Ahmet Ümit ve Sultanı Öldürmek, İstanbulin ve Redingot Devirleri

4 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum!

Düşünce Özgürlüğünün sadece kanunlarca kısıtlanmadığını, insanların zihinlerini yozlaştıran, köleleştiren, bireyselliği imha etmek için, sistem ideolojik aygıtları dışında, ahlak ve etik değerlerden aydın ve entelektüel namusundan yoksun yazar müsveddelerini, gerici ve yozlaşmış bir iptidai propaganda aygıtının ajanları olarak, kalb yapıtlardan, futbol, popüler kültür ve işreti kullanır.

Recep İvedik bu iptidai hergele, gişe hâsılatını katlar ( Kemal Sunal, İlyas Salman masumiyeti güzeldi )  Elif Şafak romanları alış veriş merkezlerinde tüketime arz edilir. İptidai bir ganimet elde etme zihniyeti, tekasür çarklarını iğrenç ve adice metotlarla döndürmeye devam eder. 

Ucuz vodvillerle belden aşağı esprilerin gırla gittiği müsamere dekoru içinde süfli ve acuze Yılmaz Erdoğan’ın sahte solculuğu, şairliği gibi Ahmet Ümit’in Marksist – Leninist bir mazisi olduğu, sadece kendi beyanıyla mukayyet, büyük bir yalan ve riyadır.

Ahmet Ümit, dün akşam Sayın Yekta Kopan’ın NTV de GECE GÜNDÜZ programında yeni romanından bir pasajı okudu. Babı Esrar’ı okuduktan sonra bir eleştiri yazısı kaleme almıştım.

Bana birileri çıkıp Mahzun Kırmızıgül’ün başarılı bir film çekebileceğine ikna edemez. Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak ve Ayşe Kulin’in sanat eserinin altın oran ve mükemmelliğine sahip düzgün, ciddi ve yetkin bir roman yazabileceğine ikna edemeyecekleri gibi. Çünkü roman hakkında okuduğum zengin külliyat ve romanlar, has yazarla kalb yazarı ayırt etmeye yetecek bir idrak ve ferasetle beni de donattı.  Belki de bu feraset ve idrak, bilgi ve deneyim kadar, sanat etiği ve ahlakı denilen bir değeri de içselleştirdiğimi düşünüyorum.

Türkiye’de maalesef popüler kültür etik ve ahlaki ilkelerden mahrum kalpazanlar için arz ve talep kanununa uygun bir karaborsa ahlakının, tedavüle elverişli çalakalem eserlerle, genel havuz da aşırı bir kirlenme, çürüme ve kötü kokuya sebep olmakta.

Yakup Kadir Kiralık Konak adlı romanında Sultan Abdülmecit zamanın inceliğini zarafetini yansıtan bir İSTANBULİN devrinden ve bu zarafet ve inceliği yok eden alafranga kabalıklarla kendini belli eden REDİNGOT devrinden söz eder.

Türkçe romanda sanki böyle bir gerileme de yaşanıyor. Roman ve öykü eserleriyle, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendinin Rüyaları”,  “Huzur”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”, “Korkuyu Beklerken”, Ferit Edgü “Bir Gemide”, “Hakkâri’de Bir Mevsim ( O )”, Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli”,   Bilge Karasu “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, “Göçmüş Kediler Bahçesi”,  Selim İleri’nin “Bir Denizin Eteklerinde”, Mehmet Eroğlu‘nun romanları,  Hasan Ali Toptaş “Bin Hüzünlü Haz”,  Latife Tekin’in “ Unutma Bahçesi”, Mario Levi’nin “ Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, “İstanbul Bir Masaldı”,  elbette Rahmetli Mehmed Uzun’un romanları, Murat Yalçın “İma Hatası”, genç Hakan Günday, Türkiyeli soylu yazarlar… Muhafazakâr cenahtan Tarık Buğra, Mustafa Kutlu ve Sadık Yalsızuçanlar Türkçenin İSTANBULİN devrine mahsus şaheserlere imza atan ve yazarlık vakârına, ahlakına ciddiyet ve yetkinliğine sahip yazarlardı. Ve büyük bir kişilik olarak Mehmet Akif Ersoy, bir yazar asaletinin timsali benim nazarımda.

Elif Şafak, genç kızlığında iyi bir yazardı. Pinhan, Bit Palas, Şehrin Aynaları iyi romanlardı. Umberto Eco, başarılı iki romandan sonra nasıl iflasını PRAG MEZARLIĞI[i] adlı romanıyla ilan ettiyse, Elif Şafak önce AŞK adlı pembe dizi ürünü ve ardından İSKENDER adlı ucube romanıyla âdeta harakiri yaparak bir sanatçı olarak intihar etti. Araf ve Baba Ve Piç’in de yetkinlikten uzak romanlar olduğu görülecektir.

“Hayat Dönüş Operasyonunun” amirlerinden Eski Yargıtay Üyesi Sayın Ertosun gazetecilerle yaptığı bir mülakatta AŞK romanından bir paragraf alıntılayarak Elif Şafak’a hayranlığını belirtmişti. İşin kötü Yanı AŞK romanı zerre kadar bu Yüksek Yargıcın yüreğine “merhamet” aşılamamıştı. Gaddarca bir katliam gerçekleştirildi. Sıkı durun İSKENDER romanını da Çok Değerli Kadından ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin gazetecilere verdiği bir mülakatta “Henüz baş tarafını okuduğu İSKENDER romanındaki kadın algısı ve tasavvuru üzerinden bir kadın politikasını konsept edindiğini” beyan etti. O ân çocukluğumda Şule Yüksel adlı bir Mümine Hanımefendi yazarı hatırladım. Şule Yüksel Hanımefendi bir masumiyet ve samimiyeti temsil ediyordu.  Fikirleri doğru, hatalı olarak değerlendirilmesi ikincil bir meseledir kanımca. Türkiye bu masumiyet ve içtenliğini kaybettiği için hızla yozlaşmakta. O zamanlar nitelikli dolandırıcılık, hattâ Zemzem Kuyusu’na işemek gibi dalavereler revaçta değildi.  Elif Şafak, Ahmet Ümit, İskender Pala, Ayşe Kulin ve diğerlerini vekiller, bakanlar, polis müdürleri, Yargıtay tetkik hâkimleri, hattâ İbrahim Tatlıses, Nihat Doğan severek okuyabilirler. Bir yazar eserleriyle evvelemirde ontolojik bir dünya inşa etmelidir. Keşke Türkiye’nin de şimdi hayatta olmayan Bosnalı Aliya İzzet Begoviç, Çek Vacvel Havel gibi kutup yıldızları olsaydı. Mustafa Kemal’in “ Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür” özdeyişi de elbette çok önemli.

Hâlâ polisiye denilince Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza romanını hatırlamam sebepsiz değil. Attila İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” nı hatırlıyorum bir de… 2011 de Yunus Nadi Roman Ödülü alan, Adnan Gerger’in  “Faili Meçhul Öfke” romanı da başarılı bir polisiye roman. Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” romanı da önemli. Orhan Pamuk’un bazı romanlarını eleştirsem de “ Kara Kitap” post modern polisiye tarzın başarılı bir örneği.

Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin aklın almayacağı bir hırs ve tamahkârlıkla yılda iki, üç roman kaleme alacak kadar fabrikasyon imalata geçmiş “esnaf” yazarlarımız. Çok daha çok para kazanma hırslarına tavan yaptıran kapitalist iştah, keselerini kabartmakta ve pahalı REDİNGOT larını giyerek, çirkin bir serenomiye dâhil olmaktan, zerrece mahcup olmadıkları da bir vakıa.

Daha önce de Film yönetmeni Mustafa Altıoklar, Esra adlı bir hanım gazeteci arkadaşıyla birlikte ortaklaşa Mevlâna’ nın hayatını konu edinen bir roman yazdıklarını söyleyerek romanından bir pasaj okumuştu. Bir yıldan fazla zaman geçti. Bu roman yayımlandı mı?

Bende Mevlâna üzerine şöyle bir ana fikir oluştu. Mevlâna İslam’dan çok Hıristiyanlığın anlam dünyasına daha yakın bir bilgeliği inşa ettiği, yolunda. Yunus Emre’nin de İslam’dan ziyade Yunan düşünce iklimine yakın olduğunu düşündüğüm gibi. Çünkü Yunus Emre daha sonraları bir hayli Nakşibendîleştirilerek takdim edilmiştir. Yunus Emre’nin karizması onun hayli marjinal niteliklere sahip olduğunu da, akla getirmekte. Düzene karşı bir başkaldırısı ve muhalefeti olduğunu ve büyük bir gadre uğradığını, tahmin ediyorum. Cemal Süreya hâla Türkçede deneme dalında en yetkin şaheser olarak gördüğüm Şapkam Dolu Çiçekle adlı eserinde ÜN ve EFSANE üzerine belirttiği görüşlerden yola çıkarak, düzene başkaldıran, marjinal ve muhalif bir Yunus Emre portresinin, İskender Pala ve düzene biat eden kişilerin imgelemindeki DERVİŞ YUNUS’ tan farklı olduğu görüşünde ısrar ediyorum. Nasıl 18.yy. da Bektaşiliğin muhalefetini bastırmak için Nakşibendîliğin Bektaşiliği kendi içine dâhil etmesinde olduğu gibi, Yunus Emre içinde benzeri bir asimilasyondan, zoraki nikâhtan söz etmek mümkün. Nâzım Hikmet bile Burjuvazi tarafından asimilasyona tabi tutulmadı mı?

Mustafa Altıoklar’ın klişe ve şairane teşbihlerle masere hale gelen metni, feraseti o kadar olduğu için, bir şaheser takdim ediyor psikolojisi, memnuniyeti, okuduğu pasaj gibi son derece eblehçeydi. Galiba NTV de değil Haber Türk’te okumuştu. Bu hal Mustafa Altıoklar’ın, Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim, Özcan Alper gibi yetkin bir yönetmen olmadığının da bir göstergesi.

Jest ve mimikler yazarın vakârını da yansıtır. NTV de izlediğim Hakan Günday, kendinden emin, yetkin bir yazar olduğu için konuşma ve edasında,  gerçek yazarlara mahsus vakârı da görebilirsiniz. İnsanın saf ve halis, dürüst ve doğru olup olmadığı simasından belli olur. Ahmet Ümit, şairane ve klişe tasvir ve teşbihlerle iptidailiğini aşikâre eden pasajı okurken, yüzünde gerçek yazarlara mahsus vakârı ne yazık ki göremedim. Yaptığı işin cılızlığının farkında bir adamın personası kendini belli eder. Bir adamın saf, halis, dürüst ve doğru olmadığı da, simasının eğriliğinden fark edilir!

Ahmet Ümit’te, Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıkan bir genç âlimin sahne aldığı bölümü okurken klişe ve şairane tasvirlerle Sultan Mehmet’i takdim etti. Fatih Sultan Mehmet’in fiziği, giysileri,  telkin ettiği psikoloji, hakkında klişe tasvir ve şairane teşbihlerden mürekkep alelade cümleler…  İlim ve değeri hakkında klişe sloganlar.

Benim için şöyle bir problem var: Ahmet Ümit, İskender Pala, Elif Şafak, Ayşe Kulin’in yeni bir romanını okumak zaman kaybı bir yana, insana zorluk çıkaran bir hal. Eblehçe, mecaz ve imgeden mahrum bu pespaye ürünleri okumanın zorluğunu, has okur ve yazarlar tasavvur edebilirler. Çünkü bir eserde olması gereken, okurun keşfedeceği müstesna bir ruh iklimi, özgün imge ve mecazlar, okurun derinleşerek kendini, dünyaya bakışını da yetkinleştiren eda ve niteliklerden yoksun bu yapıtlar, bir on, yirmi yıl sonra, edebiyatın çöplüğüne atılacak enkazı büyütmekten başka bir faidesi olmadığı, kanısındayım.

Fatih Sultan ve Osmanlı Sultanları popüler kültürün bu günlerde yağmaladığı, Osmanlı Padişahlarını analarından doğduklarına pişman ettirecek kadar süfli, sorumluktan uzak ve kârhanelerinin iradını katlamak saikiyle, bu aptallık katsayısı yüksek popüler, işret kültürünün eblehleştirdiği kitlelerin talebiyle oluşan kara borsanın, ciddi sanattan ziyade muhabbet tellallarına ihtiyacı olduğunun farkındalar.

Medyanın muhabbet tellallığı yaptığı, İşret, Futbol ve Popüler Kültüre tapınan bu iptidai, faşist tapınağı, bu yozlaşmış Darülacezeyi red ediyorum! 

Hüseyin Avnî

 a.akinci58@gmail.com

Bursa: Beyaz Perdedeki Kent

Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki (Ahmet Telli)

Evliya Çelebi 17.Yy’da İstanbul dışına yaptığı ilk seyahatinde Bursa’ya gelir. Dönemin Bursasından bahsederken Uludağ’dan akan pınarların suladığı servi, çınar ve gülistanlar şehridir der. Ancak günümüzde durum değişmektedir. Hukuk, çevre ve insan hakkı tanımaz plan, program ve kararlarla oldu-bitti politikalarla yağmalanan kentlerden biri de Bursa’dır çünkü. Orman, dağ, deniz hatta yüksek katlı binaları da hesaba katarsak havası bile yağmalanmıştır. Çıkıp Uludağ eteklerinden ovaya bakın. Bursa’daki talanın bütün izlerini görebilirsiniz.

Bursa denince de akla Uludağ gelir. Bitinyalılar döneminde kent Uludağ eteklerindeki şehir anlamına gelen Prusa Olympos (Uludağ Bursa’sı) adıyla anılırmış. Uludağ’da durum farklı mı peki? Bursa’ya 30-35 km. uzaklıkta yaklaşık 2500 metre yükseklikte otel ve kış turizmiyle ünlü bir dağ orası. Bodrum ve Çeşme’lerin manzarası TV kanallarının yaz bezemi ise Uludağ da kışların. Demek zaman ve mekân söz konusu olunca felsefe dumura uğramış; azla yetinip yoksulluğu yücelten Antisthemes, Mahavira ve A.Schopenhauer gibi filozofların kulakları çınlar mı bilinmez fakat tanrıların dağı Olimpos bile keşişler yerine artık yaşama biçimi olarak eğlenceyi tercih eden sosyeteye mekân olmuştur.

Oysa Bursa bütünüyle bir doğa, kültür ve tarih şehridir. Şehri harir (ipek şehri)’dir. Camiler, dutlar, çınarlar, hanlar, hamamlar şehridir. Türk Sanatının sevimli karakterleri Hacivat’ın ve Karagöz’ün memleketidir. “Paramparça Şiir”de Enis Batur:


Bahçeler kestane, diken ve çocuk

Topluyordu hala. Bir bakıyorduk,
Serin bir soluk taşıyordu sucular

diyordu. Şimdi ne dutluk kaldı geriye, ne kestane. Ne İpek Yolu kaldı geriye, ne ipek…

Eski Yeşilçam melodram filmlerinde Bursa bilhassa Uludağ’ı gösteren sahnelerde sık sık görünürdü. Çünkü o dönemler yılda 300-400 film çekilirdi. Aşk-ı Memnu, tek kanallı siyah-beyaz dönemin ilk dizisidir. Özel TV kanallarındaki artış sinemayı ikinci plana iterken dizi yapımcılarının ve cast (oyuncu) ajanslarının işine yaramıştır. Yılda 100-150 dizi çekilmeye başlamış ancak sadece 10-15 tane de eli yüzü düzgün film yapılmıştır.


Dizilerin 2 binlerde prototipi ise “Asmalı Konak”tı. Ürgüp’te çekilen bu dizinin fazla ilgi görmesi aynı yıl içerisinde (2002) aynı türde Kırık Ayna, Berivan, Zerda, Hızma, Keje ve Azad gibi ağalı dizi furyasını başlatmıştı:

Kınalı kar, kınalı kar
Sende büyük bir ahım var
Gelinlerin güveylerin
Kavuşmaz mı yüce dağlar

Nar çiçeğim, masal yüzlüm
Teni gonca kömür gözlüm
Kınam karda bitecekse
Varsın alsın beni ölüm


Sabahat Akkiraz’ın seslendirdiği şarkıyla akıllarda kalan “Kınalı Kar” dizisinin çekimleri aynı dönemde Cumalıkızık’ta gerçekleşti. “Cumalıkızık”, Bursa’daki küçük bir Osmanlı köyü. Figüranlar bu vesileyle Bursalılar olmuştur zaman zaman. Kınalı Kar dizisinden sonra köyün adı daha sık duyulmaya başlamıştı. Önceden önemi bilinen köyün bu diziyle iç turizmdeki değeri iyice artmış, öyle ki Bursa’da köye sefer yapan minibüsler bile “Kınalı Kar”a gider diye yolcu taşımaya başlamıştı…

Cumalıkızık ve Trilye, zamanın durduğu tarih kokan nadir iki saklı hazinesidir Bursa’nın. Her ikisi de metropol kentin bitişiğinde yeralmasına rağmen yerleşim, doğa ve yaşam tarzı deformasyona uğramamıştır. Bu yüzden yıllardır çalışma odamın duvarlarında asılı duran resimlerden birisi oluklu kiremit çatılı evlerin yemyeşil bitki örtüsüyle bütünleştiği Cumalıkızık köyü peyzajıdır.

Bursa tam 19 yıl kuşatma altında kalmıştı. Şehrin kuzeyden önce Mudanya alınarak denizle irtibatı kesilirken daha sonra güneydeki Atranos (Orhaneli) elegeçirilip Bursa’nın çevresindeki abluka iyice daraltılmıştı. Bursa yakınlarına kadar gelen Orhan Gazi kuşatmayı kolaylaştırmak için civarda köyler kurdurmuştur. Osmanlıların Bursa’yı fethi sırasında lojistik destek görevi gören bu köylerden biri de Cumalıkızık’tı.

37 yıl Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapan Bursa Osmanlı Devleti’nin dibacesiyken Mudanya Konferansı nedeniyle cumhuriyet temellerinin atıldığı Mudanya ise Türkiye Cumhuriyeti’nin muştusudur. “Trilye” ise Mudanya’ya 10 km. uzaklıkta ufak bir kıyı kasabası. Anadolu’daki birçok benzer köyde olduğu gibi Türk-Rum kültüründen izler taşıyor: Kayaköyü, Kalkan’ı, Şirince, Adatepe ve diğerlerini anımsayın.

Karmylassos (Kayaköy) özellikle “Gece Yolculuğu” filminde. Kalamaki ya da bugünkü adıyla Kalkan belgesel filmlerde sık sık yeralmaktadır. 1920’lerdeki mübadeleden sonra Rumlar bu köyleri terkettiğinden hepsi birbirine benzer nitelikler taşır. 1987’de sit alanı ilân edilen Trilye tarihte duvarlarına ilk defa resim yapılan kiliseyi barındırır. Trilye’ye bağlı Siye (Kumyaka) köyünde ise dünyanın en eski kiliselerinden biri bulunmaktadır. Lakin kiliselerin hepsi de harap durumdadır.


Batık tapınakların görüntüsü

Belirsizliğin, bilgeliğin anası

Çekişmenin, barışın anası
Yaşamın yurdu

Eski Yunan söylencelerinde bir seferden bahsedilirdi. Kral tahtını üvey kardeşine kaptırmıştır. Fakat kralın oğlu büyüyor, delikanlılık çağına geliyor ve tahtını geri istiyor. Ondan sefere çıkıp altın postu geriye getirmesi isteniyor. Adı İason’dur kralın oğlunun. Özgen Acar, Cumhuriyet’te “Kavşak” adlı köşesinde (27.06.2008) İrlandalı yazar Tim Severin’in “İason’un Yolculuğu” adlı kitabından bahsederken efsaneye değinmiş. Rivayete göre kanatlı koç iki kardeşi sırtına alarak bir Karadeniz ülkesine kaçırmış: “Helle adlı kız çocuğunu Çanakkale boğazında düşürünce buraya Hellespont adı verilmiş. Friksos adlı erkek kardeş Kolkis’e varınca Kral Aietes’e kanatlı koçun altına dönüşen postunu hediye etmiş. Sonra kaptan İason, gemi ustası Argos’a ‘Argo (hızlı)’ adlı bir tekne yaptırarak altın postu ele geçirmek için olağandışı maceralar atlatarak Kolkis’e yelken açmış”…

Bu sefere katılanlar Mysia kıyılarına vardıklarında tahminen Mudanya limanında karaya çıkmışlar. Büyük Yunan şairi Seferis 1945-1951 yılları arasında Yunanistan ve Türkiye’de tuttuğu notlardan “Bir Şairin Günlüğü”nü yayımlamıştı. 1914′te ailesiyle Atina’ya göç eden şair çağdaş Yunan şiirinin en büyük ustalarından kabul edilir. 1900′de İzmir’in Urla ilçesinde doğan Seferis’in yaşamının ilk 14 senesi İzmir’de geçmiş. Türkiye dahil birçok ülkede diplomatik görevlerde bulunan Seferis, bu kitapta Bursa’ya yaptığı yolculukla edindiği izlenimleri de aktarıyor. 23 Nisan 1949’da Bursa’ya varmak için yola çıkan bir gemiyle tıpkı söylencedeki Arganaut’lar gibi Mudanya limanına varıyor:


Kıyıda bir çeşme, nar ağaçları

Altında bir hendek, batan güneş
Işığında narlar, kamışlar ve çocuk sesleri

Boşuna şarkılar yazılıp bestelenmemiş Mudanya Güzeli için. Mudanya sahilleri zeytin ağaçları, denizden esen poyraz rüzgarların temizlediği havası ve bol oksijeniyle herkesi büyülüyor çünkü.

TV kanalları tatilci görüntüleriyle televole ve müstehliklerin beslenme programlarından geçilmezken bilakis nüfusun nerdeyse yüzde 80’i aç ve yoksul bir memleket olduğumuz unutulmamalı. Yörenin meşhur çupra balığının tadına bakarken bile tek aktivitesi yemek olanlara bozulan benim gibilerin balıkçının masasındaki reyhanı okşarken ister istemez bazı dostları gelir aklına… Doğaya sığınmamız bir köşeye çekilmek ve tekdüze kâşâneler yapıp eğilip bükülerek oturmak çaresizliğinden mi yoksa bizi şeyleştiren, şehirli ilişkilerden kaçarak içimizdeki üretme ve paylaşım gücümüzden mi? Doğa bunu açığa vurma cesaretini gösterir biz gibilere.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Bursa’da Zaman” şiiri münasebetiyle Bursa’da pek yüceltilir, kimileri de edebi metinlerine sık sık alır ve yazılarını süslerler ya Bursa’ya değindiğim bu yazıda ben de alıntı yapmak isterim; Huzur adlı romanından: “Bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç âlemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır” demişti Yazar. Neden aktardım çünkü arsenik, siyanür, çöp varilleri vesaire toplumumuza reva görülen son dönemlerdeki her türlü doğal ve insan boyutlu kirlenmenin can sıkıntısıyla kentlere küserek tarihsel gelgitler içindeki doğaya arada bir sığınışımız bir anlık soluk almaya gereksinim duymamızdan olsa mı gerek.


Trilye’nin doğusunda kıyıda bir mendirek yeralıyor. Sık TV izlemesem de “Sev Kardeşim” adlı diziden burada çekilen sahneyi hatırlıyorum. Gündoğumunda Cumalıkızık, günbatımında Trilye’nin yeri bambaşkaymış. Cumalıkızık’ta adeta doğal bir kameriye sergileyen manzaranın, Trilye de ise denizle aşır neşir olduğunu görüyorsunuz. Bu yüzden Cumalıkızık’ta ormana, Trilye’de ise doğa türküsünü denize söyletiyor. Bunlara ait akla egemen his yemyeşil bir aydınlık ve zeytuni pırlantanın içimizdeki aksi olmalıdır. Ömer Bedrettin Uşaklı, Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Mudanya’ya kaymakam muavini olarak atanmadan önce maiyet memurluğu stajını Trilye’de yapmış, “Deniz Sarhoşları” şiirini de 1926 yılında burda yazmış:

Köpükten omuzları birbirine dayanmış,
Yüksek, mağrur başları akşam rengiyle yanmış,
Sahile koşuyorlar bak deniz sarhoşları!…

Bazen yırtık yelkenli bir sandala çarparak,
Bazen ufkun kıpkızıl şarabına taparak
Gitgide coşuyorlar bak deniz sarhoşları!…

Rüzgârların ıslığı en yakın yoldaşları…
Yıllarca dövünerek içi yenmiş taşları
Bir anda parçalayıp doyacak bu sarhoşlar!…

Çılgın gönüllerinde aşkın en büyük kini,
Yosunlu kayaların o yeşil gözlerini
Deli âşıklar gibi oyacak bu sarhoşlar!…

Gezi boyunca Trilye’nin zeytinyağları boy boy şişelerde gözünüzü alır. Cumalıkızık’ta bahçelerinden taptaze toplanmış kiraz ve ahududular. Bir de her iki yerde saksılarda yöreye özgü çiçekler var. Cumalıkızık’ta bu kez görmedim pek ama Trilye’de pembe, mor ve beyaz küpe ile ortanca çiçeklerini görmüştüm.

Cumalıkızık’ta anıtsal çınarlar bulunuyor, ıhlamurlar mis gibi kokuyor. 1988 yılından bu yana Haziran aylarında en iyi ahududu meyvesi yetiştirenlere ödül verilen bir şenlik düzenleniyor. Uludağ yamaçlarındaki köyde içme suyu buz gibi. Daracık sokaklarındaki yassı taşların tam ortasından ipil ipil, insanın içini bile serinleten sular akmakta…

Anıtlar Yüksek Kurulu’nca, Cumalıkızık 1980 yılında koruma altına alınmış. 1990’da tescil işlemleri tamamlanan Koruma İmar Plânı 1993’te onaylanmış…


Dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker: 1998’deki ortaklık protokolü ile Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bir kentsel SİT alanı koruma amaçlı uygulama imar plânı hazırlatılıp projenin bir koordinatörlük vasıtasıyla yürütülmesine karar verilmiş. Bursa Belediyesi’ne bağlı Yerel Gündem 21 şubesi ve Bursa’daki yerel bir UNESCO girişimleriyle plân uyarınca ilk önce birkaç ev satın alınıp onarılmaya başlanmış. Evler şimdi rengarenk, sarı, beyaz ve mavi tonlarda boyanmış.

Köyde kooperatif kurulmuş, kadınlar ve gençlere kurslar açılmış. Satış yeri, lokanta ve kafeterya gibi turistik üniteler açılıp ekotarım ile ekoturizm uygulamasına geçilmiş. Cumalıkızık’ın otantik dokusunu bozmayan, eskiyle yeni değerleri kaynaştırmayı hedefleyen örnek konsept (proje) uygulanmaya başlamış. Belediyenin bu PR çalışması (halkla ilişkiler) sayesinde Cumalıkızık olumsuz tesirlerden biraz kurtulmuş. Amaç köyden göçü önleyerek doğal doku içinde kalkınma gerçekleştirmekmiş zaten.

Bugün Cumalıkızık Dünya Miras Listesine aday doğal ve kültürel varlıklarımızdan biri. Osmanlı dönemi kırsal yaşamını yansıtan müzemsi görünümü nedeniyle yapım şirketleri arada uğruyor buraya. Kınalı Kar dizisinde kullanılan konak Cumalıkızık’ta en gözalıcı olan. Velakin yörenin gözlemesi de meşhur olmuş. Restoran olarak kullanılan konakta dekorun tadına varmak için bende içeriye girip köy mantısı yemiştim.

Bursa’nın 10 km doğusunda yer alan Cumalıkızık köyüne Bursa–Ankara karayolundan Uludağ eteklerine doğru sapan 3 kilometrelik yol sonunda ulaşılıyor. Yol üstünde pek fazla boşluk yok. Bursa merkez sınırları içinde kalan köyü daha iyi hizmet alsın diye 1987’de mahalleye çevirmişler. Bursa genişledikçe köy çevresi de peyderpey mahalleye dönüşmüş. Köy arazisi azalmış, kestane ağaçları zamanla kurumuş. Bazı eski yapılar yıkılmayla yüz yüze şimdi, korunması biraz lafta kalmış.

Süleyman Demirel’in sık sık söylediği “Tarımda, dünyanın kendi kendisine yeten 7 ülkesinden birisiyiz” lafı vardı. Avutmaydı tabi bu laf. Can Barslan Fasulye filmiyle ilgili kaleme aldığı bir makalesinde “Demirel, 7 ülkeden biriyiz diyor ama asla diğer 6 ülkeyi söylemiyordu” diyordu. Cumalıkızık’taki proje başarılı olsa başka yöreler için örnek oluşturucaktır. Hakeza Trilye de şimdiki güzel görüntüsüyle masuniyetinden pek taviz vermemiş görülüyor. Eski yapılar (Taş Mektep gibi) onarılmaz, satılığa çıkartılan zeytinlikler sonunda muhtekir ve muhteris, tamahkâr ve tahripkâr alıcılara kucak açmazsa bugünkü güzelliğini yitirmez…

Trilye’de şimdiye kadar Cahide (1989), Kurtuluş (1996), Cumhuriyet (1998), Kınalı Kar (2002), Şapkadan Babam Çıktı (2003), Melekler Adası (2004), Kezban Yenge (2005) ile Sev Kardeşim (2006) dizilerini filme çekmişler. Cumalıkızık’ta da Kuruluş/Osmancık (1987), Yeniden Doğmak (1987), Ateşten Günler (1987) ve Yeşeren Düşler (2006) adlı TV dizilerinin yanı sıra arabesk şarkıcısı F.Tayfur’un “Çeşme” adlı şarkısının klibi vs. ile Fasulye (1999) ile Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000) filmi çekilmiş…


İyi bir kitap okursun…

İyi bir filme gidersin…

Bir an her şey mümkün görünür,
Umutlanırsın…


demiş “Sinemadan Çıkanlara Öyküler” adlı kitabında L.Gülden Treske. Cumalıkızık ve Trilye… İkisi de adeta sete dönüştü. Şimdi bu sayedeki tanıtımların semerelerini topluyorlar. Belki bir gün o diziler de yeniden derlenip toparlanır ve sinema filmi olarak tarihte yer alır. Güzel Cumalıkızık’la, Trilye’den beyaz perdeye iz kalır. Zira çıkartılmak istenen SİT alanları ve ormanlık arazilere yapı izni veren yasa uygulansa bütün bu güzelliklerden geriye eser kalmayacaktır…

Sinema Osmanlı Devleti’ne Paris’te 22 Aralık 1895’teki ilk gösterimden bir yıl sonra girmiş, halka açık ilk film gösterileri Beyoğlu’nda yapılmıştı. İlk sinema salonu 1908’de İstanbul’da açılmıştı. Anadolu’daki ilk sinema salonu 1909’da önce İzmir daha sonra Ankara ve Bursa’da açılır. 1930’larda yazlık ve kışlık sinemaların sayısı hızla artarken yazlık sinemalar döneminde Bursa’daki sinema sayısının 300’ü bulduğu söylenir ve Bursa’daki sinemaların özellikle Setbaşı’nda toplandığı görülür.

1986’da Bursa’da da 12’si kapalı 4’ü yazlık olmak üzere sadece 16 sinema salonu bulunduğu belirtilmektedir (Nilgün Abisel, Türk Sineması Üzerine Yazılar). 1990’da özel TV kanallarının devreye girerek sinema filmlerini arda arda göstermesiyle sinema salonlarına ilgi azalmaya başlar. Günümüzde uzun tahta sıralarda çekirdekle gazoz eşliğinde mahallecek seyredilen film dolu günler artık çok gerilerde kaldı. Eski sinema salonlarının yerini az sayıda da olsa modern teknolojiyle donatılmış anfi veya cep sinemaları aldı. Açıkhava sinemaları ise yaz ayları boyunca düzenlenen etkinliklerde yaşatılan bir “nostalji” olarak kalmıştır…

Yoğun göç ve nüfus artışı, plansız sanayii ile çarpık kentleşme, trafik (ulaşım) ve çevre kirliliği vb. etkenlerin yarattığı yorucu bir tempoda kent insanı ancak sinema gibi kültürel etkinliklerle yeni bir soluk alabilir. Bursa, sinemadaki sanat yönü ve seyirci ilgisi bakımından potansiyele sahip bir kenttir. Bursa zaman zaman önemli şenlik, sinema günlerine vs. evsahipliği yapıyor çünkü. Bursa’da ilk kez 1967’de sinemayla ilgili olarak “Bursa Sinema Derneği” adı altında Ömer Tuncer isimli kişi bir etkinlikte bulunmuş Setbaşı’nda Mahfel yanındaki “Saray Sineması”nda 32 tane film göstermişti. Bu alanda ilk ciddi adımın ÇASOD (Çağdaş Sinema Oyuncuları) ve Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin işbirliği ile “Bursa Ulusal Sinema Şenliği” adıyla 2000’de atıldığı görülmüş ve şenlik kapsamında ulusal ve uluslar arası çapta sinemacılar kente konuk olmuştur. 2007 yılındaki bir organizasyon ise Bursa’da bir ilktir. Bu kısa film etkinliğinde de Bursa’da çekilen, Bursalı yönetmenlerin yaptığı ya da katkı sağladığı filmlerin gösterimi gerçekleştirilmiş ve Tan Tolga Demirci’nin 2004 yılında Altın Portakal ile ödüllendirilen “Alfabetik Düşler” filmi de gösterilmişti.

Geçen yıl Güzel Sanatlar Akademisi’ni Mudanya’ya kazandıran Üniversite’nin en küçük kentlerde bile bulunan İletişim Fakültelerinden birisini de Bursa’ya açtırarak kenti sinemayla buluşturan etkinliklere öncülük yapması beklenmektedir şimdi…

Sinemanın serüveni aslında insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan dili kullanmadan önce meramını anlatmak için taşı oyarak şekiller çizmişti, sonra müziğe başvurmuştu. Resim ve heykelin ardından da yazıyı kullanmıştır. Tüm sanatların bileşimidir sinema. Bir film ancak emekçileriyle bütündür ve oyuncuları, teknik ekibi de ilave edersek, büyük bir dayanışma ürünü olduğu görülür çünkü. “Göl” filmini hatırlayın. Üç önemli ismi biraraya getirmişti: Ömer Kavur yönetmeni filmin. Selim İleri senaristi, Atilla Özdemiroğlu müziklerini yapmıştı. 3’ü de ülkemizin sanat alanında yetkin ve saygın isimlerindendir.

Edebiyatla süren iletişim ve sanat serüveninde sinemanın ortaya çıkışı 19.Yy’ı buldu. İlk kez Bir İtalyan yazar Ricciotto Canuda yedinci sanat olarak adlandırmıştır sinemayı. Dünya sineması geçen Yy’ın başında ortaya çıkarak bazı bağımsız akımların katkısıyla gelişim sürdürürken Türkiye sineması ise kendine özgü sinema dilini yakalayamamıştı. Kuşkusuz bu durum ülkenin içinde bulunduğu toplumsal koşulların özellikle politik sansürün eseridir. Doğumundan günümüze sinemamız yasakçı bir kültürün ve Amerikan popülerliğinin şematizmiyle ürün vermektedir. Sadece bir kaç yerli yaratıcı ismiyle anılırken Yeşilçam ve Hollywoodcu TV kanallarının anlayış kalıpları belirlemiştir sinemamızın yazgısını…


Bursa bu imkânlardaki Türkiye sinemasına Ahmet Sert, Ertem Göreç, Orhan Aksoy ve Mahinur Ergun gibi yönetmenler kazandırmıştır.

Bursa doğumlu olup sinema filmlerinde rol alan oyunculardan bazıları şunlardır: Halil Ergün, Hüseyin Kutman, Erdal Özyağcılar, Semra Özdamar, Tarık Tarcan, Hande Ataizi, Ceyda Düvenci, Vildan Atasever, Murat Akkoyunlu, Olgun Şimşek, Demet Şener, Ali Uyandıran, Erkan Can, Şerif Sezer. Konusunun Bursa’da geçtiğini ya da Bursa’da çekildiğini bildiğim filmler ise şunlardı: Yol (1981), Gün Doğmadan (1986), Sarı Mercedes (1987), Harem Suare (1999), Fasulye (1999), Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000), İçerideki (2002), Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü?(2005), İki Koca Adam ve Bir Küçük Bebek (2007).

Yol, Ankara Sinema Derneği’nin yaptığı anket sonucu belirlenen En İyi 10 Türk filminden biridir. Senaryosu Yılmaz Güney tarafından yazılmıştır. Yılmaz Güney devrimci kişiliği, yaşamı, sanatı ve dünya görüşü itibariyle Türkiye’de çok sevilen ve tartışmasız sinemamızın yetiştirdiği en büyük ustalardan birisidir. Son hapisliğinde Mudanya açıklarındeki İmralı Adası yarı açık cezaevinde kalmış ve buradan 1981’de yurt dışına kaçtığı Isparta’daki cezaevine nakledilmiştir. İmralı’da tutukluğu sürerken başladığı “Yol” filminin senaryosunu Isparta Cezaevinde tamamlamıştır. İmralı Cezaevi’ndeki gözlemlerini de katarak “Ben bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla, hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da” sözleriyle ifade ettiği gibi 12 Eylül cuntasının ve sıkıyönetimin en karanlık günlerinde cezaevindeki beş mahkûmun Türkiye’nin değişik yerlerine yaptığı yolculukları aktarır: “Yol, yarı açık cezaevinden bir haftalığına izne çıkmış beş mahkûmun yol hikâyesidir. Önce otobüs ve trenle süren yolculuk boyunca, ayrı ayrı beş mahkûmun hayat hikâyeleri ve yaşantılarından kesitler aracılığıyla, alabildiğine geniş ve ayrıntılı bir Türkiye panoraması çizer. Yoksul ve ezilmiş insanlar, feodal yapı, feodal düşünce ve koşullar altında yaşamaktadırlar. Mahkûmlardan Mevlüt, Yusuf, Seyit Ali, Mehmet ve Ömer’in “yitik yaşamları”na tanıklık eder. Dolayısıyla konusu mahkûmlar aracılığıyla anlatılan hikâyenin sunduğu panorama, asıl olarak, ülkenin ‘içerisi ve dışarısıyla 45 milyonluk bir hapishane’ olduğu gerçeğinin altını çizer” (kapak yazısı).

Agah Özgüç’ün deyişiyle Türk sinema tarihinde baştan sona bir romana konu olabilecek kadar hareketli bir serüveni olan bir filmdir “Yol”. Yılmaz Güney, Erden Kıral’ın Ayvalık Cunda Adası’nda başladığı ilk çekimleri iptal etmişti. Film daha sonra yine “Endişe’de kendisine asistanlık yaptığı sırada tutuklanması üzerine filmini tamamlayan Şerif Gören’e teklif edilir. Filmin negatifleri yurtdışına kaçırılarak Yılmaz Güney’in de başında bulunduğu bir ekip tarafından kurgulanır. 1982’de 35. Cannes Film Festivali’ne katılarak Costa Gavras’ın “Missing (Kayıp)” filmiyle beraber Altın Palmiye’yi kazanır. Yol, o sıralarda ABD’de de bile en çok izlenen yabancı filmler arasına girmesine rağmen Türkiye’de gösterilmesi yasaklanır.


Filmin çekimleri İstanbul, Bursa, İzmir, Konya, Eskişehir, Mersin, Adana, Bingöl, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır ve Ankara’da yapılmıştır. Filmin başrol oyuncularından Tarık Akan “Bana kalırsa, Yol filmi, dünyada en zor şartlar altında çekilmiş filmlerden biri” diyerek filmin Bursa’daki çekim macerasını şöyle anlatır: “Hızla filme başladık. İstanbul’da hapishane sahnelerini bitirdik. Artık Anadolu’ya hareket edecektik; ilk durak Bursa. Elimizde Bursa Sıkıyönetim Komutanlığı’nın film çekme izni vardı. Buna karşın çekim yapmamıza izin vermediler. Tüm kapıları çaldık, ilgili ilgisiz herkese derdimizi anlattık, iznimizi gösterdik, olmadı. Bu arada bir de gözdağı verdiler; çekim yaparsak başımızın derde gireceğini söylediler. Bursa il sınırlarını terk etmemiz emredildi. Üç minibüsle Bursa’dan ayrıldık. Minibüslerden birinin camlarını kamuflaj yapıp, çekimi olan oyuncular ve kamerayla tekrar Bursa’ya girdik. Aracı uygun bir yere park ettik. Kamera minibüsün içinde kaldı; çekimler kapalı perdenin aralığından yapıldı. Dört-beş saatte gerekli sahneleri çekip işimizi bitirdik ve Bursa’dan kaçtık”…

Filmde Tarık Akan’ın yanısıra Bursalı oyuncular Halil Ergün ve Şerif Sezer de yeralmıştır. Ancak 17 yıl sonra ülkesinde gösterime girebilen Yol filminin o yıllardaki koşullar nedeniyle pek başarılı olmayan seslendirmesi yeniden yapılmış bu defa Seyit Ali rolündeki Tarık Akan’ı, “Erdal Özyağcılar” seslendirmiştir…


1981’de çekilen “Yol” filminde önce Erden Kıral yönetmenlik yapmıştır. Ancak Yılmaz Güney’in oyuncu sayısını sınırlı tutmak istemesi üzerine film Şerif Gören’e teklif edilerek tamamlanmıştı. Erden Kıral yıllar sonra Yılmaz Güney’in Bursa Cezaevi’nden Isparta’ya nakli sırasında yaşadığı iki günü beyaz perdeye “Yolda” filmiyle aktarmıştır. Senaryosunu da Erden Kıral’ın yazdığı Yolda (2005), Yılmaz Güney ekseninde bir dönemin gizli tanıklarını perdeye taşıyor ve Halil Ergün Yılmaz Güney’i canlandırıyordu…

İsmail Güneş, 1999’da Cüneyt Arkın’lı “Gülün Bittiği Yerde” filmiyle 12 Eylül ve işkence konusunu işlemişti. Bu filmden sonra 2005’te “The İmam” adlı filmi çekmiş ve bu yüzden eleştirilmişti. Güneş bu defa dinsel hoşgörü mesajı iletiyordu. Ancak “The İmam” sinemasal açıdan kusurlu olduğu kadar TV’deki dizilerden fırlamış aynı oyuncular, benzer tonlar taşıyan zorlama diyaloglarla sıradan bir film görüntüsü veriyor, özellikle mütedeyyin kanallarda sıkça başvurulan ve kaderci bir yaklaşımla ele alınmış “sır kapısı”, “gönül gözü” gibi benzeri yapımları tekrarlamaktan ileri gidemiyordu.

“Gündoğmadan” yönetmenin 35 mm’lik ilk uzun metrajlı filmi. 2004’te kendisiyle yapılan bir söyleşide “Gün Doğmadan filminde kaderi anlattım. İnsanın yazılı kaderinden kaçamayacağını anlattım.” diyordu. Bir akrabasının cenazesini memleketine götürmek için yola çıkan bir karı kocanın hayatı bu seyahat sırasında altüst olur. Polisten kaçan bir çete tarafından yolda rehin alınan genç çift çaresizlik içinde kurtuluş yolları aramaya başlar…

Sunay Akın 9 Ekim 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “Denizi göreceksin sakın şaşırma!” başlıklı yazıda “Yıkıntı Mustafa’nın dünyası ‘Gündoğmadan’ adlı filmde görünür. 1986 yılında çekilen bu filmde, küçük bir rol de Yıkıntı Mustafa’ya verilir ölümünden önce” diyordu. Bursa’nın meşhur simalarından Yıkıntı Mustafa’yı şair Sunay Akın’ın kaleminden aktarayım: “Gemlik’te yaşayan ve şoförlük yapan ‘Yıkıntı Mustafa’ biriktirdiği yüzlerce şişeyi kamyonun arkasına yükleyerek, 1974 yılında, karısı ve çocuğuyla Karsak Boğazı’na gelir. Gemlik’e beş kilometre uzaklıktaki bu yerde, derenin kıyısına şişelerden lokanta ve ev konduran Yıkıntı Mustafa, ilkokul mezunu olmasına rağmen yaptığı çarklarla da sudan elektrik elde eder. Zamanla bir de cami yapar derenin kıyısına. Tabii yine şişelerden!”… İsmail Güneş filmini “Biz ilk defa Türk Sinemasında bir şeyi daha yaptık. Hiç görülmedi, incelenmedi. Cünüplüğün acısını çeken bir adamın hikâyesi de vardı içinde. Gece hamamcı olmuş, yıkanamamış, gusül abdesti alamamış. Vuruluyor, ölüm acısını değil, o şekilde öleceğinin acısını çekiyor, ‘beni yıkayın’ diye yalvarıyor” sözleriyle özetliyordu.


Filmlerini din konularında seçen yönetmenler yaptıklarına artık “Beyaz Sinema” adını veriyorlar. Eskiden milli sinema denirdi. İsmail Güneş işte bu çizgide bir yönetmen olarak kabul ediyor kendini…

Gemlik, Bursa’nın 30 km. kuzey batısında, Marmara Denizi kıyısında kendi adıyla anılan körfezdeki ilçesidir. Bursa’nın diğer ilçelerine nazaran Gemlik’i daha fazla sevmişimdir. Sanırım körfezde denizle iç içe olduğundan bana da tabiatla içli dışlı olma duygusu veriyor. Son gidişimde de bu duyguyu yeniden tadmak istedim.

Celal Yalınız (nâm-ı diğer Sakallı Celal)’ın dediği gibi, kimimizin yüzü hep batıya dönmüş, kimimiz neden sürekli doğuya gitme uğraşı verir anlayabilmiş değilimdir. Niye korkuturlar ki bizi birbirimizden. Mahalle baskısı dedikleri ne menem şey bu olsa gerek. Gemlik’te hangi akla hizmetse bir nevi harem selâmlık uygulaması çarpmıştı gözüme. Sahildeki en müstesna çay bahçesinde bile “aileye mahsustur” tarzı yaklaşımla karşılaşıyorsunuz. Oysa sadece denize daha yakın durmak şöylebir çaylarınızı yudumlayıp gazetenize gözatmak isteyemez misiniz? …

Eğer kendimiz gibi olamayacaksak herşeyi örneğin Maalouf’un tarih bilgesi, çok dil konuşan karakterlerinden birisi gibi mi okumak gerekiyor. Bakın içimizden birisi, Adalet Ağaoğlu Öksüz Bayram’ın birkaç saatlik yolculuğunda ne güzel anlatıyor Gemlik’i: “Yolun solunda bir su akıyor. Karsak Suyu. Güzel, köpürerek akan bir su. Az sonra hemen sağına geçiyor. Basamaklardan atlaya zıplaya, taşa kabara akıyor. Bayram, özlemle bakıyor suya. Ona ulaşabileceği bir fırsat kolluyor. Ama daha göz açıp kapayıncaya dek suyun yoldan iyice uzak düştüğünü anlıyor… Gemlik Körfezi, hemen ayaklarının altında. Tuğla fırınlarını, konserve fabrikalarını, yazlık blok konutları, Deniz Kuvvetleri dinlenme yerlerini, tersanesini ve daha bir-iki öteberisini kendine çerçeve etmiş. Çok eski bir yağlıboyanın vernikli dişbudakla çerçevelenmesi. Kimyevi gübre kokusunun kaplıca kokusuna karışması. Bir zeytinliğin uzakta bir zırhlıyla tokalaşması. Bir boru fabrikasının bir reçel fabrikasına dil çıkarması. Bir tepenin bir ovayla kavgaya tutuşması. Bir kavaklığın, üstüne yama vurulan asfalta üzülerek bakması. Yine de uzağında kalması. Bir martının bir yakıt tankeri üzerinde kanat çırpması. Ve güneşin, bütün bunları kuşatıp aynı kaba tıkması”…

“Sarı Mercedes” filmi Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” adlı romanından uyarlanmıştı. Balkız adını verdiği arabasıyla Almanya’dan yola çıkan gurbetçi Bayram’ın Kapıkule’den başlayıp akşam gün batarken ulaştığı Ballıhisar adındaki köyünde hazin bir şekilde son bulan bir günlük yolculuk öyküsünü anlatır: “Almanya’ya çalışmaya gidip, para biriktirerek bir araba almayı düşleyen bir adam, bu uğurda en yakın arkadaşına kazık atar, sevdiğini pervasızca geride bırakır. Sonunda emellerine kavuşur. Almanya’dan Türkiye’ye dönüş yolu boyunca kendi kendisiyle hesaplaşır. Ancak birçok güzelliği çiğneyerek sahip olduğu sarı mercedes’i ona yar olmaz ve memleketine gittiğinde bir kaza yapar” (kapak yazısı).


“Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü
Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni / Yaktın ah yaktın beni…

Bayram, önce içinden, sonra usuldan, sıra ‘O gün ki gördüm seni’ye gelince de, bütün sesini koyvererek şarkıya katılıyor. Özel deri geçirilmiş direksiyon, ellerinin altında seviliyor. Bayram, direksiyonu sağa büküyor, okşayarak. Sola büküyor okşayarak. Ağzında şarkı, önde parıldayan yıldıza, derken, güzel bir eğimle ön camın dibine doğru uzanıp gelen motor kapağının süzülmüş balrengine bakıyor…” (Fikrimin İnce Gülü, 18.baskı, s.38).

Adalet Ağaoğlu yaşamı, yazarlığı, politik görüşleri ve tavırları sebebiyle basında adı sık sık duyulan edebiyatın önemli ustalarından. Kitapları yasaklanan, yargılanan, sürekli tartışılan ismi. Fikrimin İnce Gülü romanı 1976 yılında kaleme alınmış 1981’de 4. baskısında toplatılmıştı. Dış göç olayını ele alan ilk filmi “Otobüs”te sansüre takılan ancak Danıştay kararıyla gösterim izni alan Tunç Okan, romandan senaryolaştırılarak yapılan bu filminde yazarının sözleriyle “otoriter kurumlara karşı tavrı budanmış ve içeriği boşaltılmış” olarak çektiği için eleştiriliyordu.

1994’te yayınlanan “Sinemada Yedinci Adam” adlı kitapta Dr. Oğuz Makal “Göç” olgusunun sinemadaki yansımalarını çevrilen filmlerin çözümlemeleriyle beraber elealmıştı. Dış göç konusunun da Türk edebiyatında bir “düzen sorunu” olarak ele alındığını vurgulayan Makal, Sarı Mercedes’le ilgili olarak “Adalet Ağaoğlu’nun değişmeyi ve değişememeyi anlattığı roman, uzun bir yapım sürecinden sonra Tunç Okan tarafından ortaya çıkartıldı” demektedir. 1960’larda başlayan yoğun dış göç bir devlet politikası olarak benimsenmişti. “Bitmeyen Göç”te ünlü ‘Gastarbeiter’ konuk işçi kavramı bu dönem oluşuyor diyordu Nermin Abadan Unat (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002) “Almanya’da yabancı Türkiye’de Alamancı” sayılan, sınıfının ve konumunun bilincinde olmayan arabasını herkesten çok seven sadece Almanyalı işçi Bayram değildi tabii, yıllar önce yapılan bir araştırma da Mercedes otomobillere Almanlardan çok Türklerin sahip olduğunu göstermemiş miydi?…

İlyas Salman’ın rol aldığı “Sarı Mercedes” filmindeki yol sahnelerinden birinde üstünde Bursa yazan bir trafik bir levhası dikkat çekmektedir. Tunç Okan’ın Adalet Ağaoğlu’nun “Fikrimin İnce Gülü” adlı romanından uyarlama filmin (1987) bazı sahneleri Bursa-İnegöl civarında çekilmiştir. İnegöl’de en göze çarpan yapı grubu İshak Paşa Külliyesi ve çevresi. Külliye 1482’de inşa edilmiş. Camii, medrese ve türbeden oluşmakta. İnegöl’ün tam merkezindeki çarşının içinde yer alıyor. Burada yemiş meşhur İnegöl köfteyi Öksüz Bayram. Son gidişimde benim İnegöl’deki köftecilerin çokluğu kadar pastacıların da varlığı da dikkatimi çekmişti.

Araba Sevdası romanında geçen arabanın renginin de sarı olması enteresan. Araba Sevdası Osmanlı Devleti’nde Tanzimat döneminde yanlış batılılaşmanın etkisini aktaran bir romandır. Recaizade M.Ekrem’in yazdığı roman ilk realist roman kabul edilir. Daha sonra çekilen Aydan Şener’in de rol aldığı TV dizisinin, Fikrimin İnce Gülü romanıyla isim benzerliği dışında hiç bir alakası yoktur…


Antalya Film Festivali bu yıl Ferzan Özpetek’in son filmi “Mükemmel Bir Gün”le başlıyor. 2005’te uluslararası nitelik kazanan festivalin daha önce jüri başkanlığını da yapan Ferzan Özpetek şimdiye kadar sırasıyla Hamam (1997), Harem Suare (1999), Cahil Periler (2000), Karşı Pencere (2002), Kutsal Yürek (2005) ve Bir Ömür Yetmez (2007) adlı filmlere imza atmıştı. Bol ödüllü “Cahil Periler” filminde İtalya’da Nazım Hikmet’le ilgili oluşturduğu gündemle dikkat çeken yurt dışındaki temsilcimiz, hakkında “Daha çok, bireylerin kimlik bunalımlarına, onların duyguları üzerinden yaklaşıyorum” dediği başarılı bir işkadınının herşeyi bir kenara iterek yoksul insanlarla dayanışmasını anlattığı “Kutsak Yürek” filminde de yankı yaratmayı başarmıştır.

Bursa’da çekilen Haluk Bilginer’li filmlerden bir tanesidir ayrıca Harem Suare. Sultan rolünde oynayan Bilginer dışında ilk filminde Bursalı oyuncuları buluşturan Ferzan Özpetek Harem Suare’de “Şerif Sezer”e de rol vermiştir. Sarı Mercedes’te gümrük memuresi rolünde oynayan ve filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu olan Serra Yılmaz ise Harem Suare’de harem kalfası Gülfidan rolünde yeralmıştır.

Saray, Harem ve Hamam… Her üçü de kimine göre bir muamma kimine göre bir tabu kimine göre mahrumiyet kimine göre ise mahremiyet bölgesiydi. Filmdeki replikte geçtiği gibi burada içerde (haremde) kalfa Gülfidan’a göre önemli olan üç şey vardı: Aşk, iktidar ve korku.


Harem denince aklıma “Erzurum Yolculuğu” gelir. Ataol Behramoğlu’nun Puşkin’den çevirdiği kitaptaki harem şöyleydi: “Ben bu sırada çevreme bakınırken tam kapının üstünde yuvarlak bir pencerecik; pencerecikte de meraklı, kara gözleriyle fıldır fıldır bakan beş altı tane yuvarlak başçık gördüm. Buluşumu tam Bay A.’ya söylemek üzereydim ki, başlar kımıldadı, gözler kırpıldı, birkaç parmakçık susmam için gözdağı verdi bana. Boyun eğdim ve buluşumu kimseyle paylaşmadım. Hepsi de hoş yüzlerdi; fakat hiçbiri güzel değildi”…

Bu satırlar Aleksandr Puşkin gibi gerçekçi ve insancıl büyük bir Rus yazar tarafından kaleme alınmıştır ancak bilhassa temel bir öğesi olarak 17.Yy’daki birtakım Batı’lı oryantalist yazarlara ait harem hakkındaki görüşler ise kimilerine göre çoğu zaman fantazya-romantizm karışımı birçok ön bakışı sergilemekteydi. Çünkü oryantalizm (Doğuculuk) itaat, atalet, güçsüzlük, kadına şiddet gibi birtakım unsurlar içermektedir…

15.Yy’da Fatih’in yaptırdığı Topkapı Sarayı yüksek duvarlarla çevrili müstahkem bir kale görünümünde idi. 360’dan fazla odasıyla Harem bölümü ise 16.Yy’da eklenmişti. Amerika’da ilgiyle karşılanan “Üçüncü Kadın”, “Harem: Peçeli Dünya” ve “Gözyaşı Sarayı” gibi kitapların yazarı Alev Lytle Croutier’in haremdeki cariyeler hakkındaki şu sözleri dikkat çekicidir: “Bir kere çok güzeller, çünkü seçilmiş kadınlar. Aynı zamanda hepsi esir. Saraya girdiklerinde eğitim almaya başlıyorlar. Herkes yeteneğine göre yönlendiriliyor. Çok güzel olanlar ayrılıyor. Sesi güzel olanlar şarkıcı, iyi nakış işleyenler nakışçı oluyor. Sonra kadınlar devri başlıyor. Esir olan kadınlar, bu esaret altında bile güç kazanıyorlar ve ülkeyi yönetmeye başlıyorlar…” (Tempo, 2004, Sayı 29/866, s.75). Kimi yazarlar ise “Bunların hiçbir suretle gerçekle ilgisi yoktur. Çünkü bu cariyelerin çoğu hizmetçidir. Hatta daha ileri giderek bu cariyeler arasında dilsizler, maskaralar, zenciler, cüceler de vardır. Bunların arasında yaşlı kadınların olduğu da görülmektedir” diyerek farklı yönden yaklaşmaktadır (Muammer Gökçin, Zaman) .

Ferzan Özpetek batıyla oryantilizmi bir araya getiren filmlerin yönetmeni. Ferzan Özpetek’in başarısını İtalyan Sineması’ndaki tıkanıklığa bağlayanlar olduğu gibi Batı’nın oryantalist bakışını beslemesinden dolayı olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Özpetek, ilk üç filmindeki başarıdan sonra İtalya’da sinemaya yön veren üç yönetmenden biri olarak nitelendirilmişti. Türk-İtalyan-Fransız ortak yapımı “Harem Suare” Osmanlı Sarayında bir cariye ile onu padişahın bir gözdesi haline getirmeye uğraşan harem ağası arasındaki bir aşkın (tabii suç ortaklığının da) öyküsü olduğu kadar Osmanlı Haremi’nin kapanmaya yüz tuttuğu son günlerinde haremdeki cariyelerin trajedisini insalcıl ve romantik açıdan yaklaşarak yansıtıyor. Hamam filminde “hamam” motifiyle oryantalist bir yaklaşım sergileyen Ferzan Özpetek “harem” motifini de Harem Suare’de kullanarak Osmanlı saray yaşamından bir kesiti verdiği Harem Suare’nin jeneriğinde “Bu filmdeki olaylar hayal ürünüdür” demeyi de ihmal etmiyor…

Hamam Roma ve Bizans kültüründe önemli bir yer tutmaktaydı. Osmanlılar zamanında gelişen hamam kültürü de Bursa alındıktan sonra şehre hamamlar inşa edilmesiyle sürmüştür. Bursa bölgesinin tarihi Kalkolitik (M.Ö. 5000-3500) döneme kadar uzanmaktadır. Bursa ile ilgili ilk kesin bilgiler M.Ö.700’lere dayalıdır. Bu yüzyılda İskit saldırılarından kaçan Bithinyalılar, Bursa’ya yerleşip kısa sürede sınırlarını genişletmişlerdi. Şehri kuran kişi Bitinya Kralı Prusias’tır. Yapımına Bitinyalılar döneminde başlanan Bursa Kalesi’nin 3.5 km uzunluğundaki surlarından günümüze ulaşan devede kulaktır…

Bilge Umar’a göre Prusias’a bir hisar kentinde babasının başkenti Nikomedia yani İzmit’te doğduğu için hisar kentinin insanı, hisar kentli anlamında Pusassuwas gibi bir ad verilmiş ve o isim Helen ağzında Prusias’a çevrilmişti, Prusias da kendi kurduğu kente adını anımsatsın diye Prussa adını vermişti (Rana Aslanoğlu, Kent Kimlik ve Küreselleşme). Roma egemenliği ise Bursa’da Bitinya Kralı 4.Nikomedes’in M.Ö. 74’de ülkesini Roma İmparatorluğu’na bağışlamasıyla başlar. Böylece Roma Devletinin bir eyaleti olan Bursa kaplıcalarından dolayı Roma döneminden beri kullanılan bir sağlık merkezi olarak da anılacaktır. Kaplıcalarıyla ünlü şehirde Romalılardan sonra Bizanslılar da kaplıcalar yaptırır. Bursa’ya 525 yılında Jüstinyanus zamanında 4 bin kişilik ordusuyla Bizans kraliçesi Teodora’nın da gelerek kaldığı ve eğlenceler (hamam sefaları) düzenlediği söylenir. Çekirge semti bugün bir kaplıca merkezi gibidir. Harem Suare filminde görünen hamam sahneleri burada çekilmiştir…


Hamam filmi ABD’nde bir yıl boyunca kesintisiz olarak gösterimde kalmıştı. Filmde Halil Ergün ve Şerif Sezer de rol almıştı. Bursa’nın yetiştirdiği en önemli sanatçılardan birisi olan “Halil Ergün” İznik ilçesinin Müşküle Köyü’nde doğmuştur. Adana’da düzenlenen 15. Altın Koza Uluslararası Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü”nü Türk sinemasının diğer ustalarından Halit Refiğ ve Selda Alkor’la birlikte almaya hak kazanan Ergün, Yolda, Mum Kokulu Kadınlar, Yolcu, Mavi Sürgün, 72. Koğuş, Katırcılar, Sis, Kırlangıç Fırtınası, Kırık Bir Aşk Hikâyesi, İzin gibi pek çok filmde de adından sözettirmeyi başarır. 1987 yılında Erdoğan Tokatlı tarafından çekilen “72.Koğuş” adlı Orhan Kemal’in 1953’te yazdığı öyküden uyarlanan filmde Orhan Kemal rolünü oynar. Orhan Kemal’in cezaevindeki gözlemlerine dayanan öykü Nâzım Hikmet’le beraber kaldığı Bursa Hapishanesinin bir yoksul koğuşundaki mahkûmların yaşamını anlatıyordu. Nâzım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nde 1941’den sonra kaldığı dönemi aktaran 2007 yapımı “Mavi Gözlü Dev” filminde ise odası Nâzım Hikmet’in 1944’te Bursa Hapisanesi’nde yaptığı bir resimden esinlenerek Beykoz’da kurulan bir cezaevi setinde gerçekleştirilebilmiştir.


Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı” adlı romanının önemli bir bölümü de Bursa’yla ilgilidir. 12 Eylül’den önce çekilip 1980 yılında önce yasaklanıp sonra yakılan roman Halit Refiğ tarafından TRT’ye dizi olarak çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın az öncesi ve az sonrasını anlatan ve İstanbul, Bandırma, Akhisar, Manisa’ya yakın bir köy ile Bursa arka planlarında geçen romanın ilgili bölümü 2000’de Bursa’da düzenlenen 6. Avrupa Filmleri Festivali-Gezici Festival”inde “Siyahperde-Türk Sinemasında Sansür” konulu panelde tartışılmış, aynı festival kapsamındaki “Türk Sineması’nda Sansür” adlı bölümde sansüre uğramış Türk filmleri de gösterilmiştir…


“Fasulye”, bir komedi filmi. TV’de hala tekrarları gösterilen Türkan Şoray’lı, “Haluk Bilginer”li “Tatlı Hayat” dizisinin yönetmeni Bora Tekay’ın ilk uzun metraj film denemesi. Yeterince organize olamamış, sorunları zaman zaman yasadışı yollara havale edilen günlük yaşamın çıkar çatışmalarına dönüştüğü bu yüzden mafyatik örgütlerin cirit attığı toplumda bilgisizliğin “şeyh uçmaz müridi uçurur” misali halkın dinsel zaaflarından yararlandığı cehaletin kol gezdiği ortamlarda bir takım düzenbazların giderek baş köşelere oturmaları istenmeyen fakat muhtemel bir sonuçtur. Bursalı yönetmen Bora Tekay mafya dizilerinden yola çıkarak “Fasulye”de karikatürize edilmiş mafya tiplemeleri ve bilge karakteriyle farklı bir mizah anlayışı yakalamaya çalışıyordu.


Filmin başında Selim Erdoğan’ın köydeki emekli vergi iade zarflarını şehre götürmek için hazırlık yaptığı sahneyle, Kutay Köktürk’ün şoför olarak göründüğü sahnelerde Cumalıkızık Köyü çok belirgindir: Dar sokaklar, eski evler ve köylüler vs. Filmin kapanış jeneriğinde de “Cumalıkızık halkına katkılarından dolayı teşekkür ederiz” deniyor. Bursa plakalı araçlardan ikisiyle “fa-sul-ye” sözcüğünün oluşturulması da ilginçtir. Film, karakterlerden ziyade tiplemeler üzerine oturmuştur; “Çiçek Taksi” dizisiyle tanınan Selim Erdoğan nerdeyse 2 saatlik film boyunca dilsiz olmadığı halde hiç konuşmayan saf ve iyi niyetli genci oynayarak Türk sinemasındaki en ilginç rollerden birini gerçekleştirmiştir…


Son dönemde mafya tiplemeli dizi ve filmlere elatan başka bir isim Serdar Akar, 2000’de “Dar alanda Kısa Paslaşmalar”la bir kenar mahallede yaşanan sıcak ilişkiler, komşuluklar, aşklar ve öte yandan mahallenin futbol takımının amansız profesyonel olma mücadelesini aktarıyordu. Fahir Atakoğlu’nun müziği eşliğinde baştan sona Bursa fonunun hakim olduğu filmde 12 Eylül sonrası bir dönemi Bursa manzaralarını kullanarak insan ilişkilerinin bir kesiti olarak yansıtmaya çalışılıyordu: Kayrak taşlı dar Cumalıkızık sokakları, Muradiye, tarihi Koza Hanı, eski Tophane evleri, amatör takımlara ait bilindik topraklı sahalar, Yenişehir’de bir mahalle…


Dar alanda Kısa Paslaşmalar tamamı Bursa’da çekilen bir film. Oyuncu kadrosunda birçok Bursalı oyuncu yeralmıştır. Filmin ikinci galası da Bursa’da yapılmıştır. Filmde “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” filmlerinde de yer alan Savaş Dinçel başrol oynuyordu. Filmin başrol oyuncularından birisi de “Erkan Can”dır. Bursa’da yetişen oyuncu bir söyleşide (Alper Turgut, 26 Temmuz 2008, Milliyet) o günleri şöyle anlatıyor: 1 Ocak 1958 günü Bursa’da doğmuşum. İlk öğretmenim babamdı. Ben ne öğrendiysem babamdan öğrendim, onun etkisiyle büyüdüm. İyi bir insan olmamı istedi, ben de ona verdiğim söze sadık kaldım. Çocukluğumda tamirhanede çalıştım, İznik gölü kenarında, Yeni Sölöz’ün üstü Bayırköy’de inek, koyun keçi güttüm. Cumartesi ve Pazar günleri de atlardık mobiletle, Kumla, Mudanya sahilleri ve Burgaz’a giderdik. Tiyatro ilk göz ağrımız. Bu heves, 1974 yılında Bursa Devlet Tiyatrosu, Ahmet Vefik Paşa Sahnesi’ndeki tiyatro kurslarına gitmemle başladı. Mahalledeki ağabeyler, güzel ağabeyler önayak oldular. Onların kestiği racona uyduk, buralara dek geldik. O yıllarda okulda boykot, gençlik derneklerinde tiyatro yaptık. Folklor ile uğraştık, maçlarda amigo olduk hatta kaleciliğe soyunduk”…


Erkan Can, Zeki Ökten’in 1986 yılında çektiği “Davacı” filminde seyyar satıcıyı oynayarak girmişti sinemaya. Daha sonra TRT’deki “Bizim Çocuklar” dizisinde oynamıştı, “Mahallenin Muhtarları” dizisiyle tanınmıştı. Özellikle canlandırdığı “Temel” karakteriyle büyük sükse yapmıştı. Serdar Akar’ın düşük bütçeyle çekilen ilk uzun metrajlı filmi “Gemide” ile Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır. Ardından “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”, “Yazı Tura”, “O Şimdi Mahkûm” ve “Takva” gelir. Atilla Dorsay “Erkan Can’ın tek kelime ile mükemmel oynadığı Takva gösterime girdiğinde kıyamet kopacak. Benden söylemesi…” dedikten sonra kıyamet kopmaz ama oyunculuğunu konuşturur ve “Takva”daki rolüyle Antalya’da ikinci Altın Portakal’ını kazanır…


Dar kadroyla çekilen ilk filminin aksine geniş ve tanınmış kadrosuna rağmen Serdar Akar “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”da konuyu yine bu defa bir mahalle çerçevesinde kişisel yaşam ve bireysel sorunlarla sınırlı tutuyor. 12 Eylül tüm hızıyla sürerken “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” futbola sığınan insanların bir anlamda dar bir alana hapsedilmiş insanların kendi aralarındaki paslaşmalarını konu alıyordu:


“Bizim takım. Hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar. Hayatta Torba, yeşil kalmakta var, sararmakta. Dağın rengi bunlar, dağın rengi!”…


Gemide filminde konu gerçek bir kum kosterinde geçiyordu. Birkaç gün önce Cumalıkızık’a Baykal da uğramış. Gazetenin biri “CHP lideri Deniz Baykal, Bursa’daki tarihi Cumalıkızık mahallesinde akan suyun üzerinden çevik bir hareketle atladı” diye haber yapıp bir de resmini basmıştı. Liboşluk yarışında öyle bir dönem geçiriyoruz ki kimse kimseye meydanı bırakmak istemiyor aslında. Gemi denince şu ara aklıma hep Deniz Baykal’la Başbakan arasındaki “Gemi mi Gemicik mi?” tartışması gelir.


Cumalıkızık’ta her sokakta özellikle köylü kadınların hediyelik eşya ve yöreye özgü yiyecekleri sattığına şahit oluyorsunuz. Ben de bir gemi aldım Cumalıkızık’ta. Gemi dediysem Baykal’ın ifade ettiği tarzda değil. Benimkisi el yapımı, 1 YTL’lik ahşap yelkenli biblo bir tekneydi sadece. Burak Erdoğan’a ait “boyu 94 metre, eni 16 metre”lik gemicikten değil yani. Ölçtüm, eni 2 cm, boyu 10 cm ve yüksekliği 8 cm geliyordu. Çeşit bol ama onların yaptığını plaza kültürüyle karıştırmamak gerekir kendi ürettiklerini değerlendirmeye çalışıyorlar çünkü…

Cumalıkızık’ta çekilmiş filmlerden bir tanesi de “İçerideki” filmi. Bursalı yönetmen Ahmet Küçükkayalı, psikolojik-gerilim türündeki film için Bursa’nın doğası ve otantik evleriyle ünlü Cumalızık ve Gölyazı köylerini kullanmış. Filmde modern dünyadan yalıtılmış bir köyde bir yabancının gelişiyle yaşanan esrarengiz olaylar aktarılıyordu.

“Gölyazı” da eski bir Rum köyü. Uluabat gölü kıyısında küçük bir yarımada üzerinde kurulmuş çok güzel bir köy. Bithynia döneminden kalma antik kalıntılar üzerinde bulunmakta; göl ve çevresi sit alanı. İstanbul’u başkent yapan Konstantinus çocukluğunu burada geçirmiş, annesi Helena’nın ailesi bu civarlardaki Drepenum Köyündenmiş. Zeytinlik ve sazlıklarla çevrili gölde bulunan Manastır adasında H.Constantinus ve Helena Kilisesi yeralmakta. Prof.Dr.Necmi Gürsakal’ın romanı “Floransalı Karlo”ya burada mülhem olmuştur kesin. Bir kadraja sığdırılabilecek tüm güzellikler mevcut çünkü: Antik yapılarla balıkçı ağları, durgun suya vuran güneş, gölde yüzen kayıklar ve kuşlar… hepsi birden eşsiz bir komposizyonu tamamlıyor.


Geçim kaynağı sadece balıkçılığa dayanan köyde geçen yıl bir belgesel çekilmiş ve İstanbul, Adana ve Nürnberg’teki film festivallerinde birincilik ödülü kazanmış. Emine Emel Balcı’nın yönettiği “Gölün Kadınları” adlı film geçim sıkıntısı yüzünden eşleriyle birlikte balıkçılık yapan köylü kadınların fedakârlıklarını anlatıyordu…


Gölge oyunları, doğu kültürlerine özgü bir sanat. Rivayete göre, eşinin ölümüyle yıkılan Çin hükümdarını teselli etmek isteyen adamın biri beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği kadın gölgesini ölen kadın yerine koyup ona takdim etmiş. Böylece gölge oyunu başlamış.


Karagöz ve Hacivat figürleriyse 650 yıllık bir geçmişe sahiptir. Orhan Gazi döneminde Bursa Ulucami inşaatının demirci ustası kambur Baki Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz’ın (Hacivat) nükteli atışmaları giderek geleneksel Türk tiyatrosunun temel taşı haline gelerek Osmanlı eğlence kültürü içinde önemli bir öğe haline dönüşür. Gölge oyunu panayır ve eski bayram eğlencelerinin vazgeçilmezlerinden olur. İlk gösterinin Karagöz’ün Bursalı olması sebebiyle Bursa’da sergilendiği belirtilmektedir. Sabahattin Eyüboğlu 1972 yılında “Karagözün Dünyası” adlı bir belgesel çekmiştir.


2005’te Ezel Akay Bursa Orhaneli ilçesinde kurulan bir platoda Hacivat ve Karagöz’ün hikâyesini filme de çekti. Sinemamızda şimdiye kadarki en titiz ve kapsamlı çalışma örneklerinden birisini sergileyen “Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü?” filminde dekor ve kostümler, akıcı ve masalsı anlatım, güncel mesaj ve taşlamalar da dikkat çekiyordu. “Haluk Bilginer”in usta oyunculuğunun da katkısıyla çağdaş bir üslupla konuyu ele alan yönetmen Ezel Akay pek alışılmamış bir mizah duygusu taşıyan farklı film ortaya çıkarmıştır. Hüznün yergi ile harmanlandığı Hacivat, Karagöz Neden Öldürüldü? iyi bir kara mizah örneği ve Bursa’dan Türk sinema tarihine önemli bir film olarak armağan gidiyor.



Bursa’ya özgü bir dönemde Hacivat ve Karagöz’ün Bursa’da tanışması görsel şölen eşliğinde aktarılıyor. 14. Yy’da Anadolu’dan gelen insanlarla gitgide kalabalık bir yer haline gelmeye başlayan Bursa, Moğol istilasından kaçan beylik liderlerine de kucak açmıştır. Cami inşaatında çalışmak üzere Bursa’ya gelen Hacivat ve Karagöz arasında da yakınlık doğar. Atışmaları kulaktan kulağa yayılmaya, inşaatı yavaşlatmaya başlarlar. Fakat dile getirdikleri gerçekler, eleştirdikleri isimler rahatsız olunca her ikisi de cami bahane edilip kafaları kesilerek idam edilir.


Zeki Demirkubuz, Akay’ın filmini dönemin en iyisi olarak göstermiştir…


Ömer Kavur ilk filmi “Yatık Emine”de, Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri” adlı kitabındaki bir öyküden yola çıkarak bir hayat kadınının sürgün edildiği taşra kasabasında karşılaştığı trajik olayları anlatıyordu. 1979’da yönetmen ilk kez “Yusuf ile Kenan”da da toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla sokak çocukları gerçeğine dikkat çekmiştir. 2002’de çekilen “Sır Çocukları” adlı filmden sonra sokak çocuklarının yaşamını beyazperdeye yansıtan filmlerden bir tanesine de Bursa evsahipliği yapmıştır: “İki Koca Adam”. Özellikle çekimler için Arap Şükrü Sokağı’nı kullanan filmde sokaklarda yetişmiş ve yaşamını suç işleyerek kazanan iki kişinin hayatına giren bir bebek konu ediliyor. Filmin yönetmeni Hasan Karcı. Ali Başar, Kadim Yaşar, Nilüfer Aydan ve Sinan Bengier filmin başrollerinde yeralmaktadır.


Çalıkuşu (1966) ve İpekli Mendil (2006) gibi birçok filmin serüveni de Bursa’da geçmektedir.


Reşat Nuri Güntekin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra öğretmenliğe 1913’te Bursa Sultanisi’nde (Bursa Erkek Lisesi) Fransızca öğretmenliği yaparak başlamıştır. Çalıkuşu adlı romanın 1921’de gazetede tefrika edilmesiyle beraber büyük bir ün kazanmıştır. Öğretmenlik ve müfettişlik görevi ile yakından tanık olduğu Anadolu’daki gözlemlerini bütün romanlarında kullanan yazar “Çalıkuşu” adlı romanı da Bursa’da kaleme alır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazmış olduğu roman görev yaptığı Anadolu’da edindiği izlenimleri aktarmakla beraber toplumun ilerlemesi için eğitim konusuna daha çok önem verilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.


Bursa’da yoksul bir köyde görev yapan bir öğretmenin başından geçenleri anlatmaktadır. Tek gayesi başkalarını ve çocukları mutlu etmek için çalışmak olan Feride Anadolu gerçeğini gördükçe çocuklara daha çok bağlanmış, yaşamı bütün zorluklara rağmen yeni bir anlam kazanmıştır. Romanda sözü edilen köy bugün Bursa’nın merkezinde, Uludağ yamaçlarındaki mahallelerden birisinde yeralan Zeyniler Köyü’dür. Osman F. Seden tarafından “Çalıkuşu” 1966’da sinemaya uyarlanmıştır. Filmde Feride’yi Türkan Şoray canlandırmış, 1986 yılında da Aydan Şener oynamıştır…


Sait FaikAbasıyanık onuncu sınıfta iken, Arapça hocası Salih Beyin minderine iğne koydukları için 41 arkadaşı ile birlikte Bursa’ya sürgün gönderilmiştir. Orta öğretimini 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlayan Sait Faik’in ilk yazısı Milliyet Gazetesinin 9 Ocak 1929 tarihli nüshasında yayımlanmış “Uçurtmalar” adını taşıyan yazısıdır. Bursa’da uçurtma mevsimini dile getirir.


Yalçın Kümeli, Bursa’ya sürgün olan yazarın ilk öyküsünden yola çıkıp 2006’da “İpekli Mendil” adlı 9 dakikalık kısa filmi çekmiştir: “Ustabaşı Sait 1936 yılında, Bursa’da bir ipekli dokuma fabrikasında cambaz seyretmeye giden bekçinin yerine fabrikayı korumak için nöbet bekler. Yavuklusuna ipekli bir mendil verebilmek için hırsızlığa gelen küçük bir çocuk yakalar. Çocuğu polise teslim etmez ve serbest bırakır”…


Kümeli “Sis ve Gece”, “Karanlıkta Koşanlar” gibi öykü ve romanları filme çekilen Ahmet Ümit’in “Patasana” adlı romanının senaryo hakkını almıştır. Bu filmde de Bursalı oyuncu Ceyda Düvenci’nin rol alacağı söyleniyor. İpekli Mendil derken Bursa’da çekilen “Yanık Koza” dizisini de eklemeliyim. Tabii ki sayısı 18’i bulan filmde “Zeki Müren”i de unutmamak gerekir…

M.Kemal’in son ziyaretiyle ilgili olarak “Son Balo Vals ve Zeybek” adlı 8 dakikalık bir belgesel yine Bursa’da çekilmiştir. M.Kemal Bursa’yı 17 kez ziyaret etmişti. Bunlardan birinde de ünlü “Bursa Nutku”nu dile getirmiştir. Cumhuriyet açısından ayrı bir önem arzeden Bursa kim ne derse desin üreten, paylaşan, çok yönlü ve çok kültürlü bir kenttir. Çağdaş ve modern Türkiye’yi muştulayan bir kent ise mutlaka bu niteliğine uygun değerlerle, adına yaraşır bir kimliği yansıtmalıdır.

Tamer Uysal

dosteli16@hotmail.com

Elif Şafak’ın “Aşk”ı

26 Ağustos 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

AşkKitapçıya girdiğimde ilk gözüme çarpan roman! Nasıl da tatlı duruyordu pembe kapağıyla ta uzaktan; ben buradayım, okunası bir kitabım diyordu. Her zamanki gibi kitap alırken yaptığım şeyleri bu romana da uyguladım. Onca eleştiriye rağmen bu kapak gerçekten de müthiş olmuş, bir kitap önce dış görünüşüyle beni etkilemeli ve eğer kapağı beğendiysem ya da ilginç geldiyse ikinci kriterim arka kapağa bakmak olacaktır. Kitabın arkasında pek de alıştığım gibi bir manzara karşılamadı beni; ya eleştirmenlerin övgülerini beklerdim ya da yazar hakkında birkaç cümle… Fakat bu kez böyle olmadı, kitabın içinden alıntı vardı, bir çırpıda okudum; fakat uzun uzun düşündüm, neler neler saklı içinde acaba, dedim ve hemen kitabı alıp yolda okumaya başladım. Açılış sayfasındaki satırlar merakımı daha da artırdı.

“Aşk’ın hiçbir sıfata ve tanımlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındadır, merkezinde,
Ya da dışındasındır, hasretinde…”

Ne kadar da doğru demiş Şafak; aşk gerçekten de tanımı kesin olmayan, herkese farklı hissettiren; kimini üzen, kimini aşka boğan, kimi için sadakat, kimi için emek, kimi içinse sadece bir yalandır. Geleceği belli olmayan, ne zaman başlayacağı ne zaman biteceği belli olmayan, sürprizlerle dolu; içinde hem korku, hem cesaret, hem sevinç hem gözyaşı barındıran, zıtlıkların en uyumlu birleşmesi… Ne derseniz, nasıl tanımlarsanız tanımlayın…

Bu romanı diğerlerinden ayıran özelliklerden biri kuşkusuz Şafak’ın dili kullanma yeteneğidir. Her ne kadar bu romanı İngilizce yazıp tercümanla beraber Türkçeye çevirdiğinden eleştirilse de kitabı hem Türkçe hem de İngilizce okuyan biri olarak gönül rahatlığıyla söylüyorum; hiçbir anlam kayması ya da negatif bir etki bırakacak bir şey görmedim, gayet başarıyla yapılmış. Dili iyi kullanışı daha ilk sayfadan belli oluyor; o kadar güzel betimlemelere bezenmiş, sıkmayan bir anlatımı var ki hele bir de her kısa öykünün asıl karakterin ağzından yazılmış olması da cabası.

Aşkın geçmişteki gibi şimdi de hayatın genel geçer bir esası ve özü olduğunu vurgulayan yazar, Amerikalı Ella Rubinstein’in öyküsünden yola çıkıyor ve ta 1200’lü yıllara, Mevlâna ile Şems-i Tebrizî arasındaki dostluğa uzanıyor. İçindeki boşluğu fark edip kendini sorgulamaya başlayan evli ve üç çocuk sahibi bir kadının psikolojik durumunu yansıtan romanın kahramanı Ella, 40 yaşına rağmen çalışma hayatına atılıyor. Ünlü bir yayınevinde işe başlıyor. İlk görevi; adı hiç duyulmamış bir yazarın “Aşk Şeriatı” adındaki romanını okuyup hakkında rapor yazmak. Okuduğu kitaptan etkilenerek kendi içine yaptığı yolculuk neticesinde aslında değişmez sandığı değişmezlerin küçük bir kıvılcımla dahi nasıl değişebileceğine şahitlik ediyor. Aşk, yüreğine cesaret verip onu tekrar kanatlandırırken; hayatın varlık ile hiçliğin iç içe geçmiş izdüşümü olduğu hakikatiyle de yüzleştiriyor. Müthiş bir uyum yakalanmış, kitabın merkezine oturtulmuş Mevlana ile Şems’in aşkı; 800 yıl öncesinden “kıssalar” alıp bugüne “hisseler” aktarılıyor üstün başarıyla. Okurken Boston’dan günümüzdeki bir hikâyeyle 1200’lerin Konya’sındaki hikâyelerle kendi yaşadığımız aşk arasında gidip geliyoruz; fakat bu hikâyeler birbirinden bağımsızmış gibi bir hava da katmıyor, üstün başarıyla hikâyeler arasında sağlam köprüler kuruluyor; tüm bu farklı unsurları bir araya getiren bağ ise aşk…

Elif Şafak - Aşk

‘Aşk’ bir nevi roman içinde roman, iç içe geçmiş bir kurguyla aşkın kuralları, aşka varış yolları, bu yollardan geçenlerin hikâyeleri anlatılıyor. Olaylar farklı mekânlarda, farklı zamanlarda geçiyor, farklı kültürleri anlatıyor. Doğu-Batı, gerçek-gerçeküstü, dünyevi aşk-ilahi aşk zıtlıklarını başarıyla harmanlayıp sunuyor Şafak. Farklılıkların birbirini besleyip beslemediğini, var olan çatışmaları, uzlaşmaları biz okuyuculara sorgulatıyor.

Öne çıkan kahramanlardan birkaçına bakarsak; biri Amerikalı Yahudi asıllı ev kadını Ella, Hollanda´da yaşayan İskoç kökenli bir ateist, sonradan Müslüman olan Aziz A. Zahara, Tebrizli Şems, Konyalı Mevlana, Mevlana ile evlendikten sonra Rum Ortodoksluktan Müslümanlığa geçen Kerra. Okurken hem insanı bilgilendiriyor hem duygularına hitap ediyor, içinde bulunduğu durumu unutturuyor; neredeyse okurken bazen Ella oluyorum, ben olsam ne yapardım, diye düşünüyorum. Bazen Şems oluyorum, bazen Kimya, peki ya Aziz olsam? Boşuna roman içinde roman demedim, içerisinde birçok hayat, yaşanmışlıklar var ve ustaca bunu okuyucuya yaşatmayı biliyor yazar. Söz konusu olan insan doğasıysa, 13. yüzyılla bugün arasında pek de fark yok. Erkeklerin kadınlara yaklaşımları açısından bakıldığında da durum farklı değil. Mevlana’nın eşi Kerra da, Boston’daki varlıklı Yahudi dişçi eşi Ella da kendileriyle konuşmayan kocalarıyla, mutfakta lezzetli yemekler hazırlamak suretiyle bağ kurmaya çalışıyorlar. Şafak, Bostonlu Ella’yı yıllar içinde neredeyse bütünleştiği mutfağından alıp bir arayış ve aşk yolculuğuna çıkartırken, birçok kadına da önemli mesajlar veriyor diye düşünüyorum. Belkide bu yüzden “Aşk” her yaştan, her sosyal gruptan ve inancını farklı düzlemlerde yaşayan insanlar tarafından aynı ilgiyle okunuyor. Kimi romanın edebi, kimi felsefi, kimi de siyasi boyutuna odaklanıyor.

Zaten böyle bir soru sorulduğunda Şafak:

“Benim romanlarım çok odalı, çok kapılı saraylar gibi. Kimi okur bir kapıdan girer kimi ötekinden. Her okur her odayı sevmez, göremez. Farklılıkları buluşturmayı, hikâyeler anlatmayı seviyorum.”

diye cevap vermiştir.

Elif Şafak daha önceki romanlarında metafizik kuramlarıyla, batıl inançların öğretimi, yaşamdaki yeriyle ya da daha genel anlamda felsefeyle ilgilenen bir yazardı. Felsefe konusunda Aşk diğer romanlarından çok farklı. Roman boyunca sadece Batı filozoflarının değil, İslam bilginlerinin adı da geçiyor ve Şafak’ın bunu çok bilinçli yaptığı hissediliyor. Önceki romanlarındaki gibi akılla yaklaşmıyor tasavvuf konusuna, romanın merkezine duyguyu ve sevgiyi yerleştiriyor. Tasavvufu bir öğreti olarak değil, sanki bir yaşam biçimi olarak algılatmaya çalışıyor kırk kuralı açıklayarak. Anlatılanlar da bir dini değil, bir yaşam biçimini anlatıyor; fakat aşk da insana dini arattırıyor bir nevi. Kıssalardan hisse çıkartılıyor, ikna etmek için değil, doğruya yönlendirmek için.

Elif Şafak - Aşk

Tasavvuf felsefesi hakkında bir ön okuma işlevi gördüren bu roman Mevlana ile Şems´in aşkının uhrevi mi yoksa dünyevi mi olduğu tartışmalarını da bambaşka bir boyuta çekiyor. Yüzyıllar boyu haksızlığa uğrayan, bazı yazarlar tarafından yanlış tanıtılan Şems´i daha yakından tanımamızı sağlıyor.

Rivayete göre Konya sokaklarında karşılaşan bu ırmakla deniz, aklın bir bağ olduğunu bize yeniden hatırlatır ve dış dünyadan soyutlanarak bir hücreye kapanır. Hz. Mevlânâ, kendisini hakikate nüfuz için bir ateşin içine çeken Hz. Şems’e ha demeden hayran olur, sonsuz ve mutlak olana duyduğu iştiyakla onu sever. Böylece ‘hamdım, piştim, yandım’ sırrına erer. Onu yakan ezeli sırra, aşka erişir. Hz. Şems, onu, aşk mektebine kaydeder, muhabbeti kendisinde kilitlenince de sırra kadem basar, kaybolur. Bu ayrılıkla sürekli yanan Hz. Mevlânâ, seyr-i sülûkunu yapar, hakikati en üstün düzeyde idrak eder, yetkinleşir ve kâmil insan haline gelir. Şafak’ın aslında Aşk’ta anlatmaya çalıştığı sır, bu büyük hikâyenin sırrıdır. Hoca iken talebe haline gelmek, insanın ‘sahip olduğunu sandığı şeylerden’ vazgeçmesidir. Hz. Şems’in Hz. Mevlânâ’ya öğrettiği sırrı en güzel, Mesnevi-i Şerif’in en büyük konuklarından büyük bilge Harakani Hazretleri anlatır:

“Derviş kime denir? Derviş odur ki, bir kuşa benzer. Yuvasından, yavrularına yiyecek bulma umuduyla çıkar, yiyecek bulamaz, yolunu yitirir ve bir daha yuvasına geri dönemez…”

Bu romandaki ilginç kısımlardan biri de Kimya’nın Şems’e olan sevgisi ve Şems’in Kimya’ya maddi manevî hiçbir şiddet uygulamadığıydı. Oysaki İranlı yazar Saide Kuds, “Kimya Hatun” adlı romanında, Şems’i, Kimya’yı duvardan duvara vurarak öldüren bir katil gibi kurgulamıştı; Ahmet Ümit ise, “Bab-ı Esrar” adlı fantastik romanında Şems’i, zaman zaman, görünmeyen bir adalet cellâdı gibi kurgulamıştı. Okuyanların çoğu bu satırları bir roman kurgusu değil de gerçekmiş gibi alıp kabul etmişti. Tarihi bir romanda olaylar her ne kadar kurgulanmış da olsa tarihi bilimsel veri ve gerçeklerden sapmamalı, sahih kaynaklara sadık kalınmalıydı. Nietzsche’nin dediği gibi, “sürekli başka benlikleri dinlemekse, yazmak da, daima başka benlikler olmak, başkası haline gelmek, başka ruhlarda konuk olmaktır.”

Hatta Elif Şafak bu konuda;

“Anlattığım tamamen bir kurgu. Ella da Aziz de hatta Şems ve Mevlana da kurgu. Kendi hayalimdeki Şems’i yazdım, kendi hayal dünyamda gördüğüm Mevlana’yı yazdım. Esas Mevlana budur diyemem. Tabii ki kendi okumalarımdan, Mesnevi’den etkilendim. Onları damıtarak bir imbikten geçiriyorsunuz, sonra ben bende kalan algıyı yazıyorum. Hepsi kurgu. Hatta Şems’in kuralları da öyle. Benim bulduğum şeyler.”

diyor.

Aşk kitabı çıkmadan altı ay önce Bab-ı Esrar’da benzer bir konu ile okuyucularıyla buluşan Ahmet Ümit’in kitabı hakkında sorulan soruyu ise yazar şöyle cevaplıyor:

“Duyduğumda şok oldum. İki gün uykularım kaçtı. Düşünsenize iki yazar aynı dönemde aynı konuda yazıyor! Nefsime çok ağır geldi. Hani hep ilk ve tek olmak istiyoruz ya. Ama ilk şoku atlattıktan sonra sakince baktım meseleye. Bunda da bir hayır var diye düşündüm. Belki buradan bir güzellik gelecek. Bunu da Hazreti Pir’in hoş bir oyunu kabul ettim. Bendeki nefs takıntısını aşmam için. Şimdi artık şöyle düşünüyorum: Umuyorum daha fazla yazar bu konuda yazar, daha fazla yönetmen bu konuda film çeker, daha fazla müzisyen buradan ilham alır. Tasavvuf derya deniz… Biz kendi kovamız kadar çekeceğiz bu sudan.”

İçinde bulunduğum ruh halinden midir bilmem ama bu roman beni çok etkiledi; sevdiğime defalarca defalarca âşık oldum her kuralda, her satırda. Kitap bittiğinde -ki bitmesini hiç istemedim- ne güzel iş çıkarmış yazarımız, tekrar tekrar okunası bir kitap yazmış, dedim. Kesinlikle Türk edebiyatının en iyi kalemlerinden biri olduğunu kanıtlamış. Kendisinin okulumuzda yaptığı söyleşide onu daha çok sevdim, inanın kitaplarında neyse konuşurken de o. Hiç hazırlığı olmaksızın mükemmel ama en sade biçimde şiir gibi konuşuyor, sabaha kadar konuşsa hep dinlerim. O konuşurken söylediklerini yaşadım, hatta hayal bile kurdum: Keşfedilmek için bazı yazarların yaptığı gibi çok ateşli bir sevişme sahnesini mi yazayım, argo bir kelimeyle başlık mı atayım, siyasete mi karışayım, böyle mi ünlü olayım, diye düşündüm. Meğer Şafak’ı keşfetmek için ne de geç kalmışız. “Pinhan”ı, “Baba ve Piç”i daha önce yazsaydı keşke, diye düşündüm. (Ayrıca kendisinin okulumuz hakkında yazdığı yazıdan ötürü buradan tekrar teşekkür etmek ve tekrar söyleşiye davet etmek isteriz.)

Aşk

Okuma tavsiyelerimle sona ulaştırdığım yazımı Elif Şafak’ın kaleminden kitabından alıntısıyla bitirmek istiyorum.

Ufak bir ricası var yazarımızın. her bölüm aynı sessiz harfle başlıyor: ‘B’ ile ve Şafak nedenini sormamızı, kendimize saklamamızı söylüyor. Gerekçesini ise: “Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.” şeklinde açıklıyor.

Yazan: Gamze Kuzu

GamzE@sanatlog.com

Elif Şafak Romanını Anlattı

Aşk’ı Yazmak

“Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lâl oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy…”

Böyle başlıyor yeni romanım AŞK. Bu kez, iki katlı bir rüya sunuyorum okurlara. Roman içinde roman, hikâye içinde hikâye, aşk içinde aşk anlatıyorum. Kitabın ismi belki kimilerine basit gelecek. Öyle ya, pek fiyakalı bir isim sayılmaz. Ne kelime oyunları yapıyor ne de dolambaçlı anlatımlar peşinde koşuyor. Son derece temel, som, tek bir kelime: Aşk! Önü arkası boş. Yalnız, sakin, dingin… Öylece bir başına.

Ama belki de romanın ismi gücünü tam da gösterişten uzak olmasından alıyor. Aşk kelimesinde hem bir tevazu var hem de kendinden emin bir duruş. Hâlbuki nedense genellikle bu kelimeyi bir tamlamayla, takviyeyle kullanma gereği duyuyoruz. Aşkın hiçbir sıfata ihtiyacı yok ki. O başlı başına bir dünya, nasıl kategorilere sığsın? Bu yüzden kitabın sloganı: “Ya içindesindir aşkın, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.”

Elif Şafak

Siz bu yazıyı okurken AŞK kitapçılara henüz dağıtılmakta. Fırından yeni çıkmış ekmek gibi dumanı üstünde, sıcacık, taptaze. Bir romancı için aylarca, mevsimlerce gece gündüz emek verdiğiniz kitabı nihayet raflarda görmek tuhaf bir his. Bir yandan mutluluk duyuyorsunuz; anlattığınız hikâyeyi okurlarla paylaşmanın nazenin heyecanı içinde. Bir yandan burukluk hissediyorsunuz; ayrılık hissine benzer bir his saplanıyor yüreğinize. Romanınızı uğurluyorsunuz. Gitsin, kendi yolunu bulsun. Onu sevecek, anlayacak, ruhdaşı olacak okurları bulsun diye.

Bu romanda okura yüreğimi açtım. Tasavvuf benim sırrımdı, o sırrı aşikâr ettim. Şems ve Mevlana hakkında bir kitap yazayım arzusuyla kaleme almadım bu kitabı. Ben “aşk”ı anlatmak istedim. Buydu çıkış noktam. Hem dünyevî hem manevî boyutlarıyla aşkı yazdım. Zıt gibi görünen karakterleri yan yana getirerek evrensel bir öz yakalamayı arzuladım. 2008 senesinde Boston’da yaşayan üç çocuk annesi mutsuz bir Yahudi Amerikalı kadın için Mevlana ne ifade ediyor, bu sorunun cevabını kovaladım.

Son tahlilde, beşerin tabiatı şaşmaktır. Elbette hatalar, kusurlar olabilir. Yoksa Şems’i, Mevlana’yı yazmaya kalkıp da her şeyi anladığını iddia etmek “kibir” olur. Ama şunu samimiyetle söyleyebilirim: Ben bu romanı aşkla yazdım, aşkla okunmasıdır temennim.

04 Mart 2009