Bataklıkta Bir Sanatçı: Yaşar Kurt

26 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Dünya Müziği, Müzik, Müzik Albümleri

Öyle olduğu söyleniyor ki, ülkemizde eline gitar alan her genç, Yaşar Kurt’la başlarmış müzik yapmaya; ona özenir, ondan etkilenirmiş. Sebebi nedir, bilmiyorum. Buna mukabil, “muhalif rocker” dendiğinde, akla ilk gelenlerden birinin Kurt olduğunu biliyorum. Hem herkesin sevdiği, beğendiği bir sanatçı olup hem de muhalif olabilmenin nasıl mümkün olduğunu ise, hiç anlamıyorum. Burada da zaten, adı geçen kişinin, popülerliği muhalifliğe tercih ettiğine, muhaliflikten istifa ettiğine değinmek istiyorum.

Sekiz yıl sonra çıkardığı “Güneş Kokusu” adlı albümü ile, sanatçı, şu günlerde hayli gündemde. Fakat henüz, albümün güzelliği, kalitesi, bir yerlerde zikredilmiş değil. Yaşar Kurt, geçtiğimiz haftadan beri, verdiği mülakatlarda söyledikleri ile anılıyor.

Yıllarca, büyük bir zevk ve beğeni ile, yazılarını okuduğunuz, şarkılarını dinlediğiniz, konuşmalarını takip ettiğiniz kişilerin; gün gelip de bütün o beğeninizi bile unutturacak derecede saçmalaması, yani daha nazik ifade ile, bir “kopuş” yaşaması; belki sizin sürekliliğinizi pekiştirebilir; ancak, yaşayacağınız kandırılmışlık duygusu, büyük bir handikap olarak ortadadır.

Cem Karaca’nın ölmeden evvel, Fethullah Gülen’e merak sarması; İlkay Akkaya ve Sırrı Süreyya Önder’in Said Nursi hayranlığını açıklaması; Yılmaz Odabaşı’nın referandumda “evet” demesi; o güne dek kendilerini takip edenleri üzmüştü ya; doksanlı yıllardan bu yana, solcu gençler için önemi olduğu söylenen Yaşar Kurt da, bu “üzen tayfa”ya, an itibari ile iltica etmiş görünüyor.

Belki parantez içinde söylemem gerekiyor, adı geçenlerden, Cem Karaca dışında hiçbiri ile ilgili, bunlar nereye dönerlerse dönsünler, herhangi bir üzüntü yaşamadım; hiçbiri ile bir “siyasi bağ”ım yoktu zira, olamaz da! Fakat şu önemli, bu konuda üzüntüm, “açılım kahvaltısı”nda ekmeğini reçelleyen Sırrı Süreyya’dan hala büyük bir devrimci yaratmaya çalışanların durumunadır!

Derdimiz sanıyorum anlaşıldı. Şimdi, konunun asıl kısmına, Yaşar Kurt ile ilgili bölüme ayrıntılı biçimde bakabiliriz.

Sanatçının 13 Kasım tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan röportajında söyledikleri, evet kendisini tekrar gündem haline getirmiştir; belki de artık herkes için tek amaç budur; fakat, bir şeylere, AKP’nin iktidarını olumlayacak tuzaklara bu kadar hızlı ve gönüllü biçimde düşmek, saflık değilse eğer, yılgınlıktır.

Samet Altıntaş isimli şahıs, Yaşar Kurt’a, açıkça görülüyor, yeni albüm ile ilgili üç tane klişe soru yöneltiyor ve daha sonra, nasıl bir yöntem ve kafayla ise artık, “lank” diye soruyor: “Antimiliter şarkılar yapan bir sanatçı olarak sivil-asker ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?” Niyet açıktır; ancak gazeteci sıfatlı birinin bu kadar özensiz olmasının nedeni nedir, ne olabilir? -Cevap malumdur.

 

Peki ya, bu bir kenara, muhalif sanatçı olarak anılan birinin, sorunun aptalcalığına aldırış etmeden, cevaba girişmesinin hikmeti nedir?

Antimiliter şarkıdan kasıt, korkuyorum anne, al beni içine, diye başlayıp askerlik yapmak istemeyen bir adamın feryadını içeren şarkıdır. Ordu’yu peygamber ocağı olarak gören, askeri darbe süreçlerinde darbecilere methiyeler düzen bir geleneğin gazetecisinin, konuyla ilgili soru sormaya hakkı yoktur; bu bir. İki, askerlik yapmak istemeyen bir kişinin içinde bulunduğu mesele, asker-sivil ilişkilerine kesinlikle dâhil olamaz, edilemez. Üç, askerlik yapma ile ilgili kanunları da, pek tabii, siviller düzenler. Yaşar Kurt’un ilgili şarkısı da kesinlikle “asker karşıtı” değildir, bu da dört.

Lakin sanatçı, yıllardır bir yerlerde konuşamamanın üzüntüsü ile belki de, bırakın soruyu sorana eleştiri yöneltmeyi, böyle bir soruyu yakalamış olmaktan duyduğu mutlulukla, uçarak yanıtlar üretiyor! Uçarak yanıtlar ürettiğinden, Samet Altıntaş’ı bile geride bırakıp ondan daha absürt, konu dışı şeyler zikrediyor.

Neymiş: “1980′de askerler tarafından her şeyin yok edildiğini görmüş biri olarak söylüyorum, çok büyük ve olumlu manada bir değişim var.  Darbeciler bu ülkeye inanılmaz zararlar verdi çünkü her alanda. Sivillerin inisiyatifi eline alması gerekiyor. Çünkü askeriyenin çözümleri belli. Askere sen bomba atma, silah çekme diyebilir misin? Sivil otorite her zaman diyaloga açıktır. Daha barışçıdır fıtratı gereği. Hükümet, toplumun sivilleşme yönündeki taleplerini karşılamıştır.”

Ne kadar da “kritik” tespitler… Doğru, askere bomba atma diyebilir misiniz siz? Bu ülkenin ordusu zira, canı sıkılınca savaş çıkartan, silah çeken bir grup meczup personelden ve onlara kul köle askerlerden oluşuyor. Hayır, bu meczuplar işin kötüsü, diyaloga da açık değiller. Siviller ise, fıtrattan kaynaklı konuşkandır, candır.

Deniyorum; fakat olmuyor, bu denli önemli bir konuda, ironi bile yapılamıyor. Yahu, bunlar bir yana, muhalif sanatçı denilen bir kimse, siviller fıtrat gereği şöyle olurlar, cümlesini nasıl kurabiliyor? İnsanların dünyaya gelişleri esnasında, onlara asker veya sivil diye bir kategorizasyon mu sunuluyor? Seçilen alana göre, belirli özellikler mi yükleniyor? Mesleki konumlar, nasıl yaradılışın konusu haline gelebiliyor?

Ya hükümetin, toplumun sivilleşme taleplerini karşıladığı iddiası ne oluyor? Solcu diye bilinen birinin, neoliberalizasyon sürecini sivilleşme olarak görmesi, bilgisizliğin hangi basamağına denk geliyor?

Konuya ara verip sormak gerekiyor: Daha önce de yaşandı. Sosyalist sıfatlı kimseler, Zaman’a çok fazla konuşuyor ve bunlarda, ilgili kişiler, mütemadiyen saçmalıyor. Bu neden kaynaklanıyor? Acaba gazete, bu kişilerin, AKP-Cemaat’i öveceğini bildiğinden mi onlarla görüşüyor; yoksa bu kişiler, Zaman ismi geçince mi heyecanlanıp yandaşa dönüşüyor?

Muhabir, hazır “askerlik yapmaya karşı” bir solcuyu yakalamışken, devam ediyor: “Ama öte yandan az da olsa orduyu göreve çağıran bir kafa var. Bu zihniyete karşı neler söylemek istersiniz?” Sorunun “muhteşem”liği cevaba da bir görkem katıyor doğrusu, Yaşar Kurt, Fikret Başkaya mı okumuş yoksa o kadar “teori”ye gömülmeyip Baskın Oran’la mı yetinmiş bilinmez; ancak liberal ezberler, su gibi dökülüyor sanatçının ağzından, iyi ezberlemiş: “İttihat ve Terakki’den beri bu ülkenin yöneticileri asker kökenliydi. Yine cumhurbaşkanlarının çoğu asker kökenliydi. Askerlerin oluşturduğu bir tarih var bizde. Cumhuriyet ideolojisinin en güvendiği zümre askerler. Bu mantalitenin neler yaptığını hep beraber gördük. Darbeler kimin haklarını korudu?”

Evet, Yaşar Kurt, madem sordun, yarım bırakma, sorunun cevabını da ver; darbeler, faşistlerin, dincilerin, hepsinden önce de patronların çıkarlarını korudu, de!.. Yoksa sen, darbelerin, on tane yüksek rütbeli generalin maaşını artırmak için yapıldığını mı düşünüyorsun? Asker kökenli yönetici seni niye rahatsız ediyor ayrıca, yönetici Fethullahçı olunca sorun yok da asker olunca mı var? Hem o asker Cumhurbaşkanlarını Meclis seçmedi mi? Al işte, senin sivil dediğin adamlar askerci çıktı, şimdi n’olacak?

Geliyoruz röportajın “en önemli” kısmına; “en güzel” soru sona saklanmış, belli ki final vurucu olsun istenmiş: “Malum ana gündemlerden biri Kürt sorunu. Sizce nasıl çözülür bu mesele?” Her şeyin kurmaca olduğu o kadar bariz ki, pat diye geliyor yanıt: “Fethullah Gülen’in açıklamaları oldu yakın zamanda. Hocaefendi’nin düşüncelerini destekliyorum. 12 Eylül’de sokağa hâkim olanların 30 senedir bu meseleyi çözmesi gerekirdi. Kürt sorununun çözümünde iki tarafın da samimi olması gerekiyor. Hükümet yöntem olarak açılıma gitti; ama iş zordu. Sıkıntılar mutlaka olacaktı. Nitekim açılım sabote edildi de. İki taraftan da mevcut durum üzerinden var olanlar açılımı provoke etti, ediyorlar da.”

Ne demeli, nasıl demeli bilemiyorum; ama, memleketin duyarlı bir sanatçısının, Kürt sorununa dair çözüm önerisi, nasıl olur da mazisi iki yıllık politikaların desteklenmesi olabilir ki? Sormazlar mı adama; AKP ve Cemaat olmasaydı, Kürt sorunu çözülmeyecek miydi veya Kürt sorununa hiç başka bir çözüm önerilmeyecek miydi? AKP ve Cemaat olmasaydı, sen bu soruya yanıt veremeyecek miydin? Yıllardır seni dinleyen solcu çocuklardan mı bir şey öğrenmedin?.. Yazık!

Sorusunu geçelim, bir alıntı daha: “Modernist devrimin halka ödettiği bir bedel var Anadolu toplumunda. Yeni anayasa ile devlet halkıyla helalleşmeli. Ve bunu en kısa zamanda yapmalı.” Gayet güzel, yukarıdakiler, yanlış siyasi çizginin kafada yarattığı karışıklıktır; ancak bu söylem cehaletin farkında olmaksızın ifşaatıdır. Modernizmden, modernist devrimden zerrece anlamayan bir solcu sanatçı; çok hoş!

Yaşar Kurt’a Ermeniliği ile ilgili de soru sorulmuş; ancak buna değinmeye bile gerek yok, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İslamcıların oltasına nasıl gelinir ve buradan nasıl saçmalanır, daha fazla irdelemek anlamsız.

Artık, şahsın üzerinden devam etmeyelim ve birkaç genel şey söyleyelim. Demokrasi denen kavram, aslında bir bataklığın adıdır. Patron sınıfının, karakterini şekillendiren faşizmi gizlemek, perdelemek için, evvela mecburen sonra da şeklen, sosyalistlerle halkın arasında yarattığı mesafenin sınırları çizilmiş halidir. Kavganın yerine “barış”ı, devrimin yerine “reform”u, özgürlüğün yerine “serbest”liği koymasıdır. Bu lafızlarla kandırdığı insanları kendine kul köle yapmasıdır.

12 Eylül sonrası, solumuzun yenilgi kompleksi, hatayı hep içsel anlamda araması ve Batı’da esen yeni ve dandik sol rüzgârlar, Türkiye devrimci hareketini epeyce yıprattı; geldiğimiz yer ortadadır, Kürt sorununa, Alevi meselesine, türban problemine, Ermeni dalaşmalarına çözüm olarak, sürekli demokrasi talep eden bir solculuk anlayışı!

Teoriyi artık Lenin’den değil Radikal İki’den öğrenmeye çalışanların, kendilerini içine soktukları durum bellidir ; ya AKP’ye aleni veya gizliden destekçilik ya da Kürt hareketine iltica!.. Bu atmosferin, çok da okuyup yazması olmayan; ancak popüler işler yapmaları sayesinde bir yer edinen sanatçıların kafasına nasıl işlediği ise, asıl konumuz. Yaşar Kurt örneğini bu yüzden bir yazı haline getirme gereği duydum.

Demokrasi denen bataklık, AKP döneminde iyice genişlemiş, hem de derinleşmiş, buradan kurtulmak da oldukça güç hale gelmiştir. Kurt da maalesef buraya çoktan düşmüştür.

Sonuç mu; henüz bilincini yitirmemiş Türkiye solu, ümit ediyoruz ve uğraşıyoruz ki, evvela bu bataklıktan çıkıp asli görevine, devrimciliğe dönecektir ve sonra da herkesi buradan çıkartacaktır.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Yeni Babil Kulesi

27 Ağustos 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Oykü, Sanat

Kutsal kitaplarda anlatıldığına göre, bir zamanlar oradan oraya göçen âdemoğulları, kendilerine bir kent, etrafında yaşayacakları bir kule inşa etmek istediler. Bu “kutsal’’ amaç uğruna birlik oldular, bir oldular, el ele verip yedi katlı bir kule yaptılar: Babil Kulesi. Kulenin ilk katı taşı, ikinci katı ateşi, üçüncü katı bitkiyi, dördüncü katı hayvanı, beşinci katı insanı, alıncı katı gökyüzünü, yedinci katı da melekleri temsil ediyordu. Böylece insanlar bir sonraki aşamada Tanrı’ya ulaşacaklardı. Fakat bu iş Tanrı’nın hiç de hoşuna gitmedi, ceza olarak o güne dek aynı dili konuşan insanların dillerini farklılaştırdı. İnsanlar artık birbirlerini anlamaz, birbirleriyle iletişemez oldu. Bu yüzden kentin yapımı durdu. İnsanlar dünyanın başka yerlerine dağıldı. 2500 metrelik Babil Kulesi, Tanrı’nın estirdiği kuvvetli rüzgârlarla yerle bir oldu.

Yeryüzündeki yüzlerce farklı etnik grubun, dilin varlığını dinen açıklamak için uydurulan bu efsanenin, öykünün benzeri, bin yıllar sonra tekrar yaşanıyor. Evet, Babil gerçek oldu! Fakat şimdiki Babil’de roller, amaçlar ve olaylar biraz daha farklı. Tanrı, insanlar ve kule arasındaki ilişki biraz daha değişik.

Yeni Tanrı ile Nietzsche’nin öldüğünü söylediği eski Tanrı’nın ortak noktaları da yok değil tabi ki. Örneğin ikisi de bu dünyada kimini vezir, kimini rezil ediyor. İkisi de yüzünü bazılarına gösteriyor, bazılarına göstermiyor. İkisinin de bir sürü elçisi var. İkisinin de sağı solu belli değil. İkisi de acımasız…

Eski Tanrı’nın elçileri vardı dünyada, şimdikinin de var; hem de çok. Bu elçiler, kendilerini yaratan, esirgeyen ve sakınan bu yeni Tanrı’yı çok seviyorlar. Öyle çok ki, tıpkı eski Tanrı’nın elçilerinin dinlerini yayarken yaptıkları gibi, masum insanların ölmesine göz yumacak, hatta buna sebep olacak kadar!

İnsanlar… Her devirde sıradan önadıyla nitelenen, bugün de sokaktaki vatandaş diye çağrılan insanlar… Onlar hep aynı. Yeni Tanrı ile ilişkileri de aynı. Tanrılar onları hiç görmüyor.

Ve kule… Kulede epeyce değişiklik var. Eskisine kıyasla yeni kule çok “modern’’, çok “çağdaş’’. Kaç katlı bilmiyorum, sürekli yükseliyor. Kırk elli yılda bir, yaşanan “doğal afetler’’ kuleye zarar veriyor; ancak kulenin sahipleri bir şekilde bunu telafi etmeyi becerip yollarına devam ediyorlar. Kulenin ilk katında fabrikalar var. Ondan sonraki katta bankalar. Sonrakinde holdingler. Sigorta şirketleri, medya merkezleri, borsa… Yukarı doğru yükselip giden kulenin katlarını oluşturuyorlar. Kule dedim başta ama aslında doğrusu kuleler olacaktı. Çünkü artık dünyanın farklı yerlerinde çok sayıda kule var. Tabi kapısı, camı, penceresi dışında pek de farkları yok bu kulelerin.’Öz’ünde hepsi aynı.

Bu kulelerin hepsini insanlar inşa etti. Ama bu kez eskiden olduğu gibi Tanrı’ya ulaşmak için yapmadılar bunu. Belki de vardı öyle bir istekleri, ulaşmak istiyorlardı onlar da yeni Tanrı’ya; fakat bunun olamayacağını bildiklerinden, kendilerini için değil, elçiler adına yaptılar bu kuleleri. Karşılığında da yeni Tanrı’nın, kendisiyle vahdet-i vücut halindeki elçilerine sunduğu lütfun binde, on binde birini aldılar. Bu durum kafalarını biraz karıştırdı ama bunun haksızlık olduğunu bilseler de bir şey yapamadılar, haklarını arayamadılar. Arayanlar oldu zaman zaman, fakat başlarına kötü şeyler geldi. Bu da onları önce düşündüğünü söylemekten, sonra da topyekûn düşünmekten uzaklaştırdı.

Bilahare, dünyanın bir yerlerinde, bu kulelerden birini ayağa kaldıran insanların, kuleyi kuşatıp elçileri kovdukları haberleri geldi. Oralardaki insanlar, kocaman kulelerle Tanrı’ya ulaşmaya çalışmanın anlamsız olduğunu, kulelerin ilk katını oluşturan fabrikalar dışında tüm katları yıkarak ve böylece daha az çalışarak, fakat buna rağmen daha tok, onurlu, kavgasız, savaşsız; barış içinde mutlulukla yaşamanın mümkün kılınabileceğini söylediler. Bunlarla yeniden umutlanan başka yerlerdeki insanlar; tekrar düşünmeye, düşündüklerini söylemeye, söylediklerini yapmaya başladılar. Fakat bu durum elçileri çok kızdırdı. Tanrılarından aldıkları güçle çok acı çektirdiler insanlara. Bazılarını öldürdüler, bazılarını sürgüne gönderdiler. Bir daha da bunlar yaşanmasın, yani insanlar bu tip şeyler yapmaya kalkışmasınlar diye, eski Tanrı’nın verdiği cezayı onlara hatırlattılar. İnsanlara, farklı diller konuştuklarını, farklı renklere ve farklı kültürlere sahip olduklarını söyleyip, asıl çelişkiyi bunun yarattığını, onların aslında bu yüzden mutsuz olduklarını anlattılar. Kendileriyle uğraşmamalarını, sonra elçileriyle uğraşıldığını gören yeni Tanrı’nın buna çok kızacağını söylediler. İnsanların çoğu korktu ve buna inandı. Elçilerden değil, kendisiyle aynı dili konuşmayanlardan rahatsızlık duymaya başladı. Oysaki bu bir cezaydı ve bu ceza birlik oldukları için eski Tanrı tarafından verilmişti. Ama insanların hafızası zayıftı. Ve gözleri bürüyen kin, insan kardeşlerin birbirlerine duydukları düşmanlığın, elçilerin işine yaradığını görmelerine engel oluyordu.

Kulelerin olduğu her yerde, bu olaylar durmaksızın yaşandı. Savaşlar çıktı, çok insan öldü. Bunlar olurken, elçiler keyiflerine baktılar. Kulelerin en üst katında yediler, içtiler, eğlendiler. Aşağıdaki kavgayı gördükçe zevke geldiler, daha çok eğlendiler. Başka elçilerle dost oldular, birlikte başka yerlere yeni kuleler diktiler. Daha doğrusu diktirdiler. Bazen çıkarları çatıştı, yaka paça birbirlerine girdiler. Fakat çok uzun sürmedi bu. Ne de olsa, aynı barınağın kayıkçılarıydı onlar. Bu kavgaları esnasında kulelerinde meydana gelen hasarları da insanlara ödettiler. Baktılar gördüler ki bu iş epeyce karlı; arada bir dalaşırmış gibi yaptılar, insanlara da ‘’Bu kule hepimizin, bakın onu yıkmaya çalışıyor başka elçiler, gelin kuleyi birlikte savunalım’’ dediler. Başka çaresi olmayan zavallı insanlar, en azından yabancı elçilerin gazabından korunmak için kendi elçilerine sarıldılar. Elçileri de onlara sarıldı, hem de öyle sıkı sarıldı ki; insanların kemiklerinden ses geldi. 

***
Burada anlatılan yeni Tanrı PARAdır! Çok katlı “modern’’ Babil Kulesi, tüm ekonomik ve politik kurumlarıyla KAPİTALİZMdir! Elçiler, kapital sahibi PATRONlardır! Ve insanlar, onlar eken, biçen, üreten, çalışan; yani alnının teriyle yaşayan İŞÇİLER, KÖYLÜLER ve MEMURLARDIR!

Bu öykü ise burada bitmemektedir. Dahası bu sadece girizgâhtır. En son tahlilde yeni Tanrı’nın kaypaklığı ve dengesizliği ve kafaları çok da çalışmayan elçilerin yaptırırken malzemesinden çalmaları ve planını yanlış çizdirmeleri nedeniyle Babil Kulesi’nin ilk katı haricindeki tüm katları çatırdıyordu.

Tam da bu esnada, yeni Tanrı’nın ve elçilerinin hiç sevmedikleri, çok korktukları şeytanlar geldi. (Aslında onlar öykünün her yerinde vardı!) Hani kuleleri yıkmak istedikleri için öldürttükleri insan görünümlü şeytanlar! Elçiler, sayıları az olmasına rağmen şeytanlardan içten içe çok korktular, kulelerinin “güvenli’’ katlarına kaçışıp, perdelerin arkasından gizlice bakmaya başladılar. Gerginleşti elçiler, öyle ki aralarında “Şeytan görsün yüzünü’’ deyimini bile kullanamaz oldular. Bunlar yaşanırken, eskiden aşağıda şimdi ise yukarıda olan bazı eski şeytanlar, yüzleri dahi kızarmadan, pencerelerden kafalarını çıkartıp; şeytanlara kulenin çok rahat olduğunu, artık şeytanlıktan vazgeçmelerini, elçilerden özür dilerlerse kulenin en üst katlarından birine yerleştirileceklerini söylediler. Şeytanlar, eski şeytanlara siktir çektiler.

*** 
Bu öykünün sonunu, yani yeni Babil Kulesi’nin akıbetini merakla bekleyenler… Final henüz yaşanmadı. Her şey, insanların şeytanların aklına uyup uymamasına bağlı; sabırla bekliyoruz. O ana dek, hepiniz şeytana emanet olun!

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com 

Boş Bir Kâğıt

13 Ağustos 2011 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

1 Yorum

Geçtiğimiz günlerde, Sinan Çetin, katıldığı bir Tv programında, son filmi Kağıt’a dair konuşuyor; daha doğrusu, henüz düzgün cümle kuramayan, ve fakat, şekline şemailine hürmeten sunucu yapıldığı aşikar kızın da çanak çömlek sorularıyla, her zaman olduğu üzere, atıp tutuyordu, sola dair kafasında en küçük bir olumlu fikri bile besleyen herkese.

Buna değiniriz az sonra; ancak şimdiden söyleyeyim, ne kadar acınası değil mi; olmadığını, tükendiğini söyledikleri bir siyasete, devrimciliğe, bu kadar çok sövmeleri; dincilerin, liberallerin, milliyetçilerin! Acizliğin, zavallılığın bataklığında kulaç atmak; ama hiç yol alamamak! Peki ya, gerçekten yaşamış mı sayılıyor şimdi bu insanlar? Her neyse.

“Usta Yönetmen”, belki de hayatında en fazla emek harcadığı, güvendiği filmine, Kâğıt’a, kimsenin gitmemesine o kadar çok üzülmüş ki, ben kızdığını düşünüyorum, şimdi Dvd’sinin piyasaya çıktığını, bunun izlenmesine bile “fit” olacağını anlatıyordu. Evet, gerçekten, filme kimse, hatta hiç kimse gitmemiş, iyi mi? Kırk bini bile bulmamış gişe! Bu ise, aslında bir resttir, tabii anlayana!

Türkiye’nin en popüler yönetmeni, evet maalesef en popüler, bu denli bir “hakaret”e uğramışsa seyirci tarafından, o yönetmenin, “efendi gibi”, yolunun yanlış olduğunu kabul ve itiraf etmesi ve kenara çekilmesi gerekir. Sinan Çetin ise, bunun sebebini, filminin güldürmeyen; ancak düşündüren cinsten olmasına, oyuncuların popüler olmamasına bağlıyor. Ve elbette, bu yazıyı yazmama vesile olan şeye; “entelektüel camia”nın Kâğıt’ı görmezden gelmesine!

Yanlış anlaşılmasın, ben, anılan camiadan olmak bir yana, o camiaya mensup kimselerin herhangi biri ile bir yakınlığa falan da sahip değilim. Cihangir’de fesleğenli makarna yemek şöyle dursun, küçük bardakta çay bile içmedim!.. Diyeceğim, Çetin’in siteminin muhatabı sıfatı ile değil; ancak, devrimci-sosyalist camiaya dâhil biri olarak, Dvd’yi nereden bulacağız, internetten izlediğim filme dair, birkaç şey söylemek gereği hissettim.

Şurası önemli, Sinan Çetin, bu lafları edince, ben şaşırdım. Hadi solcular kendisine gıcık, Kâğıt’ı yazmadılar; ama dinci-liberal köşeciler de mi destek çıkmamış yönetmene? Tabii ki hayır, çıkmışlar; Zaman, Aksiyon gibi AKP-Cemaat yayınları, ellerinden geleni yapmışlar film için. Yazıyı yazmaya başlamadan evvel, Çetin’in, bunlara verdiği bir röportajı izledim, muhabirler, öyle bir coşturup havalandırmışlar ki şahsı, daha ne olsun dedim.

Aslında yönetmen en büyük yanlışı da burada yapmış, değineceğiz, bugünkü siyasi iklime uygun, buna “sanatsal” alanda da meşruiyet sağlamaya çalışan bir film çekerek ve de dinci-liberal kitlelere yaslanarak, dönmediği köşe kaldıysa,  köşeyi döneceğini hesap etmiş. Kâğıt’ı nasılsa Zaman okuyanlar izleyecek, Kâğıt’ın reklamını da Zaman yapsın yeter, diye düşünmüş. Ki, hatırlanacaktır, 12 Eylül’deki referandumda, ilgili filmin bazı bölümleri, internette, “evet” kampanyasında kullanılmıştı. Hal böyle iken, “yüzde elli sekiz”in, yönetmeni satmış olduğu açıkken, şimdi ağlayıp sızlamanın bir anlamı var mı?

Filmin hedefinin “yüzde elli sekiz” olduğunu, içeriğinin bugünkü siyasi süreci olumlamaktan müteşekkil bulunduğunu söylüyorum, niye? Niyesi basit; motto denilen ve filmin adının altında bulunan, filmin adından daha vurucu ve belirgin olan cümlede, şöyle deniyor: “Her yasak kendi isyancısını doğurur”. Güzel, ilk bakışta, sağcı, solcu fark etmez, herkesin doğru bulacağı bir söz seçilmiş; akıllıca. Daha doğrusu, söz, neyin ne olduğunu bilemeyecek derecede saf veya cahil insanları cezbetmek için yazılmış; kurnazca. Kafası karışmamış, aklı ve vicdanı hür, zekâ sahibi herhangi bir solcunun ise, anında çözeceği bir hilenin yazıya dökümüdür bu; biliyorum, zorca.

Tümden geldiğim söylenebilir ve bu yüzden eleştirilebilirim; fakat, andığımız yönetmen bir yana, herhangi bir kimsenin kurduğu birkaç siyasi veya sanatsal laftan, o kimsenin neci olduğunu anlayabilecek kadar da, yıllarca liberallerle uğraşmaktan kaynaklı, tecrübe sahibiyim, kimse meraklanmasın.

Devamla, filmin resmi sitesinden yararlanıyorum, sinopsis şöyle: “Saçma bir kanunu kör bir inatla uygulayan bir küçük memur. Bu saçma kanun karşısında ilk defa tevekkülle boyun eğmeyen bir genç adam. Kanun zedelerin yanlış kanunların karşısında hakkını kim koruyacak?” Yazım yanlışları, anlamsal kopukluklar, anlatımsal bozukluklar falan hiç konumuz değil; ama liberal militanlığın yarattığı kişilik bozukluğu ve küçülmenin boyutlarını göstermesi açısından, bunlara da vurgu yapılabilir. Ben yapmıyorum.

Kâğıt’taki öyküden de birazcık bahsedersem, sanıyorum, dertleri ve de derdimiz, daha da netleşecek.

1977 yılına gidiyoruz. Kanlı 1 Mayıs öncesi. İdealist bir genç solcu yönetmen, işçilerin birliği ve mücadelesi ile gelecek güzel günlerin filmini çekmeye çalışıyor. Her nasılsa, bir yapımcı, bu gence dünyanın parasını sunuyor; ama evvela, film için, Ankara’dan, ilgili kurumdan izin kâğıdı getirilmesini istiyor. Bizim yönetmen, saf ya, parasız izinsiz, çoktan çekimlere başlamış, prosedürü duyunca şaşırıyor. Bir telaş, bakılıyor ki film yürümeyecek, eczane açma yalanı ile, emekli memur babadan, ev ipoteği ile bulunan kredi alınıyor. Çalışmalar aksamıyor.

Nice sonra, Ankara’ya gidiliyor, aksilik ya, memure terslik yapıyor; film izni, çekimler başlamadan alınır, siz çekimlere başlamışsınız, diyor. İşte filmin üzerine kurulduğu temel de ortaya çıkmış oluyor. Yanlış kanun, küçük kafalı memurlar, saçma uygulamalar; tüm bunlara sebep hantal devlet, bürokratik devlet, halka düşman devlet! İznin ne zaman alınacağını bilmeyen bir “salak solcu”, bakın görün, nasıl da “koca bir film”in doğmasına vesile oluyor!

Film gösterime girmez, baba oğlunun eczacı olmadığını anlayınca intihar eder, kredi ödenemeyince sahip olunan tek şeye, eve, el konur, yönetmen, zararlı film çekmekten hapse atılır, geride kalan sevgili başkasıyla evlenir; tüm bunlara sebep nedir peki, nedir bu çileyi yaratan? Cahil olmayalım, tabii ki devlet, tabii ki yasalar! Tabii ki memurlar, tabii ki bürokrasi! Ve de, tüm bunların cisimleştiği şey, kâğıt! Şimdi oldu! Filmin adının nereden geldiği, ne kadar “derin”den geldiği de böylece ortaya çıkmış oldu!

Buradan sonrası ise, artık, bilindik Sinan Çetin saçmalamaları ile, kimisi absürdizm de diyebilir, sürüp gidiyor. Saf ve solcu yönetmen, hapisten dört yıl sonra çıkıyor, hukuk öğreniyor, kâğıtlardan yola çıkarak bir devlet, sistem eleştirisine varıyor; tuğla gibi kitaplar yazıyor, yaşadığı rezaleti, kendi meşrebince teorize ediyor. Ve son, başına bunca şeyin gelmesine neden olan kâğıtların sorumlusu olan kişiyi, küçük kafalı devlet memuresini, duvarları kâğıttan evine getiriyor: İntikam zamanı!

Takım elbiseli, hukuk kitapları yazmış, yakışıklı ve kendine güveni olan Emrah, “mağdur ve mütedeyyin halk kitleleri”ni; tipsiz, karga sesli, korkak, cahil Müzeyyen de “ceberut ve modern devlet”i temsil eden karakterler olarak bir münazaraya giriyorlar: Gün, o gündür! Hesap vaktidir! Kutsaldır! Kılıçlar çekildi, “ezilenler”, şimdi artık “ezenler”i yargılayacak!

Nasıl olacak peki bu? Bir ideolojinin, bir sınıfın, bir rejimin iktidar aygıtı ve örgütlenmesi olan devlet, ne şekilde yargılanacak? İdeolojiye karşı ideoloji, sınıfa karşı sınıf mantığı ile mi; yoksa, sen kağıttın ben taştım, sen beni sardın, beni yendin; şimdi ben makas olacağım, kağıdı kesip seni yok edeceğim, kurgusu ile mi? Tabii ki ikincisi ile! Şu ana kadar söylemedim bir şey; ama Sinan Çetin’in cehaleti ve cesareti, sadece ikincisine yetebilir!

Emrah soruyor, benim filmimden devlete ne, devlet bana ne karışır, bu yasalar neden var, devlet benim hayatımı ne hakla mahvetti? Müzeyyen yanıtlıyor, yasalar her şeyden üstündür, devletin dediği olur, devlet insandan önemlidir!.. Yönetmenin hesabına göre, izleyicinin burada “kopma”sı gerekiyor; diyecek ki izleyici, ulan harbiden ya, adamın babası öldü, sevgilisi kocaya gitti, anası perişan, filmi yandı, lanet gelsin bu devlete!

Buradan devam, Emrah diyor ki Müzeyyen’e, devlet yarın zeytin yemeyi yasaklarsa, ne yapacağız? Cevap geliyor, yemeyeceğiz! Yanlış, öyle değil, diyor Emrah; zeytin yemeyi sevenler örgütlenip dağa çıkacaklar, her yasak kendi isyancısını yaratır hanım!.. Sıra “entelektüel camia”da, diyecek ki camia mensupları, budur işte, halkın bazı kesimlerine iyi davranılmadığı için hepsi isyan ediyor bugün, çözüm kâğıtsız bir yaşamda, çözüm kahvaltı açılımında!  

Biliniyor, bugünlerde adı dahi, herhangi bir yerde zikredilmeyen; ancak, geçtiğimiz iki üç yılın namlı bir emekli profesörü, liberallerin peygamberinin bir lafı vardı, ezber bozmak, diye. Ne biçim bir eylem ismidir, aklıma geldikçe midem bulanır. En kötüsü ise, ezber bozma iddiasında olanların, her daim ezberden konuşmaları, ezberin dışına çıkamamalarıdır. İşte Kâğıt filmi de budur, Sinan Çetin, yetersiz ve çarpık siyasi bilinci ile, güya ezber bozacaktı; ama olmadı. Yemedi kimse. Şimdi ise, kimsenin ezberini bozamamış; fakat kendisi fena halde bozulmuş durumda.

Yavuz Turgul’un yazdığı, Şener Şen’in oynadığı ve benim çok sevdiğim, sık sık izlediğim Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni adlı filmdeki yönetmeni andırıyor, bu hali ile Sinan Çetin. Sonu da ona benzeyecek muhtemelen, şimdi o, medya maymunlarını oynattığı ve parsayı topladığı filmlerini tekrarlayacak.

Filmdeki bu tahrif olmuş, hastalıklı siyasi önermeye dair, daha net birkaç şey söylemek lazım. Ancak en başta şunu sormalıyız: Yönetmen bu “kafa”ya nasıl ulaştı?.. Cevap, sanıyorum ki, doksanlardan itibaren, Turgut Özal ve Tansu Çiller gibilere fiilen yamanarak ve iktidarın, paranın tadını alarak ve de fazlaca Cengiz Çandar, Şahin Alpay yazıları okuyarak, olabilir. Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi için, her şeyin piyasaya devredilmesi, laiklik hassasiyetlerinin yok edilmesi, devletin küçültülmesini vazeden liberal borazanların yazdıklarını ayet bellemenin, insanı getireceği yer burasıdır. Burası ise, diptir, sondur.

Filmin tezi ne; devletler, yasalar ve kâğıtlar olmamalı! İsteyen istediğini yapmalı! Halka sınırsız özgürlük tanınmalı!.. Yönetmenin, ikide bir, oyunu AKP’ye verdiğini; zira AKP’nin, bu söylenenleri başarıyla yaptığını dile getirmesini de hesaba katarsak, söylenecek tek şey, sevsinler senidir! Bir kere, yasa ve kâğıt eşleştirmesi sakattır. Çünkü kâğıt yasanın belirleyeni falan değildir. Kâğıt, kâğıttır. Bir ayağı ötekilerden daha kısa bir masanın sallanmasını önlemek amacı ile de kullanılabilir, insanlık tarihinin en estetik üretimi olan şiirleri yazmak için de. Bu yüzden kâğıda düşmanlık, bir film açısından, metafor olarak bile düşünülse, mantıksızdır, aptalcadır.

Ama burada asıl mevzu şudur, ki bu, liberallerin iflah olmaz çelişkisidir, yönetmenin yanlış yorumu ile konuşuyorum, devlet, kanunlar, kâğıt; liberal bir düzenin tesisi sonucunda elbette ki ortadan kalkmayacaklar! Liberalizm de en nihayetinde bir modern devlet ideolojisidir.  Modernitenin siyasi yansıması da, bir örgütlenme aracı ve kurumu olarak, devlettir! Sosyalizmin Abecesi seviyesine inmek zorunda kaldık; fakat, sınıfsız bir toplum yaratılana kadar, devlet her daim yaşayacaktır. Nereden uydurdularsa artık, liberal düzende devlet yoktur tezini, pek çoğu safça pek çoğu kurnazca bu teraneyi dillendirip duruyor.

Daha önemlisi ise şu, kâğıtsız bir yaşam mümkündür aslında. Geçmişte böyleydi, ne kadar geçmişte, Ortaçağda! O dönemin astığı astık kestiği kestik kralları, imparatorları, bunu yaptı işte, kâğıtsız yasalarla halkları sömürdü, ezdi. Ve şimdi, AKP ve türevi, dünyanın çeşitli yerlerindeki “yeni sağ” iktidarlar, Ortaçağın gericiliğini “modernize” edip güncellediler. İddianamesiz, delilsiz, yani kanıtsız tutuklamalar ne anlama geliyor sanıyorsunuz? Kâğıt filmi bu düzene meşruiyet kazandırmak için çekilmiştir!

Sinan Çetin’in kötü niyeti ve cehaleti birleşince, daha pek çok yanlış yorum, hatalı okuma ortaya çıkıyor. Yetmişli yıllarda, seri bir biçimde seks filmlerinin patladığı dönemde, kimse izin, kâğıt sorunu yaşamıyorsa ve genç bir solcu yönetmen, bu düzenden mağdur olmuşsa, ortada bürokratik bir engel değil, ideolojik bir kuşatma vardır.

Bu arada, ne kadar trajikomik değil mi, sabah akşam AKP’cilik yap; ancak ülkemizde bir mağduriyet, gerçek bir mağduriyet arayınca yine karşında solcuları bul! Otuz yıldır bıkıp usanmadan solculara söv; ama filmini izlenir kılması için, yine onların öyküsünü anlatmak zorunda kal! Yazık bu liberallere be!

Söz açılmışken devam edelim, Çetin’i bu “kafa”ya ulaştıran şeylerden birisi de, kendisinin devrimci düşmanlığıdır. Başlarken bahsettiğim programda, kendisine bu soruluyor, nasıl oldu da solun dışına çıktınız, deniyordu. Yönetmen de, kendisinin, zaten o alana tam olarak giremediğini, 12 Eylül öncesinde de, sola dair eleştirileri olduğunu, insan hayatını siyasetten daha değerli bulduğunu söyleyip durduğu için hiç sevilmediğini anlatıyordu. Prenses filmi ise, bir anlamda bu düşüncelerinin ürünü imiş, ve birçok solcu da o filmden sonra kendisine hak vermeye başlamış.

Bunlar bir yana, Sinan Çetin ne derse desin, yönetmenin bir dönem soldan fazlaca “yararlandığı” muhakkak. “Sola dostça eleştiriler yönelttiği dönem”deki tüm çalışmaları, Çiçek Abbas, Çirkinler de Sever, 14 Numara, ince ve zekice bir toplumsal eleştiri altında, ezilen, dışlanan insanların, küçük hayatların anlatımıdır. Şahsi olarak, bunların üçünü de beğenirim, üçü de kalitelidirler.

Ama işte, 12 Eylül darbesi, askeri boyutu bir yana, ekonomik-politik açıdan, memlekete tam anlamı ile hâkim olmaya başlayınca, ki bunun miladı Özal iktidarıdır, Sinan Çetin uyanıyor, para kazanmak, büyümek, güçlenmek gerek diyor. Sonrası malum, bir yok olma, küçülme, kendine hakaret dönemi. Aynı programda anlatıldı, demiş ki yönetmen, solcuları kastederek tabii, para kazanmamak eşekliktir! Bak bak; işte kâğıt kürek, özgürlük ıvır zıvır laflarının özeti budur, Sinan Çetin’in özeti de bu kadardır!

Tabii, burada şu da önemli, bu kişi, neden bu kadar paraya, güce tapıyor, sorusu; bu cümle ile açıklığa kavuşmuş oluyor. Dahası, bu herhangi bir cümle değil, bir ifşaat olarak netlik kazanıyor. Demek ki, sinema, televizyon, reklamcılık, yapımcılık faaliyetlerinin arkasında bu neden yatıyormuş; Sinan Çetin, çok ama çok para kazanarak bazı özelliklerinden kurtulmaya çalışıyormuş! Sonuç mu, Kâğıt!

Kâğıt, üzerinde epey konuştuk; ama olay, aslında sadece tek bir kâğıt. Filmin sonunda, bir liste akıp gidiyor, listede, bugüne dek bilmem hangi ülkede ne kadar insanın öldürüldüğü, sebebi sonucu anlatılmadan, gizlenerek, söyleniyor. Bu insanların ölümüne sebep emperyalizmi, dünyada milyonları aç bırakan kapitalizmi deşifre etmeye kalkan biri ise görecektir, buna kâğıtlar yetmiyor. Sinan Çetin, saçmalıklarını, yazık, “yüzde elli sekiz”e bile yutturamıyor.

Zaman röportajında söylüyor, Rusya’da bir kâğıtla özel mülkiyeti yetmiş yıl yasaklamışlar, insanları votkaya mahkûm etmişler; böyle şey mi olurmuş?.. Votka mevzuu ayrı, votka Rusya’da bir kültür; Cemaat’in gazetesini görünce içki şikâyetinde bulunmak ikiyüzlülüktür. Özel mülkiyet ise, yönetmenin yanlışı var, Rusya’da gerçekten bir türlü yasaklanamadı, zaten de Sovyetler bundan dağıldı. Her neyse, bunlar bizi bağlar. Asıl diyeceğim, ben kâğıtları daha çok sevmeye başladım, elimde yetki olsa, ilk iş, evet ben de özel mülkiyeti yasaklarım. Sonra da, fazlasına lüzum yok, ziyan olur, şöyle ufacık bir kâğıda da, toplum önünde saçmalamayı yasakladığımı karalarım.

Bunca söz ettik, şükür ki bilgisayarda yazıyoruz, yoksa ben hiçbir kâğıda kıyıp da Kâğıt’a ve yönetmenine dair eleştiri yazmazdım.

Tüm bunların ardından filme dair söylenecek şey açık, ortada boş bir kâğıt ve buna binaen yine boş bir Kâğıt var. Birincisinin boşluğu, üzerine bir şey yazmaya gerek olmamasından, ikincisininki ise, içinde anlatılanların bir değere sahip bulunmamasından.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

29 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

-Edebiyattan daha ucuz ne olabilir ki?-

“Romantik yazar” ve de, son dönemde, kendi kendine biçtiği misyonu ve sıfatı ile, “ulusal solcu” Tuna Kiremitçi(Tk); geçtiğimiz Mayıs’ta yayınlanan son romanı Selanik’te Sonbahar ile, yine, her zaman olduğu üzere, “best seller” listelerinin en üstlerindeki yeri ile anılıyor şu günlerde. Güzel, kazansın elbette; modern zamanlarda paranın yokluğu, parayı kazanma umudu besliyordu yaratıcılığı, şimdi ise, eldeki, garanti meblağlar aldı bunun yerini.

Yazar, kitabına dair, bir yerde, ilk kez gerçekten bir aşk romanı yazdığını söylüyordu: “Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için… Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı.”(Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Önemli bir itiraftır. Bugüne kadar, Tk’nin başka bir içerikle kitap yazmadığını düşünürsek, denilebilir ki, Tk, ilk kez bir roman, bir kitap yazmıştır. Tabii, bu, yazarın iddiası; bunun somut karşılığı var mıdır, orası apayrı bir konu!

Bununla beraber, hemen her yerde, Selanik’te Sonbahar’ın, politik bir kitap olduğu da söylendi, kitap, böyle değerlendirildi. Yazarın da buna bir itirazı yok. Hoşuna gidiyor bu. Bugüne dek yazdıklarına, en olumlu anlamda, “romantik ironi” denilen ve ne olduğunu bilmediğimiz bir türe sokulan Tk, elbette artık farklı değerlendirilmekten memnun olacak, olmalı da.

Zaten, Tk, son dönemdeki köşe yazılarında olsun, kitap vesilesi ile verdiği mülakatlarda olsun; fırsat buldukça ve yeri geldikçe, siyasi laflar ediyor, dikkatleri çekmiştir muhakkak. Mustafa Kemal, ulusal çıkarlar, ulus bilinci, bağımsızlık vb. sözcükler, yazarın önemli bulduğu ve üzerinde durduğu kavramlar. Az evvelde söyledik, Tk, son birkaç yılki değişimleri gözlemleyip ulusal solculuğa terfi etti.

Ve Selanik’te Sonbahar, bu terfinin, manifestosu olarak yazılmış, ilgili kamuoyuna sunulmuştur. Peki, kitapla ilgili olarak sürekli vurgulanan aşk mevzuu, neden bu kadar ön planda? Basit; değişim, dönüşüm; kolay işler değil, hele ki, Aydın Doğan’ın kanatları altında, hiç değil.

Tk, konuya dair, cesur bir laf eder etmez, bunu geri alma, olmadı, yuvarlama telaşında, aynı yerden iki alıntıya dikkat edilsin: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir cumhuriyet kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı.” Devam: “Öncelikle, ilk kez, ‘Romantik bir şey yazmak istiyorum’ diye oturdum masaya. Gençken, genellikle kendi kuşağımın dertlerini, varoluş acılarını falan yazmaya çalışmıştım. Onlara da ‘aşk romanı’ diyenler çıktı. Ben de itiraz etmedim. Ama bu sefer, kasten bir aşk romanı yazdım.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Selanik’te Sonbahar; politik bir roman mı; yoksa aşk romanı mı? Romantik politik bir eser mi ya da politik romantik mi? Anlamak pek mümkün değilse de; romantik, politik ve “ironik” deyip geçelim.

İroni yapıyor değiliz; sadece, bir kafa karışıklığından, bir ürkeklikten, bir telaştan bahsediyoruz. Bunu da Tk’ye kişisel gıcıklığımızdan falan değil; AKP diktası yerleşirken, bir küçük burjuva ve Kemalist aydının yaşadığı zorlukları, bilinçaltını resmetmeye çalıştığımızdan yapıyoruz. Bu nedenle de, bunu, biraz daha irdelemekte fayda görüyoruz.

Tk’nin ulusal sol algısı, takdir edileceği üzere, henüz tam bir politik hatta oturmuş, olgunlaşmış ve pratiğe dökülmüş değil. Tk, bir yandan, çok doğru ve net analizleri araştırıyor, okuyor, öğreniyor ve de karşı-devrim sürecini dile getiriyor: “Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar.”(Ayça Örer, RadikalKitap, 20.5.2011) Diğer yandan ise, modern politika bilimine uymayan laflar ediyor: “Zaten Batı’daki, bütün aklı başında aydınlara bak, hepsi bir noktada ulusalcıdır. En solcusu da, dincisi de öyledir. Merkeze kendi ulusal kimliklerini koyar, evrenselliğe buradan yürürler. Solcu mu sağcı mı yoksa futbolcu mu olacağımız ondan sonraki iş.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Yazarın mevcut kafa karışıklığı ortada; ulusal solcuyum deyip sol-sağ meseleleri ikinci plandadır tespiti yapmak, mevzuya içeriden bakmamanın sonucudur. Bir aydın bilinci taşımamanın, hep ilişik ama eğreti durmanın neticesidir. Tk, bunu aşmak derdinde midir peki, asıl önemli şey ise budur. Her ne kadar politik bilinç edinmeye başlamış da olsa, verilecek cevap, yazar için, “hayır”dır. Seçim öncesi, sol kamuoyuna yayın yapan bir Tv kanalına çıkıp üç gün sonra Kenan Erçetingöz’le evvela politika konuşup sonra eski sevgililerden bahsetmek, pek de “evet”e müsaade etmiyor zira.

Her ne ise, benim hem manifesto olarak gördüğüm hem de yazarının, yukarıda gösterdiğimiz nedenlerle, bu manifestoya layık olamadığını düşündüğüm romana bakalım. Ama en baştan, içeriğin de yapısal açıdan ve şeklen, bu manifestoya yetmediğini belirtelim.

Selanik’te Sonbahar, ilk olarak, bir fikir biçiminde yazarın kafasında şöyle doğuyor: “Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok ‘paşa’nın unutulmuş olması ilginçti.” (Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Biraz açalım. Temel şey şu: Atatürk olmasaydı, ne olurdu? Evet, ne olurdu? Ne olacağına dair, bu soruya verilecek cevap milyonlarcadır; ancak, kategorik olarak iki türlüdür. Bu türü belirleyen de siyasi görüşlerdir. Yani bir kısım diyecektir ki, iyi olurdu, diğer kısım da, kötü olurdu.

Doğrudur, bir şeyin değişmemesi ihtimali hiç yok. Yazar da anlaşılacağı üzere, kötü olurdu, diyenlerden. Bu ise, tek başına elbette bir şey ifade etmiyor ve olaylar, kabaca şöyle doğuyor ve şekilleniyor: Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere tüm hazırlıkları tamamlar ve “o sabah”, evden dışarı, Bandırma Vapuru’na binmek üzere adımını atar atmaz, bir İngiliz ajanınca vurulur, ölmez, felç kalır.

Tabii, böyle olunca da Cumhuriyet ilan edilemez ve Osmanlı yıkılmaz. Burada, devam etmeden birkaç şey söylemek durumundayım. Hem bu, yani M. Kemal olmasa ne olurdu, sorusu; hem de bu minvaldeki değişik sorular, önermeler; ilgi çekicidir. Yani, her konuda bu böyledir. Fakat, bunların özgünlüğü sınırlıdır. Son yıllarda, yazarın da yukarıda söylediği, kuantum, paralel evrenler, kelebek etkisi vb. şeyler etrafında üretilen “varsayım”larla pek çok film de yapıldı. Açıkçası, hiç ilgimi çekmiyorlar; ama dahası, tekrarlıyorum, bu, hiç de özgün bir yöntem değil. Emekçi halkımız, bunu, “halanın bıyığı olaydı…” sözü ile zaten çözmüş, sonuca bağlamıştır.

İkincisi, M. Kemal olmasaydı n’olurdu, sorusu da en az bunlar kadar basit ve anlamsız. Bunu sormak ve verilen cevapla roman yazmaya kalkmak, sadece kısırlığa dalalettir. Osmanlı Cumhuriyeti filmi ile, bunun arasındaki fark, pek de öyle fazla değildir. Üzülerek, değildir.

Devamla, Cumhuriyet kurulmayınca, 1924’te, Osmanlı’yı ABD sömürge yapar. Böylece, “Birinci Restorasyon” dönemi başlar, o neyse artık! Sonra, İkinci Dünya Savaşı başlar, bunu, ülkede bir İç Savaş izler, ardından da ABD’liler, yönetimi “görünürde” Hanedan’a devreder ve gider, “İkinci Restorasyon” başlar.

Tk, bu dönemleri, kendisince, bugüne ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine gönderme yapmak için, sıralıyor. Örneğin, İç Savaş dediği ile, bizim “sağ-sol olayları”nı anlatmaya çalışıyor, romanda ise, bu, mezhep çatışmalarına dönüşmüş. Yine önemli olarak, bugüne dair, ABD destekli Hanedan denilerek AKP’nin diktası kastediliyor. Açıkça dile getirilemeyenler, “utangaç bir kurgu”ya sevk ediliyor. Bazıları da buna edebiyat diyor.

Bu tarih algısına, M. Kemal’in yokluğunda ortaya çıkan siyasi tabloya, daha tafsilatlı değinmek gerekiyor. Fakat, arada, işin “aşk” kısmına da bakmak lazım geliyor.

Olaylar, doksanlı yıllarda cereyan ediyor. Önemli karakterleri ise, kimileri yaşayan kimileri ölü, Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla, takma adı ile “Kemal”; Atilla’nın ölen ve unutulamayan sevgilisi “Fikriye”; Atilla’nın şarkılarını çok seven, onu idol belleyen ve bir uçak kazasında babası ile ölen çocuğunun ruh haletini çözmek için, kendini Atilla’yı bulmaya adayan “Latife”, teşkil ediyor.

M. Kemal’in yaşayamadığı aşk öyküsü, tabii ki güncellenerek, Atilla’ya nasip oluyor.

Paşa ise, her ne kadar ülkesini kurtaramamış ise de, yazdıkları ile, hayat kurtarıyor.

Fikriye ve Latife de, aynen, gerçekte olduğu gibi, bir aşkın iki eşit tarafından biri değil; edilgen bir aşk cümlesinin, bulunmayan nesneleri olarak kalıyor.

Suikasta uğramış, felç olmuş ve Samsun’a çıkamayan Paşa, doğduğu yere, Selanik’e taşınıyor. ABD ve Hanedan, kendisinin o güne dek kazandığı başarıların hepsini tarihten siliyor, ne Libya ne Çanakkale, kitaplarda yer alıyor. Osmanlı’nın gelecek nesilleri, O’nu isyancı, anarşist bir general olarak dahi, tanıyamıyor.

Peki, M. Kemal, olaylara nasıl dâhil oluyor? Şöyle, Osmanlı’nın dünyaca ünlü popçusu Atilla, Paşa’nın akrabasıdır ve Paşa’nın, ölmeden önce adressiz; ama muhatabına önemli şeyler söyleyen, kırklı yılların başında yazılmış mektuplarını, babası aracılığı ile edinir ve okumaya başlar. O güne dek, topluma yabancı, ilgisiz, şöhret batağında uyuşturucu müptelası bir adam olan Atilla, büyük aşkı Fikriye’yi de kaybetmiş olmanın da etkisiyle, Fikriye fazla kokain alarak ölmüştür, Osmanlı yöneticilerine, bir konser esnasında şirk koşmuştur, halkı isyana teşvik etmiştir! Böylece kendi sonunu hazırlamışsa da, bağımsızlıkçı gençlere ilham ve cesaret vermiştir! Güzel.

Bu kısma değinelim, zira, siyasi roman denilen Selanik’te Sonbahar’ın, bizce tek önemli ve güncel bölümleri, bunun etrafında şekilleniyor.

Atilla, Dolmabahçe Stadı’nda veriyor olduğu ve tribünlerin her zamanki gibi tıklım tıklım dolduğu bir konserinde, orkestrasını susturur ve sadece gitarı ile, evvela, Selanik’te Sonbahar şarkısını söyler, sonra da, kitleyi galeyana getirecek o sözleri. Tk, büyük bir titizlikle anlatıyor:

“Atilla, acıları henüz taze iç savaşın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler tarafından tezgâhlanmış bir oyun olduğunu anlatıyordu. Osmanlı’nın devrini doldurduğunu, yerine tam bağımsız bir cumhuriyetin kurulması gerektiğini ama kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir şey düşünmeyen hanedanın buna asla izin vermeyeceğini söyledi. İç savaştan sonra varlığı tartışmalı hale gelmiş hanedana duyulan öfkenin sesi olmuştu.

Hele, ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur!’ diye bağırınca öyle bir alkış yükseldi ki…

‘Bu ülke dünyanın egemenlerine çoktan satıldı kardeşlerim’ diyordu: ‘Hür ve onurlu bir millet olarak yaşama hakkımız elimizden alındı. Oysa neler yapabilirdik! Bize izin verselerdi, neler yaratırdık! İnanmazsanız şehzadeye sorun!’

‘Memleketin istikbali bir avuç kendini bilmezin gaflet ve dalaletine kurban gidiyor! Buna razı olmayalım!..’” (Sf. 115-116)

Çok sevdiği Fikriye’si artık hayatta olmayan ve Paşa’nın yazdıkları ile başka bir şekilde de olsa hayata tutunmaya çalışan, halkına faydalı olmak için, yaşamını tehlikeye atan, belki de intihar etmeye çalışan; ama bunu insanlara toplumculuk diye yutturan Atilla; bu konser olayından sonra, kendisini bir cenderenin içinde bulur. O güne dek varlıklarından dahi habersiz olduğu ve kendilerine “Tam Bağımsızlıkçılar” adını veren gruplarla temasa geçer ve “ulusalcılık”taki samimiyetini ispat için, onların gecelerinde ücretsiz konserler verir.

Bağlı olduğu uluslar arası müzik şirketinin, gelişmelerden rahatsız olması ve Atilla’nın ölümüne karar vermesi, ayrıca Osmanlı’nın baskıları, popçuyu köşeye sıkıştırır. Atilla, tesadüfen, İstanbul’a yakın bir Ada’ya kaçar ve artık tüm geçmişinden sıyrılarak, amaçsız ve çaresiz, insanlardan uzak, ömrünü tamamlamayı bekler.

Sonrası, bence pek önem arz etmiyor, zaten yazmasak da tahmin edilebilir, gazeteci Latife, ki Fikriye’ye fiziken çok benzer, Atilla’yı bulmak için Ada’ya gider, bulur; ancak, Atilla, O’na soğuk davranır, sonra yakınlaşır, âşık olurlar vs. Çok romantik denilen bu kısımlar, Tk de bu konuda hayli iddialı, bana kalırsa, ne özgün ne de duygusal. Ama buna gelmeden, şunları sormak gerek; Latife, oğlunun çok sevdiği popçuyu görünce, eline ne geçecek? İki, Atilla, Latife ile birbirlerine âşık olmalarını sağlayan, Paşa’nın mektuplarını Latife’ye neden veriyor?

Paşa’nın, insanı yaşama, gerçekten yaşamaya, mücadeleye davet eden mektupları; en sevdiği yakınlarını kaybetmiş, “çok erken” iki ölümle beraber, benzer bir kaderi yaşamaya başlamış iki insanı yakınlaştırabilir; fakat, neden ve nasıl, ve illa ki, ortaya bir aşk çıkıyor? Kaderleri bu idi ise madem; M. Kemal’in mektupları, anında işlevsizleşiyor, kitabın dışına düşmüyor mu?

Sorular gereksiz değil. Zira, kitabın ikinci başlığı olarak da düşünebiliriz, kapakta şöyle deniyor: “Kim ölümden daha romantik olabilir?” Her cümleden bir soru çıkartıyoruz, farkındayım; ancak, romantiklik, kişilere, olaylara rahatlıkla atfedilebilecek bir sıfatken, ölüm, yani yok oluş, nasıl romantik olabilir? Dilsel bir yanlış ortada; ayrıca, bunu geçelim hadi, mantıken ve teknik açıdan, kalanların da ölüm sayesinde bir romantizm yaşamaları mümkün değil.

Kitabı okuyanlardan, Tk’nin ölüme romantizm yüklemesinin bu şekilde basitleştirilemeyeceğini, düşünenler olacaktır. Ben de, bir anlamda buna katılırım; fakat, her iki kahramanın da ölülerle konuşuyor olması meselesi söz konusu edilecekse, ben buna değinmek dahi istemiyorum. Atilla ve Latife’nin ruh hastası olduklarına işaret bu yanları, bence romanın en sırıtan noktalarıdır.

Söylediğim gibi, ben bu aşkta herhangi bir olağanüstülük, romanı yazılabilecek bir farklılık göremiyorum. Ve tekrar, Tk’nin kurduğu tarihsel-siyasi yapıya dönüyorum.

Tarih, toplum, ekonomi, siyaset; çok basit bir kaidedir, birbirlerine bağlıdırlar, birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde akarlar, biçimlenirler. Alt ve üst yapı bileşenleri olarak, zamanın gereğince, öznel müdahalelerle de tabii, şartlar tekâmül edince değişir, dönüşürler. Asıl ve gizemli olmayan kuantum da budur. Yani olmayan da olan da, bir şekilde olanın ve olmayanın etkisi iledir.

Tarihte her şeyin olmak zorunda olduğu için olduğu sözü, bunu anlatır. Tekrar ediyorum, öznel yönlendirmeler, kişisel etkiler de bunun dışında değildir; ancak, tarihin, her şeye rağmen belli bir seyri, mutlaka vardır. Ve de, toplumsal ve siyasi olan her şey, görünmez bir iple değil, görünür, ete kemiğe bürünmüş yasalar sayesinde iç içe geçmiştir.

Örneğin, Osmanlı yıkılmamışsa eğer, Orta Doğu’nun göbeğinde, modern bir ulus-devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışsa, doksanlarda Bosna’da iç savaş olmaz! Suriye’de, İran’da, Irak’ta, bugün yaşananlar yaşanmaz! Tk, tüm bunlardan habersizmiş gibi davranıyor ya da daha kötüsü, tüm bunlardan gerçekten habersiz! Ulusal solcu olma iddiasında bulunan bir yazar, evvela, bu “basit şeyleri” okumalı, öğrenmeli!

Zaten, dedim ya, şu olmasaydı n’olurdu, tipi kurgular, bu yüzden de hoş değil. Bunu yaratıcı hale sokmak, emek ister. Ya beş yılınızı ayırıp Osmanlı olmasaydı, bölgede ve dünyada olacak veya olmayacak her şeyi hesap edip roman yazacaksınız ya da hiç bu işe girip kendinize güldürmeyeceksiniz! Her halükarda eksik olacaktır bu kurgu yine; ama en azından şimdiki gibi “amatör ilk roman” yazarı durumuna düşmekten kurtulursunuz!

Ne kadar yazık, kitapta bu komikliğe örnek o kadar çok şey var ki! Hepsini not almakla uğraşamadım; ancak, ABD sömürgesi Osmanlı’da, Ruhi Su diye bir adam var, iyi mi? Boğaz Köprüsü de aynen yerinde! Hele ki, insanların hala eski yazı öğreniyor olması… Tk, siyasi felsefenin yanı sıra, siyasi tarih de öğrenmeli! İkinci Savaş öncesi, dünyada yaygın görülen klasik sömürgecilikte, emperyalist ülkeler, sömürge halklarına, evvela ana dillerini yasaklar, onları ulusal bilinçten bu şekilde uzak tutmaya çalışırlardı.

Öte yandan, ABD’nin 1924’te bu coğrafyada ne işi var; İngiltere, Fransa gibi dönemin “büyük ülke”leri, henüz silik ABD’yi, nasıl olmuş da buraya sokmuş? Kendileri, o dönem, fiilen işgal ettikleri Anadolu’dan nasıl çıkıp gitmişler? Anlıyoruz evet, Tk, günümüzle ilgili “mesaj verebilmek” için, ABD’yi işin içine sokuyor; ancak, bu seferde ortaya, cehaletle malul bir metin, senaryo çıkıyor.

Bu işin bir yönü, bir de şurası var. Tk’de görülen, yazdıklarından çıkardığım sonuç, tipik bir “Batıcı-laik kafası”dır. Bu kafa da çok tehlikelidir. Örneğin, Fazıl Say, 2001’de, ABD’nin Afganistan’ı bombalamasını, medeniyet adına, olumlu buluyordu. Zira, Batı, Doğu’dan daha ilerici idi. Tk, bu kadar bilinçsiz değil, kabul; ancak, olayları tarihsel, siyasi ve doğal seyir açısından değil de, olağanüstü gelişmelerle okumaya çalışmak da, ülkemizde sık görülen “Atatürkçü” tiplere mahsus bir özelliktir.

Yukarıda, Selanik’te Sonbahar’ın, Tk’nin değişiminin manifestosu olduğunu söylemiştim. Yineliyorum, yazar bunu dile getirmese de, bu böyle. Bir yazarın bu sıçramasını, edebi bir eserle yapmaya çalışması ve bunu halka sunması, gayet anlaşılırdır ve ne olursa olsun, böyle bir çaba takdir edilesidir. Bu sıçramanın teorik altyapısı olarak seçilen ulusal sol da nedir, netleştirmek için, yazarın satırları ile tekrar edelim: “Ulusal sol, memlekete hâkim olan yeni kapitalizmin mağdurlarına sahip çıkmak demek. Onun dayanıştığı küresel sisteme karşı ‘mazlum milletler’ ile dayanışmak demek. Ulusal sol düşüncenin bitmek gibi bir lüksü yok. Hatta duruma bakılırsa, olayı yeni başlıyor.” (Kelebek, 11.7.2011)

Romandan ve röportajlardan çıkanı da, bunu önceleyecek şekilde özetlersek; Tk’nin iddiası şu: 1. Cumhuriyet kurulmayabilirdi, kuruldu; fakat, AKP tarafından yıkıldı, M. Kemal’i ve mücadelesini güncelleyerek ve de ulusal sol anlayış ile, yeniden bir cumhuriyet kurabiliriz. Çözüm yolunun doğruluğu, yanlışlığı bir yana, güzel. Evet, bugüne dek sıradan aşk romanları yazmaya çalışan, gamzeli sevgilileri ile haber olan bir yazarın, kendisine bir yol seçmesi ve kalemini de buna adaması, gayet güzel.

Ancak, bu yola girmiş bir yazarın da, buna uygun davranması gerekli; Tk, önce, kişisel manifestosu da olsa, bir roman yazma iddiası taşıyorsa, buna dikkat etmeli. Tarih ve siyaset bilgisi, edebiyatı besler, ilgili alanlara kafa yormalı. Bu yolda, bu şekilde ilerlemesinin, Kelebek gibi bir yerde de mümkün olmadığını anlamalı. Cumhuriyet gazetesinden kaçıp Aydın Doğan’a sığınmak, hiç de hoş değil. Ulusalını falan boş verin, ben solcuyum diyen birisi, evvela, kariyer hırsını yenmeli, parayı pulu, şöhreti elinin tersiyle itmesini bilmeli. Hoş, bunları, Tk, bizi dinleyecek diye değil, olması gerekeni söyleyelim diye yazıyoruz.

Unutmadan, Tk, bir daha asla, “Romanın tanıtımı için katıldığım söyleşilerde dile getirmeye çalıştığım fikirler meğer birkaç ay önce kitap olmuş. Deneyimli gazeteci Merdan Yanardağ ‘1. Cumhuriyetin Sonbaharı’ adlı kitabında 1923 Cumhuriyetini sona erdirmek için yapılanları anlatıyor.” gibi saçma sapan sözler sarf etmemeli. Merdan Yanardağ ve pek çok önemli devrimci-sosyalist yazar, bunları zaten yıllardır anlatıyor; böyle bir laf, Tk’nin sadece okumazlığını, cehaletini belgeliyor.

Manifesto konusunu, daha da özelleştirerek sürdürüyorum. Kitapta, tasasız popçu Atilla, Paşa’nın mektuplarını okudukça ayılıyor ya, sonrasında, yavaş yavaş özeleştiri yapmaya başlıyor: “İnsanlar müziğimi günlük dertlerinden ve hayatın keşmekeşinden kaçmak için dinlerdi. Kafalarını rahatlatmak, fazla düşünmemek için. Bunlar ancak uyumak isteyen bir bebeğin annesinden isteyebileceği şeylerdi… O güne kadar siyasetle ilgilenmeyecek kadar politik olmayı bir şekilde becermiştim.” (Sf. 248)

Bir tane daha: “Bugüne kadar çerez niyetine şarkılar söylemiş bir gerzek olabilirim. Ama bundan sonra bambaşka şeyler yapacağım, emin ol.” (Sf. 261) Ben bu satırları okuduğum anda, konuşanın Atilla değil, Tk olduğunu anladım. Evet, dikkat edilsin, Vatan’daki, Kelebek’teki köşelerinde; incir çekirdeğini doldurmayacak cümlelerin yazarı Tk, nedametini paylaşıyor bizimle. İyidir, hatasını anlamışsa eğer, iyidir. Ancak dediğim gibi, çok çalışmak gerek, çok.

Başlarken, Tk’nin, ilk romanını yazdığını itiraf ettiğini söylemiştik. Bu, kendi iddiasıydı, yazıda bunu sorgulamaya çalıştık. Ortada, yine, pek de başarılı bir üretimin olduğunu söyleyemiyoruz. Bunca yıldır kalem oynatan birinin, henüz, içinde “ne… ne…” bağlacı olan bir cümlenin yükleminin olumsuz olmaması gerektiğini, öğrenemediğini görüyoruz. Üzülüyoruz. Ama seviniyoruz da, en azından yazar, artık, Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı çalışmasındaki gibi, “31 çekmenin tek kötü yönü, yalnızlığı sevdirmesidir,” tipi “vecize”ler üretmiyor.

Buna ek, Tk’nin, kendisini geliştirmeye yönelik tüm eylemlerinden dolayı, kendisini kutluyoruz. Pamuklara, Eliflere, Cananlara teslim edilen ve de ülkemiz gibi sonbaharını yaşayan Türk edebiyatının, bu eylemlere dahi uzak kaldığını düşünürsek, Tk alkış bile hak edebilir.

Son olarak, Tk’ye, Politzer’in, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını, veya ona muadil bir eseri, tavsiye ediyoruz; kabul buyursun.

28 Tem’11

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com 

Fatih-Harbiye’den Nişantaşı-Tophane’ye

18 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitaplar, Sanat

GAG isimli bir program vardı hani, eski reklamlar, kamera şakaları, “komik görüntüler”den müteşekkil; özgün sayılamayacak, sanıyorum, hafta sonu gecelerini doldurması için yayınlanan bir yapım. Bir de, bu GAG ile hayatımıza giren, işin açığı, fiziki açıdan, ekrana pek de estetik olmayan bir görüntü veren ve ilgili kasetler arasında, içerikle ilgili, bazen de içerikten bağımsız, espriler yapan, ya da yaptığını zanneden bir sunucu kadın; Gülse Birsel.

Ben böyle, pek de olumlu şeyler söylemedim, kendisini tanıtırken; ama, Birsel, GAG’dan sonra, birden köşe, hatta kitap yazarı, dizi senaristi ve hem dizi hem sinema oyuncusu oldu. Kendisinin, bunların tamamında vasat, vasatın altında olduğunu, bence, söylemeye bile gerek yok; ancak, ne yazık, medya patronlarının tam da istediği tipteki “yetenek”lerin başında geliyor artık, Gülse Birsel. Tabii, biz kıskandığımız için bok atıyoruz kendisine; bakmayın siz, O, bir entelektüel ve kalem ehli bir mütefekkir aslında!

Her ne ise, kendisinden neden bahsetmek icap ettiğine gelirsek; Gülse Hanım, sahillerde şenlenilsin, diye; yeni bir kitapla, yaza merhaba, demiş; çift renkli kapaklı bu kitabın adı da, Yazlık imiş; güzel. Ben, henüz bunun korsikasyonuna, korsan diyenler de var, rastlamadığım için, kitabı okumadım. Merak buyrulmasın, okumadığım kitaba dair konuşacak, değilim. Sadece, Berrin Karakaş’ın, 11 Haziran’da, Radikal’de yayınlanan, kitap vesilesi ile Birsel ile, yaptığı röportajdaki bir bölümden bahsedeceğim.

Sanıyorum, Yazlık’ta geçtiği için, Karakaş, Gülse Hanım’a şu soruyu yöneltiyor: “Yarın öbür gün Türkiye’de demokrasiyi göreceğiz. ‘Nişantaşı gibi mi yoksa Tophane gibi mi?’diye soruyorsunuz. Demokrasiyi nasıl tarif ediyorsunuz? Nişantaşı demokrasisi Tophane demokrasisi ayrımı nasıl yapılır?” Öncelikle, bunu okur okumaz, burada, güzel bir kavram analizi değilse bile, “ilginç” bir “kavramsallaştırma” gördüğümü itiraf etmeliyim.

Cevaba gelirsek, Birsel, şöyle demiş: “Nezaket kavramının değerini tamamen unutmak üzereyiz. Ne siyasette, ne günlük hayatta, ne medyada, kibarlık, adap kalmadı, geçmiş olsun. Hâlbuki hoşgörünün, kendini ifade edebilmenin, tahammülün, önemli ayaklarındandır. Nişantaşı’nın o nezaketini seviyorum. Saldırganlık yok. Mahalleye bufalo sürüsü girse, insanlar semtin genel havası yüzünden gülümseyerek bakıp, en fazla belediyeye telefon açar. Demokrasinin, herkesin isteklerini bağıra çağıra, diğerini eze eze ve gerekirse kaba kuvvetle söke söke alacağı bir hayat tarzı olduğunu zannetmeye başladı millet. Öyle değil. O bakımdan oyum Nişantaşı tarzı demokrasiye.”

Ekleyelim, Nişantaşı ile ilgili, önceki soruda da şöyle bir malumat var: “Nişantaşı’nın neşesini, mutluluğunu seviyorum. Dertsiz, aydınlık, herkesin birbirine kibar davrandığı bir mahalle. Ama bir yandan da steril, zevksiz değil, bir tarihi, 50 yıldır oturanları, tanıdık bakkalı çakkalı var.” Röportajda, daha pek çok “önemli” konuda, daha pek çok “önemli” tespitin bulunduğunu da belirteyim, okumayanlar için.

Başlamadan, biz tabii, Nişantaşı’nı, Orhan Pamuk’un romanlarından, Ahmet Hakan’ın “olağanüstü” köşe yazılarından, Pelin Batu’nun içinde bulunduğu magazin haberlerinden biliriz, o yüzden buraya dair pek konuşamayacağız; ancak, Nişantaşı, mahallelerini bufalo sürüsü basınca bile gülümsemeye devam edecek olan insanlara sahip bir semt ise, ortada çok “sakat” bir durum var bence. İlgililer, bu konuya el atmalı, zekâlarında azlık ve durgunluk sezdiğim bu güruhu, derhal müşahede altına almalı.

Gülse Birsel, aslına bakarsanız, bu çok naif ve apolitik gibi görünen tespitlerinde, gayet zekice şeyler söylüyor. Çok ciddiyim. Yazarın, Tophane ve Nişantaşı tasnifi ve çözümlemesinde, memleketi ve siyaseti, gayet iyi analiz eden, AKP’lileşmemiş bir liberal akademisyenin soğukkanlı havası var. Neler sayıyor, Nişantaşı’nı tarif ederken; nezaket, kibarlık, tahammül, hoşgörü, neşe, mutluluk, dertsizlik vs. İtirazı olan yoktur sanırım, olamaz da zaten. Ülkenin en zengin veya en ünlü insanlarının yaşadığı en arınık muhitini, içeriden birinin, başka türlü anlatması, zaten tuhaf olurdu. Ama dediğim gibi, bunlar basit görülmesin, burada, Birsel, bu söylediklerinin politik arka planını gayet iyi biliyor ve dikkat edilsin, “Nişantaşı demokrasisi” söylemi ve vurgusu da, asıl bu yönler ile, anlam kazanıyor.

Tabii, bu doğru sözlerin, doğru siyasi analizin, reel karşılığının olup olmadığı ise, apayrı bir mevzu ve işte Gülse Birsel ve türevlerinin içinden çıkamayacağı şey de bu. Bu kimselerin tahayyül ettikleri, sınırları belli olan ve bu sınırlar içindeki herkesin mutlu, özgür, güvenli yaşadığı bir ülke, şehir, özelinde Nişantaşı ve de bunları daimi kılacak bir siyasi anlayış, rejim, burjuva demokrasisi, konu dâhilinde Nişantaşı tipi demokrasi, artık tarihe karışmıştır ve bir daha asla geri gelemeyecektir!
Bu Nişantaşı sakinleri, bugüne dek, kendi sonlarını da hazırlayacak olan AKP’ye, iki çift laf etmekten özenle kaçındılar, çok müşkül durumda kaldıklarında da, üstü kapalı biçimde ve küçük harflerle eleştiri ürettiler. Zira, koca bir ülke felakete sürüklenirken, koca bir halk açlıktan sürünürken, her yer Tophaneleşirken, onların, her zaman, sığınacakları lüks bir evleri, bu kasvetten sıkılınca gidecekleri devre mülkleri, kendilerini oraya götürecek spor arabaları ve nihayetinde geri dönecek semtleri vardı! Hala da var, işin açığı; ama özellikle son süreçte, tedirgin olmaya, dahası, korkmaya başladılar.

Bir dönem, ki bu dönem uzundur, AKP’nin gerçekten burjuva demokrasisine sadık, memleketi satsa da, insanların yaşam tarzlarına karışmayan bir iktidar olabileceğine inandılar. Şimdi ise, AKP’nin temsil ettiği demokrasinin, “herkesin isteklerini bağıra çağıra, diğerini eze eze ve gerekirse kaba kuvvetle söke söke alacağı bir hayat tarzı olduğunu” gördüler. Gördüler de bize faydası mı var, diye soranlar olacaktır; bize ne bunlardan, her iki taraf da düşmanımız, diyecekler bulunacaktır. Biz, öyle düşünmüyoruz, öyle düşünmediğimizden, bunlara dair konuşmaya lüzum görüyoruz.

Anlaşıldığı üzere, solumuzun, bu konulara, geçmişten bu yana ilgi duymamasına tepkiliyiz; zira, Gülse Birsel’in dahi, bakın dahi diyorum, bazı şeyleri bu netlikte gördüğü bir ortamda, bizim, adı geçenin gerisinde kalmamıza, tahammül edilemez. Buna dairse, geçtiğimiz sene yazdığım bir yazıda söylediklerime, tekrar dönmek isterim. Çünkü, bu Tophane konusunu, biz, daha evvel işlemiştik.
Geçtiğimiz 21 Eylül’de, hatırlanacaktır, Tophane’deki bir sergi açılışında, otuz kişilik bir grup, sergiyi basmış, burada içki içildiği gerekçesi ile, katılımcılara taş, sopa ve biber gazlı saldırıda bulunmuştu. Sonrasında, olayda pek çok kişi yaralanmış ve mağdur olmuşken, gerek İBB Başkanı, gerek Vali, gerek iktidar partisi üyeleri, gerekse neo-liberal faşist köşe yazıcıları; saldırganları “ak”lamak için ellerinden geleni yapmışlardı.

O günlerde ise, solumuz, bu olaylara pek ilgi göstermiyor, bazı solcular da, referandumda “hayır” dediğimiz için, bizi, laikçilik, Baykalcılık, bilmem necilik ile suçluyor, bu tip bir vahim hadise yerine, şahsım üzerinden, bizimle aynı düşünen solculara laf yetiştirmekle meşgul oluyordu. Her ne ise, 24 Eylül’de, bir yazı yazmış, saldırı ve niteliği ile şunları söylemiştim: “Bu gözü dönmüş, eli sopalı güruh da, en azından bize, ‘yabancı’ değilmiş bu arada. Geçen yıldan tanırmışız kendilerini, 6 Ekim 2009’daki IMF protestoları esnasında, polisle çatışırken, Tophane mevkiine kaçan yoldaşlarımıza linç girişiminde bulunan kitleyi de oluşturuyorlarmış meğer. Yani, buradan şunu çıkarabiliyoruz ki, bunlar, tam da AKP’nin gözündeki makbul vatandaş tipi. Hem ‘dinlerine bağlılar’, mahallerinde içki içirmiyorlar; hem de özelleştirme, piyasalaştırma politikalarının sembolü olan IMF gibi bir kurumu protesto edenlerden hazzetmiyorlar. Fethullahçı polis ağabeylerinin yükünü hafifletip, onlarla beraber, devrimcilere saldırıyorlar. Dincilik, liberallik, faşistlik başta; sağın tüm özelliklerini, aynen Recep Bey gibi temsil ediyorlar.”

Belirtmek isterim, yazımın başlığı, “Tophane Cumhuriyeti’ne doğru” idi. Evet, o gün de netti; ama bugün daha nettir, AKP’nin yarattığı toplum, yeniden kurduğu ülke, piyasacılık ve dincilikten ibaret, her türlü farklı değerin, yaşam tarzının, algının, dünya görüşünün yok sayıldığı, buna itirazı olanın yok edildiği bir toplum ve ülkedir. Ne yazık, bunu Gülse Birsel bile görmüş, içimizden bazıları görememiştir.

Tabii, şunu daha da açmak isterim, Birsel şahsında, bu kesimlerin, bugün bir şeyleri fark etmiş olması, onları tabii ki ilerici falan kılmıyor, tersine, tarihi gericiliklerini, konu dâhilindeki bu “ileri” bakışlarına rağmen, teyit ediyor, bir kez daha gözümüze sokuyor. Pekâlâ, nedir bu tarihi gericilik, bitmeyen karanlık dünya görüşü?

Başlık, aslında bunun cevabıdır. Ülkemizde, her daim birbirinin tam zıddı yere konumlanan, birbirleri ile kati bir karşılığı sürekli, bile isteye yaratan iki kesim vardır. Daha doğrusu, bu iki kesimi yaratan ve bunlara, öyle ya da böyle, daimi bir yaşam alanı açan bir mesele vardır: Doğu ile Batı’nın bilek güreşi. Kimse merak etmesin, artık “klişe” haline gelmiş bu mevzuya dair konuşmayacağım. Konumuz çerçevesinde, bununla ilgili birkaç kelam edeceğim sadece.

Tabii, önce şunu söyleyeyim, klişe dedim; ama, bu mesele, henüz bile tam anlamı ile, her yönü ile analiz edilmiş, çözümlenmiş, sonuca bağlanmış değil. Batı’da bunun nasıl çarpıtıldığı malum, ülkemizde Batı’ya çarpılanların bunu nasıl çarpıttığı da. Keza, Doğu’nun dibine düşen ve o çukurda hiçbir şey görememesine rağmen, konuya dair “düşünce” üretenleri de biliyoruz. Bu hastalıklı görüşlerin, siyasetimize, toplum yaşantımıza, medyamıza, özelimize, kadın-erkek ilişkilerine nasıl tesirlerde bulunduğu ve bizi geriye götürdüğü de, maalesef, apaçık ortada.

Konu, en çok edebiyatımızda yer bulmuştur. Hatta diyebiliriz ki, edebiyatımızın neredeyse yarısından fazlasını Doğu-Batı, “Batılılaşma sürecinde Doğululuktan kopma sancıları” oluşturmuştur. Özellikle, Cumhuriyet dönemi yazını, tamamen bu yönde gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa gibi yazarlar, tabir yerinde ise, bu işin “ekâbir”idir.
Üniversitelerde, sağ tandanslı Hocaların, öğrencilere özellikle okutmaya çalıştığı bu yazarlar, (ki elbette bu isimler, sağın algısının çok çok üzerinde ve kaliteli eserler yaratmışlardır) kitaplarında, “mütedeyyin halk kitleleri”nin ve “aydın”ların, süreç içerisindeki yanlışları, mağduriyetleri, komiklikleri ile ilgilenmişlerdir. Tabii, eleştirdiklerinin yerine koyacak bir şeyleri var mıdır; bence yoktur. En nihayetinde, önermeleri, “Batı’nın tekniğini alalım, ahlakını değil”den öteye gidemez. Tekrarla, bu, onların edebi yetkinliklerine dair bir eleştiri değildir.

Bu türdeki eserlerin en ünlülerinden biri ise, andığımız, Fatih-Harbiye’dir. Peyami Safa, anlaşılacağı üzere, Fatih’i Doğu’nun, Harbiye’yi Batı’nın değerleri ile özdeşleştirmiştir. Kitapta, iki yeri bağlayan tek şey, Fatih-Harbiye tramvayıdır ve bu tramvay ile ayrılan, aslında birleşen iki dünya arasında kalan Neriman, “resmi olarak Lozan’ın ardından, özünü, benliğini, masumiyetini kaybetmeye başlamaktadır.”. (Burada aslında, bir rejim hesaplaşmasının olduğu açıkça görülecektir; sağın asıl derdi, Batı ile falan değil, Cumhuriyet devrimi iledir!)

Başkahraman Neriman çok “saf”tır, Doğu ve Batı algısı, şu seviyededir: “O Fatih meydanının önünden geçerken meydan kahvelerinde bir sürü işsiz, güçsüz, softa makulesi adamlar oturuyorlar. Biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakıyorlar, kim bilir neler söylemiyorlar, insan yolda bile rahat yürüyemiyor… Dün Tünel’den Galatasaray’a kadar dükkânlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziniyormuş gibi oluyor… Sonra halkı da başka. Dönüp bakmazlar. Yürümesini giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler canım.”

Devam etmeden, şunu söyleyeyim; sadece bu birkaç satır bile, aslında, toplumsal hayatın, üretim şekilleri yani rejimin ekonomik yapısının karakterine göre biçimlendiğini, az da olsa siyasi birikime sahip herhangi birisine, derhal sunacaktır. Oysaki, Safa ve diğerleri, eserlerinde bunu anlatmamış, belki de anlatamamışlardır. Meseleyi kültürel duyarlılıklar, dini değerler üzerinden okursanız, felsefi derinlik açısından da, gidebileceğiniz yer, uzak olmaz. Haklı olarak, Batı’ya ve yoz kültürüne eleştiri sunarsınız; ancak, bu kez Fatih’teki kaba ve yobaz adamların kültürünü meşrulaştırmış olursunuz.

Kitapta, yukarıdaki sözleri eden Neriman, en sonunda hatasını anlar, Fatih’teki yaşantısına şartsız döner; ancak, yazar, asıl derdini ortaya koymuştur. Bu ülkede, Batılılaşma ile, bu denli basit insanlar türemiştir! Doğru mu, kesinlikle! Fakat, şunu unutmamak gerekir, aynı süreç, yani modern bir ulus-devlet devlet yaratma süreci, sadece bu “tip”leri değil; bilim, felsefe, sanat, edebiyatta çok mahir, siyaseten ilerici, aydınlık kafalı kuşaklar da yetiştirmiştir. Halkı ümmetlikten kurtarıp vatandaşlığa taşımıştır, kısmen de olsa özgürleştirmiştir, hurafelerden kurtarıp eğitim ve öğretimle tanıştırmıştır vs.

Yukarıda da söyledim, olaya sadece kültürel açıdan bakılırsa, sağlıklı sonuçlar elde edilemeyecektir. Kültürel uyuşmazlık, sıkıntılar, sorunlar ise, açık söylüyorum, gayet normaldir. Ben örneğin, siyasi ve toplumsal hayatta, moderniteden taviz verilemeyeceğini, ısrarla savunan biri olsam da, Fazıl Say’ı yıllardır sevemedim gitti! Lise yıllarındaki üç senelik Cengiz Kurtoğlu ihtisasımla hala övünürüm; ancak, Say’ın konçertolarını dinlemeyi sevmiyorum, sevmeyeceğim! Bu, beni sağcı yapmadığı gibi, Batı kültürüne alışamadım türünden bir üzüntüye ya da Doğu savunuculuğuna sevk etmiyor; niye etsin ki?

Özetle, söylediğimiz; geçmişten bu yana, bu ülkede, sürekli birbiri ile didişen, kendilerine ait bir yaşam alanı bulduğuna razı, diğerine orada istemeyen, biri Doğu biri Batı diye tasnif edilebilecek iki kesim var. Fakat, son süreçte, Doğucular Batıcıları, eskisi gibi hoş görmüyor ve yukarıdan, iktidarları ile yok etmeye çalışıyor. Koca bir ülke, Tophaneleştiriliyor. Tekrarla, burada şu hataya düşmemek lazım; bu sadece Nişantaşı’ndakileri değil, hepimizi, en çok da solcuları ilgilendiriyor.
Kimse kızmasın; ama, solumuz, bu ikilikte, ben oynamıyorum, ben kendi üçüncü cephemi yaratacağım, deyip küsmekten başka bir şey yapmadı, yapmıyor. Çözüm, evet, bu taraflardan birine iltihak etmekte değil; fakat, şehrin kimsenin gitmediği bir semtine, Gazi’ye örneğin, çekilmekte de değil. Bizce, artık, Tophane’yi de Nişantaşı’nı da boş bırakmamak gerekiyor, öyle bir şey ki, örneğin, Taksim’i iyi zapt etmek, orada büyümek ve iki türlü gericiliğin de beslendiği yerleri etkilemek, onları bastırmak lazım geliyor.

Fatih-Harbiye’den Tophane-Nişantaşı’na süren bu bölünmüşlük, Tophane’deki yoksulları doyuracak, insanlaştıracak; Nişantaşı’ndaki modernleri de ehlileştirecek, mülksüzleştirecek bir siyasi projeyle, sol müdahale ile sonlandırılmalı.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Sonraki Sayfa »