Gerilim ve Korkunun Mimarı: Alfred Hitchcock
Kasım 3, 2012 by Editör
Filed under İkonlar & Portreler, Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema
“Gerilim yaratmanın her zaman kullanılan biçiminde izleyicinin olan bitenin son derece mükemmel biçimde farkında olması gereklidir. Aksi takdirde gerilim oluşmaz. Benim düşünceme göre esrarengiz şeyler pek gerilim yaratmazlar. Örneğin ‘kim yaptı’ (whodunit) adı verilen filmlerde gerilim unsuru değil, entelektüel bir bilmece vardır. Bunlar, duygusallıktan uzak bir tür merak öğesi içerirler. Hâlbuki duygular gerilimin temel dayanağıdırlar.” (Hitchcock)
Sessiz filmlere ara yazılar yazıp sanat dekoratörlüğü, yönetmen yardımcılığı ve senaryo yazarlığı yaparak kariyerine başlayan, thriller janrının, bir başka deyişle, gerilim sinemasının en büyük ismi olarak kabul edilen İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un (1899–1980) sinemasının anahtar kavramları gizem ve şüphe, belirsiz ve soğuk bir mizah anlayışı, merak duygusu ve şaşırtmacadır. Thriller türüne kazandırdığı olanaklar; sonradan “Hitchcockian”, “Hitchcockvari”, “Hitchcock Tarzı” biçiminde ifade edilen, oldukça sık referans gösterilen bir biçemin oluşmasına önayak olmuştur. Dünya çapında Yeni Kıta’dan Eski Kıta’daki Nouvelle Vague’ın (Yeni Dalga) genç yönetmenlerine değin birçok sinemacıyı derinden etkileyen maestro; günümüzde sinema mantalitesi ve üslup atraksiyonları halen örnek alınmaya devam edilen bir sinema duayeni olmasının yanında, filmlerinin remake’i en çok çekilen auteur’lerin de önde gelenidir.
Hitchcock’un Mcguffin (Macguffin) olarak tanımladığı kilit kavram sinemasının ayırt edici niteliklerinden biridir: Mcguffin, seyircinin önüne sunulan muhtelif done ve ipuçlarıdır; fakat bunlar genellikle sonuçsuz kalır. Mcguffin, kimi kez seyirci için hiçbir önem arz etmese de film figürleri için yaşamsal öneme haiz olabilirler. Klasik Hitchcock fetişleri Cary Grant ve Ingrid Bergman’ın başrolde oynadıkları 1946 yapımı Notorious’da (Aşktan da Üstün) Nazi’lerin malikânesinde bulunan şarap mahzenindeki şişelerde saklanan “uranyum”, Mcguffin’e örnek olarak verileilir. Yanı sıra; Citizen Kane’de (1941, Yurttaş Kane) varlığı ve önemi araştırılan, öykünün çatallı duraklarında seyircinin de yakınen gözlemleyip yanıt aradığı meşhur “Rosebud”, John Huston’ın klasik film noir’ı The Maltese Falcon’daki (1941, Malta Şahini) “malta şahini” yahut Quentin Tarantino’nun Pulp Fiction’ındaki (1994, Ucuz Roman) “çanta”, sinema literatüründeki en bilindik Mcguffin örneklerinden bazılarıdır.
1940 yılında Hollywood’a davet edilen ve 1976’ya değin bu sistemde çalışan yönetmen, stüdyo şartlarında ve sıkı kontrollerin ablukasında sinema yapmasına rağmen özgün ve şaşırtıcı stilini korumayı başarabilmiştir. Bu nedenle o da birçok sinema yazarı tarafından yaratıcı yönetmenler (auteur) grubu arasında anılır.
Eleştiri geleneğinde Hitchcock’un anılagelen sinemasal niteliklerinden bir bölüğü de sarışın oyuncu kullanmasından ileri geliyor. Gerçekten de yönetmenin sarışın oyuncuları özen ve dikkatle seçip birden fazla filmde çalıştığı; kimi filmlerinde bu sarışınları anaç ve sevgi dolu (Notorious, The Wrong Man, The Man Who Knew Too Much) olarak çizerken, kimi filmlerinde ise frijit (Marnie) ve soğuk (Vertigo) bir biçimde çizdiğine tanık oluyoruz. Vertigo’da maskeli sarışın Kim Novak’tır. The Birds’de (1963, Kuşlar) bu kişi Tippi Hedren’den başkası değildir. Marnie’de de (1964, Hırsız Kız) Tippi Hedren ile çalıştığını görüyoruz.
Hitchcock’un erkek figürleri ise tıpkı Howard Hawks karakterleri gibi profesyonellerden
oluşur. Genellikle yanlış yere tutuklanan (The Wrong Man’de Henry Fonda), polisten kaçan (Saboteur’de Robert Cummings), suçlu olduğu kanısına kapınılan (İngiltere’de çektiği Frenzy’de Jon Finch) bu karakterler, seyirciyi avucunun içine alma yönündeki film teknik araçları ve stilizasyonunun sıkı bir parçasıdır. Hitchcock’un öne çıkan iki oyuncusu çalışmaktan büyük haz duyduğu İngiliz centilmen Cary Grant (evlilik korkusu üzerine bir öykü niteliğindeki Suspicion’dan aksiyon ögelerinin Hollywood film yapım standartlarının dışında kullanıldığı North by Northwest’e değin) ve Capracorn filmlerinin Amerikan idolü James Stewart’dır (Robin Wood’un deyişiyle, “ölüm saçan gey’ler”in öyküsü Rope’dan katmanlı psikanalist anlatı Vertigo’ya dek). Söz konusu iki uluslararası aktörü en önemli filmlerinin bir kısmında oynatmıştır.
Yönetmenin biçemsel arayışlarının yeni bir halkasını oluşturan korku filmleri Psycho (1960, Sapık) ve The Birds, felsefi alt metinleri, Freudyen açılımları, toplumsal göndermeleri ve psikolojik incelikleri ile ayrıca sözü edilemeye değer iki büyük klasiktir. Psycho’da Norman Bates’in (eşcinsel aktör Anthony Perkins) id ve süperego arasında gidip gelen dalgalı kişiliği ve işlediği cinayetler siyah beyazın olağanüstü görselliği ile buluşmuş; The Birds’de Melanie Daniels’ın (güzeller güzeli Tippi Hedren) çatı katında uğradığı kuş saldırısı seyirciyi şok etmiştir.
Bugün birçoğu ünlü yönetmenlerin favori filmleri arasına giren Rear Window (1954, Arka Pencere), Vertigo (1958, Ölüm Korkusu), Psycho ve The Birds gibi görsel gramer üzerine teknik deneylere girişen; izleyicinin merak duygusunu kamçılayan usta yönetmenin, kimi önemli yönetmenlerin adlarının önünde ismi yer almıştır: Fransız Hitchcock Henri-Georges Clouzot, İtalyan Hitchcock Dario Argento, Amerikalı Hitchcock Brian de Palma. Bunun yanında Fransız Nouvelle Vague akımının mimarlarından Claude Chabrol ve François Truffaut da Hitchcock’tan etkilenen yönetmenler arasındadır. François Truffaut, ustasıyla gerçekleştirdiği söyleşileri Le Cinema Selon Hitchcock (1966) antedi altında biraraya getirmiş ve onun için şöyle demiştir:
“Hitchcock, izleyici üstünde fiziksel etki oluşturan bir sinema gerçekleştirmiştir. Bu tür bir başarı tüm yaratıcı kişilerin ulaşmak istediği noktadır.”
Buna karşın döneminde eleştirmenlerin büyük çoğunluğu tarafından küçümsenmiş, sineması fazla ciddiye alınmamıştır. Yine de sinemasının önemi Cahiers du cinema dergisi yazarları (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Claude Chabrol) tarafından etraflıca vurgulanmıştır. Kuşkusuz ki o da önemi sonradan anlaşılan büyük yönetmenler kervanındandır; Orson Welles gibi. Bütün eleştirel olumsuzluklara karşın filmlerinin önemli bir bölümü iyi gişe yapmış, çeşitli uluslararası festivallerde gösterilmiş ve yarışmıştır. Örneğin Psycho tüm dünyada en çok iş yapan ve kapalı gişe oynayan filmlerinden biridir.
Fransız Yeni Dalga sinemacıları Eric Rohmer ve Claude Chabrol Hitchcock üzerine yazdıkları kitapta yönetmenin yapıtlarını Katolik çizgide okumayı denemişlerdir. Söz konusu film okuma vizyonu uzun süre sinema eleştirisine hâkim olmuştur. Gerçekten de Hitchcock İngiltere’de katı bir Katolik eğitimi almış, mevcut dinsel eğitimin kendisine yalnızca korkuyu öğrettiğini öne sürmüştür.
Sessiz filmi The Lodger’dan (1927, Kiracı) başlayarak kendi filmlerinde görünmeyi alışkanlık
haline getirmiş, 50 yılı aşkın kariyerinde toplam 35 filmde karşımıza çıkmıştır. Sık sık perdede görünme nedenini de şuna dayandırmıştır:
“Perdede görünmem tamamen yaratıcılık zihniyetiyle yapılmıştı, perdeyi doldurmak zorundaydık. Sonradan bir batıl itikada, hatta bir ‘gag’a dönüştü. Ama artık oldukça sıkıntılı bir ‘gag’a dönüştü, ben de ilk beş dakikada görünmeye dikkat eder oldum, izleyici filmin gerisini rahat rahat izleyebilsin diye.”
Beyaz perdede göründüğü filmlerden bazıları da şunlardır: Casusluk öyküleri The 39 Steps (1935, 39 Basamak) ile The Lady Vanishes (1938, Bir Kadın Kayboldu), gotik melodram Rebecca (1940), Suspicion (1941, Şüphe), psikanalitik öykü Spellbound (1945, Öldüren Hatıralar), Truffaut’nun siyah beyaz çekilmiş olanlar içinde en sevdiği Hitchcock filmi Notorious, eşcinsel yazar Patricia Highsmith’in romanından uyarlanan Strangers on a Train (1951, Trendeki Yabancılar), sinema sanatının voyöristik doğasını araştıran Rear Window, suçsuz adam tema’sı üzerine kurulu To Catch a Thief (1955, Kelepçeli Âşık) ile North by Northwest (1959, Gizli Teşkilat), Psycho, The Birds, Hitchcock kolajı Family Plot (1976, Aile Oyunu).
Uzun yıllar televizyon yayıncılığı ve yapımcılık da yapan Hitchcock, çektirdiği binlerce ilginç fotoğrafla da bir fenomene dönüşmüştür. Büyük bir bölümünü film setlerinde çektirdiği tuhaf ve komik fotoğraflarında tonton sevimliliğini korumayı başarmıştır. Hakkında çıkan birçok söylentiye (kadın düşmanlığı, sarışın kadınlara olan belirsiz ilgisi ve zaafları, set arkasında oyuncularına yaptığı tuhaf eşek şakaları, aldığı Katolik eğitim sonucu tutucu davranışlar sergilemesi ve bu yönelimlerin filmlerine dolaylı yollardan sızması vd.) ve feminist eleştirmenlerin filmlerini ısrarla eleştirmesine rağmen O hâlâ sinema sanatının birkaç büyük ustasından biridir.
Amerika’da çektiği ilk film Rebecca ile En İyi Film Oscarını kazanan; fakat yönetmen Oscarını Charlie Chaplin, Orson Welles ve Stanley Kubrick gibi hiç kazanamayan Hitchcock, 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü tarafından “Yaşamsal Başarı Ödülü” ile onurlandırılmış, 1980’de de “Sir” unvanını almıştır.
hakanbilge@sanatlog.com
Bu kısa tanıtım yazısı İzdiham Dergisi’nin 6. sayısında (Ağustos-Eylül 2009) yayımlanmıştır.
Yazarın öteki yazıları için tıklayınız.
Şarlo 21. Yüzyılda
Ekim 15, 2012 by Editör
Filed under İkonlar & Portreler, Sanat, Sinema
Gözünüzde canlanıyor mu? Şarlo 21. yüzyılda. Türkiye’ye geliyor. Bağlamanın yitirilen büyük bir ustasına gösterilen alışılmadık ilgiyi görüyor. Bu alçakgönüllü adamın niçin bu kadar sevildiğini anlamaya çalışıyor. Eline bir bağlama alıyor. Tellerini şöyle bir tıngırdatıyor. Çıkan sesle irkiliyor. Sonra bir daha dokunuyor. Yüzü ezgiler gibi yumuşuyor. Gözlerinde sevgi okunuyor. Sevdikçe daha bir coşkuyla çalıyor. Müzik yüreğine işledikçe daha çok seviyor. Bir halk ozanı olup düşüyor yollara. Neşet Ertaş’ın yaşadığı ayrı dünyayı görmeye, insanlarını ve müziğini tanımaya gidiyor.
Charlie Chaplin bugün yaşasa yolu buralara düşer miydi, önce Can Dündar’ın “Bir Ayrılık”, “Bir Yoksulluk”, “Bir Ölüm” bölümlerinden oluşan “Garip” belgeselini izleyip sonra bir de kendisi görmek için yola koyulur muydu? Hakkında yazılan kitapları okur, araştırır ve yaşamı köy köy dolaşıp bağlamayla insanları eğlendirerek başlayan, bir dönem hastalığın ve unutulmuşluğun acılarını çeken bu usta ozanı duyarlı hareketleri ve hüzünlü bakışlarıyla canlandırır mıydı?
….
“Bir zamanların efsane yönetmen ve oyuncusu, senaristi, bestecisi, ışıkçısı ve set işçisi Charlie Chaplin, ünlü Şarlo, yakınlarda yitirdiğimiz Neşet Ertaş’ın ardından Türkiye’ye geldi.”
Bu haberin ardından neler yaşanırdı?
Şarlo’yu görüyoruz. Anadolu’da bir ağacın altında durmuş, ufka bakıyor. Uzakta tepeleri karla örtülmüş dağların önünde elinde bağlamasıyla bir ozanın siluetini seçiyor. Neşet Ertaş’ı saygıyla selamlıyor. 20. yüzyılda bir süre dünyayı paylaştıkları saz üstadının yaşarken çektiği sıkıntıları ve ölümüyle yarattığı ilgiyi düşünüyor. Geleneksel müzik, hele Anadolu kültürü kendisine yabancı olsa da titreyen tellerden yüreklere işleyen acıyı hissediyor. İnsan sesinin bu müziğin anlattığı öykülere ne güzel uyduğunu görüyor.
Üç ozanın ardından bakıyor. Sert ve açık anlatımı ile devrimcilerin ozanı olarak tanındığı
söylenen Âşık İhsani (1), Fikret Otyam’ın onun “duygulu sesinin, ustaların ustası tezene vuruşunun onbinlerce sevdalısından biri olduğunu” söylediği Âşık Mahzuni Şerif (2) ve sitesi “Neşet Ertaş Türkü demek; binlerce yıldır söylenen ve söylenecek olan… Neşet Ertaş bağlama demek; binlerce yıldır çalınan ve çalınacak olan” diye karşılayan Neşet Ertaş (3). Bakışları farklı olsa da sözlerini aynı sazın üzerine eklediklerini anlıyor.
….
Şarlo, İhsani, Mahzuni ve Neşet Ertaş aynı yazıda.
Pek alışıldık bir durum değil ama Charlie Chaplin de pek alışıldık işler yapan birisi değildi zaten.
Sanata ilgim, küçük yaşlarda gördüğüm bir Karagöz gösterisinin etkisinden olsa gerek, sinemayla başlamıştı. Mahmut Tali Öngören’in yazdığı senaryo tekniklerini okumuş, Yılmaz Güney’in filmlerini ayrı bir ilgiyle izlemiştim. Ama sinema bireysel olarak girilemeyecek bir sanat dalı. Şimdinin elektronik kameralarının, bilgisayarlı kurgu olanaklarının bulunmadığı, yalnızca ham kimyasal film maliyetlerinin bile erişilemeyecek boyutlarda olduğu koşullarda bu alana başlayabilmek ise gerçekten çok büyük özveri gerektiriyordu. Bu yüzden benim sinema serüvenim de öğrencilik dönemlerinin düşleri arasında kaldı.
Öte yandan Charlie Chaplin’le aramda bazı benzerlikler olduğunu düşündüğüm zamanlar olmuştur. Elbette çok yanlış, öznel bir değerlendirme ama onun filmlerinin senaryosunu yazdığını, yönettiğini, müziklerini yaptığını, üstelik bir de oynadığını duyunca “İşte!” demiştim. “Yazıyı da, sinemayı da, müziği de çok seviyorum. Bunlar yüreğime işliyor. Ben de bunların hepsini yeteneklerimle birleştirip üstün işler yapabilirim.”
Bugünün olanaklarının bir bölümünü bulabilseydim belki bir film denemesi yapabilirdim. O koşullarda ilgim bir ürüne dönüşemeyince yavaş yavaş başka alanlara kaydı.
Günümüzde uzmanlaşma çok üst boyutlara vardı. Bir filmin oluşmasında yüzlerce kişinin katkısı olduğunu söylemek abartılı olmaz. Yönetmen yine filmi biçimlendiren, ne olacağını ya da olamayacağını belirleyen kişi ama bu işi ağırlıklı olarak diğerlerinin başarılarını anlayarak, onları iyi değerlendirerek ve özgün bir bütünlükte birleştirerek yapıyor.
Charlie Chaplin bugün yaşasa yine her alanda var olur muydu? Nasıl bir yönetmen kişiliği benimserdi?
Şarlo’yu 21. yüzyıla bu düşünceler getirdi. Kıvrak zekâsı, çok yönlü kişiliği, olup bitenleri kavrayışındaki inceliğin yarattığı gülümsemeyle yola çıkarak ışık hızıyla dünyayı dolaşıp insan denen yaratığın yaptığı saçmalıklara bakması için.
….
SanatLog’da Charlie Chaplin’le ilgili epey kaynak birikmiş. Gözüme çarpan bazı ipuçlarını aktarmaya çalıştım.
….
“Charlot proleteri her zaman yoksulun çizgileri altında görmüştür; oyunlarının insansal gücü bundan kaynaklanır, ama siyasal bulanıklıkları da öyle. Şu hayranlık verici filmde, Modern Zamanlar’da (1936, The Modern Times), çok belirgindir bu. Charlot burada durmamacasına proletarya izleğine dokunur, ama hiçbir zaman siyasal olarak üzerine almaz bu izleği; gözlerimizin önüne serdiği şey gereksinimlerinin dolaysız niteliği ve efendilerinin (patronların ve polislerin) elinde yozlaşmasıyla tanımlanan, kör ve aldatılmış bir proleterdir daha. Charlot için, proleter hala aç bir insandır: açlık gösterimleri Charlot’da her zaman destansıdır: sandviçlerin ölçüsüz büyüklüğü, süt ırmakları, daha ısırılır ısırılmaz, umursamazlıkla atılan meyveler; acı bir alayla, yemek makinesi (patronsal özdendir) ancak çok ufak parçalara ayrılmış ve gözle görülür biçimde tatsız besinler sağlar. Charlot insanı, açlığına gömülmüş durumda, siyasal bilinçlenme düzeyinin hemen altında yer alır her zaman: onun için grev bir yıkımdır, çünkü açlığın gerçekten kör ettiği bir insanı tehdit etmektedir; bu insan işçi koşuluna yoksul ile proleterin polisin bakışları (ve tekmeleri) altında birleştikleri anda erişir ancak. Tarihsel açıdan, Charlot aşağı yukarı Restauration (1815–1830) dönemi işçisini, makineye karşı ayaklanmış, grev karşısında ne yapacağını şaşırmış, ekmek sorunuyla (sözcüğün gerçek anlamıyla) büyülenmiş, ama hala siyasal nedenleri anlayacak, ortak stratejinin zorunluluğunu kavrayacak düzeye gelmemiş, niteliksiz işçiyi canlandırır.” (4)
“Charlot ise, Brecht’in görüşüne uygun olarak, körlüğü öyle bir biçimde gösterir ki, izleyici hem körü, hem de gösterisini görür; birinin görmemesini görmek, onun görmediğini yoğun bir biçimde görmenin en iyi yoludur: Guignol’da da Guignol’un görmüyormuş gibi yaptığını çocuklar gösterir. Örneğin Charlot hücresinde gardiyanlarca el üstünde tutulur, ülküsel bir Amerikan küçük kenteri yaşamı sürer: bacak üstüne atıp Lincoln’un portresi altında gazetesini okur, ama duruşundaki hayranlık verici kasılma onu tümüyle gözden düşürür, buraya sığınıp da içerdiği yeni yabancılaşmayı görmemenin olanaksız olmasını sağlar. En hafif tuzaklar bile boşa çıkarılır böylece ve yoksul durmamacasına baştan çıkmalardan uzaklaştırılır. Kısacası, insan-Charlot bunun için her şeyin üstesinden gelir: her şeyden sıyrıldığı, her türlü desteği teptiği, insanda yalnızca insana güvendiği için, Charlot’nun anarşisi siyasal açıdan tartışılabilir, ama sanatta devrimin belki de en etkin biçimini sergiler.” (4)
Claude Lelouch: “Chaplin’in sineması, bugünkü siyasal sinemalardan daha önemlidir. Bence bu sinemanın modası geçmemiştir.” (5)
Eric Rohmer: “Sinemadan bulup çıkarılacak şeylerin hepsinin onun filmlerinin satır aralarında olduğunu sezmek mümkündür.” (5)
Vittorio de Sica: “Charlie Chaplin, Mark Donskoy ve Robert Flaherty’nin açtığı modern sinemanın yolu, gerçeklik yoludur.” (5)
….
Sinema görüntü merkezli bir sanat dalı. Gözümüzle gördüğümüze kolay inanırız ama bizi en çok da gözlerimiz yanıltır. Bu yüzden sinema gerçekleri göstermeye olduğu kadar çarpıtmaya da çok açık bir alandır. Yaşamın tümünü kapsayabileceği gibi toptan yadsıyabilir de.
Bu yüzden sinemada da doğru bakmak ve gerçeği aramak çok önemli bir sorumluluk. Charlie Chaplin yeteneklerini 21. yüzyılın olanaklarıyla birleştirse dünyanın her yerine ışık hızıyla yetişip nasıl bir film çekerdi? Twitter’da kaç takipçisi, Facebook’ta kaç arkadaşı olurdu? Cem Yılmaz gibi tek bir mesaj göndermeden milyonlarca izleyiciye ulaşır mıydı? Yoksa öncelikle söyleyecek bir sözü olması gerektiğini hatırlar, iletişim olanaklarını en azından sıcak bir merhaba için kullanır mıydı?
Dünyaya anlamak için bakan birisi sanırım nerede ve ne zaman yaşarsa yaşasın sorumlu davranmanın bir yolunu buluyor, duyarlılığını yitirmiyor.
Notlar
1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Âşık_İhsani
2. http://www.mahzuniserif.com
3. http://www.nesetertas.com.tr
4. http://www.sanatlog.com/sanat/roland-barthes-charlie-chaplin-uzerine
5. http://www.sanatlog.com/sanat/charlie-chaplin-ve-filmleri-uzerine/
mehmetarat@ymail.com
Yazarın öteki yazıları için bakınız.
Akira Kurosawa & Filmleri Üzerine
Federico Fellini: “Çok büyük bir gösteri adamı.”
Satyajit Ray: “En önemsiz yapıtları bile insanı şaşkınlıktan alt üst eden bir teknik ustalık örneği.”
Steven Spielberg: “Kurosawa filmlerinin bana, güzelliği, yaşam mücadelesini, yaşama sevgisini, yeniden doğuşu, öğrenilen dersleri, ihaneti, görsel metaforları, aksiyonu, enginliği, destansı anlatımı, ince ayrıntıları, rüyaları, kabusları, çocukları, bilgeliği, kaderi ve umudu göstermesini beklerim. Onun ortaya koymak istediği, kültürlerin kesiştiği o ince noktadır ve bunu öyle ölçülü yapar ki, dünya çapındaki sinemacıların saygısını kazanır. Akira Kurosawa, Japon kültürünün, sinemaseverlerin dünyasına sunduğu en eşsiz armağandır.”
Takeshi Kitano: “Kurosawa sinema konusunda benim tartışmasız hocamdır ve eğer biri bana ‘Film nedir?’ diye sorarsa onlara Kagemusha, Yedi Samuray ve Rashomon’u görmelerini söylerim. Kurosawa’nın en olağanüstü tarafı görüntünün kesinliği ve mükemmelliğidir. Karakterlerin perdedeki yeri ve kadrajlanmasında kompozisyon o kadar mükemmeldir ki kamera hareket halinde olduğunda bile, bir saniyedeki yirmi dört karenin her birini dondurup bir tablo haline getirebilirsiniz. Benim için sinema budur: Art arda gelen mükemmel görüntüler… Kurosawa da bu mükemmeliyete ulaşan tek yönetmendir.”
Arthur Penn: “O gerçekten de olağanüstü birkaç yönetmenden biridir.”
Francis Ford Coppola: “Hemen tüm sinemacıların kendilerine ün sağlayan bir baş eserleri vardır. Kurosawa için ise 8 ya da 10 tane sayılabilir. Günümüz sinemasının en büyük iki-üç ustasından biridir.”
Meraklısına: Aldo Tassone (İtalyan sinema tarihçisi Tassone bu kitabı 1985’te yayımladı.), Akira Kurosawa, Çeviren: Ahmet T. Şensılay. Akira Kurosawa’nın sinemasını ve tek tek filmlerini ayrıntılı bir biçimde inceleyen bir kitap.
Kurosawa’nın otobiyografisi: Gama no abura – Kurbağa Yağı Satıcısı, 1982
Referanslar:
Sinema Merkez Dergisi, Takeshi Kitano özel bölümü
Göstermenin Sorumluluğu (Artun Yeres)
Afa Yayınları, Sinema kitaplığı dizisi
www.sanatlog.com
Charlie Chaplin ve Filmleri Üzerine
Claude Lelouch: “Chaplin’in sineması, bugünkü siyasal sinemalardan daha önemlidir. Bence bu sinemanın modası geçmemiştir.”
Eric Rohmer: “Sinemadan bulup çıkarılacak şeylerin hepsinin onun filmlerinin satır aralarında olduğunu sezmek mümkündür.”
Vittorio de Sica: “Charlie Chaplin, Mark Donskoy ve Robert Flaherty’nin açtığı modern sinemanın yolu, gerçeklik yoludur.”
Federico Fellini: “Buster Keaton, Charlie Chaplin’den daha çok hoşuma gider. Kedi parlaklığındaki gözleri, kemirgenleri andıran keskin dişleri ile Chaplin bende bir tür kuşku, güvensizlik yaratıyor. Chaplin’in belki de en büyük olduğunu kabul ediyorum; ancak Buster Keaton’ın duygu sömürüsüne ihtiyacı yoktu. Giriştiği mücadeleleri ve başına gelen yıkımları, haksızlıkları ya da adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için yaşamamıştır. Ve bu mücadeleler, bizi heyecanlandırmayı ya da bize tepeden bakmayı amaçlamaz. İnatçı çabasının özü, bize bir bakış açısı, tümüyle değişik bir perspektif önerisinden ibarettir. Adeta bir felsefedir bu, değişmez kavramlardan oluşan bir sistemin içinde donup kalmış bütün varsayımları ve fikirleri altüst eden ve bunları geçici ve yararsız kılan değişik bir din. Budizm’den direkt gelen gülünç bir varlık.”
Mathieu Kassovitz: “Charlie Chaplin gibi aylar boyunca aynı sahneyi 50 bin kez yeniden çekme gücüne sahip olmak gerek. Bu yollarla mükemmeliyete biraz daha yaklaşabilmek mümkün.”
Jim Jarmusch: “Charlie Chaplin de iyi ama onun stili belki de kültür farklılığından dolayı bana pek uymuyor, o yüzden ben Buster Keaton’ı seyretmeyi tercih ediyorum.”
Stanley Kubrick: “Charlie Chaplin’in çekimleri kesinlikle sinematografik değildi, ama çektiği şeyler olağanüstüydü; ekranda harika şeyler olup bitiyordu. Sergey Ayzenştayn sahte ve yapay şeyleri çekiyordu; ama bunlar sinematografik açıdan mükemmeldi. Elbette bu iki yönetmenin çekim tarzını birleştirmeyi başarırsanız, en iyi filmi yapmış olursunuz.”
Referanslar:
Göstermenin Sorumluluğu (Artun Yeres)
Michel Ciment – Stanley Kubrick Röportajı
Sinema Dünyası
www.sanatlog.com
Ingmar Bergman ve Filmleri Üzerine
Temmuz 27, 2012 by Editör
Filed under İkonlar & Portreler, Logos, Manşet, Sanat, Söyleşiler, Sinema
Joseph Losey: “Bertolt Brecht’in zorunlu kıldığı ve yapılmasını istediği denetimin elde edilmesi, sinemada çok daha güçtür. Çünkü bu aracı kullanabilmek daha güç, ekonomik sistem daha sert olduğundan, stilistik karşılığı henüz bulunamamıştır. (…) Şimdiye dek bilebildiğim, Brechtçi görsel stile en fazla yaklaşabilen saygı duyulabilecek örnek Ingmar Bergman’ın Kaynak’ıdır (1960, Jungfrukallan, Genç Kız Pınarı / Bakire Bahar). Bergman’ın görsel stili, seçme tarzı, tarihinin doldurulmuşa benzediği dönem ve anların hepsi Brechtçi unsurlardır. Biçim, içerik olmaksızın Brechtçidir.”
Nikita Mikhalkov: “Bir (…) Ingmar Bergman filminin on dakikasını izleyin, hemen yaratıcısını tanırsınız. Film, yönetmenin kendisine özgü özellikleriyle karşınızdadır.”
Woody Allen: “Tüm tuhaflıkları, felsefi ve dinsel takıntıları bir yana, Bergman Nietzsche ya da Kierkegaard’ın fikirlerini dramatize ederken bile eğlenceli olmayı bilen doğuştan yetenekli bir hikâye anlatıcısıydı.
Yıllardır azılı bir hayranı olduğumu bildikleri için, Bergman öldüğünde birçok basın organından yorum ve röportaj teklifi aldım. Benim yapabileceğim yine onun üstatlığını övmek olabilirdi ancak. Beni ne yönde etkilemiş olduğunu sordular. O beni etkileyemezdi ki, dedim. O bir dâhiydi. Ben de bir dâhi olmadığıma ve dahası deha sonradan öğrenilemediğine göre bu imkânsız.
Bergman büyük bir yönetmen olarak tanındığı sıralarda ben komedi yazarlığı yapan bir stand-up’çıydım. Ondan, yapabileceğin en mükemmel eseri yaratmaya odaklanıp gerisine boşvermeyi, kimseyi takmadan bir projeyi tamamlayıp diğerine geçmeyi öğrendim. Bergman yaşamı boyunca yaklaşık 60 film yaptı. Ben daha 38′deyim. Demek ki, üstadı kalite olarak yakalayamasam bile sayıca yakalama şansım hâlâ var.”
Victor Sjöström: (Ingmar Bergman’a, kariyerinin başındayken söylediği sözler) “Sahnelerin fazla karmaşık. Ne sen ne de Roosling (görüntü yönetmeni) bu karmaşanın üstesinden gelebilirsiniz. Daha yakın çalışın. Oyuncularını önden çek. Bunu hem oyuncular sever, hem de en iyi yol budur. Her önüne gelenle kavga etme. Çünkü öfkelenirler ve çıkardıkları iş iyi olmaz. Her çektiğin şeyi ön plana çıkartma. Seyirciyi boğarsın. Önemsiz bir ayrıntı, önemsiz bir ayrıntı gibi gösterilmelidir.”
Sergei Parajanov: “Her yapı, her eser, ait olduğu dönemin, dinin ve kültürün simgesi gibi. İyi bir film de böyle olmalı, bir kültürü simgelemeli. Yoksa her ülkenin kendine ait kültürü ortadan kalkarak burjuvazinin ortak kültürüne dönüşür. Ingmar Bergman ve Luis Bunuel gibi çok önemsenen yönetmenleri de bu yüzden sevmiyorum. Çünkü yaptıkları, bütün ülkelere özgü tipik burjuva kültürü ürünleri. Ülkelerinin, halklarının gerçek kültürleriyle bir ilişkisi yok. Fanny och Alexander (Fanny ve Alexander) filmi örneğin, tipik bir burjuva ürünüdür. İsveç toplumu üzerine hiçbir şey yok bu filmde.”
Steven Spielberg: “Ona her zaman hayranlık duydum ve onun kadar iyi bir yönetmen olmayı denedim. Ama bu asla gerçekleşmeyecek. Onun sinemaya olan aşkının büyüklüğü beni tuhaf bir suçluluk duygusuna itiyor.”
Nuri Bilge Ceylan: “İstanbul’a geldikten sonra -16 yaşındaydım galiba- Sinematek’te Ingmar Bergman’ın Sessizlik (The Silence) filmini izlemiştim. Bu film bende çok derin bir etki uyandırmıştı. Sinemanın o güne kadar izlediğim bütün filmlerin ötesinde bir potansiyeli olduğunu düşündürtmüştü. Ya benim belli bir zamanıma denk gelmişti ya o filmin kendi özelliklerinden kaynaklanıyordu, bilmiyorum; ama o filmi seyretmek benim sinemaya olan ilgimin cinsini çok ciddi bir şekilde değiştirdi bir anda.”
Kaynaklar:
Brecht Estetiği ve Sinema, Mutlu Parkan
Michel Ciment – Nuri Bilge Ceylan Röportajı
Göstermenin Sorumluluğu, Artun Yeres
Sinema Dünyası




