Sanatın Buzdağları, Yaşamın Sonsuz Renkleri, Grinin Elli Tonu

12 Kasım 2012 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Kitaplar

Sanatın Buzdağları

Sanat üzerine öyle çok yazılıp çizilmiştir ki bazen “Söylenecek yeni bir söz kaldı mı acaba?” diye düşünürüm. Sonra yaşamın çeşitliliği, insanın düşünce dünyasının ulaşabildiği boyutlar, tarihin ve günümüzün sıradan görünen olaylarının açıklanmasının inanılmaz güçlükleri aklıma gelir ve sanatçıların kelimeler, ışık ve sesle iletebilecekleri öykülerin sonsuzluğunu bir kez daha hatırlarım.

Hangi dalda olursa olsun izleyicinin önündeki sanat yapıtı buzdağının suyun üzerindeki bölümü, dokuzda biridir. Onun maviliklerde yüzerek dünyaya anlamlı bir iz getirmesini sağlayan asıl derinliklerdeki görünmeyen bölümü, gizli kalan sekiz parçasıdır. En temelde sanatçının gelişmeye başladığı andan başlayarak biçimlenen bakışı, duruşu, özgün seçiciliği, değer yargıları vardır. Onun üzerinde evren, dünya ve yaşadığı coğrafyayla ilgili algıları, üçüncü katta iki temeli destekleyen ana kaynaklar, insanın düşünme, bilgi ve felsefe deneyimi gelir. Dördüncü katta asıl uğraş konusuyla ilgili temel bilgiler, edebiyatın, resmin, müziğin, sinemanın ya da ilgi duyduğu herhangi bir alanın kuramı yer alır. Beşinci bölüm bu kuramın tarihsel gelişimine, en son olgunluğuna nasıl ulaştığına ilişkin değişime ayrılmıştır. Altıncısında sanatçının artık belirlenmeye başlayan kişiliğine uygun dostları, kendi alanının düşünürleri, kuramcıları, tarihçileri bulunur. Yedincide bu konunun en iyi örnekleri ve özellikle de kendi dünyasına en yakın olanlar vardır. Sekizincide yalnızca büyük bir karmaşa görülür. Düşünceler, kaygılar, umutlar, sevinçler, düş kırıklıkları, korkular, acılar, yalnızlık, kalabalık, doğumlar, yaşam öyküleri, ölümler, ölümsüzlük, tükenmişlik, sonsuzluk, akla gelebilecek ya da asla düşünülemeyecek her şey bulutun içinde döner durur. Sanatçı bu karmaşayı belirli bir anda kontrol edecek güce ve başarıya ulaşırsa bunun üzerinde buzdağının görünen kısmı belirir. Önce kendisi, sonra diğerleri, çağdaşları, tüm insanlar buna hayranlıkla bakar. Ve çağlara meydan okuyan bir başarı yakalamışsa yapıtı bir klasik olarak nitelendirilir.

Yaşamın Sonsuz Renkleri

Yaşamın sonsuzluğu içinde grinin yeri ne olabilir? Milyonlarca rengin içinde bir renk. Milyonlarda bir. Sıfır. Grinin sıfır tonu.

Gri, aynı zamanda siyahın ve beyazın herhangi bir oranına karşı gelebildiği için çok zengin bir içerik de sunabilir mi?

Cinselliği konu alan kitaplar çok satar, ama okuyucuları daha çok erkeklerdir. Oysa son günlerin popüler kitabı Grinin Elli Tonu’nu (1) okuyanların milyonlarca kadın ve birkaç erkek olduğu söyleniyor.

Kitapta gerçekten grinin elli tonu var mı, cinsellikle ilgili konular ve sorunlar incelikle örülüyor mu, yoksa yalnızca siyahın ve beyazın bir kadının yazdığı yeni bir yorumuyla mı karşıyız, bilmiyorum.

Günün birinde kitabı okur muyum? İnsana, kadına ve erkeğe derinlikli bir yaklaşım bulabilir miyim? Yoksa günümüz toplumundaki kadın ve erkek algısının, salt yumuşaklığın ve salt sertliğin alışılmış tonuyla mı karşılaşırım? Cinsellik tarihinin izleri, günümüz toplumlarında yaşananlar anlatılan öyküde görülebilir, hissedilebilir mi?

Yaşamın renkleri içinde cinsellik çok güçlü ve parlak olsa, hemen dikkat çekip fark edilse de yalnızca bir tanesi. Çok satan bir kitabın ekonomideki yansıması da hemen görülüyor.

Grinin Elli Tonu kitaplarının çok satması ABD’deki East Millinocket kasabasına (2) ekonomik bir canlılık getirmiş. Bir zamanlar “kâğıdın yarattığı kasaba” diye adlandırılan bölge bir süredir zor günler geçiriyormuş. Kitabın yayıncısı üçlemeye artan talebi karşılayabilmek için burada yeniden açılan fabrikayı basım yerleri arasına katmış.  Böylece fabrikada yoğun bir üretim başlamış, daha önce işini kaybedenlere bir iş kapısı açılmış.

Ana öyküsü pek de yeni ve ilginç görünmeyen bu kitabın çok satma nedeni ne olabilir?

Kitap çok satmanın elli yolunu da mı bulmuş, kullanıyor?

Bir kitap nasıl çok satar?

Bunun kesin kurallarla tanımlanan, önceden bilinip uygulanabilen yolları olsaydı yaşam, özellikle de yayıncılık dünyası çok farklı olurdu kuşkusuz.

Satış olabilmesi, ürünün ticari bir değer taşımasını gerektiriyor, alıcının bir isteğini karşılayacak, ya da istememesine karşın istediğini sandığı, buna inandırıldığı bir ürüne sahip olmanın mutluluğunu yaşayacak.

Sanat ürünlerinde konu biraz daha karmaşık. Normalde çağının ilerisinde olması gereken sanat, serbest değişim ve ticaret dünyasında satışın ve tüketicinin genel beğeni düzeyinin sınırlamalarını yaşıyor. Hiç satmamakla çok satan olmak arasında bir yere yerleşmesi gerekiyor sanat ürünlerinin.

Sanatçı ne için üretiyor? Alıcı ne için tüketiyor? Bunun ipuçları yazarların ve okuyucuların verdiği yanıtlarda olabilir.

Edebiyat örneğini seçersek “Niçin yazıyoruz?” sorusuyla ilgili yanıtlar, “Niçin okuyoruz?” için de bir ölçüde geçerli olabilir.

Orhan Pamuk, “İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.” diyor. (3)

Bir okuyucu için bunların anlamı ne olabilir? Milyonlarca kadın niçin grinin gizli tonlarını anlamaya böyle büyük bir ilgi duyuyor? İçlerinden geldiği için mi okuyorlar? İstedikleri gibi bir cinsel yaşamları olmadığı, herkese çok kızdıkları için mi? Bir odaya kapanıp yaşayamadıklarını kitap sayfalarında bulmak hoşlarına gittiği için mi? Sorunlarından uzaklaşıp yalnız kalmak için mi? Eşlerine neden böyle çok kızdıklarını anlamayı umdukları için mi? Cinselliğin güzelliğine inandıkları ve bunu hiç değilse sayfalarda bulmak istedikleri için mi? Yaşamın güzelliklerine ulaşmak, bir türlü mutlu olamadıkları gerçeğinden kurtulmak için mi?

Yaşamın sonsuzluğu içinde grinin yeri ne olabilir? Milyonlarca rengin içinde bir renk. Milyonlarda bir. Sıfır. Grinin sıfır tonu.

Grinin elli tonunun yaşamın sonsuz renklerinin yaşanmasına bir katkısı olabilir mi?

Grinin Elli Tonu

Veysel Atayman sinemada kadın hazzını öne çıkaran filmlerin çok az olduğunu söylüyor:

“Kadın ile cinselliğin ne zaman nasıl buluşturulacağı, kadının cinselliğin nesnesi mi yoksa öznesi mi olacağı, çok faktörlü düzlemlerce belirlenir. (Ne var ki, kadının cinselliğini kendisi için ve kendi hazzı adına istemesi, erkek toplumunun en büyük korkusu olmalı ki, pornografik filmlerde bile, kadın hazzını öne çıkaran, hazzın, zevkin öznesi kılan film sayısı ötekilerin yanında devede kulak kalır. Kadın erkek zevkine hizmet eden nesne konumundan çok az çıkabilir bu filmlerde.” (4)

Fantezilerindeki doyuma gündüz düşlerinde asla ulaşamayan mazoşist bir kadın olan Severine’i anlatan “Gündüz Güzeli” (5) filmi bu konuda değişik bir örnek olarak kabul edilebilir.

Arka kapak “Grinin Elli Tonu” kitabını yetişkin okurlar için bir “Erotik Romans” olarak tanıtıyor. Kısa özette, “Edebiyat öğrencisi olan Ana Steele, genç girişimci Christian Grey’le röportaj yapmaya gittiğinde son derece çekici, zeki ve sinir bozucu bir adamla karşılaşır. Toy ve masum Ana, bu adama duyduğu arzu karşısında şaşkına döner ve adamın gizemli doğasına rağmen ona yakınlaşma arzusuyla yanıp tutuşur. Ana’nın güzelliği, zekâsı ve özgür ruhuna direnemeyen Grey de onu istediğini kabul eder, ancak şartları vardır. Grey’in sıra dışı erotik istekleri karşısında şoka uğrayan ama bir yandan da heyecana kapılan Ana tereddüde düşer. Büyük başarısına rağmen - çokuluslu şirketleri, uçsuz bucaksız serveti ve sevgi dolu bir ailesi vardır - Grey şehvete esir olmuş ve hükmetme hırsı olan bir adamdır. Çift, cüretkâr ve tutkulu bir fiziksel ilişkiye yelken açarken, Ana, Christian’ın karanlık sırlarını ve kendi gizli arzularını keşfeder.” deniyor.

Süreyyya Evren dizinin “anne pornosu” denerek hor görülmesinde kadınları gerçekten aşağılayan bir yukarıdan bakma sezildiğini, 40 milyon kadına iyi gelmiş bir kitabı ancak maço bir zihniyetin anne pornosu diye damgalayıp köşeye kaldırmaya cüret edebileceğini söylüyor. (6)

Bu arada Grinin Elli Tonu’nun pabucunun dama atılmasıyla ilgili bir haber çıkıyor. (7) Japon-Amerikalı yazar Sylvia Day’in bir milyarderle güzel bir kadın kahramanın hikâyesini anlattığı “Reflected in You” (8) adlı romanının İngiltere’de sadece altı günde yaptığı satışla E. L. James’in rekortmen kitabının ilk hafta satışını geride bıraktığı belirtiliyor. Kitabın orijinal adı farklıymış, ama yayıncı bazı satış yerleri için fazla kırmızı olabileceği gerekçesiyle bu adı değiştirmiş.

Kitapların içeriğinden çok yarattıkları olay, gördükleri ilgi ve aldıkları tepkiler, tüm bunların günümüz dünyasıyla ilgili yansıttığı gerçekler anlamlı görünüyor.

Yaşamın renkleriyle ilgili anlatılabileceklerin bir sonu olabilir mi?

NOTLAR

1. E. L. James, Grinin Elli Tonu, 2012, Pegasus

2. Mehmet Arat, Kasabanın Kurtuluşu: Grinin Elli Tonu, http://mehmetarat.blogspot.com/2012/09/kasabann-kurtulusu-grinin-elli-tonu.html

3. Orhan Pamuk: Babamın Bavulu, Nobel Konuşması, 2006, © THE NOBEL FOUNDATION 2006

4. Veysel Atayman, Sinemanın Oyuncağı: Kadın, http://www.sanatlog.com/sanat/sinemanin-oyuncagi-kadin/

5. Mehmet Arat, Belle de Jour: Gündüz Güzelinin Gece Düşleri, http://www.sanatlog.com/sanat/belle-de-jour-gunduz-guzelinin-gece-dusleri/

6. Süreyyya Evren, Türkiye’de keyifle seks kölesi olmak mümkün mü?, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1101149&CategoryID=40

7. Grinin Elli Tonu’nun Pabucu Dama, http://kitap.radikal.com.tr/Makale/grinin-elli-tonunun-pabucu-dama-251492

8. Reflected in You, http://reflectedinyou.com/bared-reflected-entwined-sylvia-day/

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazıları için bakınız.

George R. R. Martin - Taht Oyunları / Buz ve Ateşin Şarkısı I

23 Nisan 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Kitabiyat, Roman, Romanlar, Sanat

Yazarın 1996 yılında yazmaya başladığı, Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi’nin ilk kitabı olan Taht Oyunları’nda Ortaçağ ve Antik Çağ havasının başarılı bir şekilde serpiştirildiği, geniş coğrafyada, Dar Deniz’in özgür şehirler ve Moğol-Kızılderili karışımı diyebileceğimiz Dothraki Kabilesi ile, uzun mücadeleler sonucu tek bir krala bağlanmış, yedi büyük hanedanlığın oluşturduğu birleşik krallık coğrafyasından, sınırların en kuzeyinde Çin Seddi’ne benzeyen devasa bir buzdan surla nesiller boyu arkasından gelecek tehditlere karşı koruma sağlayan tarihteki Hospitalier’ler veya Töton Şövalyeleri gibi özel bir yeminle birbirlerine bağlanarak hayatlarını Sur’a adayan Gece Bekçilerine uzanan bir macerayı gözlemliyoruz.

Ardından büyük Sur’un fazla uzağında olmayan ve yedi hanedanlıktan biri olan Stark Hanedanlığı’nın merkezi olan ve lordu Eddard Stark’ın, geniş ailesi, ona bağlı feodal sistemle birbirine bağlanan bölgede yer alan Kışyarı (Winterfell)  gibi mekânların detaylı bir şekilde kullanılmasıyla ünlü yazar George R. R. Martin’in kurgusu bu müthiş paralel evren zemininde ağır ve emin adımlarla titizlikle oluşturulmuş birbirlerinden oldukça farklı ve gerçekçi karakterlerle gelen sağlam hikâyesiyle ilerliyor.

Fantastik Edebiyat üzerinde açtığı yeni sayfadaki kelimelere tutunacak olursak, artık klasikleşmiş iyi ve kötü arasında süregelen mücadelenin ardından gerçekleşen “iyiler her zaman kazanır” mitinin arkasına saklanmayan, karakterler arasında belirgin iyi ve kötü ayrımının belirsizliğini koruduğu, günümüzün modern dünyasına oldukça benzeyen karışık ve politikleşmiş bir evrende geçen hikâye okuyucularını bekliyor.

 

George R. R. Martin - Taht Oyunları / Buz ve Ateşin Şarkısı I

Epsilon Yayınevi      

Çeviren: Sibel Alaş

Editör: Yasin Özdemir

Fiyatı: 29.00 TL

Mehmet Onur Kocabıyık

m.onurkocabiyik@hotmail.com

Ahmet Ümit ve Sultanı Öldürmek, İstanbulin ve Redingot Devirleri

4 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum!

Düşünce Özgürlüğünün sadece kanunlarca kısıtlanmadığını, insanların zihinlerini yozlaştıran, köleleştiren, bireyselliği imha etmek için, sistem ideolojik aygıtları dışında, ahlak ve etik değerlerden aydın ve entelektüel namusundan yoksun yazar müsveddelerini, gerici ve yozlaşmış bir iptidai propaganda aygıtının ajanları olarak, kalb yapıtlardan, futbol, popüler kültür ve işreti kullanır.

Recep İvedik bu iptidai hergele, gişe hâsılatını katlar ( Kemal Sunal, İlyas Salman masumiyeti güzeldi )  Elif Şafak romanları alış veriş merkezlerinde tüketime arz edilir. İptidai bir ganimet elde etme zihniyeti, tekasür çarklarını iğrenç ve adice metotlarla döndürmeye devam eder. 

Ucuz vodvillerle belden aşağı esprilerin gırla gittiği müsamere dekoru içinde süfli ve acuze Yılmaz Erdoğan’ın sahte solculuğu, şairliği gibi Ahmet Ümit’in Marksist - Leninist bir mazisi olduğu, sadece kendi beyanıyla mukayyet, büyük bir yalan ve riyadır.

Ahmet Ümit, dün akşam Sayın Yekta Kopan’ın NTV de GECE GÜNDÜZ programında yeni romanından bir pasajı okudu. Babı Esrar’ı okuduktan sonra bir eleştiri yazısı kaleme almıştım.

Bana birileri çıkıp Mahzun Kırmızıgül’ün başarılı bir film çekebileceğine ikna edemez. Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak ve Ayşe Kulin’in sanat eserinin altın oran ve mükemmelliğine sahip düzgün, ciddi ve yetkin bir roman yazabileceğine ikna edemeyecekleri gibi. Çünkü roman hakkında okuduğum zengin külliyat ve romanlar, has yazarla kalb yazarı ayırt etmeye yetecek bir idrak ve ferasetle beni de donattı.  Belki de bu feraset ve idrak, bilgi ve deneyim kadar, sanat etiği ve ahlakı denilen bir değeri de içselleştirdiğimi düşünüyorum.

Türkiye’de maalesef popüler kültür etik ve ahlaki ilkelerden mahrum kalpazanlar için arz ve talep kanununa uygun bir karaborsa ahlakının, tedavüle elverişli çalakalem eserlerle, genel havuz da aşırı bir kirlenme, çürüme ve kötü kokuya sebep olmakta.

Yakup Kadir Kiralık Konak adlı romanında Sultan Abdülmecit zamanın inceliğini zarafetini yansıtan bir İSTANBULİN devrinden ve bu zarafet ve inceliği yok eden alafranga kabalıklarla kendini belli eden REDİNGOT devrinden söz eder.

Türkçe romanda sanki böyle bir gerileme de yaşanıyor. Roman ve öykü eserleriyle, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendinin Rüyaları”,  “Huzur”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”, “Korkuyu Beklerken”, Ferit Edgü “Bir Gemide”, “Hakkâri’de Bir Mevsim ( O )”, Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli”,   Bilge Karasu “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, “Göçmüş Kediler Bahçesi”,  Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde”, Mehmet Eroğlu‘nun romanları,  Hasan Ali Toptaş “Bin Hüzünlü Haz”,  Latife Tekin’in “ Unutma Bahçesi”, Mario Levi’nin “ Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, “İstanbul Bir Masaldı”,  elbette Rahmetli Mehmed Uzun’un romanları, Murat Yalçın “İma Hatası”, genç Hakan Günday, Türkiyeli soylu yazarlar… Muhafazakâr cenahtan Tarık Buğra, Mustafa Kutlu ve Sadık Yalsızuçanlar Türkçenin İSTANBULİN devrine mahsus şaheserlere imza atan ve yazarlık vakârına, ahlakına ciddiyet ve yetkinliğine sahip yazarlardı. Ve büyük bir kişilik olarak Mehmet Akif Ersoy, bir yazar asaletinin timsali benim nazarımda.

Elif Şafak, genç kızlığında iyi bir yazardı. Pinhan, Bit Palas, Şehrin Aynaları iyi romanlardı. Umberto Eco, başarılı iki romandan sonra nasıl iflasını PRAG MEZARLIĞI[i] adlı romanıyla ilan ettiyse, Elif Şafak önce AŞK adlı pembe dizi ürünü ve ardından İSKENDER adlı ucube romanıyla âdeta harakiri yaparak bir sanatçı olarak intihar etti. Araf ve Baba Ve Piç’in de yetkinlikten uzak romanlar olduğu görülecektir.

“Hayat Dönüş Operasyonunun” amirlerinden Eski Yargıtay Üyesi Sayın Ertosun gazetecilerle yaptığı bir mülakatta AŞK romanından bir paragraf alıntılayarak Elif Şafak’a hayranlığını belirtmişti. İşin kötü Yanı AŞK romanı zerre kadar bu Yüksek Yargıcın yüreğine “merhamet” aşılamamıştı. Gaddarca bir katliam gerçekleştirildi. Sıkı durun İSKENDER romanını da Çok Değerli Kadından ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin gazetecilere verdiği bir mülakatta “Henüz baş tarafını okuduğu İSKENDER romanındaki kadın algısı ve tasavvuru üzerinden bir kadın politikasını konsept edindiğini” beyan etti. O ân çocukluğumda Şule Yüksel adlı bir Mümine Hanımefendi yazarı hatırladım. Şule Yüksel Hanımefendi bir masumiyet ve samimiyeti temsil ediyordu.  Fikirleri doğru, hatalı olarak değerlendirilmesi ikincil bir meseledir kanımca. Türkiye bu masumiyet ve içtenliğini kaybettiği için hızla yozlaşmakta. O zamanlar nitelikli dolandırıcılık, hattâ Zemzem Kuyusu’na işemek gibi dalavereler revaçta değildi.  Elif Şafak, Ahmet Ümit, İskender Pala, Ayşe Kulin ve diğerlerini vekiller, bakanlar, polis müdürleri, Yargıtay tetkik hâkimleri, hattâ İbrahim Tatlıses, Nihat Doğan severek okuyabilirler. Bir yazar eserleriyle evvelemirde ontolojik bir dünya inşa etmelidir. Keşke Türkiye’nin de şimdi hayatta olmayan Bosnalı Aliya İzzet Begoviç, Çek Vacvel Havel gibi kutup yıldızları olsaydı. Mustafa Kemal’in “ Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür” özdeyişi de elbette çok önemli.

Hâlâ polisiye denilince Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza romanını hatırlamam sebepsiz değil. Attila İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” nı hatırlıyorum bir de… 2011 de Yunus Nadi Roman Ödülü alan, Adnan Gerger’in  “Faili Meçhul Öfke” romanı da başarılı bir polisiye roman. Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” romanı da önemli. Orhan Pamuk’un bazı romanlarını eleştirsem de “ Kara Kitap” post modern polisiye tarzın başarılı bir örneği.

Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin aklın almayacağı bir hırs ve tamahkârlıkla yılda iki, üç roman kaleme alacak kadar fabrikasyon imalata geçmiş “esnaf” yazarlarımız. Çok daha çok para kazanma hırslarına tavan yaptıran kapitalist iştah, keselerini kabartmakta ve pahalı REDİNGOT larını giyerek, çirkin bir serenomiye dâhil olmaktan, zerrece mahcup olmadıkları da bir vakıa.

Daha önce de Film yönetmeni Mustafa Altıoklar, Esra adlı bir hanım gazeteci arkadaşıyla birlikte ortaklaşa Mevlâna’ nın hayatını konu edinen bir roman yazdıklarını söyleyerek romanından bir pasaj okumuştu. Bir yıldan fazla zaman geçti. Bu roman yayımlandı mı?

Bende Mevlâna üzerine şöyle bir ana fikir oluştu. Mevlâna İslam’dan çok Hıristiyanlığın anlam dünyasına daha yakın bir bilgeliği inşa ettiği, yolunda. Yunus Emre’nin de İslam’dan ziyade Yunan düşünce iklimine yakın olduğunu düşündüğüm gibi. Çünkü Yunus Emre daha sonraları bir hayli Nakşibendîleştirilerek takdim edilmiştir. Yunus Emre’nin karizması onun hayli marjinal niteliklere sahip olduğunu da, akla getirmekte. Düzene karşı bir başkaldırısı ve muhalefeti olduğunu ve büyük bir gadre uğradığını, tahmin ediyorum. Cemal Süreya hâla Türkçede deneme dalında en yetkin şaheser olarak gördüğüm Şapkam Dolu Çiçekle adlı eserinde ÜN ve EFSANE üzerine belirttiği görüşlerden yola çıkarak, düzene başkaldıran, marjinal ve muhalif bir Yunus Emre portresinin, İskender Pala ve düzene biat eden kişilerin imgelemindeki DERVİŞ YUNUS’ tan farklı olduğu görüşünde ısrar ediyorum. Nasıl 18.yy. da Bektaşiliğin muhalefetini bastırmak için Nakşibendîliğin Bektaşiliği kendi içine dâhil etmesinde olduğu gibi, Yunus Emre içinde benzeri bir asimilasyondan, zoraki nikâhtan söz etmek mümkün. Nâzım Hikmet bile Burjuvazi tarafından asimilasyona tabi tutulmadı mı?

Mustafa Altıoklar’ın klişe ve şairane teşbihlerle masere hale gelen metni, feraseti o kadar olduğu için, bir şaheser takdim ediyor psikolojisi, memnuniyeti, okuduğu pasaj gibi son derece eblehçeydi. Galiba NTV de değil Haber Türk’te okumuştu. Bu hal Mustafa Altıoklar’ın, Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim, Özcan Alper gibi yetkin bir yönetmen olmadığının da bir göstergesi.

Jest ve mimikler yazarın vakârını da yansıtır. NTV de izlediğim Hakan Günday, kendinden emin, yetkin bir yazar olduğu için konuşma ve edasında,  gerçek yazarlara mahsus vakârı da görebilirsiniz. İnsanın saf ve halis, dürüst ve doğru olup olmadığı simasından belli olur. Ahmet Ümit, şairane ve klişe tasvir ve teşbihlerle iptidailiğini aşikâre eden pasajı okurken, yüzünde gerçek yazarlara mahsus vakârı ne yazık ki göremedim. Yaptığı işin cılızlığının farkında bir adamın personası kendini belli eder. Bir adamın saf, halis, dürüst ve doğru olmadığı da, simasının eğriliğinden fark edilir!

Ahmet Ümit’te, Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıkan bir genç âlimin sahne aldığı bölümü okurken klişe ve şairane tasvirlerle Sultan Mehmet’i takdim etti. Fatih Sultan Mehmet’in fiziği, giysileri,  telkin ettiği psikoloji, hakkında klişe tasvir ve şairane teşbihlerden mürekkep alelade cümleler…  İlim ve değeri hakkında klişe sloganlar.

Benim için şöyle bir problem var: Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin’in yeni bir romanını okumak zaman kaybı bir yana, insana zorluk çıkaran bir hal. Eblehçe, mecaz ve imgeden mahrum bu pespaye ürünleri okumanın zorluğunu, has okur ve yazarlar tasavvur edebilirler. Çünkü bir eserde olması gereken, okurun keşfedeceği müstesna bir ruh iklimi, özgün imge ve mecazlar, okurun derinleşerek kendini, dünyaya bakışını da yetkinleştiren eda ve niteliklerden yoksun bu yapıtlar, bir on, yirmi yıl sonra, edebiyatın çöplüğüne atılacak enkazı büyütmekten başka bir faidesi olmadığı, kanısındayım.

Fatih Sultan ve Osmanlı Sultanları popüler kültürün bu günlerde yağmaladığı, Osmanlı Padişahlarını analarından doğduklarına pişman ettirecek kadar süfli, sorumluktan uzak ve kârhanelerinin iradını katlamak saikiyle, bu aptallık katsayısı yüksek popüler, işret kültürünün eblehleştirdiği kitlelerin talebiyle oluşan kara borsanın, ciddi sanattan ziyade muhabbet tellallarına ihtiyacı olduğunun farkındalar.

Medyanın muhabbet tellallığı yaptığı, İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum! 

Hüseyin Avnî

 a.akinci58@gmail.com

Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar

Popüler kültür ürünü ne demek? Daha doğrusu kültürel bir ürün nasıl popüler olur? Bu soruya çok cevap verilebilir, ama benim cevabım daha çok toplumsal miras ile ilintili. Bence herhangi bir kitap, film, tablo vs. popüler oluyorsa, bu o “şeyin” içerisinde, popüler olduğu çevrenin kültürel ve sembolik birikiminden epey fazla şey ihtiva ettiğini gösterir. Peki ürün kendi başına ne ihtiva eder? Ürünün içerisi ve dışarısı nedir?

Derrida “içerisi” ve “dışarısı” (inside/outside) kavramlarını incelerken, bu kavramlara yeni boyutlar getirir. Ona göre çoğu zaman neyin içeride, neyin dışarıda olduğunu rahatlıkla söyleriz. Örneğin su bardağın içindedir ve bir de bardağın dışı vardır. Ama bu kolaylık özellikle sanatsal ürünlerde geçerli olmaz. Örneğin bir tablonun (diyelim ki Mona Lisa tablosu) içi çerçevesiyle sınırlıdır, dersek yanılgıya düşeriz. Mona Lisa tablosu en saygın müzenin en saygın yerlerinden birindedir. İnsanlar çok nadir bir şeye bakar gibi, onu ziyaret ederler. Tüm bu saygınlık da tablonun ihtiva ettiği bir şeydir. Bunun dışında o tablo Da Vinci’nin dehasını içerir. O tabloda “resim sanatının” o ana dek çözemediği bir teknik sorunun çözümü vardır ve bu haliyle tüm bir resim sanatını da içerir. (1) Diğer yandan tablodaki tüm o boya, bir kadın ve kadının bulunduğu toplumdan da bir şeyler içerir: giyiniş şekli, takılar, saç şekli, duruşlar vs. Tüm bunlar şunu söylememize olanak verir: Bir “sanat eseri” içinde, kendi maddiliğinden öte çok daha fazla şey içerir ve onun dışarısı demek maddesel sınırların dışında demek değildir. (2)

Bir Stephenie Meyer dalgası başlamıştı Türkiye’de. Sadece çeviri kitapları değil, orijinal dildeki kitapları da yok sattı. Korsanı da epey bir sattı. Sonrasında filmleri geldi bu kitapların. Gişer rekorları kırdı mı bilmiyorum, ama ne zaman İstiklal’den geçsem, o filmleri izlemek için gidenlerin doldurduğu sinema salonlarını gördüm. İnternetteki “canlı izle” sitelerinde en çok izlenen film olduğunu ise bahsedilen sitelerden biliyorum. Peki; bu kitaplar ve filmler nasıl bu kadar popüler olabildiler? Ve bu popülerliğin manası ne?

Öncelikle bir kadın ne ister diye soralım. Modern çağda bu karmaşık bir soru olur ve tek cevabı olamaz diye düşünülür. Ancak modern öncesi toplumlarda hakim olan belirli istekler vardı. Korunma, barınma, açlık, güdülerinin doyurulması, her insan için mühim şeyler. Ancak ataerkil toplumlar uzun süre kadına, bu güdülerin doyurulmasının ancak ve ancak bir erkek ile mümkün olabileceğini öğrettiler. Erkek de kadının istediğinin bu olduğunu belledi. Bu inanış çerçevesinde toplumsal cinsiyet rolleri oluştu, görevler dağıtıldı ve bu roller birer tabu oldular. Modernizm ile bu tabular sarsıldı. Çünkü görevler artık, kapitalizm sayesinde, rollere göre değil, bireysel becerilere ve kar üzerine belirlendi. Marxist bir bakış açısından söylersek, günlük yaşam biçemleri “insanın” fabrikada sömürülmesi üzerine kurgulanmaya başlandı. İlk zamanlar, eski toplumsal tabular korundu; ancak zamanla, kapitalizmin de baskısıyla ve feminist dalgayla, kadınlar da çalışmaya başladı. Toplumsal rollere göre değil, ekonomik rollere göre haklar alındı, verildi. Erkek ve kadına kurumlar eşit yaklaşmaya çalıştı. (Başardıklarını söylemiyorum, sadece kurgulanma aşamasından başlayarak, kurumların bu eşitliği sağlamaya çalıştıklarını söylüyorum.)

Peki, sonuç ne oldu? İnsanların “içerisindeki” zihniyet değişti mi? Kadın ne ister sorusunun cevabı bireylere göre farklılık mı arz ediyor, yoksa hala belirli bir çoğunluk eski güdülerin korunmasına mı bakıyor? Alacakaranlık filminin ve sonrasında Yeni Ay’ın bize başardığı popüleritesiyle bazı cevaplar sunacağına inanıyorum.

Ana karakter bir kız. Bir vampire aşık oluyor. Vampirimiz epey bir yakışıklı. Ama daha da önemlisi iyi giyimli, süslü arabalı ve iyi bir ailesi var. Kıza karşı oldukça korumacı. Bu korumacılık modern çağda epey bir komik duruyor. Çünkü kadının modern çağda bu şekilde korunmaya ihtiyacı yok. Bu nedenle zaten çocuk vampir ve yazarın büyülü dünyasında kız korunması gereken bir varlığa dönüşüyor. Ve bu korunma güdüsünün doyurulması, onu vampire bağlıyor. Halbuki kız vampirle tanışmasaydı, korunmaya ihtiyacı olmayacaktı. Onunla tanıştı ve korundu. Hayali bir tehlikeler dünyası, kızın korunma içgüdüsünü azdırıyor ve vampir çocuğumuz bu güdüyü doyuruyor. Kızın aşık olmaması için hiçbir sebep yok.

İkinci filmde (The Twilight Saga: New Moon, 2009) bu durum açıkça ortaya çıkıyor. Terk edilen kızcağızın en çok özlediği şey “korunuyor” olduğu hissi ve bu nedenle saçma sapan atraksiyonlara dalıyor ki tehlikeli durumlara girsin ve bu şekilde Edward’ı (vampir çocuk / esas oğlan) hissetsin. Bu durumda kurt çocuk ortaya çıkıp, kızı korumaya başlıyor ve kız ondan da hoşlanmaya başlıyor. Ama açık ki kız için öncelikli olan kurt çocuk değil, vampir oğlan. Bunun da sebebi ikinci filmin başında verilmiş. Ölümsüzlük. Esasında tüm güdülerimiz “hiçlikten” kaçmaya yöneliktir. Korunma, açlık duygusu, seks vs. Kadınlarda “hiç” olmaktan çıkmanın yolu olarak “güzellik” verilmiştir ataerkillik tarafından. Çünkü ancak güzel olduğunda güdülerini tatmin edecek oğlanı bulur (oğlan bulması gerektiği zaten öğretilmişti). Vampir de bu “ölümsüzlüğü” bahşedebilecek “beyaz atlı prens”.

Elbette tüm bu yorumlar batı epistemesi içerisinde geçerli olur. Çünkü doğu epistemesinde bu filmlerde bahsedilen aşk, gerçek aşk değildir. Çünkü kız esas oğlanın kendisine değil, esas oğlanın “güdüleri tatmin etme yeteneklerine”ne aşık olmuştur. Esas oğlanın istediği şeyler kız için anlamsızdır. Onu esas oğlana yönelten, esas oğlanın bireyselliği değil, güdülere cevap verme yetisidir.

Ve bu kitap çok sattı. Erkek kahraman genç kızların sevgilisi oldu. Çünkü şunu görüyoruz ki modernizm, feminizm, kapitalizm, değişen ekonomik döngü vs. hala kültürel ve sembolik birikimi değiştirememiş. Dilenen, istenen, özlenen şeyler hala aynı. Hatta bu dilenen şeyler anlamsız olsa dahi, kurgularla anlamlılaştırılıyor (korunmaya ihtiyaç yok, ama ihtiyaç varmış gibi düşlemek / hiçlikten kaçmanın yolu yok, ama varmış gibi göstermek).

Ataerkil düzen kapitalizmi doğursa da kapitalizm ataerkil düzen üzerine işle(ye)mez. Kurumlar, ekonomik döngü ve iktidar insanlara “unisex” davranır. (3) Ayrımın ortaya çıkması, fırsat kapılarının eşiğindeyken “bireylerin” kendi kültürel ve sembolik birikimlerine göre karar vermesidir. (4) Örneğin aynı kabiliyette iki insan bir fabrikaya başvuru yaptığında, bu iki insandan birinin veya ikisinin kadın olma ihtimali azdır; çünkü “kadının ve çevresinin” birikiminde “bir kadının fabrikada çalışması” yerine oturmaz. Diğer yandan başvuruyu değerlendirecek kişinin birikimi de bu yöndedir. Bu nedenle başvuran iki kişiden biri kadın olsa da, extrem başka bir veri yoksa, erkeğin işe alınacağını öngörebiliriz. Halbuki ne fabrikanın bürokratik belgelerinde, ne fabrikanın bulunduğu ekonomik döngüde, ne de devletin kanunlarında böyle bir ayrımı bulamayız (kimi zaman dilde erkeksi bir söylem olsa da formal belgelerin “kadını işe almayın” gibi bir söylemi yoktur). Ve bu yazılı olmayan birikimlerden ötürü de kızların çoğunluğu şu an “Edward”a aşıktır. Umarım ki bağlantıyı gösterebiliyorumdur.

Tüm bu nedenlerden ötürü, ayrımcılığı ortadan kaldırmanın tek yolu, yeni nesillerin imgelem inşalarında kilit taşı oynayan eğitim belgelerinin, sanat abidelerinin, edebi eserlerinin ayrımcılıktan uzak olması ve erkek-kadın ilişkisinin “unisex” bir tavra oturtulması olacaktır. Yeni nesil Alacakaranlık, Yeni Ay gibi eserlerle büyüdükçe, dünyada ayrımcılık devam edecektir.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Notlar:

(1) Bu teknik sorun, resmi canlıymış gibi göstermektir. Da Vinci dudakları ve gözleri ten ile statik çizgilerle ayırmadığı için, gözümüz onları her an hareket edecekmiş gibi görür. Daha doğrusu gözümüz onları istediği gibi görür. Bir anlamda Da Vinci “görmeyi” görene bırakmıştır. Bunun için bkz. Gombrich, “Sanatın Öyküsü”, pp. 293-304

(2) Bu konu için en kısa yoldan bkz. Lucy, Niall, “Derrida Dictionary”

(3) Bkz. Ivan Illich, “Gender”, 1982

(4) Bunu söylerken Aydın Uğur’un derslerinden yararlandım. Ayrıca sembolik kapital ve kültürel kapital (ben hep birikim kelimesini kullandım) kavramları için bkz. Bourdieu, “love of art”, 1991

The Kite Runner (2007, Uçurtma Avcısı)

Derya Arslan’a Sevgilerimle…

“Senin için bin tane olsa yakalarım.”

Monarşinin son yıllarından başlayıp Sovyet işgali ile devam eden sürecin arkasından Taliban rejiminin diktalığının hâkim olduğu coğrafya Afganistan… Bu süreci yaşayan günümüz Afganistan’ını gerçekçi bir bakış açısıyla anlatan Uçurtma Avcısı, her ne kadar farklı dünyaya ait olsalar da birlikte büyüyen iki çocuğun, Emir ve Hasan’ın, yaşamlarının ve kaderlerinin nasıl kesiştiğini, geçmişiyle geleceği arasında sıkışan, hala kendi iç muhakemesini veren Emir’in gözünden trajik bir şekilde anlatmaktadır… Arkadaşlık, dostluk, kardeşlik, ihanet, yalan ve sadakatin bedeline ilişkin olduğu kadar, zengin bir kültüre ve doğal güzelliklere sahip Afganistan’ın bakir topraklarının nasıl yok edildiğine, yaşanan insanlık trajedisine tanık olacaksınız. Tüm bu yaşananları romanında aşama aşama çok iyi anlatan Khaled Hosseini, bir çocuğun gözünden olayları daha iyi lansettirmiştir…

Romanın içeriğinden kısaca bahsedersek: Kabil’in zengin ve nüfuzlu Peştun bir tüccarın oğlu Emir, babasıyla olan katı mesafesini, annesinin onu doğururken ölmesine bağlamaktadır. Aslında Emir’in pısırık, çekingen ve tutuk davranışları, atak, cesur, girişken babası için işkence gibidir… Onun gibi bir babaya sahip bir oğulun bu derece pısırık olması, babanın kanayan yarasıdır aslında. Aynı zamanda Emir’le birlikte büyüyen ve kâhyanın oğlu olan Hasan ise babanın tam istediği bir oğul örneğidir. Emir’i sürekli Hasan’la kıyaslaması Emir’in psikolojisini bozmuştur. Bu durum ilerleyen günlerde Emir’in, Hasan’ı babasıyla arasındaki mesafenin sebebi olarak görmesini sağlayacaktır. Her ne kadar hor görülen bir Hazara olsa da Hasan, o kadar sadık, bağlı ve iyi niyetlidir ki, sahibi için her türlü fedakârlığa, zorbalığa katlanacak kadar… Bu noktada belirtmek isterim ki, Hazaralar Kabil’de istenmeyen, sürekli hor görülen ve bir hayvandan farkı olmadığına inanılan bir etnik azınlıktır. Hazaraları yanında bulunduran Peştunlar eğer zengin ve nüfuzlu değilseler o toplumdan aforoz edilmektedir. İşte böyle bir ortamda Hasan ile arkadaşlık etmeye çalışan Emir, anti-sosyal bir çocuktur. Hasan’ın onu koruduğuna inandığı için onunla vakit geçirmektedir. Ki içinde Hasan’ın Hazara olmasından kaynaklanan bir muhakeme vardır. Can alıcı olayların başladığı yer: Emir’in babasının gözüne girmek için mükemmel bir fırsat olarak düşündüğü uçurtma yarışmasıdır. Dönemin vazgeçilmezi olan bu yarışmada Emir’in amacı babasının rekorunu kırmaktır. Tabii, cahilliğinden dolayı hor görüp alay ettiği; ama bir türlü vazgeçemediği Hasan’ın zekâsıyla… “Senin için bin tane olsa yakalarım Emir Can…” demesi, Emir’e ne kadar sadık ve bağımlı olduğunu gösterir. Ta ki, tam bir Hazara düşmanı sadist, pedofilik tecavüzcü kişilik Assef’le karşılaşıncaya kadar… Assef, Alman asıllı bir anne ve Peştun bir babanın çocuğudur. Gençlik yıllarında Hasan gibi diğer çocuklara yapmış olduğu kötülükleri (işkence, tecavüz…), Taliban yetkilisi olarak da devam ettirmiştir. Tüm sadistliği ve acımasızlığıyla… Assef ile Hasan’ın arasında geçenler ve bu süreçte yaşananların Emir’in üstündeki sosyo-psikolojik etkilerini, Emir’in monarşi Afganistan’ından ABD’ye uyum sürecini başarılı bir dille anlatan yazar, Emir’in olgun yaşına rağmen geçmişinin iç hesaplaşmasını, Hasan’a yaptığı en büyük kötülüğün onu, yarışma günü, korumamış olmasından dolayı hayatının en büyük darbesini yemesine göz yumduğu için kendisini affedememesini, babasının yakın arkadaşı Rahım Khan’ın telefonu üzerine tekrar Afganistan’a dönen Emir’in: “Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan’ı düşündüm. Baba’yı, Ali’yi, Kabil’i… Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı…” hikâyesini olaylar zinciri şeklinde etkileyici bir şekilde anlatmıştır yazar.

Baba: “… Mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir… Bir insanı öldürdüğün zaman yaşamını çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı çalmış olursun. Yalan söylediğinde birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun…”

Bu romanda öncelikle Soğuk Savaş dönemindeki ABD-SSCB çekişmesini bariz bir şekilde görebiliriz. Baba karakterinin Rus düşmanlığı, Amerika hayranlığı, sömürgecilik sonrası yeni sömürgecilik dönemi, kültürler arası çatışma, iç savaş, göç, küreselleşme gibi konulara farklı perspektiflerle “öncesi”ni ve “sonrası”nı değerlendirme olanağı sağlamaktadır. Her ne kadar Amerikan yanlısı olsa da roman, gerçekçi bir tutum sergilemektedir aslında.

Afganistan doğumlu Amerikalı yazar Khaled Hosseini’nin ilk romanı olmakla birlikte bir Afgan tarafından İngilizce yazılmış ilk roman olması açısından önemlidir. Ayrıca 2003 yılında yayımlanan bu roman New York Times’ın en çok satanlar listesinde birinci olmuştur. Bununla birlikte uluslararası çok satanlar listesine girmiş, sekiz milyona aşkın kişi tarafından okunmuş, hem 2006 hem 2007 yılında Penguin/Orange Readers’s Group Ödülünü kazanmıştır. Yazarın best-seller olan bu eseri, maalesef aynı etkiyi sinemada izleyiciye verememiştir.

The Kite Runner’ın yapımcılığını Sam Mendes, Walter F. Parkes ve Laurie MacDonald’ın gerçekleştirmiş, senaryosunu ise “25th Hour”ve “Troy”daki çalışmasından tanıdığımız David Benioff ile Khaled Hosseini beraber yazmışlardır. Yönetmenliğini Marc Foster’ın yaptığı bu 2007 yapımı filmde, Benioff ile Foster ikinci defa karşılaşmışlardır “Stay” den sonra. Bir ABD yapımı olmasına karşılık filmin büyük bir bölümünde karakterler Afganistan Farsçasıyla konuşmaktadır. Best-seller olacak kadar etkileyici bir kitabın bu derece kötü bir uyarlaması tamamen, benim tabirimle, “based on faciası” diyebilirim size. Bir solukta okuduğum bu kitap tamamen yönetmenin talihsizliğine uğramıştır. Uçurtma Avcısı’nın etkileyici hikâyesi yönetmenin kaderci, itici üslubuyla can vermiş adeta… Her ne kadar teknik açıdan değerlendiremesem de eksikleri açık bir şekilde anlaşılabiliyor: Küçük oyuncuların performansı dışında, hikâyeden kopuk sahneler, önemli karelerin geçiştirilmesi, örneğin Sovyet işgalinden üstünkörü bahsedilip, ABD’nin can alıcı düşmanı Taliban’ın bile ayrıntısından kaçınılmış. Ayrıca Taliban tarafından yasaklanan uçurtma yarışmasının önemsizce geçiştirilmesi, olayların ikinci aşaması olan Emir’in, Hasan’ın çocuğu Sohrab’ı ABD’ye götürmeye çalışırkenki mücadelesi yok denilecek kadar silik alınmıştır. Kitabı okumayan biri için belki ilginç gelebilir, ki öyledir, tecavüz sahnesinden başka etkileyici kısmı yoktur; ama okuyan için gerçekten can sıkıcı olabiliyor. Kitabı okuyanların kapıldığı büyü filmi izleyince kayboluyor diyebilirim. Kitabın ABD yanlısı olduğundan bahsetmiştim; ama filmde ABD’yi cennet gibi gösterecek kadar ısrarcı olunması ise ilginçtir. Bu durumun yönetmenden kaynaklandığını film üzerine yapılan şu eleştiri ile ispatlayabilirim sanırım:

“Ezber bozmak bir yana yoğun ahlakçı klişeler yüzünden, anlatmaya çalıştığı hikâyenin güzelliği gölgede kalan bir film. Belki de, Afgan topraklarından kopup gelen bir ismin çok daha fazlasını katabileceği, doğru yönetmenini bulamamış, kopup boşluğa giden bir uçurtma gibi…

Bunun üzerine söylenecek bir söz olmasa gerek, değil mi?

Yazan: Melike Karagül