“Art by Chance” Şehre Geliyor!
Mayıs 28, 2009 by admin
Filed under Film Festivalleri, Kısa Metraj, Sanat, Sinema
Ansızın Bir Kısa Filmle Karşılaşmaya Hazır mısınız?
“Art by Chance” Şehre Geliyor!
Yoğun bir günün ortasında bir kısa filmle karşılaşmaya hazır olun: Art By Chance Ultra Short Film Festival sinemayı sokak sanatına dönüştürüyor!
Art by Chance 22 Mayıs-3 Haziran 2009 tarihleri arasında 14 ülke ve 64 şehirde yayınlanacak olan yepyeni bir “Ultra Kısa Film Festivali”dir.
Bu festival için bilet almanıza veya sinemaya gitmenize gerek yok! Filmler metrolarda, otobüslerde, havaalanlarında, alışveriş merkezlerinde, trenlerde, spor salonlarında, sanat galerilerinde, müzelerde, cafelerde ve barlarda bir anda hayatınıza girecek! Dünyanın dört bir yanından gelen ve “yolculuk” temalı yaratıcı kısa filmler sizi ansızın metroda, havaalanında, alışveriş yaparken veya sadece gezinirken yakalayacak.
Art by Chance Belçika, Kanada, Fransa, Almanya, Hindistan, İtalya, Hollanda, Katar, Polonya, Portekiz, Türkiye, Birleşik Krallık ve ABD’de eş zamanlı olarak yayınlanacak ve sanatın tüm dünyada milyonlarca insanın hayatına girmesini sağlayarak bugüne kadarki en geniş izleyici kitlesine ulaşacak.
SanatLog Haber
Erotizm ve Pornografinin Sınırında: Crash
Nisan 14, 2009 by admin
Filed under Film Festivalleri, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Erotizmin Dili
“Erotizm, basit cinsel faaliyetten farklı olarak, doğal üreme ortamından ve çocuk sahibi olma arzusundan bağımsız ruhsal bir arayıştır… Erotizm, yaşamı kabullenmek ama ölümü de içerecek ölçüde kabullenmek demektir.” Georges Bataille
Sayısı günbegün azalan auteur’lardan Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden J.G. Ballard’ın (Türkçede yayımlanan diğer eserleri arasında Steven Spielberg’in filme aldığı Güneş İmparatorluğu’nu ve de Rüyalar Diyarı’nı anabiliriz.) 1973’te yayımlanan aynı adlı kült romanından uyarladığı Crash (1996, Çarpışma), otomobil kazaları ile cinsel doyum / orgazm arasında kurduğu koşutluklarla öne çıkan bir yapıt. Başfigür James Ballard aracılığıyla cinsellik arama saplantısının doğasına konuk ediliyoruz. Yalnız bu “sisli” ve “içine girilmesi meşakkatli” dünyanın tuhaf ve çarpıcı mekanlarında bize kılavuzluk eden kişi, yani James Ballard (James Spader) özdeşleşimi imkansız bir karakter, bunu baştan söylemek gerek. James Ballard’ın Catherine Ballard (Deborah Kara Unger) ile yaşadığı rutin ve olağan, renksiz ve silik evliliği, hülasa hayatının yavaşlığı / durağanlığı yerini otomobillerin hızına ve bu hızın coşku, keşif ve heyecanına bırakıyor; fakat bu hızlı serüvende Ballard da bizi yalnız bırakıyor, bize ise bu serüveni salt gözlemci olarak takip etmek kalıyor… Fakat riskli ve kolay olmayan bir iş bu.
Helen Remington’ın (Holly Hunter) kullandığı aracın Ballard’ın aracına çarpması, Ballard için farklı bir evrene giriş bileti olacaktır. Helen Remington’ın rehberliğinde James Dean’in trafik kazasında ölümünün yeniden-sunumunu bir ayini izliyormuşçasına zevk ve tutkuyla izleyen bir cemaatin içine dalan Ballard, önce biraz ürkecek, sonra bundan, yani otomobil kazalarından zevk duymaya başlayacaktır. Helen aracılığıyla Vaughan (Elias Koteas) ve Gabrielle (Rosanna Arquette) ile de yolu kesişen Ballard için bundan sonrası cinsellik ile teknoloji bebeklerinin içi içe geçtiği bir dünyada zevk ve hazzın sınırlarını keşfe çıkmak, ölüm’ün sınırlarını zorlamak olacaktır.
Film boyunca, otomobillerin sapkın cinsel eylemlerin (Ballard ile Catherine, Vaughan ile Catherine ve yine Vaughan ile bir fahişe özelinde heteroseksüelizm, Gabrielle ile Helen özelinde lezbiyenlik, yine Vaughan ile Ballard üzerinden eşcinsellik film boyunca karşımıza çıkan türlü çeşitli cinsel tercih biçimleridir; yalnız eş ya da eküri değiştirmenin bilinçli olarak benimsendiğini de yine söylemekte yarar var. Arabaların hızı da cinsel birleşmelerin hızına paralel.) teknolojik mekanı olduğunu görüyoruz. Otomobillerin bir arzu nesnesi olarak çekiciliği, hatta bedenin/etin yerini alması, otomobillerin çarpışmasının birer cinsel birleşme örneği biçiminde algılanması, kazalardan alınan yaralardan erotik arzu ve heyecan duyulması, yara ve kesiklerin bizzat cinsel organların yerine geçmesi ve dahası bu yara ve kesiklerden dolayı bedenin/etin organdan yoksun kılınması, sürreal bir fantasmalar alemi yaratıyor. Buradan itibaren Crash; yabancılaştırıcı, özdeşleşimi olanaksız kılan araçları nedeniyle simgesel bir yapıt sıfatını kazanıyor: logos’un yerine teknoloji-beden’in konuştuğu… Zira karakterleri tanımada baskın sinemasal bir araç olan diyalog yerine bedenin ve bu yolla cinselliğin dillendiği bir film Crash. Açıklamaların, tahlillerin geri plana itildiği, salt görüntülerin konuştuğu… Erotizm ve pornografi arasındaki ince çizgide gidip gelerek… Yine de seksi bayat ve sığ, yani işlenmemiş haliyle sunarak salt “uyarma” veya “tatmin etme” ereğindeki pornografiden; bir başka deyişle, cinsel eylemi sosyal ya da psikolojik/psikopatolojik konumundan sıyırması ve cinsel eylemle başlayıp orada tıkanması kaçınılmaz olan pornografiden farklı olarak Crash, kendisine dayanak ve çıkış noktası olarak refah toplumlarındaki “cinsel arzu üretimi” veya “cinsel arzu tüketimi” gibi psikolojik, bir başka tarafıyla da ekonomik kavramları baz alması, bunları eleştirel yollu sorunsallaştırması yönüyle pornografiden sapmasını beceriyor. Cinsel eyleme kilitlenen ve orada tıkanıp kalan “özne formülü”, Crash’te yerini, Nietzsche’nin deyimiyle, “arzuladıklarını değil de, arzularını seven” özneye bırakıyor. Arzuyu üretip çarçabuk tüketen, sonunda arzunun kendisine dönüşen özne formülü… Böylece Crash, Marquis de Sade’ın, “Bedenin arzusu ancak öteki bir bedende tatmin olur; fakat düşünce olarak arzu bir sınır tanımaz.” yollu önermesini akıllara getirirken, Wilhelm Reich’in “Cinsellik politik açıdan ele alınmalı.” öğüdünü politiği de içeren ekonomik ve sosyal bir alana yayıyor.
Crash’te, rüya atmosferini görünür kılmada ipnotize edici metalik müziğin (Müzikler; The Fly, Naked Lunch, Dead Ringers gibi birçok filmde David Cronenberg ile birlikte çalışan Howard Shore imzalı) katkısı ve etkileyiciliği de vurgulanmalı.
Erdemi, tözsel içeriği haz ve gösteriye içkin postmodern cemaat toplumuna evrilen yeni-dünyanın tasvir edildiği cesur, farklı ve önemli bir film Crash. Tekrar tekrar seyredilesi…
…….
Meraklısı için notlar: Crash, 1996’da Francis Ford Coppola başkanlığında biraraya gelen Cannes Film Festivali jürisince Jüri Özel Ödülü’ne değer bulundu.
David Cronenberg, oyuncularına doğaçlama yapmalarına izin vermediğinden, Crash’te de konsantrasyon sorunu yaşayan oyuncularını istediği havaya kanalize edebilmek için çok çaba harcamış.
Crash, gösterildiği kimi ülkelerde yuhalanarak protesto edilmiş, kimilerinde de yasaklanmıştır.
Ülkemizde ise, Vaughan ve Ballard’ın otomobildeki cinsel birleşme sahnesi sansürlenmiştir, bunu da anımsatalım.
Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)
hakan@sanatlog.com
Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali (IICFF) Popcorn Ödülleri Başvuruları Başladı!
Nisan 13, 2009 by operadaki sessizlik
Filed under Film Festivalleri, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali (IICFF)’nin bu yıl dağıtacağı Popcorn Ödülleri 2009 için Türkiye başvuruları başladı. Milli Eğitim Bakanlığı, Nickelodeon TV, Doğan Egmont Yayıncılık, Gode Reklam, Kadılar İnteractive, Cinecity Sinemaları, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Cifej ve Artı Artı Danışmanlık tarafından desteklenen yarışma 6 – 12 yaş arası Küçük Sinemacıların ve 13-18 yaş arası Genç Yönetmenlerin katılımına açık.
Uluslararası İstanbul Çocuk Film Festivali (IICFF), dünyanın her tarafından gelen filmlerin her yıl İstanbul’da gösterildiği uluslararası bir organizasyondur.
6-18 yaş arası kendi filmini çeken ve Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali 2009′da filminin gösterilme şansına sahip olmak isteyen film yönetmenleri için Popcorn Ödülleri başvuruları başladı.
Sinemada gösterime gireceğini düşündüğünüz filminizi bize gönderin. Filminiz jüri tarafından seçildiği takdirde, diğer Küçük Sinemacıların, Genç Yönetmenlerin ve Profesyonel Sinemacıların yaptığı filmler ile birlikte gerçek sinemada yüzlerce çocuğa gösterilsin. Ayrıntılara yarışma bölümünden ulaşabilir ve başvurunuzu yapabilirsiniz.
……….
Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali’nin web sitesine buradan ulaşabilirsiniz.
Haberi Giren: Operadaki Sessizlik
Bağımsız Sinemacı Abel Ferrara
Mart 18, 2009 by admin
Filed under B Filmleri, Film Festivalleri, Gore, Kült Filmler, Manşet, Occult ve İstismar Sineması, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması, İkonlar & Portreler
Amerikan bağımsız sinemasının ilginç isimlerinden biri olan Abel Ferrara ülkemizde fazla tanınan bir yönetmen değil. -Bildiğimiz kadarıyla sadece tek bir filminin DVD’si piyasaya sürüldü- Değişik türlerde filmler çevirmiş olan Abel Ferrara’nın filmlerinin ortak özelliği hemen hepsinin çok rahatsız edici olması, büyük bir sıkıntı ve kasvet duygusu içermesidir. İtalyan asıllı sinemacı filmlerinde Amerikan toplumunun kaygılarını, endişelerini ve kabuslarını dile getirmiştir. Ve diğer bir büyük sinemacı Martin Scorsese kadar derinlikli olmasa da bazı filmlerinde içinde yaşadığı ülkenin arka sokaklarının, kenar mahallelerinin sefaletini, çürümüşlüğünü, yozlaşmışlığını ve kokuşmuşluğunu bir yumruk gibi yüzümüze çarpan sertlikte ve acımasızlıkla anlatır. Onun filmleri o kadar karamsar ve tedirgin edicidir ki; kimi seyirciler bu filmlere katlanamayabilir ve izleyemeyebilirler. Bu yüzden Abel Ferrara filmleri her seyirciye göre değildir. Bu filmleri izleyebilmeniz için sağlam sinirlere sahip olmanız ve dayanıklı olmanız gerekir.
1979′da ilk filmini çeker. The Driller Killer (Matkap Katili) adlı gore korku filminin başrolünde kendisi oynamaktadır. Son derece vahşi ve kanlı sahneler içeren bu istismar filminin ardından esas ününü ve ilk çıkışını 1981′deki Angel of Vengeance (Ms .45 – İntikam Meleği) adlı filmle yapar. Tecavüze uğrayan genç bir kızın erkeklerden öç almasını içeren bu film de bir korku filmidir. -Bu film bazı meraklıları için kült film statüsüne erişmiştir- Daha sonra birkaç TV filmi ve 80′li yılların ünlü polisiye dizisi Miami Vice’ın birkaç bölümünü yönetir. Bunların ardından başrolünde Peter Weller’in olduğu (Robocop’daki robot polisi oynayan aktör) Cat Chaser (1989) isimli bir kara film çeker (Ne yazık ki bu film hakkında bilgim yok). Başrollerinde Christopher Walken ve Wesley Snipes’ın oynadığı King of New York’un (1990, New York Kralı) ardından başrolünde Harvey Keitel’in oynadığı Bad Lieutenant’ı (1992, Haşin Polis) yönetir. Bu film Ferrara’nın en iyi filmidir ve çoğu kişi tarafından en önemli filmi olarak kabul edilir. Ancak bu film son derece itici ve sert sahneler içerir; o yüzden pek çok yerde -ülkemiz dahil- sansüre takılır (Show TV on sene kadar önce bu filmi kuşa çevirerek bir kaç kez yayınlamıştı.).
1993 yılında, başrollerini Harvey Keitel ve Madonna’nın paylaştığı Dangerous Game’i (Tehlikeli Oyun) çeker Ferrara ama film fazla ses getirmez. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Body Snatchers (Vücut Parçalayıcılar) adlı filmi yönetir. Bu film Don Siegel’in 1950 tarihli ünlü bilim kurgu-korku filmininüçüncü ve çok başarılı bir yeniden çevrimidir. -Bu film kendi türünde zirvededir-
1995 yılında en kasvetli ve rahatsız edici filmi olan The Addiction (Tutku) isimli siyah beyaz, tüyleri diken diken eden vampir filmini çeker.

Sonraları bizde en bilinen filmleri olan, başrollerinde yine Christopher Walken ve Isabella Rosselini’nin olduğu The Funeral (1996, Cenaze Töreni) adlı mafya filmi ve uyuşturucu bağımlılığı ve şizofreni hakkındaki, başrollerinde Dennis Hopper, Beatrice Dalle ve ünlü manken Claudia Schiffer’ın oynadığı Blackout (1997, Karartma) filmleri gelir.
1998′de şizoid bilim kurgu filmi New Rose Hotel (başrollerde Willem Dafoe, Asia Argento ve Christopher Walken) ve 2000′lerde ‘R Xmas (2001), başrolünde Juliette Binoche’un oynadığı Mary (2005, Meryem) adlı mistik fantastik film (bu film üç sene önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti) ve son olarak geçen yıl yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Go Go Tales (Striptiz Hikayeleri) -ki bu film kişisel görüşüme göre yönetmenin en başarısız ve niteliksiz filmidir; sıradan bir kara mizahtır- adlı filmleri çeken Abel Ferrara’nın filmografisi her bünyeye göre değil, görüldüğü gibi. Ancak içinde yaşadığımız dünyanın ne denli zalim ve acımasız olduğunu büyük bir sinemasal ustalıkla izlemek, düşünmek ve hayata daha farklı gözlerle -yenilenmiş, farklılaşmış insan olarak- bakmak istiyorsanız ve sinema sizin için sadece bir eğlence aracı değilse ne yapıp edin bu usta sinema adamının filmleriyle tanışın. Dünyaya bakış açınızın değiştiğini göreceksiniz.
(Not: Abel Ferrara filmlerinin çoğunun senaryosunu Nicholas St. John isimli şahıs yazmıştır. Bu şahıs kimi kaynaklara göre Ferrara’nın en yakın arkadaşı, kimi kaynaklara göre ise yönetmenin kendisidir.
Ayrıca bu önemli bağımsız yönetmenin Mary dışındaki filmlerini de yasal olarak DVD raflarında görmeyi diliyoruz.)
Yazan: Ömer Ziya Özkam
Seyfi Teoman, Mahsun Kırmızıgül’e Karşı
Ocak 9, 2009 by admin
Filed under Film Festivalleri, Manşet, Sanat, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
“Festival*‘in “Türk Sineması” tema sponsoru Efes Pilsen, Ulusal Yarışma kapsamındaki filmler arasından FIPRESCI Jürisi tarafından seçilen ve Onat Kutlar anısına ödüllendirilen “Tatil Kitabı” adlı filmin yönetmeni Seyfi Teoman’a bir sonraki filminin yapımında kullanılmak üzere 30.000 USD değerinde para ödülü verdi. Ödülü Seyfi Teoman’a Efes Pilsen adına Pazarlama Direktörü Dilek Başarır takdim etti.” (iksv.org’dan alıntıdır)
Filmin basın bülteninden de bir alıntı yapacak olursak:
“Tatil Kitabı, Silifkeli bir ailenin bir yaz boyunca başından geçenleri, daha çok ailenin küçük oğlu Ali’nin bakış açısını ön plana çıkararak anlatıyor. Filmin olay örgüsü, Ali’nin sert mizaçlı babası Mustafa ile ailenin diğer üyeleri arasındaki gerilimler üzerine kurulu.”
Bu kısa alıntı filmin duruşunu, aldığı tavrı ve bunları nasıl ifade ettiğiyle ilgili fikir vermek konusunda doğal olarak yetersiz kalsa da yönetmenin hemen ilk bakışta duyguların ve ilişkilerin üzerinden gittiği de açıkça görülüyor. Filmin “taşra duygusu”nu da zeminine aldığını ve üzerine koyduğu her şeyi çok dikkatli yaparak bu duyguyu bozmadan ve sadece onu destekler şekilde yerleştirdiğini de vurgularsak, aklımıza hemen bazı başka filmlerin gelmesi de normal olacaktır. Mayıs Sıkıntısı, Yumurta, 5 Vakit, Babam ve Oğlum ve hatta Yaşamın Kıyısında filmlerinde nedense (?!) yakın zamanlarda sıkça tanık olduğumuz doğayla (ya da çocukluğun doğasıyla) ve aileyle ilişkinin merkeze alındığı bir denemeyi de Seyfi Teoman yapıyor. Fakat Teoman bunu yaparken ne bireyselliğini çok fazla öne çıkarıyor ne de sembolik denebilecek derecede bir tümevarım yolunu seçiyor. Onun tümevarımı, doğrudan Silifke ile ilgili olmayan (herhangi bir kasabaya ya da ilçeye ait olabilen) zamansız (kendisinin de gösterimden sonraki söyleşisinde belirttiği gibi 80’ler, 90’lar ya da 2000’lerdeki herhangi bir zaman), çağdaşı olan herkesle ilgili bir tümevarım. Ayrıca derdini her ne kadar duygusal ve çağrşımlara dayalı bir yöntemle yapsa da bunu hiçbir zaman izleyiciyi, özdeşleşeceği ve birlikte duygulanacağı karakterler üzerinden gerçekleştirmiyor. Bunun da en fazla cisimleşmesi ise karakterlerde değil, filmin biçiminde, müziksizliğinde oluyor. Teoman bunu filmin derdi olan özgürlük ve otorite sorununa dikkati çekmek için yapmış olabilir. Çünkü film açık bir sistem eleştirisi içermiyor. Sistemin varlığını korumasındaki yeteneğinin altında yatan aile faktörüne (baba karakterinde en fazla açığa çıkmakta olan) ve insan ve toplum psikolojisine yoğunlaşıyor (En azından işin bu yanı ilgisini çekiyor.). Eğer bir devrim ya da başkaldırı olmayacaksa bu böyle sürüp gidecektir. Ve yalnızca durumunu kabullenmesinin olanaksız olduğunu düşünenler bu çarktan ayrılabileceklerdir, kendilerini onun dışında ne beklediklerini bilmeden. Babanın son derece keskin muhafazakar ve otoriter tutumuna karşı koyan Hasan, hırsının kendisini büyük şehirde var etmeye yetecek kadar olmamasının sonucunda kürkçü dükkanına yaralı bir şekilde dönmüştür. Veysel kendisini nerede nasıl var edeceğini bilmeden yalnızca rahatsızdır ve yardım arayışındadır. Kadınların rolü zaten pasiftir ve anne, babanın hiçbir şekilde hiçbir yaramazlık yapamayacağını hesap edemeden ‘dost’ acısı çekmektedir, çaresizliğinin farkında telefonlarda ağlayıp dert yanmaktadır. Ali, ne kendisine çok heyecan veren ‘tatil kitabı’na, ne de satmakla görevli olduğu ‘Turbo’ sakızlara sahip çıkabilmektedir. Birisinin yardımı olmadan kavgayı şöyle ya da böyle sonlandıramamakta, saçlarına yapışan sakızla boğuşmaktadır. Bu yalnızca çocuk deneyimsizliğiyle açıklanamaz ve bu tutukluğuyla da geleceğinin pek parlak olmadığını anlamakla kalmayız, büyüyünce diğerlerinin rollerinden birini kabullenmek zorunda kalacağını hissederiz. Bu filmde tam tersine “gençler’e yer yoktur” ve hayatın ritmi müzik ritimlerine ihtiyaç duymadan uzun yıllardır aynı şekilde sürmektedir. Karar çok önceden alınmıştır. Kimi zaman hissedilse de karar mekanizmaları çok uzaklarda bir yerlerde netsiz bir haldedir. Onu tanımlamak bile bir başarıdır. Ayrıca çoğuna göre buna gerek bile yoktur.
Tabii Seyfi Teoman’ın müzik kullanmayışını bir cesaret olarak kabul edersek, bu cesaretini yersiz olmayan bir kendine güvene değil; gözlem kabiliyetine ve bunu sinemasal dile aktarabilme becerisine de borçlu olduğunu da belirtelim… Film neredeyse ‘öylesine’ ortaya çıkan, kendileri için varolan sahnelerle örülüyor. Kurgunun buradaki esas görevi bu özleri zedelemeden varolmalarını ve bütün olmalarını sağlamak, yoksa ne bir öykünün dramatik yapısını kurmada sağlanılan bir araç ne de planlar arasında etkileşim sağlayıp bir çağrışım yapmak. Oysaki yönetmenin filmi çağrışımlara dayandırdığını da ifade etmeye çalışmıştık. Film, ağır temposuna ve durağanlığına rağmen düşünsel değil, duygusal bir film. Bunu esprilere ve detaylara ilişkin gözlemlere borçlu, tabii bir yandan da görüntü yönetimine ve kareleri dolduran görsellere. Atatürk resimlerinin ve heykellerinin otorite çağrışımı; şehrin ara ara görünen genel görüntüsünün, oradaki halkın kendi kendine kurdukları ‘konformist’ yaşamın hapsolduğu çerçeveyi çizişi, bir yandan da doğanın çok fazla insani deformasyona uğramadığına dair farkındalığımızı tetikleyen özenli planlar ilk akla gelenler. Bu çağrışımların da filmin anlaşılırlığının entelektüel düzeye çekilmeden, izleyiciyi yormadan yapılması yoluna gidilmesi, isteyen kişilere üst metinle de idare etme fırsatı sunuyor.
Anlaşılan o ki; Teoman’ın meselesi, biraz da geçmişiyle ve çocukluğuyla (ama barışık bir şekilde), kendini tanımlamak va yaşadığı ilişkileri anlamlandırmak. Bu anlamda da film bütünüyle bir flashback’i andırıyor; hafızanın sistematik bir şekilde tarandığı, müzikle lekelenmeyen ve oradaki (veya oralardaki) hayatın kendi hızıyla örtüşen bir düşünme seansını da. Bunu yaparken kaçınılmaz olarak iddiasız bir basitliğe doğru gitmek gerektiğini hissetmiş olmalı yönetmen; bunun da aslında daha ciddi bir iddia olduğunu bilerek. Basitlik derken çocuk dünyasına vurgu yapan ‘tatil kitabı’nın filmin adı olması zaten pek şaşırtıcı değil. Sınıf öğretmeninin okulun kapanış ve açılış günlerindeki tavrı ve hitap biçimi; verdiği kompozisyon ödevi; öğrencilerin okulu terkedişlerindeki sabırsızlığın vurgusunu arttıran üst çekim; çocuğun, babasının hastaneye kaldırılmasından sonra, olayın ciddiyetini tam kavrayamadığını hissettiğimiz uzun yürüyüş planında, ailenin kadınlarının panik halinde çocuktan bilgi alma çalışmaları; kasabın, önünde gördüğü fırsatın Migros’ta çalışmak olması (ama bunun bile oradan bakılınca büyük cesaret gerektiren bir girişim olması ve metropol yaşamının ne kadar uzak olduğunun hissedilmesi ve bundan duyulan korku) gibi iki yönlü espriler bir yandan seyirciyi filme dahil ederken bir yandan da filmin dramatik akışını aksatmadan kuruyor.
Beyaz Melek filmiyle ‘ihtiyarlar’a yer olmadığı konusunu işleyen Mahsun Kırmızıgül’e göre artık her şey eskisinden farklıdır ve bu ağır bir dramatik travma durumudur. Kırmızıgül bize film boyunca bu travmayı mümkün olan en yüksek dozajla ve neredeyse hiç ara verilmeyen müzik kullanımıyla aktarmaya çalışırken bizden ‘yüce’ bir duygulanma hali beklemektedir. Bu aslında, bu yoğunluğu hissettirebileceği inancını taşıyan bir star duruşudur. Şimdiye kadar kullanılması alışılagelmiş dramatik yoğunluğu, olabilecek en yoğun şekilde kullanmaya çalışarak bu anlamda bu alemde en kral olmaya çalışan (Babam ve Oğlum’la rekabeti dahi göze alarak) ve bu anlamda bir yarışa giren Kırmızıgül’ün tam karşısına, işi müzik kullanımı imkanını görmezden gelmeye kadar götüren Teoman çıkmaktadır. Her şeyin uzun zamandır aynı olduğunu ve kolay kolay değişmeyeceğini söyleyen, merkeze kendi deneyimlerini alan ve bu deneyimleri herkesin deneyimleriyle karşılaştırma ve bunlar üzerinde yeniden düşünme fırsatı yaratan çağrışımlardan kurulu Tatil Kitabı filmi belki de bu özden kaynaklanmaktadır. Teoman’ın kimseyle yarışmaya niyeti yoktur ama ironik bir biçimde Türkiye’de yapılan ilk gösterimiyle Ulusal Yarışma’nın en iyi film ödülünü almıştır.
* 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali
Yazan: Erkan Erdem

















