Bataklıkta Bir Sanatçı: Yaşar Kurt

26 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Dünya Müziği, Müzik, Müzik Albümleri

Öyle olduğu söyleniyor ki, ülkemizde eline gitar alan her genç, Yaşar Kurt’la başlarmış müzik yapmaya; ona özenir, ondan etkilenirmiş. Sebebi nedir, bilmiyorum. Buna mukabil, “muhalif rocker” dendiğinde, akla ilk gelenlerden birinin Kurt olduğunu biliyorum. Hem herkesin sevdiği, beğendiği bir sanatçı olup hem de muhalif olabilmenin nasıl mümkün olduğunu ise, hiç anlamıyorum. Burada da zaten, adı geçen kişinin, popülerliği muhalifliğe tercih ettiğine, muhaliflikten istifa ettiğine değinmek istiyorum.

Sekiz yıl sonra çıkardığı “Güneş Kokusu” adlı albümü ile, sanatçı, şu günlerde hayli gündemde. Fakat henüz, albümün güzelliği, kalitesi, bir yerlerde zikredilmiş değil. Yaşar Kurt, geçtiğimiz haftadan beri, verdiği mülakatlarda söyledikleri ile anılıyor.

Yıllarca, büyük bir zevk ve beğeni ile, yazılarını okuduğunuz, şarkılarını dinlediğiniz, konuşmalarını takip ettiğiniz kişilerin; gün gelip de bütün o beğeninizi bile unutturacak derecede saçmalaması, yani daha nazik ifade ile, bir “kopuş” yaşaması; belki sizin sürekliliğinizi pekiştirebilir; ancak, yaşayacağınız kandırılmışlık duygusu, büyük bir handikap olarak ortadadır.

Cem Karaca’nın ölmeden evvel, Fethullah Gülen’e merak sarması; İlkay Akkaya ve Sırrı Süreyya Önder’in Said Nursi hayranlığını açıklaması; Yılmaz Odabaşı’nın referandumda “evet” demesi; o güne dek kendilerini takip edenleri üzmüştü ya; doksanlı yıllardan bu yana, solcu gençler için önemi olduğu söylenen Yaşar Kurt da, bu “üzen tayfa”ya, an itibari ile iltica etmiş görünüyor.

Belki parantez içinde söylemem gerekiyor, adı geçenlerden, Cem Karaca dışında hiçbiri ile ilgili, bunlar nereye dönerlerse dönsünler, herhangi bir üzüntü yaşamadım; hiçbiri ile bir “siyasi bağ”ım yoktu zira, olamaz da! Fakat şu önemli, bu konuda üzüntüm, “açılım kahvaltısı”nda ekmeğini reçelleyen Sırrı Süreyya’dan hala büyük bir devrimci yaratmaya çalışanların durumunadır!

Derdimiz sanıyorum anlaşıldı. Şimdi, konunun asıl kısmına, Yaşar Kurt ile ilgili bölüme ayrıntılı biçimde bakabiliriz.

Sanatçının 13 Kasım tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan röportajında söyledikleri, evet kendisini tekrar gündem haline getirmiştir; belki de artık herkes için tek amaç budur; fakat, bir şeylere, AKP’nin iktidarını olumlayacak tuzaklara bu kadar hızlı ve gönüllü biçimde düşmek, saflık değilse eğer, yılgınlıktır.

Samet Altıntaş isimli şahıs, Yaşar Kurt’a, açıkça görülüyor, yeni albüm ile ilgili üç tane klişe soru yöneltiyor ve daha sonra, nasıl bir yöntem ve kafayla ise artık, “lank” diye soruyor: “Antimiliter şarkılar yapan bir sanatçı olarak sivil-asker ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?” Niyet açıktır; ancak gazeteci sıfatlı birinin bu kadar özensiz olmasının nedeni nedir, ne olabilir? -Cevap malumdur.

 

Peki ya, bu bir kenara, muhalif sanatçı olarak anılan birinin, sorunun aptalcalığına aldırış etmeden, cevaba girişmesinin hikmeti nedir?

Antimiliter şarkıdan kasıt, korkuyorum anne, al beni içine, diye başlayıp askerlik yapmak istemeyen bir adamın feryadını içeren şarkıdır. Ordu’yu peygamber ocağı olarak gören, askeri darbe süreçlerinde darbecilere methiyeler düzen bir geleneğin gazetecisinin, konuyla ilgili soru sormaya hakkı yoktur; bu bir. İki, askerlik yapmak istemeyen bir kişinin içinde bulunduğu mesele, asker-sivil ilişkilerine kesinlikle dâhil olamaz, edilemez. Üç, askerlik yapma ile ilgili kanunları da, pek tabii, siviller düzenler. Yaşar Kurt’un ilgili şarkısı da kesinlikle “asker karşıtı” değildir, bu da dört.

Lakin sanatçı, yıllardır bir yerlerde konuşamamanın üzüntüsü ile belki de, bırakın soruyu sorana eleştiri yöneltmeyi, böyle bir soruyu yakalamış olmaktan duyduğu mutlulukla, uçarak yanıtlar üretiyor! Uçarak yanıtlar ürettiğinden, Samet Altıntaş’ı bile geride bırakıp ondan daha absürt, konu dışı şeyler zikrediyor.

Neymiş: “1980′de askerler tarafından her şeyin yok edildiğini görmüş biri olarak söylüyorum, çok büyük ve olumlu manada bir değişim var.  Darbeciler bu ülkeye inanılmaz zararlar verdi çünkü her alanda. Sivillerin inisiyatifi eline alması gerekiyor. Çünkü askeriyenin çözümleri belli. Askere sen bomba atma, silah çekme diyebilir misin? Sivil otorite her zaman diyaloga açıktır. Daha barışçıdır fıtratı gereği. Hükümet, toplumun sivilleşme yönündeki taleplerini karşılamıştır.”

Ne kadar da “kritik” tespitler… Doğru, askere bomba atma diyebilir misiniz siz? Bu ülkenin ordusu zira, canı sıkılınca savaş çıkartan, silah çeken bir grup meczup personelden ve onlara kul köle askerlerden oluşuyor. Hayır, bu meczuplar işin kötüsü, diyaloga da açık değiller. Siviller ise, fıtrattan kaynaklı konuşkandır, candır.

Deniyorum; fakat olmuyor, bu denli önemli bir konuda, ironi bile yapılamıyor. Yahu, bunlar bir yana, muhalif sanatçı denilen bir kimse, siviller fıtrat gereği şöyle olurlar, cümlesini nasıl kurabiliyor? İnsanların dünyaya gelişleri esnasında, onlara asker veya sivil diye bir kategorizasyon mu sunuluyor? Seçilen alana göre, belirli özellikler mi yükleniyor? Mesleki konumlar, nasıl yaradılışın konusu haline gelebiliyor?

Ya hükümetin, toplumun sivilleşme taleplerini karşıladığı iddiası ne oluyor? Solcu diye bilinen birinin, neoliberalizasyon sürecini sivilleşme olarak görmesi, bilgisizliğin hangi basamağına denk geliyor?

Konuya ara verip sormak gerekiyor: Daha önce de yaşandı. Sosyalist sıfatlı kimseler, Zaman’a çok fazla konuşuyor ve bunlarda, ilgili kişiler, mütemadiyen saçmalıyor. Bu neden kaynaklanıyor? Acaba gazete, bu kişilerin, AKP-Cemaat’i öveceğini bildiğinden mi onlarla görüşüyor; yoksa bu kişiler, Zaman ismi geçince mi heyecanlanıp yandaşa dönüşüyor?

Muhabir, hazır “askerlik yapmaya karşı” bir solcuyu yakalamışken, devam ediyor: “Ama öte yandan az da olsa orduyu göreve çağıran bir kafa var. Bu zihniyete karşı neler söylemek istersiniz?” Sorunun “muhteşem”liği cevaba da bir görkem katıyor doğrusu, Yaşar Kurt, Fikret Başkaya mı okumuş yoksa o kadar “teori”ye gömülmeyip Baskın Oran’la mı yetinmiş bilinmez; ancak liberal ezberler, su gibi dökülüyor sanatçının ağzından, iyi ezberlemiş: “İttihat ve Terakki’den beri bu ülkenin yöneticileri asker kökenliydi. Yine cumhurbaşkanlarının çoğu asker kökenliydi. Askerlerin oluşturduğu bir tarih var bizde. Cumhuriyet ideolojisinin en güvendiği zümre askerler. Bu mantalitenin neler yaptığını hep beraber gördük. Darbeler kimin haklarını korudu?”

Evet, Yaşar Kurt, madem sordun, yarım bırakma, sorunun cevabını da ver; darbeler, faşistlerin, dincilerin, hepsinden önce de patronların çıkarlarını korudu, de!.. Yoksa sen, darbelerin, on tane yüksek rütbeli generalin maaşını artırmak için yapıldığını mı düşünüyorsun? Asker kökenli yönetici seni niye rahatsız ediyor ayrıca, yönetici Fethullahçı olunca sorun yok da asker olunca mı var? Hem o asker Cumhurbaşkanlarını Meclis seçmedi mi? Al işte, senin sivil dediğin adamlar askerci çıktı, şimdi n’olacak?

Geliyoruz röportajın “en önemli” kısmına; “en güzel” soru sona saklanmış, belli ki final vurucu olsun istenmiş: “Malum ana gündemlerden biri Kürt sorunu. Sizce nasıl çözülür bu mesele?” Her şeyin kurmaca olduğu o kadar bariz ki, pat diye geliyor yanıt: “Fethullah Gülen’in açıklamaları oldu yakın zamanda. Hocaefendi’nin düşüncelerini destekliyorum. 12 Eylül’de sokağa hâkim olanların 30 senedir bu meseleyi çözmesi gerekirdi. Kürt sorununun çözümünde iki tarafın da samimi olması gerekiyor. Hükümet yöntem olarak açılıma gitti; ama iş zordu. Sıkıntılar mutlaka olacaktı. Nitekim açılım sabote edildi de. İki taraftan da mevcut durum üzerinden var olanlar açılımı provoke etti, ediyorlar da.”

Ne demeli, nasıl demeli bilemiyorum; ama, memleketin duyarlı bir sanatçısının, Kürt sorununa dair çözüm önerisi, nasıl olur da mazisi iki yıllık politikaların desteklenmesi olabilir ki? Sormazlar mı adama; AKP ve Cemaat olmasaydı, Kürt sorunu çözülmeyecek miydi veya Kürt sorununa hiç başka bir çözüm önerilmeyecek miydi? AKP ve Cemaat olmasaydı, sen bu soruya yanıt veremeyecek miydin? Yıllardır seni dinleyen solcu çocuklardan mı bir şey öğrenmedin?.. Yazık!

Sorusunu geçelim, bir alıntı daha: “Modernist devrimin halka ödettiği bir bedel var Anadolu toplumunda. Yeni anayasa ile devlet halkıyla helalleşmeli. Ve bunu en kısa zamanda yapmalı.” Gayet güzel, yukarıdakiler, yanlış siyasi çizginin kafada yarattığı karışıklıktır; ancak bu söylem cehaletin farkında olmaksızın ifşaatıdır. Modernizmden, modernist devrimden zerrece anlamayan bir solcu sanatçı; çok hoş!

Yaşar Kurt’a Ermeniliği ile ilgili de soru sorulmuş; ancak buna değinmeye bile gerek yok, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İslamcıların oltasına nasıl gelinir ve buradan nasıl saçmalanır, daha fazla irdelemek anlamsız.

Artık, şahsın üzerinden devam etmeyelim ve birkaç genel şey söyleyelim. Demokrasi denen kavram, aslında bir bataklığın adıdır. Patron sınıfının, karakterini şekillendiren faşizmi gizlemek, perdelemek için, evvela mecburen sonra da şeklen, sosyalistlerle halkın arasında yarattığı mesafenin sınırları çizilmiş halidir. Kavganın yerine “barış”ı, devrimin yerine “reform”u, özgürlüğün yerine “serbest”liği koymasıdır. Bu lafızlarla kandırdığı insanları kendine kul köle yapmasıdır.

12 Eylül sonrası, solumuzun yenilgi kompleksi, hatayı hep içsel anlamda araması ve Batı’da esen yeni ve dandik sol rüzgârlar, Türkiye devrimci hareketini epeyce yıprattı; geldiğimiz yer ortadadır, Kürt sorununa, Alevi meselesine, türban problemine, Ermeni dalaşmalarına çözüm olarak, sürekli demokrasi talep eden bir solculuk anlayışı!

Teoriyi artık Lenin’den değil Radikal İki’den öğrenmeye çalışanların, kendilerini içine soktukları durum bellidir ; ya AKP’ye aleni veya gizliden destekçilik ya da Kürt hareketine iltica!.. Bu atmosferin, çok da okuyup yazması olmayan; ancak popüler işler yapmaları sayesinde bir yer edinen sanatçıların kafasına nasıl işlediği ise, asıl konumuz. Yaşar Kurt örneğini bu yüzden bir yazı haline getirme gereği duydum.

Demokrasi denen bataklık, AKP döneminde iyice genişlemiş, hem de derinleşmiş, buradan kurtulmak da oldukça güç hale gelmiştir. Kurt da maalesef buraya çoktan düşmüştür.

Sonuç mu; henüz bilincini yitirmemiş Türkiye solu, ümit ediyoruz ve uğraşıyoruz ki, evvela bu bataklıktan çıkıp asli görevine, devrimciliğe dönecektir ve sonra da herkesi buradan çıkartacaktır.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

29 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

-Edebiyattan daha ucuz ne olabilir ki?-

“Romantik yazar” ve de, son dönemde, kendi kendine biçtiği misyonu ve sıfatı ile, “ulusal solcu” Tuna Kiremitçi(Tk); geçtiğimiz Mayıs’ta yayınlanan son romanı Selanik’te Sonbahar ile, yine, her zaman olduğu üzere, “best seller” listelerinin en üstlerindeki yeri ile anılıyor şu günlerde. Güzel, kazansın elbette; modern zamanlarda paranın yokluğu, parayı kazanma umudu besliyordu yaratıcılığı, şimdi ise, eldeki, garanti meblağlar aldı bunun yerini.

Yazar, kitabına dair, bir yerde, ilk kez gerçekten bir aşk romanı yazdığını söylüyordu: “Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için… Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı.”(Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Önemli bir itiraftır. Bugüne kadar, Tk’nin başka bir içerikle kitap yazmadığını düşünürsek, denilebilir ki, Tk, ilk kez bir roman, bir kitap yazmıştır. Tabii, bu, yazarın iddiası; bunun somut karşılığı var mıdır, orası apayrı bir konu!

Bununla beraber, hemen her yerde, Selanik’te Sonbahar’ın, politik bir kitap olduğu da söylendi, kitap, böyle değerlendirildi. Yazarın da buna bir itirazı yok. Hoşuna gidiyor bu. Bugüne dek yazdıklarına, en olumlu anlamda, “romantik ironi” denilen ve ne olduğunu bilmediğimiz bir türe sokulan Tk, elbette artık farklı değerlendirilmekten memnun olacak, olmalı da.

Zaten, Tk, son dönemdeki köşe yazılarında olsun, kitap vesilesi ile verdiği mülakatlarda olsun; fırsat buldukça ve yeri geldikçe, siyasi laflar ediyor, dikkatleri çekmiştir muhakkak. Mustafa Kemal, ulusal çıkarlar, ulus bilinci, bağımsızlık vb. sözcükler, yazarın önemli bulduğu ve üzerinde durduğu kavramlar. Az evvelde söyledik, Tk, son birkaç yılki değişimleri gözlemleyip ulusal solculuğa terfi etti.

Ve Selanik’te Sonbahar, bu terfinin, manifestosu olarak yazılmış, ilgili kamuoyuna sunulmuştur. Peki, kitapla ilgili olarak sürekli vurgulanan aşk mevzuu, neden bu kadar ön planda? Basit; değişim, dönüşüm; kolay işler değil, hele ki, Aydın Doğan’ın kanatları altında, hiç değil.

Tk, konuya dair, cesur bir laf eder etmez, bunu geri alma, olmadı, yuvarlama telaşında, aynı yerden iki alıntıya dikkat edilsin: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir cumhuriyet kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı.” Devam: “Öncelikle, ilk kez, ‘Romantik bir şey yazmak istiyorum’ diye oturdum masaya. Gençken, genellikle kendi kuşağımın dertlerini, varoluş acılarını falan yazmaya çalışmıştım. Onlara da ‘aşk romanı’ diyenler çıktı. Ben de itiraz etmedim. Ama bu sefer, kasten bir aşk romanı yazdım.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Selanik’te Sonbahar; politik bir roman mı; yoksa aşk romanı mı? Romantik politik bir eser mi ya da politik romantik mi? Anlamak pek mümkün değilse de; romantik, politik ve “ironik” deyip geçelim.

İroni yapıyor değiliz; sadece, bir kafa karışıklığından, bir ürkeklikten, bir telaştan bahsediyoruz. Bunu da Tk’ye kişisel gıcıklığımızdan falan değil; AKP diktası yerleşirken, bir küçük burjuva ve Kemalist aydının yaşadığı zorlukları, bilinçaltını resmetmeye çalıştığımızdan yapıyoruz. Bu nedenle de, bunu, biraz daha irdelemekte fayda görüyoruz.

Tk’nin ulusal sol algısı, takdir edileceği üzere, henüz tam bir politik hatta oturmuş, olgunlaşmış ve pratiğe dökülmüş değil. Tk, bir yandan, çok doğru ve net analizleri araştırıyor, okuyor, öğreniyor ve de karşı-devrim sürecini dile getiriyor: “Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar.”(Ayça Örer, RadikalKitap, 20.5.2011) Diğer yandan ise, modern politika bilimine uymayan laflar ediyor: “Zaten Batı’daki, bütün aklı başında aydınlara bak, hepsi bir noktada ulusalcıdır. En solcusu da, dincisi de öyledir. Merkeze kendi ulusal kimliklerini koyar, evrenselliğe buradan yürürler. Solcu mu sağcı mı yoksa futbolcu mu olacağımız ondan sonraki iş.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Yazarın mevcut kafa karışıklığı ortada; ulusal solcuyum deyip sol-sağ meseleleri ikinci plandadır tespiti yapmak, mevzuya içeriden bakmamanın sonucudur. Bir aydın bilinci taşımamanın, hep ilişik ama eğreti durmanın neticesidir. Tk, bunu aşmak derdinde midir peki, asıl önemli şey ise budur. Her ne kadar politik bilinç edinmeye başlamış da olsa, verilecek cevap, yazar için, “hayır”dır. Seçim öncesi, sol kamuoyuna yayın yapan bir Tv kanalına çıkıp üç gün sonra Kenan Erçetingöz’le evvela politika konuşup sonra eski sevgililerden bahsetmek, pek de “evet”e müsaade etmiyor zira.

Her ne ise, benim hem manifesto olarak gördüğüm hem de yazarının, yukarıda gösterdiğimiz nedenlerle, bu manifestoya layık olamadığını düşündüğüm romana bakalım. Ama en baştan, içeriğin de yapısal açıdan ve şeklen, bu manifestoya yetmediğini belirtelim.

Selanik’te Sonbahar, ilk olarak, bir fikir biçiminde yazarın kafasında şöyle doğuyor: “Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok ‘paşa’nın unutulmuş olması ilginçti.” (Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Biraz açalım. Temel şey şu: Atatürk olmasaydı, ne olurdu? Evet, ne olurdu? Ne olacağına dair, bu soruya verilecek cevap milyonlarcadır; ancak, kategorik olarak iki türlüdür. Bu türü belirleyen de siyasi görüşlerdir. Yani bir kısım diyecektir ki, iyi olurdu, diğer kısım da, kötü olurdu.

Doğrudur, bir şeyin değişmemesi ihtimali hiç yok. Yazar da anlaşılacağı üzere, kötü olurdu, diyenlerden. Bu ise, tek başına elbette bir şey ifade etmiyor ve olaylar, kabaca şöyle doğuyor ve şekilleniyor: Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere tüm hazırlıkları tamamlar ve “o sabah”, evden dışarı, Bandırma Vapuru’na binmek üzere adımını atar atmaz, bir İngiliz ajanınca vurulur, ölmez, felç kalır.

Tabii, böyle olunca da Cumhuriyet ilan edilemez ve Osmanlı yıkılmaz. Burada, devam etmeden birkaç şey söylemek durumundayım. Hem bu, yani M. Kemal olmasa ne olurdu, sorusu; hem de bu minvaldeki değişik sorular, önermeler; ilgi çekicidir. Yani, her konuda bu böyledir. Fakat, bunların özgünlüğü sınırlıdır. Son yıllarda, yazarın da yukarıda söylediği, kuantum, paralel evrenler, kelebek etkisi vb. şeyler etrafında üretilen “varsayım”larla pek çok film de yapıldı. Açıkçası, hiç ilgimi çekmiyorlar; ama dahası, tekrarlıyorum, bu, hiç de özgün bir yöntem değil. Emekçi halkımız, bunu, “halanın bıyığı olaydı…” sözü ile zaten çözmüş, sonuca bağlamıştır.

İkincisi, M. Kemal olmasaydı n’olurdu, sorusu da en az bunlar kadar basit ve anlamsız. Bunu sormak ve verilen cevapla roman yazmaya kalkmak, sadece kısırlığa dalalettir. Osmanlı Cumhuriyeti filmi ile, bunun arasındaki fark, pek de öyle fazla değildir. Üzülerek, değildir.

Devamla, Cumhuriyet kurulmayınca, 1924’te, Osmanlı’yı ABD sömürge yapar. Böylece, “Birinci Restorasyon” dönemi başlar, o neyse artık! Sonra, İkinci Dünya Savaşı başlar, bunu, ülkede bir İç Savaş izler, ardından da ABD’liler, yönetimi “görünürde” Hanedan’a devreder ve gider, “İkinci Restorasyon” başlar.

Tk, bu dönemleri, kendisince, bugüne ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine gönderme yapmak için, sıralıyor. Örneğin, İç Savaş dediği ile, bizim “sağ-sol olayları”nı anlatmaya çalışıyor, romanda ise, bu, mezhep çatışmalarına dönüşmüş. Yine önemli olarak, bugüne dair, ABD destekli Hanedan denilerek AKP’nin diktası kastediliyor. Açıkça dile getirilemeyenler, “utangaç bir kurgu”ya sevk ediliyor. Bazıları da buna edebiyat diyor.

Bu tarih algısına, M. Kemal’in yokluğunda ortaya çıkan siyasi tabloya, daha tafsilatlı değinmek gerekiyor. Fakat, arada, işin “aşk” kısmına da bakmak lazım geliyor.

Olaylar, doksanlı yıllarda cereyan ediyor. Önemli karakterleri ise, kimileri yaşayan kimileri ölü, Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla, takma adı ile “Kemal”; Atilla’nın ölen ve unutulamayan sevgilisi “Fikriye”; Atilla’nın şarkılarını çok seven, onu idol belleyen ve bir uçak kazasında babası ile ölen çocuğunun ruh haletini çözmek için, kendini Atilla’yı bulmaya adayan “Latife”, teşkil ediyor.

M. Kemal’in yaşayamadığı aşk öyküsü, tabii ki güncellenerek, Atilla’ya nasip oluyor.

Paşa ise, her ne kadar ülkesini kurtaramamış ise de, yazdıkları ile, hayat kurtarıyor.

Fikriye ve Latife de, aynen, gerçekte olduğu gibi, bir aşkın iki eşit tarafından biri değil; edilgen bir aşk cümlesinin, bulunmayan nesneleri olarak kalıyor.

Suikasta uğramış, felç olmuş ve Samsun’a çıkamayan Paşa, doğduğu yere, Selanik’e taşınıyor. ABD ve Hanedan, kendisinin o güne dek kazandığı başarıların hepsini tarihten siliyor, ne Libya ne Çanakkale, kitaplarda yer alıyor. Osmanlı’nın gelecek nesilleri, O’nu isyancı, anarşist bir general olarak dahi, tanıyamıyor.

Peki, M. Kemal, olaylara nasıl dâhil oluyor? Şöyle, Osmanlı’nın dünyaca ünlü popçusu Atilla, Paşa’nın akrabasıdır ve Paşa’nın, ölmeden önce adressiz; ama muhatabına önemli şeyler söyleyen, kırklı yılların başında yazılmış mektuplarını, babası aracılığı ile edinir ve okumaya başlar. O güne dek, topluma yabancı, ilgisiz, şöhret batağında uyuşturucu müptelası bir adam olan Atilla, büyük aşkı Fikriye’yi de kaybetmiş olmanın da etkisiyle, Fikriye fazla kokain alarak ölmüştür, Osmanlı yöneticilerine, bir konser esnasında şirk koşmuştur, halkı isyana teşvik etmiştir! Böylece kendi sonunu hazırlamışsa da, bağımsızlıkçı gençlere ilham ve cesaret vermiştir! Güzel.

Bu kısma değinelim, zira, siyasi roman denilen Selanik’te Sonbahar’ın, bizce tek önemli ve güncel bölümleri, bunun etrafında şekilleniyor.

Atilla, Dolmabahçe Stadı’nda veriyor olduğu ve tribünlerin her zamanki gibi tıklım tıklım dolduğu bir konserinde, orkestrasını susturur ve sadece gitarı ile, evvela, Selanik’te Sonbahar şarkısını söyler, sonra da, kitleyi galeyana getirecek o sözleri. Tk, büyük bir titizlikle anlatıyor:

“Atilla, acıları henüz taze iç savaşın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler tarafından tezgâhlanmış bir oyun olduğunu anlatıyordu. Osmanlı’nın devrini doldurduğunu, yerine tam bağımsız bir cumhuriyetin kurulması gerektiğini ama kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir şey düşünmeyen hanedanın buna asla izin vermeyeceğini söyledi. İç savaştan sonra varlığı tartışmalı hale gelmiş hanedana duyulan öfkenin sesi olmuştu.

Hele, ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur!’ diye bağırınca öyle bir alkış yükseldi ki…

‘Bu ülke dünyanın egemenlerine çoktan satıldı kardeşlerim’ diyordu: ‘Hür ve onurlu bir millet olarak yaşama hakkımız elimizden alındı. Oysa neler yapabilirdik! Bize izin verselerdi, neler yaratırdık! İnanmazsanız şehzadeye sorun!’

‘Memleketin istikbali bir avuç kendini bilmezin gaflet ve dalaletine kurban gidiyor! Buna razı olmayalım!..’” (Sf. 115-116)

Çok sevdiği Fikriye’si artık hayatta olmayan ve Paşa’nın yazdıkları ile başka bir şekilde de olsa hayata tutunmaya çalışan, halkına faydalı olmak için, yaşamını tehlikeye atan, belki de intihar etmeye çalışan; ama bunu insanlara toplumculuk diye yutturan Atilla; bu konser olayından sonra, kendisini bir cenderenin içinde bulur. O güne dek varlıklarından dahi habersiz olduğu ve kendilerine “Tam Bağımsızlıkçılar” adını veren gruplarla temasa geçer ve “ulusalcılık”taki samimiyetini ispat için, onların gecelerinde ücretsiz konserler verir.

Bağlı olduğu uluslar arası müzik şirketinin, gelişmelerden rahatsız olması ve Atilla’nın ölümüne karar vermesi, ayrıca Osmanlı’nın baskıları, popçuyu köşeye sıkıştırır. Atilla, tesadüfen, İstanbul’a yakın bir Ada’ya kaçar ve artık tüm geçmişinden sıyrılarak, amaçsız ve çaresiz, insanlardan uzak, ömrünü tamamlamayı bekler.

Sonrası, bence pek önem arz etmiyor, zaten yazmasak da tahmin edilebilir, gazeteci Latife, ki Fikriye’ye fiziken çok benzer, Atilla’yı bulmak için Ada’ya gider, bulur; ancak, Atilla, O’na soğuk davranır, sonra yakınlaşır, âşık olurlar vs. Çok romantik denilen bu kısımlar, Tk de bu konuda hayli iddialı, bana kalırsa, ne özgün ne de duygusal. Ama buna gelmeden, şunları sormak gerek; Latife, oğlunun çok sevdiği popçuyu görünce, eline ne geçecek? İki, Atilla, Latife ile birbirlerine âşık olmalarını sağlayan, Paşa’nın mektuplarını Latife’ye neden veriyor?

Paşa’nın, insanı yaşama, gerçekten yaşamaya, mücadeleye davet eden mektupları; en sevdiği yakınlarını kaybetmiş, “çok erken” iki ölümle beraber, benzer bir kaderi yaşamaya başlamış iki insanı yakınlaştırabilir; fakat, neden ve nasıl, ve illa ki, ortaya bir aşk çıkıyor? Kaderleri bu idi ise madem; M. Kemal’in mektupları, anında işlevsizleşiyor, kitabın dışına düşmüyor mu?

Sorular gereksiz değil. Zira, kitabın ikinci başlığı olarak da düşünebiliriz, kapakta şöyle deniyor: “Kim ölümden daha romantik olabilir?” Her cümleden bir soru çıkartıyoruz, farkındayım; ancak, romantiklik, kişilere, olaylara rahatlıkla atfedilebilecek bir sıfatken, ölüm, yani yok oluş, nasıl romantik olabilir? Dilsel bir yanlış ortada; ayrıca, bunu geçelim hadi, mantıken ve teknik açıdan, kalanların da ölüm sayesinde bir romantizm yaşamaları mümkün değil.

Kitabı okuyanlardan, Tk’nin ölüme romantizm yüklemesinin bu şekilde basitleştirilemeyeceğini, düşünenler olacaktır. Ben de, bir anlamda buna katılırım; fakat, her iki kahramanın da ölülerle konuşuyor olması meselesi söz konusu edilecekse, ben buna değinmek dahi istemiyorum. Atilla ve Latife’nin ruh hastası olduklarına işaret bu yanları, bence romanın en sırıtan noktalarıdır.

Söylediğim gibi, ben bu aşkta herhangi bir olağanüstülük, romanı yazılabilecek bir farklılık göremiyorum. Ve tekrar, Tk’nin kurduğu tarihsel-siyasi yapıya dönüyorum.

Tarih, toplum, ekonomi, siyaset; çok basit bir kaidedir, birbirlerine bağlıdırlar, birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde akarlar, biçimlenirler. Alt ve üst yapı bileşenleri olarak, zamanın gereğince, öznel müdahalelerle de tabii, şartlar tekâmül edince değişir, dönüşürler. Asıl ve gizemli olmayan kuantum da budur. Yani olmayan da olan da, bir şekilde olanın ve olmayanın etkisi iledir.

Tarihte her şeyin olmak zorunda olduğu için olduğu sözü, bunu anlatır. Tekrar ediyorum, öznel yönlendirmeler, kişisel etkiler de bunun dışında değildir; ancak, tarihin, her şeye rağmen belli bir seyri, mutlaka vardır. Ve de, toplumsal ve siyasi olan her şey, görünmez bir iple değil, görünür, ete kemiğe bürünmüş yasalar sayesinde iç içe geçmiştir.

Örneğin, Osmanlı yıkılmamışsa eğer, Orta Doğu’nun göbeğinde, modern bir ulus-devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışsa, doksanlarda Bosna’da iç savaş olmaz! Suriye’de, İran’da, Irak’ta, bugün yaşananlar yaşanmaz! Tk, tüm bunlardan habersizmiş gibi davranıyor ya da daha kötüsü, tüm bunlardan gerçekten habersiz! Ulusal solcu olma iddiasında bulunan bir yazar, evvela, bu “basit şeyleri” okumalı, öğrenmeli!

Zaten, dedim ya, şu olmasaydı n’olurdu, tipi kurgular, bu yüzden de hoş değil. Bunu yaratıcı hale sokmak, emek ister. Ya beş yılınızı ayırıp Osmanlı olmasaydı, bölgede ve dünyada olacak veya olmayacak her şeyi hesap edip roman yazacaksınız ya da hiç bu işe girip kendinize güldürmeyeceksiniz! Her halükarda eksik olacaktır bu kurgu yine; ama en azından şimdiki gibi “amatör ilk roman” yazarı durumuna düşmekten kurtulursunuz!

Ne kadar yazık, kitapta bu komikliğe örnek o kadar çok şey var ki! Hepsini not almakla uğraşamadım; ancak, ABD sömürgesi Osmanlı’da, Ruhi Su diye bir adam var, iyi mi? Boğaz Köprüsü de aynen yerinde! Hele ki, insanların hala eski yazı öğreniyor olması… Tk, siyasi felsefenin yanı sıra, siyasi tarih de öğrenmeli! İkinci Savaş öncesi, dünyada yaygın görülen klasik sömürgecilikte, emperyalist ülkeler, sömürge halklarına, evvela ana dillerini yasaklar, onları ulusal bilinçten bu şekilde uzak tutmaya çalışırlardı.

Öte yandan, ABD’nin 1924’te bu coğrafyada ne işi var; İngiltere, Fransa gibi dönemin “büyük ülke”leri, henüz silik ABD’yi, nasıl olmuş da buraya sokmuş? Kendileri, o dönem, fiilen işgal ettikleri Anadolu’dan nasıl çıkıp gitmişler? Anlıyoruz evet, Tk, günümüzle ilgili “mesaj verebilmek” için, ABD’yi işin içine sokuyor; ancak, bu seferde ortaya, cehaletle malul bir metin, senaryo çıkıyor.

Bu işin bir yönü, bir de şurası var. Tk’de görülen, yazdıklarından çıkardığım sonuç, tipik bir “Batıcı-laik kafası”dır. Bu kafa da çok tehlikelidir. Örneğin, Fazıl Say, 2001’de, ABD’nin Afganistan’ı bombalamasını, medeniyet adına, olumlu buluyordu. Zira, Batı, Doğu’dan daha ilerici idi. Tk, bu kadar bilinçsiz değil, kabul; ancak, olayları tarihsel, siyasi ve doğal seyir açısından değil de, olağanüstü gelişmelerle okumaya çalışmak da, ülkemizde sık görülen “Atatürkçü” tiplere mahsus bir özelliktir.

Yukarıda, Selanik’te Sonbahar’ın, Tk’nin değişiminin manifestosu olduğunu söylemiştim. Yineliyorum, yazar bunu dile getirmese de, bu böyle. Bir yazarın bu sıçramasını, edebi bir eserle yapmaya çalışması ve bunu halka sunması, gayet anlaşılırdır ve ne olursa olsun, böyle bir çaba takdir edilesidir. Bu sıçramanın teorik altyapısı olarak seçilen ulusal sol da nedir, netleştirmek için, yazarın satırları ile tekrar edelim: “Ulusal sol, memlekete hâkim olan yeni kapitalizmin mağdurlarına sahip çıkmak demek. Onun dayanıştığı küresel sisteme karşı ‘mazlum milletler’ ile dayanışmak demek. Ulusal sol düşüncenin bitmek gibi bir lüksü yok. Hatta duruma bakılırsa, olayı yeni başlıyor.” (Kelebek, 11.7.2011)

Romandan ve röportajlardan çıkanı da, bunu önceleyecek şekilde özetlersek; Tk’nin iddiası şu: 1. Cumhuriyet kurulmayabilirdi, kuruldu; fakat, AKP tarafından yıkıldı, M. Kemal’i ve mücadelesini güncelleyerek ve de ulusal sol anlayış ile, yeniden bir cumhuriyet kurabiliriz. Çözüm yolunun doğruluğu, yanlışlığı bir yana, güzel. Evet, bugüne dek sıradan aşk romanları yazmaya çalışan, gamzeli sevgilileri ile haber olan bir yazarın, kendisine bir yol seçmesi ve kalemini de buna adaması, gayet güzel.

Ancak, bu yola girmiş bir yazarın da, buna uygun davranması gerekli; Tk, önce, kişisel manifestosu da olsa, bir roman yazma iddiası taşıyorsa, buna dikkat etmeli. Tarih ve siyaset bilgisi, edebiyatı besler, ilgili alanlara kafa yormalı. Bu yolda, bu şekilde ilerlemesinin, Kelebek gibi bir yerde de mümkün olmadığını anlamalı. Cumhuriyet gazetesinden kaçıp Aydın Doğan’a sığınmak, hiç de hoş değil. Ulusalını falan boş verin, ben solcuyum diyen birisi, evvela, kariyer hırsını yenmeli, parayı pulu, şöhreti elinin tersiyle itmesini bilmeli. Hoş, bunları, Tk, bizi dinleyecek diye değil, olması gerekeni söyleyelim diye yazıyoruz.

Unutmadan, Tk, bir daha asla, “Romanın tanıtımı için katıldığım söyleşilerde dile getirmeye çalıştığım fikirler meğer birkaç ay önce kitap olmuş. Deneyimli gazeteci Merdan Yanardağ ‘1. Cumhuriyetin Sonbaharı’ adlı kitabında 1923 Cumhuriyetini sona erdirmek için yapılanları anlatıyor.” gibi saçma sapan sözler sarf etmemeli. Merdan Yanardağ ve pek çok önemli devrimci-sosyalist yazar, bunları zaten yıllardır anlatıyor; böyle bir laf, Tk’nin sadece okumazlığını, cehaletini belgeliyor.

Manifesto konusunu, daha da özelleştirerek sürdürüyorum. Kitapta, tasasız popçu Atilla, Paşa’nın mektuplarını okudukça ayılıyor ya, sonrasında, yavaş yavaş özeleştiri yapmaya başlıyor: “İnsanlar müziğimi günlük dertlerinden ve hayatın keşmekeşinden kaçmak için dinlerdi. Kafalarını rahatlatmak, fazla düşünmemek için. Bunlar ancak uyumak isteyen bir bebeğin annesinden isteyebileceği şeylerdi… O güne kadar siyasetle ilgilenmeyecek kadar politik olmayı bir şekilde becermiştim.” (Sf. 248)

Bir tane daha: “Bugüne kadar çerez niyetine şarkılar söylemiş bir gerzek olabilirim. Ama bundan sonra bambaşka şeyler yapacağım, emin ol.” (Sf. 261) Ben bu satırları okuduğum anda, konuşanın Atilla değil, Tk olduğunu anladım. Evet, dikkat edilsin, Vatan’daki, Kelebek’teki köşelerinde; incir çekirdeğini doldurmayacak cümlelerin yazarı Tk, nedametini paylaşıyor bizimle. İyidir, hatasını anlamışsa eğer, iyidir. Ancak dediğim gibi, çok çalışmak gerek, çok.

Başlarken, Tk’nin, ilk romanını yazdığını itiraf ettiğini söylemiştik. Bu, kendi iddiasıydı, yazıda bunu sorgulamaya çalıştık. Ortada, yine, pek de başarılı bir üretimin olduğunu söyleyemiyoruz. Bunca yıldır kalem oynatan birinin, henüz, içinde “ne… ne…” bağlacı olan bir cümlenin yükleminin olumsuz olmaması gerektiğini, öğrenemediğini görüyoruz. Üzülüyoruz. Ama seviniyoruz da, en azından yazar, artık, Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı çalışmasındaki gibi, “31 çekmenin tek kötü yönü, yalnızlığı sevdirmesidir,” tipi “vecize”ler üretmiyor.

Buna ek, Tk’nin, kendisini geliştirmeye yönelik tüm eylemlerinden dolayı, kendisini kutluyoruz. Pamuklara, Eliflere, Cananlara teslim edilen ve de ülkemiz gibi sonbaharını yaşayan Türk edebiyatının, bu eylemlere dahi uzak kaldığını düşünürsek, Tk alkış bile hak edebilir.

Son olarak, Tk’ye, Politzer’in, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını, veya ona muadil bir eseri, tavsiye ediyoruz; kabul buyursun.

28 Tem’11

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com 

Ahlaksızlığın Meşruiyeti

Bakıldığı yere göre; bir toplumsal kaideler bütünü, bir felsefe dalı, bir dinsel öğreti, bir soyut yasalar toplamı veya bunların hepsi olan ahlak kavramı, özellikle son dönemde, üzerinde fazlaca konuşulmayı hak eder hale geldi. Türkiye solcularının, Batı’ya bakarak yön tayin etme hastalığının tezahürü ile, 12 Eylül sonrası, ağızlarına almadıkları bu sözcük, aslına bakılırsa, her şeyden evvel, siyasetin bir parçası ve sırf bu yüzden bile çok fazla önem arz ediyor. Zira, ahlak, birçok kez ve yerde, anlatım ve anlam bozuklukları ile zedelense de, tamamen olumlu bir içeriğe sahiptir. Yani, iyi ahlak veya kötü ahlak diye bir ayrım yoktur; ahlaklı veya ahlaksız olmak vardır. Hal böyle olunca, toplum tarafından yoğunlukla benimsenen her şey, birilerince, en başta saydıklarımın içine dâhil edilir ve o birilerinin “çıkar”larına dayanak yapılır. Bunun daha estetize edilmiş karşılığı ise, meşruiyettir.

Ülkemiz için konuşursak, örneğin, çalma, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ile özdeşleşmiş sağ partiler, emekçi halkımızca her daim benimsenmiş; sadece burada değil, tüm dünyada doğruluk ve dürüstlük ile politikada yer edinmiş sol partiler ise, ahlaksızlık eleştirisinin hedefi olmuştur. Peki, bunun sebebi nedir? Az evvel söyledim, burada mevzu, çoğunluğun genel eğilimleridir. Yani ahlak, yukarıdan aşağıya doğru şekillenir; ancak, aşağıdan yukarıya olduğu vakit, tam olarak anlam veya anlamsızlık kazanır. Durum bu iken, solumuza neden laf ediyoruz o halde, ahlaka dair konuşmuyor diye? Şundan; meşruiyet sorununu bertaraf edecek plan ve proje üretilmediğinden, dahası, üretmeye ilişkin çaba sarf edilmemesinden.

Şöyle anlatalım. Bir sağcı bürokratın, büyük bir ihaleye fesat karıştırıp önemli miktarda parayı, devleti zarara uğratmak pahasına, cebine indirmesi ile; bir devrimci örgütün, ülkenin sayılı patronlarından birine ait bir süpermarketin mallarını taşıyan kamyonu kaçırıp, kamyonun içindeki malları fakir fukaraya dağıtması arasında şeklen hiçbir fark yoktur. Her iki olayda da, bir taraf zarara uğrarken, diğer taraf kazançlı çıkmıştır. Burada, düz mantık işletilirse, şu söylenebilir: Ortada bir hırsızlık vardır ve bu, kesinlikle ahlaksızlıktır. Pek çok solcu, buna “fit” olabilir, halkımız sağcıların hırsızlığını görsün ve eleştirsin yeter ki, biz asla “kamulaştırma” yapmayız, diyebilir. Oysaki soru şudur: Hani her şey üretim biçim ve ilişkilerinin toplumsal alana yansıması sonucu ortaya çıkıyor ve üstyapıyı teşkil ediyordu? Hani bu ahlak kavramı da üstyapı bileşenlerinden biriydi? Hani bize yön verecek olan şey, yasalar değil, sınıfsal ve devrimci meşruiyetti? Falan filan…

Cevapları, soruların muhataplarına bırakıp geçiyorum. Çünkü konu çok “zevkli” ve daha evrensel ve çelişkilerin ön planda tutulduğu bir yaklaşımla tartışılmayı hak ediyor. Bu vesile ile de, 2007 tarihli ve bir Sırp yapımı olan Klopka/Tuzak filminden bahsetmek istiyorum.

Kısaca özetlemem gerekirse, devlette çalışan bir mühendis baba ile öğretmen bir annenin tek çocuğu, tek oğlu (Nemanja), henüz çok küçük ve kalp hastasıdır. Çocuğun iyileşmesi için ameliyat, ameliyat içinse 26 bin Euro gereklidir. Bu miktarı bulmaları imkânsız olduğundan anne (Marija), gazetelere ilan verir. Bunu gören batık bir patron da babaya (Mladen) ulaşır; fakat amacı yardımdan ziyade iş yaptırmaktır. Mladen’e sunulan teklif, bir işadamını ortadan kaldırması, yani öldürmesidir. Zaman geçmektedir, ve baba, oğlunu yaşatmak için cinayet işlemek zorundadır. İşler de. Öldürülen kişi ise, bahsi geçen çiftin mahallesine yeni taşınmıştır ve onun eşi de, Mladen’le kısa bir süre önce bir parkta tanışmıştır. Onun da, Nemanja ile yaşıt ve onunla aynı okula giden bir kızı vardır. Kocasını yitiren kadın, yaşadığı acı içinde zor günler geçirirken, Mladen’e, oğlu için yardım etmek istediğini söyler. Bu arada, Mladen, işlediği cinayet karşılığı, gerekli parayı da, azmettirici kişiden alamaz. Bu yüzden, öldürdüğü kişinin eşinden böyle bir teklif duymak, ona çok büyük vicdan azabı çektirir. Sonuçta, kadın, imzasız olarak parayı aileye ulaştırır. Oğlunun ameliyat edildiği gün, Mladen, kadına gider ve kocasını kendisinin öldürdüğünü itiraf eder. Kadın onu evden kovmakla yetinir; ancak, bir akraba, Mladen’in peşinden gider ve onu öldürür. Ödeşilir. Film biter.

Şimdi, ortada çok da ilgi çekici bir konunun olmadığı söylenebilir. Tesadüflerle malul olma ve klasik bir tema içerme eleştirisi de yapılabilir. Ancak, bunların geçersizliği, filmin boyutlarını ve belki amacını da aşan bir perspektif ile bakıldığında ortaya çıkacaktır. Klopka, bu sayede görülecektir ki, ahlaka dair, çok derin ve önemli sorular sorduran çok çok önemli bir filmdir. Soruları somutlaştırırsak, söylemek istediğim daha açıklık kazanacak. Ama evvela, araya bir iki “parça” atmak mecburiyetindeyim.

Gelişim psikolojisi dersinde, veya alanında diyelim, önemli başlıklardan biri de ahlak gelişimidir. Buna dair pek çok kişinin çalışması bulunsa da, bunlardan en popüleri Kohlberg’in yaklaşımı ile şekillenendir. (Bkz. KPSS Eğitim Bilimleri sınavı) Ayrıca Piaget, Gilligan, Dewey, Turiel, Fowler gibi bilim adamlarının kuramları da, literatürlerde geçmekte. Fakat bunları inceleyenler de bilirler ki, bu kişilere ait tüm tezler yaş, algı, bilinç vb. leri üzerinden oluşturulmuştur. Bazı yer ve durumlarda ihtiyaç, kural, kanun, sosyal çevre gibi noktalara da değinilmiştir elbette, ve bu, önemlidir. Ancak, bunların hiçbiri, bizi, bizim aradığımız noktaya götürmez. Hepsi soyut ve idealdir çünkü. Sınıfsız bir dünyada, sürtünmesiz bir ortamda yazılmış gibi, “gerçek”lerden uzaktırlar. Böyle olunca da, insanlığın kurtuluşu için, tabii kendince, bir tefeci kocakarıyı öldüren Raskolnikov, ÖSYM’nin yaptığı öğretmenlik sınavında, ahlaki açıdan, “saf çıkarcı” olarak sorulaştırılıyor. Saf çıkarcılığı açıklamak uzun sürer, geçiyorum; ancak, adı geçen karaktere bunu söylemek, elma bir sebzedir, demekle, hemen hemen aynı şey.

Sorular demiştik, onlara gelebiliriz. Şimdi, filmde adı geçenlerden en suçlu kimdir? En masum kimdir? En acımasız kimdir? En ahlaklı ve en ahlaksız kimdir? Öğretmen olmak suç mudur? Kandırmak mı öldürmek mi daha kötüdür?.. Burada, soruları kesip filme dair çok önemli bir sahneden bahsetmek istiyorum. Anne, yani Marija, özel ders vermeye karşı biri iken, çocuğu için, sınıfından, pek şımarık bir burjuva çocuğuna ders anlatmaya razı olur. Kızın evlerine gittiklerinde, duvarda, boş bir resim çerçevesi görür. Kız, babasının onu Paris’ten, 300 bin Sterlin’e aldığını söyler. Marija eve geldiğinde, kocasına olayı anlatır ve şöyle der: “Yaşamaya hakkı olan onlar, biz değiliz!”

Burada, yukarıdakilerden ayrı, birkaç soru daha sormak istiyorum. Zaten yazıyı da bu soruları sorabilmek için yazdım. Bir, Tanrı var mıdır? İki, şeytan var mıdır? Üç, patronlar, eğer varsa, Tanrı’nın yeryüzündeki elçileri midirler? Dört, eğer varlarsa, şeytan ile Tanrı gerçekten küs müdürler, yoksa rol mü kesmektedirler? Beş, devletler ile patronlar arasında, eğer varlarsa, Tanrı-şeytan ilişkisine benzer bir ilişki bulunur mu?

Biz, sıradan insanlar, “suç” işlemeyiz, “suç” işleyenlerin “ceza”sını veririz. Ve de bu yüzden kimse bize ahlaksız diyemez. Ahlaksız olan, bizi bu “suç ve ceza” ikileminde yaşamaya ya da ölmeye mahkûm edenlerdir.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Percussinna’da Bir Küçük Prens

1943’te yayımlanan “Küçük Prens” adlı mini roman dünyayı ikiye ayırır: büyüklerin dünyası ve küçüklerin dünyası. Yazar Saint-Exupery bu iki dünyayı birleştirmede sembolik rehberler konumlandırır. Machiavelli ise 1513’te1 yazdığı “Prens” isimli kitabında, kendi prensine “küçük” olmaktan çıkıp “büyüklerin dünyasına” girme yolunda rehberlik eder. Bu yazının amacı rehber konumundaki Machiavelli ile Küçük Prens adlı kitaptaki sembolik figürler arasındaki benzerlikleri bulup tartışmaya açmak ve Machiavelli söylemlerinin gündelik yaşamdaki yerlerinin görmezden gelinemeyecek kadar fazla olduğunu göstermek ve bu söylemlerin 1513’ten bu yana nasıl bir yol aldıklarını gözlemlemek olacaktır..

“İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir” (1) tümcesi çocuklara verilen yegâne yaşam öğüdüdür. Ancak çocuk “büyüklerin” dünyasına girdikçe “olan” ile “olması gereken” arasında büyük bir fark görmeye başlar ve büyüklerin dünyasını “şu büyükler çok tuhaf” (2) cümlesiye anlamadığını gösterir. Esasen günümüzün Machiavelli’ye bakış açısı tam da bu yöndedir. Çok eski kaynaklardan gelen “erdem” kavramının “olması gereken” üzerine yoğunlaşıp bunu gündelik pratiklerden ayrımsamak hala hepimizin yaptığı bir şeydir. Machiavelli ise bu kavramı kendine göre yeniden tanımlamış ve “olan” üzerine yeni bir anlayış geliştirmiştir (Prens, XV-XVIII). Ona göre erdem, siyasal iktidarı elinde tutan kişinin bir sorun karşısında en uygun kararı en yerinde önlemi alabilme yeteneğidir (3). Esasen günümüz modern bireyi Machiavelli söylemlerinin esiri olmuştur; ancak “sorun karşısında en uygun kararı” Machiavelli’nin önerdiği kadar zekice ve geniş bir anlayışla bulmayı becerememektedir. Örneğin Prense verilen “Bilge bir prens, yurttaşlarının her zaman ve her durumda devlete ve kendisine gereksinme duymalarını sağlayacak biçimde davranmalıdır; bu durumda halk hep bağlı kalır ona.” (4) öğüdü “Küçük Prens” kitabındaki pilotun, prense verdiği “bağlaman için bir ip ve bir direk de çizerim”, “Ve eğer onu (koyunu) bağlamazsan başıboş kalır ve kaybolur” (5) öğüdüyle benzerdir. Pilot (Machiavelli), prense koyunu (halkı) bir ip ve direkle (davranışlarıyla), kontrol etmesini yoksa kaybolup kurtlara yem olacağını söyler. Koyun için de iyi olan budur ve koyun bunu kabullenir ve hatta sahibine bağlılık duyar. Ancak pilotun unuttuğu bir şey vardır, Küçük Prensin geldiği yerde koyunun bir ipe ve direğe ihtiyacı yoktur. Bu durum, hali hazırdaki “koyunu bağlama” alışkanlığının, koşulların değişimini fark edilmesini engelleyecek denli içselleştirilmiş olmasından kaynaklanır.

Saint-Exupery’nin prensi sahip olduğu ve ilgilenmesi gereken tek canlının (bir gülün) kaprislerinden ve onunla ilgilenirken çıkan sorunlardan sıkılır ve kendi küçük dünyasını terk eder ve böylece küçük prensin yolculuğu başlar. Bu Machiavelli’nin İtalya’daki prensliklerini kaybedenler için söylediği “kendi miskinliklerini suçlamaları doğru olur” (6) sözünü anımsatır. Zira onlar da kendi tebaalarını yönetirken kimi zaman doğru kararları verememişler, bundan dolayı kaçmışlar ve halkın üstün gelenlerin aşağılamasından bıkarak kendilerini tekrardan yönetime çağıracaklarını ummuşlardır (Il Prens, XXIV).

Küçük Prensin gittiği ilk gezegende tek başına duran bir kral vardır. Bu kral verdiği emirlere çok dikkat eder ve yönettiklerinin yapamayacakları emirleri vermekten sakınır. Mesela “Bir generale martıya dönüşmesini emredersem ve general bu emre uymazsa suç onun değildir. İmkânsız bir şeyi yapmasını istediğim için, suç benimdir.” (7) veya “Emirler, yerine getirilebilir şeyler olmalıdır. Otoritenin temeli mantıktır” (8) söylemleri, Machiavelli’nin sırf eli açık görünmek için halkı ağır vergiler ile zorlamanın yöneticiyi tahtından bile edebileceği görüşü benzerdir (Il Prens XVI). Ancak Machiavelli prens adaylarını, halkın veya kendi hizmetkârlarının isteklerine göre davranma konusunda uyarır. Tek öğüdü, özellikle halk sayesinde tahta geçen prensler için, halkın sevgisini kazanmanın önemli olduğudur (Il Prens IX). Küçük Prensteki hükümdar ise yönettiklerinin isteklerine öyle boyun eğmiştir ki yönetmekten çok yönetilmektedir.

İkinci gezegenimiz ise kendini beğenmiş bir adamdan ibarettir. Bu adam hayran olunmaya öyle kafayı takmıştır ki bunun dışındaki hiçbir şeyden haberdar değildir. Machiavelli prens adaylarının hayran olunmaya karşı belirli bir ilgilerinin olduğundan bahseder ve bunun saygınlık oluşturmak için iyi bir şey olduğunu da ekler. Ancak dalkavuklardan korunmak için kitabında tam bir bölüm ayırır (Prens, XXIII). Ona göre prensin yanında, dalkavuk yerine güvenilir bilge kişiler seçmesi en uygunudur ve prensin sürekli olarak bu kişilere danışması gerekir.

Küçük Prensin uğradığı üçüncü yerde ise ayyaş olduğunu unutmak için sürekli içen bir adam vardır. Kendi hatası dolayısıyla gelişen kötü bir durumun kısır döngüsündedir bu adam. Machiavelli, Prens adaylarına verdiği “erdem kavramı” ile onları böylesine bir kısırdöngüden kurtarır. Mesela Prens yeri geldiğinde sözünü tutmayabilir ve bu durum nedeniyle utanması gerekmez. Machiavelli’nin söylediği daha çok “doğru söyleyen bir adam” gibi görünme gerekliliğidir (Prens XVIII). Diğer yandan Machiavelli şu sözünde her şeyi açıklar: “Prensin devletini yitirmesine yol açacak kusurların, utancından kaçınmayı bilecek denli uyanık olması gerekir; devletini yitirmesinden yol açmayacak olanlardan da elinden geliyorsa kaçınması doğru olur; ama elinden gelmiyorsa, fazla önemsemeden kendini verebilir bunlara, hele onlar olmaksızın devletini zorlukla kurtarabileceği kusurların doğurduğu utançtan gocunmasın, çünkü her şeyi iyi değerlendirecek olursa erdem gibi gözüken bir şeye uymasının onun için yıkım olacağı, kusur gibi görünen bir başka şeye uymasını ise ona güvence ve iyilik getireceği görülür (Prens, XV)”.

Dördüncü gezegenimizde ise sürekli çalışan bir işadamı vardır. Aslında Machiavelli için söylenen “amaç için her şey mübahtır” sözünü oldukça abartmış ve para kazanmak için kendi bedensel dengesini kaybetmiş, sağlığını bozmuş ve hatta doğayı kapalı bir kutuya koyup satmak gibi dünya yaşamını tehlikeye atan sonuçlara varmıştır (9). Ana amacı unutup, aracı amaç haline getiren bu adam, modern bireyin karşılaştığı yükümlülüklere Machiavelli kadar “haince” yaklaşır ve en az onun kadar her şeyi mübah görür. Ancak baştaki tezimizde belirttiğimiz gibi, bu tipik modern insan Machiavelli kadar geniş düşünemez ve aldığı kararlar global olmaktan çok, yerel kalır. Machiavelli ise Prense daima bütünü düşünmesi gerektiğini öğütler.

Beşinci gezegende anlamına bakmadan çalışmayı sürdüren bürokrasiye yenik bir işçi tipi çıkar karşımıza (10). Aslında bu Weber’in “irrationality of rationality” kavramıyla ilintilidir. Machiavelli koşullar aynı kaldığı sürece yönetmeliklere uyulması gerektiğini belirtir, ancak koşullar değiştiğinde de verilen sözlerin çiğnenebilir ve yönetmeliklerin değiştirilebilir olduğu konusunda uyarısını (ve hatta gerekliliğini) vurgular (Prens, XVIII).

Altıncı ve son küçük gezegende Taylor ve Weber’in kuramlarından alıntı kavramlar için güzel bir metafor ile karşılaşırız (11). Tamamen uzmanlaşmayı savunan bir coğrafyacının, kendini kâşiften ayırmasını ve Marx’ın alienation hastalağına düşerek, yaptığı işten tamamen soyutlanmış olduğunu görürüz. Coğrafyacı dere görmeden dereyi çizmekte, dağı bilmeden dağları resmetmektedir. Hiçbir yeri bilmeden harita çizmeye çalışır. Machiavelli kitabının ilk bölümlerinde prensliklerin durumunu ve koşullarını değerlendirir ve verdiği tüm öğütler bunlara dayanır. Temel olarak prensin tahtına nasl geçtiği, ne tür bir halk ile karşı karşıya olduğu ve nasıl bir coğrafya ve üretim ilişkilerine haiz olduğunu değerlendirip bu değerlendirmeler sonucunda karar verilmesi gerektiğini vurgular. Machiavelli’ye göre Prens sadece tahtında oturmamalı, aynı zamanda tebaasını çok iyi tanımalı ve gündelik kararlarını buna göre vermelidir (Prens I, II, III, V, VI, VII, IX, XI, XX).

Küçük Prens büyüklerin dünyasına direkt olarak girmez ve ilkin çöle iner. Çölde bir yılan ve tilki ile karşılaşır. Tilki ile konuşmalarında “evcilleştirmek” ve “bağ kurmak” konularına değinirler (12). Machiavelli (tilki) prens adaylarına (Küçük Prense) halkı (hayvanları, tilkiyi) değişik yöntemlerle evcilleştirmek gerektiğini; ister silah zoruyla, ister sevgi ile onlarla kendi arasında bir bağ kurması gerektiğini değişik bölümlerde belirtir (Prens, XVII, XX, XIX, XXI).

Küçük Prens’i okuduğunuzda, farkettiğiniz ilk şey “büyükler dünyasının” Machiavelli’nin belirttiği “olması gerekenler” ile dolu olduğu, ancak bunların Machiavelli’nin belirttiği kadar zekice tasarlanmadığı ve birçok söylemde tıkılı kalındığıdır. Yazının başından beri göstermeye çalıştığımız söylemlerdeki benzerlikler ve farklar bu durumu göstermektedir. Eski Yunan’ın cosmos (evren) ile bütünleşik ve olanların dışında olması gerekenler üzerine kurulu felsefesinin, Machiavelli ile başlayan modernizm sürecinde, “çocukluğa” hapsedilmiş olduğunu görürüz. Machiavelli Prens’i yazdığında (1500s), ileri sürdüğü fikirler barbarca ve kabul edilemez görülmüştü ve birçok prens bu şekilde yaşamayı reddetmişti. Ancak Saint-Exupery 1943’te Küçük Prens’i yazdığında, Eski Yunan felsefesinin çocuklara özgü olduğu bir ortam vardı. Yaklaşık beş yüz sene içerisinde Machiavelli’nin koşullar arasında amaca giden en doğru seçeneği bulma diye şekillendirdiği “Erdem”, hâkim söylem olmayı başarmış görünüyor. Küçük Prens’teki iş adamı, ayyaş, yalnız yönetici, fenerci ve coğrafyacı günümüzdeki belirli alanların düştükleri durumların metaforlarıdır. İşletme teorilerinin, “önemli olan uzun vadede kar elde etmek” sloganı, beyaz yakalıların “kendi konusunda uzmanlaşma” takıntıları gibi durumlar, çocuk dünyası ve büyük dünyasındaki değerler sistemi değişimini doğrular niteliktedir.

Saint-Exupery’nin yazmış olduğu kitabın son bölümünde, Küçük Prens’in yankısı ile konuşması ve yalnızlığı hissetmesi ile karşılaşırız. Yalnızlık imgesinin günümüzün bireyi ile kurduğu bağlantı ve Machiavelli’nin “prensin yalnız olması” idealleri benzerlikler gösterir. Var oluş ile bilginin bağlanmasından çok (Descartes’in varlığı bilgiye dayandırması), yaşam şekillerindeki değerlerin değişmesine bağlı bir yalnızlık durumundan bahsetmek bu bağlamda daha doğru olacaktır. Machiavelli bilgiye dayandırarak kendi Prensinin yalnızlığını (olması gerektiğini) söylerken, günümüz bireyi yaşam şekillerinden ötürü (olmaması gerektiğini bilmesine rağmen) yalnızdır.

Küçük Prens ile Prens kitaplarında yakalanan söylemlerin benzerlikleri ve bu söylemlere atfedilen değerlerin sorgulanması, modernizmin aldığı yolu gösterir. Eskiden kaba ve saba görülen değerler ve yaşama şekilleri (koşullar değişince sözü tutmama, çok çalışma ve doğaya sırtını dönme, uzmanlaşma vs.) günümüzün “büyük dünyası”nın gerçeği olmuştur. Önceki yüzyılların onur, saygınlık, erdem, çıkarsız iyilik gibi kavramları ise modern dünyanın çocukluk öyküleridir.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 74

(2) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 49

(3) Teksoy, Rekin. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 21

(4) Machiavelli, Nicolo. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 116

(5) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 16-17

(6) Machiavelli, Nicolo. Prens. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999. 214-215

(7) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 39

(8) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. 40

(9) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 46-49

(10) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 50-53

(11) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 53-58

(12) Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut, 2007. see pages 66-73

Referanslar

1. Machiavelli, Nicolo. Prens. Çev. Rekin Teksoy. İstanbul: Oğlak Yayınları 1999

2. Saint-Exupery, Antoine de. Küçük Prens. Çev. Yaşar Avunç. İstanbul: Mavi Bulut Yayınları, 2007

3. Descartes, Rene. Meditations on First Philosophy. Trans. John Cottingham. New York: Cambridge, 1996

Online Referanslar

1. Max Weber

2. Cosmos

3. Greek Philosophy