlı olarak değişir. Olağanüstü bir iletişim, bilgiye erişim ve bilgi paylaşım aracı. Artık burada bir parça kaydedip, Avustralya’da başka bir müzisyene internet üzerinden kayıt gönderip koloborasyon yapabiliyoruz. Yaz sonuna doğru internet ortamında senkronize olup dünyanın farklı bölgelerinden müzisyenlerle doğaçlama bir kayıt yapacağız. Bu Roger Mills’in bir projesi.

Kendi çocuklarıma kendi özgün kişiliklerini yaratabilmeleri için ihtiyaç duydukları ortamı sağladığımı ve alternatif tüm kanalları açtığım için onlar da orijinal bireyler olarak geliştiler. Sistemin dayattığı hiçbir şeyi çocuklarıma uygulamadım. Örneğin onlar OKS sınavlarına girmediler.

Arada bir orda burda gözüme çarpan vidyo klipler, müzik kanallarından yayınlanan parçalara kulak ve göz misafiri olduğumda (gittiğiniz kuaförde bile karşınızda bitiveriyorlar) artık egemen olan en önemli kriterin cinsellik, seks olduğunu görüyorum. Nasıl şarkı söyleyeceğiniz, nelerden bahsedeceğiniz, nasıl klip çekeceğiniz, bu klibin ne kadar seksi olması gerektiği vs. vs. hepsi karşınızda bir dayatma olarak duruyor. Eziliyorsunuz. Tuhaf hissediyorsunuz. Yeni nesil şimdi bunlarla uyuşturuluyor. Hemen ve derhal sevişmelisiniz. Erkek arkadaşın yok mu hala? Aaaa, çok ayıp.

Dünyanın hangi şehrine gidersem gideyim, değişik bir şey duyamıyorum. Adeta, dünyanın her tarafından görülebilecek dev bir ekran konmuş ve insanlara global bir yayın yapılıyor. Hep aynı insanlar, aynı şarkılar, aynı sesler.

Ama, elbette, iyi şeyler de var. Ve bizler onların peşindeyiz.

SanatLog: Şimdi meşgul olduğunuz projeleriniz var mı?

Mircan Kaya: Çok sevdiğim ozanımız Gülten Akın’ın şiirleri üzerine kurulu yeni albümümün kayıtlarını henüz bitirdim. Parçalardan biri yine yirmili yaşlarımdan beri çalıp söylediğim bir bestem. Diğerlerini 2008-2009 arasında İtalya’da Padova Üniversitesi ve Barselona’da Katalunya Teknik Üniversitesi’nde rotasyonlu olarak yürüttüğüm tarihi eserler üzerine bir ileri master çalışması sırasında, biraz İtalya’da, biraz İstanbul’da içime düşen şarkılarla oluşturdum, kaydettim. Türkiye’nin çok değerli virtüözleri var albümde. Kanun-Göksel Baktagir, ud-Yurdal Tokcan, keman-Baki Kemancı, perküsyon- İzzet Kızıl,İsmet Kızıl gibi kıdemli ustaların yanı sıra genç yetenekler de var (Gitarlarda Cenk Erdoğan ve Aydın Can Kutluay, piyanoda Ceyda Pirali ve daha pek çok genç müzisyen). Albüm kayıtları Roger Mills’e gidecek. Roger trompet çalmanın yanı sıra miksaj ve nihai edisyon işlerini yapacak. Daha sonra da yine yurt dışında mastering yapılacak. Yaz başında umarım tüm çalışmalar bitmiş ve albüm çıkmış olur. En azından, 2010 yılında albümün yayınlanacağını söyleyebilirim. Albümde bir parçada da Metin Eloğlu’nun bir şiirini kullandım. Yine yorucu ve meşakkatli bir süreç oldu. Hayatla ve hayata dair pek çok şeyle boğuşurken ortaya çıkan tamamı Türkçe, rengi atmış, kararmış ahşap doğramalarda rüzgarla sallanan dantel perdeleri, konsollarda çifte karpuzlu lambaları, yolu gözlenen sevgilileri kanayan İstanbul’u, acı çeken İstanbul’u, kaldırım taşlarında inleyen gençleri, yüzleri, yüzümüzün yokuşunu, hiç tadılmamış tırança balıklarını anlatan bir albüm. Bizden seslerle ancak dışarıdan bir bakışla.

SanatLog: Bu keyifli sohbet için ve de muhteşem şarkılarınız için çok teşekkürler…

Mircan Kaya: Çalışmalarıma göstermiş olduğunuz ilgi için çok teşekkür ederim. İki gün önce Açık Radyo dinleyici destek programında bir hanım “Sala” albümümü almış ve hakkımda bilgi verip “Song” adlı parçayı çalıyordu. “Bu güzel insanlar, yüreklerine ulaşabildiğim, dokunabildiğim bu güzel insanlar bana yeter.” dedim. Siz de onlardan biri olmalısınız…

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

EK BÖLÜM: Videolar:

1.

2.

3.

Jazz & Noir

Jazz & Noir (2008) klasik dönem Amerikan sineması ve de Avrupa sinemasının kilit noir’larının theme’lerini biraraya getiren heyecan verici bir albüm. Şu an için devamının gelip gelmeyeceği merak konusu; fakat şu haliyle bile zevkle dinlenebilen bir albüm…

Charles Gounod’un “Music To Be Murdered By” adlı kısa orkestra müziğinin ardından Alfred Hitchcock devreye giriyor ve statik ses tonu ile o her zamanki “My Name is Alfred Hitchcock” sözleriyle devam ederek kısa bir malumat geçiyor…

Amerikan jazz müziğinin klas ismi ’in Nouvelle Vague’ın büyük isimlerinden Fransız auteur Louis Malle’in şiirsel ’ı  Ascenseur pour l’échafaud (1958, Ölüm Asansörü) için bestelediği şahane notalarının ardından, Amerikan sinemasına çok büyük katkılarda bulunan ve janr sinemasının kadrolu müzisyenlerinden üstad Elmer Bernstein, sırasını Hitchcock fetişi Bernard Herrmann’a bırakıyor…

Klasik Hollywood’dan birçok temel taşı filmde imzası bulunan Henry Mancini, Orson Welles’in cehenneme benzeyen bir sınır coğrafyasında geçen dışavurumcu başyapıtı Touch of Evil’in (1958, Bitmeyen Balayı) notaları ile karşımıza çıkarken; Jean Wiener ise Jacques Becker imzalı ’nin (1954) lirik tema müziği ile albümdeki yerini alıyor. Piyano ve mızıkanın olağanüstü kombinasyonu, noir’ın melankolik ve sisli atmosferinde adeta bir geçit resmi yaptırıyor; gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz…

Dragnet (1954) ve “heist” şaheserlerden Du rififi chez les hommes’dan da (1955) enstantaneler barındıran albüme son noktayı ise kara filmin önde gelen simalarından Edmond O’Brien koyuyor…

Mutlaka dinlemelisiniz…

Albüm İçeriği:

1. Music To Be Murdered By. 1958. Alfred Hitchcock (voice), Jeff Alexander, from ‘Music
to be murdered by’
2. Motel (Diner au motel). 1957. , from ‘Ascenseur pour l’echafaud’
3. Goodbye Baby Blues. 1957. The Chico Hamilton Quintet, from ‘ Sweet smell of success’
4. Audition. 1955. Elmer Bernstein, from ‘The Man with the golden arm’
5. Black Nightgown. 1958. Johnny Mandel, from ‘I want to live’
6. Trip To The Court. 1956. Bernard Herrmann, from ‘The Wrong man’
7. Breakup. 1955. Elmer Bernstein, from ‘The Man with the golden arm’
8. Blues. 1956. Franz Waxman, from ‘Crime in the streets’
9. The Way You Look Tonight. 1951. Jerome Kern, Dorothy Fields
10. Floozie. 1955. Alex North, from ‘The Rose tattoo’
11. Lyda. 1959. Piero Umiliani, from ‘L’audace colpo dei soliti ignoti’
12. I Get A Kick Out Of You. 1956. Robert Mitchum, from ‘Tall dark stranger’
13. . 1954. Ray Anthony and his Orchestra, from ‘Touchez pas au
grisbi’
14. Dragnet. 1953. Ray Anthony, from ‘Campus rumpus!’
15. Meaning Of The Blues. 1957. Bobby Troup, from ‘About the blues’
16. Night Beat. 1957. Chico Hamilton, from ‘ Sweet smell of success’
17. Touch Of Evil (Main Title). 1958. Henry Mancini, from ‘Touch of evil’
18. Rififi. 1954. Jacques Larue, M. Philippe Gerard, from ‘Du rififi chez les hommes’
19. Sophisticated Lady. 1940. Duke Elington, from ‘The Curse of jade scorpion’
20. Oh! Look At Me Now. 1950. John DeVries, Joe Bushkin, from ‘L.A. Confidential’
21. Harlem Nocturne. 1950. Earle Hagen, from ‘I Remember Glenn Miller’
22. Pete Kelly’s Blues. 1955. Sammy Cahn, Ray Heindorf, TV transmission, Los Angeles
23. Prologue. 1956. Bernard Herrmann, from ‘The Wrong man’
24. Finat (take 3) (Chez le photographe du motel). 1957. , from ‘Ascenseur
pour l’echafaud’
25. ‘I want to report a murder…’. 1949. Edmond O’Brien, George Lynn (dialogue), from
D.O.A.

Yazan: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »