Beckett’i Beklerken

, roman sanatına ve absürd tiyatroya kazandırdıkları ile birlikte unutulmayacak olan; şair, yazar, denemeci ve hicivci kimliğiyle dünya edebiyatında yerini almış nevi şahsına münhasır bir müelliftir. ”Godot’yu beklemek” deyimi dilimize bile girmiştir. Bundan dolayı, Godot hep beklenir ama hiçbir zaman gelmez. Aslında bu yazının amacı da bir nevi hem Godot’yu hem Beckett’i beklemektir. Bakalım hangisi daha önce gelecek?

Yıl 1953, günlerden 5 Ocak. Yer: Raspail Bulvarı üzerindeki Babylon Tiyatrosu. Oyun: ”Godot’yu Beklerken”. Oyun 1952′de basılmasına rağmen ilk sahnelenişi bir sene sonra olmuş ve oyun sonunda beğenen ve beğenmeyen olmak üzere iki kitle birbirlerine görüş ayrılıklarından dolayı girmişlerdir. “Godot’yu Beklerken” Beckett’in en tartışmalı oyunlarından birisi olmakla birlikte, derinden derine incelendiğinde oyun içersindeki bazı elementlerin yorumlanış açısından oldukça farklı göndermelerde bulunan bir metni barındırdığı kolayca sezilebilir. Genel itibariyle bakıldığında Beckett için bir “kaçış” olarak da addedilebilir bu oyun. Her nasıl Fransızca yazarak dilinin tumturağından ve şatafatından kaçıyorsa, aynı zamanda bu eserleri yazarak da nesirden kaçınmıştır Beckett. Başka bir ifadeyle belkide en sağlam döneminde -kendini tekrar sıkıntısı ile her yazar karşılaşır- tiyatroya geçiş yaparak bu sorunu halletmiştir.


Girizgâh niteliğini taşıyan bu bilgileri müteakip, her okurun aklına gelmesi muhtemel soruları yöneltmek elzem olmuştur. Gogo ile Didi’nin anlatmaya çalıştıkları neydi? Bir özgürlük yanılsaması mı? Nasıl bir özgürlük? Beckett’in eserlerinde özgürlük bir illüzyon ya da bir ”imkânsız” değildir. Özgürlük vardır fakat beden dünyasında değil akıl dünyasında mümkündür. Üçleme’si bu geçişleri taşır. Kahramanlarımız yavaş yavaş bedenin itki ve etkilerinden sıyrılıp akılda var olmaya başlarlar. Diğer Beckett eserlerinde ise özellikle ”Acaba Nasıl”da kahramanımız bedenen artık yoktur. Bu noktayı Ayşegül Yüksel şöyle açıklar: ”…bireyi toplumsal kimlikten, bilinci ise benlikten ayırma süreci bir anlamda tüm insanlık bir anlamda da iki sirk palyaçosu özelliğini taşıyan iki sirk palyaçosuna indirgenmiş iki oyun kişisinin sahnede bir saat içinde sergiledikleri ile gözler önüne serilmiştir…” Sadece ağız konuşur ve sadece zihin vardır. Özgürlük bir yanılsama olmayıp bedenen imkânsızdır ve bundan dolayı kahramanları ya kör ya topal ya da birbirlerine bağlıdır. ”Oyun Sonu” onundaki Clov ve Hamm arasındaki ilişki de bu savımızı yararlı kılacak niteliktedir. Clov yatamaz, ayakta durmak zorundadır, Hamm ayağa kalkamaz çünkü bacakları tutmamaktadır. Aynı zamanda kilerin şifresini Hamm’dadır ama Hamm bunu söylemez. Clov ise kilerin şifresini ele geçirecek kadar zeki değildir. Murphy’de özellikle buna dair dışa vurmalar daha çoktur.

Oyun varoluşsal atıflar açısında zengin bir muhtevaya sahiptir. Bilhassa yaşamın anlamsızlığı oyunda leitmotiv olarak sürekli gündeme getirilir. Belkide biteviye beklenip de hiç bir şekilde yardımımıza gelmeyen farazi bir Tanrımızın olduğuna ışık tutuyordur Beckett. Bir noktada bu tanrı diğer iki karakter tarafından Pozzo gibi acımasız ve aynı zamanda hissiyatı körleşmiş bir varlık olarak gösterilmiştir. Oynun ekseninde ise sistematik bir şey koymamakla birlikte kelimenin hakkını vererek kulanırsak ”absürd” bulunmaktadır. Bununla birlikte bir oyuncudan ziyade kendi rollerini oynayan insanlardır, ama Heidegger’in tanımlamasıyla yokluk düzleminden varlık düzlemine bir çeşit “Geworfenheit” (atılmışlık, fırlatılmışlık) söz konusudur.[ifade edilen kavram “Sözsüz Oyun” isimli eserinde karakterlerin sahneye atılmasıyla izhar edilmiştir] Bu atılmışlık, metaforik olarak da yorumlanabilir. Bununla birlikte varlık ve yokluk birçok roman ve oyunda mekânsal düzlemde karşıtlıklar silsilesi içerisinde verilir. “Oyun Sonu” isimli eserde karakterlerin içinde bulundukları mekân ile dış mekân arasındaki mekânsal olarak yokluk-varlık karşıtlığı bu minvalde ifade edilmiştir. “Oyun sonu” eserinde dış mekân nükleer bir facia sonrası dünyanın durumu olarak nitelendirilebilir.

Beckett’in bu eserindeki dikkat çekici niteliklerinden birisi de zaman kavramıdır. Zaman kavramını ifade eden de beklemektir. Bekleme ediminde ise insanın edilgenliğine daha fazla vurgu yapılmaktadır. Yaşı ilerleyen insan her zaman daha da yaşamdan pasivize olacak ve ölüme daha fazla yaklaşacaktır; işte bu noktada birey sahneye çıkarılmalıdır. Beckett’in kahramanları sürekli konuşurlar ve aslında konuştukları sürekli yinelemeler halindedir. Godard’ın “Masculin Feminin” filminde sıkça ifade ettiği gibi hayatın tekdüzeliğini vurgulaması açısından dikkate değerdir. Bunun için karakterler kelimeleri tüketmelerinin yanında kendilerini de tüketirler. Dikkat çekici bir başka nokta ise sustuklarında(cümlelerin arası boşluklarla doludur) ise sessizlik konuşmaya başlar. Kendileri ile yalnız kalmamak, bilinçlerinin isyanlarını duymamak için-belkide varoluşları ile yüzleşmemek için- birbirleri ile konuşurlar; bundan dolayı “Mutlu Günler”in ünlü karakteri Winnie’nin durumu ve hep konuşmak istemesi-ne kadar da anlamsız olsa da- bu durumu en güzel şekilde ifade eder. Lakin ne gelecek ne de geçmiş vardır, kişisel edilgenlik ”şimdi”nin dünyasında söz konusudur. Bundan dolayı da içlerinde bulundukları ”şimdi” de maphusturlar. Mezkûr nedenler itibariyle bu oyunu en iyi anlayanlar San Quentin Hapishanesi mahkûmlarıdır-bu oyunun bir hapishane de sergilenmesi Beckett’i de pek mutlu etmiştir- ölüm yoktur acı çekme vardır. Sonsuz bir bekleyişe indirgenmiş bir yaşamdır söz konusu olan ve bu şimdinin yaşanmasından dolayı da ikinci bölümde zamanın geçtiğinin imi ağacın filizlenmesidir. Sürekli şimdiyi yaşayan belirli göstergeler dışında zaman fark edilemez.

Karakterler incelendiğinde fiziksel özellikler biraz belirsiz kalmakla birlikte özellikle Gogo ve Didi arasındaki ilişki birbirini tamamlar niteliktedir. Gogo bedenin temsilcisi olarak görülebilir. Pozzo’nun artıkları olan kemikleri kemirmek için atlaması ve fazlalıkla bedeninin etkisinde kalması bunu biraz olağan kılar. Didi ise biraz daha zihin temellidir. Gogo’ya göre daha makul sayabiliriz. Didi de özünde hiçbir Beckett karakteri gibi memnun değildir, çünkü Didi Lucky’nin şapkasını takmıştır. Bu da “düz değişmeceli” olarak az çok zihinsel acılar çektiğinin kanıtı olmakla birlikte Lucky tarzı bir bilinçsizliğe, bu zihinsel duruma bir özlemi olarak yorumlanabilir. Vladimir kendi şapkası ile Pozzo’nun şapkasını değiştirmek ister nedeni ise -genel anlamda bakıldığında, hafıza açısından estragon berbat bir durumdayken, bir alzheimer hastası gibi- Vladimir ise daha sağlam zihinlidir. Yani Gogo ya göre daha da makul bir insandır. Vladimir’in bu zihinsel acılarından dolayı, Lucky’nin zihinsel durumuna öykünmesi gibi” yani şapkasını çıkarmasının nedeni insanın düşünsel düzeyini ifade etmesidir ve bunun için de sürekli sorular sorar. İnsan belkide varoluşunun getirdiği insiyakî bir davranış olarak varoluşunun içeriğini bir özle doldurmak isteyecektir. Tıpkı Akira Kurosawa’nın İkiru isimli filmindeki pratogonist’i Watanabe’nin ölümünden önce yaptıkları gibi. Estragon ise ayakkabısını çıkararak sürekli kendi fiziksel açıdan rahatsızlığını dile getirir. Beckett’in karakterleri bir noktada ’ın karakterlerini andırılar. Bu karakterler genel itibari ile ikiye bölünmüşlerdir. Bu olgu evrensel olarak insanın ikiye bölünmesi olarak da ifade edilebilir. Lakin bu bölünmenin fikrimce bilinçaltına atıfta bulunan ya da Dostyevski’nin Dvoynik’i tarzı Doppelgänger tarzı bir bölünme olarak tesmiye edilemez. Bunun için yukarıda ifade ettiğimiz gibi karakterlerin bu tip bölünmesini Persona tarzı bir bölünmeye daha yakın nitelendirebiliriz.[salt bu bağlamda Beckett, Hitchcock’dan ziyade Bergman’a daha yakındır] Didi ve Gogo; sürekli birbirlerine oyun oynarlar ve sürekli birbirlerinden vazgeçemezler, özkıyımlarını gerçekleştirmeyi düşündüklerinde yalnızlıklarından korkarlar. Bu nedenle intihar onların “Deus ex machina”sı değildir.

Pozzo ve Lucky arasındaki ilişki aslında göründüğünden daha farklıdır. Bu ilişkide ilk bakışta kim kimin ”Godot”u anlamak zordur; ama belirli noktalar itibariyle sezebiliriz. Gogo ve Didi tarafından Pozzo’nun Godot zannedilmesi gibi, ama bir anlamda Pozzo Lucky’nin Godot’su iken, bu ilişki içerisinde bunu yorumlamak zordur. Aslı esasında Lucky daha fazla etkiye sahiptir bu ilişkide. Muhtaçlık açısından bakıldığında da Pozzo Lucky’e bağımlıdır. Köle efendi diyalektiği açısından incelendiğinde Lucky’ye daha çok şans verilmesi gerektiğini ifade edebiliriz. Tarihsel Pozzo sömüren güçleri ifade ederken, Lucky ise sömürülen güçleri ifade eder. Pozzo’nun özellikle ilk bölümde ifade edilen küçük burjuva alışkanlıkları bunun ipuçlarını verir niteliktedir. Bu yorumları burjuva-işçi, efendi-köle ya da hiç gelmeyen “sosyalist düzen” ya da Polonyalı milliyetçilerin gerçekleşmeyen özgürlük tutkuları şeklinde de ifade edilebilir.

Bu ilişkinin boyutu farklı nokta-i nazarlardan bakılarak çeşitlendirilebilir. Pozzo-Lucky ilişkisi köpek ve sahibi arasındaki ilişkiye benzer niteliktedir [La Strada’da Gelsomnia ve Zampano ilişkisi gibi] ilişkisi de gözlenir. Özünde Lucky bir köpek ismidir-Gogo ve Didi’nin sahip oldukları gibi- ve ileride de göreceğiniz gibi metinde de hiçbir şekilde sadakatini Pozzo’ya karşı boşlamaz. Gogo, Didi ve Pozzo, Lucky dördüne birden bakıldığında ise, Gogo ve Didi’nin Godot’a olan bağlılıkları Lucky’nin Pozzo’ya olan bağlılığını andırır. Mamafih politik yoruma göre Pozzo ve Lucky arasındaki ilişki Britanya ve İrlanda arasındaki ilişki gibidir. Buna neden olarak da oyuncularımızın İrlanda aksanında olması öne sürülmüştür. Beckett’in Nazi Almanya’sından kaçtığı bir gerçektir. Öz yaşam öyküsel bir atıf mahiyetinde olarak Beckett Nazi Almanya’sı ve işgal altındaki Fransa’dan hareketle de yorumlanabilir. 

Psikanalitik açıdan bakıldığında; Freud’çu yorumların ”ego ve id”e dair olarak Gogo ve Didi’yi, (e)go(e)go ve (i)d(i)di’yi olarak yorumlamaları bir yana, Jung açısından düşünenler daha farklı bakar. Bunun için Jung’çular çözümlemeli psikolojideki dört unsuru ortaya koyarlar: ego, gölge(egonun dışa vurmadıkları gölge içersinde saklanır, mesela Frankestein Shelley’in sakladıkları iken, Dr Jeckyl’daki canavar da onun “gölge(Schatten)”si olup egosunun içersine attığı kötü yönler olarak yorumlanabilir-Benzer bir örnek olarak Herman Hesse’in Der Steppenwolf eseri de zikredilebilir) persona ve ruh imgesi olarak. İfade edilen bulgier ışığında, Lucky Pozzonun egosuna hizmet eden ve onun karşı-kutbundaki bir gölge olarak yorumlanır. Lucky’nin monoloğu da bu doğrultuda yorumlanmış olup, baskı altına alınmış bilinçaltının yansımasıdır. Ruh imgesi açısından bakıldığında ise (Faust’taki Helena gibi düşünebiliriz; Helena ’nin ruh imgesidir) Estragon ismi “ostreogen” ile aynı kökten gelir ki bu da bir kadın hormonu anlamına gelmekle birlikte Vladimir’in ruh imgesinin Estragon olduğuna işaret eder. Estragon’un biraz beden ve duygularını etkisinde kalması ve tuhaf davranışları doğrultusunda zorlama ile de olsa böyle bir yorum yapılabilir.

Karakterler arasındaki esas sorun ”Godot’yu tanımlamaktır. “Godot” ne olarak ifade edilmiştir? Esasında Pozzo’nun Godot olmadığını biliyoruz bunu Beckett söylemiştir-gerçi Beckett’e de pek güvenemiyoruz; çünkü konu hakkındaki söylemleri çelişkili bir hal almıştır. Konu hakkındaki naçizane fikrim ise Godot’nun aşikâr bir biçimde Tanrı’ya gönderme yaptığıdır. Çünkü bir yazar olarak metninin dar sınırlar içinde kalmamasını ve geniş bir şekilde yorumlanmasını istemektedir. Bununla birlikte ”Godot” kelimesi söylendiğinde İrlanda ve İngiliz İngilizcesinde ilk hece vurgulanır. Amerikan İngilizcesinden ise ikinci heceye vurgu yapılır. Buna istinaden Beckett, ilk hecenin vurgulanması gerektiğini belirtmiştir. 

Buna bağlı olarak başka argümanlar da ortaya atılabilir; metindeki İsa ile birlikte çarmıha gerilen hırsızın durumu anlatılır ve Saint Aguistinus’un buna dair yorumundaki çelişki gün yüzüne çıkartılır. Bu açıdan bakıldığında ise İsa ile birlikte çarmıha gerilen hırsızlardan biri olumlu tutumundan dolayı kurtulur diğer ise kötü niyetli olduğu için kurtulamaz. “Umutsuzluğa kapılma hırsızlardan biri kurtuldu, umuda kapılma hırsızlardan biri lanetlendi”. Bunun sembolik karşılığı olarak da “çocuk”un Godot’yu hem babacan hem de acımasız biri olarak nitelendirmesidir. Bunu duyunca özellikle kutsal kitaplardaki Allah/Baba/Yehova tarafından günahkârlara ve iman etmeyenlere karşı yer alan tehditler ile inananlara ve günah işleyip pişman olana karşı da duyduğu merhameti akla getiriyor; yani “çift taraflı” duyguları.

Bilindiği gibi bu eserin yazılma tarihi 1952′dir. Mezkûr tarih ikinci dünya savaşının etkilerinin hissedildiği tarihe tekabül etmektedir. Hem Oyun Sonu’ndaki karakterler ve içlerinde bulundukları “hiç”in mekânı bir savaş sonrası ya da nükleer bir patlama sonrası dünyanın durumunu yansıtır gibidir[Sinematik düzlemde Antonioni’nin L’eclisse filminin ilk sahnelerinde Vittoria(Monica Vitti)’nın sevgilisinden ayrıldıktan sonrak umutsuzluk içinde sokakta dolaşırken karşılaştığı ıssız ve terkedilmiş bir dünyanın “hiç’in dünyası”nın bir izdüşümü gibidir] Geçmiş ile gelecek düşünülemez olmuştur. İnsanlık geçmişinde iki dünya savaşı yaşamıştır, geçmişini hatırlamak istemediği gibi geleceğe yönelik iyi niyet senaryoları da üretemez. Çünkü geçmişi pek içaçıcı değildir insanlık şimdinin içerisinde sıkışmıştır. Beckett’in karakterlerinin sıradan ve durağan içinde sıkışıp delirmeleri de işte bu geçmiş ve gelecek camileri arasındaki beynamazları hatırlatıyor. Godot’nun tanrısı da bu umutsuzluk gerçekliği içerisinde yerini almıştır [ki tanrıya inancı sağlayan iki gerçeklik ağır basar; ümit ve korku İslamî terimlerle, o da babacanlığı ile defalarca söz vermesine rağmen gelmez ve Tanrı’nın gelmemesi de bir yıkımdır. Tanrı’sını yok den insan yerine bir başkasını koyamamıştır. Nietzsche’nin o artık dillere pelesenk olmuş sözünü burada tekrar ikrar etmeye fikrimce gerek yok.

Karakterlerin en ilginç olanı Luck’dir. Lucky'nin ne olduğu bir sorunsal teşkil eder. Bazı yorumlara göre Lucky ile İsa arasında belirli paralellikler vardır: Beckett defalarca bu çeşit bir rabıtayı reddetmesine rağmen bir bağlantı kurulabilir. Ana noktası Hıristiyan değerlerinin bozulduğu ve artık yararlı olmayacak bir noktaya geldiğidir. İsa ile Lucky arasındaki müvazîlikler ise Lucky’nin bir tutsak olmasının yanında bir iple bağlı olmasıdır. Hatırlanacağı gibi İsa da Romalıların esiri olmuştur ve iple bağlanarak çarmıha doğru Roma askerleri tarafından işkence edilerek götürülmüştür. Lucky’nin elindeki sepet benzeri şey de İsa'nın çarmıhına benzetilmiştir. Lucky de İsa gibi “sembolik çarmıh”ı hiç bırakmamaktadır. Lucky de tıpkı İsa gibi elindeki sepetin ağırlığı nedeniyle bir kaç kere düşmüştür. Gogo ve Didi'nin Pozzo'ya Lucky'nin çantası ile ilgili sorulan sorular ise-neden çantasını indirmiyor?- İsa'nın acı çekme misyonuyla irtibatlandırılarak İsa’yla dalga geçen kişilerce söylenen sözlere benzetilmiştir. “Oradan geçenler başlarını sallayıp isa'ya sövüyor, 'Hani sen tapınağı yıkıp üç günde yeniden kuracaktın? Haydi, kurtar kendini! Tanrı'nın Oğluysan, çarmıhtan in !'(Matta diyorlardı. Lucky de Pozzo tarafından ) panayıra sürülmektedir aynı olay İsa'nın hayatında da gerçekleştirilmiş İsa da bir tepeye sürülerek küçümsenmiş halkın önünde tahkir edici bir şekilde davranılmıştır.

Estragon'un da Lucky’nin gözyaşlarını silmek istemesinden dolayı yemiştir. Bu davranış da Veronika'nın İsa’nın gözyaşlarını silmek istediği sahneye benzetilmiştir.

“VLADIMIR: Onda iyi olan ne varsa hepsini vampire gibi emip iliğini kuruttuktan sonra, fırlatıp atıyorsunuz demek, muz kabuğu gibi yani!...

POZZO: (inleyerek ellerini başına götürür). Tahammülüm kalmadı... artık... yaptıklarına katlanamıyorum.... siz nereden bileceksiniz... korkunç, korkunç... gitmesi şart...(kollarını kaldırır)... delirtecek beni...(başı elleri arasında, ıülır kalır)... tahammülüm kalmadı... yetti artık. Sessizlik. Hepsi Pozzo’ya bakar.

...

POZZO: (hıçkırarak). Eskiden... nazikti... yardım ederdi... eğlendirirdi... iyilik meleğimdi... Ve şimdi... yavaş yavaş öldürüyor beni.

Yukarıdaki diyalogdan anlaşıldığı kadarıyla iki zaman çerçevesinden bahsedilir; geçmiş ve şimdi. Geçmiş zamanda Lucky daha iyiydi. Daha sonra ise yetenekleri kapasitesi ve belkide Pozzo’yu etkileme gücü azaldı. Buna bağlı olarak da ironik bir biçimde inançlı insanın durumu yerilir. Çünkü bu öğretiler ya da sahibi her neyse artık bir muz kabuğuna benzemektedir. Bunun da çöpten bir farkı yoktur. İsa'nın bir zamanlar ortaya koyduğu kurtarıcılığının bir zamanlar değerli ve işe yarar olmasına rağmen, şimdi ise bu niteliğini yitirmiş olduğudur. Lucky'nin pek tatmin etmeyen dansı ve söylemindeki değişim(ilk etapta mantıklı başlamış daha sonra sözleri anlaşılırlığını yitirmiştir)  dikkate değerdir. Akıcılık ve anlaşılırlığından bu çeşit sesli düşünmeye dönmüş bir boş düşünceler silsilesine dönmüştür. En temel olarak da, Hıristiyan inancının değersizleşmesi konu almıştır.

“Eskiden farandole, jig, fandango, tango, mambo, hatta denizci dansları bile yapardı. Zıp zıp zıplardı zevk için. Artık ancak bu kadar dans edebiliyor.”

“..hatta eskiden pek şirin düşünürdü, saatlerce dinlemeye doymazdım..”

ya da İsa'nın misyonunu tamamlayamamış olduğunun bir göstergesidir.

''given the existence as uttered forth in the public works of Puncher and Wattmann of a personal God quaquaquaqua with a white beard. . .who from the heights of divine apathia divine athambia divine aphasia loves us dearly... (p. 28b) 

“Puncher ve Wattman’ın bayındırlık işlerine bakılırsa öztözbiçimbiçem aksakallı zaman dışı mekân dışı kakakaka bir kişi olarak tanrının tünediği yükseklerde yüce bir kayıtsızlık yüce bir sükûn ve yüce bir dilsizlik içinde birkaçımız dışında bizi hayli sevmesine bir türlü akıl erdiremeyiz...”[Kabalcı yayınlarının çeviriye esas olarak kullanılan kitabında “personal god”(insan tanrı) kelimesi görüldüğü gibi farklı şekilde çevrilmiştir. Çevirisinden okulduğunda bu referansı anlamak zordur.]

Yukarıda alıntılanmış cümledeki “personal god” kelimesi dikkatle incelenmelidir. Yukarıda kurmaya çalıştığımız isa bağlantısını desteklemektedir.

”..in spite of the tennis on on the the beard the flames the tears the stones so blue so calm alas alas on on the skull the skull the skull in Connemara in spite of the tennis the labors abandoned left unfinished. .”

.. sakal alevler gözyaşları taşlar masmavi öylesine dingin kafa kafa kafa normandiya’da tenise rağmen bitmeyen çalışmalar ciddiyet taştan konutlar kısacası toparlarsak heyhat ne yazık ki yarıda bırakılmamış tamamlanmamış kafatası kafatası Normandiya’da tenise rağmen…”(metnin çevirisinin daha uzun alınmasının nedeni metnin ilk bölümünde “skull” kelimesinin “kafa” metnin sonunda “kafatası” olarak çevrilmesi. Kafatası olarak çevrilmesi önemlidir çünkü ilerleyen bölümlerde bir “Golgotha” referansı sözkonusu olacaktır)

Burada ve birçok yerde tenise yapılan atıfların Stigmata’yı ifade ettiği düşünülmüştür. Çünkü tenis ”jeu de paume”(avuç içi oyunu anlamına gelir) Bu da İsa’nın yara izindeki stigmatalarına göndermedir. Tears(gözyaşları) Mary Magdalena’nın İsa’nın mezarını boş bulmasından dolayı döktüğü gözyaşlarıdır. Taş(the stones) İsa’nın açılan mezarına dair ve Skull(kafatası) da -Golgotha’ya dair bir referanstır. “Golgotha”nın anlamı “kafatası biçimindeki yer” olmakla birlikte, İsa’nın çarmıha gerildiğin yerin adıdır. Son söz de ”labors abandoned left unfinished”(yarıda bırakılmış tamamlanmamış misyon) ise Hıristiyan dininin misyonunu tamamlamamış olduğunun ifadesidir.

Yorumlar zihninizdeki spekülasyonlar arttığı sürece ya da bağlantılar kurulduğu sürece o denli çeşitli olacaktır. Ama bunlarda bir anlam bütünlüğü yoktur, bazen bir yorumu dile getirdiğinizde ifade ettiğiniz bu yorum diğerini dıştalar. Bu noktada bir yetersizlik söz konusudur. Başta Max Frisch olmak üzere birçok yazar bu noktaya değinmiştir. Dil anlatılmak isteneni ifade etmekte yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle sadece spekülasyon üretilmektedir.

Derrida’nın ifadesiyle metinin tek yorumu yoktur. Yazarın elinden çıkan metin artık onun malı değildir ve belirli bir noktadan sonra yazarın da herhangi bir şey yapmasına gerek yoktur, yukarıda ifade ettiğimiz spekülasyonlardan anlayacağınız gibi metin kendi kendini yazmakta ve kendi kendini üretmektedir.

Kaynaklar:

Poem by Percy Bysshe Shelley, Classic poetry series

Sion, I., “The Zero Soul: Godot’s Waiting Selves In Dante’s Waiting Rooms, Transverse No 2, November 2004

Christ’s Body of Evidence, By Greg Tigani, Yale University Press
(The parallels between Christ and Lucky)
Godot’yu Beklerken, Samuel Beckett, Kabalcı Yayınevi, Ekim 2000

Ayşegül Yüksel, Samuel Beckett Tiyatrosu, Dünya Yayınları
by Samuel Beckett, Faber and Faber,
 Waiting for Godot and Endgame: Theatre as Text by Michael Worton

İnternet kaynakları:

http://www.chass.utoronto.ca/complit/transverse2.pdf

http://samuel-beckett.net/Penelope/production_history.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Waiting_For_Godot
http://en.wikipedia.org/wiki/Samuel_Beckett

Thecampuschronicle.com

http://incil.com/doc/incil_html/Mt.27.html

Calderon de la barca ()

calderon@sanatlog.com 

[RotterdaminIstanbul] Rotterdam’dan Tiyatro, Dans ve Müzik…

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında, işbirliği ile hayata geçirilen ‘’ gösteri sanatları programı 3 – 8 Kasım tarihleri arasında İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor.

Rotterdam Belediyesi’nin girişimiyle tarafından organize edilen gösteri programına garajistanbul, Cemal Reşit Rey, İTÜ Maçka ev sahipliği yapacak. Biletler Biletix’te.

İstanbul’un kardeş şehirlerinden Hollanda’nın Rotterdam kenti, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği etkinlikleri kapsamında ‘RotterdaminIstanbul’ adlı gösteri sanatları programıyla 3 – 8 Kasım tarihleri arasında İstanbullu seyircilerin karşısına çıkıyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve garajistanbul işbirliği ile İstanbul seyircisiyle buluşan ‘RotterdaminIstanbul’ gösteri programı, Rotterdam Belediyesi’nin girişimiyle Rotterdam Şehir Tiyatrosu (Rotterdamse Schouwburg) tarafından organize edildi. Rotterdam’ın önemli kurumlarından Ro Theater, Conny Janssen Danst ve Productiehuis Rotterdam’ı İstanbul’a getiren programda sahne performanslarının yanı sıra Hollandalı ve Türkiyeli sanatçılarla seyircileri bir araya getirecek geniş kapsamlı yan etkinlikler de gerçekleşiyor. 50 yaş üstü profesyonel olmayan şarkıcılar için düzenlenecek Euro+ Songfestival bunlardan en önemlisi.

Rotterdam’dan taptaze portakallar geldi: VİTAMİNİ BOL MÜZİK!

Rotterdam Belediyesi bünyesinde yer alan Productiehuis Rotterdam topluluğunun çalışmalarında sık sık , plastik sanatlar, teknoloji gibi başka disiplinlerle bir araya getiriyor. 3 Kasım Çarşamba ve 4 Kasım Perşembe tarihlerinde saat 20.30’da garajistanbul’da sahnelenecek gösterilerinin adı Rosto in Turansureishon; yani ‘Lost in Translation’ın Japon ağzıyla telaffuzu. Sofia Coppola’nın yönetmenliğini yaptığı İngilizce filme gönderme tesadüf değil. Zira Coppola’nın filmindeki iki kahramanın başına Tokyo’da geldiği gibi, burada da iki kişi kendi hayatlarında yollarını kaybederler. Robbrecht mekân olarak Hollanda’yı seçtiği bu oyunda, efsane filmi ti’ye alıyor. Ancak bu sefer Japon kahramanlar yollarını şaşırmış değiller, bilinmeyeni ve yabancı olanı bulmaya çabalıyorlar. Kendilerini bir Hollanda karaoke barında bulduklarında, dünyanın, artık hiçbir şeyi saklayamadığı sonucuna varıyorlar.

Rotterdam’dan taptaze portakallar geldi: ENERJİ VEREN !

Hollanda’nın önde gelen modern dans topluluklarından biri Conny Janssen Danst’ın en tanınmış eserlerinden () 2002 yılında bir çöp evinde tasarlandıktan sonra günümüzde tiyatroya uyarlandı. 5 Kasım Cuma günü saat 20.30’da CRR’de sahnelenecek uyarlama eser de, en az eski hali kadar etkileyici. Yeni bir dansçı grubu, yeni bir koreografi ve yeni bir tasarımla bir araya gelen Cello Octet Amsterdam’ın (‘Amsterdam Viyolonsel Sekizlisi’) sekiz viyolonselcisi, bir yığın yatak ve Philip Glass’ın uğuldayan, hipnotize eden müziği ile eskisi gibi sahnede varlığını koruyor.

Rotterdam’dan taptaze portakallar geldi: ZİNDE TUTAN TİYATRO!

Hollanda’nın en büyük üç tiyatro grubundan biri olan Rotterdam Belediyesi’nin tiyatro topluluğu Ro Theater, Yangınlar (Branden) adlı oyunla İstanbul seyircisinin karşısına çıkıyor. 7 Kasım Pazar günü saat 20.30’da CRR’de sahnelenecek, Lübnanlı yazar Wajdi Mouawad’ın imzasını taşıyan oyunda, “Kökenlerimiz nereye dayanıyor, nereden geliyoruz, anne babalarımız kimler” sorularını irdeliyor. Branden’da, suskunluğa gömüldüğü uzun yılların ardından hayata veda eden Nawal Marwan, vasiyetinde Jeanne ve Simon adlı çocuklarından, ölü olduğunu sandıkları babaları ile varlığından haberdar dahi olmadıkları kardeşlerini aramalarını ister. Gönülsüzce çıkılan bu yolculuk, iki kardeşi Ortadoğu’ya, savaş halinde olan bir ülkeye götürür ve acımasız bir gerçeğin perdesi adım adım aralanır. Branden’da tarih ile yaşam öyküleri arasındaki bağ ustaca kurulmuş. Savaş, oyunda intikam ve kısasın anlamsız kısır döngüsü olarak gösterilip her savaşın ebedi sorusu soruluyor: İnsan, insanlıktan çıkmış bir ortamda insan gibi davranmaya devam edebilir mi?

Rotterdam 2001’den İstanbul 2010’a: EURO+ SONGFESTIVAL

Euro+ Songfestival adı altında, İTÜ Devlet Konservatuarı’nın işbirliğiyle iddialı bir müzik projesi gerçekleşecek. Rotterdam’da geliştirilen Euro+ Songfestival projesi, çeşitli kültürlerden gelen 50 yaş üstü şarkıcıları bir araya getirip onların şarkı söylemeleri için ortam yaratacak. Proje, ilk olarak Rotterdam’ın Avrupa Kültür Başkenti olduğu 2001 yılında gerçekleştirilmiş, sonra Hollanda’nın çeşitli şehirlerinde farklı ülkelerden gelen ve güzel bir sese sahip olanlara hem kendi kültürlerinden şarkıları hem de yeni besteleri seslendirmeleri için fırsat yaratmıştı.

İTÜ Devlet Konservatuarı ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı işbirliğiyle şef Paul Mayer’ın yönetiminde Hollanda, Almanya veya Türkiye’den gelen, 50 yaş üstü profesyonel olmayan şarkıcılardan oluşan bir koro çeşitli şarkılar seslendirecekler. Koronun toplam üye sayısı 25’i geçiyor. İstanbul’dan katılan Darülaceze sakinlerine İTÜ Devlet Konservatuarı ve Rotterdam Codarts öğrencileri eşlik edecekler.

Bir hafta boyunca sürecek olan üst düzey dersler ve atölye çalışmalarından sonra 6 Kasım Cumartesi günü saat 16.00’da garajistanbul, 7 Kasım Pazar günü saat 19.30’da İTÜ Maçka Mustafa Kemal Amfisi’nde olmak üzere iki konser verilecek. Konserlerin sahne düzenlemesi yönetmen Ger Beukenkamp’a ait.

www.sanatlog.com

Dora Stratou Yunanistan Ulusal Dans Tiyatrosu

CID – ULUSLAR ARASI KONSEYİ DORA STRATOU TİYATROSU İSTANBUL PERFORMANSI

Türkiye ile Yunanistan kültürel ortak mirası, Atina Ulusal Dans Tiyatrosu Dora Stratou’nun İstanbul performansında, dans ve gösterisiyle yeniden canlanıyor.

UNESCO’nun 2010 yılını “” ilan etmesi nedeniyle, CID-UNESCO, Sarıyer Belediye’sinin ev sahipliği ve Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu desteği ile, Atina Ulusal Dans Tiyatrosu Dora Stratou sahne alacaktır.

28 Ekim 2010 Perşembe günü yapılacak gösteri öncesinde etkinliğin tanıtım toplantısı, Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç ve Yunanistan İstanbul Başkonsolosu Vasileios Bornovas’ın katılımıyla düzenlenecektir.

CID-UNESCO Beyoğlu Şubesi Başkanı Özlem Kaleli ve CID-UNESCO Sarıyer Şubesi Başkanı Vasil Linardi’nin de hazır bulunacağı basın toplantısına katılımınızdan memnuniyet duyacağız.

Tarih : 22 Ekim 2010, Cuma

Saat : 11.00

Yer : Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu – Sismanoglio Megaro

Adres : İstiklal Caddesi No: 40

Katılımcılar: Yunanistan İstanbul Başkonsolosu Vasileios Bornovas,

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç

CID-UNESCO Beyoğlu Şubesi Kurucu Başkanı Özlem Kaleli

CID-UNESCO Sarıyer Şubesi Kurucu Başkanı Vasil Linardi

CID-UNESCO ULUSLAR ARASI DANS KONSEYİ “KÜLTÜRLERARASI YAKINLAŞMA PROJESİ”

YUNANİSTAN ULUSAL DORA STRATOU DANS TİYATROSU

İSTANBUL PERFORMANSI

28 EKİM 2010 20:30 MKM, AKATLAR

UNESCO 2010 yılını ‘Kültürler arası Yeniden Yakınlaşma Yılı’ olarak ilan etti. Uluslararası Dans Konseyi CID-UNESCO, öncelikle Türk ve Yunan kültürleri gibi, ortak kültürel mirasa sahip ülkeler başta olmak üzere, farklı kültürlerin ortak yönlerini geleneksel danslar ve müzikler aracılığı ile yeniden canlandırmak üzere harekete geçti.

CID-UNESCO Beyoğlu Şubesi tarafından dansın sosyal ve kültürel etkilerini ön plana çıkarmak üzere tasarlanan bu proje, CID-UNESCO Atina Şubesi ve CID-UNESCO Sarıyer Şubesi işbirliği ile ilk kez bu performans ile uygulamaya geçiyor. Bu proje kapsamında ülkemize gelecek olan Yunanistan Dora Stratou Ulusal Dans Tiyatrosu, İstanbul’daki ilk gösterisini 28 Ekim 2010 tarihinde saat 20.30’da Sarıyer Belediyesi’nin ev sahipliğinde (MKM) Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde sahneleyecek.

İstanbul performansı ve CID-UNESCO için özel olarak hazırlanan programda, Türk ve Yunan dans ve müziklerindeki ortak kültürel motiflerini canlandırmak amacı ile Trakya, Kapadokya, Konya ve Karadeniz Bölgelerinden danslardan oluşan bir repertuar, 40 dansçı, 8 müzisyen ve 1 şarkıcıdan oluşan zengin bir kadro tarafından sergilenecek.

Sarıyer Belediyesi, proje kapsamında, Sarıyer Belediyesi Kültür Merkezinde ,halka açık ücretsiz Yunan Dansı Kursları ve Geleneksel El Sanatları sergisi gibi etkinlikleri üstlenmiştir.

İstanbul Sarıyer Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek olan performans ve , CID-UNESCO Uluslararası Dans Konseyi Genel Başkanlığı, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, UNESCO Türkiye Ulusal Komitesi ve Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu tarafından desteklenmektedir CID-UNESCO “Kültürlerarası Yakınlaşma Projesi” kapsamındaki etkinliklerin, konseyin 150 ülkede yer alan üyeleri ve şubeleri ile İstanbul şubeleri arasındaki işbirliği 2011 yılında İspanya, Arjantin, Güney Afrika, Hindistan ve Mısır ile devam etmesi planlanıyor.

Kar amacı olmaksızın bir CID-UNESCO etkinliği olarak düzenlenen bu performans için biletler 15 Ekim 2010 tarihinden itibaren Biletix üzerinden satışa sunulmuştur.

Dora Stratou Dans Tiyatrosu ve CID-UNESCO hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için; www.cid-unesco.org www.grdance.org adresleri ziyaret edilebilir. Proje tasarımı hakkında bilgi almak için beyoglusectioncid@gmail.com üzerinden CID-UNESCO Beyoğlu Şubesi ile temasa geçilebilir.

DORA STRATOU DANS TİYATROSU

Yunan danslarının ‘yaşayan müzesi’ olarak kabul edilen Dora Stratou Dans Tiyatrosu 53 yıldır geleneksel Yunan dansı, müziği ve kostümlerini Atina ve Avrupa’da sergilemektedir.

Dora Stratou Dans Tiyatrosu bugüne kadar 26 ülkede 6.000’i aşkın performans sergilemiş ve 3.000.000’dan fazla izleyici ile buluşmuştur.

Dora Stratou, kuruluşundan bu yana herhangi bir koreograf ya da dans eğitmeni ile çalışmamış; sahnelenen performanslar dans tarihçileri tarafından köylerde yapılan araştırmalar ile belirlenmiş ve dansçılar tarafından doğrudan köy halkından öğrenilmiştir.

Dora Stratou’da bazı dansçılar, kendilerinden üç kuşak önce de bu geleneği sürdürüp Dans Tiyatrosu’na gönül vermiş ailelerden gelmektedirler.

Öyle ki; Dora Stratou Dans Tiyatrosu’nun en yaşlı üyesi, 1965 yılından bu yana grupta klarnet çalmaktadır.

Ayrıca Dora Stratou Dans Tiyatrosu, Dünya Ödülü’nü almaya hak kazanmış ilk topluluktur.

Topluluk hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için : www.grdance.org

CID-UNESCO ULUSLAR ARASI DANS KONSEYİ

Uluslararası Dans Konseyi (Conseil International De La Danse ) tüm dans formlarını bir çatı altında toplayan resmi bir organizasyondur. 1973 yılından itibaren faaliyet göstermekte olup, şu anda 150 ülkede şubeleri ve üyeleri bulunmaktadır. Dans alanında, profesyoneller arası işbirliği sağlamak, araştırma, eğitim, kongre ve yayınlar ile hem kültürel mirasa sahip çıkmak, hem de yeni gelişmeler hakkında üyeleri bilgilendirmek CID-UNESCO’nun temel faaliyetleri arasında yer almaktadır

CID-UNESCO’nun üyeleri arasında profesyonel dansçılar, eğitmenler ve dans grupları ile birlikte dansa gönül vermiş amatörler ve aynı zamanda dansın kültürlerin gelişimindeki sosyolojik, ekonomik ve psikolojik etkilerini inceleyen uzmanlar ve akademisyenler yer almaktadır. www.cid-unesco.org

KÜLTÜRLERARASI YAKINLAŞMA PROJESİ

2010 yılının UNESCO tarafından Kültürlerarası Yakınlaşma Yılı olarak ilan edilmesiyle birlikte, UNESCO ‘Gençlik Komisyonu’ daha barış yanlısı bir neslin gelişmesi için çalışmalarını projelendirirken, ‘Çevre Komisyonu’ doğayla uyumlu ekolojik yaşam ve doğayı koruma alternatifleri üzerine araştırmalarını yürütürken, ‘Dans Konseyi’ de, geleneksel danslar aracılığı ile, dansın sadece sanatsal değil, özellikle sosyal ve kültürel işlevleri üzerinden, ‘insani ve ortak’ olanı yeniden canlandırmayı hedeflemiş bulunmaktadır.

Isadora Duncan dansı ‘insanın hayata karşı en doğal tepkisi’ olarak tanımlamıştır. Dans Konseyi’nin amacı, bu en doğal dürtülerden yola çıkarak; farklı coğrafyalarda, farklı sosyo-kültürel dinamikler doğrultusunda şekillenmiş ve farklı formlar kazanmış olan dansların özündeki insana ait ve ortak olanı görünür ve yaşanabilir kılmaktır.

www.beyoglu-turkey.sections.cid-portal.org

www.sanatlog.com

12’nci Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali Görsel Bir Şölenle Başladı!

TİYATRO HER YERDE!

12’nci Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivali, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde ’nin görkemli açılış gösterisi ile kapılarını açtı.

- KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI : “DÜNYAYLA KÖPRÜ KURMAMIZDA, EVRENSEL BİLİNÇ, İNANÇ VE TASARIMLARIN BULUŞMASINA ARACI OLMAMIZ BÜYÜK BİR ÖNEM TAŞIYOR. BU SORUMLULUĞU ÜSTLENEN ULUSLARARASI FESTİVALLERİN ALANINDAKİ BAŞARISINDAN ONUR DUYUYORUM.”

- MÜTEVELLİ HEYETİ BAŞKANI GÜLER SABANCI: “YEREL BİR TİYATRO ŞENLİĞİ OLARAK YOLA ÇIKAN BİR FESTİVALİN ULUSLARARASI BİR YAPIYA KAVUŞMASINDAN DOLAYI BÜYÜK GURUR DUYUYORUM. BU FESTİVAL, ADANA’NIN ULUSLARARASI BİR KÜLTÜR-SANAT MERKEZİ OLMASI YÖNÜNDE ÖNEMLİ BİR ADIMDIR.”

- DEVLET TİYATROLARI GENEL MÜDÜRÜ LEMİ BİLGİN: “BU YIL 12’NCİSİ GERÇEKLEŞECEK DEVLET TİYATROLARI SABANCI ULUSLARARASI ADANA TİYATRO FESTİVALİ’NDE, KÜLTÜRLERİN BULUŞMASINA EV SAHİPLİĞİ YAPMANIN VE FARKLI KÜLTÜRLERİN OYUNLARINI SANATSEVERLERLE BULUŞTURMANIN HEYECANINI YAŞIYORUZ.”

, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Adana Valisi İlhan Atış, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, Genel Müdürü Hüsnü Paçacıoğlu ve Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ’in katılımıyla düzenlenen açılış töreni ile kapılarını açtı.

“Adana, uluslararası kültür-sanat merkezi olmaya aday.”

Ülkemizin çeşitli illerinde gerçekleştirilen uluslararası festivallerin elde ettiği başarıdan gurur duyduğunu belirten Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali’ni her yıl olduğu gibi bu yıl da destekleyen Sabancı Ailesi’ne ve Sabancı Vakfı’na, yerli ve yabancı birçok tiyatro yapıtının seyircisiyle buluşmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.” dedi.

Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, sosyal, kültürel ve sanatsal etkinliklerin ülkemizde yaygınlaşmasını sağlamak ve geleneksel değerlere sahip çıkmak amacıyla destekledikleri Devlet Tiyatroları Uluslararası Adana Tiyatro Festivali ile binlerce insanı sanatla buluşturuyor olmaktan büyük memnuniyet duyduklarını ifade etti.

Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali’nin, Adana’nın kültür sanat hayatına yeni bir soluk getirdiğini söyleyen Sabancı, “Yerel bir tiyatro şenliği olarak yola çıkan bir festivalin uluslararası bir yapıya kavuşmasından dolayı büyük gurur duyuyorum. Bu festival, Adana’nın uluslararası bir kültür-sanat merkezi olması yönünde atılan önemli bir adımdır. dedi. Sabancı, sözlerine “Taşköprü bu yıl da festivalin sabit sahnelerinden biri haline geliyor. Adanalılar, artık festivali daha çok hissediyorlar.” diye devam etti.

Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin ise; “Adana Festivali’nin 12’ncisini gerçekleştirmenin gururunu yaşıyoruz. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde başlattığımız festival ile Devlet Tiyatroları’nın festivaller zincirinin ilk halkasını gerçekleştiriyoruz. Heyecanımız; ilk günkü kadar taze… Sevincimiz; tiyatronun kutsal yanını gösterdiğimiz için güçlü… Mutluluğumuz; çeşitli ülkelerden gelen ve kendi geleneklerini en seçkin örnekleriyle sergileyen toplulukları sanatseverlerle buluşturduğumuz için gür… Coşkumuz; Adana’nın bereketli topraklarını sanatla andığımız için yüksek… Tiyatrosuna ve festivaline sahip çıkan Adanalı sanatseverlere teşekkür ediyoruz.” dedi.

Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün sahibi:

Festival kapsamında 2005 yılından bu yana tiyatro sanatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş ustalara minnet ve saygı sunmak amacıyla verilen “Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü”nün bu yılki sahibi usta tiyatrocu Müşfik Kenter oldu.

Ödül töreninin ardından, kent merkezlerinde, doğada, tarihi bölgelerde sergilediği olağanüstü görsel performansı ve baş döndürücü dramatik yaratıları ile tanınan bir kumpanya olan İtalyan Studio Festi Grubu’nun gösterisi izlendi. Studio Festi, Seyhan Nehri üzerinde gerçekleştirdiği “Elementlerin Uyumu” isimli bir saatlik muhteşem şovuyla izleyenlere heyecanlı ve keyifli dakikalar yaşattı.

Adanalılar bir ay boyunca tiyatroya doyacak

27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde kapılarını açan, 12’nci Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 29 Nisan’a kadar, 9 yabancı ülkeden 11 yabancı grup, yurtiçinden ise 3 Devlet Tiyatrosu, 3 Özel Tiyatro ve 1 Şehir Tiyatro topluluğu olmak üzere toplam 18 grubu ağırlayacak. Festivalde 12’si yabancı, 9’u yerli olmak üzere 21 oyun sergilenecek.*

Festivale bu yıl yurtdışından; Fransa’dan Huchette Tiyatrosu ve Trans-Express Sokak Tiyatrosu, Almanya’dan Freiburg Tiyatrosu, İsviçre’den Markus Zohner Tiyatrosu, Japonya’dan Papa Tarahumara, Küba’dan La Luna ve Unforgettable Women tiyatroları, Tuva Özerk Cumhuriyeti’nden Tuva Devlet Müzik ve Dram Tiyatrosu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, İspanya’dan flamenko grubu Tatiana Garrido ve İtalya’dan Studio Festi grupları katılıyor.

Festival yurtiçinden ise; Kenter Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu, AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu, Ankara Devlet Tiyatrosu, İstanbul Devlet Tiyatrosu ve Konya Devlet Tiyatrosu’nu ağırlıyor.

Festival kapsamındaki oyunlar, Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nde sergilenirken, bu yıl açık hava gösterileri de göz dolduracak. İtalyan Studio Festi grubu açılış gösterisini Taşköprü’de, İspanyol Flamenko Topluluğu “Ateş ve Kum” gösterisini Merkez Park’ta ve Fransız Transe Express grubu da kapanış gösterisini Atatürk Parkı ve Tren Garında sahneleyecek, ayrıca sanatseverler festival süresince çeşitli etkinlikleri Taşköprü’de izleme olanağı bulacaklar. İkisi yabancı olmak üzere beş tiyatro grubunun oyunlarını Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi’nde sergilemesiyle, İstanbullu sanatseverler de festival coşkusuna ortak oluyor.

Her yıl yaklaşık yirmi bin seyirciye ulaşan ve artan bir ilgiyle izlenen festivale, bu yıl da yoğun ilgi var. Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali’nde Festivalin biletleri ilk günde tükendi.

“Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü”

2010 Müşfik Kenter

2009 Genco Erkal

2008 Yıldız Kenter

2007 Bozkurt Kuruç

2006 Macide Tanır

2005 Cüneyt Gökçer

www.sabancivakfi.org

Bilgi için: Sevi Yüzbaşıoğlu – Grup 7 İletişim – 212 292 13 13 – 533 489 09 46


*12′nci Devlet Tiyat roları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali Programı

TARİH

HACI ÖMER SABANCI SAHNESİ

SABANCI ÜNİVERSİTESİ

ALTERNATİF MEKANLAR

27 Mart

Cumartesi

İtalya-Studio Festi Grubu-Taşköprü (açılış gösterisi)

28 Mart

Pazar

Ankara Devlet Tiyatrosu-Kerbela

29 Mart

Pazartesi

Tuva Cumhuriyeti-Tuva Müzik-Dram Devlet Tiyatrosu-Kültigin

30 Mart

Salı

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Vahşet Tanrısı

31 Mart

Çarşamba

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Vahşet Tanrısı

Kenter Tiyatrosu-Kraliçe Lear

1 Nisan

Perşembe

Küba-Unutulmaz Kadınlar Tiyatrosu/Ay Tiyatrosu-La Lupe ve Delirio Habanero

2 Nisan

Cuma

Küba-Unutulmaz Kadınlar Tiyatrosu/Ay Tiyatrosu-La Lupe ve Delirio Habanero

3 Nisan

Cumartesi

Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu-Aşk Sözleri

Taşköprü Etkinlikleri

4 Nisan

Pazar

Konya Devlet Tiyatrosu-Orkestra

Taşköprü Etkinlikleri

5 Nisan

Pazartesi

Fransa-Huchette Tiyatrosu-Kel Şarkıcı ve Ders

Taşköprü Etkinlikleri

6 Nisan

Salı

Fransa-Huchette Tiyatrosu-Kel Şarkıcı ve Ders

Taşköprü Etkinlikleri

7 Nisan

Çarşamba

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Profesyonel

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Vahşet Tanrısı

Taşköprü Etkinlikleri

8 Nisan

Perşembe

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Profesyonel

Taşköprü Etkinlikleri

9 Nisan

Cuma

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Profesyonel

Taşköprü Etkinlikleri

10 Nisan

Cumartesi

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Profesyonel

Taşköprü Etkinlikleri

11 Nisan

Pazar

KKTC-Lefkoşa Belediye Tiyatrosu-Ölü Kentin Nabzı

Taşköprü Etkinlikleri

12 Nisan

Pazartesi

KKTC-Lefkoşa Belediye Tiyatrosu-Ölü Kentin Nabzı

İstanbul Devlet Tiyatrosu-Profesyonel

13 Nisan

Salı

Dostlar Tiyatrosu-Kerem Gibi-Nazım Hikmet’le 35 Yıl

14 Nisan

Çarşamba

Dostlar Tiyatrosu-Kerem Gibi-Nazım Hikmet’le 35 Yıl

15 Nisan

Perşembe

Almanya-Freiburg Tiyatrosu-Kar

İspanya-Tatiana Garrido Flamenko Topluluğu-Fueago Y Arena “Ateş ve Kum”

16 Nisan

Cuma

Almanya-Freiburg Tiyatrosu-Kar

17 Nisan

Cumartesi

Ankara Devlet Tiyatrosu-Narnia Günlükleri

İspanya-Tatiana Garrido Flamenko Topluluğu-Fueago Y Arena “Ateş ve Kum”-Adana Merkez Park Açık Hava Sahnesi

18 Nisan

Pazar

Ankara Devlet Tiyatrosu-Narnia Günlükleri

19 Nisan

Pazartesi

İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu-Maskeliler

20 Nisan

Salı

İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu-Maskeliler

21 Nisan

Çarşamba

Kenter Tiyatrosu-Kraliçe Lear

22 Nisan

Perşembe

Kenter Tiyatrosu-Kraliçe Lear

23 Nisan

Cuma

Japonya-Pappa Tarahumara Tiyatrosu-Gemi Manzarası

24 Nisan

Cumartesi

Japonya-Pappa Tarahumara Tiyatrosu-Gemi Manzarası

25 Nisan

Pazar

26 Nisan

Pazartesi

İsviçre-Markus Zohner Tiyatrosu-HA!Hamlet

27 Nisan

Salı

İsviçre-Markus Zohner Tiyatrosu-HA!Hamlet

28 Nisan

Çarşamba

Fransa-Transe-Express Tiyatrosu-Kemanların Özgürlüğü (kapanış gösterisi)-Atatürk Parkı ve Tren Garı

29 Nisan

Perşembe

İsviçre-Markus Zohner Tiyatrosu-HA!Hamlet

www.sanatlog.com

Bertolt Brecht ve Tiyatro İçin Küçük Organon

“Brecht’in Marksist olduğu hesaba katılmaksızın, Brecht’ten söz edilemez.” Rene Allio

Tiyatro yazarı, şair ve kuramcı kişiliğinin yanı sıra, sinemayla da içli dışlı olan ; (1898–1956) özellikle “yabancılaştırma kuramı” ile yüzyılın en büyük sinemacılarını, misal İsveçli auteur Ingmar Bergman’ı, Amerikalı tiyatro ve sinema yönetmeni ’i, Yunanlı şair-sinemacı ’u, belli ölçülerde de Nouvelle Vague () sinemacılarının duayeni Jean-Luc Godard’ı etkilemiş; öte yandan, Fransız denemeci, göstergebilimci, yapısalcı Roland Barthes ve Frankfurt Okulu’nun önemli şahsiyetlerinden Alman düşünür gibi büyük isimlere yön vermiştir.

Avrupa tiyatrosunun maestrosu Max Reinhardt’ın yanında da çalışan Bertolt Brecht, anlayışını; izleyicinin, coşku açısından oyuna iştirak etmesine, oyuncuların sergiledikleri duruma ilişkin eleştirel bir tutuma ulaşabilmeleri için, oyundakilerle aralarında bir uzaktalık olması gerektiği inancına dayandırmıştır.

Brecht, 1933 ve 1947 arası Amerika’da yaşamış, oyunlarında Nazizme, savaşa, ırkçılığa karşı çıkmıştır.
 1947’de ise Berliner Ensemble topluluğunu kurmuş ve yönetmiştir.

Bertolt Brecht’in Bazı Yapıtları:

1927 İnsan İnsandır
1928 Üç Kuruşluk Opera
1938 Galileo Galilei
1939 Sezuan’ın İyi İnsanı
1940 Bay Puntilo ile Uşağı Matti
1941 Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi
 1945 Cesaret Ana ve Çocukları

Notlar:

Büyük sinemacı Georg Wilhelm Pabst, 1931’de çektiği Die dreigroschenoper’i (Üç Kuruşluk Opera) Bertolt Brecht’ten uyarladı.

Slatan Dudow’un 1932’de çektiği Kuhle Wampe oder: Wem gehört die Welt?, Brecht’in, kendi yapıtından uyarladığı, yer yer yönetimine de katıldığı film oldu.

Dışavurumcu sinemanın lokomotif ismi Fritz Lang, 1943’te yönettiği Hangmen also die (Cellatlar da Ölür) filmini Brecht ile birlikte kaleme aldı.

Brecht’in Galileo Galilei adlı yapıtı, 1974’te Joseph Losey tarafından filme alındı.

Tiyatro İçin Küçük Organon’dan alıntılar:

(…) “eskilerin, ’i izleyerek tragedyadan bekledikleri, halkı eğlendirmekten ne daha fazlasıdır, ne de daha azıdır. Tiyatronun dinden geldiği söylendiğinde, bununla anlatılmak istenen yalnızca tiyatronun dinden çıkarak tiyatro olduğudur; tiyatro dinsel törenlerden dinsel görevi değil, ama yalnızca ve yalın biçimde bu törenlerden kaynaklanan hazzı almıştır. ’in katharsis’ine, yani korku ve acıma aracılığıyla ya da korku ve acımadan arınmaya gelince bu, yalnızca eğlendirici olmakla kalmayıp, doğrudan eğlence amacıyla gerçekleştirilen bir arınmadır. Tiyatrodan bundan fazlasını istemek ya da bundan fazlası için tiyatroya izin vermek, ancak insanın kendi amacını ucuzlatır.” (s.28)

“Zamanının toplumunu ayakta tutan bazı ilkelere karşı günah işlemiş olan Ödipus, cezasını bulur; bunu eleştirilmeleri olanaksız tanrılar sağlarlar… Shakespeare’in yalnız kahramanları (…) kendi kendilerini yıkıma sürüklerler; onların yıkımlarından ölüm değil, yaşam tiksindirici olup çıkar, yıkımın eleştirilebilmesi ise olanaksızdır. Her yer, kurban edilmiş insanlarla dolu! Barbarca eğlenceler! Biliyoruz ki barbarların da bir sanatları vardır. Gelin biz, başka bir yapalım!” (s.57)

“Bu teknik (alışılmış olan’ı yabacılaştıran teknik) tiyatroya, yeni toplumbilimin yöntemini, materyalist diyalektiği kendi betimlemeleri için değerlendirme olanağı kazandırır. Bu yöntem, toplumun hareketliğini sergileyebilmek için toplumsal konumları birer süreç olarak işler ve bunları çelişkili yapılarıyla ele alır. Bu yönteme göre ancak değişime uğrayan, yani kendi kendisiyle uzlaşmayan, gerçekte var sayılabilir. Bu, insanların belli bir dönemdeki toplumsal yaşama biçimlerini dile getiren duyguları, düşünceleri ve tutumları için de geçerlidir.” (s.69)

“Kimse kendisini insanların üzerinde göremeyeceğinden, birbirleriyle savaşmakta olan sınıfların üzerinde de göremez. Toplum savaşan sınıflara ölünmüş kaldıkça, ortak bir sözcüye sahip olamaz. Bu durumda sanat için ‘tarafsızlık’, yalnızca ‘egemen’ taraftan yana olmak anlamını taşıyabilmektedir.” (s.79)

Kitabın künyesi: Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Çev: Ahmet Cemal, MitosBoyut Yayınları

İyi okumalar…  

Yazan:sinefil78 (Hakan Bilge)

Ayrıca şu sitede yayımlandı. 

hakanbilge@sanatlog.com 

Sonraki Sayfa »