100 Ayrı Karede İstanbul’un 100 Spor Kulübü

Aralık 19, 2011 by  
Filed under Araştırma Kitapları, Duyurular, Kitabiyat, Sanat

2012 Avrupa Spor Başkentliğine seçilen İstanbul’un 100 spor kulübünün tarihçesi kitaplaştırıldı. ‘İstanbul’un 100 Spor Kulübü’ adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul AŞ tarafından hazırlanan kitapta, İstanbul’a golf ve futbolun girişi başta olmak üzere ilginç tarihi bilgiler yer alıyor. 

Günümüzün en önemli takımlarından , , ’ın kuruluş ve tarihsel gelişimleri hakkında da bilgilerin verildiği kitapta, Osmanlı İmparatorluğundaki azınlıkların kurduğu takımlar, futbolun Osmanlı’ya gelişi, atıcılık, okçuluk, güreş ve değişik spor dallarında kurulan takımlar ve tarihsel gelişimleri anlatılıyor.

‘İstanbul’un Yüzleri Serisi’ projesi kapsamında spor muhabiri Hacı Hasdemir tarafından hazırlanan ve kapsamı genişletilerek 2011 baskısı yapılan kitapta, tarihsel olarak İstanbul’da çeşitli spor dallarında faaliyet gösteren diğer kulüpler hakkında da bilgiler veriliyor.

 

Her sayfada birbirinden ilginç 100 ayrı karenin yer aldığı İstanbul’un 100 Spor Kulübü kitabında ayrıca Okmeydanı’nda golf oynayan şair Yahya Kemal‘in ve Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun 1930′lu yıllardaki halini gösteren fotoğraflar da yer alıyor.

Saltanat kayıkları arasında kürek yarışları

Askerlerin savaşta daha fazla yararlılık göstermesi ve dönemin padişahları tarafından özel olarak desteklenen okçuluğun gelişimi amacıyla İstanbul’un 1453′te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinin ardından, bugünkü ‘Okmeydanı’ semti bir fermanla resmen okçuluk için ayrıldı ve bölgelerdeki okçuluk çalışmasının nasıl yapılacağına dair bir nizamname dahi yayınlandı. O dönem kurulan ve ismine ‘Okçuluk Tekkesi’ ismi verilen kuruluşların, bugünkü spor kulüplerinden pek bir farkı bulunmuyordu. 

Çeşitli dönemlerde kurulan güreş tekkelerinin çalışma yöntemlerinin günümüzde bile geçerliliğinin koruyacak kadar ileri ve modern olduğu da anlaşılıyor. Osmanlı saraylarında özel padişah gösterileri için ‘Hasan Pehlivan Bölüğü’ kurulmuş, özellikle padişahlar 4. Murat ve Abdülaziz dönemlerinde pehlivanlara büyük önem verilmişti.

Saltanat kayıkları arasında yapılan iddialı kürek yarışları da, büyük ilgi görürken, ilk modern sporlar 1481′de kurulan Galatasaray Lisesi’nde yapılmaya başlandı.

İlk maç Rum takımıyla

, Osmanlı İmparatorluğunda ilk kez 1870′li yıllarda payitaht İstanbul’dan uzak kentlerde, Selanik ve İzmir’de oynanmaya başlandı. Bu oyun o dönemlerde dini inançların da etkisiyle Müslüman Türkler arasında rağbet görmediğinden ilk defa gayrimüslim ve yabancı uyruklular arasında oynandı. 1890′lı yıllarda İstanbul’un Moda semtinde yaşayan bazı İngiliz aileler futbolu İstanbul’a getiren ilk kişiler oldu.

O dönemlerde istibdat yönetiminin hüküm sürdüğü payitaht İstanbul’da, insanların amacı ne olursa olsun bir araya gelmelerine şüpheyle yaklaşılıyor, en az 22 oyuncuya ihtiyaç duyulan futbola da soğuk bakılıyordu.

Türk gençlerinin, gayrimüslim ve Levantenlerin oynadıkları bu oyuna uzak kalmalarının temel nedeni bu olurken, Sultan 2. Abdülhamid’in tahtta olduğu bu dönemde Türk gençlerinin dernek kurmaları da yasaktı.

Müslüman Türk gençleri bu oyunu oynamak için her türlü tehlikeyi göze alırken, 1899′da devrin hafiye ve jurnalcilerinin dikkatinden kaçmak için bazı gençler 1899′da Black Stockings (Siyah Çoraplılar) takımını kurdu.

Siyah çorap ve kırmızı formalarla mücadele eden bu ilk Türk futbol takımı, ilk maçını 26 Ekim 1901′de bir Rum takımıyla yaptı. Rum takımına 5-1 yenilen Black Stockings’in bu maçı aynı zamanda son maçı oldu. Tüm tedbirlere rağmen takımın Türk oyunculardan oluştuğu anlaşılınca maçtan sonra kulüp, hafiyelerin baskınına uğradı ve takım hemen dağıtıldı. 

Bu arada, 1903′te Beşiktaş, 1905′te Galatasaray ve 1907′de Fenerbahçe futbolda yeni bir dönem başlatırken, 1908′de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla doğan özgürlük ortamıyla birlikte art arda kulüpler kuruldu.

Okmeydanı’nda golf

İstanbul’a golfun ilk defa hangi tarihte oynandığı kesin olarak bilinmemekle beraber, bu oyunu kentte ilk kez oynayan kişinin İskoçyalı bir iş adamı olan babası tarafından İstanbul’daki St. Andrews Lisesi’ne eğitim görmesi için gönderilen Ernest Thompson olduğu biliniyor.

Thompson’un bu oyunu İstanbul’daki birkaç arkadaşına öğreterek kısa sürede oyuncu sayısının artmasını sağlamasına rağmen, o dönemde kentte golf sahası bulunmuyordu.

Bu nedenle Beyoğlu’na yakın tepelerdeki otlaklar da çok zor şartlarda oynanmaya başlanan golf, 1. Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’da hiç de elverişli olmayan alanlarda yapılmaktaydı.

Avrupa’nın en eski dördüncü golf kulübü olan ve 1895′te ‘Constantinapole Golf Club’ adı altında kurulan İstanbul Golf Kulübü, 12 çukurlu olarak Okmeydanı civarında kurulmuştur. 1911′te kulübün adı ‘Bosphorus Golf Club’ olarak değiştirildi. Bebek civarındaki 9 çukurlu olarak faaliyetini sürdüren bu yeni kulüp, 1920′a kadar varlığını korudu.

’nun ilk spor kulübü

Osmanlı İmparatorluğunun ilk spor kulübü olan Tatavla Heraklis Jimnastik Kulübü, Tatavla (bugünkü Kurtuluş) semtinde oturan Rum gençleri tarafından 1896′da kuruldu. Kırmızı siyah renklere sahip kulübün ilk sporcuları genellikle Galatasaray Lisesi ve Robert Koleji öğrencilerinden oluşuyor.

Jimnastik ile başlayan sportif faaliyetleri daha sonra atletizm, boks, güreş, basketbol ve futbol branşlarıyla devam etti.

Ankaragücü’nün temelleri İstanbul’da atıldı

Günümüzün Spor Toto Ligi takımlarından biri olan Ankaragücü kuruluş aşaması da İstanbul’da gerçekleşti.

Sultan Ahmet Sanat Okulu’nun ikinci sınıf öğrencilerinin 1910′da ‘Altın Örs’, son sınıf öğrencilerinin ise ‘Sanatkârın Gücü’ adı altında kurdukları iki kulüp, 1913′te bir araya gelerek ‘Turan Sanatkârın Gücü’ adı altında birleşti.

7 yıl süresince İstanbul Cuma Ligi’ne katılan ve varlık gösteremeyen takımın futbolcuları, 1920′de Milli Mücadelenin başlamasıyla Ankara’ya gitti. Böylece takım Ankara’ya taşınmış olurken, Milli Mücadele’de görev alan takım oyuncularından bazıları da şehit düştü.

Takım, 1930′da Ankaragücü adı altında faaliyetlerini sürdürme kararı aldı.

Ata sporlarından olan okçuluğa karşı büyük ilgi gösteren Atatürk’ün talimatıyla da, okçuluğun geliştirilmesi, canlandırılması amacıyla 1937′de atılan ilk adımın sonucu olarak, Beyoğlu Halkevi’nin bünyesinde Ok Spor Kurumu kuruldu.

İstanbul’un 100 spor kulübünün tarihçesi kitaplaştırıldı. Kitapta şair Yahya Kemal‘in golf oynarken çekilmiş fotoğrafı da Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun 1930′lardaki halinin fotoğrafı da bulunuyor. Futbolcu geçmişi bilinen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da daha önce görmediğimiz fotoğrafları kitapta yer aldı.

2012 Avrupa Spor Başkentliğine seçilen İstanbul’un 100 spor kulübünün tarihçesi kitaplaştırıldı. ”İstanbul’un 100 Spor Kulübü” adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Kültür AŞ tarafından hazırlanan kitapta, İstanbul’a golf ve futbolun, girişi başta olmak üzere ilginç tarihi bilgiler yer alıyor.

”İstanbul’un Yüzleri Serisi” projesi kapsamında bir gazetede spor muhabirliği yapan Hacı Hasdemir tarafından hazırlanan ve kapsamı genişletilerek 2011 baskısı yapılan kitapta, tarihsel olarak İstanbul’da çeşitli spor dallarında faaliyet gösteren kulüpler hakkında bilgiler veriliyor.

Kitapta Avrupa’nın en eski dördüncü golf kulübünün 1895′te ”Costantinapole Golf Club” adı altında Okmeydanı’nda kurulması, siyah çorap ve kırmızı formalarla mücadele eden ilk Türk futbol takımının 1899′da Black Stockings adı altında kurulduğu gibi ilginç bilgiler de yer alıyor. İlk maçını 26 Ekim 1901′de bir Rum takımıyla oynayan Black Stockings, bu maçın ardından dağıtıldı.

İstanbul’un 100 Spor Kulübü kitabında ayrıca Okmeydanı’nda golf oynayan şair Yahya Kemal‘in ve Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun 1930′lu yıllardaki halini gösteren fotoğraflar da yer alıyor.

www.sanatlog.com

Kaşıkçı Elması’ndan Hürrem’in Gözyaşları’na İstanbul’un 100 Mücevheri

Kaşıkçı Elması                               –                         ’ın Kılıcı

Sultan Selim’in Mührü                     –                   Şah İsmail’in Maşrapası

Sultan I. Ahmed Taht Askısı             –                  Safir Taşlı Altın Yüzük

                            -                      

Sultan Abdülmecid’in Zümrütlü Askısı       –    Yavuz Sultan Selim’in Hançeri

Elmaslı Gelin Sorgucu                      -                   Hz. Osman’a Atfedilen Kılıç

Sultan III. Mustafa’nın Zırh Takımı         –        Kutsal Emanetler Kutusu

Hilal Formlu Altın Küpe                    -                   Ayasofya Yüzük

Elmasların Dansı                             –                      Altın Beşik

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan ve  İstanbul ile ilgili yüz mekân, kişi, tarihi-kültürel eser ve fenomenlere ilişkin yüz ayrı kitap çalışmasını içeren ’nin bir yeni kitabı daha okuyucuyla buluşuyor.

Mücevher ve değerli taş uzmanı tarafından hazırlanan “İstanbul’un 100 Mücevheri ve Sanatçısı” isimli eserde , uzun süreden beri İstanbul’da sergilenen, şehirle özdeşleşmiş mücevherlere ve mücevher sanatçılarına yer verilmiş. Kaşıkçı Elması’ndan ’ın Kanuni Sultan Süleyman’la yaşadığı aşktan esinlenerek tasarlanan Hürrem’in Gözyaşları’na kadar İstanbul’un en gözde mücevherlerine yer verilen eserin yayın danışmanlığını , Celal, Adnan Özer, Ahmet Kot ve Ömer Faruk Şerifoğlu yapmış.

Yaklaşık iki yıl süren titiz bir araştırma ve çalışmanın ürünü olan kitapta, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerine ait değerli ziynet eşyaları, savaşlarda kullanılan zırhlar ve muhtelif eşyalardan oluşan İstanbul’un antika mücevherleri, şehirden esinlenerek hazırlanmış takı koleksiyonları (özel ve seri üretim), İstanbullu sadekârların (mücevher ustası) ürettikleri mücevherler ve  mücevher tasarımcıları yer alıyor. Kitabın sonunda mücevher yapımında kullanılan değerli taşların anlatıldığı bir sözlük de bulunuyor.

İşte Kitapta Yer Alan Efsane Mücevherler

Kaşıkçı Elması

Damla şeklinde kesilmiş, 59 fasetten oluşan 86 karat ağırlığıyla, dünyanın kesilmiş en büyük pırlantalarından. Etrafında iki sıra halinde ve farklı büyüklüklerde toplam 49 pırlanta yer alan elmas, IV. Mehmed zamanında Osmanlı hazinesine girdi.

Eğrikapı çöplüğünden Topkapı Sarayı’na Kaşıkçı Elması’nın ilginç hikayesi…

Sultan IV. Mehmed döneminin defterdarı Sarı Mehmed Paşa’nın kaleme aldığı Zübde-i Vekaiyat (Olayların Özü) adlı eserinde bulunan bilgiye göre 1699 yılında, İstanbul’da, Eğrikapı çöplüğünde bu taşı bulan kişi, cam zannederek üç kaşık karşılığında taşı bir kaşıkçıyla değiştirir. Taşı kaşıkçıda gören bir kuyumcu ise, kaşıkçıdan bu taşı on akçeye alır ve bir arkadaşına gösterir. Taşın gerçekten elmas olduğu anlaşılınca, arkadaşı kendine de pay ister. Arada çıkan anlaşmazlık nedeniyle olay kuyumcubaşıya taşınır. Kuyumcubaşı, her iki tarafa da birer kese akçe vererek taşı kendi alır. Dönemin sadrazamı olayı duyup taşı kendi almak isterken, bilgi IV. Mehmed’e ulaşır ve taş saraya getirilerek işlenir. İşlenmiş haliyle 84 karat bir pırlanta olur. Kuyumcubaşıya da kapıcıbaşılık rütbesiyle birkaç kese altın verilir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kılıcı

Tepesi altınla süslenmiş kılıcın üzerine yakut ve turkuvaz taşı mıhlanmış. Kabzası mor kadife kumaşla kaplı olan kılıcın iki tarafında da altın birer balık figürü yer alıyor. Kabzası altından, en tepesinde ise turkuvaz taşı bulunuyor.

Altın kakma tekniğiyle kılıcın bir tarafında “Sultan Osman Hanı Gazi İbn Ertuğrul bin Süleyman Şah”, diğer tarafında ise “Sultan Süleyman Han İbn Sultan Selim Han” yazılmış. Siyah meşin kaplı kının üzerinde altından yapılmış üç bölüm yer alır. Bu halkalar yine kabartma çiçeklerle süslenmiş, turkuvaz taşıyla çevrelenmiş büyük bir kabaşon kesim yakuttan oluşur.

Şah İsmail’in Maşrapası

Yavuz Sultan Selim’in gerçekleştirdiği Çaldıran Zaferi’nden sonra getirilen ganimetlerden biridir.

Herat taşı adı verilen siyah bir taştan oyma tekniğiyle yapılmıştır. Üzerindeki desenler altınla kakma olarak verilmiştir. Boyun etrafında yine altın kakma olarak, hatla “es-Sultan el-Âdil el-Kâmil el-Hâdi el-Veli Ebu el-Muzaffer Şah İsmail Bahadur Han el-Safevî halledallahû tealâ ve mülkehu Sultanehu” yazılıdır. Ejder şeklindeki gümüş kulpunda, mine tekniğiyle yapılmış süslemeler yer alır.

Sultan I. Ahmed Taht Askısı

Gümüş bir zincirle tahtın kubbesine asılan askının alt ucunda altın mile geçirilmiş doğal ve iri bir zümrüt, küçük incilerden yapılmış dilimli bir top ve uçları zümrütle sonlanan inci püskül yer almaktadır.

Tahtın armudi formdaki askısının zemini, kalemkâr tekniğinde çiçek ve yaprak motifleriyle desenlendirilmiştir. İki yüzde görülen yarım küre biçimindeki kabarık paftaların zemini ajur tekniğindedir. Değişik boyutlarda zümrüt ve yakutların dönüşümlü olarak çevrelediği paftaların üst kısmına oval formda iri birer firuze yerleştirilmiştir.

Safir Taşlı Altın Yüzük/Bizans

7. yüzyıl Bizans dönemine ait olan bu yüzükte, dörtgen şeklinde kesilmiş safir taşının altı olan külah bölümü, piramit şeklindeki tırnaklı altın montüre mıhlanmış.

Murassa Miğferi

Murassa miğferi, Osmanlı dönemindeki ince kuyumculuk işçiliğini, karakteristik Osmanlı tarzını ve zevkini ortaya koyan hayranlık uyandırıcı çalışmalardan biridir.

Miğferin yüzeyi tam ve yarım şemse formunda altın tabakalarla süslenmiştir. Üzerindeki altın tabakalara, yine altından çiçek tabanlı, yüksek yuvalara turkuvaz taşı ve yakutlar mıhlanmıştır.

Arka tarafında yer alan ense kısmındaki siperlikte, merkezden yayılan lale motifleri bulunmaktadır. Sürgülü burun siperliğinin üstünde altın kakma rumi motifleri ve tepesinde bir firuze vardır. Miğferin içi ise, ince ipekten sık dokunan kırmızı atlas kumaşla kaplıdır.

Sultan Selim’in Mührü

’nda, yeni bir padişah başa geçtiğinde, kalabalık bir heyet eşliğinde Hazine ziyaret edilirdi. Bu ziyaret töreninde hazine kethüdası, Hazine’nin anahtarını getirerek Yavuz Sultan Selim’in mührünü kontrol eder, bu mühürle kilitlenmiş kapı özel bir törenle açılırdı.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nden İstanbul’a dönüşünden sonra yapılan bu mühür, “Benim altınla doldurduğum hazineyi bundan sonra gelenlerden her kim mangır ile doldurursa hazine anın mührüyle mühürlensin ve illa benim mührümle mühürlenmekte devam olunsun” şeklindeki vasiyetine uygun olarak, Cumhuriyet dönemine kadar kullanılmıştır.

Yüzük şeklinde olan ve halen Topkapı Sarayı’nda bulunan bu mührün ortasında “Sultan Selim Şah” ve etrafında karşılıklı olarak “Tevekkele âlâ hâlikî” yazmaktadır.

Kevkeb-i Dürri Elması

Son derece sade ve etkileyici bir tasarıma sahip olan altın plakanın Sultan I. Ahmed tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Altın bir diskin ortasında dört sıra halinde, düz kesimli elmaslarla çevrili, bombeli bir yuvanın ortasında yer alan 52 karatlık Kevkeb-i Dürri (incilerin yıldızı) adı verilen bir elmas bulunmaktadır. Yuvarlak diskin üst tarafına, mihrap biçiminde altın bir plaka, dört altın çiviyle oturtulmuştur. Plakanın üzerindeki kenarları döndürülmüş yüksek yuvanın içinde de sade kesimli 48 karatlık bir başka elmas yer alır. Kenarları pahlı olan her iki elmas da düz kesimlidir.

Mihrap biçimindeki altın plakanın üst kısmında sülüs hatla, “Şefaat ya Resulallah şefaat, Sultan Ahmed bin Mehmed Han” yazısı yer alır. Diskin alt kenarındaki yarım şemsenin içinde de “Sultan Ahmed Han İbn Sultan Mehmed Han sene 1022 (1613)” yazılıdır. Son derece dindar olan Sultan I. Ahmed, pek çok Osmanlı padişahı gibi Mekke ve Medine’de önemli onarımlar yaptırmış, Hz. Muhammed’in kabrine ve Kâbe’ye paha biçilmez hediyeler göndermiştir. Onlardan biri olan bu elmas da, I. Dünya Savaşı sırasında Medine’den İstanbul’a geri getirilen eserler arasında yer alır.

Hürrem’in Gözyaşları

Hürrem Sultan’ın Kanuni Sultan Süleyman ile yaşadığı aşktan etkilenip tasarlanan “Hürrem’in Gözyaşları” gerdanlığı zümrüt ve elmaslardan oluşuyor. Bu eşsiz mücevheri tasarlayan Arda İşler daha sonra yeteneğini sadekârlık alanına da taşımış. 

www.sanatlog.com

Osmanlı İmparatorluğu’nun Görülmeye Değer Sikkelerinin Yolculuğu Devam Ediyor!

, adlı kitabının 3. Cildi’nde, her Sultan’a ait erişebildiği tüm sikkeleri tanımlamaya çalışıyor, kullanılan örnekleri metal, darp yeri ve bazında alt gruplara ayırıyor.

Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı’nın büyük projesi Osmanlı Sikkeleri Tarihi’nin 3. Cildi’nde, her Sultan’a ait erişilebilen sikkeleri; farklı yazım tarzları, aynı yazının yerleşim farklılıkları ve belirli süslemelerin var olup olmaması gibi değişiklikleri konu almıştır. Damalı, bu farklılıkları ile açıklamamasına rağmen, 3. Cilt’te bulunan kapsamlı ve renkli resimler, tiplerindeki farklılıkları kolayca seçebilme olanağı sağlamaktadır.

Bu cilt en çok koleksiyonerler, müze yetkilileri ve sikke satıcıları tarafından, okumakta güçlük çektikleri yazıları veya kötü durumda olan sikkeleri tanımlayabilme konusunda kullanılacaktır. Ayrıca Damalı bu ciltte tüm standart yayınlardan ve birçok özel koleksiyondan örnekler kullanmıştır. Mümkün olan her yerde sikke ağırlığı ve çapı gibi açıklamalar da yer vermiştir. Bu sebeple birçok koleksiyoncunun elinde bulunan paraları gözden geçirerek, Damalı’nın listelemediği sikke çeşitlerini bulmaya çalışmasında yararlı olacaktır.

Damalı’nın bu eseri, tarihçilerinin Osmanlı paralarında kullanılan kaligrafilerin uğradığı değişimleri sistematik bir şekilde inceleyebilmelerini sağlamaktadır. Örneğin, Osmanlı tuğrasının sikkelerdeki kullanım şekillerinden, geniş yazının bir parçası olduğu, tek başına kullanıldığı veya süslü tasarımlarla çevrili olduğu dönemleri ayırt edebilmelerini sağlayacaktır.

1. Cilt’te, ’nun sırasıyla ilk dokuz padişahının sikkelerine yer verilirken, 2. Cilt, döneminde genişleyen imparatorluk sınırlarının içinde basılan sikkelere ayrılıyordu.

Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı

Nilüfer Damalı Vakfı ülkemizde eğitim, çevre ve kültürel alanda yaşanan sorunların çözümüne, imkanları dahilinde yardımcı olmak amacıyla 1996’da kuruldu. Nilüfer Damalı Vakfı, genç insanların eğitimine katkıda bulunmak, çevre koruma ve güzelleştirme bilincinin yerleşmesini sağlamak, kültürel ve sanatsal değerlerimizin tanıtımını gerçekleştirmek ve bu değerleri günlük hayatımızın birer parçası haline getirmek amacıyla hizmetlerine devam etmektedir.

www.sanatlog.com

Geçmişin Belirsizliği

kitapları olayları anlatır. Bir biçimde, olaylar arasında bağlantılar kurarlar. Bizi de bu bağlantıları görmeye zorlarlar. Tarihçiler, geçmişi geleceğe aktarırken, genellikle ya devlet arşivlerini, ya da gazetleri kullanırlar. Yorumlar ise bazı temel kavramlar üzerine döner. Günümüz tarihyazımında ise, ulusal kimlikler bir hayli fazla yer etmektedir. Ancak, yazılmış şeyler üzerine yorumlanan , ne kadar tutarlı ve doğru bir geçmiştir? Özellikle konu ulusal kimlikler olunca, eylem aktörlerinin, yani insanların, ne gibi güdülerle hareket ettiğini kim söyleyebilir ki? Eylemlerin ve kavramların anlamlarının ne olduğu ise başka bir çetrefilli sorundur. Ben bu yazıda, ulus için ’un söylediklerini ve karşı kutbunda yer alan, Anderson’un kozmopolit aydınlar dediği, postmodern düşünürlerin düşüncelerini ortaya koyup, anlamlı birkaç örnekle, her tarih anlatısının tahrip demek olduğunu iddia edeceğim. Temel düşüncem şudur ki, “öteki” ve “biz” zıtlığı üzerine kurulu tüm anlatılar, zaruri olarak, gerçeğe hasar verir ve metinlerarası tüm ilişkiler zıtlıklar üzerine kurulu olduğu için, taraflardan bağımsız olarak, hasar kaçınılmazdır. Geçmiş ise her zaman belirsizdir.

Benedict Anderson ulusların hayal edilmiş bir cemaat olduğunu yazar. Ancak bu hayal edilmişlik “uydurma” veya “sahici olmayan” anlamlarını içermez (21). “Hayali cemaat”, birbirini hiç görmeyen, tanımayan insanların bazı özel alanlarda birbirleri ile bağlarının varlığını hissetmeleri durumudur. Anderson özellikle homojen ve içiboş bir eşzamanlılık kavramının ortaya çıkması ile, birbirlerini hiç tanımayan insanlar arasındaki bağı açıklar. Matbaanın ortaya çıkışı ve ardından gazetlerin yaygınlaşması bu eşzamanlılığı ortaya çıkaran şeydir. Örneğin herhangi bir gazetedeki üç bağımsız olayın, aynı sayfada bulunuyor olması, bu haberleri, homojen içiboş bir zaman tassavuruna bağlı kılar (50). Okuyucu aynı anda başkalarının da bu haberleri okuduğunu bilir.

Yeni bir zaman tassavuru tarih ile de yakından ilişkilidir. Gazetelerin ve kitapların olanca hızıyla yayıldığı dönemde, yeni bir tarihin (tarihlerin) de yazılması kaçınılmaz olur. Bir yandan, matbaa sektörünün yayılabilmek için dili tekleştirme itkisi, diğer yandan da içi boş ve homojen zaman tasavvuru, çoğunluk haline gelen dillerin konuşucuları için, ortak bir geçmişi “hayal” etmeyi mümkün kılar. Anderson’a göre bu ortak geçmiş, nefret ile değil sevgi ve dayanışma ile örülüdür. Bu bulgusunu açımlarken “ilerici kozmopolit aydınlar” dediği bir gruba nazire edercesine şunları yazar:

“İlerici, kozmopolit aydınların (özellikle Avrupa’da mı acaba?) milliyetçiliği nerdeyse patolojik olan doğasını, köklerinin Öteki karşısındaki korku ve öfkede yattığını, ırkçılıkla akrabalığını vurguladıkları bir dönemde, ulusların bir sevgiyi, sık sık da ok fedakar bri sevgiyi esinlediklerini hatırlamak yararlı olur. Milliyetçiliğin kültürel ürünleri – şiir, düzyazı, müzik, görsel sanatlar – bu sevgiyi binlerce farklı biçimle açıça ifade ediyorlar.” (159)

Anderson’un açıkça karşısında konumlandığı iki felsefik paradigma var. Birincisi Levinas ve Derrida, ikincisini ise Lacan ve Badiou olarak yorumlayabiliriz. Derrida’nın “Öteki”’si ile, Lacan’ın “Gerçek” kavramları, ulusların eylemlerindeki nefretin patolojik olmalarını açıklarlar. Anderson’un uzak durduğu alan tam olarak “eylem” ve “” veyahut “işlev” ve “” arasındaki uçurumun göz ardı edilmesinde yatar. Gazetelerin eşzamanlılığı sağladığını gösterirken, gazeteleri sadece bir medium olarak ele alır, içeriklerinden bahsetmez. Aynı şekilde şiir, düzyazı gibi kültürel ürünlerin içeriklerinden bahsettiğinde de, bu ürünlerin nasıl ortamlarda dile geldiğini hesaba katmaz. Örneğin onuncu yıl marşı sözleri itibari ile başarıya, yardımlaşmaya ve birlikteliğe vurgu yapar; ancak Ahmet Kaya’yı kovalarken söylenir. Radikal gazetesinin 20 ocak 2007’deki haberleri eşzamanlılığı gerçeklese de, eşzamanlılıktan öte bir “süzgeç” ile yanyana gelir.

Derrida’ya göre dominant bir kültürde pozisyonlandığımızda, kendimizi, tarihsel olarak mutlak Öteki olarak inşa ettiğimiz yabancılar üzerinden tekrar tekrar yeniden yapılandırırız (Carlson 259). Lacan ise Öteki’ni “gerçek”te olmayan bir bütünlük olarak ifade eder. “Algı ‘Öteki’nin konumlandığı, bilinç ise ‘ben’ kelimesinin kurulduğu yerdir” (Lacan 45). İlkinde “şey” Öteki’nde toplanırken, ikincisinde “gerçek”tedir. Derrida tüm gerçekliğimizi Öteki üzerinden yorumlar, Lacan ise “gerçeğ”i algılayış biçimimizde. Fakat tüm bu nüanslara rağmen, her ikisi de, kendimizi Öteki üzerinden tanımladığımız konusunda birleşirler.

Hayali cemaatler anlayışının es geçtiği, öteki üzerinden kurgulanan “biz” algısı, tarihyazımlarında da yer bulamaz. Gerek resmi tarih yazımı olsun, gerekse de radikal tarih yazımları, “ulusal kimliğin inşası” konulu hemen tüm metinler, “biz” kimliğinin metinlerarası okumalarını gerçekleştirirler. Mesela, Reşat Kasaba ve ’ın derlediği, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik kitabındaki tüm makalelerde, ulusal kimlik belirli politikalar ile oluşturululur. Bu politikalar, modernleşmeyi getiren aktörlerin bilinçli bir biçimde kurguladıkları, ideolojik aygıtlar ile yürürlüğe soktukları, mimari ile sembolleştirdikleri ve ekonomik kararlarla destekledikleri uzun boylu prejeler gibi aktarılmaktayken, bu planların kendilerini “biz” içerisinde gören bireyler tarafından nasıl algılandığı ve eylemlerin ne yönde olduğu ise dışarıda bırakılmaktadır. Bu dışarıda bırakma sürecinin kendisi, ulusal kimliğin tarihyazımını oluşturur.

Öteki meselesi belki de en iyi 1889 Paris Evrensel Sergisinde algılanabilir. Serginin önemi, yaklaşık olarak otuz iki buçuk milyon ziyaretçisinin olmasıdır (Palermo 285). Bu sergide, Fransa’nın tüm kolonilerinden insanlar getirilip, Eyfel Kulesinin dibindeki ana mekanda, canlı olarak gösterime sunulmuştur. Aralarında okyanuslar olan tüm kültürlerin, tek bir yerde toplanışı, mutlak bir öteki algısında önemli bir rol oynar. Ayrıca kolonilerden getirilen kültürlerin şehir mimarisindeki gelişmeleri ile sıralanması, kültürler arasında bir hiyerarşi oluşturur. Fransızlar ise bu hiyerarşinin en tepesinde var olurlar.

Şekil 1. L’exposition Universelle de Paris.

Yukarıdaki resimden izlenebileceği gibi, Fransızlar Eyfel Kulesi’nin tavanındaki mutlak “gözlemleyici”dir. En soldaki tavanı düşük barakalarda siyahlar, sağa doğru ise Kuzey Afrika ve Asya sergileri sıralanmıştır. Serginin çıkışında ise Fransa Savaş Bakanlığı yer alır (294). Palermo’ya göre, Edward Said’in gözleyen-gözlemlenen ikilisinin büyük çapta vuku bulduğu belki de ilk organizasyon budur (292). Kendini Fransız olarak adlandıran vatandaşlar, Fransız’ın içini, burada “gösterime sunulmuş olmayan” olarak doldurur. Fransız’ın ilk tanımı kendini bu şekilde gösterir: Öteki olmayan.

Tarihyazımında böylesi bir sergi, tam olarak Anderson’un da yorumlayacağı gibi, “biz” olarak ifade edilenin, sergiyi düzenleyenler tarafından inşası olarak görülür. Halbuki inşanın kendisi, “biz” olanın algısında başlar. Algıda birey, kendi dışında olarak kabul ettiği her şeyi ve herkesi, bir bütün olarak görür, ve tek tek hepsinin özelliklerinin tersi olarak kendini hayal eder. Kendinde gördüğü tüm kötülükleri, algıdaki “öteki” üzerine yansıtıp, bilincindeki “biz” kavramını bu yansıma üzerine kurgular. Bireylerin, Ötekini bir ayna gibi kullanması, Ötekine göre kendini konumlandırması ve eyleme geçişi, tarih yazımında yer bulmaz.

Tarihyazımlarında yer alan, homojen olan zamanda, “biz”in tepkileridir. Olay örgüsü, karşılaşılan şeylere tepkiler olarak kurulur. Fakat bu eşzamanda, Öteki’nin tepkisi yoktur. Öteki sadece yapar. Ulusal kimlik ise buna tepki verir. Yine Ahmet Kaya’nın magazinciler derneği gecesindeki yaşananların anlatılaşmasını örnek verebiliriz. Star yazarı Kudret Köseoğlu, Ahmet Kaya’nın ölüme nasıl gittiğini anlatırken şöyle başlıyor söze:

“10 Şubat 1999’daki MGD gecesini herkes hatırlıyor… Ahmet Kaya o gün ödülünü alırken “Önümüzdeki kasetimde Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı söyleyeceğim ve Kürtçe bir klip yapacağım” demişti…Ve bu söz üzerine salonda bir linç atmosferi doğmuştu” (http://www.birikimhaber.com/Haber/Gundem/15022010/Ahmet-Kaya-adim-adim-olume-nasil-gitti–.php)

Geceyi anlatırken, yazar Ahmet Kaya için “demişti” diyor, bu söz sonrasında ise bir linç atmosferinin oluştuğunu söylüyor. Olayın yakın tarihine bakarsak ise, olayın ertesinde medyanın, olayı nasıl manşete taşıdığını görebiliriz. Hürriyet gazetesi “Ahmet Kaya yuhalandı” diye manşet atmış. Ama yuhalayanlar kim belli değil. Yuhalamanın kendisi zaten, birinin eylemi üzerine yapılan bir tepkidir. Posta’da ise Ayhan Kimsesizcan imzalı haber başlığı ‘Kaya şov yaptı, ortalık karıştı’ şeklinde. 14 Şubat 1999 Hürriyet’in manşeti: “Ayıp ettin ‘gözüm’ ”. Yine edimleyen, Öteki olmuş. 20 Temmuz 1999’da Hürriyet “Vay Şerefsiz” diye manşet atmış, altbaşlağında Ötekinin hakaret ettiğini yazmış. Sabah gazetesi “Kaya yine kin ve küfür kustu” diye haber yapmış. 14 Şubat 1999’da Ertuğrul Özkök, Ahmet Kaya’nın densizlik yaptığını söylemiş. (Tüm haber manşetleri şurdan alınmıştır: http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/hayat-karartan-mansetler.html?position=6) Örnekler çoğaltılabilir. Fakat tüm örneklerin ortak noktası, anlatının Ötekini edimleyen, “biz” denilenin tepki veren olarak kurgulamasıdır.

İlginç olan, bugünün gazetelerinin de yine böylesi bir anlatı şeması kurmasıdır. Değişen, taraflardır. Ntvmsnbc, birilerinin hayat kararttığını söyler. O birileri bütün bir Ötekidir. Gazateciler derneği akşamında yaşananlar, tarihe geçerken, bahsi geçen Öteki ve “biz” zıtlığı üzerinden yazılır. Dışarıda bırakılan yegane şey ise, heterojen olan bireysel yaklaşımlardır. Zıtlık bu heterojenliği tahrip eder, ve “biz” ile Öteki arasında, edimleyen ve tepki gösterenlerin başından geçenleri anlatılaştırır.

Sonuçta, ulusal kimliğin anlatısı kabul edilebilecek tüm tarihsel metinler, gerek gazete, gerekse de kitaplar, zıtlıklar üzerine kurulu bir anlatıdan ibarettir. Tarafların kim olduğu önemli değildir. Hem “biz” hem de Öteki, tahrip edilerek (farklılıklarından arındırılıp, bütünleştirilerek), geleceğe aktarılır. Bütünleştirme sırasında dışarıda bırakılan farklılıklar, ve zıtlıklar inşa edilirken farklılaştırılan benzerlikler, tarihyazımının tahrip ettikleridir.

Kaynaklar

Anderson, Benedict. Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Çev. İskender Savaşır. İstanbul: Metis Yayınları, 2009.

Carlson, Dennis. “The Border Crossed Us: Education, Hospitality Politics, and the Social Construction of the ‘Illegal Immigrant’”. Educational Theory. 59.3 (2009) 259-77.

Lacan, Jacques. “Of the Network of the Signifiers.” The Unconscious and Repetition. İstanbul: CULT 525 Ders Notları, 2010.

Palermo, Lynn. “, ” The Color of Liberty: Histories of Race in France. Londra: Duke Üniversitesi Yayınları, 2003 285-301.

Sibel Bozdoğan ve Reşat Kasaba, der. . Washington: Washington Üniversitesi Yayınları, 1997.

Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Karadayken Balığı Düşlemek: Ong’un Sözlü Kültür Tasviri

Hem sözlü kültürü yaşayan hem de yazılı kültürün sınırları içerisinde hapsolmuş günümüz insanının, zamanını incelemesinde yapısal bazı sorunlar çıkabiliyor. Nitekim Ong Sözlü ve Yazılı adlı kitabının birinci bölümünde (Ong, 17) sözlü yazın / sözlü kültür adlandırmasında bu konuya değiniyor ve “tekerleksiz araba” (Ong, 25) örneğini vererek durumu açıklamaya çalışıyor. Hayatında hiç at görmemiş birine, atı “tekerleksiz araba” ile imlerseniz, karşınızdaki at ile ilgili bazı nitelikleri aklına getirebilir ama sonuçta “at” her ne değilse o olup çıkar. Aynı şekilde söze dayalı bir evreyi, o evrede hiç var olmayan “yazın” kelimesini katarak imlerseniz, göstergeniz yanlış yeri gösterecektir. Ancak sorun böylesi bir sakıncanın bilinip bilinmemesinde veya gözetilip gözetilmemesinde değil, bu sakıncadan kaçınılmanın mümkün olup olmadığıdır. Sonuçta karadayken balığı düşlemek, “kara” bakış açısıyla uygun bir tassavvur elde edebilir; fakat balığı “kara”da üretilmiş kavramlar üzerinden tasvir edip “balığın bakış açısını yakaladım” demek yanlış varsayımların ürünüdür. Örneğin kuru ve ıslak ikili zıtlığı üzerinden, balığın yüzeyinin “ıslak” olduğunu söylemek bizim için anlamlıdır; çünkü kendimiz suyun içine girdiğimizde hissedeceğimiz şeye ıslaklık diyoruz. Peki “balığın” dünyasını tasvir ederken ıslaklık kelimesini kullanmak ne kadar anlamlı olur? Balık için orası ıslak mıdır? Onun için kuru diye bir şey var mıdır ki ıslak diyelim?

Ong kitap boyunca “sözlü kültür” üzerine muhakemelerinde “” ile doğrudan bağıntılı ya da yazılı kültürde mümkün olabilecek olguları kullandığını gözden kaçırıyor ve daha da önemlisi ilk önermelerini bu bağlam içinde kurarak tüm bir metni yazılı kültürden yapılan bir “bakışa” hapsetmiş oluyor. Esasen kitabı kurgularken böylesi bir sakıncayı okura dilin sözlü niteliğini açımlarken “Okuryazarlığın iddiacı tutumunu göz önünde tutarsak, sözlü gelenek ve edimleri, yazının bir değişkesine incelikli ama sabit bir biçimde indirgemeden ‘yazın’ kapsamına sokmak pek mümkün değildir” (25) diyerek bildiriyor.

Sözlü kültürün psikodinamiği kurgulanırken, yazarın ilk ve en önemli önermesi var olan bir gerçekliğe dayanıyor: “Ses ancak varlığını yitirirken işitilir” (47). İlk varsayım ise yazı kültürü öncesi insanların bizim şu an anladığımız şekilde bir “bellek” sahibi olduklarıdır. Bu varsayımdan hareketle, anımsama ile ilgili muhakemelerinde sözlü kültür insanın güç ve karmaşık bir soruna yüz önermelik bir cevap bulmuş olduğu farzı misalini verir (49). Halbuki bunu yapmak için dahi olmak gerekir! Böylesi bir önermeler bütününü ortaya çıkardıktan sonra aynı şekilde hatırlamak olası mıdır? Daha da önemlisi sözlü kültür insanının böylesi bir düşünme biçimi var mıdır? Diğer yandan “bilgi” bellekte midir yahut dilin kendisinde midir? Ong sürekli olarak “Belleğe Yönelim”, “Bellek Yükü” gibi kavramları kullanır. Halbuki “geçmişi anımsamaya yarayan bir bilgi deposu” olarak bellek yazın kültürü ile ortaya çıkar. Çünkü geçmişin deposunun olabilmesinin yolu, o depodakileri kontrol etme noktalarının olmasıdır. Bu da kayıt alma becerisi var ise mümkün olacaktır. Halbuki sözlü kültürde kayıt almak için gerekli herhangi bir şey(yazı vs.) yoktur.

Ong’un düşünce sistemindeki esas sorun yazın kültüründeki süreci tersine çevirerek ilk varsayımlarını kurmasıdır. Örneğin yazın kültüründeki anımsama işleminin aynısını alıp sözlü kültürde arar. Bunu yaparken (yani düşünüşünde yazın öncesine giderken), heybesinden “yazı”yı çıkarır, ancak “belleğe” dokunmaz. Zira belleğin insan var oldukça var olduğuna hükmetmiştir. Daha doğrusu “belleğe yönelimin” insanın temel bir özelliği olduğunu düşünür. Belleğe yönelim derken, Ong’un “Sözlü Gelenekten kaynaklanan düşünce ve anlatımın ayrıntılı özelliklerini” sıralarken öne sürdüğü özelliklerin kaynağına varsayımsal olarak “hatırlama zorunluluğunu” koymuş olmasından bahsediyorum (52). İlerlediği önermeler dizisi şöyle sıralanabilir: ses kaybolur, düşünce kaybolur, kaybolmaması için “çözümleme yerine kümeleme” (54), “bol tekrarlı ya da bereketli” (55), “tutucu” (57), “insan yaşamına yakın” (59) vs. gibi düşünce ve anlatım özellikleri olmalıdır. Genel olarak yaptığı şey, dilde hali hazırda görülen özellikleri öncel bir varsayımlar bütünü olan “ilkel insanın hatırlamak zorunda olduğu sabit karmaşık tümceler bütünü vardır” önermesine bağlar. Lakin ilkel insanın bizim anladığımız anlamda bir “geçmiş” kavramı var mıdır onu bile bilmiyoruz. Bize göre geçmiş farklı farklı yorumlansa da hayali olarak sabittir. Bu sabitlik düşüncesinin yazılı kültürümüzün bir sonucu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira sabitliğini “kayıt altına” almakla var kılıyoruz. Kayıt altına alma ve kayıtları tekrar tekrar kontrol edebilmemizden ötürü de karmaşık tümceler bütünü kurmamız mümkün olabiliyor. Peki ya sözlü kültür? Onların geçmişi sabit mi? Ong kitabın farklı bölümlerinde bunun aksini söyleyen örnekler alıntılıyor (81-86).

Sözlü kültürün tekrar etme, kümeleme, kalıplar halinde söyleme gibi özellikleri, hatırlama dürtüsünden değil, dilin öğrenilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Küçük bir bebek önce kelimeleri öğrenir. Kelime sayısı genelde 60’ı geçmez. Sonra iki sözcüklü döneme girer. Ancak üçsözcüklü dönem yoktur. “Çocuklar birdenbire çoksayılı öğeden oluşan tümceler kurmaya başlar (Huber, 100). Yani çocuk bir dönemden sonra tek başına kelimeleri değil kelimeler bütününü ezberler. Dili böylece belirli cümle yapılarını ezberleyerek öğrenmiş olurlar. Sonuçta bebek, özneyi, yüklemi ve cümlecikleri ayırt edip bunları ayrı ayrı ezberleyip birleştirmeyi değil, tümcenin kendisini öğrenip genelleştirir. Bu nedenledir ki her çocuğun, dildeki ayrıntıları görmezden geldiği bir dönemi vardır ve bu ayrıntıları tek tek düzeltmeyip bir anda düzeltir. Örneğin İngilizce öğrenen çocukların tümü bir dönem “held” demek yerine “holded” der. Zira ezberlediği cümle kalıbı öyledir. İstediğiniz kadar ona doğrusunu öğretin, o, “holded” demeye devam edecektir. Zira cümle bir bütün olarak öğrenilir. Cümlenin herhangi bir yerine müdahale edemezsiniz. Bir müddet sonra, bir anda, “holded” demekten vazgeçip “held” demeye başlar. Sadece “holded” kısmını değiştirmemiştir. İçinde “holded” geçen cümleleri ezberlemiştir. (Bu konuda ayrıntı için bkz. Rathus, Spencer A. . USA: Wadstworth, 2009 s. 190-200) Aslında Ong’un bahsettiği tüm özellikler, dili öğrenme biçimiyle ilgilidir. Dil öyle öğrenildiği için de “sözlü kültür”de öyle konuşulur. Geçmiş zaman kipi ise, geçmişe değil şimdiki zamanın dildeki geçmişine dilsel bir göndermedir.

İyi konuşan kişi dilin içindeki sayısız dizgeyi ezberinde tuttuğu için değil, dili iyi bildiği için iyi konuşuyordur. Ong dilin kayıt altına alındığı yeni “medium”lardan bahsederken, bireyin dışarıda duran bilgiyi “belleğinde” tutma çabasından bahseder (Ong, 143). Bu çabanın yazı öncesine ait olduğuna öyle bir inanır ki kullanılan yöntemlerde sözlü kültür etkisi arar. Halbuki bu çaba bilginin mekan değiştirmesinden doğmuştur. Bireyin “bilgiyi” alabileceği dış bir mekan olmadığı sürece, “belleğe yönelim” diye bir şey olması mümkün değildir. Yani dışarıda bir yerde bilgi deposu olmalıdır ki, içeride bir yerdeki belleğe bilgi akışı var olabilsin. Böylece belleğe aktarım(hatırlama zorunluluğu) gibi bir eylem de mümkün olabilsin. Bunun abartılı örneklerini ortaçağdaki “belleği kuvvetlendirme” metotlarında görebiliriz. ( Ayrıntılı bilgi için bilginin saklandığı mekanları inceleyen kitaplar okunabilir. Örnek için ’un Müze ve Modernlik Sahneleri – Sanat Müzeleri 1 adlı kitabının ilgili bölümleri okunabilir.)

Bilginin belleğe yönelimi yazılı kültürde var olmuşken ve dilin öğrenilmesi sürecinde sözlü dilin psikodinamikleri hasıl iken, Ong’un yaratımında “yazarın kendi metnine” hapsolduğu gerçeğini bulabiliriz. Bu hapsolma, genel bir düşünce sistematiğinin sonucudur. Bu sistematik, Ong’un açıklamasız bir biçimde kullandığı bazı literatür temelli kelimelerde bulunabilir. Örneğin “bilinçdışı” sözcüğü hiçbir yere gönderme yapılmadan kitabın farklı yerlerinde kullanılmıştır (Ong, 19, 23, 38, 39, 101, 102, 156, 173, 177, 178, 191). Ong’un bahsettiği bilinçdışı hangisidir? Freud, Jung, Lacan, Deleuze, farklı bilinçdışı tanımlarını verirler. Diğer yandan psikoanalitiğin, “bilinç vardır, ve bilinci belirler” temel varsayımının 19. yüzyıl modernist dönemin gözlemlerinden oluştuğu bilinen bir gerçekliktir. Genel olarak psikoanalitik kuramın evrensel mi yoksa yerel bir şey mi olduğu hala tartışma konusuyken ve kuram üçüncü dünya ülkelerine uygulandığında postkoloniyal eleştirilere maruz kalırken Ong’un “bilinçdışı” kavramını hiçbir açıklama yapmadan sözlü kültüre uygulaması (19, 23, 38, 39) tartışılmalıdır. Bu tartışma bizi yazarın sözlü kültürü incelerken, yaşadığı dilin sınırlarından çıkamamış olduğunu gösterecektir.

Hasılı, Ong Kurgusökümün belirttiği sakıncalardan kurtulmaya çalışırken ve Derrida’yı bazı konularda yanlışlarken (94, 96, 153, 194, 200), kendi yarattığı kitapla Derrida’nın temel düşüncelerini gerçekler. gerçekliğe gönderme yapamaz, gerçek diye adlandırılanı imler. (Derrida’nın kavramı için bkz. Lucy, Niall. Derrida Dictionary. Oxford: Blacwell Publishing, 2004. s. 142-144) , ile sınırlıdır. Kendisinden başka şeyi gerçekleyemez.

Kaynakça

Artun, Ali. Müze ve Modernlik Tarih Sahneleri – Sanat Müzeleri 1. İstanbul: İletişim yayınları, 2006

Huber, Emel. . İstanbul: Multilingual yabancı dil yayınları, 2008

Lucy, Niall. Derrida Dictionary. Oxford: Blacwell Publishing, 2004

Ong, Walter. Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi. İstanbul: Metis, 2010.

Rathus, Spencer A. Childhood voyages in development. USA: Wadstworth, 2009

Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Sonraki Sayfa »