Çapraz Harmanlama ve Melodik Kültürel Kesişim Neden Bu Kadar Cazip?
Ocak 18, 2010 by admin
Filed under Büyük Besteciler, Dünya Müziği, Gösteriler & Topluluklar, Listeler, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Sanat, Virtüözler
Her gün haberlerde eksiksiz olmazsa olmaz şiddet dolu, kana susamış insanların görüntüleri ile karşılaşıyoruz. Dünyanın her köşesinde din, kültür, ırk gözetmeksizin ayrıcalıksız insanlar birbirlerini tamir edilmemek üzere yok ediyor; hem gerçek ve hem de mecazi anlamda. Trajik öyküler, şok edici şiddetin hep dünyamızın arka fonunda güncel olduğu bir ortamda, farklı uç kültürlerden gelen müzisyenlerin biraraya gelip kulak arkası edemeyeceğiniz enfes ritimler ve orijinal besteler ile ortaya çıkabilmeleri tüm bu negatifliğin içerisinde mutlak barışı ve güzelliği yansıtıyor. Sadece bir parça müzik ihtiyacımız olan tek şey…
Kültürel-çapraz harmanlama ideolojik olarak insanoğlunun mevcut kaotik ortamlarda barış içerisinde çalışabileceğinin en güzel örneği. Üretimlerin bu kadar çarpıcı oluşu ve dinleyen kesimi etkilemesi ise tamamıyla özgünlük kavramı üzerine kurulu bir açılım. İfade ve duygu üzerine yapılandırılan bir kavram olan müzik, hiç şüphesiz aynı hissiyatı paylaşan tamamıyla farklı kültürlerin ortak kesişim noktası. Evet, açıklama bu kadar saf ve basit. Zaten işin özü buna dayanmalı değil mi?
Ancak bu yazıldığı kadar kolay değil. Müziksel füzyon beklenildiği üzere cazip olmak zorunda değil. İllaki bir yerel sanatçı ile etkileşime giren bir başka sanatçının üretimi ilgi çekici olacak diye bir kaide yok hatta bu tanıma sahip olması düşündüğümüzden bile zor. En önemli faktör kesişim noktasında buluşan müzik tarzlarından öte sanatçıların kendileri. Farklı yönlerden yol alıp gelen bu sanatçıların ne kadar sorumlu, sürdürülebilir ve algılarının açık olması asıl önemli olan konu. Takdir edersiniz ki tüm bu tür kombinasyonları biraraya getirmek ve uygulamak oldukça zor ancak hakkıyla verilen bir çaprazlamanın keyfine de diyecek bir şey yok.
Evet, belki de bu tür kültürel harmanlamalara çok kredi veriyoruz; oysa sadece “iyi müzik yapmak” gibi sığ bir vizyon ile üretilmiş olabilirler. Fakat bir müzik yazarı ve özellikle dinleyicisi olarak vizyonun daha derin unsurlara dayandırıldığını düşünmek istiyorum. Ortaya çıkan müzik, yapılmış olmak için üretilmiş olabilir, en ufacık bir derinliği olmayabilir ancak yine de bir etkileşimin ürünü olduğu hiç şüphesiz. Farklı kültürlerden gelen sanatçıların emek verip birlikte ürettikleri bir meyve, her şeyden öte bunun için bizleri etkilemekte. Bir diğer özelliği ise farklı kültürlerdeki dinleyicileri biraraya getirmesi, bu durumda elbette başarılı bir harmanlama olarak değerlendirilebilir. Öte yandan acısıyla tatlısıyla her zaman bir füzyon çalışma dikkat çeken bir oluşum oysa daha çok müzisyen daha çok etkileşime girse bizler de füzyonsal çalışmalar için bu kadar kelam sarf etmeyiz. Genel üretim şemasına bakılınca farklı kültürlerden gelen ortak çalışmalar o kadar az ki, ister istemez mevzu bahis sanatçıların biraraya gelmesi “ne alaka” dedirtse bile dikkat çekiyor. Oysa bu tür etkileşimsel üretimler daha çok olsa, çıta daha bir yükselecek ve kalite daha bir artacak.
Kültürel etkileşim çatısı altında üretilen çalışmalar ne yazık ki az ve bundan dolayı değerli; haklı veya haksız. Aşağıda kanımca Dünya Müziği tanımı itibarıyla ve hatta daha öncesi üretilen en başarılı kültürel etkileşim çalışmaları yer alıyor. Bir ilk on diyebiliriz. Değerlendirme tamamıyla üretimlerin derinliği, ulaştığı dinleyici kitlesi, kalitesi, sorumluluğu ve elbette kendi beğeni kriterlerim sonucu ortaya çıkan bir liste. Elbette itiraz edeceksiniz, bunun ne işi var burada, neden bu yok, hatta belki sıralama yanlış diyeceksiniz. Ancak eleştirmeden önce bir okuyun, süzün, değerlendirin ve dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Sonra yorumlarınızı alayım…
1. Peter Gabriel – “Passion”
Real World Records’un kurucusu Peter Gabriel belki de bu çalışmasıyla füzyon oluşumlarının başlangıcını tarihlendirdi. Martin Scorsese’nin “The Last Temptation of Christ” (1988, Günaha Son Çağrı) adlı filminin müziği olarak piyasaya sürülen albüm adeta filmin ününü geçip kendine özgü bir hayran kitlesi sağladı. O dönemde mevcut olan tüm sınırları yıkan müzik, birçok farklı kültürden gelen sofistike müzisyenleri biraraya getirip derin, sorumlu bir çalışma olarak tarihe geçti. Dünya Müziği kulvarında her dinleyicinin mutlak sahip olması gereken çalışma arkasından sürüklediği toz sayesinde, özellikle inanılmaz müzik kuvveti ile sağladığı atmosferik ve ayrıcalıklı ritimsel dokusu ile Dünya Müziğine önemli bir katkıda bulundu. Türkiye, Senegal, Ermenistan, Amerika, İran, Pakistan, Mısır ve pek çok diğer ülkelerden gelen sanatçıların bir komün çalışması olan albüm Peter Gabriel’in en başarılı çalışmasının yanı sıra pek çok tarzda da hakkıyla önemli bir konuma sahip olabilecek nitelikte.
2. Damon Albarn & Friends “Mali Music”
Gorillaz ve Blur’un beyni, Brit-pop furyasının mimarlarından Damon Albarn, son zamanlarda ciddi anlamda Dünya Müziğine özel ilgi gösteren sanatçılardan biri. 2002’de OXFAM (İngiltere’de bir yardım kuruluşu) sayesinde Mali’ye yaptığı bir seyahatte yerel müzikten inanılmaz etkilenen sanatçı Brit-pop unvanını doya doya yaşarken bu albümü kaydetme kararı aldı. Toumani Diabaté ve Afel Bocoum gibi Mali’nin efsanevi sanatçılarını biraraya getiren çalışma Afrika-Britanya füzyonunun en başarılı üretimlerinden biri. Atmosferi çok iyi yansıtan, tabiat sesleri, insan vokalleri ve yerel enstrümanların analog ritimlerinin oraya buraya serpiştirildiği albüm, dinleyeni yerel halk ile birebir buluşturuyor. En önemli unsuru ise Damon Albarn’ın arka planda kalıp yerel sanatçıların sahnenin tam ortasına koyuyor olması.
3. Nitin Sawhney – “Beyond Skin”
Dünya Müziğini fiilen elektronik müzik ile evlendiren ve kültürel ritimler arasında enfes köprüler kuran Hint asıllı Britanyalı Nitin Sawhney bu albümü ile bir kilometre taşı olarak tarihe geçti. Pek çok dünya müziği sanatçısı ile müzik evliliklerine giren Sawhney 1999 tarihli bu albümü ile kişilik kavramı dışında, insan tanımı olarak kültürel etkileşimin en başarılı müziksel yansımasını üretti. Talving Singh, Karsh Kale ve Joe gibi sanatçılara ön ayak olan Sawhney hâlâ bu kavların tek hakimi. Tüm kalıplaşmış önyargıları yıkan albüm mutlak bir demirbaş.
4. Transglobal Underground
Grup anlamında füzyon kulvarında ilk ön plana çıkan ekip hiç şüphesiz Transglobal Underground. Londra mercili olan ekip 1990 doğumlu ve pek çok farklı kültürden gelen sanatçıları ihtiva edip barış içerisinde aynı çatı altında toplaması ile biliniyor. Günümüze kadar 7 albüm üreten ekip müziği ile ırkçılığa yumruk indiren en kuvvetli oluşumlardan biri. Özellikle tüm Dünyaya Natacha Atlas’ı hediye etmesi ile tanındıklarını da vurgulamadan geçmeyelim.
5. Zakir Hussain – “Making Music”
1987 tarihli bu albüm Dünyamızdaki en iyi perküsyoncu olan Zakir Hussain’in Batı ve Doğu müziksel harmanlamasının en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Klasik tabla virtüözü olan Hintli sanatçı birçok yerel sanatçının kariyerini şahlandırmanın yanı sıra daha önce sanatçıların düşünmedikleri kulvarların varlığını ortaya çıkarttı. Füzyondan öte müzik tarzları arasında gidip gelmeleri kolaylaştıran, algılama unsuru üzerine vizyon açan sanatçı kelimenin tam anlamıyla bir dünya müzisyeni.
6. Afro Celt Sound System
1992 yılında gitarist Simon Emmerson tarafından kurulan ekip Kelt, Afrika ve Dünya ezgileri üzerine yapılandırdığı deneysel müzikleri ile çok etkili bir oluşum. Göçebe Kelt’lerin Avrupa’ya göç etmeden önce Hindistan ve/veya Afrika’da yaşadıkları tezi üzerine kurulan ekip bu serüveni müziksel olarak yaşatıyor. Emmerson, Baaba Maal’ın grubunun üyelerini İrlanda’dan gelen yerel sanatçılar ile biraraya getirerek daha önce duyulmamış ritimsel bir dünyaya sokuldu. 1996’da Peter Gabriel’in müzik şirketi Real World Music etiketi altında üretimler çıkartan ekip şu ana kadar beş albüm üretmenin yanı sıra 1,2 milyonluk satışı ile bu tür ritimsel harmanlamaların ne kadar etkin olabileceğinin en güzel örneği.
7. Ali Farka Touré & Ry Cooder – “Talking Timbutku”
Bu albüm Afrika ve Batı’yı müziksel platformda bütünleştiren bir çalışma olarak listemizde önemli bir yere sahip. Nehrin Blues adamı Malili Ali Farka Touré ile biraraya gelen müzik seyyahı Ry Cooder 1995’te bu albümü kaydedip Dünya Müziğinde farklı bir açılıma yönlenmemizi sağladı. Grammy dahil pek çok ödül ile onurlandırılan albüm özellikle Afrika kıtasından sanatçıların Batı’ya kolay adım atmasını ve Batı sanatçılarının Afrika’ya karşı ön yargısını kırmayı başardı.
8. Tinariwen ve Tunng
Bu kadar uç kesimden gelen iki farklı grubun biraraya gelmesi hiçbir şeyin imkânsız olmadığının güzel bir kanıtı. Tinariwen Sahra çöllerinden gelen göçeme bir blues ekibi; Tunng ise Britanya’da deneysel folklorik müzik yapan bir oluşum. Her iki ekip biraraya gelerek yıkılması düşünülmeyecek müziksel bariyerleri yıktı. Ortaya çıkan işlevsel, bütünsel ve işbirlikçi müzik daha önce dinlemediğimiz bir ritimsel şöleni önümüze serdi. BBC 3’ün bir programında biraraya gelen iki kutup dil ve kültür bariyerlerini hiçe sayarak bir beden oldu ve ortaya dinledikçe haz veren, haz verdikçe büyüleyen bir ritimsel zenginlik çıkarttı.
9. Salsa Celtica
İsimden de anlaşılacağı üzere Salsa Celtica caz, salsa ve Latin Amerika geleneksel müziği üzerine uzman olan sanatçılar ile biraraya gelen geleneksel İskoç ve İrlandalı sanatçılardan oluşan bir karma ekip. Salsa ve Folk ezgilerinden türetilen kendi bulaşıcı stillerini yaratan ekip pek çok festivalin ana sanatçısı olmanın yanı sıra Dünya Müziğinde önceden düşünülemeyen bir harmanlamanın açılımı. 1995’ten beri birbirinden lezzetli dört albüm üreten ekip özellikle 3. albümleri “El Agua De La Vida” ile Dünya Müziği listelerinde uzun süre ilk beşin arasında yer aldı. Tamamıyla farklı iki müzik stilini bir araya getiren ekip füzyon müzik açılımının doruğunda yer alıyor.
10. Justin Adams ve Juldeh Camara – “Soul Science”
Batı Afrika blues müzik tarzı her zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur ancak bu tarzın ritimlerinin üzerine dolgun rock temaları işlemek her aklı salim kişinin harcı değil. Ya çok cesur ya da cidden deli olmak gerekir, zira bu iki tarzı organik bir yapı içinde harmanlayıp ortaya kaliteli bir çalışma çıkartmak yazıldığı kadar kolay değil. Özellikle biraz daha ileriye giderek bu harmanlamanın içerisinde yer alan müziksel köprüleri dünya ezgileri ile birleştirmek oldukça zor. Ancak Justin Adams gibi uzun müzik özgeçmişine sahip olan bir sanatçı, böyle bir hayali gerçekleştirebilir. Zira kendisi Sahra Çölü’nün blues grubu Tinariwen gibi grupların ses sentezini tamamıyla koruyup hak ettiği yere taşıyan bir müzik adamı. Hiç kuşkusuz böyle bir harmanlamayı ancak Justin Adams kotarabilir. Nitekim Juldeh Camara’yı yanına alan müzik seyyahı “Soul Science” albümü ile bir füzyon labirentinden öte saf müzik tarzlarının birbirlerine sert çarpıştırılması ile ortaya çıkan, kulaklarınızda kıvamında bir müzik şöleni bırakan, ekonomik kısa parçalardan oluşan, son on yılın en iyi dünya müziği albümlerinden biri olan çalışmayı çıkarttı. Bir blues/rock albümünden çok öte olan “Soul Science”, bu tarzların dünya müziği serpiştirilmesi ile ne boyutlara taşınabileceğinin kusursuz bir örneği.
Yazan: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com
SanatLog-Pandit Debashish Bhattacharya Röportajı
Ağustos 19, 2009 by admin
Filed under Büyük Besteciler, Dünya Müziği, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Pandit Debashish Bhattacharya, Röportajlar, Röportajlarımız, Virtüözler
“Kutsal Gitar Üçlüsü” Yaratıcısı ile Baş Başa Sohbet
Kolkata, Batı Bengal eyaletinin merkezi, Hindistan’ın eski başkenti (1772–1912) ve yaklaşık 4,5 milyon Hintlinin yaşadığı bir kent. Önemli bir eğitim ve kültür merkezi olan Kolkata, birçok edebiyatçı, ihtilalcı ve sanatçının kenti. Bengalce, İngilizce, Hintçe ve Urduca konuşan kozmopolit bir nüfusa öğrenim olanağı sağlayan kent aynı zamanda Hint geleneksel müziğinin çağdaş yorumcusu ve hiç şüphesiz en yetenekli sanatçılarından biri olan Pandit Debashish Bhattacharya’nın yurdu.
Yeni üretimini geçtiğimiz günlerde veren sanatçıyı memleketinde bulup ilk defa Türk okuyucular ve müzikseverler için söyleştik. SanatLog
SanatLog: Başlangıç olarak Türk müzikseverlere müzik ile nasıl haşır neşir olduğunuzu ve bunun sonucu olarak müzisyen olmaya nasıl karar verdiğinizi açıklar mısınız?
Pandit Debashish Bhattacharya: Başlangıçta, zannedersem dört yaşlarında, babamın bana hediye ettiği Hawaii’ye ait kucak gitarı ile oynamaya başladım. İlk dokunduğum an müziksel bir elektroşok yaşadım ve her ne kadar daha çok ufak olsam da o an bir şeylerin olacağına inanmaya başladım. O andan itibaren klasik müzik ile yoğrulmaya başladım, Raga ezgilerini batı enstrümanları üzerinde icra edilebilme azmi çok ilgimi çekti ve o andan itibaren tekrar tekrar rüyalarımı gerçekleştirmekteyim.
SanatLog: Anladığım kadarıyla çok övgü topladığınız bir üçlü gitar serisi ürettiniz. Bu enstrümanları yapmaya sizi ne itti ve Hint müziği içeriğinde bunları nereye yerleştiriyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Yarattığım enstrümanlara “Kutsal Gitar Üçlüsü” adını verdim. Bunlar sırasıyla Chaturangui, Anandi ve Gandharvi. İcatlar her zaman imkânsızlıkları aşmak, ahenkli kişilikleri ayrıştıran bir etki yaratmak için gerçekleştirilir. Gelenekselliği modernlikle, çağdaşlığı klasikle birleştirmeyi bir meydan okuma olarak ele aldım ve bu harmanlamaları daha önce hiç duyulmayan bir melodi olarak yansıtmayı hedefledim. Bu umudu arkama alarak “Kutsal Gitar Üçlüsü”nü ürettim.
Kendi çerçevesinin içinde ve dışında olan herkesle müzik işbirliğine giriyorum ve şu ana kadar Tanrı’nın müsaadesiyle herkes benim müziğimle kendilerini bütünleştirebildi. Bu da müziğimin global spektruma ulaştığının bir göstergesi.
SanatLog: Herhangi başka bir sanatçı bu özel üretilen gitarlarınızdan kendisine de yapmanızı istedi mi?
Pandit Debashish Bhattacharya: Hayır, birebir olmadı; ancak dünya müziğine olan bu naçizane katkımdan dolayı çok övgüye boğuldum.
SanatLog: Müziğinizin yapısı çok ruhani; bunun için bir plan yapıyor veya çaba harcıyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Ruhanilik kişisel bilinçlikten gelir. Bu insanoğlunun tanımından öte, Ruhanilik müziğin bir parçası olur ve ruha dokunur. Bunun için hiç çaba sarf etmedim, genetik olsa gerek.
SanatLog: Başka kültürleri taban alarak ruhani bir çalışma yapmayı hedefliyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Şu an böyle bir şey düşünmemekteyim; ancak neden olmasın, kesinlikle böyle bir etkileşime girebilirim. Bunun için çok fazla araştırma yapmam, kültürü özümsemem ve deneysel açılımlarına bakmam gerek.
SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Türk müziğine bayılıyorum; modernliği, ifadesi, dışavurumu ve elbette ritmi.
SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Kültür kanımca insanoğlunun güzel yönlerini ortaya çıkartıyor; neye inandıklarını ve yaptıklarını. Kültürel küreselleşme çok eskiden başladı; o zaman bunun merkezinde din vardı. Ancak şimdi insanoğlu çevresinde kendilerine göre en iyilerini benimseme yolunu tercih ediyor. Evet, hala boğumlanmalar var; fakat günümüzde bazı şeylere onay almak çok daha kolaylaştı. Bunun en başlıca nedeni teknolojik gelişmeler sayesinde ortaya çıkan uluslararası açılma.
SanatLog: Nasıl ve ne şekilde müziğiniz sınırları aşarak diğer müzikler ile harmanlamaya giriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya: Çoğumuz -burada müzisyenleri kastediyorum-, diğer sanatçıların müziksel sınırlarına tecavüz etmeden çalıyor, ben de bunu korumaya çalışıyorum.
SanatLog: Sizin ve müziğiniz hakkında bilmemiz gereken en önemli şey nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya: Benim hakkımda… Öncelikle insanım ve eksikliklerim mazur görülebilir. Onun haricinde küresel bir Hintliyim ve elbette dinsel ve profesyonel bakımdan bir müzisyenim. Amacım dinleyenlerime mutluluk ve haz vermek.
SanatLog: “Dünya Müziği” terminolojisi son dönemlerde çok revaçta, bazı sanatçılar bunu kucaklarken bazıları varlığını bile kabul etmiyor. Yerel müziğin “Dünya Müziği” olarak adlandırılması/sınıflandırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Dünyanın herhangi bir köşesindeki müzisyen bestesini yarattığında onu her zaman birebir etkileyen o an bulunduğu ortamdır. Yani düşünceler ağırlıkta “yerel”dir. Bu düşünceler, klavye, gitar, sarod ve benzeri çağdaş enstrümanlar ile evlendirilince ortaya evrensellik çıkar. O halde günlük konuşma diline ait olan bir beste içine işlenen derinlik ve yaklaşım ile global bir değerliliğe dönüşebilir.
SanatLog: O halde müziğinizi nasıl tanımlarsınız?
Pandit Debashish Bhattacharya: Benim müziğim; değişikliklere açık ve kendini dünyaya adamış herkes için.
SanatLog: Dünya müzik arenasına bakılınca kendi müziğinizi nasıl sınıflandırıyorsunuz ve Hintlilere kıyasla Batılılar müziğinize nasıl tepki gösteriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya: Bir batılı için aşina olduğu enstrümanların, Ortodoks Hint Müziği ailesinden gelen bir müzisyen tarafından yeniden şekillendirilmesini algılamak çok daha kolay. Bu belkide coğrafya, politika ve ekonomik nosyonlar üzerine yapılandırılan kavramsal sınırları yıkan bir unsur.
SanatLog: Müziğiniz inanılmaz ritmik, armoniler içerisinde süzülüyor ve melodik. Müziğinizdeki farklılık sizin kültürünüze yabancı olan müzikseverleri ilk dinleyişte yakalayan bir unsur. Aynı zamanda sokulduğunuz klasik Hint edebi kulvarları (özellikle son albümünüzde olduğu gibi) ve derin kültürü bakımından müziğiniz oldukça eğitici. Eğer mümkünse, amacınızı; kültürünüzü olabilecek her yere tanıtmak ve bunu sorumlu ve sürdürülebilir şekilde yapmak kavramı içerisinde tanımlayabilir miyiz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Kesinlikle… İnsanların müziğimi anlaması ve bunu takdir etmesi beni ve kültürümü kabullendikleri anlamına geliyor. Benim kültürümü övüyorlar. Bu kültürü sizlere taşıyabilmemi sağlayan geçmişim ve köklerim için aşırı derecede gururluyum.
SanatLog: Bu yüzyılda kulaklarımız sürekli, insanların pek algılayamadığı ve özünde dinlemediği, ses sentezleri ile bombardıman altında veya bir müzisyenin gerçekten meselesinin ne olduğunu algılamaktan aciz bir dinleyici kitlesi var. Bu konu hakkında görüşleriniz nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya: Doğru, müziği tartmamızı sağlayabilecek, algılamalarımızı yönetecek, destek olacak veya yönlendirecek maalesef bir kitap yok. Bu olsa yapar mıyız? Bu kavram aslında kişiden kişiye değişiklik gösteren ve müzisyenin ruhunu ortaya çıkartan bir oluşum. Bir etki yaratabilmesi için çok sesli müziğe ne kadar ihtiyaç varsa yavaş müziklere de o kadar ihtiyaç var. Ancak evet, gürültü ile müzik arasındaki fark küresel etniklikten dolayı her yerde farklılıklar gösterebilir ve bu kabul edilmesi gereken ana gerçek.
Sanatlog: İnsanlar arasında sınırları ve engelleri yıkan müzikler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: Müziğin bir genel dili var. Kelimeler ise süslenmiş olmasa bile dinleyene ne demek istediğini ifade edebilecek bir kuvvete haiz. Bu bir bağlantı ve alfabetik seslerden çok daha bilimsel bir yapıya sahip.
SanatLog: Kendi müziğinizin haricinde, dönem dönem ilham, derinlik veya ruhsal esinlik için dönüp dinlediğiniz bir sanatçı var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Evet, elbette var. Miles Davis, BB King, Tina Turner, John McLaughlin, Amerikan Blue Grass tarzı, Hawaii müziği, Üstad Ali Akbar Khan, Üstad Bade Gulam Ali ve Pandit Ravi Shankar; hepsi beni hayatımın farklı evrelerinde etkilemiştir ve hala etkilemektedir.
SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle son dönemlerde ilginizi çeken bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Amerika ve Avrupa’dan çıkan birçok genç grup ve Ali Fa, Derek Trucks, Jerry Douglas gibi birkaç şarkıcı –hepsi mükemmel!
SanatLog: Batıda sanatçılar ruhani müzik bestelemek konusunda ne kadar sınırlılar?
Pandit Debashish Bhattacharya: Sınırlama yaratıcılığın olduğu bir yerde asla var olan bir terminoloji olmadı. Biz yaşadığımız bu dünyadan emdiklerimizle, başkalarından aldıklarımız ve buna karşılık verdiğimiz ufak şeyler sayesinde gelişip var oluyoruz. Ruhanilik ise bir huy değil, bu benliğin içeriği ve burada sınırlama söz konusu olamaz. Asıl soru bizler ne kadar inandığımız şeyleri yapabiliyoruz?
SanatLog: Yeni albümünüz “O Shakuntala!” sonsuz bir aşk öyküsünün müziksel serüvenini bizlere taşıyan enfes bir eser. Bu proje nasıl gelişti ve ileride buna benzer kavramsal çalışmalar üretmeyi hedefliyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya: İnsanlarda gelişen acımasız, sert ve orantısız zalimlik yüreğimde uzun zamandan beri bir sıvıya neden oldu. Bu konuda üstüme düşeni bir şekilde yapmak istedim. Bu probleme bir çözüm bulmak için yetersiz olduğumu bilmeme rağmen müziği bir silah olarak kullandım. Bu süreçte Chitrangana Agle Reshwal ve Charu Hariharan adında iki muhteşem perküsyoncu kadın ile tanıştım. Erkek dominantlığının hâkim olduğu bir toplumda kadın olmalarına rağmen farklılıkları ile var olan bu iki sanatçı bana inanılmaz ilham kaynağı oldu. Onların yaşadıkları zorlulukları dinleyerek hep birlikte stüdyoya girdik.Gelecekte neler yapacağımı şimdiden öngörmek oldukça zor; ancak evet, aşk temasının ölümsüzlüğü ve yaşatılması gerektiği kavramında bir şeyler yapmak isterim veya yapmayı umuyorum.
SanatLog: Albümdeki doruk anlarınız neydi?
Pandit Debashish Bhattacharya: “O Shakuntala”, Sanskrit şairi Kalidasa tarafından kaleme alınan “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı sonsuz epik aşk hikâyesini müziksel bir serüvenle ele alıyor. Hikâyenin kendisi başlı başına bir doruk zaten. Ama onun haricinde eski zamanki aşk kültü ile günümüz aşk tanımını irdelemesi ayrı bir doruk anı. Bir diğer ve açıkçası albümün en dikkat çeken önemi ise kadın perküsyoncuların çalışmada yer alıyor olması, bu ne yazık ki hala var olan cinsel ayrımcılığı ortadan kaldıran bir öncülük.
SanatLog: Son olarak Türk müzikseverleri için söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Türk müzisyenlere, müzik âşıklarına ve tüm insanlara derin dualarımı ve içten sevgilerimi iletiyorum. Müzik her zaman en iyi yoldaşınız, onu asla kaybetmeyin…
Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
SanatLog-Şirin Pancaroğlu Röportajı
Temmuz 21, 2009 by admin
Filed under Arp Sanatı, Arpistler, Büyük Besteciler, Gösteriler & Topluluklar, Klasik Müzik, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Röportajlar, Röportajlarımız, Sanat, Türk Sanatçılar, Virtüözler, Şirin Pancaroğlu
Arp sanatının uluslararası simalarından Arpist Şirin Pancaroğlu ile son albümü Telveten ve sanat yaşamının yanı sıra projeleri ile yürüttüğü çalışmalar üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyor, 30. sanat yılını saygıyla kutluyoruz.
İyi okumalar.
SanatLog: Efendim, öncelikle yeni albümünüz Telveten için sizi kutlamak istiyoruz. Kendi adımıza albümü defalarca coşkuyla dinledik…
Şirin Pancaroğlu: Çok teşekkür ederim. Ne mutlu bana!
SanatLog: Telveten’de Doğu ve Batı müziğinin bireşimine ulaştığınız söylenebilir; fakat sizce de albümde Batı etkisi daha belirgin değil mi?
Şirin Pancaroğlu: Aslında ben doğu-batı gibi keskin ayrımlardan sakınıyorum, söz konusu kültürler olunca. Neyin doğusu ya da nereye göre batı? diye sormak geliyor içimden. Bu ayrımlar dünyanın bir merkezi olduğunu varsayıyor, oradan hareketle batı veya doğu deniyor, dikkatli olalım derim bu durumda. Bir genelleme olarak müziğin zaten kendi içinde melez olduğunu düşünüyorum. Telveten’de farklı müzik geleneklerinde yoğunlaşmış müzisyenlerin birikimlerini her bir parçaya akıttığını söyleyebiliriz. Melodiyi ben çaldığım için klasik müzik repertuvarını tabii ki kullandım, ama orada da müziklerin geleneksellikle önemli, kopmayacak türden bağları olanlarını seçtim.
SanatLog: Telveten’i öteki albümlerinizden ayıran nüans nedir? Bu albüm Şirin Pancaroğlu sanatında yeni bir basamak, yeni bir aşama sayılabilir mi?
Şirin Pancaroğlu: Telveten benim 4. albümüm. Ne ilginç ki, aslından planlamadan, albümlerim solo-ikili-solo-ikili şeklinde ortaya çıktı. Sadece geleneksel müzikle uğraşan birisi ile ilk defa çaldım, bu anlamda evet yeni bir aşama yakıştırması bana doğru geliyor.
SanatLog: Telveten’de sizin dışınızda İsrailli perküsyoncu ve besteci Yinon Muallem’i ve İran Tebriz’den, Azeri kemançede eşlik eden Arslan Hazreti’yi görüyoruz. Bu üçlü nasıl biraraya geldi?
Şirin Pancaroğlu: Buluşma Yinon’un beni bulması ile start aldı. İstanbul’da. İlk albümüm “Hasret Bağı” (Kalan) nı dinledikten sonra etkilenmiş ve bir öneri ile kapımı çaldı, albüm için değil tabii. Sadece birşeyler yapabilir miyiz birlikte acaba diye sordu. Ben de her zaman perküsyon ile çalmak istemiştim ama nasıl bir perküsyon olacağını kestiremiyordum. Yinon’un elindeki alet çeşitliliği beni cezbetti, hemen birkaç parça denedik ve çıkan sonuçları ilginç bulduk. Sonra birkaç konserimiz oldu, en sonunda Mayıs 2008’de albümü kaydettik. Arslan da İstanbul’da yolumun kesiştiği bir müzisyen oldu. Yinon ile farklı projelerde birlikte çalmışlardı. İstanbul, önemli bir buluşma noktası, buna artık herkesin ikna olması gerekiyor. Verimli bir coğrafya özellikle sanatçılar için.
SanatLog: Evet, çok sesli, uluslararası bir çalışma gerçekten de. Kimi kez kompleks ama daha çok ritimleri kolay ayırt edilebilen çalışmaları yorumlamışsınız. Fakat Albeniz’in lakonik bir üsluba dayalı Asturias’ını da kusursuz bir biçimde yorumlamışsınız…
Şirin Pancaroğlu: Öyle avantgarde bir şey yapmaya çalışmadık, müziğin içinde olanla oynadık sadece. Asturias’ı beğendiğinize sevindim. Ben özellikle çalmak istedim onu, hep gitardan bilinir, oysa arp ile de muhteşem sonuçlar alınabilen bir parça, bunu göstermek istedim, çok ihtişamlı bir parça…
SanatLog: Söyleşinin rotasını değiştirerek sormak istiyoruz: Kurucusu olduğunuz ve başkanlığını yürüttüğünüz Arp Sanatı Derneği’nin faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?
Şirin Pancaroğlu: Derneğimizin amacı ülkemizde arp sanatına katkıda bulunmak. Hali hazırdaki düzeyi geliştirmek ve arpı yaygınlaştırmak. Şu an öncelikli olarak geçtiğimiz ay Rio/Air France uçak kazasında kaybettiğimiz sevgili arkadaşım ve meslektaşım arpist ve eğitmen Ceren Necipoğlu anısına yapacaklarımızla ilgileniyoruz. Zaten derneğimizin amacıyla onun amaçları çok benzeşmekte. Öncelikle imkanı yetersiz çocuklara gönüllü arpistler tarafından verilecek bir “Ceren Necipoğlu Arp Eğitimi Projesi”sini hayata geçirmeye çalışıyoruz. Ceren’in son mesleki arzusu 4. Uluslararası Rio de Janeiro Arp Festivali kapsamında seslendirdiği yapıtlarından bir albüm yapmaktı. Bunu, onun adına bizler gerçekleştireceğiz ve Ekim ayında İstanbul’da Ceren Necipoğlu’nu anma gecesini düzenleyeceğiz. Bu yılki Uluslararası Bodrum Gümüşlük Klasik Müzik Festivali Ceren’e adandı. Burada benim 9 Ağustos’ta bir konserim, Ceren’in öğrencilerinin ve benim öğrencilerimin ve diğer kursiyelerin katılımıyla, 7 Ağustos’ta Gümüşlük’te konserlerimiz olacak ve bu konserlerde Ceren’i anacağız. 2011 Dünya Arp Kongresi de (Vancouver) dernek tarafından anısına düzenlenecek, konserde Ceren’in öğrencileri, ben ve benim öğrencilerim çalacağız. 19 Temmuz’da “Harpists for Peace” oluşumu altında tüm Dünya’da farklı ülke ve şehirlerde aynı anda barış onuruna arp çalınacak. Derneğimizin bünyesindeki arpistler bu oluşumu Türkiye’de gerçekleştirecek.
SanatLog: Bu dernek, Türkiye’de arp sanatının tanıtılmasına ne gibi katkılarda bulundu ve aynı konsept dahilindeki uluslararası derneklerle ne gibi bağlantıları var?
Şirin Pancaroğlu: Şimdiye kadar gerçekleştirdiğimiz etkinlikler arasında farklı mekanlarda konserler var, bu sayede birçok insanı arpın sesiyle tanıştırdık. Bu yıl ağırlıklı olarak AB fonlarını araştırdık, derneğimize bir mekan kazandırmak için çalışıyoruz. Mart ayında yurt dışından bir arp teknisyenini Türkiye’ye davet ettik, Ankara-Eskişehir ve İstanbul’daki arpların bakımı yapıldı. Arp öğrenmeye başlamak isteyenleri henüz bünyemizde ders veremediğimizden arp dersi veren eğitmenlere yönlendiriyoruz. Şu an Avrupa Birliği programlarına başvuru için hazırlanıyoruz, bu süreçte Avrupa’dan birçok dernek, üniversite ve arpistlerle iletişim halindeyiz. Müzisyen üyelerimizin tamamına yakını Dünya Arp Kongresi üyesidir. Ayrıca Avrupa Arp Festivali’ni gerçekleştirmemiz için bizimle irtibata geçildi ve 2012 Avrupa Arp Festivali’ni Türkiye’de gerçekleştirmeyi planlıyoruz.
www.myspace.com/arpsanatidernegi
www.arpsanatidernegi.com
SanatLog: Uluslararası bir sanatçı olarak geniş bir vizyonunuz var. Uluslararası medyada sizin hakkınızda çıkmış yazılar, övgü dolu sözler var. Sanatınızın ve çalışmalarınızın Türkiye’de yeterince ilgi gördüğünü düşünüyor musunuz? Gerçi her türün meraklısı arzu ettiği müzik dalına ulaşıyor ama…
Şirin Pancaroğlu: Ben ilgiden memnunum ama tabii daha iyi olmalı diye düşünüyorum. Büyük bir nüfus var, yaptıklarımız ne kadarına ulaşabiliyor? Ülkenin genel durumundan tabii ki biraz nasibini alıyor, ama kesinlikle tatminsiz bir ortamdan söz edemem. Konserler bunun en önemli göstergesi, genelde salonlar hep dolu. Bu çok güzel bir his tabii.
SanatLog: Sanata ve sanatçıya değer verilmediği, yozlaşmış bir ülkede yaşadığımız düşüncesine katılır mısınız? Tabirimizi mazur görünüz lütfen ama mesela biz sizi yazılı ve elektronik medyada Demet Akalın’dan daha fazla görmek isterdik…
Şirin Pancaroğlu: Demet Akalın kim, tanımıyorum? Sanatçılara değer verilmediğini söyleyemem ama değerlendirme sistemimizde bir sorun var. Kaliteyi anlayamıyoruz. Burada basına önemli bir görev düşüyor ama orada da herkes çok tembel ve çoğu yetersiz…daha çok eleştiri yayınlanmalı, kütür sanat sayfaları daha dolu dolu olmalı, pek çok gazetenin böyle bir sayfası bile yok!! Basın insanların nabzına göre şerbet verdiğini söylüyor, ben bu ülkenin insanlarına basının da verebileceği çok daha iyi şeyler olduğunu düşündüğüm için TV ve gazete ile ilişkimi internet üzerinden bir-iki kültür sayfasıyla sınırlı tutuyorum. Mümkünse, herkese de öyle tavsiye ederim.
Sanatlog: Eğitimci kimliğiniz hakkında SanatLog okuyucularını bilgilendirir misiniz?
Şirin Pancaroğlu: İlk arp dersimi 15 yaşlarımdayken vermiştim. Cenevre’deyken hocam bana yirmi yaşlarında yeni başlayan yetişkin bir öğrenci göndermişti. Öğrenci ilk derse mandallı arpı ve bir de sarı metot ile çıkagelmişti. Kelt arbı geleneğini öğrenmek istiyordu. İlk o zaman farketmiştim, tipik enstrüman dersi formatının öğrenci ile öğretmeni ne denli yakın konumladığını. Yıllar sonra bu “yakınlığın” öğrencinin psikolojisi üzerinde büyük bir rol oynadığını, dışa tamamen kapalı bu eğitim biçiminin olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabileceğini de öğrendim tabii ki. Pedagoji, öğrencilik yıllarımda bir aşamadan sonra ilgimi çekmeye başladı. Eğitim şimdi kariyerimin konserler kadar önemli bir parçası. Çalmadan öğretemeyeceğimi biliyorum. Öğrencime söylediklerimi kendi üzerimde ve sahnede test etmiş olmalıyım. Öte yandan öğretmeden de çalabilirim ancak konser vermek özünde sosyal bir etkinlik değil. Konserler, yekpare bir kitleyle önemli bir paylaşım alanı. Ben ise daha elle tutulur, bireyler arası bir sosyalliğe de gereksinim duyuyorum. Eğitimci faaliyetlerim, bildiklerime yenisini eklerken, mevcut bilgimi de sürekli olarak gözden geçirme olanağını tanıyor bana. Her düzeyde öğrenciden mutlaka birşeyler öğreniyorum. Bu da tabii ki kendi performansıma olumlu yansıyor. Eğitim ve konserlerim arasında böyle bir içiçelik söz konusu. Birini diğeri olmadan düşünemiyorum. Bu faaliyetlerimi şimdilik özel atölyemde sınırlı sayıda öğrenci ile yürütüyorum. Bugüne kadar eğitim üzerine uluslararası bazı yayınlarda makalelerim yayınlandı, konferanslarda sunumlarım oldu, Japonya, Sırbistan ve Slovenya’da masterclass’lar verdim.
SanatLog: Son olarak yeni projelerinizden de bahsedelim isterseniz…
Şirin Pancaroğlu: En yakın planlanan Ceren Necipoğlu anısına yapacağımız anma etkinliği ve albüm projesi, yine bu yıl sanat hayatımın 30. yılı ve bunu güzel bir kutlama konseri ve konsepte uygun yeni albüm ile bir dizi etkinlik yapmayı planladım, birçok yeni ve farklı konser projem var -web sayfamda (sirinpancaroglu.com) duyurulmakta- Ekim’de Fransa’da Türkiye Sezonu kapsamında “Padişahın Arpları” konseri Paris’te tekrarlanacak , -ilk konser 1 Temmuz’da Nantes’de yapıldı-, 2010 İstanbul Avrupa kültür başkenti kapsamında kabul edilen birkaç projem var hayata geçecek olan, arp için bestecilerimize yeni besteler siparişim devam ediyor, Arp Derneği ve etkinlikleri ile ilgili eğitim ve proje çalışmalarımız aktif olarak devam edecek, yeni ve farklı birçok projem var sırasıyla hayata geçecek olan…
SanatLog: Bu keyifli söyleşi için teşekkür ediyoruz efendim.
Şirin Pancaroğlu: Ben teşekkür ederim.
**********
Söyleşi Soruları: Hakan Bilge (sinefil78) ve Operadaki Sessizlik
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge (sinefil78)
**********
Ek Bilgi ve Notlar:
Şirin Pancaroğlu’nun XIII-21 Baroque Nomade’in müzik yönetmeni Jean-Christophe Frisch ile birlikte geliştirdiği yeni projesi, 1 Temmuz’da Fransa’nın Nantes şehrinde Festival de Printemps des Arts’da büyük bir beğeniyle gerçekleştirildi. Osmanlı Çeng’i ve Avrupa’daki kardeş çalgısı, arpa doppia’nın etrafında kurgulanmış, kültürlerarası bir müzik diyaloğu, yolculuk, hayal…. Proje, Fransa’da 2009 resmi Türk Kültürel Sezonu etkinlikleri kapsamında desteklenmekte.
Konserin tekrarı, 8 Ekim 2009′da Paris’te Petit Palais’te ve 18 Nisan 2010′da İstanbul Cemal Reşit Rey’de müzikseverlerle buluşmaya devam edecek…
1 Temmuz Fransa Nantes Konserinden 6 dakikalık görüntüye bu adresten, fotoğraflara ise şu adresten ulaşılabilir.
**********
Söyleşi için aracı olan ve Telveten’i SanatLog’a ulaştıran Prodüktör Şule Uslutekin Hanımefendi’ye teşekkürü bir borç biliriz.
Tarantella; Örümcek Dansı
Haziran 13, 2009 by admin
Filed under Büyük Besteciler, Film Müzikleri, Klasik Müzik, Manşet, Müzik, Sanat
“Addó ti pizzicó la tarantella?
Sotto la putia de la’unnela”(Söyle örümcek nerenden ısırdı?
Eteğimin kıvrımının tam altından)
Bir varmış bir yokmuş. Çok çok eski zamanlarda bir kilisenin bahçesinde genç erkek ve kızlar hem dansedip hem şarkı söylüyorlarmış. Fakat kilisenin rahibi gürültü nedeniyle o kadar kızmış ki; Tanrı’ya yakarmış. Ceza olarak gençlerin hiç durmamacasına tüm bir yıl dansetmesini istemiş. Tanrı isteğini kabul etmiş. Zavallı gençler, soğuk sıcak demeden tüm hava şartlarında, canları yanmadan, hastalanmadan dans etmeye başlamışlar. Kendilerini o kadar kaybetmişler ki üzerlerindeki giysileri paçavraya dönmüş. Bu histerik durum (ki o zamanlar St. Vitus dansı deniyormuş) bir salgına dönüşmüş; insanlar deliler gibi orada burada dans etmeye başlamışlar. Ancak bir yılın bitiminde durabilmişler.
Bu hikaye, 1374 yılından kalma bir dini öykü. Tanımlara göre, Tarantella’nın bahsedildiği ilk metinlerden biri olarak kabul görüyor. Her folklorik öğe gibi; biri farkedip yazılı hale getirilinceye kadar var olup olmadığı bilinmeyen bu dansın kökeni belki de daha eskilere dayanmaktadır.
Tarantism (Tarantismo); tarantula ısırığına verilen cevap sonucu oluşan bir hastalık. 500 yıldır özellikle Güney Avrupa’nın tıbbi litaratür, müzik ve folklordeki güçlü yansımaları, bu fenomeni ciddiye almamız için yeterlidir. Hastalık, dans ve bu bölgede sık bulunan örümcekler isimlerini Güney İtalya’daki Taranto şehrinden almıştır. Dolayısıyla lokal halk, hastalığın Dr. Pietro Matthiole tarafından ilk defa 1370 yılında Siena’da tanımlamasından çok çok önce tarantismi bilmekteydiler.
Hastalığa neden olan ısırığın hangi örümcekten geldiği konusunda yanlış bilgiler mevcuttur. Gerçek sorumlu, Taranto bölgesinde ve Akdeniz bölgelerinde yaygın olan Kurt Örümceği, Lycosa Tarentula’dır.
Bu kıllı şirin yaratığın zehrine karşı bir bağışıklık ya da ilaç geliştirilememiştir. Hastalar, genel vücut ağrısı, şişme, paralizi (felç), kas seyirmesi, bulantı, kusma, çarpıntı, delirium (algı durum bozukluğunun görüldüğü psikotik bir süreç), priapizm (geçmeyen ereksiyon), teşhircilik ve melankolik depresyonun dahil olduğu değişik klinik tablolarda görünebilir (ref. Dr. Zvonimir Maretic, Medicinski Centar in Pula, Hırvatistan).
“Birçokları, tarantula zehrinin niteliğinin gün be gün ya da saat saat değiştiğine inanır. Bunun nedeni ısırılan kişinin hareketlerindeki değişkenliktir. Bazısı şarkı söyler, diğerleri güler, diğerleri hıçkırır, diğerleri durmamacasına tekrar ağlar; Bazıları uyur diğerleri ise hiç uyuyamaz; kimisi kusar, kimisi terler ya da titrer; diğerleri devamlı kabuslar görür veya kudurma, öfke veya şiddete kapılır.Bu zehir değişik renklere karşı düşkünlüğü de uyarır; bu nedenle bazısı kırmızıya düşkünlük gösterir, diğerleri yeşile veya sarıya. Bazı vakalarda bu hastalık 40-50 yıl sürebilir. Çok eskiden beri söylenegelen müziğin tarantula zehrini tedavi edebildiğidir; etkilenmiş kişinin ruhunu uyandırır ve onu sarsarak kendine getirir.” Antoine Furetiére, Dictionnaire Universel, 1690
Bilimsel olarak bakıldığında, tarantula zehrinin tarantizme neden olan zehirden sorumlu olamayacağı aşikardır. Çünkü ısırığı, insanda kaşıntıdan daha fazla bir his uyandırmaz (Bu kıllı dev örümceğin tehlikesi dişleridir). Genelde tarantizm vakalarının tarlalarda veya hasat dönemlerinde sıklaşması, okları bölgede sıkça bulunan başka bir zehirli örümcek üzerine odaklıyor: Latrodectus tredecim guttatus.
Yani bildiğimiz karadul! İşte bu örümceğin zehri, bahsedilen semptomlara neden olabileceği gibi ölüme bile sebebiyet verebilir. Bazı belgesellerde bu örümcek tarafından ısırılan kişilerin, yaşadığı tecrübeleri anlatışına tanık olmuşsunuzdur belki. Benim en çok hatırladığım bir kadın, ölmeyi dileyecek kadar acı çektiğini, tüm vücudunun sızım sızım sızladığını ve şuurunu kaybedecek raddeye geldiğini anlatmıştı. Ben yine de tarantizm vakalarının birkaçının (kadın hasta çoğunluğunu da göz önüne alarak) basit bir histeri krizi olduğunu düşünmekteyim. Evlenme çağına gelmiş arzulu bir kadının saçını başını dağıtarak yerlerde sürünmesi, üstünü başını yırtarak çığlıklar atması, bu tanıyı düşündürüyor. Üstelik bu krizi müzik ve dans eşliğinde atlatmış ve içinde kompleks olmuş sorunlardan deşarj olmuştur. Oh ne güzel!
Eski dönemlerde, modern reanimasyon teknikleri olmadığı için alternatif tıp yöntemlerinin benimsenmesi işten bile değildir. Nihayetinde müzikle terapi denen, günümüzde de uygulanan yöntem çok eskilerden beri uygulanmaktaydı. İşte “Tarantella” dediğimiz bu terapi yönteminin kökleri toprak kültüne kadar dayanmaktadır. Hristiyanlık öncesi tarihlerde, müziğin çeşitli eylemlerde bir araç olarak kullanılması yaygındı. Ayinlerin kökeni de buradan gelir. Çoktanrılı Roma’da, Bacchus (Yunanca karşl. Dionysus) kültüne özellikle değinmek istiyorum. Yine toprak kültüne bağlı bu şarap tanrısının yandaşları, ayinsel çılgınlık ve “ecstasy” denen durumu tanımlayacak hareketlerde bulunurlardı. Şarap veya başka uyarıcı otlar, girdikleri nörotik tabloyu kolaylaştırırdı. Bacchus rahibeleri, Bacchaeler, yılın belirli dönmelerinde, şarap festivalinde (Bacchanalia’da), yarı çıplak halde kendilerinden geçerek ayinler düzenlerlerdi (Bacchus kültünün üyelerinin çoğunlukla kadın olduğuna dikkat edin). Tüm vücutlarını şarapla yıkar, yapraklara bulanır; ellerindeki def, zil ve maşalarla müzik yaparlardı. Bu kendinden geçmişlik hali (histerik kriz?) bazen ölümcül sonuçlar doğurabilirdi (Yunan mitolojisinde bu rahibeler, yollarına çıkan yarı-tanrı ozan Orfeus’yu parçalarlar ve kafasını denize atarlar). Bazen Bacchanalia ayinlerinde kadehte kan içildiği rivayet olunurdu (şarap kana benzer; ya da gerçekten kan içiyorlardı). Vampirizmin temelleri de buralara kadar uzatılır zaten. Bazen Bacchus’un kendisi de vampir dişli ve boynuzlu olarak tasvir edilir (aslında boynuz bereket sembolüdür). Roma topraklarına Hristiyanlığın gelmesiyle (İtalyanlar koyu Katoliklerdir) bu dinin karşısında duran tüm rakip inançlar tehdit unsuru olarak algılandı. Toprak bereketine bağlı kültlerin tanrıları (Bacchus ve özellikle keçi tanrı Pan) demonlaştırıldı (Şeytan figürünün çıkışı bu tanrılardır). Bu da yetmedi, toprak kültüne bağlı kalan köylüler de etiketlendi: Villain (kötü karakter). Bu terimin kökeni “village” köy demektir. Neyse, tarantellada da bu toprak kültünün etkilerini görmekteyiz. Genellikle köylüler tarafından tarlada icra edilmesi, dansın ve müziğin Bacchanalia’dan miras unsurlar taşıması, ve özellikle toprak üzerinde yalınayak gerçekleştirilmesi (toprakla yakın temas kurulması) bu savı destekler niteliktedir. Tarantella-Scalza, yalınayak tarantella demektir. Yalınayak yapılan dansla ritm ve duygular daha iyi ifade edilir. Dansa eşlik eden müzikte genelde değişmeyen bazı enstrümanlar kullanılır. Bunlar def (tamburello, tamorra), kastanyet, ritm gitar (Chitarra battente), diyatonik harp (Organetto diatonico) veya bir çeşit gayda olan Zampogna’dır. Zampogna ve Organetto ses olarak birbirine çok benzer (ikisi de polifoniktir) ve birbirlerinin yerine kullanılabilir. Tabii ki nihayetinde vokal en önemli enstrümandır. Bazı temsillerde dansçılara, iblis maskesi takan ve Bacchus’u simgeleyen bir dansçı da eklenir.
Dansın birden çok telaffuzu vardır: Tarentule, Tarantel, Tarentelle ve Tarantelle. Belli başlı türleri ise şunlardır:
Tammuriata: Def (tamburin) eşliğinde yapılan dans demektir. Ritm oldukça enerjiktir ve eller, kollar ve vücudun üst bölümünün ritmik hareketleriyle icra edilir. Şarkı sözleri, dansın içeriği ve jestler oldukça erotik olduğu için dini çevrelerce pek iyi karşılanmamış olan dansın kökeni Napoli’dir.
Gargano Tarantella: Gargano, İtalya’nın güney doğusunda bir yarımadadır. Yüzyıllardan beri tarlalarda çalışan işçiler tarafından icra edilen bu dansa, ritm gitarla çalınan serenad benzeri bir müzik eşlik eder. Çift olarak yapılan dansta erkek eşinin etrafında dolaşır, onu tavlamaya çalışır. Bu arada sadece ellerle değil bacak hareketleri ve sıçramalarla da dansı süsler. İndirmek için (bütün müzik parçalarını, sağ tıklayıp “hedefi farklı kaydet”e basarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz): tarantella del gargano
Pizzica: Bu kelimenin kökeni iğne (pizzicare) dir. Sözcük, dansın örümcek ısırığının terapisinde kullanıldığına işaret eder. İndirmek için: pizzica
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
İşin garip tarafı müziğin karakteri de ısırığa veya böcek sokmasına benzer. İtalya’nın Salento bölgesi çıkışlı olduğundan genel olarak Pizzica Salentina olarak tellafuz edilen dansın birkaç şekli vardır:
Pizzica Taranta: Asıl terapi dansıdır. Örümcek ısırığından hastalanan kişinin etrafında tercihan bir halka oluşturulur. Enstrümanlar değişebildiği gibi genelde icracılar renkli kıyafetler ve kurdeleler takınırlar (hastaların değişik renklere değişik tepkiler verdiğini hatırlayın). Ellerinde kılıç, su testisi, yelpaze veya ayna bulunabilir. Amaç dans edip şarkı söyleyerek hastayı tedavi etmektir. Eğer zehirin etkisi kişide melankoli uyandırdıysa, tam aksi davranışlarda bulunulur. Yani yüksek enerjili müzikte hızla dansedilir ve kişiye uyarıcı objeler ve renkler gösterilir (msl kırmızı). Eğer zehir kişide ajitasyon ve aşırılık uyandırdıysa, terapi için kullanılan müziğin temposu düşürülür; hastaya mavi gibi sakinleştirici renkler gösterilir. Bu terapi günlerce sürebilir. Bazılarına göre, ısırıktan sorumlu örümcek ölesiye kadar sürdürülmelidir. Her ne kadar din dışı görünse de, dans esnasında hastanın iyileşmesi için azizlere yakarılır.
Pizzica de Core: Kutlama dansıdır ve genelde aile toplantılarında, düğünlerde ve özel günlerde icra edilir.
Pizzica Scherma (bıçak dansı): Bizim kılıç kalkan oyunumuza benzeyen, genelde erkekler arasında yapılan bir danstır. Def çalan erkek çalgıcıların eşliğinde, ellerinde küçük bıçaklar olan köylüler veya tüccarlar, gururlarını gösterircesine dans ederler, yapılan anlaşmaları kutlarlar. Bu anlamda, panayır veya pazar kutlamalarında bereketi kutsamak için yapıldığını düşünmek zor olmayacaktır. 23 Nisan Çocuk Şenliği’nden aşina olduğumuz bir danstır.
Tarantellanın, kalıbı aynı kalmak üzere bölgelere göre değişik versiyonları vardır; En çok bilinen ve kulağa aşina geleni Napoli kaynaklı Napoliten Tarantella’dır (İndirmek için: napoletana tarantella).
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Conco d’Ora da denilen Sicilya adası çıkışlı Sicilian Tarantella (İndirmek için: sicilian tarantella
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
), Napoliten akrabasından oldukça farklıdır. Çizmenin parmak ucundaki Kalabriya bölgesi çıkışlı Tarantella Calabrese (İndirmek için: tarantella calabrese) yine değişik bir versiyondur.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Tarantella için sayısız örnekten bazıları:
*Mendelssohn Opus 102 No.3
*Franz Liszt Symphony No. 3 in D, D 200 final bölümü
*Frédéric Chopin Tarentelle (Opus 43) (İndirmek için: tarentelle opus 43), özellikle sol el partisyonu dansın enerjisini yansıtacak şekilde, bir örümcek hareketine benzeterek yazılmıştır
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
*Rossini’den “La Danza” bir Napoliten tarantelladır
*Tchaikovsky İtalyan Kapriçyosu’nun finali
*Yine Tchaikovsky’den Fındıkkıran bale süiti: 2. Perde, Sahne III, No.14 Pas de Deux: Adagio (Şeker perisi ve kavalyesinin dansı) Variation I (erkek dansçı için) Tarantella
*Sergei Rachmaninoff 2 piyano için 2 No’lu süiti, Op 17 finali
*Claude Debussy “Danse” bir Tarantelladır
*Interview with the Vampire filminin soundtrackinde 3. parça “Lestat’ın Tarantella’sı”
*The Godfather III soundtrackindeki Sicilya Potpuri’sinde Tarantella vardır
*Harry Potter’da “Tarantallegra” büyüsü (büyü uygulanan kişinin bacaklarının kontrolsüz bir biçimde hızla hareket etmesine sebep olur -tıpkı sözü edilen dans gibi)
*Imprimatur romanı bir tarantella ekseninde kurgulanmıştır.
Özellikle en sondaki örnek üzerine eğilmek istiyorum. Araştırmacı gazeteci karı koca yazarların (özellikle 17. yy üzerinde uzmanlaşmış bir müzikolog olan Francesco Sorti ile filoloji ve din tarihi uzmanı Rita Monaldi) bu eseri; Tarantella ve etrafı hakkında eşi bulunmaz bilgiler veriyor (Imprimatur, Rita Monaldi ve Francesco Sorti. Literatür yayınları 2004). Kitabın arka kapağındaki kılıfta, romanda sözü geçen Barok müziklerin bulunduğu CD, okurların kulağına da hitap etmeyi amaçlıyor. Olayların geçtiği handa, kulaklara devamlı misafir olan bu rondo, karakterlerden biri olan gitarist Robert de Visée’nin enstrümanından çıkıyor (bu arada çok ilginçtir; de Visée hayali bir kahraman değildir. Bir barok lavtisttir. Bu romanı okuduktan sonra eserlerini edinmiştim). Sürprizi açık etmemek için şarkının ne anlama geldiğini söylemiyorum ama bu enigmatik ezgi isminin anlamını tam olarak karşılıyor: Les Baricades Mistérieuses / Gizemli Barikatlar (İndirmek için: les baricades mistérieuses).
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Romanın başkarakteri olan kastrat din adamı tarafından açıklandığı üzere bu eser, sanıldığının aksine saray organisti Francois Couperin’e ait değildir. Bu beste Kircher’indir!
Athanasius Kircher (160?-1680): Alman kökenli efsanevi bir rahip bilimadamıdır. Zamanında o kadar ünlüymüş ki gerçekleştirdiği çok çeşitli yapıtlar, verdiği eserler ve tasarımları ile Leonardo da Vinci’nin rakibi olarak görülürmüş. Günümüzde de okkült öğretilere düşkün olan bazı araştırmacıların baş tacı ettiği bir bilimadamıdır. Mısır hiyeroglifleri üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu yayınladığı eserlerler Mısırbilimi (Egyptology) alanında yapı taşı görevi görmektedir. Ayrıca manyetizma üzerine gerçekleştirdiği yapıtları çok konuşulmuş, günümüzde de araştırmacıların göz bebeği olmuştur. Bu çok yönlü adam (sıfat bulmakta güçlük çektiğimden basitçe adam dedim), müzik ve onun etkileri üzerine de araştırmalar yapmıştır. Bakalım, tarantula zehiriyle etkilenmiş hastaların müzik dışında hiçbir şeyle tedavi edilemeyeceğini belirttiği eserinde, Tarantella hakkında neler söylemiş:
“Nasıl ki bir enstrüman bir vakaya güzel ve uygunsa ve diğeri başka vaka için hoş karşılanıyorsa; bu örümceklerin veya insanların natürü ve görünümü gibi özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu yüzden, bir tarantula türü veya diğeri tarafından ısırılan veya sokulan kişi için uygun müzik türünü veya şarkıyı seçmek gerekir. Nitekim Melankoli tarantulası tarafından yaralanan kişi uyuşuk, ağırkanlı ve uykulu bir hale gelir. Eğer asabi tür tarafından ısırılmışsa, bu onu kızgın, değişken, huzursuz, öfkeli ve cinayete meyilli yapar. Bu yüzden yaralı kişiye, belirli bir ton veya müziğin uygun olduğu konusunda karara varılmalıdır.
Bu suretle; melankolik olan ya da bu tür gizli bir zehiri barındıran tarantula tarafından sokulan kişi; nazik yaylılardan çok, trompet ve davul gibi yüksek sesli çalgıların gürültüsüyle uyarılır.
Nitekim, Taranto’dan gelen bir yazıda; davul, tambur, silah sesi, trompet ve buna benzer yüksek sesli enstrümanlar dışındaki çalgılarla asla dansa ikna edilemeyen, zehirlenmiş bir bakire rapor edilmiştir.
Asabi, aksi ve kudurmuş vakalar ise; onların havai ve kolay etkilenen ruhlarına cevap oluşturan; gitar, keman, lut, harpsikord ve benzeri enstrümanların cezbedici sesleriyle, hızla ve kolaylıkla tedavi edilirler.”
Athanasius Kircher
Magnes, sive De Arte Magnetica
Roma, 1641
Özellikle “Romantik Dönem”deki milliyetçiliğe dönüş modasıyla klasik müzik eserlerinde çokça yer alan Tarantella kalıbı hakkındaki yazıma son verirken, bu dansın içinin boşaltılarak önemsiz hale getirildiğini üzülerek belirtiyorum. Artık İtalyan düğünlerinde çalınan tempolu bir dans müziği olmaktan öteye gidemeyen Tarantella, barındırdığı muamma, toprak kültü ve manyetizma unsurlarıyla yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Eğer ilginizi çeker de tecrübe etmek isterseniz; halk çalgıcıları tarafından icra edilen etnik yorumları değil, antik veya barok müzik yapan grupların klasik müzik enstrümanlarıyla gerçekleştirdiği yorumları tercih etmenizi öneririm.
Yazan: Wherearethevelvets
Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (2) – Alfred Hitchcock & Bernard Herrmann
Nisan 24, 2009 by admin
Filed under Büyük Besteciler, Film Müzikleri, Klasik Filmler, Manşet, Müzik, Sanat, Sinema
Hatırlayacağınız gibi Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (1) adlı yazımda, asıl amacı görsel anlatımı desteklemek olan, film esnasında sıradan izleyiciler tarafından dinlenmeyen, umursanmayan film müziklerinin işlevinden, algısal bütünlük açısından öneminden ayrıntılı bir şekilde bahsetmiş; hatta kimi durumlarda müziğin filmin önüne geçebileceğini Steven Spielberg- John Williams ikilisini örnek vererek müzik yapımcısının başarısının, filmin yönetmeninin başarısını nasıl tetiklediğini sizlere anlatmaya çalışmıştım. Bu kısa anımsatmadan sonra size bahsetmek istediğim bir başka ikili Alfred Hitchcock ve Bernard Herrmann…
İnsanı paradoksal mizah anlayışıyla meraklandırıp gerilim dünyasının içine alan ve düşündürücü olduğu kadar şaşırtıcı bir sona sürükleyen, “thriller” sinemasının duayeni İngiliz yönetmen Sir Alfred Hitchcock… Ve onun pek çok filminin müziğine imza atmış olan, gerilim müziklerinin yanında caz partisyonları (Taxi Driver: Kendisinin son çalışması) gibi ilginç denemeleri olan, başta Hitchcock olmak üzere birçok yönetmenin (Brian De Palma, Martin Scorsese, Fred Zinnemann…) kompozitörlüğü yapan, Hollywood dünyasının en çok aranan müzik yapımcılarından Bernard Herrmann… İşte bu iki dâhi insan birleşince, izleyicide anlık etkiyle kalıcı iz bırakan mükemmel bir sinema şöleni karşınıza çıkıyor.
Açıkçası Hitchcock’un filmlerini bir “puzzle”a benzetebiliriz: Düşünün, elinizde birçok ipucu var; ama puzzle’ın parçaları eksik ve sözkonusu parçalar da hep birbirine benzemekte… Bu durum biraz sıkıcı olduğu kadar, merakınızı ve sabrınızı zorladığını da hissedebilirsiniz. İşte bu durumun senaryo versiyonu: Hitchcock’u “Hitchcock” yapan gerilim manevrasıdır. Bu onun vazgeçilmez özelliğidir… İşte bu noktada, birçok Hitchcock filminin vazgeçilmezi Herrmann’ın arpej girdaplarıyla stringlerinin daha da anlam kazandığı film müziklerini eklediğimizde, puzzle’ın ana temasını anlamak ve parçalarını birleştirmek daha da sürükleyici bir hâl almaya başlamaktadır. Bunun üzerine direkt olarak aklıma ilk gelen Hitchcock’un Vertigo (1958, Yükseklik Korkusu) ve Psycho (1960, Sapık) filmlerine kısaca bir bakalım:
Vertigo’daki arpej girdaplarında, gerilimi, aşkı, hüznü… sırasıyla izleyiciye o anı yaşatan Herrmann, Psycho’daki meşhur duş sahnesini çığlık atan stringleriyle hafızalara kazımayı başarmıştır… Yaklaşık kırk beş saniyelik bu meşhur duş sahnesi için Hitchcock, yetmiş ayrı plan kullansa da Herrmann’ın senaryo için bestelediği müziği dinledikten sonra şekillendiği söylenmektedir. Bu kırk beş saniyelik karenin bu derece etkileyici olması dâhice olsa gerek, değil mi? Psycho ile özdeşleşen bu thriller müziği halen kulaklarımızdadır ayrıca. İşte bu bahsettiklerim, bir önceki yazımda da belirttiğim, müziğin sahne ve repliklerle ilişkisini somutlaştırmaktadır. Sonuç olarak, bu noktadan da anlaşılacağı gibi seyirciye karakterdeki aşinalık ve farklılık duygusunu yaşatan farklı sahnelerdeki herhangi bir karakterin temasıyla olan uyumunu müzikle anlayarak yaşaması, seyircinin dikkatli olması açısından önemlidir.
Bernard Herrmann’ın 1955 yılındaki The Trouble With Harry (Harry’nin Derdi) adlı filmle Hitchcock ortaklığı başlamış olup bu ortaklık 1964 yılındaki Marnie (Hırsız Kız) adlı filme kadar sürecektir. Belki en önemlisi diyebileceklerimiz Vertigo, North By Northwest (1959, Gizli Teşkilat) ve Psycho filmlerinin müzikleriyle Herrmann, daha çok ün kazanmıştır. Ayrıca belirtmek isterim ki, Herrmann, Hitchcock’un The Birds (1963, Kuşlar) adlı filminde özel kuş sesi efektleriyle, sinemada ses dizaynı ve kurgusu alanında da bir ilke imza atmıştır.
Başlıca Hitchcock-Herrmann filmleri:
The Trouble With Harry – 1955
The Man Who Knew Too Much – 1956
The Wrong Man – 1957
Vertigo – 1958
North By Northwest – 1959
Psycho – 1960
The Birds – 1963
Marnie – 1964
Yazan: Melike Karagül

































