Henry Miller – Getto

29 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Az sonra, gecenin erken saatlerindeki mor ışığın altında avare avare dolaşmaya başladığımızda, gettoyu bir başka görmeye başladım. Bazı yaz geceleri New York’ta gök masmavidir; binalar gerek özü, gerekse görünüşleri itibariyle hemen önünüzdedir, dokunacakmış gibi olursunuz. Güneş battığında, fabrikaların çirkinliğinden ve binaların iğrençliğinden başka bir şeyin ürünü olmayan o çizgi çizgi ışık yok olur gider, toz çöker, binaların dış çizgileri, bir kalsiyum spotundaki ucubenin çizgileri gibi yavaş yavaş belirmeye başlar. Gökte güvercinler belirir; damların üstünde takla atar dururlar. Bir baca tüter, bazen bir Türk hamamının bacasıdır bu. St. Mark’s Bouwerie, cazibeli bir basitliğe sahiptir; A Caddesi’ne bitişik kocaman yabancı meydan; üzerlerinde al al petrol tanklarının hayalet gibi yükseldiği yan sokaklar, eski sınırtaşı damgasını taşıyan üçgenler, kentin Brooklyn kıyısının bulunduğu kısmı, öyle yakındır ki, öte kıyıda yürüyen insanları fark edebilirsiniz.

New York’un bütün görkemi, formaldehit, ter ve gözyaşından oluşan bu üretken meydanda toplanmıştır. New Yorklu için hiçbir yer, tekmeleyip reddettiği bu yer kadar aşina, canayakın ve sıla özlemiyle dolu değildir. New York’un tamamı kocaman bir getto olmalıymış; zehir kurutulmalı, yoksulluk taksim edilmeliymiş; her atardamar, her toplardamar neşe saçmalıymış. New York’un gerisi bir soyutlamadır; soğuktur, geometrik, ölü beden gibi kaskatı ve eklemek mümkün: kaçıktır -eğer insan ayrı durup cesurca bakabilirse. Sadece arı kovanında o insancıl temas vardır; gettonun dışında umutsuzca aranan o görüntü, duyu, korku kenti sadece buradadır. Parmaklığın dışında bırakılmak, solup gitmek demektir. Parmaklığın dışında, giydirilmiş kadavradan başka bir şey bulunmaz. Çalar saatler gibi her gün kurarlar onları. Damga gibi çalışırlar; posta kutusu alındıkları gibi ölürler. Ama kaynayan petekte bitkiler büyür: bu petekte boğucu bir hayvani sıcaklık, birbirine sürtüşmeden ve yapışmadan doğan bir canlılık, maddi ve manevi bir umut, tehlikeli ama sıhhatli bir pislik vardır. Belki de, mum gibi ama düzenli bir şekilde yanan küçük ruhlar; kendilerini çepeçevre kuşatan duvarlara hayret verici gölgeler düşürebilecek yetenekte..

Bu tatlı mor ışık altında, herhangi bir sokakta ilerleyin. Kafanızdakileri boşaltın. Binlerce duyu dört bir yandan üzerinize saldırır. Burada insanoğlu hala kürklü ve tüylüdür; burada kist ve kuvartz hala konuşur. Madeni levhalardan siperlikleri ve pencereleri terleyen, işitilen ve yuvarlanan binalar vardır; saçaklarında çocukların akrobatlar gibi cambazlık yaptıkları tapınaklar da vardır; kıvrıla kıvrıla uzayan, seyyar sokaklar: Buralarda hiçbir şey sessiz durmaz, hiçbir şey sabit değildir, hayalperestin gözleri ve aklı olmaksızın hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir. İnsanı hayallere daldıran sokaklar da vardır: Buralarda aniden ses seda kesilir, her yer bomboştur, sanki veba gelip geçmiş gibi. Öksüren sokaklar, ateşi yükselmiş insanın şakakları gibi zonklayan sokaklar, ölen ve hiç kimsenin dikkatini çekmeyen sokaklar. Gülyağının, pırasa ve arpacık soğanının keskin tadıyla kaynaştığı, garip, yaseminvari sokaklar. Tembel ayakların sadme ve vuruşlarını yansıtan terlikli sokaklar. Sadece mantık ve teoremle açıklanabilen Öklid’den kaynaklanan sokaklar.

Her yandan fışkıran, derinin tabakaları arasında damıtılmış, al al duman gibi sarkan, ikincil cinsel ter vardır, kasık kemiği gibi, Orpheusvari, memelilere ait, kadife amber çiçeği üzerine gecenin serpiştirdiği ağır bir tütsü. Hiç kimse, moğol ahmağı bile bağışık değildir. Deli gömleği giydirilmiş göğüslerinin sürtünmesi ve geçişi gibi, seni yıkar. Hafif yağmur altında, görünmeyen, eterimsi bir çamur bırakır. Her saate aittir; hatta tavşanların pişirildiği zamana bile. Tüplerde, foliküllerde, kabarcıklarda parıldar. Dünya yavaş yavaş dönerken, tırabzanlar ve kapı taraçaları da döner, çocuklar da onlarla beraber. Sıcak gecelerin bulutlu sisinde, dünyevi, şehevi ve kehanetvari ne varsa sitar gibi mırıldanır durur. Saman ve tüy yataklarla kaplı ağır bir tekerlek, küçük gaz lambaları ve saf hayvani ter. Her şey dönüyor da dönüyor, gıcırdayarak, iki yana sallanarak, hantal hantal ilerleyerek, arada sırada da hıçkırarak; ama dönüyor, dönüyor, dönüyor. Sonra, sözgelimi kapının önündeki taraçada sessizce dursanız ve hiçbir şey düşünmeseniz, miyop, hayvani bir berraklık görüşünüzü engeller. Tekerlek oradadır, tekerlek parmakları oradadır; tekerlek göbeği de vardır. Ve bu tekerlek göbeğinin ortasında -hiçbir şey yoktur. Aks ve yağ buraya girer. Ve siz aradasınız, bu hiçin ortasında, duygulu, tamamen genişlemiş, gezegensel tekerleklerin vız vız vızıldaması gibi vızıldar durursunuz. Her şey canlanır ve bir anlam kazanır. Her şey bel verir, sarkar, yoğunluk ve itina ile yosunlaşmıştır; kafanın arkasındaki gözle her şeye bin defa bakılmıştır, ovulmuş, sevilmiştir.

Taş gibi kaskatı, eski bir ırkın insanı. Binlerce yıllık geçmişte atalarının pişirdikleri yemeği kokluyor: Tavuk, ciğer yahnisi, doldurulmuş balık, ringa balığı, iri deniz ördeği. O onlarla beraber yaşamıştır; onlar da onun içinde. Ur’da, Babil’de, Mısır ve Filistin’de olduğu gibi, havada tüyler uçuşuyor, kocaman kafeslere hapsedilmiş kanatlı yaratıkların tüyleri. Zamanla solan aynı parlak ipekler, siyahlar; başka Yahudi katliamlarının ipekleri. Arada sırada bir kahve öğütücüsü ya da bir semaver, baharat ve Doğu’nun sarı sakızını, sarı sabrını koymaya yarar küçük bir tahta kutu. Ufak tefek halılar; Akdeniz’in doğusundaki çarşı ve pazarlardan, mağazalardan, astraganlar, kolyeler, şallar, atkılar ve parlak, farbaladan flaman eteklikler. Bazıları kuşlarını, ev hayvanlarını da getirirler; titrek kalp atışları bulunan, sıcak, canayakın yaratıklar; ne yeni bir dil, ne de yeni bir şarkı öğrenirler; yangın merdivenlerine asılı kızgın kafeslerinde bitkin, baygın, yorgun, solup giderler. Demirden balkonlar et, yatak eşyası, bitki ve ev hayvanlarıyla fisto gibi süslenmiştir; pasın bile kendini kaybetmiş bir halde didiklendiği, sessiz sürünerek geçen bir yaşantıdır bu. Gecenin serinliğinde gençler patlıcana benzerler; Amerikan sokağının iğrenç gürültüsünden hayale kapılırlar. Aşağıda, turşular tahta kovalarda salamurada yüzer. Turşu, simit, lokum olmadan gettonun tadı çıkmaz. Her çeşit ekmek susamlı, susamsız. Beyaz, siyah, kahverengi; hatta kurşuni ekmek; her ağırlıkta, her kıvamda.

Getto! Üstünde ekmek kabı, mermerden bir masa üstü. Tercihen mavi, bir şişe maden suyu. Terbiyeli çorba. Ve iki erkek konuşuyor. Ürkek dudaklarından yanık sigaralar sarkık, konuşuyor da konuşuyorlar. Yakında içinden müzik sesleri gelen bir mahzen; acayip sazlar, acayip giysiler, acayip melodiler. Kuşlar cıvıldamaya başlıyor, hava boğucu bir hal alıyor, ekmek yığın yığın, maden suyu şişeleri tütüyor ve terliyor. Kelimeler, as gibi, tükürüklü talaşın arasından ağır ağır ilerliyor; havlayan, hırıldayan itler havayı eşleyip duruyor. Kafalarındaki sarıklardan bunalan allı pullu kadınlar o güzel giysilerle kuşanmış etten tabutları içinde uyukluyorlar. Kara, kahverengi gözlerde çekici şehvet perisi odaklaşıyor.

Başka bir mahzende ihtiyarın teki, paltosu sırtında bir odun yığını üstünde oturmuş, kömürünü sayıyor. Cracow’da yaptığı gibi, karanlıkta oturmuş sakalını sıvazlıyor. Bütün yaşantısı kömür ve odundan, karanlıktan gün ışığına doğru geçen kısa seyahatlerden ibaret. Kulaklarında hala, parke yollar üzerinde nalların çıkardığı sesler; haykırışlar, çığlıklar; kılıç şakırtıları, mermilerin boş duvara saplanması. Sinemada, sinagogda, kahvede, nerede oturursan otur, iki tür müzik çalıyor: Biri acı, biri tatlı. Sıla Özlemi adlı nehrin ortasında oturuyorsun. Dünyanın viranelerinden elde edilmiş küçük hatıralarla dolu bir nehir. Vatansızların hatıraları, tekrar tekrar dallarla, odun parçalarıyla yuva inşa eden kazazede kuşların hatıraları. Her yerde darmadağın olmuş yuvalar, yumurta kabukları, boyunları koparılmış, ölü gözlerle evreni süzen yavru kuşlar. Tenekeden duvarlar, paslı sundurmalar, alabora edilmiş kayıklar altında Sıla Özlemi ırmağının hayalleri. Yok olup gitmiş umutlar, boğazlanmış arzular, kurşun geçmez açlık dünyası. Öyle bir dünya ki, ılık hayat nefesini bile içeri gizlice sokmak gerekiyor; öyle bir dünya ki, güvercin kalp büyüklüğünde değerli taşlar, bir yarda boş yer ya da bir ons özgürlük pahasına satılıyor. Her şey aşina bir ciğer yahnisine doluşturulmuş, tatsız tuzsuz mayasız ekmek üstüne konup yenmekte. Beş bin yıllık acı, beş bin yıllık kül, beş bin yıllık kırık dallar, paramparça olmuş yumurta kabukları, boğulmuş yavru kuşlar bir çırpıda yutuluyor..

İnsanoğlunun yüreğinin derin iç mahzeninde demirden harp hüzünlü şarkısını sürdürüyor.

Kentlerinizi yüksek yüksek, görkemli inşa edin. Lağımlarınızı kazın. Irmaklarınızı akıtın. Çılgınca çalışın. Rüyasız uykular uyuyun. Bülbül gibi çılgınca ötün. Altta, en derindeki temelin altında, bir başka insan ırkı yaşıyor. Kara, loş, ihtiraslı onlar. Dünyanın bağırsaklarını deşiyorlar. Dehşet verici bir sabırla bekliyorlar. Leş kargaları, devler, öç alanlar bunlardır. Her şey toz toprak içinde yuvarlandığı zaman ortaya çıkarlar. 

Roland Barthes – Rıhtımlar Üzerinde

29 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

’ın (1954, ) filmiyle ilgili ’ın yazdığı bir

Sevimli Bir İşçi

Elia Kazan’ın Rıhtımlar Üzerinde adlı filmi güzel bir aldatmaca örneği. Bilirsiniz herhalde, yakışıklı, uyuşuk, hafiften ilkel bir liman işçisi () söz konusudur. Aşk’ın ve Kilise’nin (Kilise Spellman işi, çarpıcı bir papaz görüntüsü altında verilir) yardımıyla yakışıklı işçi yavaş yavaş bilinçlenir. Bu uyanış yasalara yan çizen, hilebaz bir sendikanın elenmesiyle aynı zamanda rastladığı ve liman işçilerinin kimi sömürücülerine karşı direnmeye çağırır gibi göründüğü için, kimileri Amerikan halkına işçi sorununu göstermeye yönelik, gözüpek bir film, “sol” bir film karşısında bulunduklarını düşündüler.

Gerçekte, bir kez daha, çok çağdaş işleyişini başka Amerikan filmleri dolayısıyla gösterdiğim şu gerçek aşısı söz konusu: büyük patronların sömürme işlevi küçük bir gangster topluluğunun sırtına yıkılıyor, hafif ve çirkin bir yara gibi saptanıp açıklanan bu küçük dert aracılığıyla, gerçek dert gözden kaçırılıyor, adı konulmaktan kurtulunmuş oluyor, dert bir büyü gibi kovuluyor.

Ne var ki, Kazan’ın filminin aldatma gücünü açıkça ortaya koymak için, filmin “roller”ini nesnel bir biçimde betimlemek yeter: burada pekala gördükleri, ama sarsma gücünü gösteremedikleri bir tutsaklık altında iki büklüm olmuş bir gevşek insanlar topluluğundan oluşur; devlet (kapitalist devlet) saltık Adalet’le karışmıştır, suç ve sömürü karşısında başvurulabilecek tek kapıdır: işçi devlete, devletin polisine ve soruşturma kurullarına ulaşabilirse, kurtuldu demektir. Kiliseye gelince, “bak ne güzel oldum” havasında bir çağdaşlık görüntüsü altında, işçinin oluşturucu yoksunluğuyla patron devletin babacan gücü arasında bir aracı güçten başka bir şey değildir. Ayrıca, bütün bu adalet ve bilinç kaşıntısı sonunda çabucak yatışır, iyilik verici bir düzenin büyük dengesine ulaşır, işçiler çalışır, patronlar kollarını kavuşturur, papazlar da hem onları, hem bunları doğru işlevlerinde kutsar.

Öte yandan, filmin sonu birçoklarının Kazan’ın ustalıkla ilericiliğinin damgasını vurduğunu sandıkları anda filmi ele verir: Son kesitte, Brando’nun, insanüstü bir çabayla, iyi, bilinçli bir işçi olarak kendisini bekleyen patronun yanına varmayı başardığı görülür. Bu patronsa, gözle görülür bir biçimde karikatürleştirilmiştir. Bakın, Kazan kapitalistleri nasıl sinsice gülünçleştiriyor, dediler.

Brecht’in önerdiği aldatmacayı ortaya çıkarma yöntemini uygulamanın ve daha filmin başında başkişiyle kaynaşıvermemizin sonuçlarını incelemenin tam yeri. Brando’nun bizim için olumlu bir kahraman olduğu kesindir, yokluğu genellikle gösteriyi izleme isteği bırakmayan şu katılım olgusu uyarınca, kusurlarına karşın, tüm kitle ona bağlar gönlünü. Bu kahraman, bilincini ve yiğitliğini yeniden bulduğu için daha da büyümüş, yaralı gücünün sonuna gelmiş, gene de dirençli olarak kendisine işini geri verecek olan patronuna doğru yöneldiği zaman, kaynaşmamız sınır tanımaz artık, tümüyle ve hiç düşünmeden bu yeni İsa’yla özdeşleşiriz, acısına sonuna dek katılırız. Ne var ki, Brando’nun bu acılı “göğe çıkış”ı gerçekte ölümsüz patronluğun edilgenlikle benimsenmesine götürür: tün karikatürlere karşın, böyle parlak bir biçimde önümüze sürülen şey düzene dönüş’tür; Brando’yla birlikte, liman işçileriyle birlikte, Amerika’nın tüm işçileriyle birlikte, bir utku ve rahatlama duygusu içinde, kendimizi patronluğun ellerine bırakırız, onun kusurlu görünüşünü çizmek hiçbir şeye yaramaz artık: toplumsal adaletin anlamını sırf Amerikan sermayesine armağan etmek üzere yeniden bulan bu liman işçisiyle nicedir yazgımızı kaynaştırmış, onunla birlikte batıp gitmişizdir.

Görüldüğü gibi, bu sahneyi nesnel olarak bir aldatmaca oluntusu yapan şey onun katılımcı özelliği. Daha başlangıçta Brando’yu sevmeye yönlendirildiğimizden, hiçbir zaman eleştirmeyiz artık onu, apaçık bönlüğünün bile bilincine varamayız. Bilindiği gibi, Brecht “ıraklaştırma” yöntemini işte bu türlü düzenlerin tehlikesine karşı önermiştir. Brecht olsa, Brando’nun bönlüğünü göstermesini, mutsuzlukları karşısında duyacağımız tüm yakınlığı karşın, bize bunun nedenlerini ve çarelerini görmenin daha önemli olduğunu anlatmasını isterdi. Kazan’ın yanlışını yargımıza sunması gereken kişinin kapitalistten çok, Brando’nun kendisi olduğunu söyleyerek özetleyebiliriz. Çünkü, kurbanların başkaldırısından beklenenler, cellatlarının karikatüründen bekleyebileceklerimizden çok daha fazladır.

(Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, Çev: Tahsin Yücel, Metis Yayınları)

Mühür Dergisi: 38. Sayı

’nin 38. sayısı (Ocak-Şubat 2012) çıktı…

 

Dergide Emel Koşar, , Hakan Bilge, , , , , gibi şair ve yazarların çalışmaları ve çeşitli söyleşiler yer alıyor.

 Derginin web sitesi: muhurkitapligi.com

Sait Faik Abasıyanık – Sevmek Korkusu

27 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Ustalara Saygı

Bir yaylı hatırlıyorum. Hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. Sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.

Her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.

Yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. Varsın olsun, inanmıyorum! İnanmadığım halde bu korku niçin? Allah’a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında “Allah” diyerek, ispat ediyorlar. O halde ben de samimi değilim. Çünkü korkuyorum. Bu muhakemeyi evvelce, “Varsın olsun, inanmıyorum!” dediğim zaman yapmadım.

Bir kıştı. Kar, küçük şehri “kayakçı”larla doldurmuştu. Kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. Müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. Bütün önsezilerim beni aldatmıştır. Yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. Oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. Felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. Korku da bir önsezidir. Fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.

Korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. Korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. Eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. İşte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. Yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. Sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. Beklediğim çok defa gelmezdi. Yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?

Beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. O günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. Sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. Beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.

Rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. Sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. Bu , uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. Uzun bir koridordan girilirdi. Antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. Kenarcıkta bir havuz vardı. Fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.

Sessiz oynanırdı. Su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. Bir sürü çocuğun arasına otururduk. Adeta ıslıkla yaşanırdı. Ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. Ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. Haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.

Salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. Ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. Sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. Konuşmazdık. Ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.

Bir gün bir masa karşısındaydım. Üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. Üzerinde oyun oynamıştık. Parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. O zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. O da bu masa gibi olurdu. Fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.

O yanımda iken korkmazdım. Evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. Ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.

Bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.

Haftada bir gün gelirdi. Saat ikide kalkar giderdi. O gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.

Alacakaranlıkta, hele sabahın alacakaranlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alacakaranlığında, muharebe bile olmamıştır. Sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.

Ayna İnsan Dergisi: 2. Sayı

27 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Dergi & Fanzin, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

Ocak-Şubat-Mart 2012 Sayı: 2

Ayna İnsan 2. Sayısıyla okurla buluşuyor. Bu sayımızda Prof.Dr. İskender Pala ile yazma süreci, roman ve son yayımlanan kitabı “OD” u konuştuk. Derginin 2.sayısında Semiha Kavak, Gönül Yonar, Ufuk Gökmeriç, ve inceleme yazılarıyla, Cengiz Kara öyküyle, Nihan Işıker Furuğ Ferruhzad’tan çeviri şiirle, Abdullah Eraslan, Akide Ufuk Türkeli, Ayşe Keskin, Burcu Yalkın, Fatih Yavuz Çiçek, İshak Altundağ, Kubilay Bürgan, 
Mert Öztürk, Naime Erlaçin, Ömer Faruk Hatipoğlu, Seyit Pelitli şiirleriyle yer aldılar.

Ayna İnsan; İz Bırakan Şairler bölümünde Türk şiirinin uç beylerinden ’i andı.

İçindekiler:

Ayna İnsan/Sunuş: Renklerin Dilinden Anlamı Görmek
Semiha Kavak: Devrimci Hamlelerin Şiiri: Manifestolar
Söyleşi: Ayna İnsan Sordu, Yanıtladı
Ufuk Gökmeriç: Şiirde Öyküleme Sorun Olabilir mi?
Cengiz Kara: Çinekoplar/Öykü
Gönül Yonar: Kendine Yolculuğun Adı: Siddharta
İz Bırakan Şairler: İlhan Berk

Ve şiirleriyle
Naime Erlaçin : Çatı
Abdullah Eraslan : Sevinçsizlik
Akide Ufuk Türkeli : Temmuz Korkusu
Ayşe Keskin : Ömür Takvimi
Burcu Yalkın : Hesap
Fatih Yavuz Çiçek : Ayna ve Gölgeler
İshak Altundağ : Karabeyaz
Nihan Işıker : Çeviri Şiir/Furuğ Ferruhzad/Gecede
Buluşma
Ömer Faruk Hatipoğlu : Ölürsem
Seyit Pelitli : Her Aşk Acildir
Kubilay Bürgan : Şizofren(im)
Mert Öztürk : Şizofrensiz Kovalamaca

Ayna İnsan dergisini temin edebileceğimiz yerler;

Ayna İnsan 2.Sayısı İstanbul’da Beyoğlu Mephısto, Ankara’da Kurtuba Kitabevi, Turhan Kitabevi, İmge Kitabevi, Bursa’da ASA Kitabevi, Antalya’da AKSAV, Mersin’de Tekağağaç Kitabevi ve Ütopya Merkezi’nden, Trabzon’da Trabzon Evi’nden temin edilebilir.

Ayna İnsan iletişim: aynaveinsan@gmail.com
Abonelik Katkı Payı: Yıllık 25 TL
Posta Çeki Hesabı: 08773867

Sonraki Sayfa »