Oğuz Atay - Demiryolu Hikâyecileri

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak… Bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşamüzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu ‘yakamızı bırakmıyordu’ sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç Yahudi’ye veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç Yahudi’yi çok seviyordum.

Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, “memur hikayeciler” diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalıklı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken ‘ayrıcalıklı bir durumda’ olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç Yahudi’nin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, ”Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?” diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.

Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta üçüncü perona (bunlara ”peron” denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.

Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst incelemeden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk.  (Ayrıca her gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıyla ilişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden –hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize.

Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satışlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdum. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.

İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım.

Bizim durumumuzu düzeltecek, bize de istasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasalarının uygulandığını ileri sürerdi.

Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç Yahudi gittikçe zayıflıyordu.

Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizden hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.

Üzüntüler içindeydim, üstelik âşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmış gazoz, saydam kâğıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı-gece yarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi bulmuştuk ve henüz yataklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgâr atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehre gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu. Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.

Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde konuştuk. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulübemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken Yahudi’nin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç Yahudi’nin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.

Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi, dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaşmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeye çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.

İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç Yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz. Hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım.

Düşüncemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum. Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum. Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç Yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.

Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç Yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce konuşuyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım.

Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehre gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.

Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç Yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek için… Neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet, kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya –bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum. Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumaya çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan ayrılmıştı.

Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hepsini yazmış olmayabilirim. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç Yahudi’nin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum –çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.

Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakkaldan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum.

Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

Bu öykü, Oğuz Atay’ın İletişim Yayınları tarafından yayımlanan “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabından alıntılanmıştır. 

Oğuz Atay Testi

30 Temmuz 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Kitaplar, Roman, Sanat, Ustalara Saygı

Oğuz Atay ismi duyulunca edebiyat dünyasında hep bir sis perdesi aralanır. Okuyucusunun Tutunamayanlar’ın karakterleri ile özdeşleştiği yapıtlar arasında belki de en ilginçlerindendir. Hatta yazın dünyası içerisinde onun yapıtlarının okunması bir aşama olarak kabul edilir. Aramızdan biraz erken ayrılmak zorunda kalan Türk edebiyatının oyunbozanını bakalım ne kadar iyi tanıyorsunuz?

1-   Oğuz Atay’ın edebi yapıtları dışında yayımlanmış bir kitabı daha bulunmaktadır. Bu yapıtın adı nedir?

a)    Matematik

b)    Coğrafya

c)    Topografya

d)    Mekanik

2-   Yazarın babası hangi ilden ve hangi partiden milletvekili seçilmiştir?

a)    İzmir- CHP

b)    Malatya- DP

c)    Kastamonu- CHP

d)    Edirne- CHP

3-   Aşağıdakilerden hangisi, yazarın yayımlanmış tek tiyatro oyununun adıdır?

a)    Deli Dumrul

b)    Oyunlarla Yaşayanlar

c)    Kafatası

d)    Çiçu

4-   Oğuz Atay “ben buradayım sevgili okuyucu, sen neredesin acaba?” cümlesini hangi öyküsünün sonunda kullanmıştır?

a)    Demiryolu Hikayecileri

b)    Unutulan

c)    Beyaz Mantolu Adam

d)    Korkuyu Beklerken

5-   Tutunamayanlar romanında Olric kimin yol arkadaşıdır?

a)    Selim Işık

b)    Turgut Özben

c)    Süleyman Kargı

d)    Günseli

6-  Albay Hikmet karakteri yazarın hangi kitabına konu olmaktadır?

a)    Tutunamayanlar

b)    Bir Bilim Adamı’nın Romanı

c)    Korkuyu Beklerken

d)    Tehlikeli Oyunlar

7-   Aşağıdakilerden hangisi, Oğuz Atay’ın 1960’lı yıllarda yazarlık yaptığı dergilerden biridir?

a) Yön

b) Pazar Postası

c) Olaylar

d)Türk Solu

8-   Oğuz Atay üzerine yapılan incelemeler yapan Yıldız Ecevit, bu çalışmalarını hangi kitapta toplamıştır?

a) Oğuz Atay’da Aydın Olgusu

b) Ben Buradayım. Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası

c) Oğuz Atay İçin Sempozyum

d) Oğuz Atay’a Armağan Türk Edebiyatının Oyunbozanı

9-  Aşağıdaki edebiyatçılardan hangisi, Oğuz Atay’ı düşünsel anlamda etkilemiş olan yazardır.

a)    Orhan Kemal

b)    Kemal Tahir

c)    Yaşar Kemal

d)    Aziz Nesin

10- Oğuz Atay’ın hayatını kaybetmeden önce tamamlamayı istediği üç ciltlik çalışmasının adı nedir?

a)    Türkiye’nin Ruhu

b)    Türkiye Düzeni

c)    Türkiye’nin Az Gelişmişliği

d)    Türkiye’nin  Kimliği

11- Yazarın yarım kalan son romanı Eylembilim’in baş kahramanı kimdir?

a)    Hikmet Benol

b)    Server Özbudak

c)    Mustafa İnan

d)    Coşkun Ermiş

12- Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı bastırmak için çok uğraşmasına rağmen umutlarının tükendiği noktada yayımlayan isim kimdir?

a) Cevat Çapan

b) Hayati Asılyazıcı

c) Erdal Öz

d) Fazıl Hüsnü Dağlarca

13-  Oğuz Atay’ın mezun olduğu ve daha sonra öğretim üyesi olarak çalıştığı üniversite hangisidir?

a) ODTÜ

b)BOĞAZİÇİ

c) İTÜ

d) İÜ

Cevap anahtarı: 1c, 2c, 3b, 4a, 5b, 6d, 7b, 8b, 9b 10a, 11b, 12b, 13 c

Değerlendirme: 1-4a arası doğru genel geçer bir Oğuz Atay tanışıklığı içerisinde olduğunuzu göstermektedir. 4–8 arası Oğuz Atay’ı artık keşfetmeye başladığınızın göstergesidir. Keşfe devam. 8–12 arası ise artık Oğuz Atay’ı ve onun dünyasına yakından tanıyorsunuz demektir.

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Yazarımızın öteki yazıları için tıklayınız. 

Erhan Bener Diye Bir Yazar Var, Tanıyor musunuz?

8 Nisan 2012 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Türkiye’de acaba kaç kişi, kaç okur, Erhan Bener adlı yazarla tanıştı. Çok merak ediyorum, geçen günlerde küçük bir kentte katıldığım bir mini kitap fuarında, Bener’in remzi kitapevinden çıkan tüm yapıtları uygun fiyata satılıyordu. Gözlem yapmak oldum olası sevdiğim bir şeydir, özellikle kültürel konularda yapılan gözlemler, ülkenin hâkim zihniyet yapısını fark etmemi sağlar. Özellikle Türkiye’nin İzmir ve İstanbul gibi kentlerden ibaret olmadığını bilenler için geçerli bir yöntemdir bu. Okurların ve öylesine gezenlerin neredeyse hiç biri Bener’i tanımıyordu. Bu düşünceler kafamdan geçerken, çok sevdiğim ve hayatımda gördüğüm en işlevsel okur olan dostum bana şöyle bir saptamada bulundu? – “bu ülkede bu kadar iyi bir yazar olup bir o kadar da tanınmayan bir yazarlar listesi çıkarılırsa Bener bunun başında yer alır.”Dedi. Katılmamak elde değildi bu görüşe. Peki, bunun nedeni ne olabilir? Ülke de o kadar çok yazar! O kadar çok yayınevi! Bir sürü edebiyat dergisi ve gazetelerin kitap eki varken bu yazarımız nasıl gözden kaçabiliyordu. Okur muydu tek suçlu? Peki, birkaç eleştirmen ve bilim insanı dışında ondan bir kelime bile söz etmeyenlerinde bu görmezden gelmeye katkıda bulundukları söylenemez miydi? Kitap eklerinde, dergilerde, sosyal paylaşım sitelerinde yazılan onca yazı yığıntısı arasında neden Bener ile ilgili şeyler bir elin parmaklarını geçmiyordu?

Oğuz Atay geliyor aklıma, o da yaşadığı yıllarda ne edebiyat otoriteleri! Tarafından fark ediliyordu, ne yazdığı tek oyun olan “oyunlarla yaşayanları” sahneletebilecek bir tiyatro ve tiyatrocu, ne yarı aydın çetesi tarafından ve üzülerekte olsa maalesef okur tarafından, garip bir yalnızlık içinde bu durumun sıkıntısını “günlük”lerinde uzun uzun anlatmıştı. Ancak Atay’ı Bener’den ayıran en önemli şey, Atay’ın günümüz edebiyat dünyasında neredeyse bir mit haline gelmiş olmasının yarattığı farktır. Bener ne 70 lerde ne de şimdi bırakın mit olmayı, hala kıyıda köşede kalmış, büyük bir romancıdır. “Tutunamayanlar” ın neredeyse bir histeri derecesinde takip edildiği bir ortamda Bener’in yine bir tutunamayan karakteri çok farklı varoluşsal kurguda işlediği “Baharla Gelen” ya da yine küçük burjuva bir bireyi toplumsal ve siyasal arka planı ile ayrıntılı olarak işlediği “Oyuncu” adlı romanları ise hala yalnız bir şekilde okur tarafından fark edilmeyi beklemektedir.

Türkiye’de değişik bir edebiyat ortamı var, istedikleri yazarları istedikleri zamanlarda, çağın koşullarında ve pazarlama stratejilerine uygun olarak yüceltip bir “çok satan”a dönüştürebiliyorlar… Bu düşüncem tabi ki tüm çok satan romanları kapsamıyor. Ama günümüzde artık okuma eyleminin bile belirli göstergelerle, üstünlük belirtisi olarak görüldüğü bir edebiyat çetesi düzeninde ne Bener hakkında yazı yazmak onlara bir şey kazandırır ne de okurun Bener’in romanlarını okuması… Çünkü ikisi de toplumsal yaşamın yarı entelektüel ortamlarında bir fark yaratmaz… Fark yaratmayı bırakın insanın yalnızlaşmasına bile neden olabilir.   Şüphesiz bu yalnızlaşmanın histerik küçük burjuva yalnızlaşmasından daha samimi olacağı kuşku götürmez…

Pirim yapmak için “Tutunamayanlar” romanı vardır ne de olsa, ya da Atılgan’ın “Aylak Adam”ı yetişir hemen imdada… Öyle insanlar tanıdım ki, bu iki roman olmasa hayatlarında okuma ve edebiyatla ilgili zihinlerinde hiçbir şey kalmayacak. Tıpkı toplumcu gerçekçi romancılar dışında roman sanatının olamayacağını savunan az gelişmiş entelektüel edebiyat bozmaları gibi.

Örneğin dantellerle dolu bir bara ya da cafeye gittiğin de “Tutunamayanlar” yerine Bener’in “Oyuncu” adlı romanını koyan bir insana kimse ilgi göstermez. Kitapçıya ne zaman girseniz en az bir kişiyi  “Tutunamayanlar” ile ilgileniyor bulursunuz. Ama Bener’in kitaplarını bulmak için raflar arasında küçük bir gezintiye çıkmanız gerekecektir. “Baharla Gelen”i bulmak için eğer kitapçıya sorarsanız size çok absürd öneriler sunması muhtemeldir. Tabi Bener soyadı ile üç yazar edebiyat sahnesinde olduğu için küçük bir anlamlandırma karışıklığı da doğabilir. Özellikle Erhan Bener ile yeni tanışacak olanlar için, Vüsat O Bener ve Yiğit Bener gibi isimlere de bir süre sonra yabancı olamayacaklardır.

Erhan Bener, ülkemizin en iyi beş yazarı arasına kesinlikle girmektedir. Onu anlayabilmek için, klasik genel geçer okumaların dışında, psikoloji ve felsefe ve toplumsal yapı ile haşır neşir olmak gerekmektedir. Şüphesiz bu her edebiyat eseri için gerekli olan bir durumdur ama Bener gibi -saygın bir eleştirmenimizin de belirttiği üzere - psikolojik romanın ülkemizdeki en önemli temsilci ise o zaman çok daha yoğun bir okuma ve anlamlandırma evresi devreye girmektedir. Tüketim çağının tüket ve sonra da kaldırıp at türünden roman ve öykülerine benzemez onun yazdıkları, bireylerin yaşadıkları çağ ile kendi dünyaları arasında olan uçurumların çelişkileri vardır onun karakterlerinde, sinemasal bir düş dünyası ile kavrar okurlarını, hayal gücünün uçsuz bucaksız evreninde dolaşmaktır onun yapıtlarını okumak…

Yukarıda değindiklerime paralel olan bir olay birkaç hafta önce başıma geldi. Fanzin çıkardığını söyleyen genç bir üniversite öğrencisi heyecanlı bir şekilde bana yazdıklarını gösteriyordu. Sohbet ederken hangi yazarları okuduğunu ve takip ettiğini sordum. Bana Oğuz Atay okuduğunu ve neredeyse başka yerli yazar okumadığını söyler gibi oldu. Biraz da Tezer Özlü’den bahsetti… Sadece bu ikisini okuyarak Türk edebiyatı üzerine başka bir kaynağa gereksinim duymuyor gibi hissediyordu kendini. Anlayabileceği şekilde onun şevkini kırmadan bu durumun yaratabileceği sakıncalara değindim. Ve ona şu örneği vererek sohbeti tamamladım. “yıllar önce bir atölye çalışmasına katıldığım İtalyan yazar Mario Fratti, tam otuz yaşına kadar hiçbir şey yazmadığını söylemişti. Dinleyicilerin şaşkınlığını şu cümle ile tamamlamıştı. “Ama otuz yaşına kadar dünya edebiyatı üzerine ne bulursam okudum”

Bizim yarı aydın çetesi bırakın dünya edebiyatının hepsini okumayı kendi edebiyat tarihlerini bile bizden olanlar ve olmayanlar diye ayırıyorlar… Kemal Tahir’e nasıl baktıkları ve davrandıkları üzerine bir roman bile yazılabilir. Post-modern edebiyatın bile doğru düzgün anlaşılmadığı edebiyat surları içerisinde Bener gibiler hala yer olmaması aslında şaşırtıcı bir durum değil. İçerikten çok biçime önem verilen bir çağın biçimsel (!) açıdan da Bener’e ihtiyacı yok. Ne Oğuz Atay gibi yakışıklı ve karizmatik ne de efsane haline gelebilecek bir öz yaşam öyküsüne sahip… Yazar merkezli değerlendirmelerin hastası olan bizim eleştiri ve edebiyat dünyası, toplumsal histeri krizine devam ediyor… Hep yeni mitler yaratmak istiyor… O fanzin çıkarak genç üniversitelide mitlerin peşinden koşmaya devam ediyor…

İşin en trajikomik sonuçlarından birisi ise eğer Oğuz Atay uzaklarda bir yerde yazdıkları mı okuyorsa eğer, bana bıyık altından hüzünle gülüyordur. Anlaşılmadığı bir çağdan yanlış anlaşıldığı bir çağa evrildiğini görmek… Bener ise ciddiyetle bunların önemsizliği üzerine düşünüyor ve yazmaya devam ediyordur…

Oyuncu adlı romanında yazarlık anlayışını şöyle aktarmıştı; “Ben, kendimi anlatıyorum. Zaten kimse bir başkasını anlatamaz. Anlattıklarının toplumsal bir yönü varsa, o da benim yapımda var olduğu içindir, onunla sınırlıdır. Ben hiçbir zaman bir maden işçisini anlatamadım. Bir toprak kölesini de”

Serkan Fırtına

serkanfirtina35@gmail.com

Oğuz Atay - Son Yemek

11 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Gözlerini açtığı zaman oda gene karanlıktı. Sevgi’yi görmüştü. Onu eskisi gibi sevdiğini söylemişti. Sevgi’ye bakıyordu. Onun konuşmasını bekliyordu. Sevgi, başını önüne eğmiş düşünüyordu. Oysa, bir şey söylemesi gerekiyordu. Hikmet, ne sonuç aldığını öğrenmek istiyordu. “Ne diyorsun?” diye sordu Sevgi’ye. “Ne diyeyim?” diye karşılık verdi Sevgi. Hikmet yerinden kalktı, Sevgi’ye yaklaştı; onun elini tuttu. Sevgi elini çekti, “Yerine otur lütfen,” dedi. “Neden?” diye direndi Hikmet. “Geç kaldın,” dedi Sevgi. Hikmet elini Sevgi’nin karnına koydu, bütün gücüyle sıktı etini. “Yapma,” dedi Sevgi, “Bizi görecekler.” Hikmet, Sevgi’nin elini tuttu, onu kaldırdı, divana götürdü. Hemen sarıldı. “Ne yapmak istiyorsun?” dedi Sevgi. Hikmet baktı: İkisi de soyunmuştu. Sevgi’nin üstündeydi ve bir şey yapamıyordu. “Bana ne yapmak istediğini anlat,” diye yumuşak bir sesle konuştu Sevgi. Divanda çok zor bir durumda yatıyorlardı. Sevgi haklıydı; bu durumda istediği gibi davranamazdı. Bütün isteğine rağmen içinde bir şey hissedemiyordu. “Bana neden geldin o halde?” diye sordu Sevgi; bir eliyle Hikmet’i okşuyordu. Hikmet kaçmak istedi, yapamadı: Divanda, Sevgi’yle duvar arasında sıkışmıştı. Bacaklarını kapatmak, Sevgi’ye engel olmak istedi. Bir şeyler hissetmeliyim, diye söylendi. Uyumalıyım, dedi; Uykum var.

Kapı çalıyor, diye düşündü. Hayır düşünmedim, duyuyorum. Yataktan kalktı, kapıyı açtı: Dumrul gelmişti. “Bu saatte uyuyor musun?” diye güldü Dumrul. Onu içeri aldı. Şaşırmamıştı. Dumrul’a evi gezdirdi. “Çay içer misin?” diye sordu. Mutfağa giderken kapı tekrar çalındı. “Nazmi! nereden çıktın?” diye şaşmış göründü. Merdivenlerden biri daha çıkıyordu: Behçet. “Buyrun çocuklar, ne iyi ettiniz,” dedi isteksiz bir sesle. “Bu kadar zaman nerelerdeydiniz?” Behçet’le öpüştüler. Yukardan albayın sesi geldi: “Hikmet!” “Albayım buyrun!” diye seslendi Hikmet, “Sizi tanıştırmak istediğim arkadaşlar var.” “Kusura bakmayın,” diye odaya girdi Hüsamettin Bey. “Gençleri rahatsız ediyorum galiba.” Hikmet güldü. “Şaşırdınız albayım; biz bu cümleyi başkaları için hazırlamıştık.” “Size sandalye getireyim çocuklar,” dedi Hüsamettin Bey. “Ben de yardım edeyim albayım,” diyerek Behçet de onunla birlikte çıktı. “Geniş bir yerde oturuyorsun,” dedi Nazmi. “Kirası ucuz mu?” Behçet ve albay, yanlarında Fikret’le göründüler. “Fikret yanlışlıkla üst kata çıkmış,” diye açıkladı Behçet. Nazmi gülümsedi: “Ben haber vermiştim ona. Fikret, seni Hikmet’le tanıştırayım.” “Biz tanışıyoruz,” dedi Hikmet. “Evet, galiba birçok yerde gördüm sizi.” “Aynı anda olmasın sakın.” Gülüştüler. Nurhayat Hanımın küçük oğlu kapıyı çaldı: “Annem, bir dakika pencereden baksın diyor!” “Söyle annene, hemen gelsin buraya.” “Seni saklandığın delikte bulup çıkardık,” dedi Behçet. Nurhayat Hanım sıkılarak kapıda duruyordu. “Hel Nurhayat Hanım, yabancı yok aramızda.” “Rahatsız ediyorum galiba.” “Yok canım, gel içeri. Bu kadar insanı yalnız başıma nasıl ağırlarım? Bize o güzel kuru fasulyenden pişir bakalım.” Nurhayat Hanım, “Ellerim ıslak, kusura bakmayın,” dedi. Hikmet, dul kadını tanıştırdı. “Nurhayat Hanım,” dedi. “Oğlu askerde piyes yazar.” Behçet mutfaktan bağırdı: “Büyünü bozduk işte: Albayını da dul kadını da tanıdık.” “Siz zahmet etmeyin” diyerek mutfağa koştu dul kadın. “Nurhayat Hanım, kapıya bakıver!” diye seslendi Hikmet. “İki bayan seni soruyor Hikmet Bey.” “O günden beri neden hiç görünmedin?” diye sitem ederek içeri girdi Sevgi. “Tanımayanlar için!” diye bağırdı Hikmet, “Sevgi: Eski karım. Nursel Hanım: Bir numaralı dul kadın!” Nursel Hanım, “Terbiyesiz,” dedi ve Hikmet’i hafifçe iterek geçti. Nurhayat Hanım kahveleri getirdi, dağıttıktan sonra pencereyi açtı: “Salim! Kardeşinle birlikte evdeki sandalyeleri buraya taşıyın bakalım.” Hikmet, Salim’in eline bir kağıt verdi: “Bakkal Rıza bunları hemen göndersin, olur mu?” Biraz sonra Rıza Bey, çırağıyla birlikte kapıda göründü: “Bir ordu mu besleyeceksin Hikmet Bey?” diyerek içeri girdi. “Kusura bakma, misafirlerini görmedim.” “Bu orduya sen de dahilsin Rıza Bey.” dedi Hikmet, “Ayakta durma.” Onları zorla divana oturttu. “Dükkanı kapayıp geldim. Beni tutma üstad.” “Saçmalama. Bugün de beş on lira az kazanıver. Burada öyle konuşmalar olacak ki birazdan, bu temsilin biletlerini karaborsada bile bulamazsın.” Gitti, yandaki küçük odanın kapılarını açtı: “Sen Süleymanı eve gönder de oturacak bir şeyler getirsin bize. Senin hanımını da çağırsın. Süleyman! Sen de geri gel, sakın dükkana gitme ha!” “İki oda olunca sığarız elbette,” diyerek sandalyelerin bir kısmını küçük odaya taşıdı Dumrul. Hikmet gülerek bağırdı: “Daha gelecek var mı?” Sevgi, “Ergun, yarım saat sonra gelir, arabamla sizi alırım demişti,” diye karşılık verdi, “Nursel Hanımla çarşıya çıkacaktık.” Bir korna sesi duyuldu Hikmet pencereden sarktı: “Ergun! Yukarı gel, şölen var bugün.” “Eve gidiyorduk Hikmet. Daha yemek yapılacak.” “Saçmalamayın. Paketleri ve karını al da gel, uzatma.” Hüsamettin Bey, “Koltukları da seninle ikimiz taşıyalım oğlum Behçet,” dedi, “Başka çare yok.” Misafirlerin bir kısmı minderleri yere sermiş ve üstüne oturmuştu bile. Hikmet pencereden bakıyordu. “Beş dakikadır kimse gelmedi merak etmeğe başladım,” dedi. Birden elini salladı: “Sermet Bey! Çabuk gelin, beş dakika doluyor. Bir siz eksiktiniz.” Mahallenin çocukları kapıya toplanmıştı. Salim, “Hikmet Bey amca evleniyor galiba,” dedi yanındakilere. “Bak kadınlar da geldi.” Rıza Beyin kızı yere tükürdü: “Otomobil de getirmişler.” Bir kamyonet yaklaştı. Şöför, “Çocuklar” dedi, “Hüsamettin Tambay’ın evini biliyor musunuz?” “Burası amca, şu kalabalık ev.” “Rüştü,” dedi şöför, yanındakine, “Yardım et de birlikte taşıyalım.” Şu otomobilin sahibini bulalım da ileri alsın. Arabayı iyice yanaştır Tahsin.” Korna çaldılar. Hikmet pencereden eğildi: “Kim o?” Şaşırdı: “Tahsin! Rüştü! Ne arıyorsunuz burada?” Rüştü camdan baktı: “Yahu bu bizim Hikmet Ağabey değil mi?” “Gelin çocuklar!” “Hüsamettin Bey diye birine kütüphane getirdik abi.” “Gelin, gelin.” Albay utanarak, “Bizim kağıtları koyacak yer kalmamıştı evde, biliyorsun Hikmet,” dedi. “Yahu çocuklar ne yapıyorsunuz burada? Bu şehirde ne işiniz var?” dedi Hikmet. Sarıldılar, öpüştüler. “Abi, Rüştü ile ortak olduk. Küçük nakliye işleri yapıyoruz senin anlayacağın. Derme çatma bir dört tekerleğimiz var işte.” “Çok sevindim çocuklar. Kütüphaneyi çıkarın, hemen gelin.” Tahsin içeri girerken ayakkabılarını çıkardı. “Bırak yahu zahmet etme. Bunlar benim Anadolu’da iş arkadaşlarımdı çocuklar. Muhasebeci Rüştü, Tahsin. Bunlar da eski arkadaşlar.” “Çok kalabalıksınız abi, fazla rahatsız etmeyelim.” “Biz daha fazla rahatsız olamayız,” dedi Ergun, “Buyrun.” “Şu otomobili biraz alalım da abi, kamyoneti yanaştıralım.” Ergun, arabasının anahtarlarını uzattı: “Alın Tahsin Bey kardeşim, yolun kenarına çekiverin.” Kapıdan çıkarlarken elinde bir tencereyle odaya giren Rıza Beyin karısına çarpıyorlardı neredeyse. “Kalabalık var orada, dedi de Süleyman: Zeytinyağlı dolma yapmıştım.” Rıza Bey, “Oğlum Süleyman,” dedi, “Yeni bir kalıp buz almıştık ya; onu sandığın içine koy, parçala. Yirmi şişe birayla üç dört büyük rakı koy üstüne.” Kapı açıldı, başı tıraşlı bir genç göründü. “Hidayet!” diye bir çığlık attı mutfaktan çıkmak üzere olan Nurhayat Hanım. “Hidayet mi?” Hikmet yerinden fırladı. Nurhayat Hanım ağlıyordu: “Benim güzel oğlum, nereden çıktın böyle?” Hidayet, kalabalığı görünce şaşırmıştı: “Ben, anne, izin, bir hafta,” gibi bir şeyler mırıldandı. Hikmet, “Ben Hikmet ağabeyinim,” dedi, “Mektupların Hikmet ağabeyi.” Hidayet de davrandı, Hikmet’in elini öpmek istedi; Hikmet bırakmadı. “Hidayet, oğlum” dedi. “Ayaklarını çıkarmadan Süleyman’la birlikte gidin de buzlu içki sandığını getirin. Nurhayat Hanım da onların arkasından gitti. “Bu kadar insana kimse hizmet edemez,” dedi Ergun. “İşini bilen eder,” diye karşılık verdi Hikmet. “Kim biliyor bu işi?” diye söze karıştı Behçet. Kim mi biliyor? “Elbette Kirkor biliyor,” dedi Hikmet sevinerek. “Oğlum Salim!” Salim sokakta çocuklara anlatıyordu: “Hikmet Bey amca ısmarladı bu sandığı, evlendiği için eşya yapıyor.” Hikmet’in sesini duyuncayukarı baktı. “Şu kağıdı al,” dedi Hikmet. Kirkor’un meyhanesini tarif etti. “Koşa koşa git gel olur mu? Hikmet Bey amcam, çabuk olsun diye tembih ettti dersin.” Salim, tozların içinde kayboldu. Odada oturacak yer kalmamıştı. Nurhayat Hanımın evinden tahta kereveti getirdiler, duvara dayadılar. Sonra masalar da geldi. Yanyana getirilen masaların üzerine bir iki çeşit örtü konuldu. “Bu işleri bana bırakın” diyen Kirkor’un sesi duyuldu. “A…yıp olmadımı Kir…kor, davetsiz geldik.” “Mehmet Bey!” diye sevinçle bağırdı Hikmet. Kapıda Tombalacı Arif, Muhsin ve Mehmet Beyler utanarak duruyorlardı. Kirkor ellerini iki yana açtı: “Meyhaneyi kapatınca bunlar açıkta kaldılar. Bu kadar kalabalık olduğunu bilmiyordum.” “Sevindim, sevindim,” dedi Hikmet aceleyle, hepsiyle öpüştü. Kirkor’un kolunda bir sepet vardı. “Merak etme yiyecek getirmedim,” dedi. “Tabak çanak var içinde.” Mehmet Bey kollarını sıvadı: “Be…nim de gar…sonluğum vardır.” Kirkor güldü: “Siz ona bakmayın; hiç bir işte tutunamamıştır.” Hay Allah, diyordu Hikmet içinden; bunları yanyana düşünemezdim bile. Sevgi ile Nursel Hanım içeri girdiler. “Nurhayat Hanım bizi istemiyor,” dedi. “Zaten mutfağa sığamazmışız.” “Hakkı da var,” dedi Nursel Hanım. Kirkor’la Mehmet Bey mutfağa gittiler. Kirkor, kese kağıtları ve tepsilerle geldi: “Bu sebzelerin ayıklanması gerekiyor.” Sevgi ile Nursel Hanım bir köşeye çekildiler; fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeleri soyup ayıklamaya başladılar. Koridordan kırılan buzların gürültüsü geliyordu. Bakkal Rıza’nın evinden tava, tencere getirildi. Nazmi, “Çocuklar,” dedi, “Hazırlıklar yapılırken biraz kağıt oynayalım mı?” Oyun sözünü duyan Muhsin Beyle Tombalacı Arif, taburelerini biraz daha ortaya çektiler. “Birbirinizden sıkılmazsınız herhalde beyler,” dedi, Hikmet. “Özür dilerim.” Behçet kağıtları karıştırırken, “Ukalalık etme” diye karşılık verdi, “Herkes birbirinden memnun.” “Merak etme Rıza Bey,” diye bakkala teminat verdi Hikmet, “Sadece iskambil oynanmayacak. Birinci sınıf konuşmalar da yapılacak. Ülkede bir daha eşini göremeyeceksin.” Çırak Süleyman da her sözü dikkatle dinliyordu. Tombalacı Arif, Bakkal Rıza’nın ve Ergun’un karılarına birer tombala çektirdi. “Kumarına değil bayanlar,” diye rica etti, “Ne çıkarsa çıksın birer Pall Mall kazanıyorsunuz.” İki kadın da biraz sıkıldıkları için bir kenarda duruyorlardı. Kirkor, kumar oynayanları rahatsız etmeden, tabakları ve bardakları dizdi. Nursel Hanım, “Bu masaya sığılmaz,” dedi. “Herkes tabağını alsın, bir köşede yesin.” “Öyle soğukluk olmaz,” diye itiraz etti Hikmet. Bakkal Rıza’nın dükkanından bir iki boş sandık getirdiler, dikine koydular: Yemek masası küçük odaya doğru uzandı. MAsanın bir ucu görünmez oldu. Hüsamettin Bey, “Ben ev sahibiyim, olmaz,” diyerek masanın başına Sermet Beyi oturttu. Evde bulunan bütün sehpaları masanın yanına dizdiler; sigara tablalarını, suları, içki şişelerinin bir kısmını ve kuru yemişleri bunların üzerine koydular. Kirkor’un peçeteleri yetmeyince, Hüsamettin Bey’in uzun süredir sakladığı renkli bir kağıt peçete demeti getirildi. “Bir din adamının böyle uzun bir masada, bir takım sakallılarla birlikte yemek yediğini görmüştüm,” diye bilgiçlik tasladı Bakkal Rıza’nın karısı. Rıza Bey karısını payladı: “Aptal, o son yemek. Allah göstermesin.” Kadın kızardı, yeni yaktığı Pall Mall sigarasından bir nefes çekerek başını çevirdi. Hüsamettin Bey, evinden tavlasını getirdi. Sermet Bey itiraz etti: “Hanımların başını ağrıtırız.” Sebzeleri ayıklamış olan Sevgi onlara yaklaştı, “Ben hepinizi yenerim,” dedi. “Yalnız bir kusurum vardır: Oynarken sayarım.” Ergun da açılmıştı. “Bir isteğiniz varsa, araba emre hazır.” Şöför Tahsin atıldı: “Ne demek ağabeylerim! Siz emredin, meyve ve sebze halini buraya taşıyalım yavaş yavaş.” Bu ‘yavaş yavaş’ sözü özellikle kadınlar arasında çok tutuldu: Bir süre gülmelerini kesemediler. Mutfakta hummalı bir faaliyet vardı: Konserveler açılıyor, taze zeytinyağlı yemekler pişiriliyordu. Kirkor’un etkisi bütün işlerde görülüyordu; bütün hazırlıklarda meslekten birinin ustalığı göze çarpıyordu. Salatalar başka türlü hazırlanıyor, mezeler tabaklara başka türlü dizilyordu. “Ben sanatımı bugüne kadar göstermedim sana evladım Hikmet,” diyerek mutfakla masa arasında koşuşup duruyordu Kirkor. “Dikkat et çarpmasın! Sen bizi meyhanede tanıdın Hikmet evladım. Garson kısmı iyi yerde de çalışır, kötü yerde de. Yeter ki kendini lüks hissedesin.” Gerçekten de Hikmet, kendini lüks hissediyordu; özel olarak verdiği bir yemeğe, dışardan garson çağırmış bir yeni zengin gibi gurur duyuyordu Kirkor’la. Kumar oynayanların konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum, diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu içindeyim. Sonra, bu ‘oyun’ sözünü unuttu; seslerinakışına kaptırdı kendini. Biralar içiliyordu fındık fıstık yeniyordu, zeytinyağlı yemekler su dolu kapların içinde soğutuluyordu, koridorda yavaş yavaş boş şişeler birikiyordu. Karnınızı sakın doyurmayın beyler, yemeklerimiz geliyor, evet dokunmasın yağlı boya deniyordu. Birlikte yemek hazırlamanın getirdiği demokratik ortam gelişiyordu. Herkes işin bir ucundan tutuyordu.

İşler tüy gibi hafifliyordu. İşler havada uçuyordu. Hiç bir yere değmiyordu. Sigaralar hemen tablalardan boşaltılıyor, çöp tenekesi ikide birde kapının önüne konuluyor, oradan da sanki görünmez eller tarafından aşağı taşınıyordu. Hiç uğramadığı halde, çöpçü bile o gün kapıda görünmüştü. Çöpçüye de bahşiş verildi bir şişe birayla birlikte. Öyle ya bayramdı. Bundan iyi bayram olur muydu? Patlıcan kızartmaları, zeytinyağlı biber ve patlıcan dolmaları, fasulyeler Kirkor’un getirmiş olduğu büyük kayık tabaklarının içinde sofrada yerlerini alıyordu. Her tabak, bir öncekini biraz ileri itiyordu. Domates, biber, soğan, hıyar ve yeşil salatalıktan meydana gelen şekilsiz yığınlar, Kirkor’un usta elleri altında hemen güzel tablolar haline geliyordu. Yemek vakti yaklaştıkça odadaki uğultu artıyordu. Pencerelerin açık olmasına rağmen odanın ısısı gittikçe yükseliyordu. Hava çok sıcak olmadığı halde ceketler, hırkalar çıkarılıyor ve odanın bir köşesinde, gittikçe büyüyen yığınlar halinde yükseliyordu. Her şey çok boldu: Sigara tablalarındaki izmaritler, gözle görülür bir şekilde büyürodu: Tablayı izleyen bir göz, izmaritlerin yükselişini kolayca görebilirdi. Ev dışına çıkışlar durduğu için, oda bütün yükünü almıştı. Koridordaki buz sandığı, dolu ve boş şişeler, yerlere dizilmiş kavun ve karpuzlar, odadaki sehpalar, ceket-hırka yığını, birleşik masa, divanlar, sandalyeler arasında hemen hiç boşluk kalmamıştı. Herkes, kalabalığın verdiği hareket etme isteğine rağmen, her adımını, yavaş gösterilen bir flimde olduğu gibi sanki yer çekimi yokmuşçasına atmak zorunda kalıyordu. Hikmet bağırıyordu: “Herkes birden oturacak sofraya; mutfak köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!” Kızaran börek, patlıcan, biber, kabak, köfte, patatesve benzeri yiyeceklerin iştah açıcı ortak kokusu odayı dolaşıyor ve zeytinyağlılarınkiyle birleştikten sonra kısmen pencereden uçup gidiyordu. Mehmet Bey, Muhsin Bey, Tombalacı Arif ve Tahsin gibi gerçek içiciler, kibar görünmeğe çalışarak içtikleri biraların üstüne, kimseye belli etmeden yerde hafif itişlerle dolaştırdıkları votka şişesinden takviyeler yapıyorlardı. Sermet Bey, tavlada Sevgi’ye yenildiği için, hırsını Hüsamettin Albay’dan alıyor ve pulları büyük patlayışlarla yere indiriyordu. Tombala çekilişleri de hızlanmıştı: Ergun, iki paket Pall Mall kazanmakla birlikte, otuz liraya yakın içeri girmişti. Yemek tabaklarının üzerine dağıtılan kağıtlar ve Nurhayat Hanımın büyük eteğinin üzerinde biriktirilen paralarla oynanan pokerin birinci seansı sona ermek üzereydi. Hidayet, tiyatroda ustası ve büyüğü olan Hikmet’in yanında sessizce oturuyor onun sorduğu sorulara saygılı karşılıklar veriyordu. Tombalada ortak oynayan Ergun ve şöför Tahsin, bu arada son model arabalar konusunda bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Rıza Beyin karısı Hasibe Hanım, Hikmet’in son yemek konusundaki açıklamalarını dikkatle dinliyordu. Hikmet de kadının adını yeni öğrenmişti; demek ki o güne kadar Rıza Beyin karısı olmaktan öteye geçemeyen bu kadın, kalabalığın içinde kişiliğini bulmuş ve Hasibe Hanım olmayı başarmıştı. Bakkal Rıza ve çırak Süleyman da Hikmet’in açıklamalarını başlarını sallayarak dinliyorlardı. “Bir kişi ihanet etmişti onlara,” diyordu heyecanla Hikmet. “Onunla birlikte on üç kişi oluyorlardı. On üç sayısının uğursuzluğu da buradan gelir.” Yeni bir şey öğrendiği için çok sevinmesine rağmen bakkal Rıza itiraz ediyordu: “İsa, bütün büyüklüğüne rağmen bu hainin niyetini nasıl anlamadı ki Hikmet Bey?” “Hiç anlamaz olur mu Rıza Bey? Ne var ki, kadere karşı konulamayacağını biliyordu. Sen bakkalığın ötesine geçebiliyor musun?” Hasibe Hanım başını salladı. “Böyle büyük kaderlerin önüne geçilmez.” Bir süre tartışıldıktan sonra Hasibe Hanımın, büyük kader sözüyle, kocası Rıza Beyin bakkalığını kastettiği anlaşıldı. Çırak Süleyman da söze karıştı aylardan sonra, “Ben olsam o yemeğe gelmezdim,” dedi. “Durumumun anlaşılmasından korkardım.” Süleyman’ın da İsa ile haini birbirine karıştırdığı anlaşıldı ve Hikmet duruma uygun bir söz etti: “Korkmak başka, bir işi yapmak başka.” Dışarı çıkmak isteyen Nursel Hanıma yol vermek için biraz açıldılar. “Sofraya çiçek lazım,” diye mutfağa doğru seslendi Nursel Hanım. Behçet, cebinden biraz bozuk para çıkardı, ayak altında dolaşan Salim’e verdi: “Bize bahçelerden, türbelerden biraz vahşi çiek kopar bakalım,” dedi, Nursel Hanıma gülümseyerek. Behçet’in Nursel Hanıma gösterdiği ilgi de gözden kaçmıyordu. Hikmet’in ‘bir numaralı dul kadın’ olarak ilan ettiği Nursel Hanımın yanından ayrılmıyordu artık Behçet. Hüsamettin Bey, oyununa karşışan Sevgi’ye, “Beni de Sermet gibi acemi mi sandın?” dedi ve düşeş attı: Böylece oyunun başından beri pulları gürültüyle vuran Sermet Beye son karşılığını vererek tavlayı hızla kapatıı. Sevgi bir an ürperir gibi oldu. “Sonuncu oldum,” diye mahzunlaşan Sermet Bey, Gelincik paketine uzandı. Tombalacı Arif’in Pall Mall’ları bittiği için tombalaya son verildi. Şöför Tahsin’in zar atma teklifi oy birliğiyle reddedildi. Hikmet anlatıyordu: “İsa’ya kimse ihanet edemezdi. İhanet eden aslında kaybedecekti. Nitekim Yahuda da bazılarına göre çevre baskısı, bazılarına göre de vicdan azabı yüzünden sonunda intihar etmek zorunda kalmıştı. İsa’ya ihanet etmek, kimsenin haddi değildi: Canım hiç öyle şey olur muydu? Mesela buraya gelmeyen biri, nasıl bizim yargılarımızdan kurtulamazsa, Yahuda da son yemeğe gelmeseydi bile ihanet etmekten kurtaramazdı kendini. Bu, onun kaderiydi; ihanete uğramanın da İsa’nın kaderi oluşu gibi. Yahuda, üstesinden gelemeyeceği bir işe girişmişti yalnız. Bunu anladığı zaman, yani İsa’nın büyüklüğünün yükünü taşıyamayacağını sezince kişiliğini ortaya koymak için tek yol kalıyordu: İhanet!” Dumrul, “Pas,” dedikten sonra Hikmet’e döndü: “Hepimiz burada seni korumak için toplanmış bulunuyoruz. Sen merak etme.” Herkes birbirine o kadar yakındı ki, sanki herkes birbiriyle konuşuyor, birbiriyle kağıt oynuyor, birlikte içiyordu. “Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı,” dedi Hikmet, “İsa için üzücü olan, Yahuda’nın ihaneti değildi: Neden yaşadığını hiç bilemeyen bu zavallı hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa, işte buna üzülüyordu. Yahuda, ölürken bir günahın kefaretini ödediğini sanıyordu. Aslında bir günah vardı ortada; fakat bu günah, Yahuda’nın düşündüğü gibi bir ihanet suçundan doğmuyordu. Aslında günah, İsa’nın zahmetli ve katlanılmaz yolundan dönmekti. Belki tam bu bile değildi. İsa, Yahuda’nın bu ağır yüke katlanamayacağını biliyordu. Fakat dünyada bir kişinin -hiç olmazsa bir kişinin- kaldıramayacağı bir yükün altına girmesi gerekiyordu, bunu insanlara göstermesi gerekiyordu, dayanamayacağı yolda yürümesi gerekiyordu. Ne İsa, ne de öteki havariler bu konuda insanlığa örnek olabilirlerdi. Çünkü onlar kuvvetliydi, çünkü onlar sorumluluklarını biliyorlardı, çünkü onların sonuna kadar dayandığını herkes biliyordu. İnsanlığa bu konuda ancak Yahuda gibi bir zavallı örnek olabilirdi. Bu yüzden bütün ümit, Yahuda’daydı. İşte Yahuda bunun için insanlığa ihanet etmişti ve önemli bir fırsat kaçırılmıştı. İşte benim de felsefem buydu.” Dumrul söze karıştı: “Eskiden yaşamış bir insan gibi bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun.” “Çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.”

 Oğuz Atay

Son Yemek

Oğuz Atay - Beyaz Mantolu Adam

8 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Yorum yapın

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte, başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmak taşlarını artık satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu. Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve hemşerisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü taklidi yapabilirdi; fakat, konuşmadığı için, bu bakımdan da basan kazanması oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avucunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti. Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere karşı uyaran ve ağaç gövdelerine sarılan gazetelerin ve makbuz mukabili iyilik işleriyle uğraşanların yoğunlaştığı sırada, onu sakat sanan başörtülü ve çarşaflı kuru bir kadın, bu gönülsüz dilencinin avucunu çevirerek içine biraz para koydu. Belki de o sırada oldukça yüksekte duran güneş yüzünden gözlerini kırpıştırdığı için paraya bakmadı; belki de gözü, caminin iç avlusunda oynayan çocuklara takıldığı için avucunu kapamayı unuttu. Bütün bunlar, günün ilk hayırseveri biraz uzaklaştıktan sonra olmuştu. Kadın onun yüzüne bakarken, bilerek ya da bilmeyerek hiç oynatmamıştı gözbebeklerini. Bu yüzden ilk müşterisi onu kör sanmıştı. Avucuna düşen başka bir paranın sesiyle kendine gelir gibi oldu: Kendisi gibi elbisesi yırtık, sakalı uzamış bir adam gördü başını kaldırınca. Sonra, eski bir halıdan yapılmış torbasını sinirli hareketlerle karıştırarak bozuk para çantasını arayan genç kız çıktı karşısına; büyük bir para elini ağırlaştırdı, öteki bütün paraları kapadı.

Kucağındaki kundak çocuğuyla karanlık bir kadın çömeldi yanına. Bir süre, iki leke gibi, duvara dayalı durdular. Sonra, açık leke avlunun ortasına doğru yürüdü. Kırmızı cüppeli ihtiyarın kulübesinden bir baston uzandı bacaklarına; neredeyse düşecekti. “Beni gölgeye götür delikanlı,” diye söylendi ihtiyar, aksi bir sesle. Kulübesi, tekerleklerin doğrultusunda itilince, “Oraya değil,” diye tepindi kırmızılı müneccim ve dışarı çıktı; istediği yöne çevirdiler tekerlekleri.

İhtiyar, kulübesinin açık yanını hırsla örttü; başka bir duvarından küçük bir pencere açtı. Oradan öfkeyle baktı avluya. 

Gölgede bıraktı ihtiyarı; gitti duvara yaslandı ve paralarını seyretti.

“Sağlam adamsın; utanmıyor musun dilenmeye?” Şişman bir adam duruyordu yanı başında: “Bir iş verilse çalışmazsın.” Şişmanın yerde duran bavuluna baktı, iki eliyle tutup kaldırmaya çalıştı yükü; başaramadı. Sonra bir hamal gördü uzakta, becerikli. Onun gibi yaptı: Çömelerek sırtını bavula dayadı, sapı kavradı; olmadı. Şişman adamın da yardımıyla yüklendi sonunda.

Yolda, “iki buçuk liradan fazla vermem,” dedi ince sesiyle şişman. Yan yana yürüdüler. Rıhtıma yaklaşınca sırtındaki yükle birlikte yere çöktü. Bavul sahibi durdu ve bir süre kararsız kaldı; sonra uzattı parayı. Galiba ona biraz acımıştı. Vapura da girebilirdi ayrı bir ücretle; fakat, hamallar örgütünün duvarını yaramadı. Sonra, vapur iskelesinin duvarında dilendi biraz. Yeniden yük taşıma ihtimali belirince caddeye doğru itildi. Biraz hırpalanmıştı, hafifçe sallanıyordu olduğu yerde. Onu, günün bu saatinde sarhoş olmakla suçlayanlar çıktı; gene de oldukça iyi iş yaptı. Sonra gene bavul, sandık filân (rıhtıma kadar). Onu sağlam sananlarla sakat sananlar arasında gitti geldi. Belki daha çalışacaktı. Fakat, iyi giyimli bir bay, ona para vermek için tam elini cebine soktuğu sırada, yanlarından geçen bir kadının kucağındaki çocuk bu kılıksız adama, bakarak ağlamaya başlayınca parayı beklemeden yürüdü; hemen karşı kaldırıma geçti.

Cami avlusuna gelince bir kemerin altına girdi, loş ve serin duvarın dibinde parasını saydı; sonra karşı duvardaki simitçiye bütünletti, biraz da bozuk para kaldı. Yürüdü, kalabalık bir sokağa çıktı; insanların arasına karıştı yeniden. Yorgun ve terli iki hamalın ortasında duran oymalı, yaldızlı büyük bir boy aynasında kendini seyretti: Ceketi yoktu, gömleği parça parçaydı. İstemeyerek iki serserinin kavgasına karıştığı, onlara aracılık ettiği bir sırada yırtılmış olan gömleğinin parçalarını üst üste getirdi aynaya bakarak; pantolonunu tutan ipi çözdü, daha sıkı bir düğüm attı. Sonra aynayı götürdüler; yırtık pantolonunu ve çorapsız ayaklarına geçirmiş olduğu lastikleri seyredemedi. Yavaş yavaş yürüdü; dar ve kalabalık sokaklardan, dar ve kalabalık sokaklara geçti. Yürüyen insanların gürültüsüne sokak satıcılarının sesleri katıldı. Sonra satıcılar, belirli ve sabit yerler almaya başladılar kaldırımlarda: Önce kısa ayaklı tezgâhlar göründü; tezgâhlar yükseldi, sırıklar ve tentelerle donandı. Güneş ve binaların üst katları kayboldu; sıcak azaldı ve sokakların üzerinde yürüyecek yer kalmadı. Nereye asıldıkları belli olmayan elbiselerin ve kumaşların arasına sıkıştı; durmak zorunda kaldı. Rüzgârın ya da gelip geçenlerin salladığı beyaz bir manto süründü yüzüne. Uzun ve aydınlık bir manto. Kloş etekli, kocaman düğmeli bir hayalet; geniş yakalı, serin.

Hafif bir rüzgâr çıktı; iriyarı, esmer ve görünüşü taşralı satıcının elbiselerini belli belirsiz dalgalandırdı. Yalnız beyaz manto kımıldamadı; ağır bir kumaştan yapılmış olmalıydı. Bir süre durdular mantoyla karşılıklı. Onu seyreden satıcı, sessizliği bozdu sonunda: “Ne o? Satın mı alacaksın?” Karşılık vermedi. Gülümseyerek yere tükürdü satıcı; yüzünde yarı kurnaz, yarı ilgisiz bir ifade vardı. Önce satıcıya, sonra tekrar mantoya baktı, elini cebine soktu. “Dur bakalım, bir giydirelim hele.” Çevresine bakındı satıcı, oyuna katılacak birilerini aradı. Karşı kaldırımdaki küçük meyhaneden bir adam izliyordu onları; dirsekleri tezgâha dayalı, elinde birası, gülmeye hazır bekliyordu. Başka ilgilenen yoktu.

Manto vücuduna yapıştı. Satıcı hızla çevirdi onu; etekler dönerek açıldı. Meyhanedeki adam bu kadarını beklemiyordu; birden gülmek zorunda kaldığı için ağzındaki bütün birayı ileri püskürttü. Satıcı kendine geldi: “Kadın mantosu bu, hemşerim; sana olmaz.” Mantoyu aceleyle çıkarmak istedi müşterinin üstünden. Satıcının elini itti yavaşça; mantonun içinde, telâşla pantolonunun cebini aradı. “Çok pahalı, sen alamazsın,” dedi satıcı son bir çabayla. Yüz elli lira. Kadın mantosu. Deli misin sen?” Satıcıyı dinlemiyordu. Bütün parasını uzattı bir top halinde. Satıcı yığını açtı istemeden; önce içindeki bozuk paraları ayırdı, sonra kâğıt paraları saydı.

“Kırk beş lira,” dedi sevinçle. “Dünyada olmaz. Çıkar mantoyu.” Çıkarmadı.  “Yüz yirmi beş lira maliyeti var,” diye tepindi satıcı. İlgilenmiyordu satıcıyla. Eteklerinin nereye kadar indiğine bakıyordu: Ayak bileklerine geliyordu neredeyse.

“Gülünç olursun,” diye diretti satıcı. “Yüz liraya verdik diyelim. Nerede para?” Meyhanedeki adam kendine gelmişti. Göğsündeki sancı geçmişti. Fakat gülmek de gittikçe zorlaşıyordu. Bununla birlikle, satıcıyı tuttuğunu belirten gözlerle izliyordu olayı. Satıcının neşesi kaçmıştı; sadece, durdurulması güç inadı kalmıştı ortada. “Otuz lira daha ver öyleyse,” dedi. “Başına geleceklere de karışmam.”

Beyaz mantosuyla topuklarının çevresinde döndü; ilk defa gülümsedi çevresine bakarak. Sonra, sanki bir daha hiç gülümsemeyecekmiş gibi mahzunlaştı birden. Meyhanedeki müşteri, olaya sırtını çevirdi. Satıcı yalnız kalmıştı. “Allah belânı versin,” dedi. “Al şu pis bozukluklarını da.” Mantonun cebindeki eli çıkardı dışarı ve madeni paraları bir bir içine koydu. “Şimdi artık inanmazsın ama, bu sabah ihtiyar bir kadın getirmişti; vallahi tam otuz beş lira verdim bu mantoya. Kadın eşyası bu, kolay satılmaz ki.” Sesi öfkeliydi.  Beyaz mantosuyla kalabalığa karıştı. Tentelerin bittiği yerde gökyüzüne baktı. Yerdeki bir su birikintisinden güneşle birlikte yansıdı. Sonra su birikintisi kalabalıklaştı; lekesiz görüntüsünü, irili ufaklı gölgeler çevirdi. Mantosunu seyretmek için eğilince, henüz şaşkınlığı geçmemiş ve onu nasıl karşılamak gerekliğini bilemeyen topluluğu gördü suyun içinde. Mantosunun eteklerini kirletmemek için su birikintisinin çevresinden dolaştı. Onu doğrudan doğruya izlemek isteyenler suyu geçmeye çalışırken ıslanarak yarı yolda kaldılar.

Arkasına bakmıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Konuşulmuyordu; fakat ne de olsa topluluğa katılanlar gittikçe arttığı için hafif bir uğultu geliyordu peşinden. Yüksek duvarlarla çevrili küçük bir cami avlusunu geçtiler. Meydandaki kahvenin gölgesinde serinlemek için kalanlar olduysa da, çaylarını çoktan bitirerek ne yapacağını bilemeyenler onların yerini aldı. Çok kalabalık sayılmazlardı; gene de, avlunun kemerli kapısını geçerken hafif bir itişme oldu. Sonra, karşılarına çıkan beklenmedik birkaç basamaktan inilirken yaşlıca bir adam, iki çocuğun üstüne düştü. Küçük bir karışıklık çıktı. Bazıları da duvarlardaki, işçi arayan yüzlerce ilana kapıldı bir süre. Kısa bir duraklama dönemi geçirildi. İki duvar arasına sıkışmış basamaklardan kurtularak genişledikleri zaman biraz ferahladılar doğrusu; fakat, mantolu adamı bulamadılar. Gitmişti. Bazı küçük tartışmalar çıktı; iş arayanlara ve henüz, düştüğü basamaktan kalkma fırsatını bulamayan ihtiyara çatıldı. Bir sonuç alınamadığı için kalabalık dağıldı.

Yakıcı bir güneş vardı. Adımlarını yavaşlattığı halde, alnından kayan ter damlaları sakalını ıslatıyordu. Büyük bir köprünün üstünde parmaklıklara yaslanarak bir tarak satıcısının gölgesine sığındı. Mantosuyla, sakalıyla ve gelip geçenlerin üzerinden aşan bakışlarıyla satıcıya yararı dokundu; işsiz güçsüz takımından, onu seyretmek için duranlar oldu; ağır yük taşıyanlar, tam orada dinlenmeyi uygun buldular. Birkaç tarak satıldı bu arada. Hareketsiz, ifadesiz, öylece durduğu için önce yanına yaklaşamadılar. En çok konuşulan yabancı dilden bildikleri birkaç kelimeyi onun üstünde deneyenler çıktı. “Bu adam turist değil,” dedi birisi. “Kendini yutturmaya çalışıyor.” Bir başkası da yabancı dilden bir küfürle yokladı onu. Karşılık alınamadı. Cebinden Amerikan sigaraları görünen bir tombalacı, “Yok yahu, bu herif İngiliz,” dedi. O dilden de küfür edildi. Sonra ona dokundular, mantosunun eteklerini çekiştirdiler, canlı olduğu anlaşıldı. Yürüdü, oradan uzaklaştı.

Köprü uzundu; başka satıcıların yanında da dikildi bir süre. Hattâ bir tanesi, filtreli sigaralar satan kasketli bir genç, kendi yerine bıraktı onu, çişe giderken. O kısa süre içinde beş paket sigara, üç kibrit satıldı. Satıcı dönünce de birer filtreli sigara yaktılar kendi tezgâhlarından; parmaklıklara dayanıp, balık tutanları seyrettiler konuşmadan. Mantosunun üst iki düğmesini çözdü, gene de serinleyemedi. Alnına biriken terleri mantosunun geniş yakasıyla sildi. Köprünün ucuna çevirdi güzlerini; karanlık sokaklar vardı orada. Mantosunu ilikledi, eliyle belirsiz bir hareket yaptı satıcıya ve ayrıldı oradan. 

Yüksek binaların koruduğu dar bir sokakla bir vitrinin önünde durdu. Kendini seyretti. Kumaşların, elbiselerin ve satıcıların dükkânlardan taştığı bir sokaktaydı. Müşterilerin yolu kesiliyordu. Bir süre sonra, vitrinin gerisinden gözetlendiğini sezdi. Şişman dükkân sahibi, düşünceli küçük gözleriyle onu süzüyordu. Sonra, geniş bir gülümseme kapladı yuvarlak yüzü; gözler kısıldı, kayboldu. “Baksana sen buraya,” diye seslendi, şişman gövdesiyle kapıyı tutarak. “Nereden buldun o mantoyu?” Baktı; karşılık vermedi. Başka birisi yaklaştı o sırada yanma, kolundan tuttu. “Hey mister!” dedi. Anlamadığı dilden bir şeyler anlattı. Olmadı. Sözlerini elleriyle destekledi; ayrıca, kollarıyla da açıklamaya çalıştı ne istediğini. Olmadı. Yerde duran bavulunu açtı, saydam kâğıtlara sarılı gömlekler çıkardı içinden ve mantolu adamın eline tutuşturdu. Parmağını mantonun büyük düğmelerinden birine dayadı, “Sen turist,” dedi. “Sen getirmek gömlek Fransa Almanya. Yok para. Satmak.” Gene de anlaşıldığından kuşkuluydu. Onu vitrinin önünde öylece bıraktı, sokağın köşesine gitti. Şişman adam, dükkânının kapısında sonucu bekliyordu. Biraz sonra kırmızı pantolonlu, göğsünün kılları gömleğinin çiçekleri arasından kara bir çalı gibi fışkıran bir genç durdu önünde; gömleklere baktı: “How much?” dedi. Genç adamın yüzüne bakıldı sadece. Sokağın köşesindeki asıl satıcı hırsla ayağını yere vurdu. “Herif esrarkeş,” diye homurdandı. Kıllı genç müşteriyi kaçırmamak için yanına yaklaşarak, “Sağırdır,” dedi telâşla. “Yüz liraya veriyor.” “Pahalı,” dedi kırmızı pantolonlu genç. Asıl satıcı, mantolu adamın yüzüne öfkeyle baktı; kararsız durdu bir süre, sonra kulağını onun ağzına dayadı. “Seksen liraya indi,” dedi aceleyle. “Ben dilinden anlarım.” Mantolu adam, satıcının aracılığıyla sessiz bir pazarlık yaptı. Altmış liraya satmış oldu gömleği sonunda. Bir saatten az bir süre içinde bitti gömlekler. Mantonun cebine on lira konuldu ve “Goodbye,” denildi, uzatmadığı eli sıkılarak. “Çok şahane!” diye bağırdı şişman dükkâncı. “İçeri gelsene biraz.” Durdu, düşündü: “Öyle ya, anlamaz.” Bavullu satıcının yolunu denedi: “Sen gelmek dükkân burada,” dedi ve daha fazla beklemeden onu kolundan tutup içeri çekti. Tezgâhtarla birlikle bir süre çevresinde dolaşarak ondan ne yapabileceklerini düşündüler. “Herif de manken gibi duruyor ortada. Eline kumaş topunu verip sattıramam ya!” Bir süre daha çevresinde dönüldü. “Manken,” dedi şişman dükkâncı gene, başka söz bulamadığı için. Bir süre de tezgâhtarla birlikte söylendiler “Manken, manken,” diye ve çok sonra akıl ettiler onu manken olarak kullanmayı. Bir süre de “Canlı manken!” diye bağırdılar sevinçle. Sonra onu vitrine doğru ittiler, orada durması için (ona başka türlü söz dinletilemiyordu ki). Tam vitrinin çıkıntısına doğru adımını attıracakları sırada, “Ayakları çok kirli, pantolonu da öyle,” diyerek patronunu uyardı tezgâhtar. Onu durdurdular. Ayakkabılarının üstüne ve pantolonunun alt tarafına biraz beyaz bez sarıldı. Mantonun örtemediği kısımlarıyla müzedeki bir mumyaya benzer gibi oldu. Kollarından tutup vitrine çıkardılar. “Böyle put gibi durmasın,” dedi tezgâhtar. “Güzel bir poz verelim ona.” Gene düşündüler. “Kollarını açalım,” dedi patron. “Vitrini dol¬dursun.” “Yorulur, kollarını oynatıp durur.” Naylon iplerle tavana asmaya karar verdiler sonunda kolları. Bir kolu ileri uzattılar, bağladılar ve ipi vitrinin üstündeki bir çiviye tut¬turdular. Öteki kolu da, duvarda boşalttıkları bir rafa yerleştirdiler. Onların çalışmasını seyretmeye başladı birkaç kişi. Sonra, vitrinin önünde birikenlerin sayısı çoğaldı. “Cansız bu, kukla,” diyenler çıktı. Tezgâhtar, kapının önünde bağırıyordu: “Canlı manken mağazasına buyurun! Serinletici kumaş çeşitlerimizi görün. İşte, büyük fedakârlıklarla Kuzey Kutbu’ndan getirtmiş bulunduğumuz Canlı İsveç Mankeni, bu sıcağa ancak hafif kumaşlarımızı giyerek katlanmaktadır. İşte, koca manto, onu terletmemektedir. Kumaşlarımızla bir kuş gibi havalarda uçarak sizlere en canlı ve en gerçek reklamı yapmaktadır. Saran Kumaşları yalnız mağazamızda. Mallarımızın ve mankenlerimizin taklitlerinden sakınınız. Israrla arayınız!”

Önce, onu yakından görmek isteyenler içeri girdi. Bir kadın, ağlayan çocuğunu omzuna çıkararak kalabalığı yarmaya çalışıyordu. Sonra kumaşlara da baktılar. Genç kadınlar onun mantosunu da tuttular, aynı kumaştan olup olmadığını anlamak için. Mantonun etekleri açıldı, pantolonun yırtık dizleri göründü. Tezgâhtar, müşterinin az olduğu bir sırada onun iki bacağına bir kumaş daha sardı. Patron da kloş etekleri açarak ona yardım etti. Eteklerin bu durumu ikisinin de hoşuna gitti ve yelpaze gibi açılmış uçları iğneyle oraya buraya tutturdular. Mantolu adam bütün vitrini kaplamıştı. Ondan başka hiçbir şey görünmüyordu. Bunun üzerine, omzundan, kollarından biraz kumaş sarkıttılar. 

O gün öğle tatiline kadar iyi iş yapıldı. Tezgâhta yemek için oturup sefertaslarını açtıkları zaman, “Ona da bir şeyler vermeli,” dedi patron. “Yığılır kalır sonra.” Vitrine gitti, onu çözdü, serbest bıraktı. Altına bir tabure çektiler tezgâhın önünde. Sefertasının kapağına kuru fasulyeden ve makarnadan biraz koydular; iki küçük parça ekmeği çatal gibi kullanarak yemeğini yedi. Dükkânın arkasındaki lavabo¬dan, musluğa elini uzatarak biraz su içti. Yere oturdu, sırtını tezgaha dayadı; ona bir sigara verdiler. Biraz saygı uyandırmış olmalı ki, patron yaktı sigarasını. Sonra omzuna vurdu ve tezgâhtara döndü, “İşimize yaradı, değil mi?” diyerek güldü. “Yoruldun mu?” dedi tezgâhtar, patrona bakarak. Karşılık vermediği için onunla konuşmak zor oluyordu. Sigarasını bitirdi, bir süre daha oturdu. Sonra yavaşça doğrularak kalktı, kapıya yöneldi. “Nereye gidiyorsun?” diye bağırdı patron. “Fena mı, para kazanıyorsun işte.” Durmadı. Arkasından koştular, cebine biraz para sıkıştırdılar. Patronun, mantonun üstünde unuttuğu iğnelerle ve kollarından sarkan iplerle, beyaz bezler sarılı ayakkabılarını sürükleyerek yürüdü gitti. Omzunda kalan küçük bir kumaş parçası da sokağın köşesini dönerken yere düştü.

Dik bir yokuşun başına gelince durdu. Kaldırımın kenarına oturdu. Elinin tersiyle alnına biriken terleri sildi. Çevresine baktı: İlerde, bir elektrik direğine tutturulmuş otobüs durağı levhasına takıldı gözleri. Ayağa kalktı, bir iki adım attı, gene durdu. Tezgâhtarın ayağına sardığı bezler çözülmeye başlamıştı. Belindeki ipi çıkardı, yere koydu. Kaldırımın kenarında duran bir taşla ipi ortasından ezerek ikiye ayırdı, sargıların üstüne bağladı. Durağa doğru yürürken, mantosunun üstünden pantolonunu çekiştirdi durdu. Bir yoğurtçu geçti yanından; durağın arkasındaki eski bir evin kapısından girerken ona çarptı. Mantolu adam sendeledi, kapıya baktı; karanlık bir avluda kayboldu yoğurtçu. Sonra esmer, kara gözlüklü, dökülmüş siyah saçları yağdan birbirine yapışmış bir baş çıkmaya başladı kaldırımın içinden. Mantolu adam baktı; Birkaç basamakla inilen bir boşluk gördü yerin altında. Gözlüklü kafa büyüdü, yükseldi; bir adam oldu. Kolunda bir sürü kemer taşıyan eskimiş bir adam. Koyu renkli bir kemere uzattı elini mantolu dilenci. Mantosunun düğmelerini çözdü; fakat, kemeri geçirecek bir yer bulamadı pantolonunun belinde. Biraz yukarı çekiştirmek istedi pantolonunu; alt taraftaki sargılar, ipler izin vermedi. Ümitsizlikle kemerciye baktı; sonra da kemere baktılar birlikle. Kemerci, çıktığı deliğe yöneldi, bir süre kayboldu. Kocaman çengelli iğnelerden yapılmış bir zinciri tutarak çıktı ortaya. Pantolonunun beli mantonun iç kısmına bu iğnelerle tutturuldu. “Üstüne takarsın kemeri artık,” dedi gülerek. “Daha fiyakalı olur.” Öyle yaptılar. Mantosunun cebinden çıkardığı kâğıt paralardan birini uzattı. Kemerci paraya baktı, sonra aldı ve yandaki bakkala girdi. Paranın üstü, bir şişe ucuz şarap ve küçük bir kutu domates salçasıyla çıktı dışarı. Paranın üstünü verdi, şarabıyla salçasını deliğinin yanına koydu; birkaç yudum içtikten sonra mantolu adama uzattı şişeyi. Onun almadığını görünce, tekrar yerin altında kayboldu. İçerken insanın ağzını kesmesin diye kenarları düzeltilmiş boş bir konserve kutusuyla döndü. Teneke, şarapla dolduruldu mantolu adam için. Deliğe inen merdivenin duvarına oturdular, ayaklarını aşağı sarkıttılar, birlikte içtiler. Bu arada bir otobüs kaçırıldı; ikinci otobüs gelmeden de şarap bitti. Otobüse birlikte bindiler. Paraları kemerci verdi ve yokuşun üst başında, mantolu adamdan iki durak önce indi.

Arka sahanlıkta yalnız kalınca ileri yürüdü. Şoförün yanına varmak üzereyken bir fren sırasında ön koltuklardan birine oturdu istemeden. Karşı sırada oturan bir adam gülümsüyordu. Önce aldırmadı gülümseyen adama. Fakat gülümseme bitmedi. Telâşlandı, kemerini düzeltti. Gülümseme bir türlü durmuyordu. Yakasına, eteklerine, sargıların üzerindeki iplere baktı; Hayır, çözülmemişti. Uygunsuz bir durumu yoktu kılığının, biraz ferahladı. Gülümseyen adama tatlı gözlerle baktı. Kendisine bakılmadan gülümsendiğini anladı sonunda. Cebindeki küçük bir radyonun ince bir telle sol kulağına taşıdığı ve otobüste kendisinden başka kimsenin bilmediği bir müziğe gülümsüyordu adam.

Geniş bir meydanda otobüsten indi. Küçük bir boyacı, sandığını koydu yanına. “Tozunu alalım mı abi?” dedi. Ayağını özenle koydu sandığın üstüne; sargıların arasında¬ki kirler, beyaz bir fırçayla özenilerek temizlendi. Sonra, güvercinler için mısır aldı; kollarını iki yana açarak serpti kuşlara. Parkın girişindeki duvarın üstünde oturan kasketli bir genç, yanındakine, “Put gibi olmuş, şuna bak,” dedi. “Çarmıh,” diye düzeltti öteki. Güldüler.

Parkın kapısında ‘Otuz iki dişe, keman çaldıran’ bir şişe gazoz içti. Gölgedeki banklardan birine oturdu. Bir ihtiyarın, dişleri olmadığı için, pek anlaşılmayan dertlerini dinledi. Derli toplu insanlar, dinlenmek için başka yerlere gittiklerinden kimseye garip görünmedi kılığı, kimsenin gözüne çarpmadı. Sonunda, ihtiyarın isteği üzerine, onu durağa götürdü koluna girerek. Parktan çıkarken gene peşine takıldılar. Önce çocuklar. Durağa oldukça kalabalık geldiler. “Allah belasını versin bu pis yabancıların,” dedi birisi; gömleğini pantolonunun üstüne çıkarmış, bütün yüzü bıyık içinde kara bir adam. “Bedava yaşıyorlar bu ülkede.” Arabasının kapısına dayanmış, müşteri beklerken, yağlı, kıymalı bir şeyler yiyen şoför de bu düşünceye hak verdi; “Paramızın değeri de bu yüzden düşüyor abi.” İhtiyar, mantolu adamın kolunu çekti, “Beni karşıya geçirin,” dedi. Bir taksi geçerken onlara hafifçe dokundu, durdukları halde. Dönüp baktılar. “Ne bakıyorsun?” dedi, pencereden uzanan kafa. Geri çekildiler, onları izleyen kalabalığa çarptılar. İhtiyar, mantoyu çekiştirip duruyordu. Hızla geçen arabalar yüzünden bir türlü ulaşamadılar karşıya. Bir iki atılıştan sonra kaldırımın kenarına sığındılar. “Hepsi de esrarkeş bunların. Ezersin başına belâ.” Şoförle bıyıklı birer sigara yaktılar. “Adama bak,” dedi bir kadın kocasına. Baktılar. “Çocuklar kâğıttan kuyruk takmışlar arkasına.” Güldüler. Çocuklarla arabaların arasına sıkışıp kalmıştı; ihtiyar adamı bulamadı. Kalabalık arttı. “Ayakları sargı içinde.” “Cüzzamlı olmasın.” İtişerek çekildiler. Hiçbir şeyden korkmayan çocuklar, yani çocukların hepsi, eleklerini tutarak çevirdiler onu. “Karnına çengelli iğneler takmış.” “Kollarına ipler bağlı.” “Sakın tımarhaneden kaçmış olmasın.” “Deli bu, mantonun üstüne taktığı kemere bakın.” “Manto mu?” “Kadın mı?” “Ne kadını? Kafadan manyak.” “Polis çağırın ” Gözlerden kurtulmak için başını kaldırdı. İlerde, köprünün üstünde bir adam onun filmini çekiyordu. “Abi bunlar filim çeviriyorlar.” Bütün gözler köprüye çevrildi. Bu kısa süreden yararlandı, sırtını köprüye döndü, adımlarını hızlandırdı. Sonra koşmaya başladı. Uzaktan hızla geçen bir trene doğru koştu; bir duvardan atlarken düştü, bir tel örgü elini kanattı. Demiryoluna ulaştı sonunda. Hat boyunca ilerledi. İstasyona vardığı zaman soluk soluğa ve ter içinde yığıldı yere. Kalkarken etekleri dolaştı ayağına, düştü. Sonra, geri geri giderek uzaklaştı istasyondan. Kadınlar helasının duvarına dayandı. Bir iki tren geçti, istasyon tenhalaştı. O zaman gişeye yürüdü. Gişedeki memur onun suratına baktı ve bu konuşmayan adama ikinci mevki bir bilet verdi. Trende, sarı tahtaların üstünde, kendisi gibi kirli, kendisi gibi yorgun, kendisi gibi çevreye ilgisiz insanlarla birlikte yolculuk etti. Yasak levhasına rağmen onlarla birlikte, onların ikram ettiği sigarayı içti. Pencereden denizin göründüğü bir istasyonda da trenden indi. Üzerinde ‘Halk Plajı’ yazılı bir kapıdan girdi. Kumların üstünde bir süre dolaştıktan sonra, yün ören ihtiyar bir kadının boş bıraktığı sandalyeye oturdu. Önce, kumda top oynayan gençlerin ilgisini çekti. Birbirlerini iterek onu işaret ettiler. Kafasına bir iki top attılar. Bir toptan kaçmak isterken sandalyesiyle birlikte yere yıkıldı. Çevresine toplandılar. Çıplak bacakların duvarından ürktü, gözlerini kapadı. “Sarası var,” dedi öndeki gençlerden biri. “Ayakları da sargılı. Kötü bir hastalığı olmalı,” diyerek geri çekildi yassı burunlu bir genç kız. Kalabalık büyüdü, arka sıralara düşenler onu görmek için iliştiler; çevresindeki çember daraldı. Ayağa kalkmadı artık. Üçüncü sırada duran uzun bıyıklı bir genç, kalabalığı yardı. “Ne bunaltıyorsunuz hasta ada¬mı,” diyerek ön sıradakileri itti. Onların yerini hemen başkaları aldı. Kalabalık, bir bütün olarak, yere çakılmış gibi hiç kımıldamadı. Konuşmadılar da. Sadece seyrettiler onu. “Bacaklarını havaya kaldırın,” diye bağırdı arkadan biri. “Suları aksın.” Bu sözleri duyan bir görevli, duruma el koymanın zamanı geldiğini düşünerek, boğulmakla olan adama gerekli müdahaleyi yapmak üzere ön safa geçti. Kızgın kumlar ve manto ve kemer ve sargılar yerdeki adamı yakı¬yordu; kalabalık da hava almasını engelliyordu; artık, yüzünden akan terleri silmiyordu. Onun uygunsuz durumunu tespit eden görevli, mantolu adamı uyardı: “Bu kılıkla bulunamazsın burada.” “Mantosunu çıkarsın!” diye bağırdı ön sıradan biri, vücudu kumlarla sıvanmış gibi kıllı bir karaltı. “Belki de içinde bir şey yoktur,” dedi mahzun görünüşlü bir genç, yanındakine. “Ben buna benzer bir şey okumuştum bir yerde.” “Burayı hemen terk edin,” diye diretti görevli. “Halkın huzurunu ihlâl etmeye hakkınız yok.” Uzun bıyıklı genç onu savundu: “Elbiseyle oturabilir. Buna bir engel yok.” “Kadın mantosu!” “Sapık herif” diye bağıranlar oldu. “Dışarı!” diyerek kolundan tutup yerdeki adamı kaldırmaya çalıştı görevli. “Kendi gider,” dedi bıyıklı genç. “Bırak adamın kolunu.” Beyaz mantolu adam doğruldu, kalabalığın üstüne yürüdü; hemen açıldılar, geçebileceği kadar bir boşluk bıraktılar halkada. Gözleri yanıyordu terden; yüzü kıpkırmızı olmuştu. Yürürken sargılar çözülüyordu bacaklarından. “Denize değil!” diye bağırarak peşinden koştu görevli; bıyıklı genç tarafından yolu kesildi. Arkalarından koşan kalabalığın içinde kayboldular.

Su, bileklerini geçince mantosunun eteklerini topladı. Kalabalıktan kurtulmuş olan görevli, elbisesiyle daha ileri gidemedi. Mantonun etekleri önce suyun üstünde açıldı sonra ağırlaşıp battı. “Dur!” diye bağırdı uzun bıyıklı genç. “Boşver abi,” dediler. “Fazla ileri gitmez.” Deniz sığdı; bütün manto suyun içinde kaybolduğu zaman kıyıdan çok uzaklaşmıştı. Fazla ileri gitmişti. Yanılmışlardı.

Bıyıklı genç de çok geç kalmıştı. Beyaz mantolu adamın, boyunu geçen yere kadar yürüyeceğini aklına getirmemişti. Yerinden fırladı birden; fakat yetişemedi. Böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Sonra başka gönüllüler de çıktı. Aramalar bir sonuç vermedi. Uzun bıyıklı genç kıyıya çıkınca soluk soluğa kumlara oturdu, elini ağzına siper ederek yere tükürdü, “Amma da hikâye,” dedi. 

Oğuz Atay

Beyaz Mantolu Adam 

Sonraki Sayfa »