“Abi Açım!”
Yıl 2000, annem gene sokağa atmış beni, babam aracılığıyla, gene kim bilir hangi sebepten çıkan bir kavga yüzünden, hani çok sigara içtim de tüller kirlendi diye miydi, çok banyoda kaldım da çok tüp-su harcandı diye miydi, yoksa ekmeğin arasına çok peynir koydum diye miydi anımsamıyorum şimdi…
Sokaklarda yatıp kalkıyorum, tren garında, cami avlularında, parklarda. Gündüzleri ise belediye kütüphanesindeyim, hem kitap okuyorum zaman geçiyor, hem ısınıyorum böylece, sanırım kışa girerken bir zamandı. Hafızamda çok şey flu acı çektiğim dönemlere dair, pek anımsayamıyorum bu ve benzeri dönemleri. O kütüphanede keşfettim mesela, Turan Dursun’un şaheseri “Din Bu” serisini. O kitapları okuyarak, kafamda aşamadığım ama çelişkilerine dair soru işaretlerim olan din olgusunu çözdüm kendimde. Böylece sosyal demokratlıktan Marksist olmaya terfi edebildim, zaman içinde okuyup araştırıp kafa yorarak. İlk adım bu kitap oldu: “Din Bu-1”…
Ağır hastayım, henüz daha ilaç tedavisi yüzü görmemişim, obsesif kompulsif nevroz çöreklenmiş üstüme, depresif atak gırtlağa kadar, okul yeni bitmiş, askerliği yapmamışım daha ve kalıcı iş vermiyor zaten kimse fabrikada kendi branşımda lastik sektöründe, ne titrim gereği tekniker olarak ne de düz işçi. İş yok, para yok, böylece ekonomik bağımsızlık da yok, baba evinde arka odada yalıtılmış, yok sayılmış, hiçlenmişim ta askeri okuldan kendimi attırdığımdan beri…
Sokaklardayım, aç, umutsuz, öfkeli…Bir iş buldum sonra bir kırtasiye dükkanında, anamdan bin kat cimri bir adamın yanında…Üç beş ekmek parası çıksın diye, hem dükkan sıcak, hem öğle yemeği de veriyor muydu ne…
Bu işi bulmazdan önce, karnımı doyuran biri var: o zamanki sevgilim Bayan Ö.
Serçe kadar bir kız, kalbi ağır sıklet, gözleri ise Madagaskar…
O’ndan aldığım parayla karnımı doyuruyorum, sigara falan bir de…
Derken bir akşam, ah bir akşam…Bir hamburger dükkanları zinciri, kampanya yapmış, hamburgerler çok ucuz, canım çekmiş, gidip 2-3 tane almışım, bir de patates ve kola yanında,
İçersi tıklım tıklım, yemeğe gelenler, geyiğe gelenler, dostlar “marka” dükkanda görsün diye gelenler…Derken…
Kıçımı daha kor komaz sandalyeye, ağzıma tam bir lokma atacakken elimdeki hamburgerden, kapıdan pejmurde giyimli bir genç girdi ben yaşlarda, tam da kapının karşısındaydı masam, direkt bana yöneldi ve dedi ki: “ABİ AÇIM…”,
“ABİ AÇIM, BİR ÇORBA PARASI…”
Ah ulan bu yürek çatlayaydı, ah ulan bu yürek denizin dibini boylayaydı, bakakaldım elimde hamburger, ağzım yarı açık, şaşkınlık ve acziyet arası bir halde. Ben de açtım, zor bulmuştum bu elimdekini, ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemez halde bir iki saniye kalakalmışken, görevliler koluna girip çıkardılar dışarı genci.
10 sene mi olmuş ne bu olay yaşanalı, aklıma geldi bugün ki hep aklımın ve vicdanımın bir köşesindeydi, gittikçe derine batan bir iğne gibi. Şaşkınlığımı tez aşıp o genci masama buyur etmek, görevlileri uzaklaştırmak boynumun borcuydu insan olarak, kendim de aç olsam, açıkta olsam, paylaşmam gerekirdi yemeğimi, belki de en çok benim boynumun borcuydu, onun halinden en iyi anlayan kişi olarak o tıklım tıklım vicdansızlık, insafsızlık, duyarsızlık dolu yemek dükkânında…
Çok pişmanım… çok…
sekoengo@gmail.com
ARALIK 2010
Babanın Kurbanlık Nesnesi
Mart 30, 2010 by Editör
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Otobiyografi, Otobiyografik Metinler, Sanat
Rüyaların diliyle konuşan Ursula K. Le Guin, bizi rüyanın gücünü ve gerçekliğini kabullenmeye, onu gerçekçiliğin ve akılcılığın terimleriyle açıklamaya uğraşmamaya çağırır. Rüyaların diliyle konuşmak için onları anımsamak ve not etmek gerekir ki, edebiyat, rüya âlemlerinden de beslenmiştir oldubitti. Son zamanlarda, ardı ardına yazar ve filozofların rüya kayıtlarını okuma fırsatı bulduk bizler de. Rüyaları aracılığıyla eserlerinin ve kuramlarının ikonografyasını çözümlerken aslında pek çok rüyanın toplumsal hafızanın ne denli yansıması olduğunu, kültürel örüntüler arasındaki bağıntıları, ortaklık ve farklılıkları, siyasetin, toplumsal cinsiyetin ve geleneğin, bilinçaltında ne gibi biçimler aldığını da görmüş olduk. Adorno’nun uyanır uyanmaz yazarak ham halleriyle korumaya çabaladığı, 1934′ten ölümüne değin not ettiği rüyalarından oluşan Rüya Kayıtları, rüya denilen muammayı aydınlatan bir büyü bozumu iken, Marguerite Yourcenar’ın rüya anlatılarından derlediği Rüya ve Kader, rüya olgusunu bireysel bir kader düşüncesiyle yan yana getirerek, otobiyografik bir yazınsal edime yönelen edebî bir biçimlendirme çabasıydı. Yapıbozumcu feminist felsefeci, akademisyen, romancı, şair, oyun yazarı ve eleştirmen Hélène Cixous’nun, Rüya Dedim Sana adlı “yorumsuz rüyalar kitabı” ise rüya halindeki ruhun fiziksel yoğunluklarına, ışınımlarına, yayınımlarına, her zaman trajik haz düzeyine ulaşmak için, kesintisiz kesintili çok fırtınalı gece ülkesine korkusuzca dalıyor. Cixous’nun dilimize çevrilen ilk eseri de olan bu kitabı, onun kuramını anlama yolunda harika bir kılavuz, hem de eserlerine bir giriş, bir önsöz, arketip ve imge çözücü… Ataerkil toplumsal ve kültürel yapıdaki yerleşik söylemlerin deşifre edilmesi yönünde diğer çağdaşı feminist kuramcılar gibi mitolojik hikâyeleri analize tabi tutan Cixous, eril kuruluş hikâyelerini psikanalitik bir okumayla değerlendirir. Dişil libido ile dişil yazın arasında parallellikler kurmanın ötesinde, Cixous, ataerkil düzenle ancak dişil yazın ile mücadele edilebileceğine inanır. Öne sürdüğü türde çokseslilik, durağansızlık, belirsizlik, çizgisel olmayan zamansallık ögeleri bizzat kendi kurmaca ve rüya anlatılarında da uygulanmıştır:
“Uyanmıyorum, rüya beni bir eliyle uyandırıyor, rüya tek başına yazıyor ve karanlıkta doludizgin notlar alınıyor, kenarlara, taşıra taşıra, anlatı küçük sandalı ağzına kadar dolduruyor.”
Kesik kesik, yoldan çıkarak, tüm hiyerarşik kuralları altüst ederek, tekrarlar ve gel-gitler içinde ilerleyen bu el, bedenini duyurmak adına yazan bir kadının elidir. Tiyatro eserlerinde, “mevcudiyetin en yükseğe ulaştığı zaman” dediği gece âleminden ve rüyalardan yararlanan Cixous’nun 1960’lardan sonra, Freud’un Dora’sının kadındaki protestocu gücün esas örneği olduğunu gösteren “Dora’nın Portresi” adlı oyunu, Dora’ya gasp edilen dilini yeniden kazandırmaya çalışıp histeriyi meşru bir hissetme ve davranma biçimi olarak sunar. Kadın histeriğin bedenini “uçan beden” olarak kuran Cixous, bütün histerik kadınları yazmaya davet ederken önerdiği dişil yazının, sesle, konuşmayla, ritmle ve bilinçdışıyla ilişkisini eserlerinde olduğu kadar rüyalarında da gösterir/görür. “Dora’nın Portresi”, dilsel mecazlar, fanteziler, rüyalar aracılığıyla dişi eşcinselliğin bilinçdışı kaynaklarını uyandırarak gerçekçi tiyatronun erkek egemen geleneğini sarsar. Öznel özerklik ile bilinç denetimi türünden yanılsamalara karşı duran Cixous’un rüyaları aynı zamanda bir tiyatro sahnesidir de. Bir kadın ve bir Yahudi olarak yitirmeyi ve dışlanmayı aynı anda yaşayan Cixous’nun rüyalarında Auschwitz’deki gaz odaları bir tiyatro sahnesine dönüşür. Ki eril fantezilerin emirlerine göre inşa edilen tiyatronun, bütün kültürel ürünlerin kaynağındaki cinayet sahnesi dehşetini, romanda olduğundan daha fazla şiddetle tekrar edip pekiştirdiği düşüncesindedir Cixous.
Bernadette Fort’un kendisiyle yaptığı bir röportajda (1), mezarlıkları ve ölüler şehrini çalışmalarında sürekli imge olarak kullandığından söz eder:
“Benim için mezarlık, yaşam ve ölümün birbirini tarttığı yerdir. Burası son derece güçlü bir mekândır, burası ideal teatral sahnedir.”
Tarihin ve ırkının arkaik izleri rüyalarında da yakasını bırakmaz:
“Çocukluğumun rüyalarını hatırlıyorum, ormanlarda Nazilerden kaçma girişimleri. Devam ediyor. Naziler hâlâ var. Nazi olan Naziler ve başka zalimlerin yerini tutan Naziler…”
Toplumsal düzen tarafından ketlenmiş ve çocukluktaki biçimlerine itilmiş arzuları ifade eden, alacakaranlıkta elin kayda geçirdiği “bu ilkel anlatıları, bu larvaları”, hiç mi hiç düzeltmeden, sansürlemeden, eksiksiz biçimde bir araya getirmiş Cixous; analizden ve edebiyattan en uzak, ham, masum halleriyle; analiz öncesinin şafağında çılgınca oynaştıkları gibi. Ancak yine de okunurken tehlikeli ve kaçınılmaz biçimde hatalı yorumlamanın tehdidi altında bulduğu rüyaları dışarıda bırakmış:
“Temkinsiz bir okuma yüzünden cidden ben’im filanca hükümdarla ya da falanca büyük yazarla (kadın ya da erkek) cidden bir ilişkiyi, cidden yaşadığımın sanılması canımı sıkardı.”
Kişisel mitolojisine ilişkin arketipler gece, öte âlem, ölüler, mezarlıklar, toplama kampları, karanlık diyarlar, kuyular (hem kadın yazını hem de kadın bedeni bir karanlık ülkedir, çünkü kadın tarihsel süreç içerisinde her ikisinden de uzaklaştırılmıştır), bebekler, hamile kadınlar, doğum, baba ve çok sevdiği kedisi Thessie rüyalarında sürekli değişime uğrar.
Erkeklerin mürekkep, kadınlarınsa anne sütü ile yazdıklarını belirten Cixous’nun anneliğe verdiği önem rüyalarına da yansımakta ve yeni doğmuş bebekler, bebek kılığına bürünmüş hayvanlar, yasanın diline karşı çıkış yolunun, ödipal öncesi anneye geri dönüş olduğunu imlemekteler. “Sonsuz Rüya” başlıklı ilk anlatı, babasının eve geri dönüşünden mutluluk duyan kızın sevincine dairdir ki pek çok rüyada ölmüş babanın geri dönüşü, buna mukabil yeni doğmuş bebeklerin unutuluşuna, yitimine şahit oluruz. Kimi zaman kendi de ölüler diyarına iner Cixous ve orada terk edilmiş bebekler bulur yine. “Aller à la mer” başlıklı yazısında (2), maktulun her zaman babanın kurbanlık nesnesi yani kızı olduğunu, bu kurban sayesinde fallusun korunduğunu vurgular:
“Baba için kızı, narsisizme dayalı fantezisini tasdik eden kişidir. Bu fantezi babanın hadım edilme tehdidini savuşturmasına yardımcı olur. Kız çocuğu tıpkı Elektra veya Antigone gibi bertaraf edilir. Ya da Ophelia gibi üç kıskanç baba figürü tarafından üç defa ölmeden mezara konulmaya mahkûm edilir.”
Babasının mezarından doğduğunu hisseden Cixous’ya göre her erkeğin içinde tahtından edilmiş bir Kral Lear vardır; bu kral kızından sevgi sözleriyle kendisini yüceltmesini ve göklere çıkarmasını talep eder:
“Bana en büyük olduğumu, en yüce olduğumu, kralların kralı olduğumu söyle yoksa ölürsün.”
Rüyaların bir başka temel figürü kedi Thessie de kadınlar ile kedilerin vahşi içgüdülerindeki ortaklığa göndermede bulunuyor kanımca. Çünkü kedi, kadının olmaya ve bilmeye gerek duyduğu her şeyi ruhunda taşır, öyküler ve düşler, sözcükler ve şarkılar, işaretler ve simgeler, esin ve lirizm taşır. Hepsinden önemlisi yaratıcılık ve göçebelik taşır tıpkı rüyalar gibi…
(1)(2) – Mimesis/Feminist Tiyatro Özel Sayısı/Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi/2006
Rüya Dedim Sana
Hélène Cixous, Çev: Elif Gökteke,
YKY, 2009, 116, 8.00 TL
Yazan: Hande Öğüt
handeogut@gmail.com



