Selanik’te Sonbahar / Sonbaharda Edebiyat

29 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

-Edebiyattan daha ucuz ne olabilir ki?-

“Romantik yazar” ve de, son dönemde, kendi kendine biçtiği misyonu ve sıfatı ile, “ulusal solcu” Tuna Kiremitçi(Tk); geçtiğimiz Mayıs’ta yayınlanan son romanı Selanik’te Sonbahar ile, yine, her zaman olduğu üzere, “best seller” listelerinin en üstlerindeki yeri ile anılıyor şu günlerde. Güzel, kazansın elbette; modern zamanlarda paranın yokluğu, parayı kazanma umudu besliyordu yaratıcılığı, şimdi ise, eldeki, garanti meblağlar aldı bunun yerini.

Yazar, kitabına dair, bir yerde, ilk kez gerçekten bir aşk romanı yazdığını söylüyordu: “Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için… Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı.”(Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Önemli bir itiraftır. Bugüne kadar, Tk’nin başka bir içerikle kitap yazmadığını düşünürsek, denilebilir ki, Tk, ilk kez bir roman, bir kitap yazmıştır. Tabii, bu, yazarın iddiası; bunun somut karşılığı var mıdır, orası apayrı bir konu!

Bununla beraber, hemen her yerde, Selanik’te Sonbahar’ın, politik bir kitap olduğu da söylendi, kitap, böyle değerlendirildi. Yazarın da buna bir itirazı yok. Hoşuna gidiyor bu. Bugüne dek yazdıklarına, en olumlu anlamda, “romantik ironi” denilen ve ne olduğunu bilmediğimiz bir türe sokulan Tk, elbette artık farklı değerlendirilmekten memnun olacak, olmalı da.

Zaten, Tk, son dönemdeki köşe yazılarında olsun, kitap vesilesi ile verdiği mülakatlarda olsun; fırsat buldukça ve yeri geldikçe, siyasi laflar ediyor, dikkatleri çekmiştir muhakkak. Mustafa Kemal, ulusal çıkarlar, ulus bilinci, bağımsızlık vb. sözcükler, yazarın önemli bulduğu ve üzerinde durduğu kavramlar. Az evvelde söyledik, Tk, son birkaç yılki değişimleri gözlemleyip ulusal solculuğa terfi etti.

Ve Selanik’te Sonbahar, bu terfinin, manifestosu olarak yazılmış, ilgili kamuoyuna sunulmuştur. Peki, kitapla ilgili olarak sürekli vurgulanan aşk mevzuu, neden bu kadar ön planda? Basit; değişim, dönüşüm; kolay işler değil, hele ki, Aydın Doğan’ın kanatları altında, hiç değil.

Tk, konuya dair, cesur bir laf eder etmez, bunu geri alma, olmadı, yuvarlama telaşında, aynı yerden iki alıntıya dikkat edilsin: “Bizler, Atatürk Cumhuriyeti’ne yararlı olalım diye büyütüldük. Ama yararlı olabilecek hale gelene kadar her şey yıkıldı ve yeni bir cumhuriyet kuruldu. Bunu kuranların da bize değil, kendi yetiştirdikleri insanlara ihtiyacı vardı. Hatta, bizim ortalarda dolaşmamızdan hoşlanmıyorlardı.” Devam: “Öncelikle, ilk kez, ‘Romantik bir şey yazmak istiyorum’ diye oturdum masaya. Gençken, genellikle kendi kuşağımın dertlerini, varoluş acılarını falan yazmaya çalışmıştım. Onlara da ‘aşk romanı’ diyenler çıktı. Ben de itiraz etmedim. Ama bu sefer, kasten bir aşk romanı yazdım.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Selanik’te Sonbahar; politik bir roman mı; yoksa aşk romanı mı? Romantik politik bir eser mi ya da politik romantik mi? Anlamak pek mümkün değilse de; romantik, politik ve “ironik” deyip geçelim.

İroni yapıyor değiliz; sadece, bir kafa karışıklığından, bir ürkeklikten, bir telaştan bahsediyoruz. Bunu da Tk’ye kişisel gıcıklığımızdan falan değil; AKP diktası yerleşirken, bir küçük burjuva ve Kemalist aydının yaşadığı zorlukları, bilinçaltını resmetmeye çalıştığımızdan yapıyoruz. Bu nedenle de, bunu, biraz daha irdelemekte fayda görüyoruz.

Tk’nin ulusal sol algısı, takdir edileceği üzere, henüz tam bir politik hatta oturmuş, olgunlaşmış ve pratiğe dökülmüş değil. Tk, bir yandan, çok doğru ve net analizleri araştırıyor, okuyor, öğreniyor ve de karşı-devrim sürecini dile getiriyor: “Şu anda yaşadığımız, yeni bir cumhuriyetin inşası. 1923 cumhuriyetinden bahsettiğimiz gibi, 2002 cumhuriyetinden de bahsedebiliriz. 1923 cumhuriyeti 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar.”(Ayça Örer, RadikalKitap, 20.5.2011) Diğer yandan ise, modern politika bilimine uymayan laflar ediyor: “Zaten Batı’daki, bütün aklı başında aydınlara bak, hepsi bir noktada ulusalcıdır. En solcusu da, dincisi de öyledir. Merkeze kendi ulusal kimliklerini koyar, evrenselliğe buradan yürürler. Solcu mu sağcı mı yoksa futbolcu mu olacağımız ondan sonraki iş.” (Ayşe Arman, Hürriyet, 7.5.2011)

Yazarın mevcut kafa karışıklığı ortada; ulusal solcuyum deyip sol-sağ meseleleri ikinci plandadır tespiti yapmak, mevzuya içeriden bakmamanın sonucudur. Bir aydın bilinci taşımamanın, hep ilişik ama eğreti durmanın neticesidir. Tk, bunu aşmak derdinde midir peki, asıl önemli şey ise budur. Her ne kadar politik bilinç edinmeye başlamış da olsa, verilecek cevap, yazar için, “hayır”dır. Seçim öncesi, sol kamuoyuna yayın yapan bir Tv kanalına çıkıp üç gün sonra Kenan Erçetingöz’le evvela politika konuşup sonra eski sevgililerden bahsetmek, pek de “evet”e müsaade etmiyor zira.

Her ne ise, benim hem manifesto olarak gördüğüm hem de yazarının, yukarıda gösterdiğimiz nedenlerle, bu manifestoya layık olamadığını düşündüğüm romana bakalım. Ama en baştan, içeriğin de yapısal açıdan ve şeklen, bu manifestoya yetmediğini belirtelim.

Selanik’te Sonbahar, ilk olarak, bir fikir biçiminde yazarın kafasında şöyle doğuyor: “Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok ‘paşa’nın unutulmuş olması ilginçti.” (Buket Aşçı, VatanKitap, 9.5.2011) Biraz açalım. Temel şey şu: Atatürk olmasaydı, ne olurdu? Evet, ne olurdu? Ne olacağına dair, bu soruya verilecek cevap milyonlarcadır; ancak, kategorik olarak iki türlüdür. Bu türü belirleyen de siyasi görüşlerdir. Yani bir kısım diyecektir ki, iyi olurdu, diğer kısım da, kötü olurdu.

Doğrudur, bir şeyin değişmemesi ihtimali hiç yok. Yazar da anlaşılacağı üzere, kötü olurdu, diyenlerden. Bu ise, tek başına elbette bir şey ifade etmiyor ve olaylar, kabaca şöyle doğuyor ve şekilleniyor: Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmak üzere tüm hazırlıkları tamamlar ve “o sabah”, evden dışarı, Bandırma Vapuru’na binmek üzere adımını atar atmaz, bir İngiliz ajanınca vurulur, ölmez, felç kalır.

Tabii, böyle olunca da Cumhuriyet ilan edilemez ve Osmanlı yıkılmaz. Burada, devam etmeden birkaç şey söylemek durumundayım. Hem bu, yani M. Kemal olmasa ne olurdu, sorusu; hem de bu minvaldeki değişik sorular, önermeler; ilgi çekicidir. Yani, her konuda bu böyledir. Fakat, bunların özgünlüğü sınırlıdır. Son yıllarda, yazarın da yukarıda söylediği, kuantum, paralel evrenler, kelebek etkisi vb. şeyler etrafında üretilen “varsayım”larla pek çok film de yapıldı. Açıkçası, hiç ilgimi çekmiyorlar; ama dahası, tekrarlıyorum, bu, hiç de özgün bir yöntem değil. Emekçi halkımız, bunu, “halanın bıyığı olaydı…” sözü ile zaten çözmüş, sonuca bağlamıştır.

İkincisi, M. Kemal olmasaydı n’olurdu, sorusu da en az bunlar kadar basit ve anlamsız. Bunu sormak ve verilen cevapla roman yazmaya kalkmak, sadece kısırlığa dalalettir. Osmanlı Cumhuriyeti filmi ile, bunun arasındaki fark, pek de öyle fazla değildir. Üzülerek, değildir.

Devamla, Cumhuriyet kurulmayınca, 1924’te, Osmanlı’yı ABD sömürge yapar. Böylece, “Birinci Restorasyon” dönemi başlar, o neyse artık! Sonra, İkinci Dünya Savaşı başlar, bunu, ülkede bir İç Savaş izler, ardından da ABD’liler, yönetimi “görünürde” Hanedan’a devreder ve gider, “İkinci Restorasyon” başlar.

Tk, bu dönemleri, kendisince, bugüne ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine gönderme yapmak için, sıralıyor. Örneğin, İç Savaş dediği ile, bizim “sağ-sol olayları”nı anlatmaya çalışıyor, romanda ise, bu, mezhep çatışmalarına dönüşmüş. Yine önemli olarak, bugüne dair, ABD destekli Hanedan denilerek AKP’nin diktası kastediliyor. Açıkça dile getirilemeyenler, “utangaç bir kurgu”ya sevk ediliyor. Bazıları da buna edebiyat diyor.

Bu tarih algısına, M. Kemal’in yokluğunda ortaya çıkan siyasi tabloya, daha tafsilatlı değinmek gerekiyor. Fakat, arada, işin “aşk” kısmına da bakmak lazım geliyor.

Olaylar, doksanlı yıllarda cereyan ediyor. Önemli karakterleri ise, kimileri yaşayan kimileri ölü, Osmanlı’nın dünyaca ünlü pop yıldızı Atilla, takma adı ile “Kemal”; Atilla’nın ölen ve unutulamayan sevgilisi “Fikriye”; Atilla’nın şarkılarını çok seven, onu idol belleyen ve bir uçak kazasında babası ile ölen çocuğunun ruh haletini çözmek için, kendini Atilla’yı bulmaya adayan “Latife”, teşkil ediyor.

M. Kemal’in yaşayamadığı aşk öyküsü, tabii ki güncellenerek, Atilla’ya nasip oluyor.

Paşa ise, her ne kadar ülkesini kurtaramamış ise de, yazdıkları ile, hayat kurtarıyor.

Fikriye ve Latife de, aynen, gerçekte olduğu gibi, bir aşkın iki eşit tarafından biri değil; edilgen bir aşk cümlesinin, bulunmayan nesneleri olarak kalıyor.

Suikasta uğramış, felç olmuş ve Samsun’a çıkamayan Paşa, doğduğu yere, Selanik’e taşınıyor. ABD ve Hanedan, kendisinin o güne dek kazandığı başarıların hepsini tarihten siliyor, ne Libya ne Çanakkale, kitaplarda yer alıyor. Osmanlı’nın gelecek nesilleri, O’nu isyancı, anarşist bir general olarak dahi, tanıyamıyor.

Peki, M. Kemal, olaylara nasıl dâhil oluyor? Şöyle, Osmanlı’nın dünyaca ünlü popçusu Atilla, Paşa’nın akrabasıdır ve Paşa’nın, ölmeden önce adressiz; ama muhatabına önemli şeyler söyleyen, kırklı yılların başında yazılmış mektuplarını, babası aracılığı ile edinir ve okumaya başlar. O güne dek, topluma yabancı, ilgisiz, şöhret batağında uyuşturucu müptelası bir adam olan Atilla, büyük aşkı Fikriye’yi de kaybetmiş olmanın da etkisiyle, Fikriye fazla kokain alarak ölmüştür, Osmanlı yöneticilerine, bir konser esnasında şirk koşmuştur, halkı isyana teşvik etmiştir! Böylece kendi sonunu hazırlamışsa da, bağımsızlıkçı gençlere ilham ve cesaret vermiştir! Güzel.

Bu kısma değinelim, zira, siyasi roman denilen Selanik’te Sonbahar’ın, bizce tek önemli ve güncel bölümleri, bunun etrafında şekilleniyor.

Atilla, Dolmabahçe Stadı’nda veriyor olduğu ve tribünlerin her zamanki gibi tıklım tıklım dolduğu bir konserinde, orkestrasını susturur ve sadece gitarı ile, evvela, Selanik’te Sonbahar şarkısını söyler, sonra da, kitleyi galeyana getirecek o sözleri. Tk, büyük bir titizlikle anlatıyor:

“Atilla, acıları henüz taze iç savaşın, bizi birbirimize düşürmek isteyenler tarafından tezgâhlanmış bir oyun olduğunu anlatıyordu. Osmanlı’nın devrini doldurduğunu, yerine tam bağımsız bir cumhuriyetin kurulması gerektiğini ama kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir şey düşünmeyen hanedanın buna asla izin vermeyeceğini söyledi. İç savaştan sonra varlığı tartışmalı hale gelmiş hanedana duyulan öfkenin sesi olmuştu.

Hele, ‘Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki kanda mevcuttur!’ diye bağırınca öyle bir alkış yükseldi ki…

‘Bu ülke dünyanın egemenlerine çoktan satıldı kardeşlerim’ diyordu: ‘Hür ve onurlu bir millet olarak yaşama hakkımız elimizden alındı. Oysa neler yapabilirdik! Bize izin verselerdi, neler yaratırdık! İnanmazsanız şehzadeye sorun!’

‘Memleketin istikbali bir avuç kendini bilmezin gaflet ve dalaletine kurban gidiyor! Buna razı olmayalım!..’” (Sf. 115-116)

Çok sevdiği Fikriye’si artık hayatta olmayan ve Paşa’nın yazdıkları ile başka bir şekilde de olsa hayata tutunmaya çalışan, halkına faydalı olmak için, yaşamını tehlikeye atan, belki de intihar etmeye çalışan; ama bunu insanlara toplumculuk diye yutturan Atilla; bu konser olayından sonra, kendisini bir cenderenin içinde bulur. O güne dek varlıklarından dahi habersiz olduğu ve kendilerine “Tam Bağımsızlıkçılar” adını veren gruplarla temasa geçer ve “ulusalcılık”taki samimiyetini ispat için, onların gecelerinde ücretsiz konserler verir.

Bağlı olduğu uluslar arası müzik şirketinin, gelişmelerden rahatsız olması ve Atilla’nın ölümüne karar vermesi, ayrıca Osmanlı’nın baskıları, popçuyu köşeye sıkıştırır. Atilla, tesadüfen, İstanbul’a yakın bir Ada’ya kaçar ve artık tüm geçmişinden sıyrılarak, amaçsız ve çaresiz, insanlardan uzak, ömrünü tamamlamayı bekler.

Sonrası, bence pek önem arz etmiyor, zaten yazmasak da tahmin edilebilir, gazeteci Latife, ki Fikriye’ye fiziken çok benzer, Atilla’yı bulmak için Ada’ya gider, bulur; ancak, Atilla, O’na soğuk davranır, sonra yakınlaşır, âşık olurlar vs. Çok romantik denilen bu kısımlar, Tk de bu konuda hayli iddialı, bana kalırsa, ne özgün ne de duygusal. Ama buna gelmeden, şunları sormak gerek; Latife, oğlunun çok sevdiği popçuyu görünce, eline ne geçecek? İki, Atilla, Latife ile birbirlerine âşık olmalarını sağlayan, Paşa’nın mektuplarını Latife’ye neden veriyor?

Paşa’nın, insanı yaşama, gerçekten yaşamaya, mücadeleye davet eden mektupları; en sevdiği yakınlarını kaybetmiş, “çok erken” iki ölümle beraber, benzer bir kaderi yaşamaya başlamış iki insanı yakınlaştırabilir; fakat, neden ve nasıl, ve illa ki, ortaya bir aşk çıkıyor? Kaderleri bu idi ise madem; M. Kemal’in mektupları, anında işlevsizleşiyor, kitabın dışına düşmüyor mu?

Sorular gereksiz değil. Zira, kitabın ikinci başlığı olarak da düşünebiliriz, kapakta şöyle deniyor: “Kim ölümden daha romantik olabilir?” Her cümleden bir soru çıkartıyoruz, farkındayım; ancak, romantiklik, kişilere, olaylara rahatlıkla atfedilebilecek bir sıfatken, ölüm, yani yok oluş, nasıl romantik olabilir? Dilsel bir yanlış ortada; ayrıca, bunu geçelim hadi, mantıken ve teknik açıdan, kalanların da ölüm sayesinde bir romantizm yaşamaları mümkün değil.

Kitabı okuyanlardan, Tk’nin ölüme romantizm yüklemesinin bu şekilde basitleştirilemeyeceğini, düşünenler olacaktır. Ben de, bir anlamda buna katılırım; fakat, her iki kahramanın da ölülerle konuşuyor olması meselesi söz konusu edilecekse, ben buna değinmek dahi istemiyorum. Atilla ve Latife’nin ruh hastası olduklarına işaret bu yanları, bence romanın en sırıtan noktalarıdır.

Söylediğim gibi, ben bu aşkta herhangi bir olağanüstülük, romanı yazılabilecek bir farklılık göremiyorum. Ve tekrar, Tk’nin kurduğu tarihsel-siyasi yapıya dönüyorum.

Tarih, toplum, ekonomi, siyaset; çok basit bir kaidedir, birbirlerine bağlıdırlar, birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde akarlar, biçimlenirler. Alt ve üst yapı bileşenleri olarak, zamanın gereğince, öznel müdahalelerle de tabii, şartlar tekâmül edince değişir, dönüşürler. Asıl ve gizemli olmayan kuantum da budur. Yani olmayan da olan da, bir şekilde olanın ve olmayanın etkisi iledir.

Tarihte her şeyin olmak zorunda olduğu için olduğu sözü, bunu anlatır. Tekrar ediyorum, öznel yönlendirmeler, kişisel etkiler de bunun dışında değildir; ancak, tarihin, her şeye rağmen belli bir seyri, mutlaka vardır. Ve de, toplumsal ve siyasi olan her şey, görünmez bir iple değil, görünür, ete kemiğe bürünmüş yasalar sayesinde iç içe geçmiştir.

Örneğin, Osmanlı yıkılmamışsa eğer, Orta Doğu’nun göbeğinde, modern bir ulus-devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışsa, doksanlarda Bosna’da iç savaş olmaz! Suriye’de, İran’da, Irak’ta, bugün yaşananlar yaşanmaz! Tk, tüm bunlardan habersizmiş gibi davranıyor ya da daha kötüsü, tüm bunlardan gerçekten habersiz! Ulusal solcu olma iddiasında bulunan bir yazar, evvela, bu “basit şeyleri” okumalı, öğrenmeli!

Zaten, dedim ya, şu olmasaydı n’olurdu, tipi kurgular, bu yüzden de hoş değil. Bunu yaratıcı hale sokmak, emek ister. Ya beş yılınızı ayırıp Osmanlı olmasaydı, bölgede ve dünyada olacak veya olmayacak her şeyi hesap edip roman yazacaksınız ya da hiç bu işe girip kendinize güldürmeyeceksiniz! Her halükarda eksik olacaktır bu kurgu yine; ama en azından şimdiki gibi “amatör ilk roman” yazarı durumuna düşmekten kurtulursunuz!

Ne kadar yazık, kitapta bu komikliğe örnek o kadar çok şey var ki! Hepsini not almakla uğraşamadım; ancak, ABD sömürgesi Osmanlı’da, Ruhi Su diye bir adam var, iyi mi? Boğaz Köprüsü de aynen yerinde! Hele ki, insanların hala eski yazı öğreniyor olması… Tk, siyasi felsefenin yanı sıra, siyasi tarih de öğrenmeli! İkinci Savaş öncesi, dünyada yaygın görülen klasik sömürgecilikte, emperyalist ülkeler, sömürge halklarına, evvela ana dillerini yasaklar, onları ulusal bilinçten bu şekilde uzak tutmaya çalışırlardı.

Öte yandan, ABD’nin 1924’te bu coğrafyada ne işi var; İngiltere, Fransa gibi dönemin “büyük ülke”leri, henüz silik ABD’yi, nasıl olmuş da buraya sokmuş? Kendileri, o dönem, fiilen işgal ettikleri Anadolu’dan nasıl çıkıp gitmişler? Anlıyoruz evet, Tk, günümüzle ilgili “mesaj verebilmek” için, ABD’yi işin içine sokuyor; ancak, bu seferde ortaya, cehaletle malul bir metin, senaryo çıkıyor.

Bu işin bir yönü, bir de şurası var. Tk’de görülen, yazdıklarından çıkardığım sonuç, tipik bir “Batıcı-laik kafası”dır. Bu kafa da çok tehlikelidir. Örneğin, Fazıl Say, 2001’de, ABD’nin Afganistan’ı bombalamasını, medeniyet adına, olumlu buluyordu. Zira, Batı, Doğu’dan daha ilerici idi. Tk, bu kadar bilinçsiz değil, kabul; ancak, olayları tarihsel, siyasi ve doğal seyir açısından değil de, olağanüstü gelişmelerle okumaya çalışmak da, ülkemizde sık görülen “Atatürkçü” tiplere mahsus bir özelliktir.

Yukarıda, Selanik’te Sonbahar’ın, Tk’nin değişiminin manifestosu olduğunu söylemiştim. Yineliyorum, yazar bunu dile getirmese de, bu böyle. Bir yazarın bu sıçramasını, edebi bir eserle yapmaya çalışması ve bunu halka sunması, gayet anlaşılırdır ve ne olursa olsun, böyle bir çaba takdir edilesidir. Bu sıçramanın teorik altyapısı olarak seçilen ulusal sol da nedir, netleştirmek için, yazarın satırları ile tekrar edelim: “Ulusal sol, memlekete hâkim olan yeni kapitalizmin mağdurlarına sahip çıkmak demek. Onun dayanıştığı küresel sisteme karşı ‘mazlum milletler’ ile dayanışmak demek. Ulusal sol düşüncenin bitmek gibi bir lüksü yok. Hatta duruma bakılırsa, olayı yeni başlıyor.” (Kelebek, 11.7.2011)

Romandan ve röportajlardan çıkanı da, bunu önceleyecek şekilde özetlersek; Tk’nin iddiası şu: 1. Cumhuriyet kurulmayabilirdi, kuruldu; fakat, AKP tarafından yıkıldı, M. Kemal’i ve mücadelesini güncelleyerek ve de ulusal sol anlayış ile, yeniden bir cumhuriyet kurabiliriz. Çözüm yolunun doğruluğu, yanlışlığı bir yana, güzel. Evet, bugüne dek sıradan aşk romanları yazmaya çalışan, gamzeli sevgilileri ile haber olan bir yazarın, kendisine bir yol seçmesi ve kalemini de buna adaması, gayet güzel.

Ancak, bu yola girmiş bir yazarın da, buna uygun davranması gerekli; Tk, önce, kişisel manifestosu da olsa, bir roman yazma iddiası taşıyorsa, buna dikkat etmeli. Tarih ve siyaset bilgisi, edebiyatı besler, ilgili alanlara kafa yormalı. Bu yolda, bu şekilde ilerlemesinin, Kelebek gibi bir yerde de mümkün olmadığını anlamalı. Cumhuriyet gazetesinden kaçıp Aydın Doğan’a sığınmak, hiç de hoş değil. Ulusalını falan boş verin, ben solcuyum diyen birisi, evvela, kariyer hırsını yenmeli, parayı pulu, şöhreti elinin tersiyle itmesini bilmeli. Hoş, bunları, Tk, bizi dinleyecek diye değil, olması gerekeni söyleyelim diye yazıyoruz.

Unutmadan, Tk, bir daha asla, “Romanın tanıtımı için katıldığım söyleşilerde dile getirmeye çalıştığım fikirler meğer birkaç ay önce kitap olmuş. Deneyimli gazeteci Merdan Yanardağ ‘1. Cumhuriyetin Sonbaharı’ adlı kitabında 1923 Cumhuriyetini sona erdirmek için yapılanları anlatıyor.” gibi saçma sapan sözler sarf etmemeli. Merdan Yanardağ ve pek çok önemli devrimci-sosyalist yazar, bunları zaten yıllardır anlatıyor; böyle bir laf, Tk’nin sadece okumazlığını, cehaletini belgeliyor.

Manifesto konusunu, daha da özelleştirerek sürdürüyorum. Kitapta, tasasız popçu Atilla, Paşa’nın mektuplarını okudukça ayılıyor ya, sonrasında, yavaş yavaş özeleştiri yapmaya başlıyor: “İnsanlar müziğimi günlük dertlerinden ve hayatın keşmekeşinden kaçmak için dinlerdi. Kafalarını rahatlatmak, fazla düşünmemek için. Bunlar ancak uyumak isteyen bir bebeğin annesinden isteyebileceği şeylerdi… O güne kadar siyasetle ilgilenmeyecek kadar politik olmayı bir şekilde becermiştim.” (Sf. 248)

Bir tane daha: “Bugüne kadar çerez niyetine şarkılar söylemiş bir gerzek olabilirim. Ama bundan sonra bambaşka şeyler yapacağım, emin ol.” (Sf. 261) Ben bu satırları okuduğum anda, konuşanın Atilla değil, Tk olduğunu anladım. Evet, dikkat edilsin, Vatan’daki, Kelebek’teki köşelerinde; incir çekirdeğini doldurmayacak cümlelerin yazarı Tk, nedametini paylaşıyor bizimle. İyidir, hatasını anlamışsa eğer, iyidir. Ancak dediğim gibi, çok çalışmak gerek, çok.

Başlarken, Tk’nin, ilk romanını yazdığını itiraf ettiğini söylemiştik. Bu, kendi iddiasıydı, yazıda bunu sorgulamaya çalıştık. Ortada, yine, pek de başarılı bir üretimin olduğunu söyleyemiyoruz. Bunca yıldır kalem oynatan birinin, henüz, içinde “ne… ne…” bağlacı olan bir cümlenin yükleminin olumsuz olmaması gerektiğini, öğrenemediğini görüyoruz. Üzülüyoruz. Ama seviniyoruz da, en azından yazar, artık, Bu İşte Bir Yalnızlık Var adlı çalışmasındaki gibi, “31 çekmenin tek kötü yönü, yalnızlığı sevdirmesidir,” tipi “vecize”ler üretmiyor.

Buna ek, Tk’nin, kendisini geliştirmeye yönelik tüm eylemlerinden dolayı, kendisini kutluyoruz. Pamuklara, Eliflere, Cananlara teslim edilen ve de ülkemiz gibi sonbaharını yaşayan Türk edebiyatının, bu eylemlere dahi uzak kaldığını düşünürsek, Tk alkış bile hak edebilir.

Son olarak, Tk’ye, Politzer’in, Felsefenin Temel İlkeleri kitabını, veya ona muadil bir eseri, tavsiye ediyoruz; kabul buyursun.

28 Tem’11

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com 

Can Lafcı’dan “Kafası Güzel” Bir İlk Roman: “Karanfiller Ölürken”

17 Nisan 2011 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Edebiyat, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Can Lafcı’nın “Karanfiller Ölürken” isimli debut romanı Phoenix’den yayımlandı…

Metinden alıntılar:

Kendime bile anlatmıyorum Zakir Amca neyini anlatayım”

“Rakı var masada korkma anlat”

Rakıya güvenip kendisine bile anlatamadığı şeyleri anlatmaya başladı.

Hayatı, zarar görmeden atlatamayacağını bildiği bir trafik kazası gibi gören, kararsızlığının ve başına henüz gelmemiş aşk acılarının bezginliğini bile okuyucunun sırtına yükleyen, hayata karşı şiddet kullanmayan pasifist bir kahramanla çıkılan tren yolculuğu kadar melankolik bir ilk roman.

Atları, sahiplenemediği kadınları ve kendine has mizah anlayışıyla alkol oranı oldukça yüksek, erotizm soslu, fırında enginar kadar leziz…

“Aslında yaşanması gereken değil, yaşanmaması gerekene aşk denmeli. Her şey mantıklı ve yerli yerindeyken yaşanan ilişkiden aşk nasıl çıksın ki? Çile yok, ezilme yok, eziyet yok. Aşk buna denemez.”

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine

25 Aralık 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

Orhan Pamuk - KarOrhan Pamuk, Kar’da (2002), Türkiye’nin siyasal haritasını, güncel ya da geleneksel dertlerini, Doğu-Batı problematiğini, “kendi” ya da “başkası olma”, kimlik kargaşası gibi sorunları yazınsal olarak kat ediyor. Türkiye’nin tüm sıkıntılarını kucaklama ve her şeyi anlatabilme kaygısı Kara Kitap’ta olduğu gibi bu kitapta da kendini belli ediyor. Bu bağlamda Kar’da Pamuk’un siyasete dolaysız ve içerden yaklaştığını kendi ağzından da dinleyebiliriz.

Kendisiyle 2000 yılında yapılan bir söyleşide şöyle diyor Pamuk:

“Şimdiye dek aslında bunun hep tersini savundum ben, güncel dertler, güncel siyasî sorunlar romancının dengesini bozar dedim. İnsan bunlara kitapları dışında enerji yetiştirmeli diye düşünüyorum çünkü. Ama uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konu var. Güncel dertlerimize oturan bir konu. Biraz da kaçındığım bir şey yapmak istedim bu kez…” (Nilgün Cerrahoğlu ile Söyleşi, Milliyet, 2000)

Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994) ve Benim Adım Kırmızı’da (1998) olduğu gibi polisiye atmosferin egemen olduğu Kar; siyasal partilerden (Refah ve ANAP); şeyhlerden, İslamcı örgütlerden; PKK ve Hizbullah’tan; Batı aydınlanmasından, Doğu-Batı sorunundan, postmodernistlerin yoğun olarak tartışageldikleri “özdeşlik” ve “farklılık” mantığından “ikizlik teması”na birçok konu üzerinde dönüp duruyor.

Kara Kitap Yeni HayatBenim Adım Kırmızı

Peki, bu denli gerçekçi bir izlenim veren Kar, nasıl bir kurguya sahip ve Kar’da postmodern olarak nitelenebilecek biçim öğeleri neler? Buna geçmeden önce romandaki bazı göndermelere değinmek istiyorum.

Romanın daha ilk sayfalarında Yeni Hayat’a bir gönderme var:

“…belki de bütün hayatını değiştirecek bir yolculuğa çıkmış olduğunu ta baştan anlayıp geri dönebilirdi.” (s.10)

Yeni Hayat’ın anlatıcı-kahramanı da (Başkahramanın ismi, Pamuk’un ismi ile uyaklıdır: Osman) yolculuklara (taşrayı, sözümona Anadolu’yu boydan boya gezer) çıkar.

Kar’daki “Yeni Hayat pastanesi” de (s.2) isimsel bir anıştırma, dahası direkt bir göndermedir.

Yeni Hayat’a bir gönderme de, eski bir solcunun Ka’ya (Franz Kafka’nın Joseph K.’sından ödünç alınmış bir isim) söylediği biçimiyle şöyledir:

“Kitapçıdan bir namaz hocası aldım kendime. Önümde yeni bir hayat başlıyordu.” (s.59)

Anımsanacağı gibi Yeni Hayat , “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” tümcesiyle başlar. Osman ve üniversiteli arkadaşlarının bu esrarengiz kitabı (ki okudukları kitabın ismi de Yeni Hayat’tır) okumaları ve ardından kayıp ve gizemli bir serüvene yol almaları Yeni Hayat’ın konusudur. Üniversiteli gençlerin okudukları kitap nasıl romanın (Yeni Hayat) ta kendisi ise, Kar romanı da özdeş bir postmodern kurgu üzerine inşa edilmiştir.

Yeni Hayat ve Kar romanlarını şöyle karşılaştırabiliriz:

YENİ HAYAT:

1) Güncel Hayat

2) Bayiler İmparatorluğu

3) Şifreli isimler: Serkisof, Zenith, Omega

4) Şiddet/Araba Kazaları

5) Kapitalist Göstergeler: Arçelik/OPA

6) Politik kurumlar: CIA/Özel Ajanlar

7) Paranoya

KAR:

1) Güncel Hayat ve Yakın Tarih

2) Siyasal Örgütler

3) Lacivert

4) İşkence/Terör/İntihar

5) Coca-Cola/Aygaz

6) MIT/Darbeciler

7) Vurulma Korkusu

Kar’da medya kişiliklerine, öldürülen aydınlara örtük ya da örtüsüz göndermeler de var: Güner Ümit’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Turan Dursun’a, Çetin Emeç’e… Ve postmodern yapıtların olmazsa olmazı metinlerarası göndermeler: Ivan Turgenyev’in roman kahramanları… Sessiz Ev’deki (1983) Nilgün de Babalar ve Oğullar’ı okuyor… Ayrıyeten Hegel’in “özdeşlik mantığı” da sorunsallaştırılıyor…

Orhan Pamuk

Şimdi Kar’ın postmodern kurgusunu inceleyelim…

Anlatıcı, romanın 11. sayfasında okuru uyarıyor:

“Ka’nın eski bir arkadaşıyım ve başına gelecekleri daha bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan önce biliyorum ben.”

Böylece Ka’nın, anlatıcının yazınsal serüveninde ya da yapıtın kurmaca biçiminde bir araç olduğunu öğreniyoruz:

“Bir içgüdüyle ve o günlerde içimden sık sık geçen ifadeyle ‘tıpkı Ka gibi’, çıkardığım bir deftere yazdıklarım okuduğunuz kitabın başlangıcı olabilir: Ka’dan ve onun İpek’e duyduğu aşktan kendi hikâyemmiş gibi söz etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Dumanlı aklımın bir köşesiyle de kendimi bir kitabın ya da yazının iç sorunlarına kaptırmanın aşktan uzak durmanın tecrübeyle edinilmiş bir yolu olduğunu düşünüyordum. Sanıldığının aksine insan isterse aşktan uzak durabilir.”

“Ama bunun için hem aklınızı çelen kadından, hem de sizi o aşka kışkırtan üçüncü kişinin hayaletinden kurtulmanız gerekir.” (S.382)

“Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka, bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin kendi dışından bir yerden ‘geldiğini’, kendisinin onların yazılması (…) için yalnızca bir araç olduğuna inanıyordu.” Bu pasaj Ka’nın yazının ya da metnin kendisi olduğunu ima eder okura.

“Ka notlarını kendisinin bu ‘edilgenlik’ durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç yerde yazmıştı.”

Şiirleri biten, “altıgen kartanesini” tamamlayan Ka, “yok olur”, bir başka deyişle, “yazının kendisi olur.” Şiir kitabı “Kar”, elimizdeki Kar adlı anlatıdır.

Altıgen Kar Tanesi

Anlatıcı:

“Bunların ne kadarı rastlantı, ne kadarı benim kurgumdu.” (S.413) ya da “…ama kahramanımızın orada söylediklerinin de hepsinin doğruluğundan emin değilim.” (S.73)

diyerek hem okuyucuyu üst-kurmaca bir metinle karşı karşıya olduğuna ikna eder hem de romancının çıplak ontolojik gerçeğe tümüyle ulaşamayacağını belirtir. Zaten özneler kendilerini romancıdan daha iyi tanırlar. Romancı onların ne düşündüğünü tam olarak kestiremez:

“…bu basmakalıp rollerin erkek yazarları da aslında kadın kahramanlarının erotizmi ve toplumsal görevleri konusunda ondan daha derin ve ince fikirlere sahip değillerdi.” (S.345)

Ayrıca “…sanatla gerçeğin karıştırılmaması gerektiğini…” savunur anlatıcı.

Kar’daki kahramanlardan Kadife’nin şu sözleri kahramanların kişileşme arzularıyla ilgili bir fikir verir bize ve biz de onlar “kahraman olduklarının bilincindeler” gibi ironik bir durumla karşı karşıya kalırız:

“İnsan bazen tanımadığı ve bir daha hiç görmeyeceğine emin olduğu birisine bütün hikâyesini anlatmak ister ya, her şeyi. Eskiden Avrupa romanlarını okurken kahramanlar yazara hikâyelerini sanki böyle anlatmışlar gibi gelirdi bana. Avrupa’da üç beş kişi benim hikâyemi böyle okusun isterdim.” (S.235)

Şöyle de diyebiliriz:

19. yüzyılın realist ve natüralist roman anlayışını/geleneğini (Honore de Balzac’dan Emile Zola’ya) sorunsallaştıran Orhan Pamuk, gerçekle kurmaca arasındaki bağı sorgular. Metnin okuyucuya rağmen göreliliğini imler:

“Romancı Orhan, şair arkadaşının zor ve acı hayatındaki karanlığı ne kadar görebilir.” (S.261)

Kar

Pamuk, kitabının geleceğini, bir yazar olarak konumunu, eleştirmenlerin tavrını da sorunsallaştırır:

“Türk şiirine getireceği modernist yenilikten dolayı pek çok eleştiri ve saldırıya uğrayacağını (…) düşünürdü Ka.” (S.295) “İyi bir şairin, doğru bulduğu ama şiirini bozar diye inanmaktan korktuğu kuvvetli gerçeklerin yalnızca çevresinde dönmesi gerektiğini ve bu dönüşün gizli müziğinin onun sanatı olacağını Ka (…) bana söylemişti.” (S.226) “Beni ukalâ, entelektüel ve yarı deli bulan Türklerle de aram iyi değildi artık.” (S.39)

Pasajdan da anlaşılabileceği gibi, şair konumu vurgulanan Ka, aslında romancı Orhan Pamuk’tan başkası değildir.

Kar’da bir ansiklopedi maddesinin (S.213) yanında gazete yazıları da görürüz. (S.32–35, 294–295) Bunların varmak istediği telos, gerçek ile kurmaca, hayat ile sanat arasındaki ilişkileri betimlemektir.

Orhan Pamuk, kitabında belgesel araştırma kitaplarının biçimini de kullanır ve tarihsel romanların gerçekle kurgu arasındaki konumuna eğilerek türlerarası geçişliliği imler:

“Lacivert’in (…) ne düşündüğünü merak edenler kitabımızın (…) otuz beşinci bölümünün beşinci sayfasında ‘idamımın’ kelimesiyle başlayan kendi kısa hikayesine de bakabilirler…” (S.73)

Yanı sıra biyografik roman türü de sorunsallaştırılır Kar’da.

155. ve 159. sayfalar arasındaki kusursuz anlatım, genellikle postmodern yazarların yapıtlarında rastlandığı gibi hakikat ve oyun karşıtlığının birbirinin yerini aldığı, iç içe geçtiği sayfalardır.

Kar, “şimdiyi hayal gibi yaşayan” bir yazarın elinden çıkma bir metin. Güncel-siyasal havayı koklamasının yanında anlatının kendi iç sorunlarını da kuşatan Kar, Pamuk’un yeni biçim denemelerini sürdürdüğü, kimilerinin iddia ettiği gibi “yaşamasız bir yazar” olmadığının bir diğer kanıtı.

**********

Not: Alıntılar “Kar” romanının 2002’de İletişim Yayınlarınca yayımlanan ilk baskısına aittir.

Yazan: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazıyı 2002’de, Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken yazmıştım. Edebiyatseverler (elbette Orhan Pamukseverler) ve SanatLog.com takipçileri ile özellikle paylaşmak istedim. Birkaç ufak ekleme dışında yazıda herhangi bir değişiklik yapmadım…

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi

Cem Şancı ile bir röportaj yaptık. Aşağıda tam metni bulabilir; hatta okuyup Cem Şancı dünyasına adım atabilirsiniz…

Dikkat! Ezberlerine körü körüne bağlı, kuralları yıkmaktan aciz ve özgürleşmekten korkan insanların canını yakacak bu metni okumamaları sitemiz adına rica olunur. SanatLog

SanatLog: Bir Kadın Masal İster romanı gerçek bir hikaye üzerine kurgulanmış. Öyküde sizi etkileyen ve onu kurgulamaya götüren neden nedir?

Cem Şancı: Öyküyü ilk duyduğumda kahramanlarının yaşama karşı duruşları beni etkilemişti. Uzun zamandır aradığım, örnek gösterilecek ve yaşamdan tüm beklentilerin bittiği, artık kimseye bir borcunuzun kalmadığı noktada yaşanacak aşkın, nasıl yorumlanacağını gösteren çok güzel bir örnekti. Yıllardır romanlarımda anlatmaya çalıştığım, toplumun, kuralların, geleneklerin, komşuların, çevrenin etkisi ilişkiden atıldığında ortaya çıkacak aşk gerçek aşktır ve bugün bizim alıştığımız, tanımladığımız aşktan çok farklıdır, söylemini ispatlayan bir öyküydü. Üstelik yaşanmıştı.

SanatLog: Kitabınızın genelinde kuralları, ezberleri, dikteleri yıkan ve hayatı daha umursamaz yaşayan karakterler göze çarpıyor. En büyük argümanları ise hayatı ciddiye alıp küçük hesaplar peşinde koşarak geleceğini daha sağlama almaya çalışırken hiçbir zaman o sağlama alınmış mutlu ve huzurlu geleceğe ulaşılamayacak olması üzerine sözleridir. Toplumsal hayatta yaşanan huzursuzluk ve memnuniyetsizlik ortamının bununla ilgisi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Cem Şancı: Toplum insanlara küçük yaşlardan itibaren belli hedefler koyuyor. Beynine kazıyor bunları. Haliyle, bireyler yetişkinliğe gençliğinde hala bu travmanın etkisinde, aklına kazınmış görevleri yerine getirmek için çabalayıp duruyor. Çok az insan, aslında ulaşmaya çalıştığı hedeflerin onun arzusu olmadığını, annesinin, babasının, komşuların, çevrenin ondan istediklerini yerine getirmek için kıçını yırttığının farkına varabiliyor. Aşk bile bu ezberlerle yaşanıyor. Kız çocuklarına, evlilik yaşına gelince hemen bir koca bulması gerektiği, gösterişli bir düğüne kocasını çevreye gösterip, bir prenses edasıyla salına salına nikah defterine imza atması gerektiği ve kocası ona kraliçeler gibi bakarken, kocasının rahmine bıraktığı çocuklarını büyütmesi gerektiği anlatılıyor. Erkek çocuklarına da kızların arzularına hizmet etmeleri, kız erkeğin soyunu devam ettirecek çocuklar için rahmini açmışken, erkeğin de kızın her ihtiyacını yerine getirip, onun etrafında pervane olması gerektiği anlatılıyor. Ve zaten sorgulama yetisinden yoksun bırakılan bu gerizekalı çocuklar tüm hayatları boyunca beyinlerine kazınan bu hedefler için kendilerini paralıyor. Şimdi, bir yandan baktığınızda, aslında istenen şeyler mantıksız değil. İnsanoğlunun yok olmaması için her jenerasyonun çocuk doğurması ve çoğalması lazım. Eğer sadece bir jenerasyon üremeyi reddederse insanlık evrenden silinir. Doğum gibi zor ve kırılgan bir süreci sağlıklı biçimde başarmak için de çocukların beyinlerine kazınan bu ezberler aslında insanoğlunun menfaatine. Ama bunu, insanları beyni yıkanmış, mutsuz robotlara dönüştürerek yapmak yerine, aynı zamanda mutluluğu, doyumu, mantığı yücelterek sağlamak da mümkün. Eğitimli, sorgulama yetisine sahip, yüksek bilinç düzeyine sahip bireyler yetiştirmeye dayalı bu sistemi ise, dünya lordlarının istemediğini düşünüyorum; zira herkesin yüksek bilinç düzeyine sahip olduğu bir gezegende, emeği sömürülecek enayi bulunamazdı. O yüzden, günümüzde aşkın, dünya lordlarına enayi yetiştirmek için kullanıldığını, tüm evlilik saçmalıklarının, salakça, mantıksızca kuralların, kıskançlıkların, patır patır doğurulan çocukların, çalıştıracak köpeğe ihtiyaç duyan lordlarımızın arzusu olduğuna inanıyorum. İnsanları eğitmeyip de sadece üreyin diye çalışan bir sistemin başka bir açıklamasını bulamıyorum.

SanatLog: Romanınızda masalların gerçek olabileceği üzerinde durmuşsunuz. Bu tanımla hiçbir şeyin imkansız olmadığını vurgulamışsınız. Fakat bu imkansızlıkları aşmamamız için bazı engellerden de bahsediyorsunuz. Peki, bu engeller, kurallar, normlar, dikteler mi yoksa kendi önyargılarımız mı?

Cem Şancı: İnsanoğlunun kulaktan kulağa yaşattığı masallar, aslında yasak olan düşüncelerin, yaşamların insanların zihnindeki yansımalarıdır. Yani, bir topluma nasıl yaşayacakları ve nasıl davranacaklarına dair kurallar getirir ve bunun dışına çıkanları yok etmekle, toplum dışına itmekle tehdit edip, bugün olduğu gibi, belli kalıplarla yaşamaya izin verirseniz, eğitilmemiş de olsa insan zihni, mantığın sesinin ona fısıldadığını duyacaktır ve konuşmaya, karşı çıkmaya korksa bile o mantık sesinin fısıldadıklarını içinde barındıran masallar üretecektir. Haliyle, gerçekten uzak, farazi hayal ürünleri sandığımız masallar aslında, bastırılmış, ezilmiş insanoğlunun zekasının isyan sesidir. Gerçek olamayacak kadar hayal ürünü, uydurma gibi görünürler; çünkü içinde yaşadığımız gerçek, masallardaki hayatı yasaklamıştır. Bize gerçek olması mümkün görünmez. Oysa, etrafımızı saran kuralları, gelenekleri, normları üstümüzden atabilsek, masalları pekala gerçek kılarız.

Cem Şancı

SanatLog: Kitabınızın bir de aşk ekseninde döndüğünü ve klasik aşk cümlelerini yakıp yıktığını görüyoruz. Aşkın somutlaştırılması üzerine bir itirazınızın olduğu ve bedensel aşkın varlığına inanamadığınızı söylediğiniz satırları okuduk. Çevremizdeki bütün insanların ağızlarından düşürmedikleri, atıp tuttukları aşk hakkında neler söylemek istersiniz?

Cem Şancı: Yalan olduğunu söylerim. Çiftler bir yandan birbirine, hayatın anlamını diğerinde bulduklarını, gönül ve zihin köprüsüyle birbirlerine bağlandıklarını, maddenin ve dünyanın, varlığın da ötesinde ruhani bir bağ kurduklarını dile getirirken öte yandan, birbirlerini başka bedenlere dokunma kavramı üzerinden yargılayabiliyorlarsa, o söylenenler yalandır. Bu kadar basit. Eğer sevdiğiniz insanın bedenine başka birinin dokunması sizi çileden çıkarıp, kapıyı camı indirtiyor, cinayet işleyecek veya ondan vazgeçecek kadar kudurmanıza neden oluyorsa, sizin için o, bir et parçası demektir. Onun bedenini kendinize tapulanmış bir ev, araba gibi görüyorsunuzdur ve başkası ona dokunduğunda hanenize tecavüz edilmiş, otomobiliniz çalınmış gibi sinir krizi geçiriyorsunuzdur. Oysa sevdiğiniz kişi bir insandır ve çok karışık, kompleks bir kimyasal, duygusal, düşünsel mekanizmaları vardır. Bir insanı, o mekanizmalar şekillendirir ve siz aslında o mekanizmaya aşık olursunuz.
Şimdilik insanoğlunun bilinç düzeyi, bir insanı malı yapmadan aşık olmayı anlayacak seviyede değil ama mantık burada devreye giriyor ve her geçen gün bu vahşi sahip olma dürtüsünün, beden tapulamacılığın önüne geçiyor. Yüz yıl önce bir erkeğin, bir kadının tenine dokunması bile tabuyken ve sırf bu yüzden kocası, eşini boşayabilirken, bugün mesela kadınlara erkek masörler tarafından masaj yapılması tüm dünyada çok olağan bir hadise. Demek bir erkeğin, eşinizin, sevgilinizin, sırtına, omuzlarına, bacaklarına dokunması öyle ölümcül bir olay değilmiş? Şimdi, yüz sene önceki insanları çağırıp karşımıza alalım ve onlara şu soruyu soralım? Ne oldu? Ortalığın ağzına sıçtınız, dünyanın ebesini siktiniz, kadınları, erkekleri birbirine dokunmaktan korkan salaklara çevirdiniz de ne oldu? Bak, erkek ve kadın birbirine dokunuyor, masaj yapıyor ve dünya yıkılmıyor. Ne oldu?
Haliyle yüz yıl sonra da, o zamanın insanları dönüp bize bakacak, aşkı bedensel sadakatla tanımlayan salaklar olduğumuzu düşünüp, bize götleriyle gülecekler.

SanatLog: Kitabın en dikkat çeken karakterlerinden biri de Bilge. Bilge karakteriyle bir toplumsal eleştiri yapmışsınız. Bizleri okurken Chuck Palahniuk tarzı bir sorgulamaya götürdü diyebilirim. Gerçekten sosyal düzende zenginlerin çirkin ve kirli bir hayatı olduğunu aksine daha fakir insanların insanlık ideasından daha fazla pay aldığını söylemek mümkün mü?

Cem Şancı: Vahşi bir dünyada, herkesin paranın peşinde olduğu bir dünyada, elinde parası olan birinin bunu elinde tutabilmesi kolay değil. En basit örnekle, cebinizde parayla karanlık bir sokağa girerseniz, biri gelip kafanıza vurup paranızı alır. Modern dünyanın tüm mekanizmaları da, onu kuran lordlar tarafından, elinizdeki değerli maddeleri hatta emeğinizi almak, bir şekilde kendilerine mal etmek üzerine kurulu. Haliyle, zengin olmak, o değerleri elinizde tutabilme becerisini de gerektiriyor. Bir bankaysanız, kasanızdaki parayı korumak için silahlı korumalar tutmak zorundasınız. Zengin bir işadamıysanız, mal varlığınızı korumak için sinsice düşünmek zorundasınız. Öte yandan, fakirseniz de, size kuruş vermemek ama elinizdekileri almak üzerine kurulu bir düzende hayatta kalmak için o düzenin kuralları dışına çıkmak zorundasınızdır çünkü o kurallarda fakir insanı rahata ve refaha kavuşturmak için bir düzenleme yoktur. Buna kısaca sosyal adaletsizlik diyoruz ve sosyal adaletsizliğin olduğu bir toplumda, Bilge’ler de çıkar, Dövüş Kulüpleri de.

SanatLog: Roman aslında edebiyat dünyasında bir ilke de imza attı diyebiliriz. Benim Çokluortam Sanat Eseri dediğim yeni bir tür edebi eser yarattınız. Müziklerle bezenmiş bir kitap, sinema filmi çekilecek bir öykü ve bir web adresi olan bir eser. Sayfalarda linkler paylaşıp insanları olayların atmosferine çekmeyi başaran yaratıcı bir hamle gördük. Peki, böyle bir eser yaratma fikrine nasıl kapıldınız?

Cem Şancı

Cem Şancı: Dijital çağın artık bu tür eserlerin ortaya çıkmasına imkan verdiğini gördüm. Uzun zamandır bunun gibi bir iş için fırsat kolluyordum ama yıllar önce ne youtube vardı, ne müzik, video paylaşımı gibi imkanlar mevcuttu. Aslında, bu kağıda basılı roman da tam olarak istediğim sonuç değil. Elektronik kağıda basılı, kullanıcıların ekranın üzerindeki linklere basıp doğrudan ilgili web sayfalarına gidebileceği, metinde bahsi geçen melodileri dinleyebileceği, kendi müziğine, video öğelerine sahip romanlar hayal ediyorum ama onun için de henüz vakit var. Bir Kadın Masal İster, bu haliyle, yakın gelecekti roman deneyiminin küçük bir denemesi oldu.

SanatLog: Romanın bir de doğum öyküsünü kaleme aldınız. Doğum anını okuyucuyla paylaşmak, üslubunuz, müzikler, bir sinema filmi ve bir web sitesiyle birlikte roman, okuyucuyu dört yanından kuşatıyor. Roman sanki biz okuyucularla birlikte yazılmış gibi oluyor ve olayların gerçek dünyada izdüşümleri varmış hissine kapılıyoruz. Romanda Bilge Karakterinin “(…) çöpe atacağın şeyleri değil de, işine yarayan bir şeyini paylaşır mıydın?” diye bir cümlesi var. Sizin de bütün bu çokluortam desteği ve doğum öyküsüyle yapmaya çalıştığınız şey romanı okuyucuyla “paylaşmak” mıdır?

Cem Şancı: Elbette, tüm o detaylar çöpe atılacak detaylar değil, aylar süren bir çalışmanın, çabaların sonucunda ortaya çıkmış anılardı. Kitap güncesi yayınlamak aslında çok yazarın hayalidir ama çoğu kez başarılamaz, zira romancı ya çok yorulmuştur ya da çevresindeki dangalak yayıncıları, akıl danışmanları, okura bu kadar çok sır vermenin ve fil dişi kulesinden inmesinin karizmasını sarsacağını söyler. Sonuçta yazar da kitap güncesinden vazgeçer. Fakat tüm bu yayıncılık klişeleri benim için anlamsız olduğundan ve okurunda uzak, fil dişi kulesinde yaşayan yazar imgesinin büyük bir yalan olduğunu bildiğimden, yazarların hayatın içinden beslenen, yaşayan, toplum içine karışan insanlar olması gerektiğine inandığımdan, bir roman güncesi yayınlamamın önüne kimse geçemedi.

SanatLog: Kitabınızda internet dünyasının ünlü sözlük yazarlarından Author karşımıza çıkıyor. Bugüne kadar kitaplarınızda başkarakteri sizle ilişkilendirip o hep eleştirdiğiniz kurguyla gerçeği ayıramayan insanlara yine kurgu olan ama söylemleri sizinkilere daha çok benzeyen Author karakterini öyküye ekleyerek mi bir cevap vermek istediniz?

Cem Şancı: Author, on sene önce aklımdaki fikirleri, olgunlaşmamış kurguları daha sonra istediğim yerden ulaşabileceğim gibi online olarak sözlük mecrasına kaydederken ortaya çıkan bir karakter. Ben müsveddelerimi sözlüğe kaydederken, o sıralar değil popüler olmak, kimsenin ne olduğunu bile bilmediği sözlükte beni takip eden okurlarım oluşmuş. Bu insanların tepkileri, cevapları, karşılıkları ile interaktif bir online roman karakteri doğdu ve on sene içinde gelişti. Yeri geldi parmaklarımın pasını atmak için kullandığım bir karaktere dönüştü. Ama sonuçta bugün savunduğu değerler benim de hayat felsefemin özünü oluşturuyor. Haliyle, onu artık sanal mecralardan çıkarıp, kağıda geçirerek ölümsüzleştirme fikri çok da hoşuma gitti. Merak edenler, Author’un kimliği, karakteri hakkında ipuçlarını romanın sayfaları arasında bulabilir.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Masallar Diyarından Bir Aşk Öyküsü

13 Kasım 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Bir Kadın Masal İsterİmkansızın kapısının aralandığını düşünün. Tüm o sonu mutlulukla biten masal diyarlarından kopup gelen kahramanların gerçek dünyada bir karşılıklarının olduğu, aşkın tanımının sonsuzluğuna yakışır şekilde anlatıldığı, kuralların olmadığı ve her istediğinizi yapma cesaretinizin olduğu bir dünyayı. Bunu yaşanmış bir öyküden yola çıkaran oluşturan bir yazar, Cem Şancı.

Bir Kadın Masal İster adlı son romanıyla okuyucularla buluşan Cem Şancı, ezberler dünyasında dudaklarından küfür eksik olmadan isyankar tavrını sürdürmüş, hepimizin kurallar ve kodlarla yaşamaya çalıştığımız evrene “siktir”i çekebilmiştir.

Roman, gerçek bir aşk hikayesinin kurgusu olarak karşımıza çıkıyor. Cem Şancı’nın sürükleyici üslubuyla ve mizahi yaklaşımıyla kurgulanıp günümüz aşklarına bir gönderme yapıyor ve toplumsal sorunları da belirtmekten geri durmuyor. Kuralları ve insanların ona yapmasını söylediği tüm düsturları yıkan, asi, küfürbaz ve kuralsızlığını aşkla birleştiren başkarakter Baran ve onun bir kadında bulmak istediği her şeyin sahibi olan Dilek arasında geçen bir aşkı anlatıyor. Günümüz aşklarının sayı yapmalı, yapmacık, bedensel tandanslı kurallarına da lanetler okuyan ve aşkın sonsuzluğunu sonlu bir bedene atfetmeyen gerçek tanımını yaparken bir yandan da bütün kuralların anlamsızlığına ve her insanın kendi kuralı olduğu -şu an için- ütopik olan dünyaya bir özlemin satırlarına da tanık oluyoruz. Ayrıca Cem Şancı bu kuralsızlığı bir de imkansızlığın olmadığı bir evrene de götürmüş ki bunu da kurgudaki masal karakterlerinin gerçek dünyadaki izdüşümlerinde görebiliyoruz. Toplum eleştirisini yaparken kuralların kısıtlayıcı yanlarının mutlak mutluluğa engel olduğunu ve herkesin kendi kurallarıyla yaşamasının mutluluğu yakalamanın gerek şartı olduğunu bizlere fısıldıyor Cem Şancı. Kitap da daha önceki kitaplarındaki gibi küçük yan hikayelerle bazı sıra dışı karakterlere de yer veriyor ve onların ağzından yapıyor bu toplumsal eleştirileri. Yan karakterleri kullanımı ayrıca ana kurguya da yansıyor ve bu yan karakterlerin ana kurguda kilit noktaları çözüme kavuşturan anahtar rol oynaması da Cem Şancı’nın kurgu yaratmadaki başarısını bizlere gösteriyor. Türk Edebiyatı’nda cinsellik ve argo kullanarak gerçek hayatta da kuralsızlığını bizlere gösteren Şancı bize günlük hayatı anlatırken günlük hayatın diliyle yaklaşarak aslında gerçekçiliğine de gerçekçilik katıyor.

Roman ayrıca Türk Edebiyatı’nda bir ilke de imza attı diyebiliriz. Bir romandan çok bir Çokluortam Sanat Eseri oluşturmuş Şancı. Romanının satır aralarında bizlere internet bağlantı adresleri (linkler) vererek bizi romandaki şarkılara yönlendirmiş ve o atmosfere bizleri sokmayı başarmıştır. Romanı okurken hissettiğimiz o “romanı seyretmek” hadisesini şimdi müzik destekli, web bağlantılı ve yakında çekilecek bir sinema filmli yeni bir “romanı yaşamak” olayına çevirmiştir. Yeni bir edebi tür olan bu eserin bir web adresi var: www.birkadinmasalister.com. Kitap için Rahşan İzmirli’nin bestelediği ve söylediği “Yağmur Yağmur” şarkısını da bu web adresinden dinleyebiliyorsunuz. Romanın öyküsünü ise ünlü yönetmen Biray Dalkıran aktarmış Cem Şancı’ya.

Yazarın bir de sürprizi var okuyucularına. İnternet dünyasında ünlü sözlük yazarı Author da öyküde kendisine bir yer bulmuş ve Author yine o asi, küfürbaz, umursamaz, alaycı ve serseri tavrıyla bizlere bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Cem Şancı ünlü alaycı üslubunu da bütün roman boyunca koruyor. Ortaya keyifle okunan ve takdir edilesi bir roman çıkıyor: Bir Kadın Masal İster.

Yazan: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Sonraki Sayfa »