Etin Cinsel Politikası

Şubat 27, 2010 by admin  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

“Kasaba bakıyordum, istiyordum onu. Oysa kan lekeleriyle dolu önlüğünün sardığı koca göbeğiyle çok çirkindi. Ama eti çekiyordu.”

Kadın porno edebiyatının “İncil”i addedilen The Butcher’da (Kasap) böyle yazar Alina Reyes. Sıcak Ten adıyla sinemaya da aktarılan romanda, kan kokan pis bir kasapla yaşadığı ilişkiyi anlatır tüm çıplaklığıyla. Bir kadın neden et kesen, ete giren ve tüm yaşamı “et”i arzulamak üzerine kurulmuş bir erkeğe arzu duyar ki? Salt bir fantezi, bir fetiş olarak açıklama kolaycılığına düşmez Reyes, çünkü etin cinsel politikası içinden yazar; kadına reva görülen kanlı dünyayı dönüştürme umuduyla yazar…

Carol J. Adams, The Sexual Politics of Meat’de pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak, reklam ve medya sektörünün elinde parçalanarak tüketilen kadın bedenine ilişkin “kayıp gönderge” kavramını ortaya atar. Bu kayıp gönderge yapısında, nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, tarihe ve bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için şiddet haklılaştırılır. Reyes özellikle bir kasabı, arzulanır bir cinsel varlığa dönüştürerek süreci tersine çevirir. Çünkü neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, kime âşık olacağımızı ve cinselliğimizi nasıl yaşayacağımızı partiyarkal politika belirler ve et ile ilişkilendirilen teamüller erk/eklik etrafında döner. Et yemek bir erkek ayrıcalığıdır; ona sahip olarak tüketmek de elbette. Adams The Pornography of Meat‘de de yine popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı tavırlarını irdeler.

Fallik iktisadı parçalayıp eril merkeziyeti bozuşturan bir dil kuran, kadınların da porno yazacağını ama nasıl yazacağını gösteren Alina Reyes, 7 Gece’de bir tersinleme yaparak ete indirgenen kadını değil, cinselliğin yaşanma sürecini parçalara böler. Bir yıl boyunca yazışan, nihayetinde bir otel odasında buluşan çiftin geçirdiği yedi gecedir bu. İlk gece dokunmak dahi yasaktır, kadınsı tapınağın açılacağı ve kanın akacağı yedinci gece için beklemek gerekir, ki sabır en büyük erdemdir. Kutsi hazza ulaşmak için zevki geciktiren Uzakdoğu’nun taocu seks felsefesinden ve Hindistan’ın hazzı yararlılık değil kendinde bir gerçek olarak ele alan “ars erotica” anlayışından ilhamla yazdığı kitapta gerçek aşkın bir sanat meselesi olduğunu söyler Reyes; çünkü “Bir sanat eseri olan kişinin kendisidir, tanrının eseri olan şey, gerçek anlamda sevmeye ve sevilmeye duyarlı insandır.”

Peki tanrının eserini yok etmeye kendilerini muktedir kılan kasaplara ne demeli öyleyse? Romanlarını “et”, “kan”, “acı” ve “haz” kavramlarını bağıntılayarak kuran Reyes, kirli parmaklarıyla dünyayı yeniden boyamadan duramaz. Çünkü dünya zaten kirlenmiştir ve bireysel hafızamız, kolektif hafızanın izdüşümlerini içerir. Patriyarka, insan-hayvan ilişkilerindeki şiddeti ürettiği sürece erkeklik, avlamak, et yemek ve zayıf bedenler üzerinde denetim kurmakla eşdeğer bir olgu olarak kutsanacaktır ki İsrail tanklarına taşla direnmeye çalışan halkların, Bosna’da, Kosova’da yaşanan soykırımın, Somali’de, Irak’ta tecavüze uğrayan binlerce kadının, Şatila kasabı Şaron’un, Halepçe katliamının, Bosna-Hersek Savaşı’nın, Hitler’in, Saddam’ın, Stalin’in, Bush’un, Hiroşima ve Nagazaki kıyımlarının ve nicelerinin var olduğunu dünyamız kocaman bir av sahası; eril gücün kılıcını kuşananların mülkiyetinde dev bir mezbaha değil midir?

Etin göze ve hafızaya içkinliği

Merleau-Ponty, Görünür ve Görünmez’de et ontolojisinin, bedenin cinsiyetli bir varlık olarak betimlenmesiyle oluştuğunu belirtir. İktidar ten aracılığıyla işler. Beden yaşadığı dünyayı yönelimleriyle dokur ve bu dokuma faaliyeti dolayısıyla dünyayla aynı etin dokusunu paylaşırız. Dünya, bedenimi yansıtır, etime geçer; dünya ile etim arasında birbirine geçme, birbirine el koyma ilişkisi hakimse dünyanın elde edilme isteğinin, et aracılığıyla karşılanması normal değil midir?

Alina Reyes, Ulusal Cephe lideri Jean Marie Le Pen’i hedef alarak yazdığı Poupee Anal National’da, Le Pen’in sağcı politikasının kendi yazısından çok daha müstehcen olduğunu anlatmaya çalışır. Fransa’yı birbirine katan romanda, genç ve güzel bir kadın gizli gizli parti toplantılarını izlemeye başlar, zamanla konuşulanlar kadında tuhaf erotik çağrışımlar yapmaya başlar ve sağ parti lideriyle yattığını düşler. Derken düşler giderek şiddetlenir ve kadın kocasının yerine geçmeye karar vererek onu öldürür.

“Fransa’da olup bitenler beni korkutuyor. Ama daha da korkutucu olan Fransa’nın, Le Pen’in ırkçı söylemine alışmaya başlaması,” diyen Reyes, bu şiddete, şiddet ile karşılık vermek, edebi olarak direnmek ister, tıpkı Lilith adlı romanında yaptığı gibi… Lilith, Havva’dan önceki ilk kadındır ve Adem’in kaburgasından değil, onun gibi kilden yaratılmış olduğunu savunduğu için cennetten kovulur. İlk muhalif, ilk feminist Lilith’i dişi bir şeytana dönüştürür Reyes. Cennetten kovulunca düşsel kent Lone’ye gider, erkeklerin kan ve spermlerini emerek intikam alır.

Erotizmi ve mitolojiyi harmanlayan, eserlerini kanla, etle ilişkilendiren Reyes, klasik anlamda bir porno yazarı değildir. Toplumsal cinsiyet rollerini, kabulleri, iktidarın tene içrek denetim mekanizmasını, ayrılıkçı politikaları eleştirir; çıplaklığı, içgüdüyü ve kadının vahşi doğasını yüceltir. Ama kanla yazılmış dünyada uyku tutmaz onu; tutsaydı dört çocuk annesi Reyes’in “böyle” pornografik şeyler yazması mümkün olur muydu?

7 Gece’nin sonunda, birbirlerinin içine geçtiklerinde adam uyuyakalır ama kadını bir şey engeller:

“Hiçbir şey göremezken neden gözlerimiz sonuna kadar açık karanlığa bakarız?”

Merleau-Ponty, iç içe geçme ve kesişim kavramlarını kullanarak gören-görülen, dokunulan-dokunan ilişkisindeki kesin belirlenimleri ortadan kaldırır:

“Bakışım şeyleri sarar ve onlara kendi etini giydirir. Nasıl oluyor da bakışım şeyleri sararken onları benden gizlemiyor; nasıl oluyor da şeyleri örterken onların örtüsünü açıyor?”

Görülür bir şey ile o şeyin rengi arasında her ikisinin de destekçisi olan, her ikisini de besleyen ancak şeyin kendisi olmayan bir doku vardır, şeyin etidir bu… Franz Kafka ile Milena Jesenska aşkının ekseninde, toplama kamplarında yaşanan acı, aşağılanma ve hüznü aktardığı ve bence en anlamlı romanı olan Hayaletler Önünde Çırılçıplak’ta, yine etin cinsel politikası ve ontoloji çevresinde döner Reyes. Milena, toplama kampında ve hastadır. Kafka’yla yaşadığı ve asla gerçek bir kadın erkek ilişkisi boyutuna erişemeyen aşkı sorgulayan ve karşısındaki erkeği anlayan, anımsayan uzun bir mektup yazar: Kalemsiz, kâğıtsız; sadece düşüncelerinde.

Kafka’nın gri gözleri, Milena’nın etinin içinde boğulmak istercesine onun yüzüne dalar ama gözlerindeki korkuyu silip atamaz. Çünkü o ilksel ve ilkel bir varlık anlayışına geri dönme gereği duyarak bedenin dünyada algı ile varolmasını, şeylerin etiyle bedenimizin etinin iç içe geçişiyle ilgili düşünür yeniden yeniden. Duyumsanan şeyler, duyumsayanda kendilerine döner; tensel mevcudiyetlerin birbirlerine iletilmeleri söz konusudur. Totaliter bir bürokrasi çarkının içine, nefret ettiği Prag kentindeki gettoya sıkışan Kafka, hep dışarı çıkmak ister, çünkü içeridedir ve bir kez daha içeri girmek istemez. Çabası “dışarı”nın da kendine ulaşmasıdır. Dünyayla ilişkisi yönelimsellikle kurulan bedenin bedensel hafızası devreye girer, özellikle de etin bireysel bellek olduğu durumlarda; bir kasap dükkânında, çıplak bir kadın karşısında veya cinsellikte… Reyes’in aktardığı gibi, Milena, Kafka’nın et yemeyi, sevdiği kadının içine girmeyi reddetmesini aklın içinden anlamlandıramaz. Ancak “şeylere” girmek için, onu kendinde tutacak her şeyden, imgeden, düşünceden, temsilden, her türlü öznellikten sıyrılmalıdır; hiçbir şey ikamet etmemelidir bilincinde. Ki bu mümkün değildir. Bir hastalıktır etten tiksinti Kafka’ya göre, çünkü hasta olan öncelikle içinde yaşadıkları dünyadır:

“İnsanın, insan bedeninin böylesine değer yitireceği bir dönemin görücüsü olan o, kendi etinin iştahını doyurursa, istemediği halde bu kıyıma katılmış olmaktan nasıl korkmazdı?”

Milyonlarca suçsuz insanın parçalandığı günümüzde, Alina Reyes’nin kitaplarına “müstehcen” diyerek etin cinsel ontolojisini ıskalayanlar, şiddetini tenlerimize masseden kasaplardan başkaları değildir elbette. Ve onlar asla korkmaz, asla doymazlar…

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Alina Reyes

The Butcher, Grove Press, 1996

Lilith, Çev: Nermin Acar, Güncel Yayıncılık, 2000

Hayaletler Önünde Çırılçıplak, Franz Kafka ve Milena Jasenska’ya Dair, Çev: Aykut Derman, Doğan Kitap, 2004

7 Gece, Çev: Buket Yılmaz, Okuyan Us Yayınları, 2006

Mucize’ye Hiç Bu Açıdan Bakmadınız…

Şubat 27, 2010 by admin  
Filed under Duyurular, Edebiyat, Kitabiyat, Roman, Romanlar, Sanat

“MUCİZE”NİN YENİDEN KEŞFİ

Mucizeİnsanoğlu en çaresiz anlarında tek bir duyguya tutunur; ne denli olasılıksız görünse de bir ‘MUCİZE’ dir umduğu.

Mucize’ye hiç bu açıdan bakmadınız…

Daha önce ‘Sandığımdaki Tanrılar’ isimli öykü kitabı bulunan yazar Alev İnan, bu defa ‘Mucize’ kavramını farklı bir açıdan irdelediği, sıra dışı bir roman ile karşımıza çıkıyor…

Kyrhos Yayınları tarafından basılan yazar Alev İnan’ın “Mucize” isimli romanı, hayatının dönüm noktasındaki bir kadının, dünyanın bilinen, bilinmeyen, dinî, mitolojik ya da rivayet edilen başlıca mucizevî olaylarında duraklayarak kendi yolculuğunu çarpıcı bir şekilde ele alıyor.

Bir açmazın içinde bulunan Yağmur, bilgisayarında başlattığı çaresiz mucize arayışında her ne kadar umduğunu bulamasa da, mucize kendince bir yolunu bulup ona ulaşır. Tarihin mucizevî şahsiyetlerinin genç kadının yaşamının belli dönemlerinde ortaya çıkmaları, hikâyelerini, bilinmeyen yönlerini anlatmaları, zaman zaman olmasını dilediğimiz mucize kavramına farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamızı sağlıyor.

Hz. Musa, Hz. İsa’nın şifa verdiği Bartimaeus, ölümden dirilen Lazarus, bilinmeyen kerametiyle Abdullah bin Mübarek, Hz. Rabia, Aziz Fransis, Abdüşşems (Ebu Hureyre), Krişna, Karyağdı Sultan, Romalı Perpetua ve hatta Cebrail; hepsinin bilindiklerin dışında anlatacakları var…

“Mucize dediğin geçicidir biliyor musun?” diye birden konuya girdi Musa;

“Mucizenin tek özelliği ender olmasıdır, başka hiç bir özelliği yoktur. Bir istatistik meselesidir mucize. Az görülür o kadar. Onun için mucize derler ona. Günlük yaşantımızda daha sık gördüklerimize haksızlık ederiz bu yüzden. Bir de üstüne üstlük geçicidir de; anlıktır mucize. Çok da nankördür; pek konuşulur, sonrasını getiremez.”

Yazar Alev İnan, okuyucuları Mucize’nin yeniden keşfine davet ediyor.

‘MUCIZE’ ADLI KITABIN YAZARI ALEV İNAN İLE RÖPORTAJ:

1- Kitabınızda, sizin yarattığınız öykünün yanı sıra bugüne kadar yeryüzünde yaşandığına inanılan, tarihi, mitolojik ya da efsanevi mucizelere yer vermişsiniz. Oldukça derin bir araştırma yapılmış… Hiç mucize gerçekleştirmiş bir Türk var mı?

Evet, kitaptaki her mucizevî olgu hakkında, gerek mucizeyi gerçekleştiren, gerek tanık olmuş, gerek mucizevî şahsiyetler olsun derin bir araştırma yaptım. Üç ana dinin âlimleriyle uzun görüşmeler yaptım. Üç ana dinin mucize olgusuna bakış açısını anlamaya çalıştım. Sonra diğer dinleri de inceledim. Mucizelerin iç yüzlerini araştırırken bazı tarihi bilgileri yanlış bildiğimizi de gördüm ve onları da kitabıma dâhil ettim. Bunun yanı sıra hiç bilmediğim mucize hikâyeleriyle de karşılaştım; örneğin Türk asilli Abdullah bin Mübarek’in bilinmeyen bir kerametini de kitabıma dâhil ettim. Mesela İsa’nın tasvir edilen şifa yöntemlerinin Reiki’nin yöntemleriyle çok benzer olduğunu biliyor muydunuz?

Onun dışında romanda var olan tüm karakterler kendi hayal gücümle yoğrulmuş ve romanın örgüsüne dâhil edilmiştir. Aslında romandaki esas mucize, romanın bas kahramanı Yağmur’un kendi mucizesine yolculuğudur. Diğer her mucize kendine hastır ve muhatabını ilgilendirir. Kitapta diğer tüm şahıs ve hikâyeler yol gösterici olarak kullanılmıştır ama asla birer örnek değildirler.

Alev İnan

2- Bütün bu mucizevî kahramanlar arasında sizi en çok etkileyeni hangisi oldu?

Bütün bu kahramanlar arasında beni en çok etkileyen öldükten sonra Hz. Isa tarafından yeniden diriltilen Lazarus’tur. Ben Lazarus’un hikâyesini çok hüzünlü bulurum ve mucizesinin de ödemesi geren bir bedel olarak algılarım. Bencil bir mucizenin kahramanıdır bence Lazarus.

Ve Cebrail. Aslında en fazla etkilendiğim Cebrail… Ama neden olduğunu söylemeyeyim, onu okumanız lazım.

3- Hem ilk kitabınızda, hem de bu kitapta, mitolojik, tarihi ve efsanevi bilgileri hayal gücünüzün ürünü olan bir hikâye ile bütünleştirdiniz. Böyle bir tarzın altından kalkmak zor muydu?

Romanın örgüsüne dâhil etmek için okuduğum tüm mucizeler arasında secim yapmakta zorlandım çünkü o kadar ilginç ve güzel mucize hikâyeleri ve kahramanları var ki hepsini kitabıma dâhil edememenin üzüntüsünü yaşadım. Ama bu Yağmur’un hikâyesi: Hastalığının ortasında kocası tarafından terk edilmiş sıradan bir hayat suren sıradan bir kadının sıra dışılığa yolculuğu. Seçtiğim bu hikâyeler ve şahsiyetler romanın başkahramanı ve öyküsü çerçevesinde harmanlanmış kitaba yedirilmiştir. Onlar birer kılavuzdur, her biri mucize kavramını eşelememe yardımcı birer araçtır.

4- Hepimiz, özellikle de hayatımızda çaresiz hissettiğimizde, ya da hayatımız kötüye gittiğinde bir mucize olmasını isteriz. Oysa sizin kitabınızda, mucizeye çok farklı bir açıdan yaklaşılıyor. Sizce mucize nedir?

Mucize kelimesi, içinde barındırdığı kısıtlı çağrışımlarıyla yaşamın her dilimine bir haksızlıktır bence. Kitabımda dediğim gibi mucize olarak adlandırılan her hangi bir olay yalnızca sayısal olarak az görüldüğünden bu denli dikkat çeker ve abartılır. Yani kısacası ‘mucize’ dediğimiz yalnızca istatistikî azlığı açısından önemli bir olgudur, dolayısıyla da yaşamın sayısal açıdan sıklığa sahip olan diğer talihsiz katmanlarına galip gelir. Kitabin başında Albert Einstein’in söylediği gibi “Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri; hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri her şeyin bir mucize olduğunu düşünmek”. Yaşamın kendisi bir mucizedir. Ama esas mucizenin ne olduğunu soruyorsanız:

Bence esas mucize bu kısacık yasamda insanin kendini tanıması, keşfetmesidir. En çaresiz oldukları zamanlarda gerek fiziksel, gerek tinsel yönde keşfettiklerine tutunabilmeleri ve kaybolmasına izin vermeden bunları yansıtabilmeleridir. Tüm bunların mucizeye layık olan en üst mertebesi de bence insanin bu yolculuk suresince biriktirdiklerini yaratıcılığında kullanabilmesidir. İster düşünce bazında, ister fiili, ister ürettikleriyle, her biri kendine has olan bu meşakkatli kesif yolculuğundan öğrendiklerini kendince ortaya dökebilmesi, somutlaştırabilmesidir. Nasıl ki Tanrı kudretini bu kâinatta her gördüğümüz ve dokunduğumuzla somutlaştırabilmiş, iste biz de insanoğlu olarak onun bizde var olan bir katresini bile yansıtabilirsek bence en büyük mucize budur. Mucize tüm keşiflerimizden ilham alabilmek ve ilham olabilmektir. Bana tek kelimeyle mucizenin ne olduğunu soruyorsanız; Bence esas mucize yaratmaktır.

İletişim bilgileri: 0533 518 30 88

Kyrhos Yayınları: (312) 490 55 90 – 91

SanatLog Haber

SanatLog.com

Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)

Son zamanların modası, gerçek tarihi kişiliklerin rol aldığı dramatik ve çoğunlukla gerçekle ilişkisi olmayan öyküler… Eskiden ansiklopedi sayfalarında ruhsuz fotoğraflarından tanıdığımız kişiler; okuduğumuz romanlarda bir süper kahramana dönüverdi. Hatta bazılarının hayatı Dallas’a çevrilerek dizileştirildi. Buyrun, 8. Henry gayet yakışıklı manken gibi bir delikanlıymış da, kafalarını uçurmakta beis görmediği eşleriyle fırtınalı aşklar yaşıyormuş meğer (The Tudors). Ama bu tür yarı-tarihi öykülerin en popüler kahramanı Leonardo da Vinci sanırım. Ezoterik inanç sisteminden tutun, üstün zekasıyla tasarladığı acayip icatları, besteciliği, gizemi hala çözülemeyen resimleri sayesinde bir tür fenomene dönüştürülen sanatçı, yanlış hatırlamıyorsam, bir romanda dedektif rolüne bile soyunmuştu.

Gerçek kişilerin kurgusal olarak rol aldıkları romanlar dendiğinde ilk olarak aklıma, annemin muhtemelen genç kızken okuduğu (ama hala sakladığı) bazı romantik romanlar geliyor. Yanlış hatırlamıyorsam Anjelik ya da Stefani diye genç bir kızın yaşadığı, genelde cinsellik içeren bazı talihsiz olayları anlatan bu kitaplardan birini çocukken okumuştum. Soylu olduğu halde yatay pozisyondan daha yukarı çıkamayan bu kızımız Victor Hugo ile, pornografiye varan betimlemelerle aktarıldığı kadarıyla ateşli bir biçimde sevişiyordu. Evet, Victor Hugo! Bu kitapları yazan kişilerin ne düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Şimdi kimse “Kardeşim, sen böyle yazmışsın ama bunlar tarihi gerçekler değil.” diyemez çünkü elde kanıt yok. Elbette Victor Hugo “Ben helaya kadar gidiyorum.” diyerek çıkmış ve komşunun karısına atlamış olabilir; bunun yazılı kaynaklarla kanıtlanamayacağı aşikar.

Daha önce, Türkçe’ye çevrilen “Imprimatur” ve “Secretum” adlı iki eşsiz romanını okuduğum karı-koca yazar Rita Monaldi ve Francesco Sorti’nin tarihi gerçekleri akademik kanıtlarla sunduğu bu seri (üçüncüsü “Veritas”) ile aynı sularda yüzen yeni romanları “Salai’nin Kuşkuları”nı bu düşüncelerle okudum. Fakat benzerlerinin aksine kendini ciddiye almayan bir tarihi-kurgu romanıyla karşılaştım. Bu olumlu bir şey çünkü yazarlar da anlattıklarının aslında kurgu olduğunu kabul ediyorlar. Romanı yazmaktaki amaçları hikaye örgüsünün gerçekliği değil zaten.

“Imprimatur”, “Secretum” ve “Veritas”daki Atto Melani’nin rolünü bu son romanda Salai devralmış. Gerçek adı Gian Giocomo Caprotti da Oreno olan Salai, Leonardo da Vinci’nin evlatlığı ve hayat arkadaşıdır (düşündüğünüz anlamda değil). Birçok metinde, 10 yaşında evlatlık olarak aldığı bu güzel delikanlıyla eşcinsel bir ilişki yaşadığı iddia edilen Leonardo da Vinci; eserlerindeki erkek kahramanlar için model olarak kullandığı Salai hakkında şöyle demiş: “Hırsız, yalancı, dikkafalı ve obur…”. Bunlar bir sevgiliye söylenecek sözler değil.

Yazarlar Salai’yi şöyle tanımlıyorlar: “Popolino scarpe grosse e cervello fino” yani kaba görünüşünün altında genellikle uyanık bir ruh ve sağlıklı bir aklın bulunduğu sıradan insanın mükemmel bir örneği. Dediklerine göre İtalya’ya çok aşina olan bu karakterin başka kültürlerce anlaşılması biraz zor. Aynı bizim “Lazlar” gibi… Roman bu edepsiz gencin, ismi zikredilmeyen bir devlet büyüğüne yazdığı gizli mektuplardan oluşuyor. Leonardo gizli bir görev nedeniyle Roma’ya gitmiştir ve ona göz kulak olan (ve mektupları yazdığı kişiye gizlice bilgi veren) kişi Salai’nin ta kendisidir. Olaylar ilerledikçe başlarına gelmedik şey kalmaz ve en sonunda şu anki tarihi bilgilerimizi yerinden oynatacak bazı gerçeklere ulaşırlar.

Romanın en güzel taraflarından birini, Leonardo da Vinci’yi tanrı katından indirerek normal insanların seviyesine çekmesi oluşturuyor. Son zamanlarda çıkan, elyazmalarından yararlanılarak oluşturulmuş bazı görsel materyaller neticesinde neredeyse peygamber gibi görülen sanatçıyı; cahil, gösterişçi, beş parasız dolaşan, çağdaşları kadar itibar görmediği için iş alamayan, kıskanç, çizdiği kadın resimlerinin karşısında mastürbasyon yapacak kadar zavallı ve korkak olarak görmek okuyucu için değişik ve heyecan verici bir deneyim. Tabii ki bu özellikler, babalığını çok sevse de pek zeki bulmayan Salai’nin ağzından aktarılıyor.

Kitabın dili öncekilere nazaran daha kolay ve akıcı. Hatta adi bile denebilir. Çünkü taşralı bir abazan delikanlının kelimelerinden oluşuyor. Yazarlar, o dönemi ve dönemin kelimelerini aktarmakta çok ustalar. Yıllar süren araştırmalarının sonucunda Salai hakkında yazılı ne varsa gözden geçirip bir karakter analizi yapmışlar adeta. Sanki Salai’yi yeni baştan yaratmışlar. Bu heyecanlı delikanlının bazı el yazmalarındaki imla hataları ve mürekkep lekelerini bile taklit etmişler; mektuplardaki Salai boyuna yanlış yapıyor, telaffuz edemediği sözcüklerin üzerini çiziyor. Bu arada Rita Monaldi dinler tarihi üzerine yüksek lisans sahibi bir klasik filolog, kocası Francesco Sorti ise 17. yy. üzerine uzmanlaşmış bir müzikolog. İkisi de yazardan öte araştırmacılar. Romanlarında aktardıkları Roma şehri o kadar gerçek ki, satırları okurken tozlu sokaklarında dolaşıyorsunuz sanki. Benzerlerinde rastlanmayan, yapaylıktan uzak bu atmosferi yaratmadaki başarıları, akademik temellerine dayanıyor haliyle. Kitabın dili, Boccaccio’nun alaycı ve edepsiz tarzına çok benziyor çünkü Salai, Decameron’un karakterlerinden biri gibi duruyor. Yemek, içmek ve doyumsuz seksüel arzularını tatmin etmek dışında hırsızlık ve ajanlık konusunda da altta kalmayan bu delikanlının ağzından çıkanlara bir kulak verelim.

Papa Borgia’yı nasıl tanırsınız? Papalık tarihinin bilinen en ahlaksız, en acımasız ve dejenere üyesi, bu mertebeye erişmek için önündeki tüm engelleri bertaraf eden bir cürete sahiptir, aşikar. Üstelik Papalık mertebesine erişip VI. Alexander adını aldığında bile durulmamış, sarayında gerçekleştirdiği her türlü sapkınlığı içeren seks partileriyle de tarihe adını yazdırmıştır. Kardinal iken, onlarca metresinden birinden edindiği oğlu Cesare Borgia (Valentino) ve Lucrezia Borgia’nın da katıldığı ensest ilişkiyi içeren toplantılardı bunlar. Valentino sözde amcasının (Borgia gayrimeşru çocuklarını yeğen olarak tanıtmıştır) silahlı kuvveti olarak tanınmış, düşmanlarının t*şaklarını kesmekten hoşlanan bir caniydi. Lucrezia ise kritik siyasal pozisyonlardaki adamlarla evlenip, amcası (babası) için gerekli politik gücü elde ettikten sonra, artık işe yaramayan kocalarını zehirleyen bir katildi. Bu zehirli karadul, hem ağabeyi hem de amcası olarak tanıtılmış babasıyla da cinsel birliktelik içindeydi. Borgia, çocuklarını piyon olarak kullanıyordu.

İşte bu rezilliğe bir dur demek isteyen Germenler/Alamanlar/Strazburglular; aslında kendi ırklarının Roma ırkından daha kadim ve üstün olduğunu kanıtlayan bir belge buldular: Tacitus’un Germania’sı. Bu tür tarihi belgelerin keşfedilmesinde o tarihte adlandırılmamış Hümanistler’in payı büyüktü. O zamanın İtalyan kentlerinin üyeleri birbirlerinden hazzetmiyordu. Bu nedenle Alamanlar çeşitli işlere, sırf çekememezlik nedeniyle diğer bir İtalyan’ın alınmadığı mertebelere kolaylıkla geldiler. Belge düzenleme, kayıt işlemleri, matbaa ve bankacılık konusunda neredeyse tüm koltuklar Alamanlar tarafından işgal edildi (bu fırsatçılık size de tanıdık geldi mi?). Papa hakkındaki dedikodular ayyuka çıkınca, Roma’da yeterince kuvvetlenen Alamanlar kilise içinde bir hizip yarattılar ve Luther ortaya çıktı.

Yukarıdaki bilgilere istediğiniz kaynaktan ulaşabilirsiniz. Wikipedia gibi internet ansiklopedileri de yararlı olacaktır. Ben kesin bir kaynak adı belirtmeyeceğim çünkü zaten yaygın olarak bilinen tarihi “gerçek”ler bunlar (?). Borgia ve dönemi hakkındaki tüm iç gıcıklayıcı olaylar birçok edebi esere ve filme konu olmuştur. Bunlardan örnek vermek gerekirse Walerian Borowczyk’in 1974 tarihli “Contes Immoraux (Ahlaksız Öyküler)” filminin adını anabiliriz. Buradaki öykülerin birinde Lucrezia, babası Borgia ve abisi Valentino ile sevişmektedir. Diğer yandan ünlü yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin öyküleyip Milo Manara’nın resimlediği “I Borgia” adlı çizgi roman dizisini de unutmamak gerekir. Burada Borgia ailesinin iktidara gelişi ve kendi içlerindeki onaylanmaz ilişkileri daha açık bir biçimde aktarılmıştır. Yakın tarihli (2006) İspanyol yapımı Los Borgia (Yön: Antonio Hernández) gibi örnekler artırılabilir ki tüm bunlar bu ailenin popüler kültürdeki yansımasının çerçevelerini gösterecektir. Borgia; Neron, Hitler, Mussolini gibi bir kötülük timsalidir, bu genel bir görüş olarak yerleşmiştir.

Rita Monaldi ve Francesco Sorti, işte bu noktada okurun gözünü açıyor ve şaşkınlıktan dilimizi yutturacak şekilde “Tarih yalanlardan ibarettir” diye haykırıyorlar. Tüm bu olanlar nasıl bir komplodur, kimler rol oynamıştır ve neden gerçekler göz ardı edilmiştir, belge belge önümüze sunuyorlar. Okuduğumuz her satırda daha da hayrete düşüyoruz. Özellikle de çok güvenilir akademik çevrelerin, hiç de bilimsel olmayan tavırlarla gerçekleri göz ardı ettiğini öğrenince… Gerçekten yazılı tarih çok yanıltıcı; o kadar ki neye güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Nazizm kokan “Germania” gibi bir belgeyi nereden peydahladıkları belli olmayan Hümanistler konusuna hiç gelmiyorum.

Monaldi ve Sorti araştırmacı gazeteci yönleriyle elde ettikleriyle, bu tarihi yazan, aktaran ve kabul edilmesi konusunda rol oynayanların ipliğini pazara çıkarıyorlar. Çevrelerinde pek sevilmemelerini haklı buluyorum. Hem ne demişler: “Sürüden ayrılanı sürü sevmez.”

I Dubbi di Salaí (2007) / Salai’nin Kuşkuları: Rita Monaldi & Francesco Sorti – Çeviren: Mehmet Barış Albayrak – Turkuvaz Yayınları – 480 Sayfa – Ocak 2010

Yazan: Wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine

Orhan Pamuk - KarOrhan Pamuk, Kar’da (2002), Türkiye’nin siyasal haritasını, güncel ya da geleneksel dertlerini, Doğu-Batı problematiğini, “kendi” ya da “başkası olma”, kimlik kargaşası gibi sorunları yazınsal olarak kat ediyor. Türkiye’nin tüm sıkıntılarını kucaklama ve her şeyi anlatabilme kaygısı Kara Kitap’ta olduğu gibi bu kitapta da kendini belli ediyor. Bu bağlamda Kar’da Pamuk’un siyasete dolaysız ve içerden yaklaştığını kendi ağzından da dinleyebiliriz.

Kendisiyle 2000 yılında yapılan bir söyleşide şöyle diyor Pamuk:

“Şimdiye dek aslında bunun hep tersini savundum ben, güncel dertler, güncel siyasî sorunlar romancının dengesini bozar dedim. İnsan bunlara kitapları dışında enerji yetiştirmeli diye düşünüyorum çünkü. Ama uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konu var. Güncel dertlerimize oturan bir konu. Biraz da kaçındığım bir şey yapmak istedim bu kez…” (Nilgün Cerrahoğlu ile Söyleşi, Milliyet, 2000)

Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994) ve Benim Adım Kırmızı’da (1998) olduğu gibi polisiye atmosferin egemen olduğu Kar; siyasal partilerden (Refah ve ANAP); şeyhlerden, İslamcı örgütlerden; PKK ve Hizbullah’tan; Batı aydınlanmasından, Doğu-Batı sorunundan, postmodernistlerin yoğun olarak tartışageldikleri “özdeşlik” ve “farklılık” mantığından “ikizlik teması”na birçok konu üzerinde dönüp duruyor.

Kara Kitap Yeni HayatBenim Adım Kırmızı

Peki, bu denli gerçekçi bir izlenim veren Kar, nasıl bir kurguya sahip ve Kar’da postmodern olarak nitelenebilecek biçim öğeleri neler? Buna geçmeden önce romandaki bazı göndermelere değinmek istiyorum.

Romanın daha ilk sayfalarında Yeni Hayat’a bir gönderme var:

“…belki de bütün hayatını değiştirecek bir yolculuğa çıkmış olduğunu ta baştan anlayıp geri dönebilirdi.” (s.10)

Yeni Hayat’ın anlatıcı-kahramanı da (Başkahramanın ismi, Pamuk’un ismi ile uyaklıdır: Osman) yolculuklara (taşrayı, sözümona Anadolu’yu boydan boya gezer) çıkar.

Kar’daki “Yeni Hayat pastanesi” de (s.2) isimsel bir anıştırma, dahası direkt bir göndermedir.

Yeni Hayat’a bir gönderme de, eski bir solcunun Ka’ya (Franz Kafka’nın Joseph K.’sından ödünç alınmış bir isim) söylediği biçimiyle şöyledir:

“Kitapçıdan bir namaz hocası aldım kendime. Önümde yeni bir hayat başlıyordu.” (s.59)

Anımsanacağı gibi Yeni Hayat , “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” tümcesiyle başlar. Osman ve üniversiteli arkadaşlarının bu esrarengiz kitabı (ki okudukları kitabın ismi de Yeni Hayat’tır) okumaları ve ardından kayıp ve gizemli bir serüvene yol almaları Yeni Hayat’ın konusudur. Üniversiteli gençlerin okudukları kitap nasıl romanın (Yeni Hayat) ta kendisi ise, Kar romanı da özdeş bir postmodern kurgu üzerine inşa edilmiştir.

Yeni Hayat ve Kar romanlarını şöyle karşılaştırabiliriz:

YENİ HAYAT:

1) Güncel Hayat

2) Bayiler İmparatorluğu

3) Şifreli isimler: Serkisof, Zenith, Omega

4) Şiddet/Araba Kazaları

5) Kapitalist Göstergeler: Arçelik/OPA

6) Politik kurumlar: CIA/Özel Ajanlar

7) Paranoya

KAR:

1) Güncel Hayat ve Yakın Tarih

2) Siyasal Örgütler

3) Lacivert

4) İşkence/Terör/İntihar

5) Coca-Cola/Aygaz

6) MIT/Darbeciler

7) Vurulma Korkusu

Kar’da medya kişiliklerine, öldürülen aydınlara örtük ya da örtüsüz göndermeler de var: Güner Ümit’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Turan Dursun’a, Çetin Emeç’e… Ve postmodern yapıtların olmazsa olmazı metinlerarası göndermeler: Ivan Turgenyev’in roman kahramanları… Sessiz Ev’deki (1983) Nilgün de Babalar ve Oğullar’ı okuyor… Ayrıyeten Hegel’in “özdeşlik mantığı” da sorunsallaştırılıyor…

Orhan Pamuk

Şimdi Kar’ın postmodern kurgusunu inceleyelim…

Anlatıcı, romanın 11. sayfasında okuru uyarıyor:

“Ka’nın eski bir arkadaşıyım ve başına gelecekleri daha bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan önce biliyorum ben.”

Böylece Ka’nın, anlatıcının yazınsal serüveninde ya da yapıtın kurmaca biçiminde bir araç olduğunu öğreniyoruz:

“Bir içgüdüyle ve o günlerde içimden sık sık geçen ifadeyle ‘tıpkı Ka gibi’, çıkardığım bir deftere yazdıklarım okuduğunuz kitabın başlangıcı olabilir: Ka’dan ve onun İpek’e duyduğu aşktan kendi hikâyemmiş gibi söz etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Dumanlı aklımın bir köşesiyle de kendimi bir kitabın ya da yazının iç sorunlarına kaptırmanın aşktan uzak durmanın tecrübeyle edinilmiş bir yolu olduğunu düşünüyordum. Sanıldığının aksine insan isterse aşktan uzak durabilir.”

“Ama bunun için hem aklınızı çelen kadından, hem de sizi o aşka kışkırtan üçüncü kişinin hayaletinden kurtulmanız gerekir.” (S.382)

“Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka, bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin kendi dışından bir yerden ‘geldiğini’, kendisinin onların yazılması (…) için yalnızca bir araç olduğuna inanıyordu.” Bu pasaj Ka’nın yazının ya da metnin kendisi olduğunu ima eder okura.

“Ka notlarını kendisinin bu ‘edilgenlik’ durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç yerde yazmıştı.”

Şiirleri biten, “altıgen kartanesini” tamamlayan Ka, “yok olur”, bir başka deyişle, “yazının kendisi olur.” Şiir kitabı “Kar”, elimizdeki Kar adlı anlatıdır.

Altıgen Kar Tanesi

Anlatıcı:

“Bunların ne kadarı rastlantı, ne kadarı benim kurgumdu.” (S.413) ya da “…ama kahramanımızın orada söylediklerinin de hepsinin doğruluğundan emin değilim.” (S.73)

diyerek hem okuyucuyu üst-kurmaca bir metinle karşı karşıya olduğuna ikna eder hem de romancının çıplak ontolojik gerçeğe tümüyle ulaşamayacağını belirtir. Zaten özneler kendilerini romancıdan daha iyi tanırlar. Romancı onların ne düşündüğünü tam olarak kestiremez:

“…bu basmakalıp rollerin erkek yazarları da aslında kadın kahramanlarının erotizmi ve toplumsal görevleri konusunda ondan daha derin ve ince fikirlere sahip değillerdi.” (S.345)

Ayrıca “…sanatla gerçeğin karıştırılmaması gerektiğini…” savunur anlatıcı.

Kar’daki kahramanlardan Kadife’nin şu sözleri kahramanların kişileşme arzularıyla ilgili bir fikir verir bize ve biz de onlar “kahraman olduklarının bilincindeler” gibi ironik bir durumla karşı karşıya kalırız:

“İnsan bazen tanımadığı ve bir daha hiç görmeyeceğine emin olduğu birisine bütün hikâyesini anlatmak ister ya, her şeyi. Eskiden Avrupa romanlarını okurken kahramanlar yazara hikâyelerini sanki böyle anlatmışlar gibi gelirdi bana. Avrupa’da üç beş kişi benim hikâyemi böyle okusun isterdim.” (S.235)

Şöyle de diyebiliriz:

19. yüzyılın realist ve natüralist roman anlayışını/geleneğini (Honore de Balzac’dan Emile Zola’ya) sorunsallaştıran Orhan Pamuk, gerçekle kurmaca arasındaki bağı sorgular. Metnin okuyucuya rağmen göreliliğini imler:

“Romancı Orhan, şair arkadaşının zor ve acı hayatındaki karanlığı ne kadar görebilir.” (S.261)

Kar

Pamuk, kitabının geleceğini, bir yazar olarak konumunu, eleştirmenlerin tavrını da sorunsallaştırır:

“Türk şiirine getireceği modernist yenilikten dolayı pek çok eleştiri ve saldırıya uğrayacağını (…) düşünürdü Ka.” (S.295) “İyi bir şairin, doğru bulduğu ama şiirini bozar diye inanmaktan korktuğu kuvvetli gerçeklerin yalnızca çevresinde dönmesi gerektiğini ve bu dönüşün gizli müziğinin onun sanatı olacağını Ka (…) bana söylemişti.” (S.226) “Beni ukalâ, entelektüel ve yarı deli bulan Türklerle de aram iyi değildi artık.” (S.39)

Pasajdan da anlaşılabileceği gibi, şair konumu vurgulanan Ka, aslında romancı Orhan Pamuk’tan başkası değildir.

Kar’da bir ansiklopedi maddesinin (S.213) yanında gazete yazıları da görürüz. (S.32–35, 294–295) Bunların varmak istediği telos, gerçek ile kurmaca, hayat ile sanat arasındaki ilişkileri betimlemektir.

Orhan Pamuk, kitabında belgesel araştırma kitaplarının biçimini de kullanır ve tarihsel romanların gerçekle kurgu arasındaki konumuna eğilerek türlerarası geçişliliği imler:

“Lacivert’in (…) ne düşündüğünü merak edenler kitabımızın (…) otuz beşinci bölümünün beşinci sayfasında ‘idamımın’ kelimesiyle başlayan kendi kısa hikayesine de bakabilirler…” (S.73)

Yanı sıra biyografik roman türü de sorunsallaştırılır Kar’da.

155. ve 159. sayfalar arasındaki kusursuz anlatım, genellikle postmodern yazarların yapıtlarında rastlandığı gibi hakikat ve oyun karşıtlığının birbirinin yerini aldığı, iç içe geçtiği sayfalardır.

Kar, “şimdiyi hayal gibi yaşayan” bir yazarın elinden çıkma bir metin. Güncel-siyasal havayı koklamasının yanında anlatının kendi iç sorunlarını da kuşatan Kar, Pamuk’un yeni biçim denemelerini sürdürdüğü, kimilerinin iddia ettiği gibi “yaşamasız bir yazar” olmadığının bir diğer kanıtı.

**********

Not: Alıntılar “Kar” romanının 2002’de İletişim Yayınlarınca yayımlanan ilk baskısına aittir.

Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)

hakan@sanatlog.com

Bu yazıyı 2002’de, Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken yazmıştım. Edebiyatseverler (elbette Orhan Pamukseverler) ve SanatLog.com takipçileri ile özellikle paylaşmak istedim. Birkaç ufak ekleme dışında yazıda herhangi bir değişiklik yapmadım…

Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar

1Popüler kültür ürünü ne demek? Daha doğrusu kültürel bir ürün nasıl popüler olur? Bu soruya çok cevap verilebilir, ama benim cevabım daha çok toplumsal miras ile ilintili. Bence herhangi bir kitap, film, tablo vs. popüler oluyorsa, bu o “şeyin” içerisinde, popüler olduğu çevrenin kültürel ve sembolik birikiminden epey fazla şey ihtiva ettiğini gösterir. Peki ürün kendi başına ne ihtiva eder? Ürünün içerisi ve dışarısı nedir?

Derrida “içerisi” ve “dışarısı” (inside/outside) kavramlarını incelerken, bu kavramlara yeni boyutlar getirir. Ona göre çoğu zaman neyin içeride, neyin dışarıda olduğunu rahatlıkla söyleriz. Örneğin su bardağın içindedir ve bir de bardağın dışı vardır. Ama bu kolaylık özellikle sanatsal ürünlerde geçerli olmaz. Örneğin bir tablonun2 (diyelim ki Mona Lisa tablosu) içi çerçevesiyle sınırlıdır, dersek yanılgıya düşeriz. Mona Lisa tablosu en saygın müzenin en saygın yerlerinden birindedir. İnsanlar çok nadir bir şeye bakar gibi, onu ziyaret ederler. Tüm bu saygınlık da tablonun ihtiva ettiği bir şeydir. Bunun dışında o tablo Da Vinci’nin dehasını içerir. O tabloda “resim sanatının” o ana dek çözemediği bir teknik sorunun çözümü vardır ve bu haliyle tüm bir resim sanatını da içerir. (1) Diğer yandan tablodaki tüm o boya, bir kadın ve kadının bulunduğu toplumdan da bir şeyler içerir: giyiniş şekli, takılar, saç şekli, duruşlar vs. Tüm bunlar şunu söylememize olanak verir: Bir “sanat eseri” içinde, kendi maddiliğinden öte çok daha fazla şey içerir ve onun dışarısı demek maddesel sınırların dışında demek değildir. (2)

Bir Stephenie Meyer dalgası başlamıştı Türkiye’de. Sadece çeviri kitapları değil, orijinal dildeki kitapları da yok sattı. Korsanı da epey bir sattı. Sonrasında filmleri geldi bu kitapların. Gişer rekorları kırdı mı bilmiyorum, ama ne zaman İstiklal’den geçsem, o filmleri izlemek için gidenlerin doldurduğu sinema salonlarını gördüm. İnternetteki “canlı izle” sitelerinde en çok izlenen film olduğunu ise bahsedilen sitelerden biliyorum. Peki; bu kitaplar ve filmler nasıl bu kadar popüler olabildiler? Ve bu popülerliğin manası ne?

3Öncelikle bir kadın ne ister diye soralım. Modern çağda bu karmaşık bir soru olur ve tek cevabı olamaz diye düşünülür. Ancak modern öncesi toplumlarda hakim olan belirli istekler vardı. Korunma, barınma, açlık, güdülerinin doyurulması, her insan için mühim şeyler. Ancak ataerkil toplumlar uzun süre kadına, bu güdülerin doyurulmasının ancak ve ancak bir erkek ile mümkün olabileceğini öğrettiler. Erkek de kadının istediğinin bu olduğunu belledi. Bu inanış çerçevesinde toplumsal cinsiyet rolleri oluştu, görevler dağıtıldı ve bu roller birer tabu oldular. Modernizm ile bu tabular sarsıldı. Çünkü görevler artık, kapitalizm sayesinde, rollere göre değil, bireysel becerilere ve kar üzerine belirlendi. Marxist bir bakış açısından söylersek, günlük yaşam biçemleri “insanın” fabrikada sömürülmesi üzerine kurgulanmaya başlandı. İlk zamanlar, eski toplumsal tabular korundu; ancak zamanla, kapitalizmin de baskısıyla ve feminist dalgayla, kadınlar da çalışmaya başladı. Toplumsal rollere göre değil, ekonomik rollere göre haklar alındı, verildi. Erkek ve kadına kurumlar eşit yaklaşmaya çalıştı. (Başardıklarını söylemiyorum, sadece kurgulanma aşamasından başlayarak, kurumların bu eşitliği sağlamaya çalıştıklarını söylüyorum.)

Peki, sonuç ne oldu? İnsanların “içerisindeki” zihniyet değişti mi? Kadın ne ister sorusunun cevabı bireylere göre farklılık mı arz ediyor, yoksa hala belirli bir çoğunluk eski güdülerin korunmasına mı bakıyor? Alacakaranlık filminin ve sonrasında Yeni Ay’ın bize başardığı popüleritesiyle bazı cevaplar sunacağına inanıyorum.

Ana karakter bir kız. Bir vampire aşık oluyor. Vampirimiz epey bir yakışıklı. Ama daha da önemlisi iyi giyimli, süslü arabalı ve iyi bir ailesi var. Kıza karşı oldukça korumacı. Bu korumacılık modern çağda epey bir komik duruyor. Çünkü kadının modern çağda bu şekilde korunmaya ihtiyacı yok. Bu nedenle zaten çocuk vampir ve yazarın büyülü dünyasında kız korunması gereken bir varlığa dönüşüyor. Ve bu korunma güdüsünün doyurulması, onu vampire bağlıyor. Halbuki kız vampirle tanışmasaydı, korunmaya ihtiyacı olmayacaktı. Onunla tanıştı ve korundu. Hayali bir tehlikeler dünyası, kızın korunma içgüdüsünü azdırıyor ve vampir çocuğumuz bu güdüyü doyuruyor. Kızın aşık olmaması için hiçbir sebep yok.

4İkinci filmde (The Twilight Saga: New Moon, 2009) bu durum açıkça ortaya çıkıyor. Terk edilen kızcağızın en çok özlediği şey “korunuyor” olduğu hissi ve bu nedenle saçma sapan atraksiyonlara dalıyor ki tehlikeli durumlara girsin ve bu şekilde Edward’ı (vampir çocuk / esas oğlan) hissetsin. Bu durumda kurt çocuk ortaya çıkıp, kızı korumaya başlıyor ve kız ondan da hoşlanmaya başlıyor. Ama açık ki kız için öncelikli olan kurt çocuk değil, vampir oğlan. Bunun da sebebi ikinci filmin başında verilmiş. Ölümsüzlük. Esasında tüm güdülerimiz “hiçlikten” kaçmaya yöneliktir. Korunma, açlık duygusu, seks vs. Kadınlarda “hiç” olmaktan çıkmanın yolu olarak “güzellik” verilmiştir ataerkillik tarafından. Çünkü ancak güzel olduğunda güdülerini tatmin edecek oğlanı bulur (oğlan bulması gerektiği zaten öğretilmişti). Vampir de bu “ölümsüzlüğü” bahşedebilecek “beyaz atlı prens”.

Elbette tüm bu yorumlar batı epistemesi içerisinde geçerli olur. Çünkü doğu epistemesinde bu filmlerde bahsedilen aşk, gerçek aşk değildir. Çünkü kız esas oğlanın kendisine değil, esas oğlanın “güdüleri tatmin etme yeteneklerine”ne aşık olmuştur. Esas oğlanın istediği şeyler kız için anlamsızdır. Onu esas oğlana yönelten, esas oğlanın bireyselliği değil, güdülere cevap verme yetisidir.

Ve bu kitap çok sattı. Erkek kahraman genç kızların sevgilisi oldu. Çünkü şunu görüyoruz ki modernizm, feminizm, kapitalizm, değişen ekonomik döngü vs. hala kültürel ve sembolik birikimi değiştirememiş. Dilenen, istenen, özlenen şeyler hala aynı. Hatta bu dilenen şeyler anlamsız olsa dahi, kurgularla anlamlılaştırılıyor (korunmaya ihtiyaç yok, ama ihtiyaç varmış gibi düşlemek / hiçlikten kaçmanın yolu yok, ama varmış gibi göstermek).

Ataerkil düzen kapitalizmi doğursa da kapitalizm ataerkil düzen üzerine işle(ye)mez. Kurumlar, ekonomik döngü ve iktidar insanlara “unisex” davranır. (3) Ayrımın ortaya çıkması, fırsat kapılarının eşiğindeyken “bireylerin” kendi5 kültürel ve sembolik birikimlerine göre karar vermesidir. (4) Örneğin aynı kabiliyette iki insan bir fabrikaya başvuru yaptığında, bu iki insandan birinin veya ikisinin kadın olma ihtimali azdır; çünkü “kadının ve çevresinin” birikiminde “bir kadının fabrikada çalışması” yerine oturmaz. Diğer yandan başvuruyu değerlendirecek kişinin birikimi de bu yöndedir. Bu nedenle başvuran iki kişiden biri kadın olsa da, extrem başka bir veri yoksa, erkeğin işe alınacağını öngörebiliriz. Halbuki ne fabrikanın bürokratik belgelerinde, ne fabrikanın bulunduğu ekonomik döngüde, ne de devletin kanunlarında böyle bir ayrımı bulamayız (kimi zaman dilde erkeksi bir söylem olsa da formal belgelerin “kadını işe almayın” gibi bir söylemi yoktur). Ve bu yazılı olmayan birikimlerden ötürü de kızların çoğunluğu şu an “Edward”a aşıktır. Umarım ki bağlantıyı gösterebiliyorumdur.

Tüm bu nedenlerden ötürü, ayrımcılığı ortadan kaldırmanın tek yolu, yeni nesillerin imgelem inşalarında kilit taşı oynayan eğitim belgelerinin, sanat abidelerinin, edebi eserlerinin ayrımcılıktan uzak olması ve erkek-kadın ilişkisinin “unisex” bir tavra oturtulması olacaktır. Yeni nesil Alacakaranlık, Yeni Ay gibi eserlerle büyüdükçe, dünyada ayrımcılık devam edecektir.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Notlar:

(1) Bu teknik sorun, resmi canlıymış gibi göstermektir. Da Vinci dudakları ve gözleri ten ile statik çizgilerle ayırmadığı için, gözümüz onları her an hareket edecekmiş gibi görür. Daha doğrusu gözümüz onları istediği gibi görür. Bir anlamda Da Vinci “görmeyi” görene bırakmıştır. Bunun için bkz. Gombrich, “Sanatın Öyküsü”, pp. 293-304

(2) Bu konu için en kısa yoldan bkz. Lucy, Niall, “Derrida Dictionary”

(3) Bkz. Ivan Illich, “Gender”, 1982

(4) Bunu söylerken Aydın Uğur’un derslerinden yararlandım. Ayrıca sembolik kapital ve kültürel kapital (ben hep birikim kelimesini kullandım) kavramları için bkz. Bourdieu, “love of art”, 1991

Sonraki Sayfa »