Görmeme Biçimleri

Görmek büyük bir mutluluktur. Işık yoksa yalnızca karanlık vardır. Doğanın ve insanın tüm güzel ayrıntıları silinir. Ölüm gibi bir sessizlik kalır. Bu acıyı yaşamayanlar gözlerinin değerini hiçbir zaman anlayamazlar. Masum insanları, bebekleri bile kör etmeyi göze alarak dört bir yanı biber gazına boğabilirler.

İyi ve doğru görebilmek için sağlam gözler gerekir. Ama yetmez. Gözler görmeyi istemeden, dönüp bakmadan, anlamaya çalışmadan, gerçeğe saygı duymadan işe yaramaz. Kendini kandırmanın, çoğu kez de başkalarını yönlendirmek için dünyayı işine geldiği gibi görmenin bir aracı olurlar.

Oysa isteyen yeterince ışık yokken bile dünyayı algılayabilir. Gerçeklere saygı duyar. Gösterilmeyeni anlamaya çalışır. Devlet denilen yapıda yer alanlarsa ancak kendilerine göre olması gerekeni görebilir. Diğer renklere gözleri kapalıdır. Bu konuda geçerli olabilecek Murphy yasaları (1, 2) yaşananların arkasındaki sert ve gizli yapıyla ilgili ipuçları verebilir.

Devlet yönetimi için temel Murphy yasası “Verilen bir yetkinin iyi kullanılması ancak gücün sıfırlanmasıyla olanaklıdır.” şeklinde dile getirilebilir. Güç arttıkça denetim ve hesap verme yükümlülüğü azalır, başkalarının adına iş yapanlar yalnızca kendi çıkarlarını korur. Doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, fırsat eşitliği gibi kavramlar bu katı yapıdan uzaklaştırılır. Böylece aşağıdaki kurallar geçerli olabilir:

— Bir kişinin devlette herhangi bir konuma yükselme olasılığı, o göreve uygunluğu ve yeterliliği arttıkça azalır.

— Bir devlet görevlisinin başarısı devlete katkılarıyla ölçülür, çoğunluğun değerlendirmesi seçim dönemleri dışında önemli değildir.

— Bir devlet görevlisinin doğru karar verme olasılığı yetkisi arttıkça düşer. Resmi bir açıklama çoğunluğun gerçek isteklerine uygunsa bunu yetkili olmayan kişiler yapmıştır ve uygulama değeri yoktur.

— Devlette gücü artan bir politikacının daha önce verdiği sözler doğrultusunda topluma yararlı işler yaparak insana değer vermesi, bırakılan bir taşın düşecek yerde bulutlara uçmasıyla aynı derecede olanaklıdır.

Politika, görme ve gösterme biçimlerinden çok yararlanır. Bir anlamda Unutma Biçimleri’nin bilimi olduğu ya da unutturma üzerine kurulduğu söylenebilir. Görselliğin algıyı şaşırtma ve yönlendirme, belleği biçimlendirme etkilerinden fazlasıyla yararlanır.

Gezi Parkı yasaları bu temel önermelere dayanabilir. “Yöneticilerin sertliği, tepki göstermek için birleşenlerin barışçılığıyla orantılıdır.” gibi. (2)

Devlete katkı, istenenleri sorgulamadan uygulamak olarak anlaşıldığında yapılan yanlışların görülmesi zorlaşır. Hukuku savunanlar uzak tutulur. Geçersiz gerekçelerle dışlanır. Yargının düşürüldüğü duruma dayanamayan Didem Yaylalı gibi genç hukukçular “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun.” diyerek yaşama veda edebilir. (3)

Ne demokratik haklarını kullanırken ölenler, ne hakları hiçe sayılarak dışlanıp etkisizleştirilenler görülür. Evlerinde zorlukla tutulan bir çoğunluk varken, doğanın bağrına hançer gibi saplansa da büyük zenginlikler getirecek çılgın projeler başlatılırken, çıkan birkaç aykırı sesin ne önemi olabilir ki?

Körleşen gözler kendinden olmayanı görmez, kendi dar görüşüne girmeyen acıları hissedemez.

….
İster söz, ister ses, ister görüntüye yaslansın, sanatın tüm dalları bir biçimde gerçekliği yansıtıyor. Daha doğrusu onun seçilmiş bir bölümünü, üstelik de dönüştürerek, değiştirerek, hatta çarpıtarak sunuyor. Bir açıdan bakınca yöneldiği gerçeği anlıyor, yorumluyor, açıklıyor, anlatıyor. Bir başka yorumla da anlamıyor ya da bilerek anlamamış gibi yapıyor, çarpıtıyor, karmaşıklaştırıyor, anlaşılamaz bir duruma getiriyor. Bu anlamda “Görme Biçimleri” kendi içinde “Görmeme Biçimleri” taşıyor. Bir yanı gösterirken her yanı sise boğuyor, gerçeği onu anladığını sanan gözlerden saklıyor, üstelik de büyük bir neşeyle tadını çıkararak. Gözümüzle gördüğümüze daha kolay inanma eğiliminde olduğumuz için görsel sanatlarda bu etkinin önemi artıyor. Egemen düşüncelerin peşine takılmış kalabalık izler her yanı kaplıyor. Toplumsal çatışmalarla aşınıp yıpranan dış dünyayı anlamak, yorumlamak zorlaşıyor. Arayışlar içe dönüyor.

….

John Berger’in ‘Görme Biçimleri’ (4) yedi denemeden oluşuyor. Berger giriş notunda kitabı, aynı adla televizyonda yapılan dizi konuşmalarda geçen bazı görüşlerden yola çıkarak beş kişi hazırladıklarını söylüyor. Denemelerin istenen sırayla okunabileceğini, dördünde hem sözcüklerin hem imgelerin, üçünde yalnız imgelerin kullanıldığını belirtiyor.  Yazılı olanlar gibi yalnız resimlerden oluşan ve kadınlara bakma biçimlerini ve yağlıboya resim geleneğinin çeşitli çelişik yanlarını inceleyen bu denemeler de okurun kafasında soru uyandırma amacıyla hazırlanmış.

john-berger-gorme-bicimleri-kitap

Kitabın ilk bölümü sözcükler ve nesneler arasındaki uçurumla başlıyor.

“Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.”

“Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek bulunuruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz.”

“Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman. Gerçeküstücü ressam Magritte ‘Düşlerin Anahtarı’ adlı resminde sözcüklerle nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır.”

Yalnızca bu giriş ve kapakta da yer alan resim bile gerçek ve yalan, görünen ve saklı olan, açıklanan ve çarpıtılan, tanımlanan ve belirsizleştirilen gibi tartışmalarla ilgili ipuçları veriyor. Sözcüklerle anlatılan arasındaki ilişkiyi, yazıyla resim arasındakine benzetebiliriz. Sözcükler somut ya da soyut bir resim yapar. Bu resim tek değildir. Sözcükleri seçenin tasarladığı resim dinleyenlerin gözlerinde belirenden farklı olabilir. At resminin altında kapı yazısını görünce yanlış buluruz. Oysa bunun nedenini açıklamak kolay değildir. Bir başka dilde ya da görünenin ötesinde verilecek anlamıyla at bilinmeyen boyutlara açılan bir kapı olabilir. Nesnelerden kavramlara geçtiğimizde iş karmaşıklaşır. Aynı resmin altına “özgürlük” yazdığımızda bu kez özgürlük kavramı at imgesiyle gelen çağrışımlarla birleşir, yeni ve değişken anlamlar kazanır. Günlük tartışmalarda kullanılan pek çok resim sözcüklerle eşleşir. Aynı konuda hangi resmin kullanılacağı ve aynı anlamdaki hangi sözcüğün seçileceği mesajın niteliğini belirleyebilir.

Görme konuşmadan önce olabilir ama düşünce de ancak sözcüklerden sonra anlamını bulabilmiştir. Gösterileni derinlemesine anlamak için arkasında saklı olanları görebilmek gerekir. Basit kavramlar ve yalanlar görsellikle bir ölçüde gösterilebilir. Karmaşık çarpıtmaları anlamak ve anlatmak aynı ölçüde kolay değildir.

sanatlog.com-sitesi

….

Rıza Türmen bireysel yaşamın denetim altına alınmak istenmesiyle ilgili yazısında (5), otoriter ve totaliter yönetimleri ayıran en önemli ölçütün bireysel yaşamlar üzerinde iktidarın denetimi olduğunu söylüyor. Tutucu bir ahlak anlayışının topluma kabul ettirilmeye çalışıldığını, bu anlayışa uygun davranılmasını sağlamak için kadın bedeninin kontrolünü amaçlayan bir denetim mekanizması kurulduğunu söylüyor.

Ahlak adına alındığı söylenen önlemlerin gerçekten etik bir anlayışa dayandığını kabul etmek kolay değil. Kuşkusuz kadın bedeni ve cinsellikle ilgili, toplumsal yapıdan ve pazar ekonomisinden beslenen sorunlar var. Ama öğrenci evleriyle ilgili girişimler daha çok gençlerin özgürlük alanlarını biraz daha daraltmayı, sürekli gözetlendiklerini hissettirmeyi ve sessizleştirmeyi amaçlıyor. Günümüz ahlak anlayışı erkek cinselliğinin kışkırtılmasına, kadın cinselliğininse bastırılmasına dayanıyor. Erkekler için açık büfe cinsellik (6) hoş görülebiliyor. Kadınlarsa asılsız kuşkularla ahlaksızlıkla suçlanıp cezalandırılabiliyorlar. (7)

….

Cinsellikle ilgili sorunların büyüklüğü, kadını konu alan sanat yapıtlarına estetik değerlerle bakılabilmesini zorlaştırıyor. Öte yandan kadın cinayetleri, kadın bedeninin erkeğin cinsel gereksinmelerini karşılamak için pazara sürülen bir ürün olması gündem yaratmazken kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasının önlenmesi birdenbire yeni muhafazakâr demokrat yapının öncelikli görevlerinden biri oluyor. (8)

Görsel malzemelerin arasında oldukça yaygın olan kadın bedeni görüntüleri pek de estetik kaygılarla kullanılmıyor. Cinsellik ve hazla ilgili duyguların erkek bakış açısından yansıtıldığı söylenebilir.

Haz ve estetik birlikte düşünülebilir mi? Berger’e göre görüntüde dokunma isteği uyandıracak bir doku varsa bu görsellik sanat değildir. Öte yandan yaşamın önemli dürtülerinden birinin haz olduğu düşünülünce, sanatta bunun da estetik bir yansımasının olması beklenmez mi? Kadının bedeninde yeni bir canın ortaya çıkmasından ve bir bebeği dünyaya getirmekten duyduğu mutluluk gibi, bu sürecin önemli bir parçası olan cinsellik de saygıyı hak etmiyor mu? Doğadan gelen içgüdülerin, cinselliğin, farklı yaşam deneyimlerinin toplumsal kurallarla değerlendirilmesi, yasalarla kontrol edilmesi ne ölçüde doğru olabilir? Kadınların ve erkeklerin ilişkilerinin kontrolünün katılaştırılmasının, pazarlanan kadın cinselliğinin piyasa değerinin yükselmesi ve her iki cinsin sorunlarının artması dışında bir etkisi olur mu?

Toplum kaynaklı cinsel sorunların büyüklüğü cinselliğin estetiğine ulaşmanın kolay olmadığını gösteriyor. Estetik düzeyi korumak için dokunma isteğinden uzak durmak bu koşullarda daha doğru olabilir. Öte yandan estetik güzelliği gözle ve kulakla algılamakla dokunarak, tadarak ve koklayarak algılamak, onu yaşamak arasında sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir. Bugün ‘seni uzaktan sevmek ne güzel’ diyen sanat, yarın cinsel sorunlar geride kaldığında ‘sana dokunmak, seninle tek bir bedene dönüşmek’ kavramlarında estetik bir boyut yakalayabilir. Ama cinselliğin pazarlanmasının dışında kalmak için şimdilik dikkatli olması da gerekebilir.

….

holbein-ambassadors

John Berger imgeyi yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünüm olarak tanımlıyor. Bu anlamıyla tüm imgelerin insan yapısı olduğunu söylüyor. “İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan -birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar.” diyor. Bunun sanıldığı gibi mekanik kayıtlar olmayan fotoğraflarda bile geçerli olduğunu, fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları arasından o görünümü seçtiğini ekliyor. Eskiden kalan kutsal kalıt ya da metinlerin hiçbirinin o zamanlarda yaşayan insanların dünyasının, imgeler ölçüsünde doğrudan kanıtları olmadığı savını getirerek “imgeler, edebiyattan daha kesin, daha zengindir” diyor. İnsanların sanat yapıtındaki imgeye bakışının edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinde kaldığını söylüyor. Sanata ve tarihe bakıştaki engellemelerden, geçmişin bulandırılmasından örnekler veriyor. Yönetmen Dziga Vertov’un 1923′teki bir yazısından alıntı yapıyor: “Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makina size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalkıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık bireşimler içinde hareketleri sırayla kaydederek dönen benim: Makina.” Her yeri gören, zamanı hızlandırıp yavaşlatan, gerçeği çarpıtan, yanlışları doğrultan, özel etkilerle olmayanın gerçekliğini yaratan teknolojilerin henüz olmadığı bir dönemde sinemasal anlatımla gelen gücü yorumlayarak sürdürüyor: “Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size hiç bilinmeyen bir dünyayı açıyorum.”

Berger, fotoğraf makinasının insanın görüşünü değiştirdiğini, görünen nesnelerin başka bir anlama gelmeye başladığını, bunların resme de yansıdığını söylüyor. “Her resmin biricikliği bir zamanlar bulunduğu yerin biricik olmasından kaynaklanıyordu. Resim bir yerden başka bir yere taşınabilirdi. Ama hiçbir zaman aynı anda iki yerde birden görünemezdi. Fotoğraf makinası, resmin fotoğrafını çekerek resmin imgesinin taşıdığı biricikliği ortadan kaldırmış oldu. Bunun sonucunda resmin anlamı değişti. Daha kesin söylersek resmin anlamı çoğaldı, birçok anlama bölündü.”  açıklamasını getiriyor. Televizyonda görünerek her seyircinin evine giren ve milyonlarca evin her birinde değişik bir bağlamda algılanan resmin kendi anlamını onların anlamına kattığını söylüyor. “İmge artık biricik, eşsiz olmasa bile sanat nesnesi denen o şey, gizemlilik katılarak biricik ve eşsiz kılınmalıdır.” saptamasını yapıyor. Sanata duyulan ilgiyle mutlu azınlığın gördüğü eğitim arasındaki ilişkiyi bir tabloyla gösteriyor. Bir resim imgeleri film makinasıyla canlandırıldığında, resme bir söz eklendiğinde yaşanan değişimleri anlatıyor. Ama özgün resimlerin bilginin hiçbir zaman olamayacağı ölçüde sessiz ve dingin olduğunu söylüyor.

manet_olympia

“Geçmişin sanatı, eskiden olduğu gibi değildir artık bugün. Yetkesini yitirmiştir. Onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. Şimdi önemli olan bu dili kimin, ne amaçla kullandığıdır.” Bu yorumla değerlendirmesini özetliyor. Walter Benjamin’in kırk yıl önce yazdığı “Mekanik Yeniden Yaratma Çağında Sanat Yapıtı” adlı denemesinden söz ediyor. Berger’in kitabının tarihi 1972. Bir kırk yıl daha geçmiş. Daha fazlası da. Sanat yapıtlarının üretilme ve tüketilme biçimlerinin bilgi çağıyla yeni bir değişim sürecine girdiğine kuşku yok.

Artık irdelenmeye başlasalar da henüz bir çözüme ulaşmamış uygulama ve törelere göre kadının toplumdaki yerinin erkeğinkinden çok başka olduğunu söylüyor. “Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler.” diyor. İlk çıplaklar olarak Âdem ve Havva’nın öyküsüne yer vererek kadının suçlanışını ve erkeğe boyun eğmekle cezalandırılmasını anlatıyor. Ortaçağ resim geleneğinden başlayarak bu öykünün işlenişini, kadının ve çıplaklığın sanattaki gelişimini irdeliyor. İdeal izleyicinin her zaman erkek olarak kabul edildiğini, kadın imgesinin onun gururunu okşamak için düzenlendiğini belirtiyor. Örneklerle Avrupa yağlıboya resmini gözden geçiriyor. Bu türün kendine özgü nitelikleri nedeniyle görülenin resme geçirilişinde özel bir töreler dizgesi oluştuğunu, bunların toplamının yağlıboya resmin yarattığı görme biçimi olduğunu söylüyor. Bu resmi dünyaya açılan çerçeveli bir pencereden çok duvara gömülmüş bir kutuya, görüntülerin içinde saklandığı bir kasaya benzetiyor.

Son bölümde “Yaşadığımız kentlerde hepimiz her gün yüzlerce reklam imgesi görürüz.” diyerek tarihte başka hiçbir toplumun böylesine kalabalık bir imgeler yığını, böylesine bir mesaj yağmuru görmediğini ekliyor. Reklamı tüketici toplumun yarattığı kültür olarak tanımlıyor. Yağlıboya resimle reklam arasında dokunulabilirlik (imgelerdeki gerçek nesneyi ele geçirebilme duygusu) açısından benzerlik olsa da reklamın işlevinin çok başka olduğunu söylüyor. Yağlıboya resmin sahibinin zaten içinde bulunduğu durumda onun kendi gözündeki kendi imgesini güçlendirdiğini, reklamınsa izleyiciyi içinde bulunduğu yaşamdan hoşnut olmadığı duygusuna kapılmaya zorlayarak eksikliğini gidermek için sunulan nesneyi almaya yönlendirdiğini belirtiyor. “Reklamın korkunç bir etkileme gücü vardır, reklam aynı zamanda çok önemli bir siyasal olgudur.” saptamasını yapıyor.

….

Bakmasını bilince neler görülebileceğine, bunların sözcüklere ve imgelere nasıl yansıyabileceğine bir örnek olarak John Berger’in “O Ana Adanmış” adlı kitabındaki “Boğaz’da” yazısı (9) okunabilir.

….

John-Berger

Görme biçimlerini tanımak, öğrenmek, yaşamı ve sanatı yorumlarken kullanabilmek kolay değil. Görmeme biçimleriyse geleneksel eğitim sisteminin önemli ve yeni politikalarla gittikçe etkinleşen bir parçası olarak herkesçe bilinip uygulanıyor. Bakmasını ve görmesini bilenlereyse mutsuzluk kalıyor, bir de güzel günlerin geleceğine ilişkin tükenmeyen bir umut.

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

NOTLAR

1. Mehmet Arat, Can madenciliği,

http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/817-mehmet-arat-kaleminden-bir-cahilin-sosyoekonomik-notlari.html

2. Mehmet Arat, Yüreğinizdeki on bıçak,

http://blog.milliyet.com.tr/yureginizdeki-on-bicak/Blog/?BlogNo=429841

3. Faruk Özsu, Cübbeniz sizin olsun artık!,

http://www.radikal.com.tr/radikal2/cubbeniz_sizin_olsun_artik-1147438

4. John Berger, Görme Biçimleri,

http://www.idefix.com/kitap/gorme-bicimleri-johnberger/tanim.asp?sid=H83UU851TG0IGGF0MMSE

5. Rıza Türmen, Gözetleme Kulesi ve Türkiye,

http://www.radikal.com.tr/radikal2/gozetleme_kulesi_ve_turkiye-1161009

6. Mehmet Arat, Açık Büfe Cinsellik,

http://blog.milliyet.com.tr/acik-bufe-cinsellik/Blog/?BlogNo=386693

7. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2013 Ocak-Şubat-Mart kadın cinayeti gerçekleri, http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/332/2013-ocak-subat-mart-kadin-cinayeti-gercekleri

8. Umay Aktaş Salman, Mesele kızlı erkekli öğrenci evi değil,

http://www.radikal.com.tr/turkiye/mesele_kizli_erkekli_ogrenci_evi_degil-1160406

9. John Berger, Boğaz’da,

http://www.sanatlog.com/sanat/john-berger-bogazda/

Postmodernist Kültür Üzerine Bir İnceleme

Steven Connor, “Postmodernist Kültür - Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş” adlı çalışmasının giriş bölümünde, Post sözcüğünün kavramsal kullanımına değinir. Kitabı yazmasının nedenini, postmodernizm biçimlerini ortaya çıkarıp betimleyerek, bu alandaki kafa karışıklığınının giderilmesine yardımcı olmayı hedeflediğini söyleyerek açıklar. “Kesim I Bağlam” başlığı altında öncelikle Postmodernizm ve Akademi arasındaki ilişkiyi açımlamaya koyulur. Postmodernizm 1950 ve 60 larda kullanılmasına rağmen, felsefe, mimari, sinema ve edebiyat alanlarında, akademik disiplin içersinde 1970 lerde kullanılmaya başlandığını açıklar. Ve Lyotard’ın “Postmodern Durum” yapıtı ile kavramın disiplinlerarası bir onay bulduğunu belirtir.  Bu bölümde, postmodernizm tartışmalarının farklı alanlar arasında uygulanabilirliğinin sorunları ve sonuçları ortaya serilir. Bu incelemelerin girişinde Connor, Stanley Fish’in “Postmodernizm ne anlama geliyor?” sorusuna karşı “Postmodernizm ne yapıyor?” diye sormamız gerektiğini söyler.

            Akademinin modernizmin özümlenmesindeki rolüne değinerek, Terry Eagleton’ın, eleştirinin doruğu, eleştiri etkinliğini bir konuşma biçimi olarak görmenin mümkün olduğu, uzlaşmazlıkların hala bir konsensüs ve özgür iletişim zemininde yer aldığı onsekizinci yüzyılın burjuva kamusal alanı olduğunu belirtmesi düşüncesini örnekler. Said ise, yirminci yüzyıl tarihini, sorunlardan gittikçe uzaklaşmanın ve bu tarz bir araştırmanın önünü baştan tıkamak için, bilgiyi özel uzmanlık alanlarına bölen bir sistemle giderek daha fazla uzlaşmanın tarihi olarak görür. Eagleton, akademik çalışmaları gerçek konulardan uzaklaşmasını ve profesyonelleşmesini bilinç olarak sürdürdüğünü açıklar. Akademik yaklaşımlara örnek olarak, Shakespeare üzerine yazılan makalelerin gereksiz fenomenlerden ibaret olduğu ortaya konur. Connor’a göre, ABD’ de insan bilimleri ile beraber gelişeni bankacılık, sanayi gibi ayrıcalıklı mesleklerin sonucu olarak, bunların doğrudan politik etkinlik gösterememeleri üniversite yapısına da etki eder.

            Eleştiri, Manet’nin fırça darbelerinin kendinden geçmiş bir tavırla yakından incelemesinden uzaklaşmasının sonucu olarak, pornografi ve helanın göstergebiliminden söz etmenin önünün açıldığını belirtir.

            Connor, 1960’lar ile beraber, Marksist ve Yeni Sol kuramın canlanmasının yanında, yapısalcılığın, Rus biçimciliğinin ve Amerikan Yeni Eleştirisinin ortaya çıktığını ve bunların kendi aralarında farklarının öne çıktığını söyler.

            Yazar, “Kesim II Ardıllar başlığı altında ilk olarak, Postmoderniteler: Postmodern Toplum ve Hukuk Teorisi üzerine incelemelerde bulunur.

            Bu incelemenin alanını kapsayan ve yapıtları toplumsal ekonomik ve politik postmodernite tartışmalarını doğuran “Lyotard, Jameson, Baudrillard”ın düşünce sistemlerine giriş yapar.

            Lyotard’ın postmodernite irdelemesi “Postmodern Durum” adlı yapıtında ortaya konur. Connor’a göre, bu yapıtın özelliği, anlatının bilimsel söylem ve bilgi içindeki işlevi çerçevesinde döner. Lyotard, modern bilimin en başta, anlatıya dayanan meşruluk biçimlerini reddetmesiyle nitelendiğini söyler. Connor, bilimin temel anlatıları olan politik ve felsefi anlatıların kullanımını Lyotard’ın Fransız Devrimi ve Hegel üzerine yaptığı incelemeler ile örnekler. Ve Lyotard’ın üst anlatıların çöküşü üzerine ortaya attığı birçok düşüncenin sonucu olarak, kapitalist serbest girişim ruhunun önemi üzerine durur. Connor aydınlanma tartışması üzerinden,  Habermas’ın yaptığı Yeni Muhafazakârlık eleştirisini tartışmaya açar.

            Postmodern Durum adlı çalışmasından sonra Lyotard, The Differend (Ayrılık) adlı yapıtında bu sefer söylem çözümlemesine yönelir. Önceki çalışmasında sil oyunlarının çokluğu ve ölçekdeşsizliği konusundaki iddialarını derinleştirir. The Inhuman (İnsanlık Dışı) kitabında ise, insan doğasını ve çağdaş yaşam ve düşüncede onu aşan şeyi tanımlamaya çalışır.

            Connor, daha sonra, Postmodernitenin toplumsal ve ekonomik koşullarının açıklaması olma yolunda Marksist bir eleştiri incelemesi ortaya koyan Fredric Jameson’ı ele alır. Connor, Jemeson’ın postmodernizm üzerine yayınladığı “Postmodernizm ve Tüketim Toplumu” sonraki geliştirilmiş hali olan “Postmodernizm: ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı” adlı makaleleri üzerinden incelemesini açımlama yoluna gider.  Jameson’ın sistematiği Marksist eleştiri üzerinde olumsuz etkileri olan, sanayi sonrası toplumun dünyanın sınıf çatışmalarını bitirdiği tezini ele alması üzerine oluşur. Ve yaşanılan dönemi “Postmodern çokuluslu kapitalizm” olarak adlandırır.

            Jameson’a göre, Postmodernitenin doğasını ve yönelişini belirlemek çok zordur. Bi yandan her şeyi ile ortaya çıkma özelliği gösterse de diğer yanıyla haritalara yakalanmaya karşı sonuna kadar direnir.

            Connor son olarak Jameson’ın yapıtları üzerine, “postmodernist kültür ile sosyo-ekonomik postmodernite arasındaki eşitsiz ve güçlüklerle dolu ilişki konusunda en anlamlı açıklamayı ortaya koyar” saptamasında bulunur.

            Hemen arkasından Baudrillard’ı inceleme altına alan Connor, yazarın Markiszmin eleştrisine dayanan “Üretmin Aynası” yapıtına değinir. Baudrilard ın bu çalışmasında, geleneksel Marksizmin her şeyi üretim kavramına dayandırarak, kültür ve anlamlandırma işlemlerini ekonomik etkinliğe bağımlı kıldığını söyler. Ve bunun eleştirisine yönelir. “Gösterge Ekonomi Politiğinin Eleştirisine Katkı”, “Simgesel Mübadele ve Ölüm” ilk dönem yapıtları olarak öne çıkar. Bu eserlerinde Baudrillard, baskıcı kodların istilasına karşı direnebilecek tel şeyin ölüm olduğunu söyler. Ve Göstergelerin egemenliğine direnme olanağına güvenini yitirir. Diğer yapıtlarında Connor’un dikkat çektiği özellik, kapitalist sistemin arzu kavramı ile zihinleri işgal etmeye başlamasıdır. Baudrillard, toplum bilimlerini eleştirisinde gittikçe ironik bir eleştiri tarzı ortaya koymaya başlar.

            Connor ele aldığı üç düşünürün, postmodernite tanımını, toplumsal ile kültürelin birbirinden ayırt edilemez hale geldiği çoğul koşullar olarak yorumlar.

            Connor daha sonra, Postmodern durumların ve postmodernist eleştirinin hukuk ve hukuk teorisinde güçlü bir konum elde etmesini sağlayan şeyin, modern anlamdaki toplumların biçimlenişi ile hukuk kurumunun Batı’da aldığı biçim arasındaki yakın ilişkide ortaya çıktığını söyler.

            Hukuksal postmodernizm alanında, eleştirel hukuk araştırmalarında, Stlanley Fish’in pragmatik yaklaşımını, Costas Douzinas, Peter Goodrich ve Ronnie Warrington’un düşüncelerini açımlar.

            Bu bölümün sonunda Connor, postmodern bir hukuk etiğinin Aristoteles’in Platon’a karşı önermesine uygun olarak, aynı zamanda bir postmodern hukuk estetiği olması gerektiğini söyler.

            Mimaride ve Görsel Sanatlarda Postmodernizm başlığı altında, Connor, Charles Newman’ın postmodernizmi alayca bir üslüpla nitelemesini örnekleyerek konuya giriş yapar. Howe’ın postmodernizmi sinirlerin bir iflası olarak görmesine değinir. Ve “Post” önekinin, Toynbee’ den itibaren oluşan kullanımı örnekler. Bu ekin iki tür çağrışım alanın kesişmesi olduğunu söyler. Ve modernizm ile postmodernizmin arasındaki ilişkiyi incelemeye başlamak için en uygun olan alanın mimari olduğunu düşünür. Kökenlerini, Bauhaus okulunun yapıtlarında ortaya çıkmasını gösterir ve daha sonra Amerikalı mimar Lloyd Wright’ın modern yapının tarifi saptamasına değinir. Yeni mimarinin uluslararası stile karşı postmodernist bir tepki olduğunu söyler. Postmodernist mimari başka biçimlerin kendi arasına girmesine izin vererek, modernist mimarinin geometrik tek değerliliğinden uzaklaşmaya başlar. Bu konuda, Robert Venturi ve Charles Jencks’ın düşüncelerine atıflarda bulunur. Ve bu mimarinin modernizmden ayrılan en önemli yanı çoğulculuğun yanında geçmişe açık olduğunun saptamasını yapar.

            Connor, mimaride olduğu gibi daha sonra “sanat” başlığı altında postmodernizmi inceler. Sanattaki postmodernizm teorilerinin, iki ana dalını açımlar, Charles Jenckes gibi “muhafazakâr çoğulcu” denilen çizgi ve Crimp, Owens ve October dergisinin başka yazarlarının temsil ettiği “eleştirel çoğulcu” denilen ikinci çizgiyi ele alır. Bu ikinci yaklaşımda bulunanları modernizmin ötesine geçmeye çalışanlar olarak nitelendirir.

            Sanat alanında fotoğraf, resmin bütünlüğünü tehdit eden bir unsur olarak öne çıkar. Bu dönemin fotoğraf sanatçılarının en önemli çelişkisi, fotoğraf makinelerine sahip olanların sayısının her geçen gün çoğalması ve buna karşın kendi pratiklerini nasıl konumlandıracakları sorusu olduğu öne çıkmıştır. Connor, fotoğrafın önemini, kısıtlı modernist alan ile toplumsal bir pratik olarak beliren postmodernist genişlemiş olan arasındaki mücadeleyi açıklamak açısından önemli bir örnek olarak anlatır.

            Postmodernizm ve edebiyat arasındaki ilişkide Connor, öncelikle Akademi dünyasının konuya yakaşımını irdeler. Postmodern fikrinin edebiyat araştırmalarında çok sağlam kökleri olduğunu ifade eder. Modernist sanat ve mimari hakkındaki teorilerin edebiyata aktarımını deşifre etmeye koyulur. Fütüristlerden başlayarak, Rus biçimcilerinin anlayışlarını irdeler. Biçimciler yapıtın maddi doğasından çok biçimine yani üslup konusuna vurgu yaparlar. Connor, 1960 ve 70’lerde ortaya çıkan Fransız post-yapısalcılığının modernizmin biçimselci açıklamasının bir onaylanması işlevini gördüğünü ve Joyce gibi önde gelen modernistlerin yapıtlarını incelediklerini söyler.

            Postmodern edebiyat incelemelerinin en etkili savunucusu olarak İhab Hassan’ı da ele alır. Hassan, modernist edebiyatın karmaşık bir sessizliği yasa haline getirdiğini ve buna bağlı sessizliğin, tarihten, toplumdan, uzlaşım ve sanatsal biçimden bir yabancılaşma haline geldiğini söyler. Hassan’a göre, postmodernist edebiyat çağını başlatan Beckett’in kahramanca saçmalığı kutlanır. Bu özellik destanları bozma ile açıklanır.

            Hassan estetik alanı diğer alanlardan ayırmaya çalışmıştır. Sade, üzerine yorumlamalarında bu bakış açısı ortaya çıkar. Connor, Sade’ın batı düşüncesi içerisindeki rolünü tam olarak kavramaksızın ve dili kendi kendisinin karşısına çıkaran ilk kişi olarak tanımlar.

            Hassan’dan sonra, edebiyatta modernizmden postmodernizme geçişin bir başka yorumu olarak, Alan Wilde öne çıkar. Biri modernizme özgü olan ayırıcı, diğeri postmodernizme ait olan erteleyici ironi biçimi adı altında sınıflandırmalar yapar. Wilde Hassan’ın irdelemesine egemen olan aşkın edebiyat anlayışı fikri ile mücadeleye girişir. Connor ikisi arasında şu yorumda bulunur. “Hassan edebiyatı çatışmalardan korumaya çalışırken ve onu estetik olarak dünyadan uzaklaştırmaya çalışırken, Wilde’ın postmodernizmi, ebedi olanı basitçe dünyanın estetik olmayan ötekisi içine gömerek, çatışmayı göz ardı etmektedir.”

            Connor edebiyat mekân ilişkisi bağlamında, Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”, Eliot’ın “Çorak Ülkesi”, Joyce’un “Ulysses gibi modernizmin bütününde zamanla ilgili bir takıntı olduğunu vurgular. Yine, ontoloji ve üst-kurgu bağlamında ise, Ulysses’deki iç monolog teknikleri ve Robbe-Grillet’nin Yeni Roman’ının yapıları incelenir. Örneğin, Linda Hutcheon, postmodernist edebiyatın en karakteristik biçimin “tarihyazımsal üst kurgu” olduğunu söyler.

            Connor, 1980’ler ile beraber bilimkurgu ve siberpunk diye bilinen tür gittikçe öne çıkmaya başladığını söyler. Postmodern medya, enformasyon ve biyo-mühendislik teknolojisiyle ilgilenen yazarların yapıtlarına eğilir. Bu tarz kurgulamaların, bir anlamda, karmaşıklaşan bir duyular dünyasında, git gide daha dolaysız hale gelen duygu uyarımlarını ve benzetilerin dünyasında, sözcüğün nihai çöküşünü işaret ettikleri belirtir. Jameson’da siberpunk kurgunun, postmodernizmin değilse geç kapitalizmin kendisinin en üst ebedi ifadesi olarak görür.

            Connor, dramayı melez bir biçim olarak tanımlar. Teatrellik koşulunu postmodernizm tartışmasına girenlerin kafasını en meşgul en konulardan biri olduğunu söyler. Teatrellik, kendi dışında ya da kendisi olmayan koşullara bağımlı olan sanat ürünündeki kirlenmenin adıdır. Bu incelemesinde, Patris Pavis, Antonin Artaud gibi düşünürlerin fikirleri üzerinden tanımlamalara girişir. Artaud, tiyatronun metnin egemenliğinden sıyrılıp, asıl teatral olan ışığın, hareketin ve jestin öne çıkması gerektiğini savunur. Artaud’un gerek kuramsal gerekse uygulama alanındaki düşüncelerine karşı Brecht epik diyalektik tiyatro anlayışını ortaya koyar ve aslında modernist anlatı geleneğini devam ettirir. Robert W. Corrigan, postmodernist tiyatroyu, her türlü geleneksel dramatik tutarlılığı, coşku ile ortadan kaldırması ile açıklar. Derrida ise, Artaud ile başlayan teatral yönelişin ve vahşet tiyatrosunun gerçekte olanaksız olduğunu düşünür. Artaud üzerine Lyotard, onun kullandığı tiyatro etmenleri ile yapılacak olan bir sahnelemeyi savunur. Philip Auslander ise, geleneksel tiyatronun dil ve deneyimiyle basitçe ilişkisini kesen radikal bir tiyatroyu savunur.

            Bu bölümde diğer alanlarda yapılan postmedernist eleştiri yöntemlerinin tiyatroya uygulanabilirliği tartışılır.

            Daha sonra Dans konusunda Sally Banes’in dansın evrimini modernist ve postmodernist çözümleme paradigmaları ele alınır. 1960’larda New York’ta oluşan Avangard etkinleri örneklenir. Childs’in yer aldığı Judson Dans Tiyatrosu, modernist dans geleneklerinin dışına çıkarak, dansı farklı tarzlara doğru ele almaları anlatılır.

            Connor, postmodernist dansın genel olarak postmodernizmle çağdaş bir şekilde ortaya çıkan, Sally Banes’in “Lastik Ayakkabılı Dans Perisi” adlı çalışmalarını postmodern dans olarak tanımlamaya çalışır.

            Connor, sonraki başlık altında mim sanatını ele alır. Mim sanatının da postmodernist toplanmanın izlediği bir ritme katıldığını söyler. Sessiz mim gösterisinin tiyatro ile olan ilişkilerini analiz eder. Thomas Leabhart, postmodern mimin, bedeni dönüştürdüğünü ve söylememeyi tercih ettiği bir takım sözcüklerin imi ya da simgesi olarak söylemeyi tercih ettiğini söyler.

            Müzik alanında Connor, öncelikle modernizmin başlangıçlarının, Wagner, Bruckner ve Mahler olduğunu belirtir.

            Adorno müzik alanında yaptığı değerlendirmeler ile bu alanın diğer disiplinlerle olan ilişkisine yönelir. Adorno’ya göre, düzenlenmiş halde bulunan miziksel ses, çağdaş kültürün bütünü ile özümseyemeyeceği bir “gürültü” ya da “fazlalıktır. Connor daha sonra müzik alanında öne çıkan bir isim olan, John Cage’in çalışmalarını ele alır. 1960’lı yılların sosyo politik koşulları ile ortaya çıkan, Beatles, Pink Floyd, Dire Strais gibi gurupların Avangard bir yapıda oluşan postmodernist çözümlenmesine girişilir. Bu bölümde genel olarak Müzik alanın geniş ve yaygın etkisinden dolayı postmodernist değerlendirmeler konusunda önemli olduğu ortaya çıkar.

            Connor, Postmodern Tv, Video ve Film, alanında ortaya çıkan değerlendirmeleri, Televizyonun yükselen bir etki oranına ulaşması ve bu televizyon eğlencelerinde gerçeğin parçalanarak çok çeşitli göstergelerle sunulmasının üzerinde durulması ile başlar. Daha sonra MTV gibi popüler müzik kanallarının müzik türleri üzerine nasıl bir bakış açısı olduğunu irdeler. Postmodern video üzerine Jameson’ bu tür araçların radikal özellikler taşımakla dilin egemenliğine meydan okuduklarını düşünür. Ona göre Video, geç kapitalizmin bir ürünüdür. Baudrillard televizyon ve kültür ilişkisi üzerine yorumlarda bulunur. Bu ilişkinin sanal bir değer yarattığını düşünür.

            TV üstüne yayınladıkları çalışmalarında, Kanadalı sosyologlar, Kroker ve Cook, televizyonun popüler kültürün çürümüş merkezi oluğunu düşünürler. Çalışmalarında Baudrillard’ın etkileri görülmüştür.

            Connor, modern elektronik medyanın etkileri üzerine en önemli kaynak yapıt olarak, Benjamin’in “Mekanik Prodüksiyon Çağında Sanat Yapıtı” adlı çalışmasını önerir. Daha sonra postmodern sinema anlamında çeşitli örneklendirmeleri sunar. Jameson bu tarz filmlere karakterini veren, farklı biçimlerde pastiş ya da tarz çokluğudur. Yıldız Savaşları, Potemkin Zırhlısı ve Örümcek Kadının Öpücü adlı filmleri örnekler.

            Postmodernist sinema denildiğinde akla gelen en önemli isimlerinden biri yönetmen David Linch dir. Onun, Bulue Velvet filminin parçalı yapısı hakkında üzerine postmodernist eleştiriler yapılmıştır.

            Postmodernizm ve Popüler Kültür bölümünde, Connor, ilk olarak, Rock müzik ve popüler kültür ilşkisini ele alır. Jameson, Beatles ve Rolling Stones gibi rock guruplarını “yüksek modernist uğrağının” örnekleri olarak görür. Genel olarak söylenenler, rock müziğin, postmodern kültür biçimlerinin en iyi temsilcisi olduklarıdır.

            Connor, daha sonra moda konusunu ele alır. Modanın bir dil olarak işleyişini anlamak için, Roland Barthes’ın çalışmalarını başlangıç noktası olarak örnekler. Sonra Baudrillard’ın, “The Ecstays of Communication” adlı çalışmasında önerdiği terimlerle, modanın, sanatın ve edebiyatın görünmezliğe mahkum edilmeye karşı marjinal direnmesi durumuna değinir.

            Kesim III Sonuçlar başlığı altında yer alan son bölümde, Postmodernizm ve kültür politikaları konusunda öne çıkan değerlendirmelerde bulunur. İlk olarak dikkatleri, Ludwig Wittgenstein ve Mikhail Bakhtin’in yapıtlarına çeker. Dil ve söylem teorilerini özetler. Sonra, “Postmodern dönüş” fikrinin en tutarlı savunucusu olan Ihab Hassan’ın “Orfeus’un Parçalanışı” adlı yapıtını örnekler. Connor bu çalışmayı, otoriter bir akademik bir çalışma olarak niteler. Hassan eleştiriyi yeniden kültürün bir ana akımı haline getirmeye çabaladığı görülmüştür. Hassan, dilde, zihinde ve her yerde, düşüncenin kimliğini bulduğu evrensellik modelleri hayal etmektedir.

            Hebdige, popüler kültür, sokak kültürü ve altkültürler biçiminde ele aldığı konuları ele alarak toplumsak teori ve nesnesi arasındaki ilişkiyi kapatmaya çalışmıştır. Greg Ulmer’de “Postmodernizmin Nesnesi” adlı çalışması ile modern sanatın yıkıcı unsurlarını kullanarak bir eleştiriye yönelmiştir. Connor, Aavangard pratik eleştirisinin en çarpıcı örenği olarak, Derrida’nın “Glas” adlı çalışmasını görür.

            Connor, Baudrillard değerlendirmesinde, onun çalışmalarını yanlış okumalar yaparak değerlendirenleri, onun neyle uğraştığını anlayamadıklarını söyler.

            Jameson, postmodernist kültür politikalarının ele aldığı konu ve kavramların, sol bir kültür politikası için fırsat oluşturduğunu söyler. Foucault ve Pecheux gibi başka söylem kuramcılarıda, kültür politikası alanında değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Baudrillard, kültür ve iktidar ilişkisi konusunda, devletlerin kendi karşıtlarını yok ederek sarmal bir yapı ortaya çıktığını vurgular.

            David Harvey’de “Postmodernliğin durumu” adlı çalışmasında, postmodernitenin politik-ekonomik yapısını ele alır. Harvey, postmoderniteyi sermayenin aşılması olarak değil yoğunlaşması olarak görme konusunda Jameson ile aynı fikirdedir.

            Connor, enformasyon çağı olarak nitelenen bu yüzyılın kodlamalarına değinir. (Bilgisayar, yazılımlar, video, programlar) çeşitli göstergeler olarak ortaya çıkar.

            Connor, Posmodern Culture gibi dergilerin ortaya çıkmasıyla birlikte, siber-uzay ve sağladığı olanakların, postmodern kültür teorisi için kendini dayatan cazip bir konu haline geldiğini söyler.

            Feminizm ve Postmodernizm arasında oluşan ilişki konusunda Conner, kadını, bedenin zihin, doğanın kültür, gecenin gündüz, deliğin akıl karşısında oluşan ataerkilliğinin ötekisi olarak ele alır. Jardine ve Kristeva feminist eleştirinin marjinalliğini savunurlar.

            Daha sonra Connor, potmodernizmin evrensel anlatının egemenliğine son vermesine değinerek, Said’ın, batı imgeleminde doğunun tasvirine yer verir. Said’e göre Doğu, Avrupa’nın muhatabı değil, onun sessiz ötekisidir. Oryantalizm adlı çalışmasında esas olarak Batı’nın egemen bilgi biçimlerinin iç çelişkilerini vurgular. Gayatri Spivak’da benzer şekilde, tarih dışı farklılık kültürünün yeni bir sömürgecilik biçimi olabileceğine vurgu yapar.

            Connor, son olarak, postmodernist sanat ve onunla birlikte postmodernist teorinin, modernizmin enerjilerinin kuramsallaştırılışına bir tepki olarak ortaya çıktığını söyler. Ve çalışmasını, kültür sonrası postmodern ekolojinin açımlamasını yaparak bitirir. Bu çalışma, Postmodernizmin kültürel alanda oluşan tartışmalarını çeşitli görüşlerle destekleyerek ortaya koyması bakımından öğrenciler ve bu alana yeni adım atmaya başlayan araştırmacılar için önemli bir kaynak olarak değerlendirilmelidir.

Steven Connor, Postmodernist Kültür, Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş, Çev: Doğan Şahiner, Yapı Kredi Yayınları / Cogito Dizisi / 2001/ 420 sayfa.

Serkan Fırtına

 serkanfirtina35@gmail.com

SDÜ, Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

/p

Stephen Little / …izmler - Sanatı Anlamak

25 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Sanat akımlarına geniş bir çerçevede yaklaşan yapıt tüm türlerin kısa analizlerini yapmakta ve görsel malzemeler ile anlatılan konular desteklenmektedir.

İzmler dört başlık çerçevesinde incelenmektedir. İlki görsel sanatlar içinde bir eğilim olarak ele alınır. Bu akım görsel sanatlara özgüdür. Rönesans sanatçılarının çoğunda Perspektifçilik hâkimdir. Yanılsamacılık akımı da bu eğilimin içine girmekte olduğu söylenmektedir. İkinci tür, geniş bir kültürel eğilim olarak belirlenmektedir. Bu eğilim içine giren akımlar Romantizm ve Klasikçilik’tir. Romantizm, 19. Yüzyılda kültürü ve politikayı etkilemiş ve sanata yön vermiştir. Üçüncü akım, sanatçı tanımlı akım olarak kendini göstermektedir. 20. Yüzyıldaki sanatçıların kendileriyle tanımlanan ve tanıtılan akımların en yüksek noktaya ulaştığı dönemdir. Gerçekçilik ve Süprematizm gibi akımlar kendi izm’lerinin önemi ve anlamı ile ilgili kamuoyuna açıklamalar yapmıştır.

Bu akımlar ortak amaçları paylaşan, kendi içine dönük sanatçı grupları olarak başlamışlardır. Son akım ise, geriye dönük adlandırmalardır. Bu akımlar Maniyerizm ve Ard-İzlenimcilik’tir. Maniyerizmin terimi bu akımı yapanlar tarafından değil, onlara düşman olanlar tarafından bulunmuş olduğu belirtilir.

RÖNESANS

Rönesans, yeniden doğuş anlamına gelmektedir. Batı sanatında ve kültüründe 14. Yüzyıl sonlarında başlayıp 16. Yüzyıl ortalarına kadar uzanan gelişim dönemidir. Orta çağ düşüncesiyle yeni çağ düşüncesi arasında bir köprü oluşturmuştur. Keşif, hırs ve değişim dönemidir. 14. Yüzyılda kilise hem ekonomik olarak hem de düşünsel bazda gücünü kaybetmeye başlamıştır. Kilisenin gücünün zayıflamasıyla rönesansta felsefe kendini ortaya çıkartmış, aklı ve deneyi öne çıkararak bağımsızlığını sağlamıştır. Böylece kapalı düşünce sistemi açılmış ve çoğullaşmaya başlamıştır.

Rönesans, bireysel hareket edilen bir akımdır. Rönesans, Hümanizmi’nin asıl ilgi konusuydu. Hümanizm, en önemli sorunun insan sorunu olduğunu söyler. Rönesans sanatında Klasik konuların ortaya çıkışının, Klasik mimarlığın tasarım ilkelerinin arkasındaki güç Hümanizm’dir.

Doğanın birebir olduğu gibi yansıtılması Rönesans döneminde çok daha önemli hale gelmiştir. Rönesans dönemine en uygun örnek Andrea Mantegna’dır. Mantegna Klasik heykelden oldukça etkilenmiştir. En öenmli eseri Meryem ve Çocuk İsa’dır.

Rönesans sanatçıları kendi aralarında sıkı bir rekabete girince farkında olmadan konumlarını değiştirip daha üst mertebelere taşıdılar sanatlarını. Sanatçıların bireysel yetenekleri, fikirleri, kültürleri daha büyük önem taşımaya başlamıştı artık.

Uluslararası Gotik, akım 1375-1425 yılları arasında Batı Avrupa’da başlamıştır. En çok süsleme, motif ve renge önem verilmiştir. Uluslar arası Gotik, diğer gotik akımlarından etkilenerek ortaya çıkmıştır. Sadece süslemeye ağırlık verilip uyumlu bir perspektif kullanılmamıştır. Gotik sanatının en büyük özelliği biçimlerin boyut ve ölçütlerini çarpıtmaktır.

Uluslar arası Gotik, Rönesans’a paralel olarak doğmuş ve gelişmiştir. Bu akım Rönesans ile kıyaslandığında tamamen tutucu ve geri kafalı olarak görülmüştür. Bu akıma en iyi örnekler dekorasyon, zengin renk ve ayrıntılar kullanılıp birleştirilmiştir. Konular genellikle dinseldir. Din dışı temalarda ise avlanma ya da soylulara özgü etkinliklere yer verilmiştir.

Klasikçilik, Rönesans sanatçıları Klasik sanat ve mimarlıkta gördükleri tasarım ilkelerini yapıtlarında amaç edinmişlerdir. Donatello’nun “Davut” heykeli ozamana kadar yapılan ilk serbest duruşlu çıplak erkek heykelidir.

Ortaçağdan kopuş Gotik mimarlığını terk edip Klasikçilik’i kuran Rönesans mimarları tarafından olmuştur.  Klasik akım, doğanın anlayabileceğimiz ve yapabileceğimiz, mantığa uygun yasalar tarafından yönetilip tekrardan canlandırılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Sekülarizm, Rönesans boyunca dindışı konular ve sanat yapıtları artmıştır. Sekülariizm, kamusal insan ilişkilerini dinsel değerler ve gelenekler dışında olan genel bir akımdır. Bu dönemde tuval resminin önemi artmıştır. Bu sayede ressamlar daha çok gelir sağlıyordu. Tiziano bu dönemin en önemli adıdır.

Anıtsalcılık, 1503-1513 yılları arasında yaşanan bir dönemdir. Anıtsal sanat, boyutu, konusu, görkemi ve zamana karşı dayanarak önemli kalma tutkusuyla tanımlanır. Michelangelo’nun Davut’u ilk anıtsal Rönesans heykelidir. Âdem’in yaradılışı, düşüşü, kurtarılışı ve son yazgıyı anlatan öyküye göre sıralanmış yüzlerce devasa çıplak figürler içerir.

Hümanizm, iki bileşeni vardır. İlki Klasik dünyanın sanatına ve değerine olan ilginin yeniden canlanması, diğeri ise bireyin hem kendini hem de dünyayı dinsel değil akılcı düşünerek anlama ve değiştirme yetisinin yenilenmiş anlamıdır. Hümanizm, mantık sorgulamanın önemini vurgulamakta ve Tanrıyı yüceltip, dünyasal olanı ayaklar altına alan eski geleneksel egemenliğe savaş açtı.

İdealizm, Fiziksel dünyanın zihin ve ruhtan daha önemsiz olduğunu ileri sürer. Sanatçının taklit ya da bir modeli kopya etmesini değil, kendi düş gücüyle biçimlenen sanatı kullanmaktadırlar. Raffaello’nun figürleri tamamen aynı ölçülerde yapılmıştır fakat ifade yumuşaklığı, zarafet, çizgi ve renk berraklığı vardır.

Perspektifçilik, iki boyutlu bir yüzey üzerinde üç boyutluluk yanılsaması yaratmak için yapılır. 15. Yüzyıl ortalarında ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Giotto, resimlerinde bu yanılsamayı yapan ilk sanatçılardandır. Benzer derinlik efektleri yaratmak için çeşitli renkler kullanmıştır. Leonardo da Vinci ise resimde inandırıcılığı elde eden ilk sanatçıdır.

Yanılsamacılık, sanatçı, izleyiciyi kandırmayı sever. Yanlış betimlenmiş nesneleri gerçekmiş gibi göstererek, canlı varlıklarla karıştırılacak kadar gerçek sanat yaratır. Rönesans’ın özünü oluşturur. Mantegna, yanılsamacı tavan süslemesini kullanan ilk Rönesans sanatçısıdır.

Doğalcılık, dünyanın en az soyutlama ve bozulmaya uğranmış biçimidir. İnandırıcı efektler ve duyguların figürle karakterizesidir. Rönesans Doğalcılığı, doğal görünüme ve sadakat şeklinde kendini gösterir. Jan van Eyck bu sanatı en iyi uygulayan sanatçıdır. Doğalcılık, daha sonraki yıllarda peyzaj ve ölüdoğa resminin gelişimine yol açmıştır.

Maniyerizm, uyumlu ve dengeli kompozisyonlara önem verilmemiştir. Bu akım Klasikçilik’e karşı bir ret ve on değiştirme çabasındadır. Maniyerizm, figürlerde klasik çizgi, uyum ve perspektifi ikinci plana itmiştir. Maniyerist resmin duyguları ve kahramanlıkları, Rönesans dönemine göre daha azdır. Resimlerde yorum karışıklıkları vardır.

BAROK ve ROKOKO

Barok, 17. Yüzyıl kültür ve sanatı olarak adlandırılır. Barok dönemini farklı kılan insan bedenlerinde ve duygularında kendini gösteren kesintisiz harekettir. Barok, Maniyerizm’e karşı bir akımdır.  Barok sanatında, duygusal ya da tinsel hareket egemendir. Barok dönem, Rönesans’ta egemen olan freskler ve saray süslemelerinin yerine özel konutların duvarlarına asılabilecek ölüdoğa tuval resimleri yer almıştır.

Alegoricilik, konunun içinde izleyicinin dikkatlice bakarak göreceği gizli bir anlama sahip resimdir. Alegorik resim izleyicinin Klasik edebiyat, mitoloji ve tarih konularında köklü bilgiye sahip olmasını gerektirir. Zekâya dayanır ve bilgi ister.

Barok Klasikçiliği, Klasik geçmişe duyulan ilgi Barok çağında da sürdü. Bu akımda peyzaj resme egemendir ve figürler genellikle küçüktür. Figürler mütevazı insan boyutuna indirgenmiştir. Fransız Klasikçiliğinin kurucusu, Nicolas Poussin’dir. Resimler uyum, denge ve ahlaki ciddiyet verilmekteydi.

Pietizm, ruhani adanmışlık ve yoğunlaşma tavrıdır. Dinsel konular işlenmekteydi. Dinsel sanatın bastırılması sanatta konu açısından laikliğin egemen olduğu Hollanda Altın Çağı’nı başlattı.

Mezhepçilik, belirli bir mezhebin inançlarına bağlanmaktır. Protestan dinsel sanatı, hiçbir zaman bir ibadet nesnesi olarak kullanılmadığından sanat, genellikle gerçeğin yansıtılmasıyla kavrandı.

Jestçilik, Sanat yapıtını anlamlı kılan yüz ifadelerini ve bedenlerin aldığı pozu belirtir. Amaç, bedenin fiziksel hareketinin içindeki ruhu ortaya çıkarmaktır.

Duygusalcılık, izleyicinin duygularına yönelir. Barok sanat, dışlanma ve aşağılanma duygularını güçlendirmek için duyguları tahrik eder.

Caravaggioculuk, erotizm ve fiziksellikle tanınır. Vücut, cinsel ve ruhani olarak görünür. Caravaggio’yu taklit edenlere bu şekilde dendi ve bu akım böyle başladı. Resimlerde yakından gözlemlendiği izlenimini vermek için figürleri kesmiştir.

Rokoko, Barok’un karmaşık ve kıvrımlı biçimlerini benimsedi. Rokoko, sanatın, erotizm, süsleme ve zevki tercih ederek üzerindeki aşırı ciddiyeti terk etti. Dünyayı zevkler, düş ve eğlenceler için bir sahne olarak gördü. 18. Yüzyılda Rokoko gözden düştü ve yerine Yeni-Klasikçiler geldi.

Akademizm, sanatın akademilerde öğretilecek kurallarla bir sisteme bağlanmasıdır. Klasik güzellik ve sanatsal kusursuzluk ideallerini geliştirir ve tarih resmine öncelik vererek, klasik heykeli savunur. Akademizm’in ilk şekillenmesinde yapıtları ve kuramları ile en önemli ressam olan Paussin’dir.

Yeni-Klasikçilik, 18. Ve 19. Yüzyılda Avrupa’da başlayan bir akımdı. Aydınlanma ve akılcılığın öne çıktığı yaygın bir akımdı. Yeni-Klasikçiler sadece geçmişte kalan üslupları yeniden canlandırmak dışında birde sanatın değerlerine sahip çıkan bir toplum yaratmak için uğraşıyorlardı.

19. YÜZYIL

19. Yüzyıl, sanatçılar Akademilerin otoritesi karşı çıkarak daha da üstlerine gitmektedirler. Tutucu burjuva zevklerinin rol oynadığı ticari sanat piyasasına tepki gösterdiler. Romantizm, sanatçıyı Akademilerin otoritesinden, toplum yararından, düzen ve uyumun ağırlığından kurtarma süreci başlattı. İzlenimciler, çizgi ve formun yerine nesnelerin görünümlerini çağrıştıran renkleri kullandılar. 19. Yüzyılın sonuna gelindiğinde avangard sanatçılar, sanatçılıklarını bireysel özgünlükleriyle tanımlıyorlardı.

Romantizm, Yeni-Klasikçiliğe karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Romantik sanatı biçim ve kompozisyon kurallarının çok önemli olduğu Klasik sanattan ayırmak mümkündür 19. Yüzyıl Romantizm’inde materyalist terimlerle belirlenemeyen bireysel deneyimlerin ifadesiydi. Romantizm, insanın mantıkla kusursuzlaşması anlayışına karşıydı. Yaşam deneyiminin bütün yönlerini içine aldı.

Oryantalizm, doğayı, mimariyi ve gelenekleri bütünüyle yansıtmaktır. Oryantalist resimler Doğu’nun haremden köle pazarlarına, zevk ve zulüm özellikleriyle değer gördü.

Ortaçağcılık, Oryantalizm gibi çağa özgü toplumsal ve politik konuların araştırılmasında araç olmuştur.

Ön-Raffaelloculuk, bu akımın sanatçıları doğal ayrıntılara önem verdiler ve çok parlak renkler kullandılar. Ruhsal açıdan ve resim açısından saf olarak kabul ettikleri Raffaello dönemine geri dönmeye çalıştılar. Ayrıntılar üzerine çalışmışlardır.

Gerçekçilik, bu akım dünyayı olduğu, göründüğü gibi yansıtmayı amaçlıyordu. Gerçekçi resmin konuları o dönemde ahlak dışı görüldü. En güçlü olduğu yer Fransa, savunucuları ise Gustave Courbet ve Edouard Manet idi. Gerçekçiler, sanatı alışılmışın dışında toplumsal değerlerden uzaklaştırmak ve insanların yaşamını nasıl biçimlendirdiğini sorgulamakla ilgiliydi.

Materyalizm, İdealizm’i ve Romantizm’i reddeder. Materyalizm, fiziksel dünyanın insanın düşüncelerini ve deneyimlerini biçimlendirdiğini savunur. Courbet, hayatında hiçbir melek görmediği için bir melek resmi yapamayacağını savunurdu.

İzlenimcilik, dünyayı betimlemede Akademik gelenekleri reddettiler. Öykü anlatmak ve ahlak derslerini resmetmekle ilgilenmediler. Onun yerine resmin duyusal izlenimlerini keşfetmeye çalıştılar. Daha açık ve parlak renkler kullandılar.

Sezession, Sezession sanatçıları, sanatsal deneylere olanak sağlayan bağımsız seriler amaçlıyorlardı. Doğalcı ve İzlenimci resim içerirlerdi.

Estetikçilik, içinden Simgecilik’in çıktığı genel bir akımdır. Edebiyattan esinlenen ressamlar, izleyicide karmaşık, duyumsal ve entelektüel tepkiler uyandırmaya çalıştılar.

Simgecilik, 1880’lerde ortaya çıktı ve modernizmin yükselişiyle söndü. Simgeci burjuva geleneklerini alt üst etti.

Ard-İzlenimcilik, ortak hiçbir sanatsal hedefleri yoktu. En önemli isim Cezanne’dir. Doğayı taklit etmeyi ve öyküselleştiren manevi değeri reddetmişlerdir.

MODERNİZM

Modernizm, 20. Yüzyılın ilk yarısında yenilik getiren akımları içine alan büyük bir hareketti. Modernizm, sanatçının kendi bakış açısını bulmasını sağlardı. Sanat giderek gerçeği, ister modern gerçeği, ister evrensel gerçeği keşfetmenin aracı durumuna geldi.

Primitivizm, geniş anlamıyla özellikle Ortaçağ ahşap oymaları ve Gotik oymaları gibi Batı sanatı içinde üretilen akademik olmayan sanatı kapsar.

Dışavurumculuk, güçlü renkleri, çarpıtılmış figürleri soyutlayarak kullandılar. Kökleri Van Gogh, Edvard Munch’a dayanır. Ham renkler, kaba fırça darbeleri dışavurumcu resim unsurlarıdır.

Kübizm, öncüleri Picasso ve Braque’dir. Kullandıkları temalar genellikle alışılmış konulardı.  Kübistler, izleyiciye doğru bükülmesi gereken üçboyutlu formlarla uğraşmadılar. Sadece tuval üzerinde düzlemleştirilmiş şekilleri çoğalttılar.

Gelecekçilik, geçmişin sanatını ve kültürünü reddettiler. Yeni ve canlı olan her şeye yol açmak için eski olan her şeyi yıkmak istediler. Çoğunlukla keskin tonlarda renkleri kullandılar ama önceki akımlardan ayırt edecek kadar keskin bir tarz oluşturamadılar.

Dadacılık, Dadacılar için şok yaratmak temel taktikti. Temel öğeleri, rastlantı ve saçmalıktı. Sanata karşı yıkıcı, saygısız ve özgürleştirici bir yaklaşımı savundular. Dadacılık 1920’lerde yerini Gerçeküstücülük’e bıraktı.

Süprematizm, sanatın bütün yerleşik tanımlarını reddederek tinsel bir gerçekliğin sanatsal tarafına yöneldi. Bu akımın resimleri ne öyküsel ne de toplumsaldı. Resimler renk ve kompozisyonlar açısından giderek karmaşıklaştı. 1920 ve 1930’larda bu akım etkiliydi.

Yapımcılık, birbirinden farklı bileşenlerden ve plastik gibi çağdaş malzemelerle yapılmış geometrik sanat yapıtlarını tanımlar. Sanatsal ve endüstriyel olan arasındaki engelleri yıkmak için yapım terimini aldılar.

Gerçeküstücülük, Doğrudan bilinçaltından çıkanı yaratmayı amaçlıyordu. Onlara göre bilinçaltı şimdiye kadar baskı altına alınmış geniş bir depoydu. Rüyaların gerçek ve saçmalığını alt üst edici bir biçimde aktarıyorlardı.

POST-MODERNİZM

Post-Modernizm, 1970’lerde mimarlıkta gündeme gelmiştir. Mimarlar öncü rolünü üstlendiler. 1980’lerde ise toplumu eleştiren görsel sanatlar da post-modern olarak nitelendi. Post-modernizm ekonomik ve toplumsal güçlerin, bu gücü bireylerin ve kültürlerin kimliklerini biçimlendirerek kullanmasını da inceler. Post-modernizm doğayı, özgürlüğün sınırlarını, boyun eğme zorunluluğunu sorgularken içine düştüğü karamsarlık yüzünden eleştirilir.

Kavramsalcılık, sanatın maddi bir nesneden çok bir kavram olduğudur. Kavramsalcılar, kavramı sanat yapıtının üstüne çıkararak kültürel otoriteye çevrildiği süreci bozmaya çalışırlar.

Minimalizm, çalışmalar çoğu kez birbirinin aynı birden fazla elemanın birlikte kullanımıyla oluşturulur. Yalınlık, basitlik hâkimdir ve geleneksel olmayan malzeme kullanılarak yapıt oluşturulur.

Duyumculuk, her tür ya da malzemeden yararlanan kuralsız akım olarak gösterilmektedir.

Sanat akımları ve türleri genel olarak Bu şekilde sistemleştirilmiş ve yansıtılmıştır. Konuya bir giriş kitabı işlevi taşıyan yapıt sanat kuramları ile ilgilenecek olan öğrenciler için bir başvuru kaynağıdır.

…izmler - Sanatı Anlamak/ Stephen Little/ Çev: Derya Nükhet Özer/ Yapı Endüstri Merkezi Yayınları  / 2008/160 sayfa

Serkan Fırtına 

serkanfirtina35@gmail.com

Ayrılıkçı Feminizmin Öfkeli Gerillası: Valerie Solanas

Hayatını, bedenini, ruhunu, eserini erkekler çalmıştı Valerie Solanas’ın. Çocukken babasının tacizine uğradı, Katolik okuluna gitmek istemediği için dedesi tarafından kırbaçlandı, evden kovuldu. Liseden mezun olduktan sonra, Maryland Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Fahişelik ve dilencilik yaparak geçindi. 1966’da erkek düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını konu alan “Up Your Ass” (Kıçınıza Girsin) adlı oyunu yazdı. O sıralar tanıştığı Andy Warhol’a incelemesi için verdi oyunun tek kopyasını. Warhol kopyayı kaybetti, esere ve emeğe karşılıksız el koydu. Alt sınıftan bir “sokak” kadını, “Büyük Sanat”ın kompetanı bir burjuva karşısında hakkını nasıl arayabilirdi? Ona üç el ateş etti! Vurduğuna değil, öldüremediğine pişman oldu: 

“Ben cinayeti ahlâki bir hareket olarak görüyorum. Ve becerememiş olmamı gayrı ahlâki buluyorum.”

Jeanette Murphy, cinayetin genel olarak kadınların baskılanmasının bir metaforu, simgesi olarak görüldüğünü, ama aynı zamanda gerçekten de kadınların öfkesini, erkek egemenliğine ve maruz kaldıklarına başkaldırısını gösteren bir aygıt olarak da işlev kazanabileceğini öne sürer: “Erkek egemenliğinin sinsi ve derinlerde gizli güçleri başka nasıl gösterilir? Kadınların öfkesinin derecesi ve derinliği başka nasıl tanımlanır?”

Solanas patriyarkaya, erkeklere öfkeliydi, sistemi değiştirmek istedi, illegal yaşamı seçti, cinayete karıştı, kadınların tekrar insanlıklarına kavuşabilmeleri için, en dehşet verici stratejiyi ortaya sürdü; erkekler yok edilmeliydi. Yazdıkları, yaptıkları ve söyledikleri “incelenmesi gereken hastalıklı bir şey” haline getirdi Solanas’ı. Öfkesi deliliğe havale edildi, akıl hastanesine tıkıldı. Oysa öfkesi hiç de münferit değildi, çocukluğundan itibaren onu sömüren, baskı altında tutan hırpalayan, aşağılayan babanın yasasını, patriyarkayı, erkek şiddetini hedef almıştı. Nitekim SCUM Manifesto’yu Warhol’u vurmadan bir yıl önce yazmıştı, yani henüz “delirmemişti”.

Manifesto kadınlara ne öğretti?

Şiddet, baskı, patriyarkal denetim, kadın düşmanlığı bir cinnet halinde tüm yeryüzüne yayılırken, kadınlar namus adına, töre, din, gelenek adına, erkekliğin inşası, bekası ve şanı için öldürülürken Solanas’ın erkekleri kesip biçmekten söz etmesi, öfkeli bir ironiye, iktidarsız, imtiyazsız, sınıfsız bir kadınlar topluluğu düşü ise teatral yönelimli bir performansa yakın duruyor. Manifestoda savunulan tümüyle kadınlardan oluşan dişil, barışçıl, özgür bir toplum hayali, lezbiyen ayrılıkçılığının dönemin pek çok lezbiyen bilimkurgu, fantastik ve ütopik romanına da yansıyan ana temalarından biri zaten. Erkekleri öldürme önerisi, anlatılan durumu ve gerçekliği var etmiyor, sadece performatif politikalar üzerine düşünmenin bir biçimini, parodisini yaparak, sert ve argo bir dille abartarak, rolleri, yargıları ters yüz ederek sunuyor elbette. Ancak SCUM Manifesto’yu, yalnızca bir karşı kadın sanatı örneği olarak alımlamak ya da politik bir kazanıma yol açmadığını düşünmek çok da doğru değil. Nitekim manifestonun performatif yönü, daha önce karşılaşılmamış bir durum yaratmıştır: Kendilerine “SCUM” diyen bir grup hayali kadının düşüncelerini açıklaması üzerinden politik bir topluluğun oluşması… Laura Winkiel, “The ‘Sweet Assassin’ and the Performance Politics of SCUM Manifesto” başlıklı makalesinde sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet normlarının yeniden şekillendirilmesine katkıda bulunan daha büyük bir toplumsal hareketin parçası olan manifestonun üç temel işlevi olduğunu söylüyor: Varolan toplumsal, politik ve estetik durumun eleştirisi üzerinden kazanılmış bir geçmişten ve toplumsal statükodan kopuşu telaffuz ediyor; fikir ayrılığını öne süren yaratıcı bir grubun ortaya çıkışını duyuruyor ve bir gelecek tasavvuru formüle ederek alternatif öneriyor. Sadece patriyarkaya ve erkeklere değil, neden olduklarına (savaş, fahişelik, tecavüz, doğanın talanı, sanayileşme, para sistemi, otorite, eğitim, bilim, tıp kurumları, cinsel monizm, reklam ve güzellik sektörleri, rekabet vb) da karşı; Freud’a, “Büyük Sanat”a, babasının kızlarına, cinsel devrim yaptığını iddia eden Beat kuşağına da öfkeli Solanas. Hükümeti yıkmaktan, para sistemini bertaraf etmekten, her alanda otomasyonu kurumlaştırmaktan ve eril cinsi yoketmekten yana.

 

Yayınlandığı yıllarda erkek düşmanı, nevrotik, deli, sapkın, teşhirci olduğu ileri sürüldü ama kadınlar manifestoyu okudular, beklemedikleri kadar çok şey öğrendiler. Germaine Greer’in “İğdiş Edilmiş Kadın”da belirttiğine göre, çok sayıda kız öğrenci kutuplaşma sorununu, erkek ve kadını ayıran uçurumun, onları insanlıktan uzaklaştırıp “iki karşıt grubun boşluğuna” terk ettiğini kavradı. Birleşik Devletler’de, kapitalizme ve erkek egemen toplum düzenine savaş açan radikal feminist hareketin ortaya çıkışı, SCUM Manifesto’yla birlikte oldu. Solanas’ı mahkemede temsil eden avukat Florynce Kennedy’ye göre, “feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi”, ayrılıkçı feministlerden Ti-Grace Atkinson’un deyimiyle “kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu”ydu o. Yine de feministliği tartışmalıydı, radikal değil, lezbiyen ayrılıkçılardandı Solanas. New York’lu bir grup olan Radicalesbians, 1970’lerde lezbiyenliği, “kadınların patlama noktasına kadar yoğunlaşmış öfkesi” sözleriyle tanımlarken, feminist hareket içerisindeki ayrılıkçılık doruğa ulaşmıştı. Kadınların, baskıdan tamamen özgürleşebilmek için erkeklerden tamamen ayrı yaşamaları gerektiğini düşünen lezbiyen ayrılıkçılar, “ölü adamlar tecavüz edemez”, “onları kümeslerinde öldürün” sloganlarıyla erkeklerin evrim, cinayet veya kürtaj yoluyla zayi edilmesinin savunuculuğunu yaptılar. Ayrılıkçı feministler azınlıktaydılar, eşitlik yaratmayı öngörmek yerine erkeklere boyun eğdirme ve insan düşmanlığı yaratma ana görüşü çerçevesinde kadın merkezli bir toplum yaratma çabasında oldukları için eleştirildiler.

Solanas’ın yazdıkları hayli sert, öfkeli, özcü, hayalci bulunabilir, ayrılıkçılığı, kendisini nelerden ayırdığını (örneğin erkekler) tanımlama, erkekler kategorisini tarihsel ve toplumsal olarak tanıma riski taşıyabilir. Ama şurası bir gerçek ki hayatı ve manifestosuyla Solanas kadınlara öfkeli olmayı öğretmiştir. Çeviriyi mükemmel bir önsözle zenginleştiren Ayşe Düzkan’ın belirttiği gibi “Valerie, kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak.”

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu, Valerie Solanas, Çev: Ayşe Düzkan, Sel Yayıncılık, 2011, 8 TL

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com 

Türk Tiyatrosu Üzerine Önemli Bir Kaynak!

“Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar” Türk tiyatrosu tarihi açısından çok önemli ve ayrıksı bir yapıt olarak ön plana çıkıyor. Tiyatroya, eleştirmen, akademisyen olarak uzun yıllardır çeşitli hizmetlerde bulunan Ayşegül Yüksel’in, gayet anlaşılır ve sürükleyici bir anlatımla kaleme aldığı yapıt, sıkıcı tiyatro kronolojisi olmaktan öteye geçerek, Türk tiyatrosunun gelişim süreçlerini çeşitli başlıklar altında inceliyor. Yapıtı oluştururken sıralı bir çizgi izlemeyen Yüksel, okurların rahat okuyabileceği her bölümün kendi içerisinde anlamlar taşıyan bölümlere ayırmış.

Her ne kadar tiyatro üzerine notlar başlığı içerisinde yer alsa da aslında yazılanlar Türk Tiyatrosu tarihinin genişçe bir özeti.  Bu tarihe önemli bir katkı sunmuş ve büyük bir bölümüne tanık olmuş bir yazarın kaleminden çıkmış olması ise yapıtın en ayırt edici özelliği. Yazarın yapıtını oluştururken en önem verdiği alanın modern Türk tiyatrosunun oluşumuna ayırdığı göze çarpıyor. Bu oluşumun en önemli halkası olan doğu ile batı arasında kimlik arayışı konusunun Türk tiyatrosunun kendi içerisinde uzun dönemlerdir çözemediği bir sorun olmasının nedenselliğine iniliyor. “Gelenekten Beslenme” başlıklı bölümde, tiyatromuzun geleneksel Türk tiyatrosu ile olan tarihsel ilişkisinin hangi mecralarda ilerlediği gösterilerek, tiyatro sanatında geleneksel bağları modernize etmemizin hangi kazanımları sağlayacağı örnekleniyor.

“Cumhuriyet Dönemi Sürecinde Dünden Bugüne” başlıklı bölümde ise, cumhuriyetin sanat ve kültür bağlamında özellikle tiyatro sanatı doğrultusunda hangi toplumsal koşullarda oluştuğu irdelenerek, günümüze kadar olan devlet-tiyatro ilişkisinin tarihsel süreci mercek altına alınıyor. 

“Oyun Yazarlığında Nitel ve Nicel Oluşumlar” başlığı altında incelenen bölüm, özellikle Türk tiyatrosuna oyun yazarı olarak katkı koymak isteyen herkesin kesinlikle incelemesi gereken konular olarak öne çıkıyor. Türk tiyatrosunun ilk yazılı eserlerinden günümüze kadar öne çıkan yazarlar, konular, türler, toplumsal ve tarihsel koşulları ile beraber açıklayıcı bir şekilde ortaya seriliyor. 

“Yazar Tiyatrosu” konusunda ise, yüksel, ülkemizde hala hak ettiği yere ulaşamayan yazarların tiyatro eylemi ile organik ilişkisinin korunduğu, belirli yazarların oyunları ile tiyatro hayatını sürdüren ve ekol haline gelen oluşumlar incelenerek, günümüzde bu çabayı sürdüren tiyatro gurupları örnekleniyor.

“Belgesel Oyun Tiyatro” başlığı içerisinde yazar, Türk Tiyatrosunda belgesel oyunların ve bu oyunları sahneleyen tiyatro guruplarının, yazarlarının oyuncularının izini sürüyor. Ülkemizde bu konuda birçok dramatik malzeme olmasına rağmen, bu türde oyunların ne kadar az olduğu düşünüldüğünde, geçmişte yapılan başarılı uygulamaların örneklenmesi, tiyatro sanatçıları için önemli başvuru kaynağı olması gereken bilgiler içeriyor.

“Müzikli Tiyatromuz” konusunu içeren bölümde ise, tiyatromuzda tarihsel geçmişi olan ancak, günümüzde çok fazla sürdürülmeyen bu tiyatro anlayışının uygulayıcıları ve ürünleri sıralanıyor.

Yapıtın en kapsamlı ve en işlevsel bölümü olmaya aday kısmı ise” Devlet Tiyatroları: Zorunlu ve Sorunlu” başlığı içerisinde ele alınanlar oluşturuyor. Bu bölüm, Yakın bir zamanda tiyatro sanatçılarımız arasında başlayan Devlet Tiyatroları’nın gerekliliği ve sorunları hakkındaki tartışmalar ve buna eklenen hâkim siyasal anlayışların bakış açıları ile şekillenen konuları anlamak ve anlamlandırmak için kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken nesnel yorumlamalar sunuyor. Devlet tiyatrolarının tarihi ve siyasal panaroma ile olan ilişkisi de gözler önüne seriliyor. Ancak burada yazar, eleştirisini genel bir düzlemde sürdürerek kişileri ve Türk tiyatrosuna yaptıkları zararları örneklemekten kaçınıyor. Özellikle Devlet Tiyatrosu içerisinde iktidar ile uzlaşma hamlesi yapan ve sanatın muhalif gücünden uzaklaşılmasına hizmet eden Cüneyt Gökçer gibi tiyatroculara değinilmemesi yapıtın eleştirilecek konularından biri olarak öne çıkıyor. 

Özel tiyatrolar konusunda ise yazar, geniş bir döküm sunarak tiyatro tarihimiz içerisinde öne çıkan ve önemli şeyler ortaya koyan zorluklar içinde mücadele ederek bu sanata katkı koyanları inceliyor. 

Amatör tiyatroculuğumuzun tarihinin bir anlamda ülkemizin tiyatro tarihinin de bir süreci olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü yazarında belirttiği gibi amatör olarak tiyatro çalışmalarına başlayan birçok ekibin ve ismin ileride tiyatro sanatımıza büyük katkı sunan uygulayıcılar oldukları ortaya çıkıyor. Yazarın özelikle, amatörlük ve profesyonelliğin aslında birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını amatörlüğünde içerisinde profesyonel bir disiplin, profesyonelliğinde içerisinde amatör bir sevgi ve heyecan taşıması gerektiğini belirttiği bölümler, tiyatro sanatı ile uğraşan amatör ve profesyonel herkesin dikkatle okuması gereken bölümler haline geliyor.

Tiyatro eleştirisi üzerine, yapıtın yazarının da aynı zamanda tiyatro eleştirmeni olması göz önüne alınırsa, beklentiyi çok karşılamadığı ortaya çıkıyor. Tiyatro eleştirisi üzerine çalışmalarda bulunan eleştirmenlerin ve dönemlerin kısa bir tanıtımı yapılmak kaydıyla bu bölüm sonlanıyor. Burada, özellikle tiyatro eleştirisi bağlamında ortaya çıkan neredeyse yazdıkları tüm oyunları “beğenen” bir eleştirmen kitlesinin oluşumunun incelenmesi beklentisi oluşuyor. Günümüzde tiyatro internet portallarının çeşitliliği ile beraber, eleştiri alanında hiçbir altyapısı olmayan kişilerin yazdıkların yazıların eleştiri olarak sunulmasının özellikle saygın eleştirmenler tarafından dikkate alınmasının gerekliliği kendini gösteriyor. 

Yazarın, tiyatro eğitimi konusunda saptadığı sorunların ve durumların yorumu, kendisinin aynı zamanda uzun yıllar tiyatro bilimcisi olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Özellikle birçok üniversitede yeterli eğitimci olmadan açılan tiyatro okullarının karşılaştıkları sorunlar hala yakıcı bir sorun olarak gündemdeki yerini taşıyor. 

“Türk Tiyatro Biliminin Üç Büyükler’i” başlıklı son bölümde ise, yazar Türk Tiyatrosuna büyük hizmetlerde bulunmuş, Metin And, Sevda Şener ve Özdemir Nutku ile yaptığı söyleşileri ve onlar hakkında yaptığı yorumlara yer veriyor. 

Yazar, sondeyiş kısmında belirttiği üzere yapıtı, “Yaşayacağız ve göreceğiz… Öyleyse yola devam!” diye noktalamış, Türk Tiyatrosu tarihini kendi kişisel tarihinin kattıkları ile harmanlayarak notlar ortaya çıkarmış ve bunu sürdürmekte ne kadar kararlı olduğunu göstermiş. 

Yapıtın özellikle, tiyatro bölümlerinde okutulan “Türk Tiyatrosu Tarihi” derslerinde kaynak kitap olarak öğrencilere okutulması gerekiyor. Bu alanda yaşanan kaynak sıkıntısı bilindiği göz önüne alındığında, tiyatro sanatına katkı sunan, tecrübeli kişilerin deneyimlerini kitaplar yazarak sunmalarının gerekliliği ortaya çıkıyor. 

Sadece tiyatro bölümü öğrencilerinin değil, hali hazırda bu sanatı icra etmeye çalışan amatör profesyonel ayrımı yapmadan herkesin okuması gereken bir yapıt.

Ayşegül Yüksel, Uzun Yolda Bir Mola ‘Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar’, Cumhuriyet Kitapları, 2011, 324 sayfa.

Serkan Fırtına

sekoizmir@hotmail.com

SDÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

Sonraki Sayfa »