Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı Neden Sevmeliyiz?

1 Mart 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat, Ustalara Saygı

Öncelikle, hiçbirimiz Gürpınar hazretlerini sevmek zorunda değiliz. Ama etrafında yaşayan insanlara ve son zamanlarda da birkaç mizah dizisinde kullanılmaya başlanmış, belli başlı temel insani özelliklere sahip, gerçekçi karakterlere biraz dikkatle bakan bir kişi, yüz yıl önce gerçek hayatın içinden alınıp kurgulanmış roman kişilerinin, çağdaşımız kişilerle nasıl bir örnek oturduğunu fark edebilir. Ama kolektif bir sevgi hadisesine girişmeden önce, Gürpınar’la olan kişisel ilişkime değinsem daha iyi olacak: O zamanlar ben henüz on yaşlarında bir çocuğum. Her normal çocuk gibi benim de Gürpınar’la çok düzeyli ilişkim, evdeki çocuk kitaplarından başımı kaldırıp babamın kitaplarına ilk baktığım zaman, Atlas Kitabevi’nin kahverengi ciltli kitaplarına rast geldiğimde başladı: Halide Edip Adıvar’la Hüseyin Rahmi’nin tüm kitapları. İç kapaklar bir çocuğun dikkatini çekecek kadar güzeldi. Ama Halide Edip bir çocuğun dikkatini çekecek kadar eğlenceli bir yazar değildi. Sanırım hâlâ da değildir. Hikâyenin gerisi, “ama Hüseyin Rahmi Gürpınar…” diye devam ediyor işte.

huseyin_rahmi_gurpinar-sanatlog-edebiyat-blog

Benim açımdan Gürpınar’ın en önemli romanı Dirilen İskelet. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, İstanbul’da, Direklerarası’nda, bir kahvehaneye sırtını dayamış iki genç adam, önlerinden bisikletini ve yolu zangır zangır, titrete titrete geçen adam hakkında konuşuyorlar. Hikâye dirilen iskeletler, mezar soygunları, mezarların olmazsa olmazları, yarı bu dünyada, yarı öte dünyada duran selvi ağaçları, merak, batıl inanç, Batı-Doğu çatışması ve bir çocuk için biraz korku ve heyecan dolu satırlar,  -artık böyle şeyler olmadığını biliyoruz -, kirli aşk oyunları ve Gürpınar’ın konu dışına çıkmayı seven üslubunun salınımlarıyla devam ediyor.

Daha sonra okuduğum Cadı da yine benzer temalarla; şaibeli doğaüstünün gölgesinde, reel hayatın çıkarcılıklarıyla, bir çırpıda okunan bir macera romanı havasında ilerliyordu. Bu iki kitaptan sonra gelen Utanmaz Adam ise, hem daha gerçek bir hikâyeyi anlatıyordu, hem de ikisinden de daha sert başlıyordu:

“Küçükken adı Yumurcak’tı, sonra Afacan, sırasıyla Haylaz, Çapkın, Utanmaz oldu. Bu onun için son rütbe değildi. Avnussallah tahsilde şiire kadar yükseldiği zaman Namık Kemal’in meşhur mısrasını şu şekilde tepetaklak etti:

“Alçal ki yerin bu yer değildir.”

Bazı mütehassıs psikologların dediklerine göre insan anasından ahlakça tertemiz doğar, sonradan çevrenin tesirleriyle bozulurmuş, başkaları da bu hükmün tersini iddia etmektedirler. Ben bu iki denilenin arasında arabuluculuk edecek değilim. Allah yaratır, romancı taklit eder. Zıt kişiliklerinin ortaya çıkarılmasıyla, iyi dileklilerin değerlerini bildikleri için, dünyada kötülerin de varlığına lüzum gösteriliyor.”

İlam-ı malum olacak ama tabii ki çocukken Gürpınar’ı bu hassasiyetlerle değil, eğlenceli romanlar yazdığı için okuyordum. Çünkü bir çocuk okuduklarını anlasa da, bu anladığı şeylerin ne anlama geldiğini, ancak yıllar sonra anlayabilir. (Sonra buna bir isim de koyup epifani diyebilir.)

En baştaki soruya geri dönersek, cevabın, tekniği ya da yetkinliği olmadığı çok açık. Çünkü Hüseyin Rahmi’nin isabet ettirdiği gibi biz, yani Halk, bir yazarı teknik yetkinliği için sevmeyiz. Benim cevabım Gürpınar’ın, daha o eski zamanlarda, böylesine erdemden uzak karakterlere, böylesine cesur ve öngörülü bir biçimde hayat verebilmesi. İyilik yapmak için yanıp tutuşan, kahraman olduğunu bile fark etmeden kahramanlıklar yapan, idealist, her zaman önce başkalarını düşünen roman kahramanlarına yer yok onun romanlarında. İyi ve Kötü karakterler olarak işaret edebileceğimiz roman kişileri var elbet, ama birkaç sayfa sonra çekilmiş olan bu çizgi bir anda iki tarafı birbirinin içine çekebilecek kadar karmaşıklaşabiliyor. Her insan, kurallı gibi görünen ama oldukça vahşi bir dünyada hayatta kalmaya çalışır çünkü. Gürpınar da bu yüzden, şartlara göre şekil değiştirebilen, kırılmayan ama esneyebilen, aşkı yüzünden kötü yola düşse bile, bunun aslında aptallık gibi bir durumdan kaynaklandığını sürekli olarak hissettiren, oldukça gerçek roman kahramanları kullanıyor.

Gürpınar’ı Gürpınar yapan başka bir özelliği de konu dışına özgürce çıktığı sayfalarda ahlak, felsefe, varoluş, yaradılış, evrim, nihilizm gibi konuları tartışmayı çok sevmesi. Okuyana, “yazarının yazarken eğlendiği sayfalar” hissini de yine bu konu dışı sayfalarda veriyor. Zaman zaman konu dışına çıkmayı çok uzattığında, size de konuyu unutturabilecek kadar gemi azıya almayı da başarabiliyor, zaman zaman da ahlaksızlığı meşru gösterebilecek kışkırtıcı akıl yürütmelere neşe içinde sapıyor. Belki de Gürpınar ilk önce kendi düşünceleriyle eğleniyor.

Bundan yüz yıl önceki İnsanla, gözlemleyerek yaşamış bir yazarın yarattığı karakterlerde karşılaşmak, bir zaman makinesine binip 20. yüzyılın başına seyahat etmek gibi.

Hüseyin Rahmi’nin hak ve adalet konusunda, temkinli solculara taş çıkartacak sertlikte hükümlere varmış olması ama idealist olmaktan uzak olması, onun idealler üstü bir düşünceye inandığının da açık bir kanıtı aslında ve oldukça önemli bir nokta. Reçeteler vermek yerine zıt düşünceleri roman kişilerinin ağzından aktarmayı, taraf tutmayı, sonra bu taraf tutmanın karşısına geçmeyi, kafa karıştırmayı tercih etmek, olsa olsa romanı okuyan kişinin kendi doğrusunu kendi seçmesini istemekle açıklanabilir ancak.

Başka bir yazıda da değinildiği gibi, “Sanat yaşamını çağdaşlaşma yolunda bir araç olarak gören Hüseyin Rahmi, bu çelişkiler içinde yeşertilen; yobazlığın, gericiliğin, üçkâğıtçılığın, sömürücülüğün karşısına öyküsü, romanı ve yazılarıyla çıktı ve değişim sürecindeki bir ülkede, tıpkı amaçladığı gibi, kolay okunan onlarca eser verdi.”

Yukarıdaki alıntıyı kendi kaleminden onaylayan Gürpınar, gereken yanıtı oldukça halkçı bir anlatımla veriyor aslında.

“Karşınızda yükselmek özlemiyle ellerini bize uzatmış milyonlarla halk var. Bir milletin genel kültürü, birkaç estetik hocasının araştırmalarının sonuçlarıyla ölçülemez. Halk için edebiyat olmazmış… Ne saçmalık! Halk bilgisizlik içinde boğulsun, koca bir millet yok olmaya mahkûm olsun, biz karşısında seyrine bakalım, öyle mi?

Siz edebiyatı kendi aranızda geçerli bir kalıp paraya, yalnız seçkinlere özgü bir şifreye çevirmek istiyorsunuz.”

İyi Okumalar.

İnanç Avadit

oavadit@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Post-Yapısalcılık Nedir?

Madan-Sarup-Post-yapisalcilik-ve-Postmodernizm-sanatlog-blogPost-Yapısalcılık, Suaussure’ün temellerini attığı yapısalcı dilbilime bir karşı çıkış olarak kendini göstermiştir.

Sarup, Post-yapısalcılık ve Postmodernizm adlı yapıtında, Derrida, Foucault, Lacan, daha yakın dönemde ise Deleuze, Guattari, Lyotard ve son olarak Baudrillard’ın düşüncelerini inceleme altına alır.

Bu sayılan isimlere ek olarak, üç Fransız feminist olan, Kristeva, Cixous ve Irigaray’ın düşünceleri post-yapısalcı açıdan incelenir.

1960’larda Fransa’da ortaya çıkan ve yayılan, post-yapısalcılığın, Strauss, Lacan ve Barthes, Foucault gibi isimlerin çalışmalarıyla bu alana farklı açılardan önemli katkılar sunduğu açıktır.

Sarup, hem yapısalcıların hem de post-yapısalcıların ‘tarihselciliğin eleştirisi’ni yapmak konusunda ve tarihin içerisinde bir baştan öbür başa belli bir bütün bulunduğu görüşüne pek sıcak bakmadıklarını ifade eder. (Sarup 2004, 10)

Sarup, genel bir karşılaştırmada bulunurken, Saussure’ün, her göstergenin anlamsal değerinin yalnız dilin yapısı içindeki konumuna bağlı olarak kazanıldığı düşüncesini hatırlattıktan sonra, post-yapısalcılıkta genellikle gösterilenin önemi azaltılarak gösterenin başat kılınmasını vurgular. Lacan’ın “gösterilenin gösterenin altından hiç durmadan kaydığını” söylediği düşünceyi örnekler. Derrida daha ileriye giderek, dilin dışında herhangi bir göndergeyle belirlenebilir bir ilişkisi olmayan, havada uçuşan yalın bir gösterenler dizgesi olduğuna inanır. (Sarup 2004, 11)

Yine Sarup, yapısalcılığın doğruluğu metnin “arkasında” ya da “içinde” görürken, post-yapısalcılığın okuyucu ile metnin karşılıklı etkileşimini üretkenlik olarak gördüğünü belirtir. (Sarup 2004, 12)

Bu nedenle post-yapısalcılık, durağan gösterge birliğine inanan Saussure’cü görüşe, son derece eleştirel yaklaşır. Post yapısalcıları harekete geçiren şey, sözcüklerin ve göstergelerin, dilbilimsel incelemelerin dışında da bir anlama sahip olmalarını düşünmeleridir.

Holllinger, Fransız yapısalcılığının, post-yapısalcılığının ve postmodernizminin temel bir karakteristiği olan insanın ölümü ve öznenin merkezileştirilmesinin politik, hatta ideolojik bir temeli vardır saptamasında bulunur. (Hollinger 2005, 135) Buna bağlı olarak, Levi Strauus, Althusser ve Lacan’ı post-yapısalcılık bağlamında inceler.

Yapısalcılar, toplumsal ve yapısal güçlerin sonucu olduğu düşünülen katı, nesnelci bir insan davranışı anlayışı doğrultusunda oluşan, nesnel, doğal bir düzene bütün hayatımız boyunca yabancılaşmış ve buna karşı tepkisel bir bakışa mahkûm olduğumuzu ortaya koyarlar. Postmodernizm ise, bütün bunları reddederek, modernite bağlamında, kötümserlik ve iyimserlik çarkını kırmaya gereksinim olduğunu belirtirler. (Hollinger 2005,141)

Post-yapısalcılığın ne olduğunu belirleyebilmek için modernite, postmodernite, modernlik ve postmodernliğin kavramsal tanımlamalarını yapmamız gerekir.

Modernlik tasarısının, on sekizinci yüzyılda yaşayan Aydınlanma filozoflarının nesnel bir bilim, ahlak, evrensel yasa, özerk bir sanat geliştirme amacı güden çalışmaları ile biçimlendiği söylenmektedir. (Sarup 2004, 205)

Ortaya çıkan sonuçlar ise, İkinci Dünya Savaşı ile beraber Aydınlanmanın umut ve ideallerinin tam tersi şekilde gelişmiştir.

Postmodernliğin, tümcül bir siyaset yerine, çoğulcu ve açık bir demokrasi, üzerinde durduğu görülmektedir. (Sarup 2004, 187)

Hollinger modernitenin, endüstrinin, kentlerin, pazar kapitalizminin, burjuva ailesinin doğuşunun, demokratikleşmenin ve toplumsal yasakoyuculuğun güç kazanması anlamına geldiğini söyler. (Hollinger 2005, 45)

Sarup, modernizmin klasisizme bir tepki olarak geliştiğini, yüzeydeki görünüşün ardında gizli doğruyu bulma amacının üzerine önemle gittiğini vurgular. Edebiyatta, Joyce, Kafka, tiyatroda Pirendello, Strinberg’i bu doğrultuda örnekler. (Sarup 2004, 187)

Sarup, Lyotard’ın Postmodern Durum adlı yapıtında modern çağın meşrulaştırıcı söylemlerine, ‘büyük anlatılara’ kesin bir dille saldırdığını belirtir. (Sarup 2004, 189)

Postmodern durum olarak belirlenen toplum yapısının “medya toplumu, tüketim toplumu, gösteri toplumu, sanayi sonrası toplum” şeklinde adlandırılmaları oluştuğu görülür. (Sarup 2004, 189)

Post-yapısalcılık ile ilgili incelemesinde Sarup ilk olarak, Lacan’ı ele alır. Lacan bilinç dışının da dilinkine benzeyen gizli bir yapısı olduğu düşüncesi üzerinde durulur. Lacan dil olmadan insan öznesinin olamayacağına ama öznenin de yalnızca dile indirgenemeyeceğine inanır.

Derrida ve Lacan, gösterilenin başka bir şeyin yerine konulabildiğini, her gösterilenin kendi kapasitesi doğrultusunda gösteren işlevi görebileceğini ısrarla vurgular. (Sarup 2004, 23)

Post-yapısalcı incelemelerinde Derrida, Strauus’un çalışmalarını ele alarak, onların sözmerkezci olarak nitelendirir. Daha sonra Saussure’ün Genel Dilbilim Dersleri adlı yapıtını eleştirerek, geleneksel gösterilen ve gösteren kavramlarının sesmerkezci-sözmerkezci olduğunu ileri sürer. (Sarup 2004, 63–64)

Başka yazı formları icat edinceye kadar sözmerkezcilikten kurtulunamayacağı ve Derrida için Joyce’un romanlarınının bu türden paradigmanın bir örneği olduğu söylenir. (Hollinger 2005, 167)

Sarup, incelemesinde, Foucault’un, insanı anlamaya yardımcı olan kimi kavramları yapısöküme uğratmaya çalıştığını söyler. Foucault’nun, dünyayı tüm yönleri ile açıklamaya çalışan her türlü kuramsallaştırmaya karşı çıkmasını, post-yapısalcı bakışın temel niteliklerinden biri olarak ele alır. (Sarup 2004, 89–90)

Guattari, Deleuze, gibi düşünürler ise, post-yapısalcı olarak beliren düşünce sistematikleri ise, daha çok Marks’ın ve Freud’un düşüncelerine saldırarak şizoanaliz denilen bir kuram ortaya atarlar. Freud ve Marks’tan alınan, “arzu”, “üretim” ve “makine” kavramlarını yeni bir düşünce içerisinde bir araya getirerek bizlerin arzulayan makineler olduğumuz dile getirirler. (Sarup 2004, 137)

Freud’un oidipus kompleksine karşı düşünceler ileri sürerler. Bu düşüncelerin evrensel olarak varsayıldıkları ancak, herhangi bir yorumlamanın sonuçlarının ilerleme sürecine bakılarak bilinebileceğini belirtirler. (Sarup 2004, 139)

Post-yapısalcılığın parçalılık düşüncesinden yola çıkarak gerçeği de sorgulayıp parçalara ayıran Baudrillard bu alanın önemli bir ismi olarak öne çıkar.

Baudrillard ve Jameson ise, birbirlerinden farklı olarak, televizyon, video ve film üzerine çeşitli görüşler ortaya atarlar.

Jameson’a göre, televizyon ve video, kendi biçimleri gereğince, yalnızca modernist estetik örneklerin hegemonyasına değil, aynı zamanda dilin çağdaş tahakkümüne başkaldırıyı da temsil etmektedir.

Baudrillard ise, enformasyon toplumunda, bilginin işlevini ve gerçekliğini sorgulamaya açarak, televizyon, sinema gibi kitle iletişim araçlarının kapitalist sistem tarafından belirlenen kodlamalar zinciri olduğunu belirtir.

Postmodern video üzerine Jameson’ bu tür araçların radikal özellikler taşımakla dilin egemenliğine meydan okuduklarını düşünür. Ona göre Video, geç kapitalizmin bir ürünüdür.  (Connor 2005, 249)

Post-yapısalcı düşünce bağlamında değerlendirilen diğer isimler ise feminist eleştirmenler, Kristeva, Cixous ve Irigaray dir. Her üç kuramcı da, kadın sorununu, Lacan ve Derrida’nın ortaya attığı post-yapısalcı söylemler üzerinden geliştirmeye ve açımlamaya çalışır.

Cixous, toplumsal yapıda süregelen ataerkil yapının söylenlerini ortaya çıkarmaya çabalamıştır. Ve bunu göstermek için zaman zaman mitolojik unsurlara başvurmuştur.

Sarup, düşünürün tiyatro ile olan ilişkisini incelemeye alır. Cixous tiyatroyu, şiirin hala kamusal ve kuttörensel biçimler içerisinde yaşamını sürdürebildiği bir uzam olarak duyumsamaktadır. Tiyatronun geçmişine feminist bir okuma ile yaklaşır. Tiyatro tarihinin kadını sürekli nesneleştirmiş olduğunu vurgular. Oyunları genel olarak, temelde kadının ataerkil kültürle olan ilişkisi üstüne yoğunlaşmış olması yazarın feminist eleştirel yöntemi kullanmasının en önemli göstergesini oluşturur. (Sarup 2004, 166–167–168)

Sarup’a göre, İrigaray’ın temel amacı da ataerkilliğin felsefeye olan yansımalarını araştırmaktır.    

Kristeva, kadına ve feminizme ilişkin konular dışında, cinsellik ve dişilik gibi konularla da yakından ilgilenmiştir. Ayrıntılı olarak incelendiğinde, çalışmalarının temel ilgisini dil, doğruluk, ahlak ve aşk konularının oluşturduğu görülür.

Feminizm ve Postmodernizm arasında oluşan ilişki konusunda Conner, Postmodernist Kültür adlı yapıtında kadını, bedenin zihin, doğanın kültür, gecenin gündüz, deliğin akıl karşısında oluşan ataerkilliğinin ötekisi olarak ele alır. Jardine ve Kristeva’nın feminist eleştirinin marjinalliğini savunduklarını belirtir.

Post-yapısalcılığın tiyatro alanındaki yansımaları Connor, Postmodernist Kültür adlı yapıtında açımlamaya çalışır.

Connor, dramayı melez bir biçim olarak tanımlar. Teatrellik koşulunu postmodernizm tartışmasına girenlerin kafasını en meşgul en konulardan biri olduğunu söyler. Teatrellik, kendi dışında ya da kendisi olmayan koşullara bağımlı olan sanat ürünündeki kirlenmenin adıdır. Bu incelemesinde, Patris Pavis, Antonin Artaud gibi düşünürlerin fikirleri üzerinden tanımlamalara girişir. Artaud, tiyatronun metnin egemenliğinden sıyrılıp, asıl teatral olan ışığın, hareketin ve jestin öne çıkması gerektiğini savunur. Artaud’un gerek kuramsal gerekse uygulama alanındaki düşüncelerine karşı Brecht epik diyalektik tiyatro anlayışını ortaya koyar ve aslında modernist anlatı geleneğini devam ettirir. Robert W. Corrigan, postmodernist tiyatroyu, her türlü geleneksel dramatik tutarlılığı, coşku ile ortadan kaldırması ile açıklar. Derrida ise, Artaud ile başlayan teatral yönelişin ve vahşet tiyatrosunun gerçekte olanaksız olduğunu düşünür. Artaud üzerine Lyotard, onun kullandığı tiyatro etmenleri ile yapılacak olan bir sahnelemeyi savunur. Philip Auslander ise, geleneksel tiyatronun dil ve deneyimiyle basitçe ilişkisini kesen radikal bir tiyatroyu savunur. (Connor 2005, 189–209)

Sonuç olarak post-yapısalcılık, yapısalcılık olarak ortaya çıkan dilbilimsel ve göstergebilimsel çalışmaların, öncelikle gösterilen ve gösteren arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması ile ortaya çıkıp gelişmiştir. Lacan psikanalitik açıdan yaptığı incelemelerle söylenceleri tekrar çözümlemiştir. Derrida ise yapısöküm olarak adlandırdığı yöntemi ile metinleri çözümleyerek yüzeyin altında yatan gerçeğe ulaşmaya çalışmıştır. Fransız feministleri de bu doğrultuda incelemelerde bulunmuşlardır. Foucault ise tarihe post-yapısalcı açıdan yaklaşarak, modernist ilerlemeci tarih anlayışını yargılamıştır. Deleuze, Guattari, Lyotard, Jameson ve Baudrillard ise postmodernist felsefe bağlamında yeni düşünceler ortaya atmışlardır.

Tiyatro alanında, yapılan çalışmalardan ortaya çıkan ise, tiyatronun kapalı biçim bir yapı olarak incelenmesine karşı açık bir yapıt olarak değerlendirilmesi yapılmıştır. Teatrelliğin sahlemede çok farklı göstergelerin oyuna uygulanmasını sağlaması ile gelişen bir tiyatro anlayışı ortaya çıkmıştır. Örneğin Tom Stoppard gibi oyun yazarlarının dili, oyun kavramı doğrultusunda ele alarak postmodern bir biçimde oluşturdukları görülmektedir.

Kaynakça

Connor Steven, Postmodernist Kültür - “çağdaş olanın kuramlarına bir giriş”, Çev: Doğan Şahiner, Yapı Kredi yayınları, 2005

Hollinger Robert, Postmodernizm ve Sosyal Bilimler, Çev: Ahmet Cevizci, Paradigma yayınları, 2005

Rosenau Marie Pauline, Post-modernizm ve Toplum Bilimleri, Çev: Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat yayınları, 2004

Sarup Madan, Post-yapısalcılık ve Postmodernizm., Çev: Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat yayınları 2004

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Hanna Schygulla, Fassbinder için Ne Demişti?

31 Ağustos 2012 Yazan:  
Kategori: Logos, Sanat, Söyleşiler, Sinema

Alman aktris Hanna Schygulla’nın yönetmen Rainer Werner Fassbinder hakkında bir röportaj esnasında söyledikleri…

“Bir kendine güvenle güvensizlik karışımıydı. Yeteneklerine inanıyor, önemli şeyler yapacağını hissediyor, ama aynı zamanda derin bir güvensizlik içinde çırpınıyordu. Eşcinseldi ve bunu çok açık biçimde ortaya koymasa da çok da saklamıyordu. Ama öyle bir karizması vardı ki, bu, kadınları da çekiyordu. Kadınlar, hatta genelde tüm insanlar, imkânsız gözüken şeylere büyük ilgi duyarlar. Onun da özellikle kadınlarla ilişkisi buna dayanıyordu: Çevresindeki her güzel, çekici ve yetenekli kadın onu kendisine âşık edip farklı bir cinselliğe çekmeyi hayal ediyordu.”

“Fikir doluydu, hayallerle yüklüydü. Tiyatroyu ve giderek dünyayı değiştireceğini söylerdi. Konuştuğu zaman gözleri çakmak çakmak olurdu. Ona inanmamak, güvenmemek olanaksızdı. Garip bir kimyası vardı: hüzünle neşenin, zaaflarla yaratıcı gücün, korkuyla güvenin birbirine karıştığı…”

“Birçok durumda annesine koşmak, onun kollarına sığınmak isterdi. Ama annesi uzun yıllar onun hayatında yoktu. Kendi özel yaşamının peşine takılmıştı, sonra da hastalanmıştı. Kendi sorunlarıyla haşır neşirdi ve oğluna yeterince zaman ayıramayan bir anaydı. Sanırım bunun üzüntüsünü hep çekti ve bu eksikliği hep hissetti.”

www.sanatlog.com

Turgut Yüksel - “Saadetler Dilerim” Sergisi

20 Mayıs 2011 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

Turgut Yüksel’in “Saadetler Dilerim” sergisi ikinci gösterimi ile Anadolu Yakası’nda Galeri Piha’da…

İsmini Pink Floyd’un ‘A Momentary Lapse of Reason’ isimli şarkısından alan çizgi köşe Mantığın Bir Anlık Çöküşü, tam yedi yıldır yayımlandığı Radikal gazetesinde müptelalarını oluşturmuş durumda. Siyah ve beyazın gücüyle, her hafta mantığın çöktüğü başka bir gri alana dokunan, gündeliğin ve evladiyeliğin kara mizahını haiku tasarrufuyla yapan bir köşe…

Turgut Yüksel’in çizgileri şimdiye kadar yayımlandığı gazete, dergi sayfalarından, gizli duran defterlerden ilk kez çıkıyor, tuvalde kılık değiştiriyor. Dev resimlerle karşımıza dikiliyor.

Serginin isimi ‘Saadetler Dilerim’… Yüksel’in tarif ettiği öyle absürt, öyle şiddetli, öyle yalan, öyle saçma, öyle adaletsiz bir dünya ki, sıkıysa saadeti siz bulun der gibi… Zaten o yüzden çok güzel.

Şöyle yazdılar, daha da güzel anlattılar:

“Tekinsizliğin hakkını vermek bakımından, Saadetler Dilerim sıkı bir derleme. Beynelmilel trafik işaretlerinden tanıdığımız, yaya geçidini kat eden meşhur siluetin elinde bıçak var, mesela!  Kimi gayet ‘masum’, kimi ‘teknik’ imgeler, korku filmi tiplerine dönüşmüş. Farklı evrenlerin suretleri hemhal olmuş. Her kareyi ismiyle beraber düşüneceksiniz; isimler de montajlanmış unsurlar çünkü. Her isim, çöp adamın eline tutuşturulmuş bir bıçak gibi. Turgut Yüksel’in tabloları, evet, insanları çöp adamlara döndüren bir hayatın barok natürmortu gibi.” —Tanıl Bora

Çizgideki ve düşüncedeki geometri. Turgut Yüksel’in geometrisi yalnız bakmayı zevkli kılmıyor, eserlerindeki sosyal kritiği ve siyasî mizahı okumayı da kolaylaştırıyor. —Taha Parla

Turgut Yüksel kimdir?

1967 yılında doğdu. İşletme okudu. Sayısını hatırlamadığı kadar çok dergi çıkarttı, tasarladı. Çizer, tasarımcı ve yazar olarak çalıştı. Radikal gazetesinde yedi yıldan beri kült çizgi köşelerden biri olan Mantığın Bir Anlık Çöküşü’nü çiziyor. ‘Katı’ ve ‘Sıvı’ isimli iki öykü kitabı, bir de desenlerini Ergün Gündüz’ün çizdiği ‘Yüzyıllık Gölgeler’ isimli çizgi roman kitabı var.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Değirmen Dergisi’nin 25. Sayısı Çıktı…

18 Mayıs 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Eleştiri, Makale, Sanat, Siir

Değirmen Dergisi’nin 25. sayısı baharın coşkusu, yenilenmişliği ve diriliğiyle beraber geldi…

Bu sayının dosya konusu: Kaynaklarımız. Kaynaklarımızın önemi her geçen gün bir kez daha ortaya çıkıyor. Eğer kaynaklarımızı layıkı veçhile kullanabilseydik ve anlayabilseydik bunlar bölgenin başına gelmeyecekti. Kaynakları tanıma ve onların değerini bihakkın verebilme, sürekli kaynayan bir coğrafyada daha bir önem arzetmektedir. Dosya yazılarında Rüstem Budak’ın Kaynakları Kullanma Klavuzu, Sebahattin Karakoç’un Uçurumun Kenarında, Mustafa Genç’in Gelenekli Türk Sanatlarının Kaynakları, Reşit Güngör Kalkan’ın Musikinin Son Silik Fotoğrafı; Tamburi Cemil Bey yazıları yer alıyor.

Şiirleriyle bu toprağın çoktan sesi olmuş Bahaettin Karakoç ile Şahan Çoker, Mehmet Özdemir, Evliya Çelik ve Xalide Efendiyeva’ı bulacaksınız.

Hikâyeleri ile Recep Şükrü Güngör ve Said Coşar aramızdalar.

Makalelerde; edebiyatımızın önemli kalemlerinden Necati Mert Genç Kalemler dergisinden aherketle dilimizde yaşanan değişimi anlattığı Yüz Yıllık Mesele, Şiirin dünyasını anlatan Kibar Ayaydın Şiirin Büyüsü, Leyla Yıldız Türk şiirinin önemli simalarından Necip Fazıl şiirlerindeki arayışını Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs; Necip Fazıl, Cafer Gariper edebiyatın önemli eleştirmenlerinden Selahattin Hilav’ı tanıttığı yazılarıyla bulacaksınız.

Denemeleriyle; M. Nihat Malkoç medeniyetlerin buluşma noktası İstanbul’u anlattığı Boğaz’ın Mavi Sularıyla Söyleşen Şehir: İstanbul, kendine özgü diliyle Aslan Gülce’yi Bu,

İyi Bir Günmüş denemesiyle geliyor.
İyi okumalar…

Şiirler
Senin İçin/ Bahaettin KARAKOÇ
O Gelen/ Xalide EFENDİYEVA
Konak Meydanında Bir Eskici/ Şahan ÇOKER
Sessizliğin Çığlığı/ Mehmet ÖZDEMİR
Dalıp Götüren/ Evliya ÇELİK
Sustura/ Murat ÇELİK
Yanılgıdan Aşka Bir Yol…/ Mehmet ABDİRGAN
Çocuklar Uyanmadan/ Atıf Emre ÖZDEMİR
Otuz İki Gün Yüzü/ Cafer DOĞANAY

Dosya: Kaynaklarımız
Kaynakları Kullanma Klavuzu/ Rüstem BUDAK
Musikinin Son Silik Fotoğrafı; Tamburi Cemil Bey/ Reşit Güngör KALKAN
Gelenekli Türk Sanatlarının Kaynakları/ Mustafa GENÇ
Uçurumun Kenarında…/ Sebahattin KARAKOÇ
Bilginin Yeniden İnşası İçin Feta/ Menderes DAŞKIRAN
Modern Dünyada Sünnetin Aktüel Değeri/ Yusuf YAVUZYILMAZ

Makaleler:
Yüz Yıllık Mesele/ Necati MERT
Şiirin Büyüsü/ Kibar AYAYDIN
Selahattin Hilav’ı Okurken/ Cafer GARİPER
Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs; Necip Fazıl/ Leyla YILDIZ
Türkçenin Sırları Hakkında/ Murat SOYAK

Denemeler:
Bu, İyi Bir Günmüş/ Aslan GÜLCE
Bahar Geldi/ Muaz ERGÜ
Boğaz’ın Mavi Sularıyla Söyleşen Şehir: İstanbul/ M. Nihat MALKOÇ
tAV uk bUDu/ Hüseyin YILMAZ

Hikayeler:
Aramızda Gökyüzü Vardı/ Recep Şükrü GÜNGÖR
Yol Birden Dile Geldi/ Asiye YÜCEL
Senail Bey/ Said COŞAR

Film:
Ölümcül Tuzak Ya da Hollywoodvari Tuzak/ Hakan BİLGE

Aforizmalar/ Oktay ÖZMAN

DAĞITIM: Kültür Dergi Dağıtım ve NT Kitabevleri
Web: www.degirmendergisi.com
e-posta: degirmendergi@gmail.com
İletişim Tel: 0505 647 03 25
Abonelik Bedeli: Kişilere 30 TL- Kurumlara 40 TL
Hesap no:
Rüstem Budak Adına Posta Çeki: 533 94 08,
Türkiye Ziraat Bankası Öznur Yıldırım adına IBAN TR16 0001 0000 1956 5129 9250 01
Yönetim Adresi:
Tığcılar Mah. Dönergeçit Sok. Altun İş Merkezi No:4 Daire:3 Adapazarı / Sakarya

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »