Marquis de Sade ve Kant

Mayıs 1, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Makale, Manşet, Sanat

“Tüm fikirlerimiz karşılaştığımız nesnelerin temsilleridir; nesnesiz bir fikir olduğu kesin olan Tanrı fikri bizde neyi temsil edebilir? Böyle bir fikir, diyeceksiniz onlara, nedensiz sonuç olması kadar imkansız değil midir?… Bazı bilginler, diyeceksiniz, Tanrı fikrinin doğuştan varolduğunu ve insanların annelerinin daha karnındayken bu fikre sahip olduklarını ileri sürerler. Ama bu yanlıştır, diyeceksiniz onlara; her ilke bir yargıdır, her yargı bir deneyimin sonucudur ve deneyim ancak duyuların harekete geçirilmesi yoluyla elde edilir; dolayısıyla dini ilkeler kesinlikle hiçbir şeye dayanmazlar ve asla doğuştan değildirler.” (1)

 

“Toutes nos idées sont des représentations des objets qui nous frappent ; qu’est-ce qui peut nous représenter l’idée de Dieu, qui est évidemment une idée sans objet? Une telle idée, leur ajouterez-vous, n’est-elle pas aussi impossible que des effets sans cause? Une idée sans prototype est-elle autre chose qu’une chimère? Quelques docteurs, poursuivrez-vous, assurent que l’idée de Dieu est innée, et que les hommes ont cette idée dès le ventre de leur mère. Mais cela est faux, leur ajouterez-vous; tout principe est un jugement, tout jugement est l’effet de l’expérience, et l’expérience ne s’acquiert que par l’exercice des sens; d’où suit que les principes religieux ne portent évidemment sur rien et ne sont point innés.”(2)

 

MME DE SAINT-ANGE : “Hayalgücü düzenin düşmanıdır, düzensizliğe ve suçun renklerini taşıyan herşeye tapar” (3)

 

MME DE SAINT-ANGE :”…elle[l'imagination] est ennemie de la règle, idolâtre du désordre et de tout ce qui porte les couleurs du crime…”(4)

 

DOLMANCé :”Bizi yakmayın derilerimizi yüzmeyin! Doğa bize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkalarına yapmamamızı söylüyor. » Aptallar! Her zaman için zevk peşinde koşmamızı öğütleyen, asla başka duyguya, başka esine yer vermeyen doğa, nasıl olur da bir sonraki anda, eşi benzeri olmayan bir tutarsızlıkla, eğer başkalarına acı verecekse bu zevkten kurtulmamızı buyurabilir?” (5)

 

DOLMANCé: “Ne nous brûlez pas, ne nous écorchez pas! La nature dit qu’il ne faut pas faire aux autres ce que nous ne voudrions pas qu’il nous fût fait. » Imbéciles! Comment la nature, qui nous conseille toujours de nous délecter, qui n’imprime jamais en nous d’autres mouvements, d’autres inspirations, pourrait-elle, le moment d’après, par une inconséquence sans exemple, nous assurer qu’il ne faut pourtant pas nous aviser de nous délecter si cela peut faire de la peine aux autres?”(6)

 

’in isim babası olan Marquis De Sade içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda hala tartışılmaya devam eden ve belki de tarihinin en sansasyonel yazarıdır. İçinde bulunduğu yüzyılın tartışmaları ve politik olaylardan da etkilenimi dikkate alındığında Sade’ın aşırılığı ve tutarsızlığı bir noktaya kadar mazur görülebilir. Fakat ifade ettiğim gibi Sade ilk etapta çağının insanıdır. Tüm çelişkileri ve aşırılıkları ile birlikte aydınlanma yüzyılının düşünce yapısını ve “zeitgeist”ini yansıtır. Bu minvalde onun aşırı sapkınlığı ve karşısındaki insanı bir ter ve irin yığını görme alışkanlığı nasıl yorumlanmalıdır? Sade’ın sapkınlığını ilk etapta anlamak biraz zor olabilir; dahadoğrusu bu bir çeşit içindeki nihilistikprojeler olarak kavramsallaştırılabilir. Önceliklekonu doğa ve ilkeleri olduğunda Sade’ı ve onun dile getirmeyeçalıştıklarını salt etik ile sınırlandırmalı mıyız ? En azından “kötülük”ü kaos ve yıkımın inceliklerini gösterecek şekildeinsanın hayatını şekillendiren artistik bir proje olarak kabuletmeliyiz.

 

Sade’ın ana stratejilerden biri de anlatım biçimlerinin aşırı süslüzenginliğine ve mutlak tutarsızlığına başvurmaktır. O etrafındaki toplumsal dünyada meydana gelen adaletsizlikten hem nefretetmekte hem de buna hayran olmaktadır.Bu minvalde ahlakın yasalarını reddeder; aynı zamanda çelişkileri de bir üst seviyeyetaşır. Onun için insan hayatı alışılmışın dışındabirtutarsızlıklar toplamıdır. Hayatın bu çeşit üretim süreci sadeceSade’ın tarzı ve estetiğini karakterize eder.

 

Sade’a göre eğer insan tam anlamıyla ahlaklı ise o bir birey değilsadece bu değerleri taşıyan herhangi biridir. Öyle görünüyor kiSade, ahlak yasalarının ve onlardandevşirilen ilkelerin “identité personnelle”i yok ettiği düşüncesindedir(7) (Fakat buSade’cı hazzın da yaptığı şeydir). Bu meyanda birey ya da kimlik sahibiolabilmenin tek şartı “öngörülemez olmak ”(8)tır. Bununla birlikte o, doğal dünyanın, enerjinin, hazzın, duygulanımın ve yıkımın kaynağıolduğunu vurgulayarak kendi kaderine karşı mücadele eder. Bu noktadabir ikilem ile karşılaşmaktadır ; insan “etik”in sınırları içindekibilinmeyen bir yıkım ile yüzleşecektir (yani herhangi bir iyi insangibi uslamlama yaparak kendi bireyselliğini kaybedecektir). Zizek’in “Kantand Sade: Ideal Couple” isimli makalesindeki Jacqueline du Pré örneğibenzer okumalar ile yorumlanabilir; “… Jacqueline du Pré’nin hazinkaderi, koşulsuz buyruk ile bu buyruğun öteki yüzü, yani kişininmisyonunun peşinden giderken feda etmek zorunda kaldığı sıradanempirik nesnelerindizisel evrenselliği arasındaki yarılmanın kadınsıbir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır”(9). Bu çeşit bir kaderdenkaçmanın tek yolu başkaldırmak ve anlaşılabilir ya da makul düşünce vesağduyulu eylemin yasalarını ihlal etmektir. Böyle bir tepki etikadı verilen sessiz ölümden kaçmanın tek yoludur. Fakat bu tepki eyleyenin hayatını “biricik” konumuna getirmez. Çünkü libertenlerçığlık attıklarında birbirlerinin aynıdırlar[1]. İhtiyaç duyulan isebir çeşit “kötü”nün felsefesidir. Bu”kötü felsefesi” bir etikolmamakla birlikte kişinin kendisini bireyselleştirmesininyöntemidir.

 

Bu konuyu daha fazla açmak gerekirse, “identité personnelle” değerler, iyi bir hayat “artificiel”dir. Bunlar vasıtasıyla kişinin kendi varoluşunun bir görünümü açıklanabilir. Sade’ın eserleri hovardalar arasındaki güven ve dostluğun ahlaki tanımlamalarıyla doludur. Onların değerler üzerine yaptıkları tüm açıklamalar yetersiz ve sınırlıdır; aslında Sade onları da aşmak ister. Bu, ihanet, şiddet ve nihilizmin maskelenmesini de beraberinde getirir. Değerler ve ahlaki kurallar Sade için bir kimlik açıklayıcısı değildir. Fakat başka türlü asla varolamayacak olan şeylerin tadını çıkarmayı mümkün kılar. Bazı kurallar ihlal edilir, bazıları aşılır ve “identité personnelle” orjiastik hazlar içinde erir. Etik ilkelerin kendisi tarafından karşı çıkılan “enjoyment”ı mümkün kılar. Ötekilere uygulanan bu katı disiplin, efendiler için oldukça hoştur. Fakat bu tip disiplin ve kurallar efendilere de uygulandığında bunların aşılması gerekir. Eğer ahlaki kuralların kaynağı dinse, herhangi bir temeli yoktur ve ihlal edilmelidir. Sonuç olarak ilkelerin aşılması ancak Silling (Sodom’un 120 Günü isimli romanda malum hadiselerin geçtiği yer)’de arkadaşların birbirlerine ve ahçıya zarar vermemeye söz vermeleri ile sağlanabilir. Bu aşılmış kurallar zaman, mekan ve insan açısından sınırlı bir uygulama alanına sahiptir. Kuralları aşmanın bir başka yolu ise kendini disipline etmektir. Juliette hazlarını artırmanın yolunun “mahrumiyet” olduğunu biliyordu. (10)

 

Bununla birlikte, Sade’da eylemin iyi ya da kötü olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. O doğaya göre eylemlerini biçimlendirmektedir. Ona göre şehvette korkunç olan hiçbir şey yoktur. Bu yasaları ya da tüm insanlığı sarsan, en olağanüstü ve en tuhafeylemler arasında bile doğada rastlanmayan tek bir eylemin bulunmayacağını belirtmiştir. Eğer benim eylemlerimi bana doğa esinliyorsa benim eylememin iyi ya da kötü olacağına kim karar verebilir ki? Doğanın kendi esinlediği şeyi mahkum edecek iki ayrı ses yoktur. Bu minvalde eylemler doğal yasalarının katı belirlenimi altındadır. 

Ne ahlaksızlıktan pişman olmalı ne de erdemden gurur duymalı. İyi bir insan yaratmak yerine hergelenin tekini yarattı diye doğayı suçlamamalı; o kendi bakış açılarına, planlarına ve ihtiyaçlarına göre davrandı: buna itaat edelim… (11)

 

“il ne faut pas plus s’enorgueillir de la vertu que se repentir du vice, pas plus accuser la nature de nous avoir fait naître bon que de nous avoir créé scélérat; elle a agi d’après ses vues, ses plans et ses besoins: soumettons-nous” (12)

 

Bu minvalde yaratma ile imhayı da doğanın yasalarından kabul eder. Çünkü yoketme olmadan hiçbir şey doğmaz. Hitler’in ancak bu şekilde davranışları temize çıkarılabilirdi (?) Aynısı Kant için de söylenebilir mi? Gestapo’nun Yahudi Sorunu departmanının başında da görev almış olan ve milyonlarca Yahudi’nin öldürülmesinde aktif görev alarak mobilize ölüm birliklerine emir veren Eichmann, Kudüs’teki savunmasında “Kant’ın ahlak kurallarına ve görev (ödev olarak değiştirelim) tanımına uygun şekilde yaşadığını” belirtmiş ve savcının bu konu hakkındaki sorularına binaen de “kategorik imperative”in doğru bir tanımını yapmıştır. “Kant hakındaki sözlerimle, irademin ilkesinin her zaman genel yasaların ilkesi haline gelebilecek şekilde olması gerektiğini kastediyordum”(13). Fakat Eichmann’ın Kant’ın sözlerini herhalükarda çarpıttığı, Kant okumasını “Öyle eyle ki eyleminin dayandığı ilke kanun koyucunun veya Führer’in koyduğu kanunların ilkesi gibi olabilsin”şeklinde değiştirdiği de aşikardır. Aslı esasında bu Kant’ın Kategorik İmperative’ini tersten okumaktır. Lakin Hannah Arendt’in de vurguladığı gibi Eichmann’ın “yanlış okuması”, Kant’ın kategorik İmperative’inin”küçük insanın gündelik kullanımına uygun” (14) olarak adlandırdığı şeyle uyumludur. Yasalara bağlı olmak, insanın salt yasalara uyması anlamında değil, uyduğu yasalara kendisi koymuş gibi hareket etmesi anlamına gelir. Fakat Arendt’in belirttiği gibi bir uyum sözkonusu olsa da Kant’ın ahlak felsefesi muhakeme yetisi ile ilintili olmakla birlikte körü körüne itaati imkansız kılar (15). Şunu da belirtmek gerekir ki, Kant’ın “kategorik imperative”ini kurtaran da onun yanlış anlaşılıp eleştirilmesine neden olan da, bu buyruğun “formel” olmasıdır.  Kategorik imperative’in içeriği boştur.Onun içeriği bir otonomi ile yani kişinin kendisine verdiği “buyruk”lar ile doldurulmaktadır. Bu noktada Kant ahlaklılığı pratik aklın bir olgusudur.

 

Lakin bu noktada Kant, ahlaklılığı duygu, arzu ve isteklerinden arınmış bir varlığa bağlamaktadır (16). Bu minvalde sevgi ve dostluk gibi şeyler ahlaki bir nitelik taşımazlar. Çünkü bunlar doğal eğilimlerden kaynaklanmaktadırlar ve “patolojik bir güdülenim”ce belirlenirler. Bu nokta aynı zamanda Etik’in başat problemini değiştiren bir noktadır. Çünkü Kant’tan önce etik “en yüksek iyi” etrafında sorular sormaktadır. Kant ise Etik’in başat problemi olarak “doğru eylem”i ortaya atmıştır. Fakat asıl sıkıntıların meydana geldiği bu noktayı Lacan “Kant Avec Sade” isimli makalesinde farklı biçimde yorumlar: Kant”imkansız olarak gerçeğin etrafında dönen arzu boyutunu keşfetmiştir” (17). Lacan’ın “sahip olunamayan fallusa ulaşmak” ya da “gerçeğin temsili olanaksız ve öznenin içinde bir kara deliğe dönüşen birşey olduğu” ve yahut “ilk meme”nin hissettirdiklerinin tamamen ulaşılamaz olması gibi düşünceleri ile paralel okunmalıdır. Kant geleneksel etik içinde dışlanan bir şeyi etikte meşrulaştırmıştır (18) (ahlak yasasının ulaşılamaz olması gibi); yani “imkansız” olarak etik etrafında dönen arzu boyutunu. Buna Lacan “saf arzu” demektedir. Lacancı terimler ile ifade edersek acaba Sade’ın “haz ilkesinin ötesindeki” Jouissance’ı ile Kant’ın patolojik olanı dıştalayan etiği arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir? Bu sorunun cevabını bazı düşünürler vermiştir.

 

Ya Sade?

 

Kant bir yana Sade’ı da bu kadar çabuk gözden çıkarmamalıyız. O aslında bize erdemleri ve ahlaksızlıkları bildiren doğanın esinlediği şeyin eylemleri belirlemede oldukça “une mesure très incertaine” (19) (oldukça belirsiz bir ölçü) olduğunu ifade etmektedir. Bunun için insanın görevlerini üç ilişki içinde ele alır :

 

1-Vicdanın yüce varlık karşısında dayattığı görevler

2-Hemcinsleri (ses fréres) ile birlikte yerine getirmesi gerekenler

3-Yalnızca kendi ile ilişkili olan görevler

 

İlk evvela, Dostoyevski’nin-Camus’nun da diline pelesenk olmuş-BratyaKaramazovi’de geçen bir sözü vardır:”Tanrı yoksa her şey mübahtır” der. Bir tanrıya inanmadığınızda o “yüce varlık ”ın dayattığı vicdanı görevler ortadan kalkar. Dinsizlik, günah gibi kavramların bir anlamı olmayacaktır. Bu nedenle La Philosophie dans le Boudoir isimli romanında Sade Deizm’i ve dinleri sürekli eleştirir. Bu konu ile paralellik içinde, Sade bize özellikle “Français, encore un effort si vous voulez être républicains (Fransızlar, cumhuriyetçi olmak istiyorsanız biraz daha çabalayın)” bölümünde ahlak’ın ve insanlar üzerindeki tahakkümün kaynağı üzerine temel sorular sorar ve kendince yanıtlar verir. Öncelikle din olmadan yasaların ne işe yarayacağını sorar ve ahlakın dine değil dinin ahlaka dayanması gerektiğine inanır. Bu noktada ahlakı geliştirebilecek, onun devamı olabilecek, ruhu yüceltecek ve özgürlüğünü sürekli kılacak bir dine ihtiyaç duyulduğunu belirtir. Bunun için de Roma’nın paganlığını önerir. Dini batıl inançların engellerini parçalamadan tiranlığı ortadan kaldırmanın imkansız olduğunu belirtir. Bu, Locke’nın “ahlakın kökünün otorite olduğu” fikrinin bir çeşit onaylanması olarak göze çarpar.

 

Öncelikle Antik Yunan’daki etik anlayışı daha çok mikrokosmos ve makrokosmos benzerliği çerçevesinde temellendirilmiştir. Bu noktada makrokosmos’da geçerli olan mikrokosmos’da da geçerlidir. Yani ahlaksal yaşamda da doğadaki kurallar geçerlidir. Stoacılar da bu düşünceyi temel alarak, ahlaki yaşamı “doğa ile uyum içinde olan yaşam” olarak düşünmüşlerdir. Bunlara ilaveten Aydınlanma yüzyılı olan 18.yy’da bilhassa Fransız Materyalistleri olarak adlandırılan bir kesimden ciddi anlamda etkilenmiştir. Bu etkilenim Baron d’Holbach ve Claude Adrien Helvetius, hatta hatta Shaftesbury’ye kadar götürülebilir. Bilhassa “Sade’ın bencilliği” ile Hobbes temelli Helvetius’un bencilliği ile belirli paralellikler taşır. Helvetius’a göre “insanın düşünmesi bencilliğini doyurmak ve gereksinimlerini gidermek içindir. Bu da doğanın bir buyruğudur. Ahlak da doğadan başka bir şey değildir ve her eylemin normu insan doğasını meydana getiren egoizmdir (20). Bununla birlikte toplumsal olması açısından erdem ile egoizmi birbiriyle uzlaştırmaya çalışır. Salt Fransız materyalizmi değil aynı zamanda Jean Jacque Rousseau ile Hobbes etkisi de mevcuttur. Bununla birlikte aydınlanma yüzyılı içinde geçen tartışmaların birçoğuna değinir; bu tartışmalarına Hristiyanlık ile başlar ve deizme olan saldırıları ile sürdürür. Günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemini ateizmolarak nitelendirir. Hatta “Cause Efficiante (etker neden)”in de gereksizliğini ve “hareketin maddeye içkin” olduğunu belirtir. İlk yasa koyucuların icat ettikleri bu kuruntunun onların ellerindeki zincirlere dönüştüğünü ve halkı bir köle haline getirdiklerini belirtmektedir. İktidarın dini kullandığını ve dinin ise özgürlük sistemi ile bağdaşmadığını belirtmiştir. “Herşeye kadir olan ve arzuladığı şeyi yerine getiremeyen bir Tanrı istemiyoruz” der. Bunu Deizm’in dünyayı yaratan ve akabinde hiçbir şeye karışmayan tanrısına yönelik ince suçlamalar olarak algılamalıyız. Keza bu suçlamadan Deizm’in en ateşli temsilcisi olan Voltaire ve Robespierre de payını almıştır.

 

İkinci olarakhemcinsleri ile ilgili görevleri ele alınır. Bunun eleştirisi ise Hristiyan ahlakı temelinde yapılır. Hristiyanlığın temel düsturlarından biri “komşunuzu da kendiniz gibi sevin!” dir. Sade ise bunun doğaya aykırı olduğunu belirtir. Burada bilinçli ya da bilinçsiz bir Aristoteles eleştrisi de vardır (“Dost bir başka kendi”dir).Buna ilaveten birbirimize karşı olan ödevlerimiz konusunda evrensel yasalar buyurmanın apaçık bir saçmalık olduğunu dilegetirir. Sade’ın burada bir “koşulsuz buyruk” eleştirisi içinde olduğunu söyleyebilir miyiz ? Mesnetsizce konuşmak kolay olsa da Jacques Lacan’ın “Kant avec Sade” isimli makalesinde bizimle aynı fikirde olduğunu söyleyemeyeceğim.Aslında bu noktayı Sade sıkı biçimde eleştirmiştir; böyle bir yöntemin, tüm askerlerinin aynı ölçülerde dikilmiş giysiler giymesini isteyen generalin yöntemi kadar saçma olacağını söyler. Çünkü eşitsiz karakterdeki insanların eşit yasalara boyun eğmesini istemek korkunç bir adaletsizliktir. Fakat bu eleştiriler sanki “kabul edilmiş evrensel ahlak yasaları” temelinde yapılmıştır. Yani “koşulsuzbuyruk”tan belli bir şey anlaşıldığında bu tip yorumların yapılması çok doğaldır. Tıpkı Aristoteles’in Platon’un “iyi ideası”nı etik alandaki düşüncelere genellemesi gibi. Kant’ın “koşulsuz buyruk”unun içeriğinin boş olduğu ve bu içeriğin özne tarafından doldurulacağı fikri pek dikkate alınmamış gibidir.Bununla birlikte minimal düzeyde yasa yapılırsa insanların bunlara uyabileceğini belirtir Sade.

 

Fakat buradaki çıkarımları “yasanın doğası” üzerine yoğunlaşır. Onun düşüncesine göre bazı insanlara asla uygulanamayacak erdemler olduğu gibi onların mizaçlarına asla uymayacak reçeteler de vardır. Her insanı ayrı bir mizaç olarak kabul edersek, haliyle doğanın onlara esinledikleri şeyler de farklılık gösterecektir. Bundan dolayı her insan için ayrı bir yasa yapılamaz ama yasa sayısı minimal düzeyde tutulabilir. Bu noktada mizacına uymaması nedeniyle işlediği suçtan ötürü o insanı cezalandırmak “doğayı cezalandırmak”anlamına gelir. Yasa ise doğaya her zaman karşıttır (et la loi, au contraire, toujours en opposition à la nature(21)) ve doğanın neden olduğu sapmalara izin vermez.

 

Burada Zizek’in yaptığı eleştiriyi anmadan edemeyeceğim:

“… the truth of Kant’s ethical rigorism is the sadism of the Law, i.e. the Kantian Law is a superego agency that sadistically enjoys the subject’s deadlock, his inability to meet its inexorable demands, like the proverbial teacher who tortures pupils with impossible tasks and secretly savors their failings? ” (22)

 

Fakat bu eleştirinin de yeni olmadığını “ahlak yasası”nın-yani Kant’ın “Kategorik İmperative”inin-süperego’dan başka bir şey olmadığı tarafından defalarca belirtilmiş ve ahlak yasasının “uygarlığın huzursuzluğu”nun tam merkezinde olduğusöylenmiştir. bu kaynaklarını süperego’dan alan “etik”in kendi emirlerini dayatmaya çalışan her türlü ideolojinin kaynağı olduğunu iddia etmiştir. Kabaca Eichmann’ın savunusu ile birlikte değerlendirildiğinde ’un haksız olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Fakat bu temellendirmenin (ahlak yasası=süperego ajanı) iyi bir şekilde gözden geçirilmesi gerekmektedir.  

 

“Hemcinslerine olan yükümlülükleri”nde Sade teker teker “iffetsizlik, utanç (doğa insanın utançlı olmasını amaçlasaydı insan asla çıplak doğurmazdı), sodomi (doğanın esinlediği şeye saygı göstermeliyiz), cinayet, ensest (insanlık ensestten türemiştir), pedantizm (ki bunun Antik Yunan’da suç olmaması düşüncesi ile temellendirilir), tecavüz (ki bunun haklılığını başka bir kötü ile karşılaştırarak temize çıkartır. Hırsızlık daha kötü bir şeydir çünkü hırsızlık mülkiyete el koymakken tecavüz o malı bozmakla yetinir) ve kadınların ortak olmasına (özgür bir varlık asla mülk edinemez)” gibi tüm “suç olarak nitelenebilecek edim”leri kendince haklı çıkartır.

 

Üçüncü ve son olarak ise “insanın kendine karşı olan görevleri”nden söz eder. Bu konuda işlenebilecek tek suçun “intihar” olduğunu belirtir ama bunun da asında bir suç olmadığına, antikçağ’daki tüm eski yönetimlerin buna izin verdiğine işaret eder.

 

Sade’ın betimlediği yaşam tarzı o kadar yoğun ve tutarsızdır ki aynı zamanda karşılaşılan durumlar oldukça yapay ve teatraldir. Burada eksik olan “işkencecinin kimliği”dir. Bundan dolayıTimo Airaksinen“geleneksel etik”in Sade pratogonistlerinin hayatlarında uygulanamayacağını belirtmiştir. Kimsenin kimliğinin olmaması Sade’ın karşıt-etik’inin ana ilkesidir. Sadece seçilmiş bir kaç birey gerçekten “anti-person”durlar (23). Onlar bireyselleştirilmediklerinden, alışılagelmedik biçimde anlattıkları kötü hikâyeler, düşüncelerini felsefeleştirmeye çalışmaları ve yaptıkları eylemler vasıtasıyla tanımlanabilirler. Onların dışındaki tüm insanlar çöpe atılacak birer nesne ya da kan ter ve gözyaşı üreten mekanizmalardır.”İnsanı bir nesneye indirgeme” Lacan tarafından Kant’ın bir Sade’cı olduğuna dair yorumunu da beraberinde getirmiştir. Kant’ın o ünlü evlilik tanımı -”karşı cinslerden iki yetişkinin, birbirlerinin cinsel organlarını kullanmak için yaptıkları sözleşme”- öteki’ni, öznenin cinsel partnerini, kısmi bir nesneye, yani bedenindeki haz veren bir organa indirgemesi ve onun bir kişi olarak bütünlüğünü görmezden gelmesi onun tamamıyla bir Sade’cı olduğu anlamına gelmez mi?(24). Bu minvalde insan onurunun etik idealleri temelden yanlıştır. Sade’ın mantığı anti-hümanisttir. Sade’ın karşıt-etiği kötü bir plana göre yaşam ilkelerini tanımlar. Temel kurallar kişinin cani ve düzenbazca da olsa amaçlarını belirlemelerini gerektirir. Zevk için insanları asan bir hakim paradigmatiktir. Juliette isimli romanındaki Saint-Fond bunun bir örneğini temsil eder. Fakat Sade’ın karakterleri aydınlanma, barok ve mantığın kategorileri konusunda oldukça belirsizdirler.

 

Bununla birlikte Sade’ın erdem olarak isimlendirdiğişey standart olarak algılanan “erdem” değildir. O “erdem” derkeninsanın masumiyetinin ve bakirliğinin el değmemiş bir durumunu ifadeeder. Bu tanım Pier Paolo Pasolini filmlerinde ele alınan masumiyet ve “çıplaklığa” çok yakındır (bu değerlendirmeden Salo filmini bağışıktutuyorum; bu filmdeki sadistik eylemler faşizmin totaliterliğinin insanvücudu üzerinde konumlandırılmasıdır).Bu minvalde kötü olan “tutarlıve belirgin bir güdü”yü meydana getirmez. Hiçbir ahlaki güdülenme Sade’ın evreninde bulunmaz.

 

Sade farklı bir oyun oynar. Erdemler dünyasında aynagörevigören yani onu yansıtan  “kötünün ideal dünyasının varolduğu”nu imaetmez. Bu karşıt hayatta, kötü eylemler faydalı, acılar hoş, yıkımiyi ve nefret ise dostluk anlamına gelir. Ve kötü insan sapkın olmak içinbir “ahlaklılık”a ihtiyaç duyar. “İyi bir dünya”dan farklı olarak, kötü bir dünyanın herhangi bir anlamı yoktur. Ayna imgelerininters-yüz edilmiş dünyasında, erdemin kötülüğün boyunduruğunda olduğu vekötünün ise hiçbir şey olmadığı fikri katmanlı bir düzen tarafından ikameedilmelidir. Hayat bu noktada yıkıcı doğa ve hayat oyununu birleştirenteatral bir performansa dönüşmektedir. Fakat kötü insan bu sahneyiaşamaz çünkü oyunu terk ettiğinde oyundan sonra gideceği bir evi ya darolünün yerine geçecek olan bir kariyeri yoktur. Etik ya da dini erdemonun hayatını şekillendirmemiştir. O biteviye doğanın girdabına doğrusürüklenen döngüsel hazlar içindedir. Bununla birlikte gizlilik veerdemli görünme ise Sade’ın “kötü insan”ının önemli bir özelliğidir. Lakin her ne kadar da bu şekilde belirtilse de acaba “kötülüğün erdem haline geldiği” bir koşulsuz buyruk tasarlanabilir mi? Bu ise bilimkurgu sinemasında veya en basit anlamda iyi ve kötü arasındaki mücadeleyi yansıtan çizgifilmlerde bile örtük bir şekildevardır. Kahramanlarımız ya da filmin pratogonistleri yenilgiye uğradıklarında kötülük tüm dünyaya hakim olacaktır. Genel itibariyle “bu kötülüğün hakim olması” sadece belirsiz bir şekilde ya da bir imge aracılığı ile (H.G. Wells uyarlaması olan “The Time Machine” filminde mesela, sadece gelecekte kötünün dünyayı ne hale getirdiğine yönelik bir görüntü ile) izleyiciye aktarılır. Her ne kadar“kötülüğün” bir “ahlaklılık” seviyesine yükseltilmesi söz konusu olsa da bunun Kant’ın “koşulsuz buyruk”u gibi bir özneyle gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

 

Bu noktada en başa dönersek, Platon’un Politeia’da Thrasymachos’a karşı savunduğu düşünceye ulaşırız. Her ne kadar kötü olursanız olun, bunun bir ahlak yasası olması mümkün değildir; çünkü bunun ahlak yasası olmasını isteyenler bile bir biçimde birbirlerine karşı erdemli olmak yani “iyi” olmak zorundadırlar. Bundan dolayı Sade’ın libertenlerinin ya da kötü karakterlerinin birbirleri ile ilişkileri bu “ince nokta” ışığında değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, erdemli karakter ancak erdem bağlamında yani makul birsosyal düzen içindevarolabilir. Bu tip bir sosyal düzen Sade’ın kurgusaldünyasında bulunmaz. Sade birçok yerde “erdem kötülük ve kötülük deerdemdir”der. Bu ise erdemin salt kötünün rolünü yüklenmediği aynızamanda kötünün de sık sık erdemin rolünü üstlendiği gerçeğini ortayaçıkarır. Foxelange’daki Franlo karısına karşı saygıyla davranır. MissHenriette Stralson’daki Granwell ise bir cömertlik timsalidir. Buçeşit dönüşümlerin doğru yorumu ise kötü bir dünyanın değişken olduğu,kontrol altında olmadığıdır. Gerçek değerler sahneden silinmektedir.Bundan dolayı kötülük, iyiliğin bir karşıt imgesi olarak tek başınahükmedemez.Lakin Sade’a, karakterlerinin sapkın repertuarlarına dahakarmaşık ve kavramsal hamleler yapma olanağını verir. Sade’ın düşüncesinin çeşitli bileşenlerinibirleştirdiğimizde, bunun da bir çeşit oyun olduğunu görebiliriz. Eğerbir Liberten diğer insanların erdemli davrandığı gibi kötüdavranıyorsa, o doğru yoldadır. Her şeye rağmen, Sade’ın düşüncesikısmi olarak eğitimseldir. İnsanın adil olmayan toplumsal sözleşmeye veyıkıcı doğanın anaforuna girmesi iyi bir hayatı pek de mümkünkılmayacaktır.(25)

 

Sonuç olarak Sade oldukça parodiktir. Acıya tapmak hedonistetik’in parodisidir. İşkenceden önce konudan konuya atlayan felsefisöylevler, dini engizisyon tarafından ölüme mahkum edilen kurbanlarayapılan “Consolatio”nun bir parodisidir. Silling ise Hobbes’cutoplumsal sözleşmenin parodisidir. Silling’deki homoseksüel sefahatalemi ise Sokrates’in Şölen’inin parodisidir. Değerlerin açıkçatersyüz edilmesi etik düşüncenin bir parodisidir, çünkü Sadegeleneksel erdemlere “oldukları gibi” ihtiyaç duyar; onlar kötüahlakın zorunlu durumlarını meydana getirmektedirler.

Calderon de la barca (Seçim Bayazit)

calderon@.com 

KAYNAKLAR:

1) Marquis De Sade, Yatak Odasında , çev. Kerim Sadî (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2005), sf 127.

2) Marquis De Sade, LaPhilosophie dans le boudoir ou Les Instituteurs immoraux(Quebec: La Bibliothèqueélectronique du Québec, Collection Libertinage, Volume 6: version 1.0), sf 242-243.

3) Marquis De Sade, Yatak Odasında Felsefe, 112

4) Marquis De Sade, La Philosophie dans le boudoir ou Les Instituteurs immoraux, 98

5) Marquis De Sade, Yatak Odasında Felsefe, 77.

6) Marquis De Sade, LaPhilosophie dans le boudoir ou Les Instituteurs immoraux, 138-139.

7) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade(…, Routledge,20…)

8)Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade

9) Slavoj Zizek, “Kant ve Sade: Mükemmel Çift”,  Cogito 41-42 Sonsuzluğun Sınırında Immanuel Kant (2000)

10) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade

11) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade

12) Marquis De Sade, Yatak Odasında Felsefe, 79.

13) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade

14) Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, 143.

15) Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, 144.

16) Doğan Özlem, Etik: Ahlak Felsefesi(İstanbul: Say Yayınları, 2010) , 84.

17) Alenka Zupancic, Kant, Lacan, çev. Ahmet Süreyya Özcan(Ankara: Epos Yayınları birinci baskı, 2005), 17.

18) Alenka Zupancic, Kant, Lacan, 17.

19) Marquis De Sade, La Philosophie dans le boudoir ou Les Instituteurs immoraux,249.

20) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade

21) Marquis De Sade, La Philosophie dans le boudoir ou Les Instituteurs immoraux, 256.

22) “Kant and Sade: the Ideal Couple”, http://www.egs.edu/faculty/slavoj-zizek/articles/kant-and-sade-the-ideal-couple.

23) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade, sf

24) Slavoj Zizek, “Kant ve Sade: Mükemmel Çift”,  Cogito 41-42 Sonsuzluğun Sınırında Immanuel Kant (2000) ; sf.

25) Timo Airaksinen, Philosophy of the Marquis de Sade

 Bu Yeditepe Üniversitesi Öğrencilerinin çıkardığı “Philomag” adlı dergide yayımlanacaktır.

p class=”MsoNoSpacing” style=”text-align: justify; text-justify: inter-ideograph;”

Bir Sömürü Biçimi Olarak Reklam

Mart 28, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Makale

İktidar halk üzerinde egemenlik sağlayıp ideolojilerini benimsetmek için belli ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar. Bu aygıtlardan en etkilisi olan medya, bireyleri tüketim kültürünün kölesi haline getirerek onları daha çok çalışıp daha fazla tüketmeye teşvik eder. Kapitalizmin mutlak egemenliğinin sağlanabilmesi için , tüketicileri kitleleştiren endüstrisine ihtiyaç duyar. Popüler kültürün bir ürünü olan ise popüler kültürün özelliklerini kullanarak bireyleri ve kültürleri sömürür.

Sömürgecilik, güçlü devletlerin Hıristiyanlaştırma ve medenileştirme amaçları adı altında ucuz hammadde ve işgücü bulmak amacıyla sosyal ve ekonomik açıdan güçsüz devletlerin topraklarını ve kültürlerini işgal etme sürecidir. Sömürme ideolojisi sadece devletlerin topraklarının ve de insanların işgücünün sömürülüp daha sonra sömürülen o toplumu devamlı tüketici yapma amacından ibaret değildir. Sömürme eylemini uzun vadede devam ettirebilmek için iktidar kültürü metalaştırıp sömürmeyi hedefler. Hızla tüketilen koloniler ve kültürler, kapitalistleri yeni arayışlara sevk etmektedir. Küreselleşmeyle birlikte, kapitalistler tüketimi artırmak için baskın tek bir kültür üzerine yoğunlaşır. Bu baskın kültür, kültür endüstrisinin başarmak istediği aynılaştırma projesinin bir ürünü olmakla beraber, dünyadaki tüm bireyleri talepleri ve ihtiyaçları aynı olan tüketicilere dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tek kültür yaratma sürecinde ise öteki kültürlerin yok edilmesi bir bakıma sömürülmesi gerekmektedir. Adorno ve Horkheimer’ın “” makalesine göre, içerisinde iktidar insanların aynılaştırılarak daha kolay kontrol edilebilmelerini hedefler. Ekonomik ve siyasal alanlarda gücü elinde bulunduranlar kültür endüstrisini de ellerinde bulundurmak isterler. sayesinde daha az maliyetle daha fazla tüketiciye ulaşıp o tüketicileri sonsuz tüketici kategorisine koymak konusunda bir adım daha önde olurlar. Kültür endüstrisinde bireyler insan olarak değil tüketici olarak görülür ve tüketici kitleleri aynılaştırılarak kitlelerin ihtiyaçları ve talepleri standartlaştırılır. Kitlelerin tüm talepleri ve ihtiyaçları önceden iktidar tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden kitlelere istekleri ve ihtiyaçları normal gelir. Bu sahte normallikle seçim yapma haklarının olduğunu düşünürler oysa kültür endüstrisinde tüm seçenekler önceden belirlenmiştir. Yaz tatilinde plajda mı yaylada mı evde mi olunacağının bir önemi yoktur çünkü tüm seçenekler zaten endüstri tarafından belirlenmiştir.  Bu noktada reklam popüler kültürün de özellikleri olan mutluluk ve anlam yaratma süreçlerini kullanarak kitlelere ulaşarak onları sömürür.

’e göre popüler kültür insanlar tarafından insanlar için sosyal mücadelenin sonucunda baskın kültüre tepki olarak doğan kültürdür. Popüler kültürde homojen bir toplum yerine farklılıkların kabul edildiği ve saygı gösterildiği heterojen toplum fikri benimsenir.  Kültür özünde bir anlam üretme sürecidir.  Baskın kültüre tepki olarak doğan popüler kültür ise insanların kim olduklarını, neye karşı neye taraf olduklarını, kendi kimliklerini yani kendi anlamlarını üretmesine katkıda bulunur. Bu anlam üretme sürecinin ardında ise insanın geçmişten günümüze süregelen sonsuz mutluluk arayışı yatar. Türkiye’de bir dönem baskın olan pop müziğe bir grup insan tarafından tepki olarak ortaya çıkan arabesk müzik popüler kültüre bir örnek olarak gösterilebilir. Bu durumda arabesk müziğin ortaya çıkışında bir grup insanın kendi kimliklerini o müzikle ifade ediyor olmaları ve o müziği dinlemekten zevk alıyor olmaları etkilidir. Sonuç olarak popüler kültürün var olup yaşayabilmesi insanların ortaya çıkan üründen zevk alıp mutlu olmasına ve o üründen bir anlam üretebilmesine bağlıdır. Aynı şekilde bir popüler kültür ürünü olan reklam da bu özellikleri kullanarak iktidarın kitleleri sömürmesinde etken bir rol üstlenir.

Tüketim toplumunun olmazsa olmazı olan reklam önceleri sadece ürün satmak, markanın ismini duyurarak markette daha fazla tüketiciye hitap edebilmek için kullanılan bir yöntemdi. Eskiden yalnızca satıcıların ikna edici konuşmalarında ve radyoda duyduğumuz  reklamlar günümüzde baktığımız her yerde, gazetelerde, televizyonda, afişlerde, panolarda, internette, varlığını sürdürmekte. Son zamanlarda, asıl amacı  ürün satmak olan reklam bu amacından uzaklaşmıştır ve amaç araç haline gelmiştir. Hızla küreselleşen dünyada reklamın da kültür endüstrisinin en önemli parçası haline gelip o endüstriyi ele geçirmesi kaçınılamazdı. Peki, reklam masumca ürün satarken, iktidarın ideolojisini benimsetmesi için kullanılan bir yöntem olmayı nasıl başardı?

Reklam tüketicilere reddedemeyecekleri bir mutluluk vaat eder. İnsanlığın başlangıcından bu yana yaptığımız her eylemde, her düşüncemizde mutlu olma arzumuz vardır. Bu arzu insanları üretmeye, düşünmeye, hayatı anlamlandırmaya teşvik eder. Reklam da bu arayışı hedef alır kendine. Alacağınız bir kot pantolon sizi daha havalı, daha güzel yapacağı vaadiyle ya da güzel bir araba sahibi olmanın güzel kadınları da getireceğine dair reklamın sunduğu umutlar kitleleri sahte bir mutluluğa sürükler. Öte yandan, bu mutluluk ve zevk duygusu reklamlarda açık ya da kapalı şekilde cinsellik kullanımıyla da güdülenir. Reklamlarda görüntülerin içine serpiştirilmiş seks imgeleri ya da vücutlarını objeleştiren kadın ve erkekler kitlelerin bilinçaltında yer alan mutluluk arayışına hitap ederler. Bu nedenle kitleler reklamda verilen mesajın ne olduğuyla ilgilenmeyip o ürünün tüketicisi olmaya çabalarlar. Çünkü o ürün olmazsa mutlu olamazlar. Yani reklam kitlelere direkt olarak bir dayatma yapmak yerine onlara seçim hakkı tanıyormuş gibi görünerek mutluluk arayışlarına cevap olduklarını düşündürerek kitleleri ve dolayısıyla kültürleri sömürürler. Kitleler mutlu oldukça belirli ideolojileri kabul etmeye daha yatkın olurlar. Fiske’in kot pantolon örneğine göre, kot pantolonlar Amerika’da insanların daha rahat çalışabilmesi, dolayısıyla daha fazla üretebilmesi amacıyla üretilmiştir; ama medya sayesinde kot pantolonlar moda olarak algılanmıştır. Moda olarak reklamı yapılan kot pantolonlar insanları rahatlık dolayısıyla mutluluk duygusuna yönlendirdiği için kitlelerin sömürüldüğü gerçeği gözden kaçmıştır. Fakat bir grup insan bu kapitalist ideolojiyi fark edip tepki olarak kotları yırtık olarak giymeye başlamışlardır. Fakat iktidar bu durumu da ‘yırtık kot’ modası reklamlarıyla kendi tarafına çekip kitleleri sömürmeye devam etmiştir.

Mutluluk ihtiyacının yanında, reklam kitleleri sömürmek için bir başka ihtiyaca daha odaklanır. Kimlik bulma, anlam yaratma süreci olarak tabir edebileceğimiz bu ihtiyaç, insanların verdiği kararlarda oldukça etkilidir. Reklam metinleri görüntüler üzerine kuruludur ve her birey bu görüntülerden farklı anlamlara ulaşıp kendi anlamlarını yaratırlar. Bu anlam ürünü popüler kılar ve dolayısıyla iktidarın aynılaştırma projesinin bir parçası olmaya devam eder. Reklamı bir metin olarak ele alıp değerlendirdiğimizde popüler kültürün bir ürünü olan reklamın bir metin gibi okunabildiğini görürüz. Ancak reklam sadece verdiği mesajlardan ibaret değildir. Önemli olan reklamın kültür içerisinde bireyler tarafından nasıl algılandığıdır. Reklamı sevip sevmememiz önemli olmamakla beraber aslında ondan çıkardığımız anlama bağlıdır. Ve bu anlam da kendi anlamımızla oldukça yakından ilgilidir. Bir gruba dâhil olmak, kendimizi tanımak, neden yaşıyoruz sorusuna cevap verebilmek bu anlam yaratma sürecinin bir parçasıdır ve reklamın varoluşunu destekleyen bir süreçtir. İktidar ise kendi anlamlarını üreterek kitlelere benimsetmek için reklamları kullanır. Reklamlar kitlelere ‘daha hızlı tüket, daha çok al’ mesajının yanında ‘aynı ol’ mesajını da verirler ki bu mesaj kitlelerin aynılaştırılma politikasının ve de kültürlerin sömürülüp tek bir kültür yaratılmasının bir sonucudur. Bir kültürü yok etmek, insanların kendi rızalarıyla başka bir kültüre adapte olmalarını ve aynı olmayı kabul etmeleri reklamın bir sömürü aracı olduğunun kanıtıdır. Son dönemde çekilen Kıvanç Tatlıtuğ’un da oynadığı Mavi Amerika reklamlarında kültürün nasıl sömürüldüğü ve aynılaştırıldığı açıkça görülmektedir. Reklamda gösterilen yaşam şekli insanların Mavi’den ürettiği anlamı ve kendilerini bu ürünle nasıl ifade ettiklerini göstermektedir. Çünkü bu reklam farklı hedef kitlelerinin farklı ihtiyaçlarına aynı anda hitap ederek insanların anlam üretme süreçlerini ve kitleleşmelerini yansıtmaktadır. Genç erkekler için bu reklam Kıvanç gibi yakışıklı, güçlü, havalı, erkeksi biri olabilmek, genç kızlar için Kıvanç gibi kendilerine ‘Çok Sev’ diyebilecek kadar romantik ve duyarlı biri, daha yaşlılar içinse bu reklam Türklerin hep hasret olduğu Amerika’yı fethetme hayalinin bir yansımasıdır. Tüketiciler ürettikleri bu anlamlarla ürünle bir bağ kurup o ürünü içselleştirirken, asıl noktayı gözden kaçırırlar. Dikkatli incelendiğinde, bu reklam Amerikan yaşam tarzının Türk kültüründe normalleştirilmesinden başka bir şey değildir. Yine Mc Donalds ve Coca Cola reklamlarında güdülen amaç bu duygusal sömürünün bir başka örneğini teşkil eder. McDonalds’ın Türkiye’ye özel çıkardığı McTurco ve Coca Cola’nın ramazan sofralarının ayrılmaz parçası olduğu savı kültürlerin kaynaşması ya da bir kültürün diğerine saygı göstermesi değil, kültürün tek tipleşmesi için kitlelerin sömürülmesidir.

Sonuç olarak, olmayan ihtiyaçların varmış gibi gösterilerek, tüketimin arttırılması, ürünlerin aynılaştırılarak farklılığın reddedilmesi, ihtiyaçların ve taleplerin önceden belirlendiği bir dünyada kültürlerin hızla tüketilip asimile edilmesi reklamın koyunları mezbahaya götürmek için kullandığı en etkili yöntemdir. İktidar reklam üzerinden kitleleri tek tipleştirerek ideolojilerini kabul ettirerek halkları sömürür. Her ne kadar reklam izlemediğimizi savunsak da reklamdan ve dolayısıyla bu sistemden kaçış yoktur.

Merve Tokel

mervetokel@windowslive.com

Kaynakça

Fiske, John. Understanding the Popular. Boston: Unwin Hyman, 1989.

Fiske, John. Television Culture. London: Methuen, 1987.

Horkheimer, Max Adorno, Theodor. Dialectic of Enlightenment.  New York: Herder and Herder, 1972.

Batı, Uğur. “Bir Anlam Yaratma Süreci ve İdeolojik Yapı Olarak  Reklamların Göstergebilimsel Bir Bakış Açısıyla Çözümlenmesi.” C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi. 29.2 (2005): 175-190. Web. 1 Mar. 2012. <http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/1212.pdf>.

Williams, Raymond. Culture and Materialism. London: Verso, 1980.

Jhally, Sut. The Codes of Advertising, Fetishisim and the Political Economy of Meaning in the Consumer Economy. New York: St. Martins, 1987.

Fiske, John. Television Culture. London: Methuen, 1987.

Hâr Edebiyat Dergisi: 11. Sayı

Hâr Dergisi’nin 11. Sayısı çıktı…

Dergide , , , , Hakan Bilge,  İhsan Arı, Mazlum Çetinkaya, Nazmiye Kete Tepe, , Zeliha Demirel gibi şair ve yazarların çalışmaları yer alıyor…

İÇİNDEKİLER

2 Sunu
4 Aşık Yaşar (Yaşar Kemal) / EZELİ DOĞANAY
10 Zamanın Farkında Bir Saray Saatçisi / NAZMİYE KETE TEPE
11 Yorumsuz Daktilo / ERKAN EZBİDERLİ
12 Anaların Doğasında Barış / ARİFE KALENDER
15 Sokaklara ve Sabahlara Dair / REFIQ POLAT
16 Gecede / EMEL DİNSEVEN
19 Emel Dinseven İle Söyleşi / ZELİHA DEMİREL
24 Bütün Kötülüklerin Anası / ÖZKAN KULA
25 Değişim Başlıyor Değişim İçin Yüz Bin Şair / ATİLLA YAŞRİN
26 Tuvalet Bilinci / ALİ ULUDAĞ
29 Narın Doruğuna Çıkar Beni / TANER CİNDORUK
30 Kameraları Çalıştırın, Bu Filmin Adı : ‘Vietnam.’ / HAKAN BİLGE
35 O ta Asya / ALİ TaŞ
36 Libendemayîna Çûkan / ÖZLEM ZELAL
39 Mor Ölüler / E. ERHUN KÖSE
40 Malatyalı Azzet Bibi; Tecde, Barguzu, Çırmıhtı Yollarında-1 /
SULTAN KILIÇ
42 âmâ ve lâl / TAN DOĞAN
43 Kara Kutu / ZELDA UZUNKAYA
45 Bu Seherde Gül Yaprağına Düşen Çiğlerle Düştün Hayal Aynama /
A. AYTEKİN EFENDİOĞLU
46 H.İ.Ç. / İHSAN ARI
48 Şiir Aşırı Çığlıktır / LÜTFİ DEMİR
49 İdeolojik Aygıt Olarak Popüler Sinema ve Türkiye Örneği /
YAVUZ ÖZER
52 Gidenler / MEHMET RAYMAN
53 Kapitalizmin Futbolu : Şike ve Medya / OSMAN BULUGİL
56 Hayat İçin / HÜSEYİN KORKMAZ
57 Mine Mine Malatya / ARZU KAYA
60 Çarşamba / MAZLUM ÇETİNKAYA
61 Har 10′un Düşündürdükleri / GÖKHAN ARSLAN


www.sanatlog.com

Değirmen Dergisi 26. Sayı, Dosya: Mekânlarımız

26. Sayı Dosya: Mekânlarımız Sayısı Çıktı…

Yüz sayıda tükenmeyecek bir döngünün bereket öğüten “DEĞİRMENi”, birinci çeyreği tamamladı. İki ayda bir, yeni anlamların harmanına sizleri davet eden değirmen, tam da bu harman zamanında; düşüncelerimizin, inançlarımızın, duygularımızın, davranışlarımızın, kelimelerimizin, kavramlarımızın, kurumlarımızın, sosyolojimizin harman yeri olan “mekânlarımızı” merkeze alan yirmi altıncı sayısı ile okurlarının karşısına çıktı.

Aşkın mekân algısını güçlendirmek adına örnekliğin izlerini sürmeye, devşirdiği “yitik”lerle mekâna “güzellik” katma cesaretini artırma iradesi taşıyan, anlam gücüyle dönen Değirmen’in düşünce ve edep yüklü diğer çalışmalarla mekânlarımızı kuşatan atmosfer olması, sessiz sedasız düşüncelere de bir ivme katması için, paylaşmak istedik.

Mekânlarımız dosyasında yetkin kalemlerden çok özel yazılar bulacaksınız: Medeniyetin Mekânları/ Lütfi BERGEN, Şehir ve / Hakan POYRAZ, Tahmis Kahvehanesinde Tabakam Kaldı/ Reşit Güngör KALKAN, Şehir, İnsan ve Mekân/ Yusuf YAVUZYILMAZ
Medeniyetin Kenar Yeri: Köy/ Rüstem BUDAK, Keçe Çadırdan Konuta Yayladan Şehire Geçişte Görülen Değişimler/ Mustafa GENÇ, Cemevi ve İşlevleri/ İhsan ÜNLÜ, Hane-i Yetimden Bir Cılız Sesleniş/ Asiye YÜCEL.

yazıları ile; Tanpınar ve Yahya Kemal İstibdadı / Cafer GARİPER, Nurullah Ataç’ın Ölümü Ardından Peyami Safa’nın Milliyet’te Yazdıkları/ Said COŞAR ve Dil ve Hakikat İlişkisi/İsmail SÜPHANDAĞI’yı ilgiyle okuyacaksınız.

Feta ödüllerinin hikayesini; Menderes DAŞKIRAN, Mavi Marmara Gemisi Feta’nın ta Kendisi yazısıyla paylaşıyor.

Şiirleriyle; Miras/ İsmail KARAKURT, Beyaz Bir Güvercin Uçtuğu Zaman/ Bahaettin KARAKOÇ, Sen Geldin Yaz Mevsimi/ Mehmet ÖZDEMİR, Ülkem Bir Gülümse/ Mustafa UÇURUM, Persona Non Grata/ Süleyman UNUTMAZ, Balkon Misafiri/ Evliya ÇELİK, Ayrıntı Suları/ Yavuz ERTÜRK, Üsküdar’da/ Rasim DEMİRTAŞ, Karşı/ Murat SOYAK, Gemi/ Veli KARANFİL, Şehir/ Atıf Emre ÖZDEMİR ve Zamanın Suçu Ne/ Nihan IŞIKER, Can Körebe/ İbrahim AÇILAN

Denemesiyle; Akşamüstü Durağında Nükseden Yağmur/Aslan GÜLCE, Film tanıtımıyla; “Aydın” Çıkmazı/ Hakan BİLGE, hikâyesiyle; Cep/ Murat TAŞ dergiyi şereflendiriyorlar.

tanıtım ve eleştirileriyle; Mehmed Can Doğan, Şiir Arkeolojisi Kısası Enbiya, Kolları Bağlı Odysseus, Mitoloji ve Menkîbe/ Hüseyin Avni CİNOZOĞLU ve Cengiz Aytmatov’un Romanlarında Kadın Tesiri / Anne Tipine Genel Bir Bakış/ Buğra KIZILKAYA sizleri bekliyor.

DAĞITIM: Dağıtım ve NT Kitabevleri
e-posta: degirmendergi@gmail.com
İletişim Tel: 0505 647 03 25
Abonelik Bedeli: 30 TL
Hesap no:
Rüstem Budak Adına Posta Çeki: 533 94 08,
Türkiye Ziraat Bankası Öznur Yıldırım adına IBAN TR16 0001 0000 1956 5129 9250 01

www.sanatlog.com

Koridor Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi’nin 19. Sayısı Çıktı…

Koridor -- Dergisi Temmuz-Ağustos, Sayı 19, 2011

İçindekiler:

Müslüm’den Çıktık Yola Pink Floyd’da Verdik Mola, Levent ÖZBEK
Durmak Yok, Yola Devam!, Volkan ŞENKAL
Edebî Bir Mekân Olarak Rüya, Elif DEMİRKAYA
Küreselleşme Ve Medyanın Yeni Yüzü: Küresel Medya, Nihal KOCABAY ŞENER
Algıdaki Pornografik Yanılgının İflası Üzerine, Nihat NUYAN
Lev Nikolayeviç Tolstoy: İvan İlyiç’in Ölümü, M. Hikmet LÜLECİ
Şiddetli Geçinebilirlik, Rahman YILDIZ
Tutup Kentimizi Kendimize Kurduk Biz De, Türker ÖZŞEKERLİ
Aşk ve Saplantının Doğası Üzerine, Hakan BİLGE
Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum, Irmak UNUTMAZBAŞ
İçimizi-Dışımızı Okuyan ve Yaşayan Bir Sıra Dışı Ressam: Lucian Michel , Tan DOĞAN
Niels Hav: Seçme Şiirler, Çev: Murat ALPARMustafa Burak SEZER
Niels Hav ve Buradayız Üzerine, Mustafa Burak SEZER
Filmin Şiir Çekiminde Bir Gezinti: “Orada Olmayan Adam”, Hüseyin Köse ile Röportaj, Mazlum VESEK

Her İnsan Zavallılığını Bir Gölge Gibi Ardında Taşır, Murat KARA
Özgür Seçim, Lerone BENNETT – Çev.: Talip ESMER
Spinoza’nın Felsefi Sistemi, Ufuk AKKUŞ
Anomaliler Yoluyla Normalleşme: Üretilmiş İmgeler, Aşırılık Ve İçgüdüsel Dışavurum, Emine KÖSEOĞLU
Bir Ankara İkindisi, Kerim AKBAŞ
Vedaya El Vermek: Viveca, Ali ERBİL
Yağmur Cama Vuruyor, Özcan ÖZGÜN
Fiziksel Dizgeler, Yapılar Ve Özellikler, Erwin MARQUIT, Çev:. Osman GÜREL
-Lık, Pınar KOCABAY
Yağmalı Yollar İçin Asgari Hava Durumu, İrfan ÇİNAR
Marx Haklı Mıydı?, Terry EAGLETON – Çev.: Mehmet Mücahid ATİK
Beş Vakit Üzerine Bir Okuma, Eylem ŞEVİK
Girdap, Mehmet ATİK
Ulus Baker’i Anıyoruz, Özgür İPEK
Güneş Lekeleri, Sümeyye SAKARYA
Bir Müzik Kaşifinin (Delisinin) Günlüğü, Yasemin EREKE
Kent Meydanlarında ‘Şey’leşen Sanat… Fulya ÇALIŞKAN
tanıtımları, Öge Dirim TEZGELMİŞ

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »