Defiance (2008, Edward Zwick)

“Batı düşüncesi Eski Ahit’te sözü edilen olayların ‘’gerçek’’ olduğuna içtenlikle inanmakta –çünkü Eski Ahit kutsal kitaplarıdır- ve yaşandığı tarihsel olarak bilinen diğer olaylarla arasında bağlantı kurarak hem birkronoloji oluşturmaya hem de Eski Ahit’in tüm insanlar gözünde geçerliliğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Örneğin Müslümanlar Hz. Musa’yı ve Tevrat’ı kabul etmelerine karşın ‘’değiştirilmiş’’ olduğunu söylemektedirler. Eski Ahit’te yazanların ‘’gerçeklenmesi’’ durumunda, bu ilk amaç olmasa da, Müslümanlar üzerinde psikolojik bir baskı oluşabileceği düşünülmektedir diye değerlendiriyorum. ‘’Kutsal Kitap Arkeolojisi (Biblical Archaeology) adı verilen bilim, Batı’nın egemen ideolojisinin [i]‘’manevi’’ kanadı ile ‘’bilimsel’’ kanadı arasında köprüyü oluşturabilmek amacıyla ve çok büyük beklentiyle yaratıldı denebilir.” [/i] *

‘’Aslında dünyanın en popüler hikâyesidir, Exodus kitabının başlarında anlatılan. Adı verilmeyen firavun döneminde Mısır toprakları üzerinde yaşayan İbranilerin sayıları giderek artmış ve bu insanlar ülkedeki en büyük etnik grup haline gelmişlerdir. Sonunda, Mısır yönetimi, herhangi bir savaş durumunda düşmanlarıyla birlik olacaklarından korktuğu bu insanların çoğalmasının önüne bir set çekmek isteyen firavun, çareyi yayımladığı bir fermanda bulur: Yeni doğan İbrani erkek çocuklarının hepsi, öldürülecektir. Bu dehşet verici uygulamadan, bebeklerin yalnızca biri kurtulabilir. Anne ve babasınca bir sepete yerleştirilip Nil Nehrine bırakılan bu erkek çocuğu, firavunun kızı tarafından bulunacak ve evlat edinilerek sarayda büyütülecektir. Sarayda önemli mevkilere gelir. Ancak bir gün bir Mısırlının İbrani bir köleye eziyet ettiğini görünce araya girerek Mısırlıyı öldürür ve kanun kaçağı olur. Artık Mısır topraklarında kalamayacağı için de Sina çöllerine doğru kaçar. Çölde iken atalarının tanrısı Musa’nın karşısına çıkar ve Mısır’daki halkını oradan çıkarıp, kendilerine vatan olarak bağışladığı Kenan’a götürmesini ister. Firavun önce karşı çıkar ancak ülkenin başına gelen çeşitli felaketlerden sonra izin verir. Ne var ki firavun aniden karar değiştirerek ordusuyla birlikte İbranileri Kızıldeniz’de yakalar. Bunun üzerine Musa elindeki asasını Tanrı’nın emriyle göğe kaldırır ve deniz ikiye ayrılır. İbranilerin sonuncusu da karşı kıyıya ulaştıktan sonra deniz yeniden kapanır ve Mısırlı askerler dalgalar altında kalırlar’’ *

Film dışı not: Türk kültüründe ve destanlarında ‘’suya bırakılan bebek’’ motifine hiç rastlamadım ve hiç duymadım. Bazı ‘’tarihi’’ filmlerimizde bu göndermeye başvurulmuştur. Kendi tarihinden bihaber yapımcılarımız ve yönetmenlerimizin acınacak hallerine üzüntüyle bakmaktan başka bir şey elimden gelmiyor. Türk sinemasının iyi filmler çıkarmasını bekleyen biz seyircilere yazık oluyor. Ki bu ‘’tarihi’’ filmlerimizin neden ve nasıl çekildiklerine dair yaptığım araştırma ve incelemeyi umarım tamamlayabilirim.

II. Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline uğrayan Belarus’ta yaşayan (Beyaz Rusya da denmektedir) Yahudilerin karşılaştığı sıkıntı, zorluk ve saldırıları anlatan, gerçek olaya dayandığı söylenen bir film. Gerek Naziler gerekse Belaruspolisi tarafından saldırılara uğrayan Yahudiler kurtuluşu kaçmakta bulurlar. Ailesi öldürülen dört Yahudi kardeş, çok iyi bildikleri ormana sığınırlar ve Nazilerin kendileri bulamayacaklarını düşünürler. Diğer Yahudiler de kendileri gibi düşünürler ve kısa bir zaman içinde pek çok Yahudi ormanda toplanırlar. 

Filmin bundan sonraki Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması hikâyesiyle birebir örtüşüyor. Çekilen sıkıntılar, yiyecek ve ilaç bulunmaması, düşmanın her an yerlerini tespit etme olasılığı, kamp içerisindeki huzursuzluklar… Zaman ilerledikçe cemiyete önderlik etmek zorunda olduğunu benimseyen Tuvia‘’ Kimseyi kaybedemeyiz. Bulunduğumuz yerin dışına çıkmayacağız. İntikam isteğimiz canlı kalacak. Burada söylemeye çalıştığım hayvanlar gibi avlanabiliriz ama bir hayvana dönüşmeyeceğiz. Hepimiz bunun için seçildik. İnsanoğlu olarak burada yaşayabilmek için. Özgürlüğün her günü, hareketimizin yeni bir evresi olacak. Öleceksek de, en azından insanoğlu gibi yaşamaya çalışarak ölmeliyiz.’’ diyerek liderliğini ilan eder. Ve film boyunca kıvranıp duran ve bir türlü ortaya çıkmayan kaçınılmaz soru Zuş’tan gelir. ‘’Yani yeni Musa sen oluyorsun demek’’

Evet, yeni Musa TuviaBielski’dir artık. Kendisinin de diğerlerinin de ‘’seçildiğine’’ inanır, tıpkı Eski Ahit’te yazdığı gibi. Cemiyetini korur, sıkıntılara hep birlikte göğüs gerer, bir peygamber adaleti ve edasıyla aralarında dolaşır ancak gerekirse silaha sarılmaktan ve savaşmaktan kaçınmaz. Ormana sığınan Yahudilerin yanlarında yiyecek, ilaç ve diyecek olmadığı gibi bu ihtiyaçlarını karşılayabilecek kaynaklar da yoktur. Yokluktan ve yiyeceği idareli kullanmaktan başka çarelerinin olmadığı günler, atalarının ‘’mayasız ekmek’’ geleneklerine vurgu yapmaktadır. Saklanma dönemini en az kayıpla atlatmak, dağılmadan, toplu halde kalarak direnmek isteyen Tuviakurallarına kesin uyulması emrini verir. Anne-babasının intikamını aldığı gibi, ilaç ve silah bulabilmek için çatışmalara katılır. Emrine uymayan bir Yahudi’yi de öldürmekten çekinmez. Esir alınarak kampa getirilen bir Alman askeri de kadınından çocuğuna dek cemiyet tarafından topluca linç edilir. İnsanların içindeki nefret hissinin yatışması –katharsis- gerektiğini düşünen Tuviabuna göz yumar.

Yahudilere yardım ettiğinden dolayı asılan bir adam Tuvia’ya sorar: Siz Yahudilerle arkadaş olması neden bu kadar zor. Kritik soru budur ancak Tuvia‘’Onlardan biri ol da gör’’ diyerek diplomasi tarihine geçecek güzellikte bir cevap verir. Bu yanıt hem o adam için hem de bizler için yeterlidir, arkasını kurcalamaya gerek görmeyiz. Ve film ‘’gerçek bir olaya’’ dayandırıldığı için fazla kurcalamaya gelmeyeceği de ortadadır. Yani film Yahudilerin niçin böyle bir davranışa maruz kaldığı sorusuna cevap vermez, izleyicinin bildiği varsayılır.

Zuş savaşçıdır, savaşma taraftarıdır. Oturup beklemektense düşman öldürmek gerektiği düşüncesindedir. Kendisi gibi düşünen üç-beş adamla birlikte kamptan ayrılarak Kızılordu askerlerinden oluşan Ekim Tugayı isimli gruba katılır. Bir gün askerlerden biri Zuş’un adamlarından birini Yahudi olduğu gerekçesiyle döver. Buna katlanamayan Zuş, bu ‘’yoldaş’’ ı ‘’Yahudi düşmanlığı yaparak müfreze disiplinini ihlal etti’’ diye şikâyet eder. ‘’Anavatan Yahudi ayrımı yapmaz’’ der. Komutan kendisini haklı bulur ve bunu yapan askerin özür dilemesini sağlar. Hayli sonra Almanların ormana saldırı düzenleyeceği öğrenildiğinde Ekim Tugayı ormanı terk etmeye başlar. Zuş’a çekilme emri verilir ancak Yahudi kampı olan Bielski Tugay’ının hala ormanda olduğunu, onlara yardım etmeleri gerektiğini söyler ve ‘’onlar benim kardeşlerim’’ der. Ekim Tugayı komutanının cevabı çok manidardır ‘’Hepimiz kardeşiz.’’

Alman saldırısı olacağını Tuviada öğrenmiştir ve ‘’Hz. Musa da Yahudileri kötülükten kurtarıp Mısır’dan kaçmasını sağlamıştı’’ diyerek harekete geçer. Bir gün sonrası ise Mısır’daki kölelikten kurtuluşun anısına her yıl 8 gün kutlanan Pesah (Hamursuz Bayramı) günüdür. Pesah Yahudilerce “özgürlüğün bayramı“ olarak bilinir çünkü Mısır’daki esaretten çıkışlarını kutlarlar. Pesah Yahudilerin mücadeleleri ve kimliklerine sahip çıkmaları, Yahudi bilincinin temelini oluşturmuştur. Bu bayramda kurban edilen kuzular mayasız ekmeklerle yenilmektedir. Ayrıca bu bayramda Yahudiler bir keçi bulup bu keçiyi günahları karşılığında çöle salarak tanrıya kurban etmektedir. Günah keçisi terimi buradan gelmektedir.

Tüm cemiyet birden hareket geçer. Gerek Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarması gerekse Tuvia’nın aynı hareketi yıllar sonra yapmasının Pesah gününe gelmesi, ayrıca ormanı çok iyi bilmelerine karşın Musa’nın Kızıldeniz’i geçmesi gibi Tuvia’nın önüne de bir bataklık çıkması ne büyük bir tesadüftür. Ki bu sahneden önce öğretmenin ‘’Mısır’dan Çıkış’’ tan bahsetmesi, Tuvia’nın Hz. Musa’ya gönderme yapması ve hemen sonra bataklığın karşılarına çıkmasını gördüğümde son James Bond’un asasını –pardon silahını- kaldırıp yol açacağını düşünmedim değil.

‘’Kalabalık kafilenin yolunun niçin Kızıldeniz’e düştüğü noktasında da soru işaretleri çok fazladır ki, bunun aslında bir çeviri hatası olduğu ve bugünkü Süveyş Kanalı’nın bulunduğu yerde bir zamanlar var olan [i]‘’Sazlıklar Denizi’’ adlı bataklığın kastedildiği sonradan anlaşılmıştır. Dolayısıyla ‘’asayı yukarı kaldırarak denizi yarmak’’ da elbette bir masaldan ibarettir.’’[/i] * Defiance filminin yapımcıları çağa uyum sağlamışlar ve Tuvia’nın karşısına Kızıldeniz değil Sazlıklar Denizi eşdeğeri olan bir bataklık çıkarmışlardır.

Eski Ahit’te bahsedilen Mısır’dan Çıkış kitabının günümüz şartlarına uyarlanmış ve kendisine II. Dünya Savaşı ve Nazi’leri dayanak yapmış güçlü bir film. 50 milyon dolara mal olduğu söylenen film yer yer propaganda sınırlarını bile aşmasına karşın Yahudilik hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlara ve günümüz gençlerine sesleniyor. Filmi izledikten sonra çeşitli sebeplerle Yahudiler hakkında bir şeyler duyan insanların ‘’aaa, aynı Defiance filmindeki gibi’’ diyecekleri ve ‘’modern Exodus’’ u öğrenecekleri açıktır. Yahudi cemiyetinin çalışkanlığına, güçlü inancına ve unutmayıp unutturmama karşısındaki azmine saygı duymamak elde değil. Bizler daha tarihimizle ilgili –adam gibi- bir tane film bile çekememişken, ne diyeyim, bilemiyorum.

Pek çok zaman Yahudilik ile Siyonizm birbirine karıştırılır. Burada arasındaki farkları ve benzerlikleri anlatacak değilim. Ancak Tuvia’nın Yahudiliği, Zuş’un ise Siyonizm’i temsil ettiğini düşünüyorum. İkisi de kardeştirler ve ‘’bataklık’’ geçildikten sonra Zuş yardıma gelmese hepsi öldürülecektir. Demek oluyor ki Yahudilik ve Siyonizm birbirine muhtaçtır ve birbirlerinin tamamlayıcısıdır diye değerlendiriyorum.

 

Son olarak Yahudi Rusların kendi aralarında İngilizce konuşmalarına rağmen Yahudi olmayan Ruslarla Rusça konuşmalarına –hepsi Belarusvatandaşı Rus olmalarına karşın- bir anlam veremediğimi de söylemek durumundayım. Filmin izlenirliğini artırmak maksadıyla böyle ‘’absürd’’ bir yöntem uygulandığını düşünüyorum. Baştan sona Rusça bir filmin izlenmeyeceği düşünülmüş olmalı.

Belirli bir amaç doğrultusunda çekilmiş, son James Bond Daniel Craig’in şöhretinden faydalanarak Mısır’dan Çıkış hikâyesinin güncellenerek özellikle günümüz gençlerine aktarılmaya çalışıldığı bir yapım. Başka bir topluluğu işlemiş olsa güçlü bir film olabilecekken basit bir propaganda filminden öteye gidebilmiş değil diye düşünüyorum.

* Burak Eldem, 2012, Mardukla Randevu

Salim Olcay

s.keskin09@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Boş Bir Kâğıt

13 Ağustos 2011 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

1 Yorum

Geçtiğimiz günlerde, Sinan Çetin, katıldığı bir Tv programında, son filmi Kağıt’a dair konuşuyor; daha doğrusu, henüz düzgün cümle kuramayan, ve fakat, şekline şemailine hürmeten sunucu yapıldığı aşikar kızın da çanak çömlek sorularıyla, her zaman olduğu üzere, atıp tutuyordu, sola dair kafasında en küçük bir olumlu fikri bile besleyen herkese.

Buna değiniriz az sonra; ancak şimdiden söyleyeyim, ne kadar acınası değil mi; olmadığını, tükendiğini söyledikleri bir siyasete, devrimciliğe, bu kadar çok sövmeleri; dincilerin, liberallerin, milliyetçilerin! Acizliğin, zavallılığın bataklığında kulaç atmak; ama hiç yol alamamak! Peki ya, gerçekten yaşamış mı sayılıyor şimdi bu insanlar? Her neyse.

“Usta Yönetmen”, belki de hayatında en fazla emek harcadığı, güvendiği filmine, Kâğıt’a, kimsenin gitmemesine o kadar çok üzülmüş ki, ben kızdığını düşünüyorum, şimdi Dvd’sinin piyasaya çıktığını, bunun izlenmesine bile “fit” olacağını anlatıyordu. Evet, gerçekten, filme kimse, hatta hiç kimse gitmemiş, iyi mi? Kırk bini bile bulmamış gişe! Bu ise, aslında bir resttir, tabii anlayana!

Türkiye’nin en popüler yönetmeni, evet maalesef en popüler, bu denli bir “hakaret”e uğramışsa seyirci tarafından, o yönetmenin, “efendi gibi”, yolunun yanlış olduğunu kabul ve itiraf etmesi ve kenara çekilmesi gerekir. Sinan Çetin ise, bunun sebebini, filminin güldürmeyen; ancak düşündüren cinsten olmasına, oyuncuların popüler olmamasına bağlıyor. Ve elbette, bu yazıyı yazmama vesile olan şeye; “entelektüel camia”nın Kâğıt’ı görmezden gelmesine!

Yanlış anlaşılmasın, ben, anılan camiadan olmak bir yana, o camiaya mensup kimselerin herhangi biri ile bir yakınlığa falan da sahip değilim. Cihangir’de fesleğenli makarna yemek şöyle dursun, küçük bardakta çay bile içmedim!.. Diyeceğim, Çetin’in siteminin muhatabı sıfatı ile değil; ancak, devrimci-sosyalist camiaya dâhil biri olarak, Dvd’yi nereden bulacağız, internetten izlediğim filme dair, birkaç şey söylemek gereği hissettim.

Şurası önemli, Sinan Çetin, bu lafları edince, ben şaşırdım. Hadi solcular kendisine gıcık, Kâğıt’ı yazmadılar; ama dinci-liberal köşeciler de mi destek çıkmamış yönetmene? Tabii ki hayır, çıkmışlar; Zaman, Aksiyon gibi AKP-Cemaat yayınları, ellerinden geleni yapmışlar film için. Yazıyı yazmaya başlamadan evvel, Çetin’in, bunlara verdiği bir röportajı izledim, muhabirler, öyle bir coşturup havalandırmışlar ki şahsı, daha ne olsun dedim.

Aslında yönetmen en büyük yanlışı da burada yapmış, değineceğiz, bugünkü siyasi iklime uygun, buna “sanatsal” alanda da meşruiyet sağlamaya çalışan bir film çekerek ve de dinci-liberal kitlelere yaslanarak, dönmediği köşe kaldıysa,  köşeyi döneceğini hesap etmiş. Kâğıt’ı nasılsa Zaman okuyanlar izleyecek, Kâğıt’ın reklamını da Zaman yapsın yeter, diye düşünmüş. Ki, hatırlanacaktır, 12 Eylül’deki referandumda, ilgili filmin bazı bölümleri, internette, “evet” kampanyasında kullanılmıştı. Hal böyle iken, “yüzde elli sekiz”in, yönetmeni satmış olduğu açıkken, şimdi ağlayıp sızlamanın bir anlamı var mı?

Filmin hedefinin “yüzde elli sekiz” olduğunu, içeriğinin bugünkü siyasi süreci olumlamaktan müteşekkil bulunduğunu söylüyorum, niye? Niyesi basit; motto denilen ve filmin adının altında bulunan, filmin adından daha vurucu ve belirgin olan cümlede, şöyle deniyor: “Her yasak kendi isyancısını doğurur”. Güzel, ilk bakışta, sağcı, solcu fark etmez, herkesin doğru bulacağı bir söz seçilmiş; akıllıca. Daha doğrusu, söz, neyin ne olduğunu bilemeyecek derecede saf veya cahil insanları cezbetmek için yazılmış; kurnazca. Kafası karışmamış, aklı ve vicdanı hür, zekâ sahibi herhangi bir solcunun ise, anında çözeceği bir hilenin yazıya dökümüdür bu; biliyorum, zorca.

Tümden geldiğim söylenebilir ve bu yüzden eleştirilebilirim; fakat, andığımız yönetmen bir yana, herhangi bir kimsenin kurduğu birkaç siyasi veya sanatsal laftan, o kimsenin neci olduğunu anlayabilecek kadar da, yıllarca liberallerle uğraşmaktan kaynaklı, tecrübe sahibiyim, kimse meraklanmasın.

Devamla, filmin resmi sitesinden yararlanıyorum, sinopsis şöyle: “Saçma bir kanunu kör bir inatla uygulayan bir küçük memur. Bu saçma kanun karşısında ilk defa tevekkülle boyun eğmeyen bir genç adam. Kanun zedelerin yanlış kanunların karşısında hakkını kim koruyacak?” Yazım yanlışları, anlamsal kopukluklar, anlatımsal bozukluklar falan hiç konumuz değil; ama liberal militanlığın yarattığı kişilik bozukluğu ve küçülmenin boyutlarını göstermesi açısından, bunlara da vurgu yapılabilir. Ben yapmıyorum.

Kâğıt’taki öyküden de birazcık bahsedersem, sanıyorum, dertleri ve de derdimiz, daha da netleşecek.

1977 yılına gidiyoruz. Kanlı 1 Mayıs öncesi. İdealist bir genç solcu yönetmen, işçilerin birliği ve mücadelesi ile gelecek güzel günlerin filmini çekmeye çalışıyor. Her nasılsa, bir yapımcı, bu gence dünyanın parasını sunuyor; ama evvela, film için, Ankara’dan, ilgili kurumdan izin kâğıdı getirilmesini istiyor. Bizim yönetmen, saf ya, parasız izinsiz, çoktan çekimlere başlamış, prosedürü duyunca şaşırıyor. Bir telaş, bakılıyor ki film yürümeyecek, eczane açma yalanı ile, emekli memur babadan, ev ipoteği ile bulunan kredi alınıyor. Çalışmalar aksamıyor.

Nice sonra, Ankara’ya gidiliyor, aksilik ya, memure terslik yapıyor; film izni, çekimler başlamadan alınır, siz çekimlere başlamışsınız, diyor. İşte filmin üzerine kurulduğu temel de ortaya çıkmış oluyor. Yanlış kanun, küçük kafalı memurlar, saçma uygulamalar; tüm bunlara sebep hantal devlet, bürokratik devlet, halka düşman devlet! İznin ne zaman alınacağını bilmeyen bir “salak solcu”, bakın görün, nasıl da “koca bir film”in doğmasına vesile oluyor!

Film gösterime girmez, baba oğlunun eczacı olmadığını anlayınca intihar eder, kredi ödenemeyince sahip olunan tek şeye, eve, el konur, yönetmen, zararlı film çekmekten hapse atılır, geride kalan sevgili başkasıyla evlenir; tüm bunlara sebep nedir peki, nedir bu çileyi yaratan? Cahil olmayalım, tabii ki devlet, tabii ki yasalar! Tabii ki memurlar, tabii ki bürokrasi! Ve de, tüm bunların cisimleştiği şey, kâğıt! Şimdi oldu! Filmin adının nereden geldiği, ne kadar “derin”den geldiği de böylece ortaya çıkmış oldu!

Buradan sonrası ise, artık, bilindik Sinan Çetin saçmalamaları ile, kimisi absürdizm de diyebilir, sürüp gidiyor. Saf ve solcu yönetmen, hapisten dört yıl sonra çıkıyor, hukuk öğreniyor, kâğıtlardan yola çıkarak bir devlet, sistem eleştirisine varıyor; tuğla gibi kitaplar yazıyor, yaşadığı rezaleti, kendi meşrebince teorize ediyor. Ve son, başına bunca şeyin gelmesine neden olan kâğıtların sorumlusu olan kişiyi, küçük kafalı devlet memuresini, duvarları kâğıttan evine getiriyor: İntikam zamanı!

Takım elbiseli, hukuk kitapları yazmış, yakışıklı ve kendine güveni olan Emrah, “mağdur ve mütedeyyin halk kitleleri”ni; tipsiz, karga sesli, korkak, cahil Müzeyyen de “ceberut ve modern devlet”i temsil eden karakterler olarak bir münazaraya giriyorlar: Gün, o gündür! Hesap vaktidir! Kutsaldır! Kılıçlar çekildi, “ezilenler”, şimdi artık “ezenler”i yargılayacak!

Nasıl olacak peki bu? Bir ideolojinin, bir sınıfın, bir rejimin iktidar aygıtı ve örgütlenmesi olan devlet, ne şekilde yargılanacak? İdeolojiye karşı ideoloji, sınıfa karşı sınıf mantığı ile mi; yoksa, sen kağıttın ben taştım, sen beni sardın, beni yendin; şimdi ben makas olacağım, kağıdı kesip seni yok edeceğim, kurgusu ile mi? Tabii ki ikincisi ile! Şu ana kadar söylemedim bir şey; ama Sinan Çetin’in cehaleti ve cesareti, sadece ikincisine yetebilir!

Emrah soruyor, benim filmimden devlete ne, devlet bana ne karışır, bu yasalar neden var, devlet benim hayatımı ne hakla mahvetti? Müzeyyen yanıtlıyor, yasalar her şeyden üstündür, devletin dediği olur, devlet insandan önemlidir!.. Yönetmenin hesabına göre, izleyicinin burada “kopma”sı gerekiyor; diyecek ki izleyici, ulan harbiden ya, adamın babası öldü, sevgilisi kocaya gitti, anası perişan, filmi yandı, lanet gelsin bu devlete!

Buradan devam, Emrah diyor ki Müzeyyen’e, devlet yarın zeytin yemeyi yasaklarsa, ne yapacağız? Cevap geliyor, yemeyeceğiz! Yanlış, öyle değil, diyor Emrah; zeytin yemeyi sevenler örgütlenip dağa çıkacaklar, her yasak kendi isyancısını yaratır hanım!.. Sıra “entelektüel camia”da, diyecek ki camia mensupları, budur işte, halkın bazı kesimlerine iyi davranılmadığı için hepsi isyan ediyor bugün, çözüm kâğıtsız bir yaşamda, çözüm kahvaltı açılımında!  

Biliniyor, bugünlerde adı dahi, herhangi bir yerde zikredilmeyen; ancak, geçtiğimiz iki üç yılın namlı bir emekli profesörü, liberallerin peygamberinin bir lafı vardı, ezber bozmak, diye. Ne biçim bir eylem ismidir, aklıma geldikçe midem bulanır. En kötüsü ise, ezber bozma iddiasında olanların, her daim ezberden konuşmaları, ezberin dışına çıkamamalarıdır. İşte Kâğıt filmi de budur, Sinan Çetin, yetersiz ve çarpık siyasi bilinci ile, güya ezber bozacaktı; ama olmadı. Yemedi kimse. Şimdi ise, kimsenin ezberini bozamamış; fakat kendisi fena halde bozulmuş durumda.

Yavuz Turgul’un yazdığı, Şener Şen’in oynadığı ve benim çok sevdiğim, sık sık izlediğim Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni adlı filmdeki yönetmeni andırıyor, bu hali ile Sinan Çetin. Sonu da ona benzeyecek muhtemelen, şimdi o, medya maymunlarını oynattığı ve parsayı topladığı filmlerini tekrarlayacak.

Filmdeki bu tahrif olmuş, hastalıklı siyasi önermeye dair, daha net birkaç şey söylemek lazım. Ancak en başta şunu sormalıyız: Yönetmen bu “kafa”ya nasıl ulaştı?.. Cevap, sanıyorum ki, doksanlardan itibaren, Turgut Özal ve Tansu Çiller gibilere fiilen yamanarak ve iktidarın, paranın tadını alarak ve de fazlaca Cengiz Çandar, Şahin Alpay yazıları okuyarak, olabilir. Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi için, her şeyin piyasaya devredilmesi, laiklik hassasiyetlerinin yok edilmesi, devletin küçültülmesini vazeden liberal borazanların yazdıklarını ayet bellemenin, insanı getireceği yer burasıdır. Burası ise, diptir, sondur.

Filmin tezi ne; devletler, yasalar ve kâğıtlar olmamalı! İsteyen istediğini yapmalı! Halka sınırsız özgürlük tanınmalı!.. Yönetmenin, ikide bir, oyunu AKP’ye verdiğini; zira AKP’nin, bu söylenenleri başarıyla yaptığını dile getirmesini de hesaba katarsak, söylenecek tek şey, sevsinler senidir! Bir kere, yasa ve kâğıt eşleştirmesi sakattır. Çünkü kâğıt yasanın belirleyeni falan değildir. Kâğıt, kâğıttır. Bir ayağı ötekilerden daha kısa bir masanın sallanmasını önlemek amacı ile de kullanılabilir, insanlık tarihinin en estetik üretimi olan şiirleri yazmak için de. Bu yüzden kâğıda düşmanlık, bir film açısından, metafor olarak bile düşünülse, mantıksızdır, aptalcadır.

Ama burada asıl mevzu şudur, ki bu, liberallerin iflah olmaz çelişkisidir, yönetmenin yanlış yorumu ile konuşuyorum, devlet, kanunlar, kâğıt; liberal bir düzenin tesisi sonucunda elbette ki ortadan kalkmayacaklar! Liberalizm de en nihayetinde bir modern devlet ideolojisidir.  Modernitenin siyasi yansıması da, bir örgütlenme aracı ve kurumu olarak, devlettir! Sosyalizmin Abecesi seviyesine inmek zorunda kaldık; fakat, sınıfsız bir toplum yaratılana kadar, devlet her daim yaşayacaktır. Nereden uydurdularsa artık, liberal düzende devlet yoktur tezini, pek çoğu safça pek çoğu kurnazca bu teraneyi dillendirip duruyor.

Daha önemlisi ise şu, kâğıtsız bir yaşam mümkündür aslında. Geçmişte böyleydi, ne kadar geçmişte, Ortaçağda! O dönemin astığı astık kestiği kestik kralları, imparatorları, bunu yaptı işte, kâğıtsız yasalarla halkları sömürdü, ezdi. Ve şimdi, AKP ve türevi, dünyanın çeşitli yerlerindeki “yeni sağ” iktidarlar, Ortaçağın gericiliğini “modernize” edip güncellediler. İddianamesiz, delilsiz, yani kanıtsız tutuklamalar ne anlama geliyor sanıyorsunuz? Kâğıt filmi bu düzene meşruiyet kazandırmak için çekilmiştir!

Sinan Çetin’in kötü niyeti ve cehaleti birleşince, daha pek çok yanlış yorum, hatalı okuma ortaya çıkıyor. Yetmişli yıllarda, seri bir biçimde seks filmlerinin patladığı dönemde, kimse izin, kâğıt sorunu yaşamıyorsa ve genç bir solcu yönetmen, bu düzenden mağdur olmuşsa, ortada bürokratik bir engel değil, ideolojik bir kuşatma vardır.

Bu arada, ne kadar trajikomik değil mi, sabah akşam AKP’cilik yap; ancak ülkemizde bir mağduriyet, gerçek bir mağduriyet arayınca yine karşında solcuları bul! Otuz yıldır bıkıp usanmadan solculara söv; ama filmini izlenir kılması için, yine onların öyküsünü anlatmak zorunda kal! Yazık bu liberallere be!

Söz açılmışken devam edelim, Çetin’i bu “kafa”ya ulaştıran şeylerden birisi de, kendisinin devrimci düşmanlığıdır. Başlarken bahsettiğim programda, kendisine bu soruluyor, nasıl oldu da solun dışına çıktınız, deniyordu. Yönetmen de, kendisinin, zaten o alana tam olarak giremediğini, 12 Eylül öncesinde de, sola dair eleştirileri olduğunu, insan hayatını siyasetten daha değerli bulduğunu söyleyip durduğu için hiç sevilmediğini anlatıyordu. Prenses filmi ise, bir anlamda bu düşüncelerinin ürünü imiş, ve birçok solcu da o filmden sonra kendisine hak vermeye başlamış.

Bunlar bir yana, Sinan Çetin ne derse desin, yönetmenin bir dönem soldan fazlaca “yararlandığı” muhakkak. “Sola dostça eleştiriler yönelttiği dönem”deki tüm çalışmaları, Çiçek Abbas, Çirkinler de Sever, 14 Numara, ince ve zekice bir toplumsal eleştiri altında, ezilen, dışlanan insanların, küçük hayatların anlatımıdır. Şahsi olarak, bunların üçünü de beğenirim, üçü de kalitelidirler.

Ama işte, 12 Eylül darbesi, askeri boyutu bir yana, ekonomik-politik açıdan, memlekete tam anlamı ile hâkim olmaya başlayınca, ki bunun miladı Özal iktidarıdır, Sinan Çetin uyanıyor, para kazanmak, büyümek, güçlenmek gerek diyor. Sonrası malum, bir yok olma, küçülme, kendine hakaret dönemi. Aynı programda anlatıldı, demiş ki yönetmen, solcuları kastederek tabii, para kazanmamak eşekliktir! Bak bak; işte kâğıt kürek, özgürlük ıvır zıvır laflarının özeti budur, Sinan Çetin’in özeti de bu kadardır!

Tabii, burada şu da önemli, bu kişi, neden bu kadar paraya, güce tapıyor, sorusu; bu cümle ile açıklığa kavuşmuş oluyor. Dahası, bu herhangi bir cümle değil, bir ifşaat olarak netlik kazanıyor. Demek ki, sinema, televizyon, reklamcılık, yapımcılık faaliyetlerinin arkasında bu neden yatıyormuş; Sinan Çetin, çok ama çok para kazanarak bazı özelliklerinden kurtulmaya çalışıyormuş! Sonuç mu, Kâğıt!

Kâğıt, üzerinde epey konuştuk; ama olay, aslında sadece tek bir kâğıt. Filmin sonunda, bir liste akıp gidiyor, listede, bugüne dek bilmem hangi ülkede ne kadar insanın öldürüldüğü, sebebi sonucu anlatılmadan, gizlenerek, söyleniyor. Bu insanların ölümüne sebep emperyalizmi, dünyada milyonları aç bırakan kapitalizmi deşifre etmeye kalkan biri ise görecektir, buna kâğıtlar yetmiyor. Sinan Çetin, saçmalıklarını, yazık, “yüzde elli sekiz”e bile yutturamıyor.

Zaman röportajında söylüyor, Rusya’da bir kâğıtla özel mülkiyeti yetmiş yıl yasaklamışlar, insanları votkaya mahkûm etmişler; böyle şey mi olurmuş?.. Votka mevzuu ayrı, votka Rusya’da bir kültür; Cemaat’in gazetesini görünce içki şikâyetinde bulunmak ikiyüzlülüktür. Özel mülkiyet ise, yönetmenin yanlışı var, Rusya’da gerçekten bir türlü yasaklanamadı, zaten de Sovyetler bundan dağıldı. Her neyse, bunlar bizi bağlar. Asıl diyeceğim, ben kâğıtları daha çok sevmeye başladım, elimde yetki olsa, ilk iş, evet ben de özel mülkiyeti yasaklarım. Sonra da, fazlasına lüzum yok, ziyan olur, şöyle ufacık bir kâğıda da, toplum önünde saçmalamayı yasakladığımı karalarım.

Bunca söz ettik, şükür ki bilgisayarda yazıyoruz, yoksa ben hiçbir kâğıda kıyıp da Kâğıt’a ve yönetmenine dair eleştiri yazmazdım.

Tüm bunların ardından filme dair söylenecek şey açık, ortada boş bir kâğıt ve buna binaen yine boş bir Kâğıt var. Birincisinin boşluğu, üzerine bir şey yazmaya gerek olmamasından, ikincisininki ise, içinde anlatılanların bir değere sahip bulunmamasından.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com