Elton John AIDS Üzerine Yazıyor
İlk kitabını AIDS üzerine yazan Elton John, kitapta AIDS nedeniyle hayatını kaybeden Freddie Mercury gibi dostlarıyla anılarını da anlatacak…
Dünyaca ünlü İngiliz şarkıcı ve besteci Elton John, ilk kitabını AIDS konusunda yazıyor.
“Tedavisi sevgi: Küresel AIDS salgınını durdurmak” adlı kitabın, John’un AIDS nedeniyle hayatını kaybeden Queen grubunun solisti Freddie Mercury gibi dostlarıyla anılarını da içereceği belirtildi.
Kitabın Temmuz ayında raflardaki yerini alacağı, elde edilecek gelirin ise sanatçının kurduğu AIDS Vakfı’na aktarılacağı belirtildi. Elton John, AIDS’in sadece “mucize bir aşı” ile değil aynı zamanda “zihinleri ve yürekleri değiştirerek ve sosyal duvarları aşacak ortak bir çaba” yoluyla tedavi edilebileceğini savunuyor.
E-kitap Patlaması Sürüyor…
Her yıl birkaç kitap yayımlayan James Patterson’ın yayın dünyasında ezici bir güç olduğu bilinir. Ağır iş yükünü kitaplarını bir yazar kadrosuyla birlikte yazarak hafifletmeye çalışan Patterson’ın e-kitaplarının satış rakamının 5 milyonu geçtiği ifade edildi.
Patterson kitaplarının sadece 2011’de iki milyon satış eşiğini geride bırakması ise e-kitap okurlarının artışını sergilemesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.
Beş milyon e-kitap satışı son derece yüksek bir rakam olmakla birlikte Patterson’ın tek güçlü olduğu alan değil; zira 38 dile çevrilen Patterson kitapları sadece geçen yıl dünya çapında 14 milyon kopya sattı. Forbes dergisi, Patterson’ın yayın şirketi Hatchette’e son birkaç yıl içinde 500 milyon doların üzerinde kazanç getirdiğini açıklamıştı.
Patterson’ın çok okunmasının ardında ise, hem genç hem de yetişkin okurlara hitap etmesi ve farklı türlerde yazması gösteriliyor. 5 milyon e-kitap satışının, gelişmekte olan endüstriyi de olumlu yönde etkileyeceği ifade edildi.
Ayrılıkçı Feminizmin Öfkeli Gerillası: Valerie Solanas
Hayatını, bedenini, ruhunu, eserini erkekler çalmıştı Valerie Solanas’ın. Çocukken babasının tacizine uğradı, Katolik okuluna gitmek istemediği için dedesi tarafından kırbaçlandı, evden kovuldu. Liseden mezun olduktan sonra, Maryland Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Fahişelik ve dilencilik yaparak geçindi. 1966’da erkek düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını konu alan “Up Your Ass” (Kıçınıza Girsin) adlı oyunu yazdı. O sıralar tanıştığı Andy Warhol’a incelemesi için verdi oyunun tek kopyasını. Warhol kopyayı kaybetti, esere ve emeğe karşılıksız el koydu. Alt sınıftan bir “sokak” kadını, “Büyük Sanat”ın kompetanı bir burjuva karşısında hakkını nasıl arayabilirdi? Ona üç el ateş etti! Vurduğuna değil, öldüremediğine pişman oldu:
“Ben cinayeti ahlâki bir hareket olarak görüyorum. Ve becerememiş olmamı gayrı ahlâki buluyorum.”
Jeanette Murphy, cinayetin genel olarak kadınların baskılanmasının bir metaforu, simgesi olarak görüldüğünü, ama aynı zamanda gerçekten de kadınların öfkesini, erkek egemenliğine ve maruz kaldıklarına başkaldırısını gösteren bir aygıt olarak da işlev kazanabileceğini öne sürer: “Erkek egemenliğinin sinsi ve derinlerde gizli güçleri başka nasıl gösterilir? Kadınların öfkesinin derecesi ve derinliği başka nasıl tanımlanır?”
Solanas patriyarkaya, erkeklere öfkeliydi, sistemi değiştirmek istedi, illegal yaşamı seçti, cinayete karıştı, kadınların tekrar insanlıklarına kavuşabilmeleri için, en dehşet verici stratejiyi ortaya sürdü; erkekler yok edilmeliydi. Yazdıkları, yaptıkları ve söyledikleri “incelenmesi gereken hastalıklı bir şey” haline getirdi Solanas’ı. Öfkesi deliliğe havale edildi, akıl hastanesine tıkıldı. Oysa öfkesi hiç de münferit değildi, çocukluğundan itibaren onu sömüren, baskı altında tutan hırpalayan, aşağılayan babanın yasasını, patriyarkayı, erkek şiddetini hedef almıştı. Nitekim SCUM Manifesto’yu Warhol’u vurmadan bir yıl önce yazmıştı, yani henüz “delirmemişti”.
Manifesto kadınlara ne öğretti?
Şiddet, baskı, patriyarkal denetim, kadın düşmanlığı bir cinnet halinde tüm yeryüzüne yayılırken, kadınlar namus adına, töre, din, gelenek adına, erkekliğin inşası, bekası ve şanı için öldürülürken Solanas’ın erkekleri kesip biçmekten söz etmesi, öfkeli bir ironiye, iktidarsız, imtiyazsız, sınıfsız bir kadınlar topluluğu düşü ise teatral yönelimli bir performansa yakın duruyor. Manifestoda savunulan tümüyle kadınlardan oluşan dişil, barışçıl, özgür bir toplum hayali, lezbiyen ayrılıkçılığının dönemin pek çok lezbiyen bilimkurgu, fantastik ve ütopik romanına da yansıyan ana temalarından biri zaten. Erkekleri öldürme önerisi, anlatılan durumu ve gerçekliği var etmiyor, sadece performatif politikalar üzerine düşünmenin bir biçimini, parodisini yaparak, sert ve argo bir dille abartarak, rolleri, yargıları ters yüz ederek sunuyor elbette. Ancak SCUM Manifesto’yu, yalnızca bir karşı kadın sanatı örneği olarak alımlamak ya da politik bir kazanıma yol açmadığını düşünmek çok da doğru değil. Nitekim manifestonun performatif yönü, daha önce karşılaşılmamış bir durum yaratmıştır: Kendilerine “SCUM” diyen bir grup hayali kadının düşüncelerini açıklaması üzerinden politik bir topluluğun oluşması… Laura Winkiel, “The ‘Sweet Assassin’ and the Performance Politics of SCUM Manifesto” başlıklı makalesinde sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet normlarının yeniden şekillendirilmesine katkıda bulunan daha büyük bir toplumsal hareketin parçası olan manifestonun üç temel işlevi olduğunu söylüyor: Varolan toplumsal, politik ve estetik durumun eleştirisi üzerinden kazanılmış bir geçmişten ve toplumsal statükodan kopuşu telaffuz ediyor; fikir ayrılığını öne süren yaratıcı bir grubun ortaya çıkışını duyuruyor ve bir gelecek tasavvuru formüle ederek alternatif öneriyor. Sadece patriyarkaya ve erkeklere değil, neden olduklarına (savaş, fahişelik, tecavüz, doğanın talanı, sanayileşme, para sistemi, otorite, eğitim, bilim, tıp kurumları, cinsel monizm, reklam ve güzellik sektörleri, rekabet vb) da karşı; Freud’a, “Büyük Sanat”a, babasının kızlarına, cinsel devrim yaptığını iddia eden Beat kuşağına da öfkeli Solanas. Hükümeti yıkmaktan, para sistemini bertaraf etmekten, her alanda otomasyonu kurumlaştırmaktan ve eril cinsi yoketmekten yana.
Yayınlandığı yıllarda erkek düşmanı, nevrotik, deli, sapkın, teşhirci olduğu ileri sürüldü ama kadınlar manifestoyu okudular, beklemedikleri kadar çok şey öğrendiler. Germaine Greer’in “İğdiş Edilmiş Kadın”da belirttiğine göre, çok sayıda kız öğrenci kutuplaşma sorununu, erkek ve kadını ayıran uçurumun, onları insanlıktan uzaklaştırıp “iki karşıt grubun boşluğuna” terk ettiğini kavradı. Birleşik Devletler’de, kapitalizme ve erkek egemen toplum düzenine savaş açan radikal feminist hareketin ortaya çıkışı, SCUM Manifesto’yla birlikte oldu. Solanas’ı mahkemede temsil eden avukat Florynce Kennedy’ye göre, “feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi”, ayrılıkçı feministlerden Ti-Grace Atkinson’un deyimiyle “kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu”ydu o. Yine de feministliği tartışmalıydı, radikal değil, lezbiyen ayrılıkçılardandı Solanas. New York’lu bir grup olan Radicalesbians, 1970’lerde lezbiyenliği, “kadınların patlama noktasına kadar yoğunlaşmış öfkesi” sözleriyle tanımlarken, feminist hareket içerisindeki ayrılıkçılık doruğa ulaşmıştı. Kadınların, baskıdan tamamen özgürleşebilmek için erkeklerden tamamen ayrı yaşamaları gerektiğini düşünen lezbiyen ayrılıkçılar, “ölü adamlar tecavüz edemez”, “onları kümeslerinde öldürün” sloganlarıyla erkeklerin evrim, cinayet veya kürtaj yoluyla zayi edilmesinin savunuculuğunu yaptılar. Ayrılıkçı feministler azınlıktaydılar, eşitlik yaratmayı öngörmek yerine erkeklere boyun eğdirme ve insan düşmanlığı yaratma ana görüşü çerçevesinde kadın merkezli bir toplum yaratma çabasında oldukları için eleştirildiler.
Solanas’ın yazdıkları hayli sert, öfkeli, özcü, hayalci bulunabilir, ayrılıkçılığı, kendisini nelerden ayırdığını (örneğin erkekler) tanımlama, erkekler kategorisini tarihsel ve toplumsal olarak tanıma riski taşıyabilir. Ama şurası bir gerçek ki hayatı ve manifestosuyla Solanas kadınlara öfkeli olmayı öğretmiştir. Çeviriyi mükemmel bir önsözle zenginleştiren Ayşe Düzkan’ın belirttiği gibi “Valerie, kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak.”
Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu, Valerie Solanas, Çev: Ayşe Düzkan, Sel Yayıncılık, 2011, 8 TL
Türk Tiyatrosu Üzerine Önemli Bir Kaynak!
Ocak 10, 2012 by Editör
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Sanat, Tiyatro Yapıtları, Ustalara Saygı
“Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar” Türk tiyatrosu tarihi açısından çok önemli ve ayrıksı bir yapıt olarak ön plana çıkıyor. Tiyatroya, eleştirmen, akademisyen olarak uzun yıllardır çeşitli hizmetlerde bulunan Ayşegül Yüksel’in, gayet anlaşılır ve sürükleyici bir anlatımla kaleme aldığı yapıt, sıkıcı tiyatro kronolojisi olmaktan öteye geçerek, Türk tiyatrosunun gelişim süreçlerini çeşitli başlıklar altında inceliyor. Yapıtı oluştururken sıralı bir çizgi izlemeyen Yüksel, okurların rahat okuyabileceği her bölümün kendi içerisinde anlamlar taşıyan bölümlere ayırmış.
Her ne kadar tiyatro üzerine notlar başlığı içerisinde yer alsa da aslında yazılanlar Türk Tiyatrosu tarihinin genişçe bir özeti. Bu tarihe önemli bir katkı sunmuş ve büyük bir bölümüne tanık olmuş bir yazarın kaleminden çıkmış olması ise yapıtın en ayırt edici özelliği. Yazarın yapıtını oluştururken en önem verdiği alanın modern Türk tiyatrosunun oluşumuna ayırdığı göze çarpıyor. Bu oluşumun en önemli halkası olan doğu ile batı arasında kimlik arayışı konusunun Türk tiyatrosunun kendi içerisinde uzun dönemlerdir çözemediği bir sorun olmasının nedenselliğine iniliyor. “Gelenekten Beslenme” başlıklı bölümde, tiyatromuzun geleneksel Türk tiyatrosu ile olan tarihsel ilişkisinin hangi mecralarda ilerlediği gösterilerek, tiyatro sanatında geleneksel bağları modernize etmemizin hangi kazanımları sağlayacağı örnekleniyor.
“Cumhuriyet Dönemi Sürecinde Dünden Bugüne” başlıklı bölümde ise, cumhuriyetin sanat ve kültür bağlamında özellikle tiyatro sanatı doğrultusunda hangi toplumsal koşullarda oluştuğu irdelenerek, günümüze kadar olan devlet-tiyatro ilişkisinin tarihsel süreci mercek altına alınıyor.
“Oyun Yazarlığında Nitel ve Nicel Oluşumlar” başlığı altında incelenen bölüm, özellikle Türk tiyatrosuna oyun yazarı olarak katkı koymak isteyen herkesin kesinlikle incelemesi gereken konular olarak öne çıkıyor. Türk tiyatrosunun ilk yazılı eserlerinden günümüze kadar öne çıkan yazarlar, konular, türler, toplumsal ve tarihsel koşulları ile beraber açıklayıcı bir şekilde ortaya seriliyor.
“Yazar Tiyatrosu” konusunda ise, yüksel, ülkemizde hala hak ettiği yere ulaşamayan yazarların tiyatro eylemi ile organik ilişkisinin korunduğu, belirli yazarların oyunları ile tiyatro hayatını sürdüren ve ekol haline gelen oluşumlar incelenerek, günümüzde bu çabayı sürdüren tiyatro gurupları örnekleniyor.
“Belgesel Oyun Tiyatro” başlığı içerisinde yazar, Türk Tiyatrosunda belgesel oyunların ve bu oyunları sahneleyen tiyatro guruplarının, yazarlarının oyuncularının izini sürüyor. Ülkemizde bu konuda birçok dramatik malzeme olmasına rağmen, bu türde oyunların ne kadar az olduğu düşünüldüğünde, geçmişte yapılan başarılı uygulamaların örneklenmesi, tiyatro sanatçıları için önemli başvuru kaynağı olması gereken bilgiler içeriyor.
“Müzikli Tiyatromuz” konusunu içeren bölümde ise, tiyatromuzda tarihsel geçmişi olan ancak, günümüzde çok fazla sürdürülmeyen bu tiyatro anlayışının uygulayıcıları ve ürünleri sıralanıyor.
Yapıtın en kapsamlı ve en işlevsel bölümü olmaya aday kısmı ise” Devlet Tiyatroları: Zorunlu ve Sorunlu” başlığı içerisinde ele alınanlar oluşturuyor. Bu bölüm, Yakın bir zamanda tiyatro sanatçılarımız arasında başlayan Devlet Tiyatroları’nın gerekliliği ve sorunları hakkındaki tartışmalar ve buna eklenen hâkim siyasal anlayışların bakış açıları ile şekillenen konuları anlamak ve anlamlandırmak için kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken nesnel yorumlamalar sunuyor. Devlet tiyatrolarının tarihi ve siyasal panaroma ile olan ilişkisi de gözler önüne seriliyor. Ancak burada yazar, eleştirisini genel bir düzlemde sürdürerek kişileri ve Türk tiyatrosuna yaptıkları zararları örneklemekten kaçınıyor. Özellikle Devlet Tiyatrosu içerisinde iktidar ile uzlaşma hamlesi yapan ve sanatın muhalif gücünden uzaklaşılmasına hizmet eden Cüneyt Gökçer gibi tiyatroculara değinilmemesi yapıtın eleştirilecek konularından biri olarak öne çıkıyor.
Özel tiyatrolar konusunda ise yazar, geniş bir döküm sunarak tiyatro tarihimiz içerisinde öne çıkan ve önemli şeyler ortaya koyan zorluklar içinde mücadele ederek bu sanata katkı koyanları inceliyor.
Amatör tiyatroculuğumuzun tarihinin bir anlamda ülkemizin tiyatro tarihinin de bir süreci olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü yazarında belirttiği gibi amatör olarak tiyatro çalışmalarına başlayan birçok ekibin ve ismin ileride tiyatro sanatımıza büyük katkı sunan uygulayıcılar oldukları ortaya çıkıyor. Yazarın özelikle, amatörlük ve profesyonelliğin aslında birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını amatörlüğünde içerisinde profesyonel bir disiplin, profesyonelliğinde içerisinde amatör bir sevgi ve heyecan taşıması gerektiğini belirttiği bölümler, tiyatro sanatı ile uğraşan amatör ve profesyonel herkesin dikkatle okuması gereken bölümler haline geliyor.
Tiyatro eleştirisi üzerine, yapıtın yazarının da aynı zamanda tiyatro eleştirmeni olması göz önüne alınırsa, beklentiyi çok karşılamadığı ortaya çıkıyor. Tiyatro eleştirisi üzerine çalışmalarda bulunan eleştirmenlerin ve dönemlerin kısa bir tanıtımı yapılmak kaydıyla bu bölüm sonlanıyor. Burada, özellikle tiyatro eleştirisi bağlamında ortaya çıkan neredeyse yazdıkları tüm oyunları “beğenen” bir eleştirmen kitlesinin oluşumunun incelenmesi beklentisi oluşuyor. Günümüzde tiyatro internet portallarının çeşitliliği ile beraber, eleştiri alanında hiçbir altyapısı olmayan kişilerin yazdıkların yazıların eleştiri olarak sunulmasının özellikle saygın eleştirmenler tarafından dikkate alınmasının gerekliliği kendini gösteriyor.
Yazarın, tiyatro eğitimi konusunda saptadığı sorunların ve durumların yorumu, kendisinin aynı zamanda uzun yıllar tiyatro bilimcisi olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Özellikle birçok üniversitede yeterli eğitimci olmadan açılan tiyatro okullarının karşılaştıkları sorunlar hala yakıcı bir sorun olarak gündemdeki yerini taşıyor.
“Türk Tiyatro Biliminin Üç Büyükler’i” başlıklı son bölümde ise, yazar Türk Tiyatrosuna büyük hizmetlerde bulunmuş, Metin And, Sevda Şener ve Özdemir Nutku ile yaptığı söyleşileri ve onlar hakkında yaptığı yorumlara yer veriyor.
Yazar, sondeyiş kısmında belirttiği üzere yapıtı, “Yaşayacağız ve göreceğiz… Öyleyse yola devam!” diye noktalamış, Türk Tiyatrosu tarihini kendi kişisel tarihinin kattıkları ile harmanlayarak notlar ortaya çıkarmış ve bunu sürdürmekte ne kadar kararlı olduğunu göstermiş.
Yapıtın özellikle, tiyatro bölümlerinde okutulan “Türk Tiyatrosu Tarihi” derslerinde kaynak kitap olarak öğrencilere okutulması gerekiyor. Bu alanda yaşanan kaynak sıkıntısı bilindiği göz önüne alındığında, tiyatro sanatına katkı sunan, tecrübeli kişilerin deneyimlerini kitaplar yazarak sunmalarının gerekliliği ortaya çıkıyor.
Sadece tiyatro bölümü öğrencilerinin değil, hali hazırda bu sanatı icra etmeye çalışan amatör profesyonel ayrımı yapmadan herkesin okuması gereken bir yapıt.
Ayşegül Yüksel, Uzun Yolda Bir Mola ‘Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar’, Cumhuriyet Kitapları, 2011, 324 sayfa.
sekoizmir@hotmail.com
SDÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi
Türkiye Edebiyatı 51 Ülkede
Aralık 30, 2011 by Editör
Filed under Edebiyat, Kitaplar, Sanat, Ustalara Saygı
TEDA (Türk Edebiyatının Dışa Açılımı) projesi kapsamında 6 yılda 51 ülkede 985 Türkçe eser, 40 farklı dile çevrildi. 172 eserle en fazla çeviri Türklerin yoğun olarak yaşadığı Almanya’da yapıldı…
Türk kültür, sanat ve edebiyatının yurt dışında tanıtılması ve Türkçenin yazı dili birikiminin dünya dillerine kazandırılması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2005 yılında uygulamaya konulan Türk Edebiyatının Dışa Açılımı (TEDA) projesi meyvelerini veriyor.
TEDA projesi kapsamında çeviri ve yayın destek çalışmaları devam ederken, bu çerçevede desteklenen eser sayısının 2011 sonu itibarıyla 985′e ulaştı. TEDA desteklerinde 172 destek ile büyük bir Türk nüfusunun yaşadığı Almanya açık ara lider oldu. Bu ülkeyi 119 destekle Bulgarca, 79 destekle Arapça izledi.
Türkçe eserler 51 ülkede 40 farklı dile çevrilirken, Türkçe eserlerin çevrildiği diller arasında Arnavutça, Boşnakça, Yunanca, Rusça, Lehçe, Rumence, Macarca, Gürcüce, Urduca, Çinçe, Korece, Çekçe, Tamilce, İbranice, Japonca, Katalanca, Ermenice, Fince, Malayalamca gibi diller de yer aldı.Yayınevlerinin yanı sıra üniversiteler ve dernekler TEDA’ya başvurarak, başka dillere çevrilmesini istedikleri eserleri aday gösterebiliyor.
Türkiye edebiyatının köşe taşları dünya kütüphanelerinde
Başka dillere çevrilen eserler arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip Adıvar, Sait Faik Abasıyanık, Perihan Mağden, Orhan Pamuk, Ahmet Ümit, Buket Uzuner, Hilmi Yavuz, Talat S. Halman, Adalet Ağaoğlu, Orhan Kemal, Elif Şafak, Falih Rıfkı Atay, Aziz Nesin, Can Dündar, Sabahattin Ali ve Zülfü Livaneli gibi yazarların kitapları yer alıyor.






