Bireylikler Dergisi’nin 27. Sayısı Kitapçılarda!

Haziran 30, 2009 by admin  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Edebiyat, Eleştiri, Oykü, Sanat, Siir

iki aylık kültür sanat edebiyat dergisi bireylikler’in 27. sayısı çıktı!

evrensel kardeşliğe çağrı!

“O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adilerle alçakların son sığınağıdır.” demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük vatanseverlik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, giysi ve ev yapmaktan çok, insan öldürmeye daha uygun donanımı bulunan bir iş; ortalama işçiden daha üstün kârları ve zaferleri garantileyen bir iş.” Emma Goldman

bireylikler’in 27. sayısını;

*evrensel kardeşliğe çağrı- bernard lazare
*demirprens ve yedi kuyular- gökhan t günsan
*ırk kaderciliği ruhun reddedilmesidir- rudolf rocker
*su katılmaz gerçeklere!- a. emre cengiz
*vatanseverlik: özgürlüğü tehdit- emma goldman
*pis güller- küçük iskender
*bir daha avınız kanlı olsun!
*ceçcelibeç-osman olmuş
*tepe sarnıç
*koku-kokulu-kokudan-pay-nü-kimseye söylemiyoruz- vicdani
*leylak rengi etekleri dağların-şinasi tepe
*”heteropya: uluslar paydos”-halim şafak
*ebedi sürgünlüğü kimseliğimin- hayri k. yetik
*şarap ve savaş- neslihan su
*suçluyum-gürgenç korkmazel
*oh my babylon baby- özgür asan
*hobosapien- öykü t.k.
*dip sarnıç
*koşar yer kuşu- ezgi deniz alpan
*aforizmalar- veroc serenas
*ispanya trajedisi bir- rudolf rocker (çeviri ali toprak)
*zarfı kapanmayan mektuplar- can semercioğlu
*şiire başlarken tok karna yutulmayacak haplar serisi 3.,4. draje-osman olmuş
*etkanatlı dualar- çağdaş çetinkaya
*tuncay durmuş’la görüşme
*uruntu- kağan uzuner
*türk sinemasında ithal ikâmesi –
sinefil78
*kişisel cinayet- mürekkebi kan sandım- yaşar karakoç
*j.g.ballard ve bilimkurgunun anlamı- kıvılcım giritli
*şimdileri bir ağacı-sigara- ali toprak
*hatırlamak delirtir, unutmak öldürür- ertuğrul meşe
*özerkçe- rahman yıldız
*hakkı çınar dili nasıl dönüştürüyor?- serkan sönmezgil
*danışmandabigr-elyesa koytak
*danışmandaiki- serkan sönmezgil
*mandalina bahçesi bir tohum ışık ya da hakkı çınar şiirinde hayata göz atmak- fuat çiftçi
*ağrıyan yerler- gökhan arsalan
*arzuyla akıl arasında hakkı çınar!- halim şafak
*düdüklü polis çemberi- emre varışlı
*adam hikayesizliği-araf- nihan gezeroğlu
*belleğin balkonu- emin kaya
*elektirikçi-hakkı çınar
*mama quilla-gizem malkoç
*sıradan biri- musa yazıcı
*safi deniz- banu kalyoncu
*balonlar, şeytan uçurtmaları, kayraklar…-halim şanlıdağ
*gül meselesi- halil ibrahim özbay
*-seni düşledim durdum- mehmet muharrem tekin
*kitap rafı
*zenci saray- yeni çirkinliğin-dağlara çekilirken- mustafa eroğlu

başlıklı şiir, öykü ve yazılar oluşturdu.

Bireylikler / Sayı: 27

bireylikler’i istanbul’da beyoğlu ve kadıköy mephisto’da, seyhan müzik’te, nazım kültür’de; ankara’da imge, dost kitabevinde, kurgu kültür merkezinde; izmir’de yakın, (alsancak), kabile (karşıyaka), pan (karşıyaka), zeus (buca), duvar (konak) ve iletişim kitabevinde (alsancak); kayseri’de onur kitabevinde (ticaret odası karşısı); bandırma’da ozan kitabevinde; adana’da karahan kitabevinde bulabilirsiniz. eğer bulamıyorsanız abone olmanızı öneririz. sayısı: 4 ytl. yıllık katkı payı: 25 ytl. posta çeki no: halim şanlıdağ 692233 yazışma; p.k. 271 38002 kayseri

bireylikler@yahoo.com, bireylikler@gmail.com, bireylikler@hotmail.com

isteyen herkese örnek sayı gönderilir.

bireylikler’in okur ve yazarları içinde lise ve üniversite öğrencileri epeyi yekun tutuyor. yirmi yedi sayının sonunda baktık ki satır arasındaki değinmeler dışında eğitimi-öğretimi pek ihmal etmişiz! bu yüzden derginin yeni sayısında eğitim ve öğretimi, daha özelde de akademik faaliyetin içinde olanlar dahil öğretmenleri söz konusu etmek istiyoruz. annemle benim öğretmenlerim mustafa onur’la mehmet ali akar’dan mahmut hoca’ya, kesmezse bugünün öğretmenlerine kadar öğretmenlere hep birlikte saygısızlık yapalım! yetmedi mi kara tahtaya numaralarını yazalım. o da kesmedi mi sözlüye kaldıralım. öğretmenler tarafından tahtaya kaldırılmış ya da kara tahtanın hemen önüne devlet eliyle öğretmenlerin öldürüp gömdüğü öğrencilere selam olsun! dosyayı şu an öğrenciliği süren okur ve yazarlarımızın oluşturması temennimizdir. yüksek lisans yapanlar dahil! bu dinlerin ve devletlerin, iktidarların insanı baştan köle ettiği dünyada öğretmenlere bir nevi insanlık vazifesidir!

bireylikler.blogspot.com

SanatLog Haber

SanatLog.com

Çok Önemli Gaz

Haziran 15, 2009 by admin  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Yaşamakta olduğum bugünleri, okul arkadaşlarım Yılmaz ile Hasan’a borçluyum. Kendimi burada, seçkinler arasında bulmamın nedeni bu iki eski arkadaşımın, okulumuzun gelenekselleşmiş dayanışma, öğrencilerin yaşam boyunca birbirlerini koruyup kollama anlayışına uygun olarak beni izlemeleri, izletmeleri, zor durumlarımda desteklemeleridir. Geçirdiğim zorlu ameliyatın öncesinde, gerçekleşmesinde ve sonrasında hep bu ikisinin ilgisi, emeği, desteği vardır. İçinde bulunduğum seçkinler, varlıklılar hastanesine kabul edilmem de onların aracılığı ve gücüyle sağlanmıştır. Durum böyle olunca, hiç aklımdan çıkmıyorlar doğal olarak. Nereye baksam onları görüyorum. Ameliyathanede kolumdan ilaç verilip uyutulmadan önce de, yedi saat kadar sonra uyanıp kendime geldiğimde de hep bu iki önemli arkadaşımı düşünüyordum. Amerikalılarla Dayanışma Örgütü’ne (AmeDayaÖr diye kısaltmışlar, çağrı yazısı gönderdiklerinde okumuştum) üye olmayı kabul etmediğim halde ilgilerini benden esirgememişler, her adımımda desteklerini sırtımdan eksik etmemişlerdi. Beni nasıl utandırmışlardı; şimdi biraz da utancımdan çıkmıyorlar aklımdan: “Sen bizimle olmayı reddettin, bizi yeterince sevmedin ama bak, biz seni çok seviyoruz.” İleti bu olmalı. Düşündükçe yüzüm kızarıyor, utancımdan mı, öfkeden mi bilemiyorum ama yanaklarım yanıyor. Neden katılmadım ben de aralarına sanki? Neyse, olan oldu bir kez. Şimdi sağlığımı düşünmeliyim ve ilk fırsatta bu yüce gönüllü dostlarıma uygun bir biçimde teşekkür etmeliyim. (Onların yüce gönüllülüğünü ve yaşamımdaki önemini anlatan bir öykü yazabilirim örneğin.) Onları düşündükçe okul yıllarımızı anımsıyorum. Çağrışımlarla canlanan o eski ama eskimemiş görüntüler, içinden geçmekte olduğum zamana da yansıyıp bugünleri biçimlendiriyor. Başkasından duyulup yinelenmiş olsa da, “Denizden babam çıksa yerim!” özdeyişiyle “Yamyam Hasan” lakabını kazanan Hasan Aksaz, daha sonraki meslek yaşamı süreçlerinde, en yakın arkadaşları bile olsa, rakiplerinin önünü kesip onları bir anlamda çiğ çiğ yiyerek, lakabının ne denli yerinde ve tutarlı olduğunu kanıtlamıştır. Nedendir bilinmez, beni çok sevmekte, koruyup kollamakta, ardımda görünmez adamlarını gezdirmekte, elindeki gücün bir bölümünü de benim için kullanmaktadır. (Oysa dedim ya, ben AmeDayaÖr’e katılmamış, dikbaşlı birisiyim. Üstelik işe yaramam, yazı yazmaktan başka şey gelmez elimden. Dolayısıyla, bu tutkulu sevginin nedenini anlamakta zorlanıyorum doğrusu.) Eksik olmasın, bu seçkinler hastanesinin en güzel, en manzaralı ve ferah, en “özel” odasına yerleştirilmem için genel sekreterine emir vermiş, telefon ettirmiştir. Sağolsun varolsun benim canım arkadaşım. İlkokuldan beri hep elimden tutmuştur; öteki elinde mızrağı andıran, ucu topuzlu bir bir sopa vardır. Belleğimden hiç silinmeyen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde en önde yürümekte, topuzlu sopasını havada sallamaktadır. Sonra, ortaokuldan, liseden kalma başka görüntüler. Hasan Aksaz, eskiden beri çok önemlidir. Adeta o, törenler için görevlendirilmemiş, törenler onun için düzenlenmiştir her zaman. Okulumuzun en yetenekli, en sevimli, en önemli, en şey öğrencisi odur; babası da kentimizin en büyük yap-satçılarından biri ve üstelik iktidardaki partinin milletvekilidir. Hasan Aksaz’ın omuzlarının her birinde kırmızı çuha üstünde çapraz kılıçlı kokart ve dört yıldız olmuştur. Onun giysisindeki gibi sıra arkadaşım Yılmaz Uğur’un ceketi ile benim giysimde de yıldızlar vardır ama bizimkiler, hele benimki daha azdır. Dört, üç, bir diye sıralanmıştır ve Hasan’ın ardında, boru trampet takımının önünde canım arkadaşım Yılmaz’la yan yana yürümekteyiz, ben onun solundayım. Benim elimde flama, Yılmaz’da bayrak bulunmaktadır. Tören biter, görüntüler gitmez, belleğime yerleşip kalır ve işte böyle, olur olmaz zamanda anımsarım. Sevimli çocuklardık, aynı mesleğin adamları olmak istiyorduk. Sonra rastlantılar, olanaklar, beklenmedik rüzgârlar bizi savurdu; farklı alanlarda sürdürmek zorunda kaldık çabalarımızı. Ama arkadaşlığımızı her zaman yaşadık ve yaşattık.

Gözlerimi yumup o günleri düşündüğüm anların birinde, doktorların salık verdiği gibi, hareketlenmek, böylelikle sağlığıma çabucak kavuşmak amacıyla yürümek üzere odamdan hızla koridora çıktığımda o ikisini gördüm. Giysileri yine gökyüzü renginde. İkisi de sarı saçlı, mavi gözlü; sesleri, duruşları ilk gençlik günlerimizden kalma. Yıldızlar omuzlarında değil şimdi, göğüslerinin sol yanlarında sıralanmış durumda. Hasan’ın dört, Yılmaz’ın üç yıldızı var yine. (Ben üniversiteden beri yıldızsız ve giysisizim.) Onları birden karşımda görünce yüreğim genişledi, nasıl sevindim… Canlarım benim, sevgili arkadaşlarım. Beni ziyaret etmeye geldiler herhalde diye düşündüm ama yanıldığımı hemen anladım. Ah bu yanılgılar! Demek oluyor ki narkozun etkisi hâlâ üzerimde, kendini sürdürüyor, tümden beni bırakmış değil. Zaten kollarım, bacaklarım delik deşik. Karnımın sol yanında L biçiminde, uzun bacağı 12, kısa bacağı 4 olmak üzere toplam 16 santimetre uzunluğundaki ameliyat yarasının dikişleri; sağ yanında, incebağırsağa bağlı bir torba var. “İleostomi” diyor hekimler ve hemşireler ona. Kalınbağırsağımın ağzı dikildi, kapatıldı; şimdilik uykuda, çalışmıyor. Günü gelince açılıp incebağırsakla birleştirilecek, uyanıp yeniden işe girişecek ve torbadan kurtulacağım. Şimdi sorun, gaz’da. Çok sık yürümem gerekiyor; odamdaki rahat yatakta yatmamalıyım, koridorda dolaşmalıyım. İşte yürüyorum. Hasan Aksaz ile Yılmaz Uğur’a doğru ilerlemeye başladım. Aynı hizaya gelince anladım ki bunlar arkadaşlarım değil; hastaneye temizlik, hasta bakıcılık, yemek, ilaç tedarik desteği ve hizmetler veren özel şirketlerden birinin üst düzey yöneticileri. Önemli adamlar. Göğüslerindeki yıldızları, giysileri, duruşları, bakışları benim sevgili okul arkadaşlarımı anımsatıyor; hatta Yılmaz’ın altdudağındaki gibi derinlemesine bir yarık var üç yıldızlının altdudağında da. Benzerlik bu kadar olur. Doğal olarak belleğim uyduruyor biraz da bunları; hayatıma yön veren o pek önemli arkadaşlarımı çok özledim, yanıma bir gelseler nasıl sarılıp kucaklayacağım ikisini de. Ama yoklar. Şimdilik benzerleriyle yetinmek zorundayım. Her biri “büyük adam” oldu, ülke çapında. Yılmaz Uğur Dışişleri Bakanlığı’ndan emekli yüksek bürokrat; son görevi bir Avrupa ülkesinde elçilikti. Hasan Aksaz ise uluslararası bir Amerikan şirketinin Ortadoğu Bölgesi Başkanı. Yakında emekli olacağı, “merhum” babası gibi siyasete atılıp parlamentoya gireceği, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde çok önemli görevler üstleneceği söylentisi yaygın. Birkaç kez gazetede de okudum bu söylentiye ilişkin haberleri. Kafası Amerikan tıraşlı, bakışları dünyayı kana bulayıp giden çok önemli başkan Bush’u anımsatıyor. Öylesine görkemli bir duruşu var. Göstermeparmağını gözüne sokar gibi sallayarak Yılmaz Uğur’a bir şeyler anlatıyor, belki de buyruklar veriyor. Kaşları çatılmış, sesi sert, biraz da öfkeli.

Yok yok, bunlar benim canım arkadaşlarım olamaz; yalnızca andırıyorlar. Yanlarından geçerken göz göze geldim, hafifçe gülümsedim, başımı belli belirsiz eğerek selamladım ikisini de. Karşılığını aldığımı söyleyemem ama olsun. Çok yoğun çalışan, önemli adamlar bunlar. Benim gibi işsiz güçsüz ve hasta değiller. Dönüp koridoru ters yönde adımlamaya başlayacağım. Yürümeliyim ki gaz çıksın; çok önemli gaz. Bugün kaçıncı gün ameliyattan bu yana; hâlâ tıs yok! “Çok gecikti” deyip kötü kötü baş sallıyor hemşireler. Hastabakıcılar bile kaygılı. Herkese dert oldum. Bazen de hekimler kuşkuyla yüzüme bakıp soruyorlar: “Hâlâ gelmedi mi?”

“Gelmedi efendim” diyorum saygıyla, ama yanaklarım yanıyor. Böyle şeyler konuşulur mu? Bunların ayıp olduğu öğretildi bize; başkalarının yanındayken kalkıp helaya girmekten bile utanmışımdır.

“Allah Allah, neden acaba?”

Suskunlukla, kuşkuyla bakıyorum ben de onların yüzlerine. Neden acaba’ya karşılık söyleyecek sözüm yok; ben nereden bilirim gaz niçin çıkar ya da çıkmaz? Bu denli önemli olduğunu da yeni öğrendim zaten; çok şaşkınım, inanılır şey değil. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu günlük koşuşturma içindeyken unutuyoruz hep, hatta hiç öğrenmediğimiz gerçekler var. Günün birinde, bunu anımsatan birisiyle ya da olaylarla karşılaşıyoruz. Hastaneye yatıp kalınbağırsak tümörümü aldırmasaydım, bu çok önemli konuyu asla öğrenemezdim. Öyle bir öğrendim ki ölünceye kadar unutmayacağımı biliyorum. Hele buradayken unutmam olanaksız; anımsatan çok. Biri gidiyor, başkası geliyor. Odam yolgeçen hanına döndü birkaç gündür. Anladığım kadarıyla beni taburcu edecekler ama bu büyük engel yüzünden evime gönderemiyorlar. On dokuzuncu gündeyiz, en eski hastalardan biriyim herhalde. Bu kez Meral Hanım göründü kapıda, başını uzatıp yüksek sesle sordu: “Geldi mi, geldi mi?”

gaz maskesi

Yanaklarım yandı yine, kulaklarımın uçları. Bu kadar bağırma hatun, sağır değilim. “Gelmedi.”

“Tüh! Demek öyle?”

“Evet öyle.”

“Neyse, üzülmeyin Baharten Bey, gelir nasıl olsa.”

Havacıların söylediğidir: “Hiçbir uçak havada kalmaz.” Onlara özenip benim söylediğimdir: “Hiçbir gaz, çıkmadan yerinde duramaz…” Çekilip giden Meral Hanım’ın ardından belli belirsiz gülümsedim. Ne çok soruyorlar. Kızarıp bozarıyorum, sesim düşüyor, bozuluyor. Konu bu kadarla kapansa iyi; daha neler var: Vücudumun atıklarını ölçekli kaplarda biriktiriyorum. Hastabakıcılar belli aralıklarla gelip ölçülerini ilgili çizelgelere yazıyorlar; hemşireler de öyle, sürekli denetliyorlar. Meral Hanım’dan yarım saat kadar önce Doktor Yılmaz Bey kapı eşiğinden seslenmişti; bu da başka bir Yılmaz işte, alt dudağı yarık değil. Esmer ve düşünceli. Ağırbaşlı görünmeye özen gösteriyor. “Gelince hemşirelerden birine haber verin olur mu…”

“Şey, doktor bey, çok mu önemli bu?”

Yılmaz Bey’in gülüşü hâlâ şurada duruyor. “Hayat kadar önemli. Gaz çıkmazsa, can çıkar.” Bu da bir özdeyişti besbelli. Gülünce gözlerinin çevresi kırış kırış. “Çok önemlidir Baharten Bey! Gaz gelmedikçe bağırsaklarınız açılmamış demektir.”

“İyi ama benim bağırsaklarım zaten kapalı, çalışmıyor ki.” Gülümsedim. “Dinlenceye çıktı. Torbam var, biliyorsunuz.”

“Olsun” dedi Yılmaz Bey. “Torbada da izleyebilirsiniz. Kabarcıklar oluşur, koku yapar. Yeter ki gelsin, mutlaka farkına varırsınız.”

Koku deyince arkadaşım Yılmaz’ı düşündüm. Ağzını kapasa da çatlak dudağının arasından sızan ölü hayvan kokusu duyulur. Haklı olarak “Leş Yılmaz”a çıkmıştı adı, hep öyle kaldı. İyi ama ne yapsın, elinde değil ki çocuğun. İçinde bir kedi ölüsü varmış gibi kokuyor soluğu işte. Leş Yılmaz aşağı, Leş Yılmaz yukarı… Ah ne yıllardı; üzülürdüm arkadaşım için. Temiz duygular henüz kirlenmemiş, yürekler örselenmemiş, yüce duygulara gölge düşmemiş; içtenlik, dürüstlük, doğruluk üzerine gölge değil toz zerresi bile ilişmemişti. Bu Yılmaz, sınıf arkadaşlarımızın çoğunun yüz vermediği, dışladığı, konuşmayı bilmez, densiz, edepsiz, biraz da yırtık ve terbiyesiz öğrencilerden önde geleniydi. Açık saçık fotoğraflar bulup getirir, meraklılarına para karşılığı gösterirdi okulun helasında, teneffüs aralarında. Ağzındaki ağır kokuyu bastırmak için, yanında kolonya dolu küçük bir plastik şişe taşıdığı, fırsat buldukça, kimseye göstermemeye çalışarak bir-iki “fırt” çektiği bilinirdi. İçime kuşku düştü işte şimdi: Koridorda kötü bir koku vardı; o ikisinin yanına yaklaştığımda artmış, rahatsız etmişti. Yıllar sonra burada karşılaştığım şirket yöneticisi oydu anlaşılan. Hay Allah, neden daha önce düşünemedim bunu? Beni tanımamış gibi davranması şaşırtıcı değil. O yıllarda arkadaşsız dolaştığı için, şimdi burada yanıma gelip kendini tanıtmaktan uzak durmuş olmalı. Büyüklenme bu, aslında aşağılık duygusunun somut karşılığı. Yoksa Doktor Yılmaz Bey de mi oydu? Hay Allah, paranoyak mıyım neyim? Hayata kuşkuyla baktınız mı, çevrenizdekileri kuşkuyla irdelediniz mi alnınıza ilk basılacak damga budur: “Paranoyak!” Madem öyle, ben de onu tanımamış gibi davranacağım. Ulan Leş Yılmaz! Adam oldun da… Neyse, kendisi bana yaklaşmasa da ardımda dolaşan adamları aracılığıyla beni ne kadar sevip kolladığını öğrendim artık, sorun değil. Hasan’la ikisi, bu ünlü hastaneye yatırılmamı sağladılar, söylemiştim, daha ne yapsınlar? Gerçek arkadaşlık, arkadaşlarını zora sokmamaktır. Bu ikisinden hiçbir beklentim yok ve olamaz. Benim derdim başka; beklediğim şey olmalı artık, sevinçle haber verebilmeliyim ilgilenen herkese: “Geldi, geldi, sonunda geldi!” Canım arkadaşlarım beni ziyaret edermiş, etmezmiş, hiç önemli değil. Canları sağ olsun. Gaz gelsin yeter.

2673 numaralı bölümün upuzun koridoru pek önemli ve çok değerli hastaların özel odalarının yan yana sıralandığı, bazılarının kapılarında belleri tabancalı özel güvenlik görevlilerinin beklediği, hastalar arasında bir büyükşehir belediye başkanı, iki vali, üç emniyet müdürü, birkaç bakanlık müsteşarı ve danışmanı ile memleketi görünmez elleriyle yöneten büyük holding patronlarından en ünlüsü, en önemlisi olan Kâzım Kabancı’nın ve ünlü mafya babası Kırık Hamdullah’ın da bulunduğu biliniyor. Temizlik ve güvenlik şirketleri ile, gece hizmetleri veren ayrı bir şirketin bol yıldızlı üst düzey yöneticileri olan Yılmaz Uğur ile Hasan Aksaz’ın bu koridordan kuş uçurulmamasını, hiçbir hizmetin ve görevin aksatılmamasını beklemeleri, hatta ülkemizin, toplumumuzun çok önemli gaz işleri ve dolayısıyla benimle de ilgilenmeleri çok doğaldır. Odama dönünce düşündüm bunları, durumu irdeledim ve gerçeği saptamakta zorlanmadım. Doğal olmayan, benim gibi sıradan bir ölümlünün, hem de kanser tanısı konmuş bir ölümlünün, koridorun en güzel özel odasında kalmasıydı ki nedenini, niçinini çıkaramıyordum bir türlü. Neyi, kimi, kimleri, hangi önemli tüzel ya da özel kişiliği temsil ettiğimi anlayıp öğrenmek için can atıyordum, ama değil mi ki eski okul arkadaşlarımdan Yılmaz ve Hasan Beyler bana yabancıymışım gibi davrandılar, ben de bozuntuya vermeyip birkaç gün daha süreceği anlaşılan beyliğimin tadını çıkarmaya karar verdim. Beklenen çok önemli konuğun geleceği yok nasıl olsa, öyleyse buradayım, gitmiyorum.

Kapının önüne çıkıp baktım; canım arkadaşlarım bu kez koridorun öteki ucunda konuşuyorlar. Orada bekleme salonu gibi bir girinti var. Kapısız. Geceleyin, hasta yakınlarının üzerinde uyumasına da elveren yayvan koltuklar. Sol duvarda yassı bir televizyon alıcısı. Gidip gelirken durup izlediğim olmuştur; odadakinden daha büyük ekranlı ve daha net görüntülü. Yüzleri televizyonlu duvara yarım dönük. Soluk almaksızın konuştukları belli oluyor. Umudu kestim onlardan, bir “merhaba, nasılsın?” demelerini bile beklemiyorum artık. Ah işte geliyor! Onlarla aynı anda vücudum da kıpırdandı. Karnımda bir şeyler oluyor. Midem bozuldu galiba, gurultu başladı. Leş Yılmaz’ın ağız kokusu, içindeki kedi ölüsü etkili oldu anlaşılan. Hemen döndüm, odaya girdim. Banyodaki klozete oturup kapıyı ayağımla iteledim. Geliyor, geliyor, gözümüz aydın, geliyor! Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Dur, heyecanlanma. Nasıl olsa haberleri olur, çizelgeye yazarlar. Acele gaza şeytan karışır. Bekle ve tadını çıkar, yavaş yavaş, aralıklarla gelecektir. Gelsin de rahatla. Önce sen tanık ol, öğren; başkaları daha sonra. “Hayattan bile önemli!” Kendimi dinlemeye, gaz dalgasını beklemeye koyulmuştum ki birden aklıma geldi: Ayağa kalkıp odaya girdim, komodinin üzerindeki not defteri ile tükenmezkalemi alıp okuma-yazma gözlüğümü taktım, banyodaki yerime döndüm.

orantısız gaz

Ve başladı sonunda.

Hâlâ biraz utanmasam, herkesi başıma toplayıp sayıları ve adları onlara yazdıracağım. Ama hayatın çoğu alanında yalnızızdır; işte yine öyle zamanlardan birini yaşıyorum; yalnız ve tek başınayım. Kendim sayıp kendim yazacağım.

Evet, geldi sonunda. Zor geldi. Köpüklerle, tuhaf seslerle, görkemle, coşkuyla, koşturarak girdi torbanın ağzından. Torba kabardı, doldu, balona dönüştü. Üstteki küçük pencereyi, havalandırma deliğini kapatan iki santimetre çapında daire biçimli keçe parçası fazla direnemeyip leş kokusuna yol verdi. Ulan Yılmaz, ulan Yılmaz… Burada da yaptın yapacağını! Alacağın olsun. Tam on dokuz gündür kapalı yerde büyüyüp gelişen ilk gaz, özgürlüğüne kavuşmuştu sonunda. “Hiçbir uçak havada kalmaz, bir biçimde iner yere.” Evet öyle. Hemen not defterine yazdım: Tarih, saat, yer. Sonra ekledim: “Çok önemli gaz, adı Yılmaz.” Sağa doğru bir çizgi çekip “Leş” diye yazdım, eğri büğrü üç yıldız koydum yanına. Bu birincisi. Bakalım ötekiler ne zaman? Artık işi gücü, gerçeği düşü bırakıp en önemli hayat belirtisini beklemeye ve kendimi izlemeye başlamalıydım. Bir süre bekledim ama gerisi gelmedi. Çıktım ben de dışarıya, koridorda yürüyeceğim.

İkinci patlama Hasan Aksaz’ın bulunduğum yere yaklaşmakta olduğunu gördüğüm anda oldu. Koridorun bana göre uzak ucundan bu yana doğru koşarak gelmekte olan Yılmaz Bey ile iki ya da tek yıldızlı ya da yıldızsız temizlikçiler, güvenlikçiler, sağlık hizmetlileri, “posta beyler” yanımdan hızla geçtiler. Hepsi telaş içindeydi. Hasan Bey de yaklaşıyordu, neredeyse gelip omuz vuracaktı. İyice çekildim duvar dibine, kıpırdamadan izledim. Hasan Bey bu denli telaşta olduğuna göre, odalardan birine ya bir bakan ya bakan eşi, çocuğu, yakını, baldızı, şoförü, berberi, şusu busu yatmış ya da yatacaktı. Bu düşünce beni allak bullak etmeye yetti ve korktum, tutamadım kendimi, zaten denetlemem olanaksızdı. Torbanın ağzı büzgülü değildi ki büzüp susturabileyim; özgürlük benden çok onundu artık. İkinci bomba ansızın patlamış oldu böylelikle. Öyle bir ses çıktı ki not defterime yazıp yanına dört yıldız koymalıyım. Adı da hazır zaten, Hasan Aksaz’ın anısına, onun anmalığı.
Durdu, dönüp şaşkınlıkla baktı ve bağırdı: “Heyy, ne oluyor orada?” Korku ve kuşku doluydu Hasan Aksaz’ın gözleri. Bu gidişle işinden ve yıldızlarından olacaktı. “El bombası mı, mayın mı patlatıldı? Solcular burayı da mı ele geçirdi? Yoksa PKK’lılar baskın mı yaptı? Heyy, nöbetçiler! Gizli açık, formalı formasız elemanlar hemen koşun! Kapıları tutun. Torbalara el koyun!”

Önde güvenlikçiler, arkalarında istihbaratçılar, gözetleyiciler, ayakkabı boyacıları, sucular, süpermarket servislerinin sürücüleri, kapıcılar, taksi sürücüleri, pazar tezgâhtarları ve bilumum görevliler gelip önümde duvar ördüler; Hasan Aksaz’ı perdeleyip korumaya aldılar. İki adım öne çıkan nöbetçi sözcü sordu dizginlenmiş öfkesi ve kuşkuyla: “O ses senden mi çıktı ulan beyefendi?”

Belli belirsiz gülümsedim. Bu soru, başka yerde, karanlık bir koridorda olsam başka türlü, örneğin tekme tokat sorulurdu mutlaka. “Beyefendi” duruşumu takınıp karşı soruyla yanıtladım: “Hangi ses?” Hiç haberim yokmuşçasına çevreme bakındım. “Ne sesi?” Tınmadım yani; aklım başımdan gitmiş, korkularım dağılmış olmalıydı.

“O ses!” diye yineledi çatlak dudaklı, üç yıldızlı Leş Yılmaz Bey. Ne zaman gelmiş, nereden çıkmıştı? Şaştım kaldım.

Eğilip kulağına fısıldadım: “Bu ikinci patlama canım arkadaşım! Çok önemli…”
Zeki adamdı vesselam, durumu hemen kavradı. “Yaa, öyle mi?” deyip göstermeparmağını çenesine dayadı, bir an düşündü, soluğunu bıraktı ve sonra görüşünü sözlü olarak açıklamak üzere yeni bir soru yöneltti: “Birincisi ne zamandı?”

“Yirmi dakika kadar oldu sanırım” dedim.

“Güzel…” diye mırıldandı, kaşlarını çattı, kendi kendine söylendi: “İyi ama biz niçin duymadık?” Başını aşağı yukarı, sağa sola, öne arkaya salladı. “Adamlarımız uyuyor mu?” Bu soru kendineydi, hemen geçiştirdi. “Peki, not ettiniz mi Baharten Bey?” dedi.

“Ettim ettim, kaygılanmayın!” deyip gülümsedim. “Defterime yazdım.”

“Çok güzel” dedi Yılmaz Bey, sesini yükseltti. “Yanlış anlamışız Hasan Bey” diye seslendi. “Önemsiz bir…” Durakladı. “Önemli ama, şey…” Ne diyeceğini bilemiyordu.

“Oradan bağırma öyle, gürültü ediyorsun!” diye bağırdı Hasan Aksaz. “Yanıma gel, burada konuş. O ne sesti öyle, havan topu gibi! Önemli değil diyorsun bir de…”

“Önemli efendim, önemli” diyerek koşturdu Leş Yılmaz Bey.

Ardından bakıp güldüm. “Bir yumurtayı sekiz kişiye taşıtır bunlar.” Hay Allah, kimin sözüydü bu? Ne anlamlı, ne derinlikli bir söz… Yakında uçaksavar topu ya da makineli tüfek gibi patırdayacağımı seziyordum. Seyreyle cümbüşü o zaman. Artık bakan mı bakmayan mı, yıldızlı mı yıldızsız mı, uşak mı efendi mi, kim gelirse gelsin durduramazdı. Torbam iyi çalışıyor, yüzümü kara çıkarmayacağa benziyordu. Hemen odama girip kapıyı kapadım. Not defterimi, tükenmezkalemimi alıp banyoya girdim, oranın kapısını da kapadım, klozete oturdum yine. Beklediğim o mutluluk anı gelmişti; bir yandan patlamaları dinliyor, hemen ardından gerekli bilgileri defterime yazıyor, her sesin yanına yıldızlar koyuyordum. Sonunda, oldukça görkemli ve anlamlı bir liste oluştu.

Üçüncü ses: Sauna dedikoducusu İbrahim Şersoy. Zaman zaman rakı sofrasında yanıma oturur, içmez, yalnızca yer. Görevdeyken içmez bunlar. Artık öğrendim. Ansızın çıkıp gelirler, sırıtırlar. Ah ne güzel rastlantı! Hadi ordan yüzsüz herif! Ne rastlantısı? Üçerden altı yıldız; kokardında kılıç kalkan yok. Sade bir vatandaş. Geveze. Emekli. Nöbetçi dırdırcı.

Dördüncü ses: Çetin Yalgızhan. Sese duyarlı. Bir kokart, bir yıldız var göğsünde. Yargı işleriyle uğraşıyor. Sekizinci katta oturuyor, ama apartman kalorifer kazanının sesini duyduğu için uyuyamıyor. Zararsız görünüyor. Sinsi. Az konuşup çok toplayan. Fevzi ile ortak iş tutuyorlar. Aç gözlü. Paraya doymuyor bir türlü. “Ajan” bozuntusu piyon.

Beşinci ses: Sedef Erdemli: Sessiz, arsız, yüzsüz bir ses bu. Sinsi. İçerden pazarlıklı. “Ben senin dostunum! Ben senin dostunum!” İstemiyorum ulan senin gibi bin yüzlü dost. Karşıma son çıktığında kovalamıştım.

gaz maskesi

Altıncı ses: Piyano tuşlarının çıkardığı sesleri andırıyordu. İstese heykeltıraş ya da yazar bile olabilirdi ama piyano çalıyor, arkadaşlarını izliyor, raporlar yazıyor, görünmez paralar kazanıyor. Hasan Aksaz’ın has adamlarından birisi. Rami Öztan. Soluk benizli. Kıskanç. Kibirli. Yarışkan. Bir köpek ölüsü de bunun içinde yatıyor. Yoksa kedi miydi?

Yedinci ses: Havlayan gaz. Hırıltılı, gevrek, abartılı, yapay. Ali Rasim Çomar koydum adını. Yılmaz Uğur’un kapısında “ikamet” ediyor. Tasmalı. Üçerden altı yıldız bunların hepsine; sağ hizalarına ok çıkarıp ekledim özenle.

Sekizinci ses: Kapkara bir ses, daha da kararmış bir surat. Erman Ataker. Liseden, üniversiteden sınıf arkadaşım. Unutmam mümkün değil bu adamı. Kırk dört yıllık yoldaşımdı, ötekiler hain düşman, bu zavallı satılmış, en adi muhbirim çıktı.

Dokuzuncu ses: Ali İhsan Yandoğan’ın gevşek sesini andırıyor. İki eli günde beş kez kulaklarında; sesleri dinliyor, topluyor, devşirip biriktiriyor; sonra yazıya dönüştürüyor. Kendini çok önemsiyor. O olmasa ülkede deprem olur, bütün minareler yıkılır.

Onuncu ses: Fevzi Sanlı. Sıtmalı. Dördüncü sesin benzeri. Bir elmanın ikinci yarısı. “Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi / Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?” türküsünü çok seviyor. Kars yöresinden oyun havalarına da yabancı değil. Kendini tilki kadar kurnaz sanıyor, gördüğü bütün ışıklara tutuluyor, kısır tavşan.

On birinci ses: Hikmet Öner. Bir jinekoloğun acılı sesi. İktidarsızlığın inlemesini andırıyor. Her şey elinin altında, ama o kadar. İlaçlı balık yese de akşamları, boşuna. Artık sesi çıkmıyor. Bütün vücudu uykuda.

On ikinci ses: Erman Özdilber. Diş sızısı. Karısının eteğinin altında saklambaç oynuyor. Kendi cinsine düşkün. Kadın sesinden hoşlanmıyor. Sondan ikisinin yanına yılanlı simgeyi koydum yıldız yerine. Uzman bunlar; bozuk ses uzmanı.

E ama artık yeter. Bütün sesleri kayıt altına alacak değilim. Ne dinleme aygıtı var elimin altında, ne anten, ne de uzaktan kumandalı ses yükseltici. Zaten gözlerim yanmaya başladı. Tuvaleti mavi bir gaz tabakası doldurdu. Hemen buradan çıkmalıyım. Torbamı, pantolonumu topladım. Tuvalet kâğıdıyla kurulandım. Ellerimi ilaçlı sıvı sabunla yıkayıp havluya sildim. Kapıyı açtım. Mavi tabaka odaya yöneldi, oradan pencereye ulaştı hızla. Gökte, denizde, gömlekte, giyside güzeldi bu renk ama buradaki ağır kokuyla birlikte kirli bir çamurgaza dönüşmüştü, hiç çekilmiyordu. Ben dışarı çıkınca banyonun havalandırma dizgesi çalışmaya başladı. Pencereye koşup iki kanadını birden açtım sonuna kadar. Dışarıda ilkyaz, karşı bahçede yeşilini parlatmış ağaçlar, renklerini yenilemiş çiçekler, aşağıdaki parkın çevresinde sarı mimozalar. Oralara bakarken bir yandan odaya dolan temiz havayı, öte yandan, yanı başımdan, pencere aralığından dışarıya doğru uçuşan mavi gaz tabakasıyla ağır kokunun birbirlerine saygılı biçimde davrandıklarını izleyip sevinç ve gurur duydum. Ne de olsa çok önemli adamların adlarını vermiştim çok önemli gazlarıma.

Mavi tabaka uçup gidince koku da kalmadı; odaya temiz hava dolunca pencereyi güzelce kapatıp huzura erdim. Elimdeki deftere, defterdeki adlara, adların iki yanındaki simgeli – simgesiz yıldızlara göz atıp yazıklandım. “Bir ses, bir koku bile olamadınız!”

Tam o sırada Meral Hanım girdi odaya, umutsuzca sordu: “Hâlâ gelmedi mi Baharten Bey?”

“Geldi” dedim sıkıntılı, çekingen, utangaç ama coşkulu.

“Hemen gidip Yılmaz Bey’e müjdeyi vereyim” dedi.

“Öyleyse şu defteri de götürün” deyip uzattım. “Burada, gelenlerin adları, geliş tarihleri, saatleri yazılı.”

Not defterini elimden alırken yüzüme kuşkuyla baktı Meral Hemşire. “Kimlerin adları?”

Gülümseyip omuzlarımı silktim. “Okuyunca anlarsınız. Sesler uçar, gazlar kaçar, yazılar kalır Meral Hanımcığım…”

Yazan: Burhan Günel

27-31 Mayıs 2009
Keklik Pınarı-Ankara

Dünün Adı Kader, Peki Yarının?

Nisan 18, 2009 by admin  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

İki yıl öncesine kadar hayatımı en iyi şekilde yaşadığımı düşünürdüm. Hayatımda her istediğim şey olmamıştı, eksikler vardı belki ama hayalimdeki aile hayatını, sevgiyi, dostluklarımı kısacası hayatımı gayet iyi yaşamıştım diye düşünürdüm; fakat sadece öyle sanmışım.

Aslında çoğumuza hayat kocaman bir anlamsızlıklar yumağı gibi gelir, çoğumuz bu karmaşada ne yapacağımızı, geleceğimizi düşünürüz; hatta bugünün ve yarının kaygısı bittiğinde ise diğer dünya için ne yaptığımızı sorgularız.

Benim için bu karmaşa ve kaygı hayatımın aşkını bulduğum an bitti, o andan itibaren hayatım, her şeyim o oldu. Hayatla nasıl oynamam gerektiğini bilemeyen, bunu beceremeyenlerdenim fakat büyük fedakârlıklar isteyen diğer seçeneği seçtim; hayatımı sevdiklerime, dostlarıma, hayatımı güzelleştireceklerini düşündüğüm insanlara ve karıma adadım.

Hayat sahnesinde oyuncuları teker teker yanıma almıştım ve bir oyun sergileyecektik adı yaşam olan, bu oyun hayatımızı anlatacaktı insanlara, bir iz bırakmayı deneyecektik diğerlerine kazandığımız sevgilerle ya da sahip olduğumuz nefretlerle işte o bizi, bizim hikâyemizi anlatacak.

Bu oyunu sergilerken seçtiğim oyunculara hep sevgiyle, saygıyla, bazen şefkatle baktım, kimse üzülmesin, kimse kırılmasın, herkes hayatımda istediği için, beni sevdiği için olsun istedim. Arkadaş çevrem gün geçtikçe arttı, sevenlerim hep yanımdaydı. İnsan daha ne ister ki? Zaten hayat sevgisiz ve sevenler olmadan yaşanamaz, insan sevginin, sevilmenin kıymetini iyi bilmeli; hiç kaybetmeyecekmiş gibi aşkla, arzuyla sarılmalı, aynı zamanda yarın elinden alınacakmış gibi delicesine, sımsıkı.

En güzel günlerim hayatımı ona adadığım insanla geçti; sevgi dolu, ilklerimi yaşadığım biricik, sonsuz aşkım. Hem karım hem de dostlarım hep benimleydi; hatta üniversitede aynı evi paylaştığım arkadaşlarımla hayalimizi bile gerçekleştirmiştik, şansımız yaver gitmişti, şirket kurmuştuk. Aynı işte çalışıyorduk, çocuklarımız aynı okula gidiyordu; hatta hep beraber olalım, yakın olalım diye aynı siteden birer daire almıştık.

Eşlerimiz birbirlerine çaya giderdi; hatta bazen sıcacık kurabiyeleriyle hepsi şirkete gelirdi, ne kadar güzel günler geçirirdik, hoş sohbetlerimiz olurdu, onlar akrabadan öte olmuşlardı, benim hayatım onlara bağlıydı, sanıyordum ki onlarınki de bana ama çok yanılmışım.

Hâlbuki kimse çıkar gütmeksizin severdi birbirini, bir o kadar da iç içeydik. Nasıl anlamadım, nasıl fark edemedim gizlenen gerçekleri inanın hiç bilmiyorum. Hani insanların delirme hikâyeleri vardır ya; kimi sadece aldatılmıştır, kimi alkolik olmuştur, kimi tüm parasını kumarda kaybetmiştir, kimi tecavüze uğramıştır, kimi uyuşturucu bağımlısı olmuştur, kiminin sevdikleri ölmüş, kaldıramamıştır. Ama bendeki çok farklı; her şey sinsice oldu ve tüm olanları aynı günde bir saat içinde öğrendim, zaten parça parça da öğrenseydim aynı tepkiyi verirdim ama bu kadar delilik sınırını aşar mıydım işte bunu hiç bilmiyorum.

Her şey güzel gidiyordu demiştim ya, gerçekten de öyleydi ama ne yazık ki gerçekleri görememişim; sanki üç maymunu ben oynamışım ya da hayat sahnesinde oynatılmışım. Çok güvendiğim için mi böyle oldu; yoksa başka bir sebebi mi var, nedenini hiç kestiremiyorum, gerçekten bilemiyorum.

Karım beni aldatmıştı, hem de kardeşim diye sevdiğim, her şeyimi paylaştığım dostumla. Yurt dışı gezilerine çıkmam, bu olayın, doğrusu tüm bu iğrençliklerin tuzu biberi olmuş, o insanlara gün doğmuştu. Vekilim -karım- belgeleri imzalayarak şirketteki tüm hisselerimi beni aldattığı dostuma devretmi, ben hiçbir şeyden habersiz yurt dışında şirket işleriyle uğraşıyorken… Anlayacağınız hayatta en çok değer verdiğim insanı, karımı kaybettim, gençliğim boyunca hayalini kurduğum ve sonunda gerçekleştirdiğim şirketi de ve bu güzel hayalleri kurarken bana destek olan, beni zaman zaman teselli eden, her şeyimizi paylaştığımız dostumu da kaybetmiştim. Bu arada diğer arkadaşlarım engel olmak yerine, bu iğrenç duruma bir de sır adını takıp bu olayları benden saklamışlar.

Zavallı ben, ne kadar safmışım, hem bu olanları fark edemedim, hissedemedim hem de yıllarımı verdiğim, fedakârlık ettiğim, hayatımın anlamları dediğim insanlar beni sırtımdan vurdu. İnanın bunları öğrendiğimde ölmüş olmayı, bunları yaşamamış olmayı çok isterdim. O an beynimden vurulmuşa döndüm, etrafımda kimden nefret edeyim bilemedim; karım, dostlarım, şirket arkadaşlarım, etrafımdaki tüm sevdiklerim gözümde çok küçülmüştü, oğlumdan başka sevgi dolu, masum biri yoktu.

İnanın ne yapacağımı bilemedim, zamanın durmasını hayatımda ilk kez istedim. Ben nerde hata yapmıştım, neden bu duruma gelmiştim, neyi eksik vermiştim de bu duruma gelmiştim, bunları ben mi hak ettim?

Edward Munch - Jealousy

Gerçekleri öğrendiğimde ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemeden hemen dışarı çıktım. Eskiden sevgiden, şefkatten, sadakatten bahseden, bunlar olmadan yaşayamayan ben şimdi her şeyden nefret ediyordum. Haftalarca, aylarca kimseyle konuşamadım, tek arkadaşım oğlumun oyuncak arabasıydı. Gözyaşımı ona akıttım, içimi ona döktüm, keşke dillenseydi de beni teselli etseydi. Yeni bir sevgi arayamıyordum, sevgi sözcüğünden bile nefret ediyordum, sürekli ağlıyor, ne zaman el ele dolaşanları görsem bağırıyordum, çıldırıyordum, artık kendime dayanamıyordum ki zaten bu durum uzun sürmedi; insanlar benden rahatsız olmaya başladı, sonunda tımarhaneyi boyladım.

İç hesaplaşmam orda da devam ediyordu, kimseyi, hiçbir şeyi sevmiyordum, her şey anlamsızdı, ölmek istiyordum ama yapamadım; hep buna engel olundu, ölümle burun buruna geldim ama hep kıyısından geri döndüm.

Tedavi gördükten sonra biraz sakinleşmiştim ve dışarı çıkarıldım, sonunda özgürdüm. Elimde sadece oyuncak araba, benim tek sırdaşım, belki artık beni en çok seven…

Ofise, eve tekrar gitmeyi çok düşündüm fakat gitseydim ne olacaktı? Hesap mı soracaktım bunca olandan, yaşadıklarımdan, on beş yılın ardından sonra, duyacaklarım beni rahatlatacak mıydı? Ya da onların hepsini öldürseydim rahat mı olacaktım? Hepsi boşuna olurdu, hangi seçeneği seçersem seçeyim hepsi boşuna.

Yaşadıklarımı unutmamıştım ve unutmayacağım da; ne yaşanan bu iğrençlikleri ne de eski güzel günleri, ama eski günleri düşününce artık güzel de gelmiyordu; hepsi kullanılmış, kirletilmiş, yıpratılmış duygularımı, iyi niyetimi hatırlatıyor bana.

Hayatımı anlamlandıran bir şey kalmamıştı, yıllardır elimde oyuncak araba etraftakilerin verdikleriyle geçiniyorum, o kadar uzun yıllar oldu ki konuşmayalı, neredeyse cümle kurmayı, insanlarla konuşmayı unuttum. Yıllardır dinlediğim ikilemde olan kendi iç sesim.

Kendimi çok yalnız hissediyorum, hiç mutlu değilim, eski güzüm kalmadı, yaşlandım da, bağıramıyorum artık, insanlar bana acıyarak bakıyor, yanımdan korkarak geçiyorlar. Belki o geçenlerden biri oğlumdur, belki eski dostlarımdan biridir; ama hiçbirini hatırlayamıyorum, hatırlamak istemiyorum.

Artık sadece geçmişi biliyorum, gelecek çok karanlık, boşluk. Eskiden hayat denen karmaşayı çözemeyen ben yalan yanlış da olsa eşime bağlanarak, onu hayatım yaparak karmaşık hayattan kurtulduğumu sanmıştım; oysaki gerçekler öyle değilmiş, bir şekilde o karmaşayı çözemeyenlerin içinde kaybolanlardan oldum, ama şimdi de gelecek yok benim için.

Oğlumu düşünüyorum, sadece oyuncağı yetmiyor; görmek, koklamak istiyorum ama bu halimle beni isteyeceğini hatta hatırlayacağını hiç sanmıyorum; annesi de dâhil hem buna cesaret edemem. Hayatta hiçbir amacım kalmadı; elimde oyuncak araba etrafa bakıyorum; yırtık dökük kıyafetlerim, yara bere içinde pis bir vücudum var. Yerimden kalkmak bile istemiyorum; hâlbuki eskiden ne kadar da neşe doluydum, delilerin yanından geçerken böyle olacağım, delireceğim hiç aklıma gelmemişti. Eskiden ben de acıyarak ve biraz da korkarak geçerdim yanlarından, şimdi bana da acıyarak bakılıyor, yanımdan korkularak geçiliyor.

Eskiden “Dünün adı kaderse, yarının adı umut olmalı” derdim; fakat şimdi dünüm kader, yarınım sır. Boşluktayım, yokluktayım.

Öyle durumlar vardır ki yalnızlık duygusu çözüme ulaşamayan bilmecelerle birlikte bizi daha bir kontrol dışı bırakır; işte ben tam böyle bir durumdayım, karmaşanın ta kendisiyim, hayatım yok, anlamım yok, adım bile yok.

Ey hayat! Daha ne kaldı, hangi felaketi yaşamam gerekiyor? Artık hayatımda sadece oyuncak araba var, o da mı beni delirtecek, deliliğin sınırını hala aşamadım mı?

Hayat! Ben artık pes ediyorum, benden bu kadar. Kullanılmış, yıpranmış, aldatılmış, küflenmiş benliğimi sana teslim ediyorum. Elveda!

Yazan: Gamze Kuzu

Zaman

Nisan 16, 2009 by admin  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

akreple yelkovan arasına sıkışmış halde yüreğim…
ne kadar uzaklaşırlarsa uzaklaşsınlar birbirlerinden,
çaresiz yine aralarında bir yerdeyim…

Bir araba camından belkide bir dakikayı geçmeyen bakışlarım kadar değil anlattıkları, biliyorum. Durgun bir akşamüstü köprü üstlerinden geçen üç beş araba farı olsa da gördükleri -ki hissettikleri eminim o kadar az değil- heyecanla köpürüp o beyaz çalımlarını şöyle bir sunup tekrar bırakıyorlar kendilerini o kaçınılmaz huzura ya da kimbilir huzursuzluğa… Her hallerinden belli sitem dolu oldukları; ama nafile… Arada sırada tüm biçare hallerine rağmen sözde umursamaz bir edayla, her geçen arabaya haykırıyorlar şahlanarak:

“Geçin gidin, görmeyin bizi, umursamayın! Ama bilin ki dönüp dolaşıp geleceğiniz yer yine burası, yine bizim kıyımız…”

Ne de doğru söylemiş ‘dalgalar’… İşte, arada kalmışlığın sitemiyle neden zamandan kopmak ister insan? Neden hemen bir kıyıda dalgalar eşliğinde unutmak ister her şeyi? Belkide içlerine karışıp yok olmanın ümidi vardır kim bilir… Ama ne mümkün soyutlamak zamandan kendini. Tam tersine dalgaların yanına gittiğin an, bu sefer seni alt ettiğini bilmenin gururuyla iyice eritmeye başlar zaman seni… Bu yüzden dur! Pes etme hemen, ne yaparsan yap içindesin, yaşa bakalım, iliklerine kadar işlesin…

Bir an önce geçmesiyle sevgilinin tenine ulaşmanın hazzını yaşamada aracı olan da ‘O’, ayrılmamak için huzuru bulduğun o mis kokulu tenden, geçmesini istemediğin de ’O’…

Veya bir gün, diğeri olmaya bir adım kala yaşadığı an’da gizli ‘zaman’, bir kadının seslenişinde:

“Hiç duymadığım sözlerle, görmediğim bakışlarla
boyanmış duvarlarımın ortasından yolcu ediyorum seni
ne acele böyle…
kırmızı örtüm yok saydığım cehennem oluyor gidişinle
hızla eriyorum, kayboluyorum
tesellim yok, ağırlaşıyorum kendime
kapı kapanıyor ve ben
diğeri oluyorum.”

Sonunda çaresiz, hazin bir susuş…

Kim bilir, belkide ölümün egoist tutumunun aslında insanın en aciz fakat yine de her şeye rağmen en güçlü tarafını ortaya çıkarmada, ‘zamanı geri almak’ düşüncesinin imkânsız olduğunu bilmenin sinir bozucu fakat aslında huzur verici tarafının yattığını… Çünkü böylelikle ve belkide biraz keşkeyle insan artık başa saramayacağını bilerek her şeyi, ona göre davranmakta… Kısaca ayakta kalmakta…

The Persistence of Memory - 1931 / Salvador Dali

Beklemenin öznelliğini, sadeliğini ve içtenliğini köşeye çekilip sessiz hissederken, usulca kıvrılıverir sitemle yüzüne bakıp ama yine de sarıp sarmalamak istediği ‘masum’ (!) zaman genç kızı yanına. Bir de üstüne arkadaş canlısı tavırları yok mu, çileden çıkarsa da nafile; çünkü her şey maalesef onun elinde…

Tabii genç kıza göre… Beklenilen ise zamanı başköşesine oturtmuş, rahat ettirmenin yollarını düşünürken takıldı gözlerime. ‘Aman yavaş ol lütfen, daha yavaş geç pes ettirmeden sevgiliyi; ama hep beklemesi gerektiğini, bundan başkasının mümkün olmadığını hissettirerek… Uzaklara gider eğer sen hızla geçersen, yorulur belki, ayrılmamalı benden…’

Bir gün, muhabbetin en koyu yerinde dostunun ‘çok geç artık’ sözleriyle irkiliverirsin. Birden yüzüne vurur sanki tüm gerçekler. O kadar da geç değildir aslında. Her an, bir başlangıç sayılabilir. O söz içindeki tüm yaşanmışlıkları bir köşede bırakıp bir gün tekrar ‘çok geç artık’ sözünü söyleyebileceği, yeni başlangıçlar yapabilir insan… Ve sonra yine başlar ve sonra yine çok geç der. Ama bilmelidir ki bu birikimlerdir zaten hayatı oluşturan…

Bazen bir saç telinde gizlidir aslında zaman… Aynaya bakıp da ak bir telle karşılaştıktan sonra söylenen birkaç sözün anlattığı gibi:

“Acımı gördüm bugün… Geçmişimi, heyecanlarımı, emeğimi, geleceğimi, onu, onları, kederlerimi, suskunluklarımı, sevgimi gördüm bu gün… Beyazımı gördüm… Bir tel beyaz… Saça düşmüş tüm duyguların temsilcisi… Bir tel beyaz…”

Arada kalmışlıklara, yok saymalara rağmen içinden çıkamamaların anlatımında zorlanırken işte hissedilen şey kadar zor ‘zaman’ı paylaşmak, anlatmak…
Şöyle bir geri çekilip tüm bunlardan, sorulardan soyutlayıp da kendimi söyleyeceğim tek şey ise:

“Akıp gittiğini, tek bir lahzasına dahi sahip olamadığımızı sandığımız zaman değil aslında, ‘biziz’.”

Yazan: Ebru

Bulup Yitirdiğim Küçük Sevgilim

Aralık 16, 2008 by admin  
Filed under Edebiyat, Manşet, Oykü, Sanat

Gecenin sessizliğinde, huzur içinde uyuyan dünyalar güzeli kızına bakarken yine o tarifsiz huzursuzluğu duydu Gül. Kızı yarın altı yaşını dolduracaktı ve okulların açılmasına çok az zaman kalmıştı. Onu bir okula yazdırması gerekiyordu. Gönül dört yaşındayken gazeteyi heceleyerek okuduğunda çok şaşırmıştı Gül:

“Anneciğim, ne dedin sen?”
“Bu yaz cı-vıl cı-vıl ge-çe-cek.”
“Okuyabiliyorsun, aman Allahım, nasıl oldu bu anneciğim?”
“Bilmem, anne doğru mu okudum?”

Nasıl mutlu olmuştu o gün, ne kadar gurur duymuştu kızıyla. Daha o minicikken bile her söylenileni kolayca anlayan bir bebekti; dokuz aylıkken konuşmaya, yürümeye ve renkleri bilmeye başlamıştı.

Her anlamda çok ilgiliydi Gül kızıyla, hekimliğinin dışında tüm zamanı onun bakımı ve eğitimiyle geçiyordu. Tek başına bir çocuk büyüten bekâr bir anneydi çünkü. Öyle zor şartlarda büyütmüştü ki onu. Hamile olduğunu anladığı gün dünya başına yıkılmıştı, felaket günler geçirmişti, kaç kere yalan söylemek, kaç yer değiştirmek zorunda kalmıştı.

Hamile olduğunu öğrenir öğrenmez hemen mecburi hizmete gitmek istediğini söylemişti hocasına, zaten bu şehirden kaçmak için öylesine büyük istek duyuyordu.

Bu şehir ki rüyalarının şehri, ömrünü geçirmek istediği, en büyük aşkının, en büyük acısının yaşandığı, umut insanlarının şehri… Bu şehir ki tüm aşklara yataklık eden suç ortağı, yalnızlığını saklayan orman, umudunu besleyen yağmur, ilk sevdasını koynunda besleyen yılan ve umutsuzların katili…

Hocası çok şaşırmış ve mecburi hizmetini dilerse erteletebileceğini söylemişti ama Gül’ün beklemeye tahammülü yoktu, bir an önce buradan ve onu hatırlatacak her şeyden kaçmak istiyordu. Oysa bilmiyordu, asıl onu en çok hatırlatacak olan şeyi kendisiyle beraber nereye giderse gitsin götüreceğini.

Ne anne ne de baba sevgisi bilmişti, çok küçük yaşta yuvaya terk edilmiş ve devlet tarafından büyütülmüştü; kardeşi de yoktu. Hayatı boyunca hep tek başına ayakta kalmış ve koca Kimsesizler Yurdu’nda bir tek o Tıp Fakültesi’ni kazanmıştı, ama bu bebek -hele de Baran’dan sonra- yaşamla tek bağı olacaktı.

Tayini Bolu’ya çıktı. Aslında Bolu istediği yerlerden biri değildi, o daha uzaklarda olmayı tercih ederdi; ama yine de sevdi Bolu’yu. Sessiz bir şehirdi, insanların çok fazla ilgisi yoktu birbiriyle, hamileliğinin ilerleyen zamanlarında insanların sıkıcı sorularıyla karşılaştığında “Kocam yurt dışında.” diyordu. Bir tek Ali vardı, hastanede onu sorgulamayan ve anlamaya çalışan… Branşları farklıydı. Ali, Kadın Doğum Uzmanı, Gönül ise Dâhiliye Uzmanı. Ali aynı zamanda Gönül’ün doktoruydu. Bir tek ona anlatmıştı Gönül’ün durumunu:

“Çok sevdim ben Ali. Onu öylesine sevdim ki kendimi unuttum onu sevmekten, her şeyimdi benim, ilkimdi; ama ben onun ilki olamadım. Evli olduğunu geç öğrendim. Bırakamadım, bitirmedim, denedim olmadı. Ne zaman gitmek istesem ayaklarım yine beni ona götürdü. Çok sevdim. Söylesem anlamazsın, anlatamam çünkü. Delilik, insanın bilinçaltının simgelerin istilasına uğraması değil midir? Ben de bugünlerde kendi bilinçaltımın uçurumlarına yuvarlanıp duruyorum, ama geri dönmeyi şimdilik başarabiliyorum. Aslına bakarsan, geri dönecek gücü kendimde daha ne kadar bulabilirim, bunu da bilmiyorum. Kendi içime yaptığım yolculuklarda hep kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyayım. Kalbim yerinde sanırım, şimdilik beni kurtaran da o.”

“Yüzleştim anılarla
Ne denli zorsa da…
Kabullenmek ne kadar kolay
Yaşanmışlıkları
Pişmanlık duymadan geçmişten
Bakmak aynadaki aksine
‘Yaptım oldu,
Yapmasaydım olmazdı.’ demek
Çoğunca açar derin yaralar
Ama asıl dememek
Kaçmaya çalışmaktır kendinden.”

diye kendi kendine mırıldandı Gül, Ali yokmuş gibi karşısında.

Ali acır ama anlar gözlerle bakmıştı Gül’e, belli ki yabancı değildi anlattıklarına. Kızı Ali’nin ellerinde açtı dünyaya gözlerini, mutluluğu paylaşılmazdı Gül’ün; zaten paylaşacak Ali’den başka kimsesi de yoktu. Kızı kimliksizdi, hastaneden bir şekilde ayarlamıştı Ali doğum belgelerini.

En yakın dostu sırdaşı Ali olmuştu, Gül’ün. Ali’nin ne yazık ki Gül’e karşı beslediği duygular sadece arkadaşlık değildi ve kızını nüfusuna geçirmekten bahsetti bir gün, ne diyeceğini bilemedi Gül, yapamazdı; Baran’ı hala delice severken bir başkası ki bu Ali bile olsa ona ihanet edemezdi kızı için bile. İnsan bir kere gerçekten âşık olduysa başka birine karşı aynı hisleri hissedebilir miydi, olamazdı böyle bir şey. İstemeyerek ve kızı daha iki yaşına gelmeden tayinini başka bir şehre istedi. Gönül altı yaşına gelene kadar birkaç il birden değiştirdi ve en sonunda yine hayallerinin şehrine geri döndü, çünkü artık yüzleşmesi gerekiyordu gerçeklerle ve kızının kimliğini istiyordu.

Gönül, babasını her sorduğunda babasıyla ayrı olduklarını anlatıyordu. “Peki, beni neden görmeye gelmiyor anne?” “Gelemez güzelim, belki varlığından bile haberli değildir.” “Neden haber vermiyoruz o zaman?” “Babanla biz küsüz anneciğim, senin varlığını haber veremem.” “Ama anne, babamı görmek benim hakkım değil mi?”

O zaman Gül’ün gözleri dolar ama Gönül hemen durumu fark eder, annesine “Anneciğim, senden fazla kimseyi sevemem ben, seni üzmek değil niyetim, sadece çok merak ediyorum.” demişti.

Şimdi gecenin bu yarısında kafasını kurcalayan onca sorunun yanı sıra ünlü Ender Holding patronu ve hala delice âşık olduğu adamın karşısına nasıl çıkıp da bir kızı olduğunu söyleyecekti. Baran’ın bir oğlu olduğunu öğrenmişti gazetelerden ve işlerini çok büyütüp elektronik sektöründeki en büyük firmalardan biri olduğunu biliyordu.

Sabaha kadar gözünü kırpmadı ve erkenden Beşiktaş’taki Ender Holding binasına gitti. Kapıdaki görevli kızın üzerinde lacivert bir döpiyes ve renkli bir fular vardı, mekân oldukça zevkli döşenmişti.

— Baran Ender’le görüşmek istiyorum.

— Randevunuz var mı efendim?

— Hayır, ama eğer Gül Yücel’in geldiğini söylerseniz sanırım kabul edecektir.

— Randevusuz görüşemezsiniz efendim.

— Rica ederim, bu çok önemli bir konu, lütfen ismimi iletin kendisine.

Kız önce bir duraksadı fakat Gül’ün yüzündeki o kararlı ifadeyi görünce telefon etti. Kısa bir görüşmeden sonra:

— Beşinci kat efendim, arkadaşım sizi oraya götürecek.

dedi.

Gül’ün heyecandan bacakları titremeye başlamıştı. O gün Baran’ın en sevdiği renk olan bir mavi pantolon ve ceket giymişti, çok hafif makyaj yapmış, koyu kestane saçlarını Baran’ın sevdiği gibi açmıştı. Altı yıl boyunca çok fazla değişmemiş olduğunu düşünüyordu, uzun boyluydu ve fiziği de oldukça düzgündü. Görevli kapıyı çaldı ve Gül’ü içeriye aldı, bir anda yerin ayağının altından kaydığını hisseti Gül, nerdeyse yedi yıldır görüşmemişlerdi ve şimdi tam karşısında duruyordu, hiç değişmemişti sadece bir iki beyaz seçiliyordu saçlarında. Önce her ikisi de sessiz kaldı bir süre ve sonra sarıldı Baran ona tıpkı eskiden sarıldığı gibi.

— Yıllardır arıyordum seni ve artık neredeyse umudumu kaybetmek üzereydim, gittin ve gitmekle beni bu binaya hapsettin biliyor musun? Ama şimdi geldin ya… Hiç değişmemişsin, hala ne kadar güzelsin…

— …

— Nasılsın, konuşsana neden susuyorsun?

— İyiyim, sen nasılsın?

— Dedim ya ben çalışıyorum deliler gibi, başka şeyler düşünmemek için çalışıyorum.

— Çok başarılı olmuşsun gördüğüm kadarıyla…

— Fena değil.

— Sen neler yapıyorsun?

— Biliyorsun. Dâhiliye uzmanıyım, şimdi buraya yakın bir hastanede çalışıyorum ve yakında bir muayenehane açmayı düşünüyorum.

— Evlendin mi?

— Hayır, ama sana söylemek istediğim bir şey var; zaten buraya gelme nedenim de o.

— Nedir, lütfen merakta bırakma beni. Aslında o kadar çok şey var ki anlatacak sana, kaç geceyi seninle geçirdiğimizi, kaç sabahı seninle uyandığımızı bir bilsen…

Gül’ün ne sabah, ne gece, neredeyse tüm saatleri onunla geçirdiğinden haberi var mıydı acaba?

— Baran, çok büyük bir aşk yaşadık ve çok acı çektim ama bu acıların içinde hayata tutunmayı sağlayan bir şey vardı ki bunun için sana teşekkür etmem gerek.

— Nedir o?

— Bizim bir kızımız var.

— Nasıl yani? Bu da ne demek?

— O demek. Bir kızımız var ve o bugün altı yaşını bitirdi. Bu sene okula başlayacak.

— Bir kızımız var ve yıllarca benden bunu sakladın mı, demek istiyorsun şimdi sen? Nasıl böyle bir durumdan beni haberdar etmezsin, sana ne yaptım ki bana bunca büyük bir cezayı reva gördün peki? Bana yaptın bunu, peki o yavrucağa nasıl kıydın, bunun bir izahı olması gerek. Sana karşı evli olduğumu söylememem dışında ne hatam oldu? Evli olduğumu söylemedim ilk anda, çünkü bilseydin zaten beni istemezdin ve o zamanlar biz kesinlikle ayrı yaşıyorduk onunla ve ayrılmayı kafama koymuştum. Fakat küçük bir oğlum vardı ve onun için bu evliliği sürdürüyordum. Beni terk edip gittiğin gün aslında, sana ondan ayrılmayı kesin olarak düşündüğümü söylemek üzereydim; ama bir anda yok oldun, hiçbir şekilde izini bulamadım. Şimdi davamız sürüyor, avukatlara göre anlaşma geçekleşirse haftaya bitecek bu iş. Gül, ama sen beni kızımdan ayırdın, kendinden ayırdığın yetmiyormuş gibi!

— Buraya kimsenin evliliğini dağıtmaya gelmedim, benim istediğim kızının artık seni tanıması gerektiği ve artık okula başlayacak, senin soyadını taşıması gerek, seni görmek istiyor ve ben artık onun sorularına yanıt veremiyorum.

— Hiç değişmemişsin sevgilim, küçük sevgilim…

— Bana sevgilim demeyi keser misin lütfen? Seni unutmaya çalışmak için çektiğim acılardan, tek başına çocuk büyütmenin zorluğundan haberin var mı? Senin evliliğin yıkılmasın diye yaptığım fedakârlığın farkına bile varamıyorsun?

— Ama yaptığın hataydı, bunu kabul etmen gerek, yıkılmasın dediğin evlilik yıllar önce zaten çatlamıştı, zorlamayla, sadece oğlumuz büyüsün diye yürütüyorduk bu evliliği. O kadar apansız gitmeseydin bunca yılı boşu boşuna ayrı yaşamayacaktık Gül. Bu kadar acı çekmeyecektik ikimiz de.

O zaman Gül, Baran’ın gözündeki o eski tanıdık bakışı gördü, yine o sevgili bakışını. Ne diyeceğini şaşırdı. Yıllardır içinde biriktirdiği öfke bu kadar kısa sürede bitmemeliydi, bir bakışa kanmamalıydı ama yine olmuştu, demek yıllar aslında sevgisinden hiçbir şey götürmemişti. Onca acıyı boşuna mı çekmişti, o kadar savaşı boşuna mı yapmıştı bunca zaman.

— Gül lütfen susma! Ne zaman göreceğim kızımızı? Ne olur bize bir şans daha ver, ne olur! O yılları kapatmak istiyorum, yardım et bana!

Gül ne demeliydi, nasıl buluşturacaktı kızını babasıyla ya da hiç buluşturmasa mıydı acaba?

— Bu akşam bize gel, dedi.

Çabucak evinin adresini bir kâğıda yazdı.

— Kızımla tanıştıracağım seni; yalnız bu onun için ağır bir tecrübe olacaktır. Ne yapmalıyız, nasıl konuşmalısın bilmiyorum; ama ilk önce nüfus işlemlerini halletmemiz mi gerekir yoksa, ne dersin?

— İnan bana, bu başlangıç değil mutlu son olacak, sana da kızımıza da yaşadıklarımızı unutturacağım. Oğlumla da tanıştıracağım seni, hep birlikte çok güzel günlerimiz olacak. Bunu hak ettik çünkü. Affettireceğim kendimi sana.

İnandı Gül. Hep inanmıştı ona. Hep doğru söylememişti Baran, biliyordu ama duygularından hep emin olmuştu Baran’ın; ayrıyken bile hissediyordu o yoğunluğu. Ne kadar unutmaya çalıştıysa da hayatına ondan başka erkek girmemişti. Hak etmişlerdi gerçekten, artık kendini suçlamak için de bir nedeni yoktu.

— Peki, dedi gözünde yaşlarla.

Baran kocaman sarıldı ona eskisi gibi aşkla…

— Sevgilim, canım benim, bulup yitirdiğim, tekrar bulup asla yitirmeyeceğim küçük sevgilim…

Yazan: reyan yüksel

Sonraki Sayfa »