Ayrılıkçı Feminizmin Öfkeli Gerillası: Valerie Solanas

Hayatını, bedenini, ruhunu, eserini erkekler çalmıştı ’ın. Çocukken babasının tacizine uğradı, Katolik okuluna gitmek istemediği için dedesi tarafından kırbaçlandı, evden kovuldu. Liseden mezun olduktan sonra, Maryland Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. Fahişelik ve dilencilik yaparak geçindi. 1966’da erkek düşmanı bir fahişe ve dilencinin yaşadıklarını konu alan “Up Your Ass” (Kıçınıza Girsin) adlı oyunu yazdı. O sıralar tanıştığı ’a incelemesi için verdi oyunun tek kopyasını. Warhol kopyayı kaybetti, esere ve emeğe karşılıksız el koydu. Alt sınıftan bir “sokak” kadını, “Büyük ”ın kompetanı bir burjuva karşısında hakkını nasıl arayabilirdi? Ona üç el ateş etti! Vurduğuna değil, öldüremediğine pişman oldu: 

“Ben cinayeti ahlâki bir hareket olarak görüyorum. Ve becerememiş olmamı gayrı ahlâki buluyorum.”

Jeanette Murphy, cinayetin genel olarak kadınların baskılanmasının bir metaforu, simgesi olarak görüldüğünü, ama aynı zamanda gerçekten de kadınların öfkesini, erkek egemenliğine ve maruz kaldıklarına başkaldırısını gösteren bir aygıt olarak da işlev kazanabileceğini öne sürer: “Erkek egemenliğinin sinsi ve derinlerde gizli güçleri başka nasıl gösterilir? Kadınların öfkesinin derecesi ve derinliği başka nasıl tanımlanır?”

Solanas patriyarkaya, erkeklere öfkeliydi, sistemi değiştirmek istedi, illegal yaşamı seçti, cinayete karıştı, kadınların tekrar insanlıklarına kavuşabilmeleri için, en dehşet verici stratejiyi ortaya sürdü; erkekler yok edilmeliydi. Yazdıkları, yaptıkları ve söyledikleri “incelenmesi gereken hastalıklı bir şey” haline getirdi Solanas’ı. Öfkesi deliliğe havale edildi, akıl hastanesine tıkıldı. Oysa öfkesi hiç de münferit değildi, çocukluğundan itibaren onu sömüren, baskı altında tutan hırpalayan, aşağılayan babanın yasasını, patriyarkayı, erkek şiddetini hedef almıştı. Nitekim SCUM Manifesto’yu Warhol’u vurmadan bir yıl önce yazmıştı, yani henüz “delirmemişti”.

Manifesto kadınlara ne öğretti?

Şiddet, baskı, patriyarkal denetim, düşmanlığı bir cinnet halinde tüm yeryüzüne yayılırken, kadınlar namus adına, töre, din, gelenek adına, erkekliğin inşası, bekası ve şanı için öldürülürken Solanas’ın erkekleri kesip biçmekten söz etmesi, öfkeli bir ironiye, iktidarsız, imtiyazsız, sınıfsız bir kadınlar topluluğu düşü ise teatral yönelimli bir performansa yakın duruyor. Manifestoda savunulan tümüyle kadınlardan oluşan dişil, barışçıl, özgür bir toplum hayali, lezbiyen ayrılıkçılığının dönemin pek çok lezbiyen bilimkurgu, fantastik ve ütopik romanına da yansıyan ana temalarından biri zaten. Erkekleri öldürme önerisi, anlatılan durumu ve gerçekliği var etmiyor, sadece performatif politikalar üzerine düşünmenin bir biçimini, parodisini yaparak, sert ve argo bir dille abartarak, rolleri, yargıları ters yüz ederek sunuyor elbette. Ancak SCUM Manifesto’yu, yalnızca bir karşı sanatı örneği olarak alımlamak ya da politik bir kazanıma yol açmadığını düşünmek çok da doğru değil. Nitekim manifestonun performatif yönü, daha önce karşılaşılmamış bir durum yaratmıştır: Kendilerine “SCUM” diyen bir grup hayali kadının düşüncelerini açıklaması üzerinden politik bir topluluğun oluşması… Laura Winkiel, “The ‘Sweet Assassin’ and the Performance Politics of SCUM Manifesto” başlıklı makalesinde sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet normlarının yeniden şekillendirilmesine katkıda bulunan daha büyük bir toplumsal hareketin parçası olan manifestonun üç temel işlevi olduğunu söylüyor: Varolan toplumsal, politik ve estetik durumun eleştirisi üzerinden kazanılmış bir geçmişten ve toplumsal statükodan kopuşu telaffuz ediyor; fikir ayrılığını öne süren yaratıcı bir grubun ortaya çıkışını duyuruyor ve bir gelecek tasavvuru formüle ederek alternatif öneriyor. Sadece patriyarkaya ve erkeklere değil, neden olduklarına (savaş, fahişelik, tecavüz, doğanın talanı, sanayileşme, para sistemi, otorite, eğitim, bilim, tıp kurumları, cinsel monizm, reklam ve güzellik sektörleri, rekabet vb) da karşı; Freud’a, “Büyük Sanat”a, babasının kızlarına, cinsel devrim yaptığını iddia eden Beat kuşağına da öfkeli Solanas. Hükümeti yıkmaktan, para sistemini bertaraf etmekten, her alanda otomasyonu kurumlaştırmaktan ve eril cinsi yoketmekten yana.

 

Yayınlandığı yıllarda erkek düşmanı, nevrotik, deli, sapkın, teşhirci olduğu ileri sürüldü ama kadınlar manifestoyu okudular, beklemedikleri kadar çok şey öğrendiler. Germaine Greer’in “İğdiş Edilmiş Kadın”da belirttiğine göre, çok sayıda kız öğrenci kutuplaşma sorununu, erkek ve kadını ayıran uçurumun, onları insanlıktan uzaklaştırıp “iki karşıt grubun boşluğuna” terk ettiğini kavradı. Birleşik Devletler’de, kapitalizme ve erkek egemen toplum düzenine savaş açan radikal feminist hareketin ortaya çıkışı, SCUM Manifesto’yla birlikte oldu. Solanas’ı mahkemede temsil eden avukat Florynce Kennedy’ye göre, “feminist hareketin en önemli sözcülerinden birisi”, ayrılıkçı feministlerden Ti-Grace Atkinson’un deyimiyle “kadın haklarının öne çıkmış ilk savunucusu”ydu o. Yine de feministliği tartışmalıydı, radikal değil, lezbiyen ayrılıkçılardandı Solanas. New York’lu bir grup olan Radicalesbians, 1970’lerde lezbiyenliği, “kadınların patlama noktasına kadar yoğunlaşmış öfkesi” sözleriyle tanımlarken, feminist hareket içerisindeki ayrılıkçılık doruğa ulaşmıştı. Kadınların, baskıdan tamamen özgürleşebilmek için erkeklerden tamamen ayrı yaşamaları gerektiğini düşünen lezbiyen ayrılıkçılar, “ölü adamlar tecavüz edemez”, “onları kümeslerinde öldürün” sloganlarıyla erkeklerin evrim, cinayet veya kürtaj yoluyla zayi edilmesinin savunuculuğunu yaptılar. Ayrılıkçı azınlıktaydılar, eşitlik yaratmayı öngörmek yerine erkeklere boyun eğdirme ve insan düşmanlığı yaratma ana görüşü çerçevesinde kadın merkezli bir toplum yaratma çabasında oldukları için eleştirildiler.

Solanas’ın yazdıkları hayli sert, öfkeli, özcü, hayalci bulunabilir, ayrılıkçılığı, kendisini nelerden ayırdığını (örneğin erkekler) tanımlama, erkekler kategorisini tarihsel ve toplumsal olarak tanıma riski taşıyabilir. Ama şurası bir gerçek ki hayatı ve manifestosuyla Solanas kadınlara öfkeli olmayı öğretmiştir. Çeviriyi mükemmel bir önsözle zenginleştiren Ayşe Düzkan’ın belirttiği gibi “Valerie, kadınların en az bildiği şeyi yapmış, öfkelenmiş, bunu öğrenmeye ne çok ihtiyacımız var; kendimizden utanmadan, öfkemizi karşılayacaklardan korkmadan, çıplak, derin ve ateşli bir öfkeyle sarsılmak, bize ve başkalarına haksızlık edenlere karşı, bizi ve başkalarını incitenlere karşı sadece sabırla değil öfkeyle de karşı durmak.”

, Valerie Solanas, Çev: Ayşe Düzkan, , 2011, 8 TL

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com 

Türk Tiyatrosu Üzerine Önemli Bir Kaynak!

Üstüne Notlar” tarihi açısından çok önemli ve ayrıksı bir yapıt olarak ön plana çıkıyor. Tiyatroya, eleştirmen, akademisyen olarak uzun yıllardır çeşitli hizmetlerde bulunan ’in, gayet anlaşılır ve sürükleyici bir anlatımla kaleme aldığı yapıt, sıkıcı kronolojisi olmaktan öteye geçerek, Türk tiyatrosunun gelişim süreçlerini çeşitli başlıklar altında inceliyor. Yapıtı oluştururken sıralı bir çizgi izlemeyen Yüksel, okurların rahat okuyabileceği her bölümün kendi içerisinde anlamlar taşıyan bölümlere ayırmış.

Her ne kadar tiyatro üzerine notlar başlığı içerisinde yer alsa da aslında yazılanlar Türk Tiyatrosu tarihinin genişçe bir özeti.  Bu tarihe önemli bir katkı sunmuş ve büyük bir bölümüne tanık olmuş bir yazarın kaleminden çıkmış olması ise yapıtın en ayırt edici özelliği. Yazarın yapıtını oluştururken en önem verdiği alanın modern Türk tiyatrosunun oluşumuna ayırdığı göze çarpıyor. Bu oluşumun en önemli halkası olan doğu ile batı arasında kimlik arayışı konusunun Türk tiyatrosunun kendi içerisinde uzun dönemlerdir çözemediği bir sorun olmasının nedenselliğine iniliyor. “Gelenekten Beslenme” başlıklı bölümde, tiyatromuzun geleneksel Türk tiyatrosu ile olan tarihsel ilişkisinin hangi mecralarda ilerlediği gösterilerek, tiyatro sanatında geleneksel bağları modernize etmemizin hangi kazanımları sağlayacağı örnekleniyor.

“Cumhuriyet Dönemi Sürecinde Dünden Bugüne” başlıklı bölümde ise, cumhuriyetin ve kültür bağlamında özellikle doğrultusunda hangi toplumsal koşullarda oluştuğu irdelenerek, günümüze kadar olan devlet-tiyatro ilişkisinin tarihsel süreci mercek altına alınıyor. 

“Oyun Yazarlığında Nitel ve Nicel Oluşumlar” başlığı altında incelenen bölüm, özellikle Türk tiyatrosuna oyun yazarı olarak katkı koymak isteyen herkesin kesinlikle incelemesi gereken konular olarak öne çıkıyor. Türk tiyatrosunun ilk yazılı eserlerinden günümüze kadar öne çıkan yazarlar, konular, türler, toplumsal ve tarihsel koşulları ile beraber açıklayıcı bir şekilde ortaya seriliyor. 

“Yazar Tiyatrosu” konusunda ise, yüksel, ülkemizde hala hak ettiği yere ulaşamayan yazarların tiyatro eylemi ile organik ilişkisinin korunduğu, belirli yazarların oyunları ile tiyatro hayatını sürdüren ve ekol haline gelen oluşumlar incelenerek, günümüzde bu çabayı sürdüren tiyatro gurupları örnekleniyor.

“Belgesel Oyun Tiyatro” başlığı içerisinde yazar, Türk Tiyatrosunda belgesel oyunların ve bu oyunları sahneleyen tiyatro guruplarının, yazarlarının oyuncularının izini sürüyor. Ülkemizde bu konuda birçok dramatik malzeme olmasına rağmen, bu türde oyunların ne kadar az olduğu düşünüldüğünde, geçmişte yapılan başarılı uygulamaların örneklenmesi, tiyatro sanatçıları için önemli başvuru kaynağı olması gereken bilgiler içeriyor.

“Müzikli Tiyatromuz” konusunu içeren bölümde ise, tiyatromuzda tarihsel geçmişi olan ancak, günümüzde çok fazla sürdürülmeyen bu tiyatro anlayışının uygulayıcıları ve ürünleri sıralanıyor.

Yapıtın en kapsamlı ve en işlevsel bölümü olmaya aday kısmı ise” Devlet Tiyatroları: Zorunlu ve Sorunlu” başlığı içerisinde ele alınanlar oluşturuyor. Bu bölüm, Yakın bir zamanda tiyatro sanatçılarımız arasında başlayan Devlet Tiyatroları’nın gerekliliği ve sorunları hakkındaki tartışmalar ve buna eklenen hâkim siyasal anlayışların bakış açıları ile şekillenen konuları anlamak ve anlamlandırmak için kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken nesnel yorumlamalar sunuyor. Devlet tiyatrolarının tarihi ve siyasal panaroma ile olan ilişkisi de gözler önüne seriliyor. Ancak burada yazar, eleştirisini genel bir düzlemde sürdürerek kişileri ve Türk tiyatrosuna yaptıkları zararları örneklemekten kaçınıyor. Özellikle Devlet Tiyatrosu içerisinde iktidar ile uzlaşma hamlesi yapan ve sanatın muhalif gücünden uzaklaşılmasına hizmet eden Cüneyt Gökçer gibi tiyatroculara değinilmemesi yapıtın eleştirilecek konularından biri olarak öne çıkıyor. 

Özel tiyatrolar konusunda ise yazar, geniş bir döküm sunarak tiyatro tarihimiz içerisinde öne çıkan ve önemli şeyler ortaya koyan zorluklar içinde mücadele ederek bu sanata katkı koyanları inceliyor. 

Amatör tiyatroculuğumuzun tarihinin bir anlamda ülkemizin tiyatro tarihinin de bir süreci olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü yazarında belirttiği gibi amatör olarak tiyatro çalışmalarına başlayan birçok ekibin ve ismin ileride tiyatro sanatımıza büyük katkı sunan uygulayıcılar oldukları ortaya çıkıyor. Yazarın özelikle, amatörlük ve profesyonelliğin aslında birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını amatörlüğünde içerisinde profesyonel bir disiplin, profesyonelliğinde içerisinde amatör bir sevgi ve heyecan taşıması gerektiğini belirttiği bölümler, tiyatro sanatı ile uğraşan amatör ve profesyonel herkesin dikkatle okuması gereken bölümler haline geliyor.

üzerine, yapıtın yazarının da aynı zamanda tiyatro eleştirmeni olması göz önüne alınırsa, beklentiyi çok karşılamadığı ortaya çıkıyor. üzerine çalışmalarda bulunan eleştirmenlerin ve dönemlerin kısa bir tanıtımı yapılmak kaydıyla bu bölüm sonlanıyor. Burada, özellikle bağlamında ortaya çıkan neredeyse yazdıkları tüm oyunları “beğenen” bir eleştirmen kitlesinin oluşumunun incelenmesi beklentisi oluşuyor. Günümüzde tiyatro internet portallarının çeşitliliği ile beraber, alanında hiçbir altyapısı olmayan kişilerin yazdıkların yazıların olarak sunulmasının özellikle saygın eleştirmenler tarafından dikkate alınmasının gerekliliği kendini gösteriyor. 

Yazarın, tiyatro eğitimi konusunda saptadığı sorunların ve durumların yorumu, kendisinin aynı zamanda uzun yıllar tiyatro bilimcisi olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Özellikle birçok üniversitede yeterli eğitimci olmadan açılan tiyatro okullarının karşılaştıkları sorunlar hala yakıcı bir sorun olarak gündemdeki yerini taşıyor. 

“Türk Tiyatro Biliminin Üç Büyükler’i” başlıklı son bölümde ise, yazar Türk Tiyatrosuna büyük hizmetlerde bulunmuş, Metin And, Sevda Şener ve Özdemir Nutku ile yaptığı söyleşileri ve onlar hakkında yaptığı yorumlara yer veriyor. 

Yazar, sondeyiş kısmında belirttiği üzere yapıtı, “Yaşayacağız ve göreceğiz… Öyleyse yola devam!” diye noktalamış, Türk Tiyatrosu tarihini kendi kişisel tarihinin kattıkları ile harmanlayarak notlar ortaya çıkarmış ve bunu sürdürmekte ne kadar kararlı olduğunu göstermiş. 

Yapıtın özellikle, tiyatro bölümlerinde okutulan “Türk Tiyatrosu Tarihi” derslerinde kaynak olarak öğrencilere okutulması gerekiyor. Bu alanda yaşanan kaynak sıkıntısı bilindiği göz önüne alındığında, tiyatro sanatına katkı sunan, tecrübeli kişilerin deneyimlerini yazarak sunmalarının gerekliliği ortaya çıkıyor. 

Sadece tiyatro bölümü öğrencilerinin değil, hali hazırda bu sanatı icra etmeye çalışan amatör profesyonel ayrımı yapmadan herkesin okuması gereken bir yapıt.

Ayşegül Yüksel, Uzun Yolda Bir Mola ‘Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar’, Cumhuriyet Kitapları, 2011, 324 sayfa.

Serkan Fırtına

sekoizmir@hotmail.com

SDÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

100 Ayrı Karede İstanbul’un 100 Spor Kulübü

Aralık 19, 2011 by  
Filed under Araştırma Kitapları, Duyurular, Kitabiyat, Sanat

2012 Avrupa Spor Başkentliğine seçilen İstanbul’un 100 spor kulübünün tarihçesi kitaplaştırıldı. ‘İstanbul’un 100 Spor Kulübü’ adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Kültür AŞ tarafından hazırlanan kitapta, İstanbul’a golf ve futbolun girişi başta olmak üzere ilginç tarihi bilgiler yer alıyor. 

Günümüzün en önemli takımlarından , , ’ın kuruluş ve tarihsel gelişimleri hakkında da bilgilerin verildiği kitapta, Osmanlı İmparatorluğundaki azınlıkların kurduğu takımlar, futbolun Osmanlı’ya gelişi, atıcılık, okçuluk, güreş ve değişik spor dallarında kurulan takımlar ve tarihsel gelişimleri anlatılıyor.

‘İstanbul’un Yüzleri Serisi’ projesi kapsamında spor muhabiri Hacı Hasdemir tarafından hazırlanan ve kapsamı genişletilerek 2011 baskısı yapılan kitapta, tarihsel olarak İstanbul’da çeşitli spor dallarında faaliyet gösteren diğer kulüpler hakkında da bilgiler veriliyor.

 

Her sayfada birbirinden ilginç 100 ayrı karenin yer aldığı İstanbul’un 100 Spor Kulübü kitabında ayrıca Okmeydanı’nda golf oynayan şair Yahya Kemal‘in ve Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun 1930′lu yıllardaki halini gösteren fotoğraflar da yer alıyor.

Saltanat kayıkları arasında kürek yarışları

Askerlerin savaşta daha fazla yararlılık göstermesi ve dönemin padişahları tarafından özel olarak desteklenen okçuluğun gelişimi amacıyla İstanbul’un 1453′te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinin ardından, bugünkü ‘Okmeydanı’ semti bir fermanla resmen okçuluk için ayrıldı ve bölgelerdeki okçuluk çalışmasının nasıl yapılacağına dair bir nizamname dahi yayınlandı. O dönem kurulan ve ismine ‘Okçuluk Tekkesi’ ismi verilen kuruluşların, bugünkü spor kulüplerinden pek bir farkı bulunmuyordu. 

Çeşitli dönemlerde kurulan güreş tekkelerinin çalışma yöntemlerinin günümüzde bile geçerliliğinin koruyacak kadar ileri ve modern olduğu da anlaşılıyor. Osmanlı saraylarında özel padişah gösterileri için ‘Hasan Pehlivan Bölüğü’ kurulmuş, özellikle padişahlar 4. Murat ve Abdülaziz dönemlerinde pehlivanlara büyük önem verilmişti.

Saltanat kayıkları arasında yapılan iddialı kürek yarışları da, büyük ilgi görürken, ilk modern sporlar 1481′de kurulan Galatasaray Lisesi’nde yapılmaya başlandı.

İlk maç Rum takımıyla

, Osmanlı İmparatorluğunda ilk kez 1870′li yıllarda payitaht İstanbul’dan uzak kentlerde, Selanik ve İzmir’de oynanmaya başlandı. Bu oyun o dönemlerde dini inançların da etkisiyle Müslüman Türkler arasında rağbet görmediğinden ilk defa gayrimüslim ve yabancı uyruklular arasında oynandı. 1890′lı yıllarda İstanbul’un Moda semtinde yaşayan bazı İngiliz aileler futbolu İstanbul’a getiren ilk kişiler oldu.

O dönemlerde istibdat yönetiminin hüküm sürdüğü payitaht İstanbul’da, insanların amacı ne olursa olsun bir araya gelmelerine şüpheyle yaklaşılıyor, en az 22 oyuncuya ihtiyaç duyulan futbola da soğuk bakılıyordu.

Türk gençlerinin, gayrimüslim ve Levantenlerin oynadıkları bu oyuna uzak kalmalarının temel nedeni bu olurken, Sultan 2. Abdülhamid’in tahtta olduğu bu dönemde Türk gençlerinin dernek kurmaları da yasaktı.

Müslüman Türk gençleri bu oyunu oynamak için her türlü tehlikeyi göze alırken, 1899′da devrin hafiye ve jurnalcilerinin dikkatinden kaçmak için bazı gençler 1899′da Black Stockings (Siyah Çoraplılar) takımını kurdu.

Siyah çorap ve kırmızı formalarla mücadele eden bu ilk Türk futbol takımı, ilk maçını 26 Ekim 1901′de bir Rum takımıyla yaptı. Rum takımına 5-1 yenilen Black Stockings’in bu maçı aynı zamanda son maçı oldu. Tüm tedbirlere rağmen takımın Türk oyunculardan oluştuğu anlaşılınca maçtan sonra kulüp, hafiyelerin baskınına uğradı ve takım hemen dağıtıldı. 

Bu arada, 1903′te Beşiktaş, 1905′te Galatasaray ve 1907′de Fenerbahçe futbolda yeni bir dönem başlatırken, 1908′de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla doğan özgürlük ortamıyla birlikte art arda kulüpler kuruldu.

Okmeydanı’nda golf

İstanbul’a golfun ilk defa hangi tarihte oynandığı kesin olarak bilinmemekle beraber, bu oyunu kentte ilk kez oynayan kişinin İskoçyalı bir iş adamı olan babası tarafından İstanbul’daki St. Andrews Lisesi’ne eğitim görmesi için gönderilen Ernest Thompson olduğu biliniyor.

Thompson’un bu oyunu İstanbul’daki birkaç arkadaşına öğreterek kısa sürede oyuncu sayısının artmasını sağlamasına rağmen, o dönemde kentte golf sahası bulunmuyordu.

Bu nedenle Beyoğlu’na yakın tepelerdeki otlaklar da çok zor şartlarda oynanmaya başlanan golf, 1. Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’da hiç de elverişli olmayan alanlarda yapılmaktaydı.

Avrupa’nın en eski dördüncü golf kulübü olan ve 1895′te ‘Constantinapole Golf Club’ adı altında kurulan İstanbul Golf Kulübü, 12 çukurlu olarak Okmeydanı civarında kurulmuştur. 1911′te kulübün adı ‘Bosphorus Golf Club’ olarak değiştirildi. Bebek civarındaki 9 çukurlu olarak faaliyetini sürdüren bu yeni kulüp, 1920′a kadar varlığını korudu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk spor kulübü

Osmanlı İmparatorluğunun ilk spor kulübü olan Tatavla Heraklis Jimnastik Kulübü, Tatavla (bugünkü Kurtuluş) semtinde oturan Rum gençleri tarafından 1896′da kuruldu. Kırmızı siyah renklere sahip kulübün ilk sporcuları genellikle Galatasaray Lisesi ve Robert Koleji öğrencilerinden oluşuyor.

Jimnastik ile başlayan sportif faaliyetleri daha sonra atletizm, boks, güreş, basketbol ve futbol branşlarıyla devam etti.

Ankaragücü’nün temelleri İstanbul’da atıldı

Günümüzün Spor Toto Ligi takımlarından biri olan Ankaragücü kuruluş aşaması da İstanbul’da gerçekleşti.

Sultan Ahmet Okulu’nun ikinci sınıf öğrencilerinin 1910′da ‘Altın Örs’, son sınıf öğrencilerinin ise ‘Sanatkârın Gücü’ adı altında kurdukları iki kulüp, 1913′te bir araya gelerek ‘Turan Sanatkârın Gücü’ adı altında birleşti.

7 yıl süresince İstanbul Cuma Ligi’ne katılan ve varlık gösteremeyen takımın futbolcuları, 1920′de Milli Mücadelenin başlamasıyla Ankara’ya gitti. Böylece takım Ankara’ya taşınmış olurken, Milli Mücadele’de görev alan takım oyuncularından bazıları da şehit düştü.

Takım, 1930′da Ankaragücü adı altında faaliyetlerini sürdürme kararı aldı.

Ata sporlarından olan okçuluğa karşı büyük ilgi gösteren Atatürk’ün talimatıyla da, okçuluğun geliştirilmesi, canlandırılması amacıyla 1937′de atılan ilk adımın sonucu olarak, Beyoğlu Halkevi’nin bünyesinde Ok Spor Kurumu kuruldu.

İstanbul’un 100 spor kulübünün tarihçesi kitaplaştırıldı. Kitapta şair Yahya Kemal‘in golf oynarken çekilmiş fotoğrafı da Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun 1930′lardaki halinin fotoğrafı da bulunuyor. Futbolcu geçmişi bilinen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da daha önce görmediğimiz fotoğrafları kitapta yer aldı.

2012 Avrupa Spor Başkentliğine seçilen İstanbul’un 100 spor kulübünün tarihçesi kitaplaştırıldı. ”İstanbul’un 100 Spor Kulübü” adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Kültür AŞ tarafından hazırlanan kitapta, İstanbul’a golf ve futbolun, girişi başta olmak üzere ilginç tarihi bilgiler yer alıyor.

”İstanbul’un Yüzleri Serisi” projesi kapsamında bir gazetede spor muhabirliği yapan Hacı Hasdemir tarafından hazırlanan ve kapsamı genişletilerek 2011 baskısı yapılan kitapta, tarihsel olarak İstanbul’da çeşitli spor dallarında faaliyet gösteren kulüpler hakkında bilgiler veriliyor.

Kitapta Avrupa’nın en eski dördüncü golf kulübünün 1895′te ”Costantinapole Golf Club” adı altında Okmeydanı’nda kurulması, siyah çorap ve kırmızı formalarla mücadele eden ilk Türk futbol takımının 1899′da Black Stockings adı altında kurulduğu gibi ilginç bilgiler de yer alıyor. İlk maçını 26 Ekim 1901′de bir Rum takımıyla oynayan Black Stockings, bu maçın ardından dağıtıldı.

İstanbul’un 100 Spor Kulübü kitabında ayrıca Okmeydanı’nda golf oynayan şair Yahya Kemal‘in ve Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun 1930′lu yıllardaki halini gösteren fotoğraflar da yer alıyor.

www.sanatlog.com

Postmodern Bir Hikâye Anlatıcısı: Jeanette Winterson

   Hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen keyif alarak okunan bir .

Toplumsal cinsiyet ve tarih ilişkisi üzerinden kurgulanan ‘Vişnenin Cinsiyeti’ Türkçeye 1995 yılında ilk çevrildiğinden beri takip ediyorum ’ı. ’ün mükemmel çevirisi sayesinde tanıdığım yazarı 1997’de yine bir Kür çevirisi olan ‘Tutku’yla izledim. 2000’de dilimize kazandırılan ‘En İyi İlk ’ dalında Whitbread ödüllü ‘Tek Meyve Portakal Değildir’i okurken bir kat daha hayran kalmıştım bu kadına. Klasik romana, hiyerarşik kurguya, kahraman stereotiplerine karşı duran, zaman, din, kültür, çocukluk ve ergenlik gibi kavramlara takıntılı, eril dili dönüştürerek kullanabilme hassasiyetine sahip, cinsiyet kutuplaşmaları ve cinsel kimlik konularına değinen, algısı çok farklı bir yazar olduğu kanaatine sahiptim artık. Sonra diğer kitaplarını; sanal bir aşkı anlatan ‘Dizüstü’nü (2002), Atlas ile Herakles mitini çağdaş bir söylene dönüştürdüğü ‘Atlas’ın Yükü’nü (2007) ve hikâyelerin gücü hakkında modern bir masal olan ‘Fener Bekçisi’ni, neredeyse hep aynı yazınsal formül üzerinden, aynı cinsiyetsiz dil, aynı metinsel oyunlar, aynı otobiyografik paralelliklerle kurulmasına rağmen müthiş bir keyif alarak okudum.

Avrupa’nın bilinçdışı

Hikâye anlatmak onun için zamandan, mekândan, gelenekten koparak özgürleşmek, yeni bir evren yaratmak demek. Evreni açıklarken açıklanmamış bırakmanın, onu zaman içine tıkıştırmadan canlı bırakmanın bir yolu hikâyeyi dilediğimiz hale getirmek. Bir hikâyeyi anlatan herkes farklı anlatır üstelik, herkesin onu farklı şekilde gördüğünü bize hatırlatmak için. Okurun zihnini, dikkatini sürekli canlı tutmayı, hikâyenin ilk başladığı zamana her dönemeçte eklediği yan hikâyelerle şaşırtmayı ve sınamayı seven Winterson’ın romanlarında anlatıcıyla birlikte çevresini saran karakterlerin hikâyeleri, zamanı sorgulayan bir üslupla arka arkaya tahkiye edilirken, diyalektik biçimde birbirinin nedeni ve sonucu olarak iç içe geçmeye, bütün oluşturmaya başlar. Önümüzdeki hikâyeler labirentinde bir karakterin hikâyesinden başka bir karakterin hikâyesine atlayarak, onları birbirine ulayarak ilerleyen anlatıcı, kendi hikâyesini arar bir yandan da. Kendini bir mekâna, merkezi bir noktaya sabitleyemeyen karakterler hep yol ayrımlarıyla karşı karşıyadırlar. Arayış ve yolculuk bitmez. Yaratılış efsanesini tersyüz eden ‘Boating for Beginners’de, dogmalar ve tabularla çatışarak arayış içinde savrulan bir kadını, Gloria’yı anlatır Winterson. Hıristiyanlık ve Batı kültürü tarihine, mitolojiye göndermeler, ‘Tek Meyve Portakal Değildir’den itibaren metinlerinin vazgeçilmez özellikleri olur. Psikiyatristlerce Avrupa’nın ortak bilinçdışını yansıttığı ileri sürülen ünlü Parsifal efsanesini kendine özgü bir yorumla yerleştirmişti ilk romanına. 

‘Fener Bekçisi’nde ise işadamı Josiah Dark’tan kulenin anısına Babil adını verdiği oğluna, hayatları boyunca fenerde yaşayan Pew’lerden kuşaklardır inşaat mühendisliği yapan bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Robert Stevenson’a, Tristan ile Isolde’nin ölümsüz aşk öyküsünden Darwin’in kuramlarına kadar yaratılışı, aşkı, bedeni, dini, zaman olgusunu sorguluyor. ‘Atlas’ın Yükü’, başlı başına bir mitin yeniden yorumu… Yine bir hikâyeler silsilesinin ardından, Atlas ve Herakles’ten sonra kendine, çocukluğuna, anne-babasına döner Winterson. Otobiyografik ilk romanında evlat edinilmiş bir kızdır Jeanette, ‘Vişnenin Cinsiyeti’nin Jordan’ı gibi. ‘Fener Bekçisi’nde babası zaten hiç olmayan Gümüş, annesi de ölünce Cape Wrath’deki fenerin bekçisi Pew’un yanına verilir yarı çıkar, yarı evlatlık. Anne babalık kurumunu metinleri üzerinde de bertaraf eder böylelikle. Masalları, mitleri, otobiyografik yan hikâyeleri harmanlayarak dilini özgünleştiren Winterson’ın tarih, zaman, yaratılış olgularını sorguladığı, yıkıp yıkıp yaptığı, kendinin ve başkalarının hikâyelerini yeniden yazdığı romanlarında altüst ettiği bir başka yasa, toplumsal cinsiyet kategorisi. 

Gözden düşen bir kız çocuğu

Altı yaşındayken Pentakostal (Evanjelik Hıristiyanlık içinde bir hareket) bir aile tarafından evlat edinilerek Hıristiyan misyoneri olacak şekilde bir eğitim almaya, sekiz yaşında, kilise toplantılarında dağıtacağı ilahileri yazmaya başlamış Jeanette Winterson. Ailesinin, İncil dışında başka bir kitap okumasına izin vermediği bu çocuk, kütüphanede bulduğu Mallory’nin ‘Arthur’un Ölümü’ sayesinde hayal gücünü geliştirecek yazma yeteneğini keşfetmiş. On altı yaşına geldiğinde, ailesine lezbiyen bir ilişki yaşadığı açıklayarak evinden ayrılmış. İlk romanı ‘Tek Meyve Portakal Değildir’, yazarın çocukluğu ve cinsel kimlik mücadelesiyle hesaplaşması bir bakıma. Bağnaz ve militan dindarlık anlayışına sahip bir anne, pasif bir baba ve önceleri annesinin cemaatinin sadık bir üyesiyken, sonradan aykırı eğilimleri nedeniyle gözden düşen bir kız çocuğu… Tanrı’nın izinde yetiştirilmek üzere evlat edinilen romanın kahramanı Jeanette, arkadaşı Melanie ile her zamanki gibi İncil okudukları bir gün, tanrıya onları bir araya getirdiği için şükran duydukları bir an yakınlaşır, tüm yasaklara rağmen duygusal bir boğulma hissederler. Şeytanın büyüsüne kapıldığı, içine ifrit girdiği gerekçesiyle şeytan çıkarma ayinine tabii tutulur Jeanette; Melanie ise üniversitede ilahiyat okumayı düşünmesine rağmen evliliği seçer naçar. Başka bir kadına karşı romantik sevgi günahtır: “Şeytan bana en zayıf noktamdan saldırmıştı. Cinsiyetimin kısıtlamalarını anlayamayışım.”

Sevgilisiyle ilişkisinden esinlenerek yazdığı ‘Written on the Body’de isimsiz ve cinsiyetsiz bir anlatıcı vardır. Kimliklerin ancak gerçek dünya bedenindeki kısıtlamaların yapay ortamda aşılmasıyla düzenlenebileceğini vurguladığı romanı ‘Dizüstü’nde, evli sevgilisinin kendisini kocasıyla aldatmasına bozulan anlatıcı kimliğinden hızla sıyrılarak, ‘lezbiyen yazar’ olarak okurun karşısına geçer. Kendini Queer olarak tanımlıyor. Toplumsal cinsiyetin hikâyenin sadece başlangıcı ama sonu olmadığını, durumla biraz eğlenmemiz gerektiğini düşünüyor. Cinsel kimlik ve genel anlamda kimlik kavramlarının hiyerarşik olabileceğini dile getiren, kimliklerin verili, doğal ve sabit olmayıp inşa edildiğini ifade eden Queer kuramı, doğallaştırılan heteroseksüelliği, parodi unsurunu kullanarak içten dönüştürmeye çalışır. 

Türkçede Jeanette Winterson:

 Vişnenin Cinsiyeti, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1995

 Tutku, Çev: Pınar Kür, İletişim Yayınları, 1997

 Tek Meyve Portakal Değildir, Çev: Sevin Okyay, İletişim Yayınları, 2000

 Dizüstü, Çev: Zeynep Mercan, İletişim Yayınları, 2002

 Atlas’ın Yükü, Çev: Dilek Şendil, , 2007

 Kapri Kralı, Çev: Gökçe Ateş Aytuğ, Güzel , 2007

FENER BEKÇİSİ: Jeanette Winterson

Çeviren: – Turkuvaz Kitap

2010 – 200 sayfa – 15 TL.

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com 

Serander Yayınları’ndan Üç Şiir Kitabı

Ertuğrul Aydın’ın ikinci şiir kitabı “Yağmur Pençesi”, Nadir Aşçı’nın ilk şiir kitabı “Gölgede Kırk” ve Serkan Türk’ün ikinci şiir kitabı “İçimiz Çölse Biri Geçmiştir” ’ndan çıktı.

 

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »