SanatLog-Fazilet Çulha Röportajı

BİZDEN BAŞKA KİMSE ÇEKEMEZ

Karşı yaka memleket,

Sesleniyorum Varna’dan,

İşitiyor musun,

Memet, Memet.

Karadeniz akıyor durmadan,

Deli hasret, deli hasret,

Oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun,

Memet!.. Memet!..

Nâzım Hikmet’in beni duygulandıran şiirlerinden birisidir bu; diğeri ise “Mavi Liman” şiiridir. müthiş yorumlar o şiiri: “Çok Yorgunum Beni Bekleme Kaptan, Seyir Defterini Başkası Yazsın …” diye başlar. Bu iki şiir sanırım hem Nâzım Hikmet’in, hem de aslında birçoğumuzun hayatında çok önemli bir anlama sahiptir. O yüzden, bu şiirin “Karşı Yaka Memleket” diye bir kitaptan sonra Nâzım’ın hayatını anlatan bir filme kaynaklık edecek olması oldukça ilginçti. yaklaşık altı yıl kadar önce bana Nâzım’ın hayatını anlatan bir senaryo yazdığını söylediğinde ortaya nasıl bir şey çıkacağını merak etmiştim. Fazilet’le üniversitede okuduğumuz zamanlardan beri tanışırız. Daha önce yazdığı birkaç kitabı da okuma imkânı bulmuştum. Ama Nâzım’ın hayatını filme almak istemesi oldukça iddialı bir projeydi. Çok yakından olmasa da gerek zaman zaman Fazilet’le yaptığımız görüşmelerden, gerekse ortak arkadaşlarımızdan bazıları vasıtasıyla projenin gelişiminden haberdardım. Tabii Bakanlığı’nın projeyi ilk başlarda desteklemesine şaşırmadığımı söyleyemem. Ama sonraları bazı pürüzler ortaya çıkmaya başladı ve çok da uzun olmayan bir süre önce Bakanlığı’nın projenin yapım aşamasını desteklemediğini öğrendim. Bunun üzerine, hem projenin ilk aşamaları, hem de sonraki gelişimi hakkında Fazilet Çulha’yla bir yapmanın en azından konuyla ilgilenen insanlar açısından yararlı olacağını düşündüm.

Nâzım Hikmet’le ilgili bir film projesi nasıl ortaya çıktı, Nâzım’ın hayatını filme almaya ne zaman karar verdin?

Nâzım yaklaşık elliye yakın ülkede ders kitaplarında okutuluyor, Türkiye’ye dair en çok bilinen üç kişiden biridir Nâzım. Türkiye adına bir şey yapmaksa derdiniz Nâzım’a sahip çıkılması gerekiyor. Hayır, kültür sanat adına, şiir adına, roman adına bir şey yapmanız gerekiyorsa gene sahip çıkmanız gerekiyor.

Projenin çok öncelere giden bir arka planı var. Hep düşündüğüm, yapmayı planladığım bir şeydi. Ama hani belli bir zamandır, gününün gelmesidir. Benim için o gün, Kemal Anadol’un “Karşı Yaka Memleket” kitabını okuduğum gündü: 23 Mayıs 2003

Kemal Anadol’un “Büyük Ayrılık” diye bir kitabı vardır. Ege’deki Rum mübadele dönemini anlatır. 1920’ye kadar olan dönemi. Gerçekten çok iyi bir çalışmadır, çok önemli bir kitaptır, iki yıl üzerinde çalıştığını söylemişti. Bizim Kemal Anadol’la tanışıklığımız çok eskilere dayanır. Peş peşe okudum “Büyük Ayrılık” ve “Karşı Yaka Memleket”i.

Bazı kitaplar vardır, mesela benim okuduğum birkaç kitap vardır: Eva Siyau’nun “Çin, Hayatım, Hayallerim”i vardır, Oriana Fallaci’nin “Bir İnsan”ı vardır. İşte “Büyük Ayrılık” vardır. Mesela bu kitaplarda, “Bir dakika benim eve gitmem lâzım,” dedim.

Zaten hep kafamda olan, böyle kıyamet koparan bir konuydu o dönem ve Nâzım. Ama bu kitap beni o anlamda tetikledi. Kitabı okuduktan sonra bu düşüncemi söyledim Kemal Anadol’a. Dedim ki, “Kemal, bunun ikisi de kocaman bir film.” Daha sonra “Karşı Yaka Memleket”le ilgili bir çalışma yapacağımı ve bunu senaryolaştıracağımı söyledim. Birkaç kişinin daha okuduktan sonra bu tür şeyler söylediğini ifade etti. Daha sonra ben çalışmaya başladım. “Olmaz Fazilet, destek bulamazsın,” dedi. “Ben pazarlığımı yapıp öyle işe başlamıyorum. Yaparım, ha çok para bulamadım, çekemedim, bilemem. Ama ben bunu yapmak istiyorum,” dedim. Ben çalışmamı yaptım, bakanlığa müracaat ettim, “Fazilet boşuna müracaat ediyorsun,” dedi. Proje kabul edildi. “Onaylanmaz, Fazilet,” dedi. Proje onaylandı. Proje onaylandıktan sonra çalışmaya başladım ve kitabıyla ilgili de yetki istedim. Hiç tereddütsüz verdi tabii. Daha sonra Atilla Koç zamanında Bulgaristan’a gittim. Almanya’ya arkadaşlar gittiler, görüşmeler yapıldı, belli anlaşmalar yapıldı. 2007 senesinde Bulgaristan’la ortaklık anlaşması yaptık.

Ondan önce projenin Kültür Bakanlığı’ndaki serüvenine değin istersen biraz.

Kemal Anadol’un kitabını okuduktan sonra o güne kadar okuduklarımı yeni baştan masaya koydum. Bildiklerimi yeniden gözden geçirdim. Kimlerle birlikte yapabileceğimi düşündüm. Çünkü, bir şeyi çok iyi biliyorum; bu tür işler, yani ciddi çalışmalar, ciddi projeler ekip işidir. Hiç kimse tek başını her şeyi çözemez. Hele ki böyle bir proje, bu kadar ciddi bir dönemi anlatmaya kalkmak çok ciddi katkılarla, çok ciddi çalışmalarla olacaktı. Aşağı yukarı bir yıllık bir çalışma dönemim oldu. Bir yıllık bir çalışma döneminin sonunda 2004’ün Kasım ayıydı, 27’siydi sanıyorum, Kültür Bakanlığı’na proje başvurusu yapmaya karar verdim.

27 Kasım gecesi ve sabahı başvuru formunun maddelerini çalışmaya başladım, yazmaya başladım. Sabaha karşı Ankara’ya faks çektim. Fakat, daha sonra tekrar baktığımda “Elden teslim edilecektir” notunu gördüm. Ve, olmadığını, bir sonraki döneme kaldığını düşünürken, aşağı yukarı 10 gün sonra falan bir telefon geldi, “Çok acele Ankara’yı ara,” diye. Dairesi’ndeydi o zaman Ali Kütük. Aradım, “Beni aramışsınız,” dedim.

Çarşamba günüydü beni aradığı gün. “Fazilet Çulha, başvuruların eksik, pazartesi onları tamamla,” dedi. Ben bütün ukalalığımla, “Ama bir ay değil mi, eksikleri tamamlama süresi,” dedim. “Şansını zorlama,” dedi, “proje başvuruları için süre yok. Senin 28 Kasım’da tamamını yapmış olman gerekiyordu. Ancak, proje çok önemli bir proje, onun için özel bir durum yapıyoruz. Bir ay yapım için eksikleri tamamlama süresidir. Pazartesi günü gel ve bunları tamamlama,” dedi. Ve ben pazartesi günü Ankara’ya gittim, dosyayı tamamladım, döndüm; kısa bir süre sonra da projeyle bizzat Sayın Bakan’ın –Erkan Mumcu o sırada Kültür Bakanı- ekseninde Nâzım olan bir proje olduğu için ilgilendiğini ve önemsediğini söylediler. Ve çok kısa bir süre sonra da projenin ön elemeden geçtiğini öğrendim. 22 Şubat’ta desteklenen projeler açıklanacaktı. 15 Şubat benim doğum günüm. Sürekli telefon geldi bana. Ve hep aynı şey: “Haberin var mı, Erkan Mumcu istifa etti.” 22 Şubat’ta açıklanacağı söylenen sonuçlar, yeni Bakan Atilla Koç’un gelmesiyle ertelendi. Bunların yeniden gözden geçeceği söylendi. Sanıyorum Nisan sonu ya da Mayıs başıydı sonuçlar açıklandı. Onaylanan 21 projeden birisi buydu. 4 projeye en yüksek proje desteği verildi. Birisi işte bizim projemizdi. O zaman 20 bin lira aldık. 2005 senesiydi.

Ondan sonraki dönem tabii artık çok ciddiydi. Yani moral olarak da bizi tetikleyen bir şeydi bu. Çok geniş bir kadroyla çalışmaya başladık. Çok fazla kaynağa yöneldik.

Senaryo Nâzım’ın cezaevinden çıkışı, kaçışı, kaçtıktan sonraki serüvenini de kapsadığı için 5 ülkede araştırma yapmak gerekiyordu. Türkiye, Fransa, Almanya, Bulgaristan ve elbette Sovyetler’de.

Projenin benim açımdan ağırlı bölümü, Türkiye’den sonraki bölümü Bulgaristan. Çünkü, Nâzım Türkiye’den kaçmak zorunda kaldıktan sonra ilk resmi daveti Bulgaristan’dan alıyor. Ve Bulgaristan’da o dönem dil ve din yasağının en ağır olduğu dönem. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçün en yoğun olduğu dönem. Göç yüz bine dayanıyor. Ve Bulgaristan da tabii çökme noktasına geliyor. O noktada Nâzım Bulgaristan’a davet ediliyor ve bir süre orada kalıyor. Köy gezileri yapıyor. Dil yasağının ve din yasağının kırılması noktasında, özellikle dil yasağının, yani Türk okullarının yeniden açılması, Türkçe eğitimin başlaması ve dini baskıların ülke ideolojisine rağmen rahatlaması noktasında çok ciddi görüşmeler yapıyor.

Nâzım 1951 Haziran’ında kaçıyor ve çok kısa bir zaman sonra da Bulgaristan’a geçiyor. Temmuz, Ağustos gibi. Daha sonra Nâzım tekrar Bulgaristan’a gidiyor. Ve, çok ilginç, Nâzım’ı herkes tanıyor orada. Zaten ders kitaplarında okutuluyor. Mesela, Nâzım Bulgaristan’a geldiğinde ona çiçek veren adam hayatta ve şu anda üniversitede öğretim görevlisi.

Yine, Nâzım Bulgaristan’a ilk gittiğinde o zaman partili olan ve Nâzım’ı karşılamakla görevlendirilen kişiler hâlâ hayattalar. Hepsinin de hafızası gayet iyi ve o gün uçaktan inenleri, Nâzım’ı birebir anlatıyorlar.

Tabii çok ciddi sözlü tarih araştırması yaptık. Mesela, Bulgaristan’da olsun, Bulgaristan’dan Bursa’ya göçenlerle olsun çok uzun, birkaç ayı bulan görüşmeler yaptık.

Yani sadece Nâzım’la ilgili yazılı kaynaklara değil, sözlü kaynaklara da başvurdun. Onu yakından tanımış insanların yanı sıra, halktan vatandaşlarla da gidip görüştün, konuştun. Hem Bulgaristan’da, hem de Türkiye’de. Peki kimlerle görüştün, bu insanlarla ne gibi bir diyaloğunuz oldu?

Başlangıçta aldığımız destekten kaynaklanan moralle biz çok rahat gittik Bulgaristan’a. Oradaki görüşmelerde çok güzel şeyler yaşadık. O zaman Cumhurbaşkanı’nın danışmanı olan Maya Wapzarova -ki dedesi Nâzım’ın arkadaşıymış- aynı zamanda sinemacı. Ve Balkan Film Festivali’nde jüri başkanlığı ve jüri üyeliği yapmış. Çok sayıda belgeseli olan ve bilinen de bir isim. Maya, Bulgaristan çekimleri için, Bulgaristan için projenin danışmanlığını kendi gönüllü olarak üstlenmek istedi. Mesela, bizim zamanımızda çok da heyecanla okuduğumuz Ivanka Gripçeva’nın kitapları vardı. Bu projede Bulgaristan’da 2. yönetmenlik için hiçbir talebinin olmadığını ve 24 saat çalışabileceğini söyledi.

Mesela, senaryoda yer alan, o zaman Türkiye’den kaçan üç kişiden ikisinin eşleri yaşıyor. Onlarla görüşmelerimiz oldu. Tabii bunlar Nâzım’ı birebir yakından tanımış şahıslar. Yani, sadece şair Nâzım değil, o ışığı olan Nâzım da ağırlıklı olarak yer alıyor senaryoda. Sözlü tarih çalışmasının anlamı buydu. Ya da, bunun sadece bir dönem filmi değil, insana dair, hayata dair olması için çabalamamızın nedenlerinden biri buydu.

Bütün bu ön çalışmalardan sonra senaryoyu birkaç kez yazmamız gerekti. Bir de, dönem filmi çalışırken şey şansınız yok, “Ya ben orayı öyle duymuştum, öyle demişlerdi,” deme şansınız yok. Tabii ki sinemada kendi kurgunuzu yapıyorsunuz, kendi dünyanızı, bakış açınızı katıyorsunuz, ama siz herhangi bir aile dramı anlatmıyorsunuz ya da kadına dair bir hikâye. O zaman kendi dünyanızdan katkınız ve kurgusunu istediğiniz gibi yapabilirsiniz. Ama bu kadar çok bilinen ve yaşamış bir insana dair anlatırken çok oynayamazsınız.

Nâzım 1.90’a yakın boyu olan birisi. Aman işte çok iyi bir oyuncu diye mesela 1.60 ya da 1.70’lik bir oyuncuyla çalışamazsınız. Ya da, Nâzım’ın bir elini kaldırış şekli vardır, çok ona dair bir şeydir bu. Mesela, sık sık kullandığı “cancağızım” vardır, sevecenlik de anlatan. Yani, siz ona başka bir şey yapamazsınız. Bu projede o kadar titizlenmemizin nedenlerinden birisidir bu.

Senaryo Nâzım Hikmet’in doğumundan itibaren başlamıyor, çok daha sonraki dönemlerini anlatıyor bildiğim kadarıyla ve ölümüne kadarki süreyi kapsıyor.

Film aslında Sabahattin Ali olayıyla bağlantılı olarak başlıyor. Balıkesir Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuş, Sabahattin Ali ve Nâzım hayranı üç kişinin Bulgaristan’a kaçmaya karar vermeleri filmin çıkış noktası. Öykü bu üç kişi ve Nâzım etrafında dönüyor.

Nâzım’ın filme girişi ise, tahliyesinden sonra. Nâzım ikinci kez hapis yattıktan sonra 1950’de Demokrat Parti dönemindeki aftan yararlanıyor ve hapisten çıkıyor. O sırada oğlu Memed dünyaya geliyor ve Nâzım ancak 11 ay kalıyor Türkiye’de. 1951 Haziran’ında Romen bandıralı Plekhanov gemisine binerek Türkiye’den kaçıyor.

Ve hikâye Nâzım’ın öldüğü 3 Haziran 1963 tarihine kadar geliyor. Nâzım’ın ölümü ve Nâzım Hikmet gemisinin boğazdan geçişiyle bitiyor film. Nâzım gemisi halen seferde. Bir olağanüstülük olmazsa, Fazıl Say’ın “Nâzım Oratoryosu” çalarken ve Nâzım gemisi Boğaz’dan geçerken bitecek film.

Kaynak olarak Kemal Anadol’un kitabı haricinde hangi kaynaklara başvurdunuz?

Nâzım’ın ulaşılabilen tüm kendi elyazmaları, romanları, şiirleri tabii ki elden geçti. Onun dışında, özellikle görsel malzemeler bulmaya çalıştım. Bulgaristan’daki arşivlerde Nâzım’ın özellikle köy gezileriyle ilgili çok miktarda görsel malzeme var. Elbette Moskova’da var. Galya’da var. Aynı şekilde Vera’nın kızında var, Vera’nın Nâzım’a dair biriktirdiği. Onun dışında, tabii o dönem Nâzım okuyanlar, Nâzım şiirlerini bulunduranlar neler yaşadılar? Türkiye’de aslında buna dair epey bir romanlarda, hikâyelerde geçen şeyler var.

Mesela, Şekibe Yamaç’la konuştuk, onla tabii çok fazla mesaimiz oldu. “Bana biraz Nâzım’ı anlat,” dedim. “Nâzım, çocuktu. Ama müthiş bir çocuktu. Kapıdan içeri girdiği zaman şarkılarla, esprilerle girerdi,” dedi. Galya, “18 yaşından 80 yaşına kadar bütün kadınlar Nâzım’a âşıktı,” diyor dedim. “Doğru,” dedi, “ben de âşıktım Nâzım’a.”

Tabii Nâzım çok yakışıklı bir adam. Yani, yakışıklı olmak, bir de çizilmiş gibi olmak vardır. Bu başka bir şey. Hayatla ilişkisi çok güzel bir adam. Hayatı çok içinde hisseden bir adam.

Ama tabii çok zor koşullarda yaşadı, çok ağır şeyler yaşadı. Nâzım istese, işte dayısı bakandı Atatürk’ün yanında. Nâzım’ın bir tek sözüydü. Ama buna hiç girmeyen bir adam. Sonuçta, paşa dedesi olan, konakta büyümüş bir adamdı. Ve bütün ömrünü çok iyi, çok rahat koşullarda geçirebilirdi, ama böyle bir kaygısı olmadı.

Emin Karaca’nın bu projeye nasıl bir katkısı oldu?

Emin Karaca, Nâzım konusunda Türkiye’deki en ciddi bilirkişilerden birisi bence ve Nâzım’ı çok önemsiyor. Bizim açımızdan bu projede biraz bilgisayar gibiydi. Yani, işte Nâzım hangi gün tahliye olmuştu; atıyorum, Ağustos’tu. Hayır, Ağustos’un 8’iydi, öğleden sonraydı. O anlamda çok bilgisayar gibi çalıştık biz Emin Karaca’yla. Çok ciddi, önemli katkıları oldu. Mesela, Nâzım’a dair hani Nâzım’ın şiirini bilirsiniz, ama mesela Nâzım’ın şiirindeki tarihi en ciddi inceleyen adam Emin Karaca’dır; Nâzım Hikmet’le ilgili 4 tane çok ciddi kitabı vardır.

Projeyle ilgili yapılan onca çalışmadan sonra projenin Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği alamaması nasıl oldu?

Tabii bu arada ben Türkiye’de yaşadığımı unuttum. Projeyle ilgili en iyisinin peşinde olduğum için bir bölüm içime sinmiyordu. İki kez yapım için Atilla Koç zamanında başvuru yaptım. Ve iki seferinde de dosyayı geri çektim ve hayatımın hatasını yaptığımı sonradan anladım. Bu arada, mesela, Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’ndeki bu projeden haberdar olan, karşılaştığımız, görüştüğümüz herkes en az benim kadar heyecanlıydı bu proje için ve destek veriyordu. Ben hatta projeyi 2. kez geri çektiğimde, “Yapma, geri çekme bunu,” dediler. Dedim ki, “Bir yeri olmadı.” En iyisi olacak ya ve geri çektim. Sonuç olarak, Ertuğrul Günay bakan oldu ve herkes aynı şeyi söyledi: “Ya sen ne kadar şanslısın. Üstelik böyle bir proje. Ve Ertuğrul Günay da bakan oldu. Nâzım’ı tanıyan birisi. Onunla görüş.” Tabii bunun, bu proje açısından kâbusa dönüşeceği aklımıza gelmezdi.

Ben tam 6 ay Ertuğrul Günay’dan bu proje için randevu almaya çalıştım. 6 ayın sonunda, üstelik de şu anda milletvekili olan bir başka arkadaşın araya girmesiyle, 5 dakikalık bir randevu verdi.

Atilla Koç döneminde projeyi iki kez geri çekmiş olmanın bunda etkisi olmuş olabilir mi?

Hayır, gerekçeleri arkadaşlar biliyorlardı. Hatta, ben Ertuğrul Günay’la görüşmeden önce, telefonla bir görüşme istediğimde, beni Sinema Dairesi Başkanı’na yönlendirdiler. Sayın Çelik’le biz İstanbul’da görüştük. İstanbul’da görüştüğümüzde, projeyle ilgili tüm dosyaları hemen Ankara’ya göndermemi ve sponsorluk görüşmelerinde, yani bu projeye maddi kaynak bulunması aşamasında işlerimizi kolaylaştırmak için Sinema Dairesi Başkanlığı’nın bir yazı vereceğini, böyle bir yetkilerinin olduğunu söyledi. Ben projeyi Ankara’ya gönderdim, 10 gün sonra, “Kültür sanat hayatımıza büyük katkılar yapılacağı düşünülmektedir. Desteklenmesinde yarar görülmektedir,” diye Kültür Bakanlığı’ndan resmi bir yazı geldi. Bu da, sanıyorum 5224 sayılı yasaya göre, Kültür Bakanlığı’ndan bu onay yazısını almış bir projeye sponsor olunması halinde çok ciddi vergi muafiyetinin yapılacağı anlamına geliyor. Bu anlamda, projenin önünü açmak için ciddi biçimde arkadaşlar da destek oldular.

Ondan sonra 30 Ekim 2008 tarihinde 5 dakikalık bir randevu verdi Sayın Ertuğrul Günay. Çok acelesi varmış. Ben de kapıdan girerken dedim ki, “Sayın Bakan, ben 6 ay uğraşsam Obama’dan randevu alırdım.” Yani, kendi ülkemin Kültür Bakanı’ndan randevu alamıyorum. Ben Bulgaristan’a gidiyorum, ertesi gün Bulgaristan Kültür Bakanı’yla görüşebiliyorum. Ama kendi ülkemde, böyle bir proje için Kültür Bakanı’yla 6 ay görüşemedim.

Sonra, bu 5 dakikalık görüşmenin üzerine, sanıyorum biraz önemini anladı, aynı gün biz 45 dakikalık bir görüşme daha yaptık. Bu projeyle ilgili sıkça görüşeceğimizi söyledi, ama ilk ve tek görüşmemiz bu oldu Sayın Bakan’la. Daha sonraki bütün randevu taleplerim geri çevrildi.

4 Nisan 2008 tarihinde Kültür Bakanlığı bu destekleme yazısını verdi. 23 Haziran 2008 yapım başvurusunun son günüydü, Ankara’dan Kültür Bakanlığı’ndan aradılar, dosyamızın tamam olduğunu ve yapım desteği için değerlendirmeye alındığını söylediler. Aynı yılın Ağustos ayında, internette de yayınlandı bu, bütçe nedeniyle bu dosyanın bir sonraki değerlendirmeye bırakıldığını öğrendik; bir sonraki değerlendirmede 8 proje destek aldı, 9. olarak bu proje reddedildi. Ve, bu projenin değerlendirilmesi toplantısında bu projeye 10 puanla 85 puan arasında oyların verildiğini öğrendim; 63 puanla 9. sırada reddedildi. 2009 Ocak, Şubat gibi açıklandı, ama değerlendirme Kasım’da yapılmıştır muhtemelen. Ve, projenin reddediliş gerekçesini sorduğumuzda da cevap alamadık, böyle bir cevap verme gereği bizim yasalarımıza göre yokmuş.

Daha sonra çok sayıda insan, çok sayıda dostumuz bu proje için ne yapabiliriz noktasında çaba gösterdi. Türkiye Tanıtım Fonu’ndan bu projenin desteklenebileceği söylendi. Tanıtım Fonu’ndan birçok arkadaş kişisel çaba gösterdiler, görüşmeler yaptık. Reddedilmemesi için. Ancak, tek kelimeyle “Reddedilmiştir” yazısı geldi Tanıtım Fonu’ndan da.

Kültür Bakanlığı’nca reddedilen bir proje için sonra tekrar başvuru yapılabiliyor mu?

Hayır. Aynı isimle ve aynı konuda bir proje başvurusu yapamıyorsunuz. Bu senaryoyu biz yazdık, böyle bir senaryo var. Hem Kültür Bakanlığı’nda, hem de noterde bizim adımıza kayıtlı, onaylı. Nâzım’la ilgili başka bir şey yapılabilir, ama bu dönem ve konuyu bu şekliyle Türkiye’de kimse çekemez. Yani, Nâzım’ın kaçışı, askere alınma kararı, Nâzım’la ilgili yapılan yargılamalar, bütün bunlarla ilgili tüm dosyalar hem Bakanlık, hem de noterce kayıt altında. Dediğim gibi, bu proje bizim tarafımızdan hazırlandı, bizim emeğimizdir, bizim çalışmamızdır.

Ve, Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay televizyonda çok ilginç bir konuşma yaptı: “Yaşamdan Dakikalar” programı. Fazıl Say ve programın konukları. Fazıl Say çalıyor, da Nâzım şiirleri okuyor. Ertuğrul Günay telefonla programa katıldı ve, “Nâzım Türkiye’de ticari olarak kullanılıyor,” dedi. Benim bildiğim, ben daha çok gençken Nâzım şiirleri okur ve sürekli yargılanırdı.

Fazıl Say, sanıyorum 10 yıl önce “Nâzım Oratoryosu”nu bestelemiştir. Ve, Türkiye’de insanlar Nâzım dediği için çok ağır bedeller ödediler. Benim 7 yılım, kullandığım para, birçok insanın emeği, şöyle bir baktığımızda aşağı yukarı 200 kadar insan bir şekilde bu proje için zaman ayırdı, bir şeyler yaptı. Hem maddi anlamda, hem de manevi anlamda. Nâzım’dan dolayı para kazanan bir tek şahıs vardır, o da Memed’dir.

Yani, bu tür insanlar bir ülkenin değeridir. Bu sanatçılar için özel şeyler yapılır. Kültür Bakanı açısından söylüyorum, hiçbir şey yapmadı, yapana izin vermedi ve vahşet biçimde de bu cümleyi kullandı.

Bildiğim kadarıyla Nâzım’ı Yapı Kredi devraldı. Yani oğlu, Nâzım’ın kitapları, resimleri, görsel, yazılı tüm eserlerin ve belgelerin hakkını Yapı Kredi’ye verdi. Senin onlardan biriyle bir görüşmen oldu mu?

Memet Fuat sekiz yıl önce öldü zaten, onlarla bir görüşmem olmadı.

Nâzım Hikmet rolü için kimleri düşündün?

Aslında, Nâzım’ı tüm dünyaya yapmak istediğimiz için, dünyanın Nâzım’ı diye düşündüğümüz için çok uluslararası bir oyuncu olsun istedik uzun zaman. Bunun için görüşmeler yaptık, Amerikalı bir oyuncuyla. Nâzım’ın Çankırı cezaevinde, pencere önündeki pozunun aynısını bulduk o oyuncunun. Nâzım’ın elinde tespih vardı, o oyuncunun elinde gözlük vardı.

Bunlar görüşülürken, düşünülürken bir gün hiç olmayacak bir şey yaşadım ben. Televizyonda kanallara şöyle bir bakıyordum. Dizilerden bir diziydi. Sibel Can ve Tarık Akan oynuyordu. Yani, içimden bir tek şey geçti: “Allah Allah, Sibel Can’la Tarık Akan!” Bir yokuştan aşağı doğru Tarık yürüyordu, inanamadım. O hafif yalpalayışı, o vücudunun şekli… inanılmaz bir şey oldu. Zaten o dizi en fazla 4-5 bölüm oynadı. Hemen kasetleri istettim o televizyon kanalından. 10 günlük tatili olan bir bayramdı ve ben beş gün boyunca kasetleri izledim. Ve Tarık bu rol için biçilmiş kaftandı.

Bu başka bir şey. Sanatın evrenselliğinin mutlaka altı çizilir, ancak benim bir İran’lı kadını oynayabilmem için çok fazla çalışmam gerekir. Mesela, Kraliçe Elizabeth’i seyrettiğimde, Helen Mirren’ın o rol için çok iyi olduğunu ve Elizabeth’i canlandırabilmek için ne kadar uzun süre çalıştığını düşündüm.

Tabii ki çok çalışarak, çok zaman ayırarak büyük oyuncular çok ciddi şeyler başarıyorlar. Ama ben hâlâ duygusal bağların önemine inanıyorum.

Bu filmi çekmesi için düşündüğün yönetmen ya da yönetmenler var mı? Bu konuda kimlerle görüşme yaptınız?

Teknik olarak tabii artık çok gelişmiş arkadaşlarımız var, çok ciddi donanımları, bağlantıları olan arkadaşlarımız var. Ancak, başka bir şeyden söz ediyorum ben. Yani çok ciddi bir zaman ayırdık, çok emek harcadık. Sinema günlerinde kısa metraj bir film izlemiştim; “Larissa” diye. Larissa 36 yaşında kanserden ölüyor. Kocası onun anısına “Kanatlar”ı çekiyor. Ve Larissa için bir şey söylüyor: “Larissa o kadar farklıydı ki çalışırken, çok güzel şiir yazardı,” diyor, “ancak tek bir satırı oturmamışsa eğer o şiiri hiçbir şekilde yayınlamazdı. O satırın oturmasını beklerdi,” diyor.

Yani, belki çok abartıyorum ama ben de işte tam olarak böyle düşünüyorum. Türkiye’de, çok hazindir, bu proje için bu kadar çok çalışırken sık sık duyduğum bir cümle vardı: “Ya sen de çok abartma, olduğu kadar artık.” Bu proje gerçekten de olması gerektiği gibi olacak; bulunan para kadar ya da çekilebildiği gibi değil. Bunun için elimden geleni yapacağım.

Ama, tabii şu an isim belirtemem. Çünkü, çok güzel şeyleri paylaşıyorsunuz, bir noktaya geliyor, ama yani işte askeri yargılamayı da yapmasak, diyor mesela. Ya da işte, konuşuyorsun konuşuyorsun, her şey yolunda gidiyor, sonra bu sahneyi niye bu kadar önemsiyorsun, diye sorabiliyor.

İnsan Nâzım’ı daha çok paylaşmak istiyorum belki. Dönemin acımasızlığını, vahşetini. Bu coğrafya zaten hep çok ağır bedellerle yaşanan bir coğrafya. Nâzım üstelik çok farklı seçenekleri olmasına rağmen bu kadar ağır koşullarda yaşamış, bedel ödetilmiş bir insan. Hem insanı, hem o vahşi dönemi birlikte anlatmak istiyorum ve bunda da olabildiği kadar objektif olmak ve tabii duygusal da olmak istiyorum.

İsim belirtemiyorum, ama böyle bir yönetmenle çalışmak istiyorum.

Kültür Bakanlığı’nın yapım desteğini almak başka konularda da önemliydi anladığım kadarıyla. Ve, Kültür Bakanlığı proje için yapım desteğini reddetmeden önce de başka sponsor arayışların vardı. Şimdiye kadar projeye bu anlamda kimler destek oldu?

Sadece maddi açıdan değil tabii. Mesela, bir dönem filmi olduğu için mekânları kullanacaksınız. Kültür Bakanlığı’nın desteklediği bir projede mekân kullanımı açısından fazla prosedür uygulamanız gerekmiyor. Tabii o zaman buralara kira ödemeniz de gerekmiyor. Ayrıca, uluslararası ilişkilerde önemli. Kültür Bakanlığı’nın desteklediği bir projede ben mesela Bulgaristan’la, Moskova’yla ya da diğer ülkelerle görüşürken çok rahat iletişim kurabiliyorum. Çünkü, dediğim gibi, eğer Nâzım’a dair başka bir konudaki bir proje olsaydı, mesela Nâzım’ın aşkları olsaydı, çok kolaydı. Evet, buna sponsor bulursunuz, yaparsınız. Ama burada Türkiye’ye dair bir dönemi anlatıyorsunuz. Aslında bu normalde Amerika’da bir klip bedeli.

Bakanlık onayı önemli, Bakanlık parası önemli, çünkü Türkiye’de sinema sektörü çok cüzi rakamlarla yapılıyor. Cüzi rakamlarla böyle bir şeyi yapmaya kalktığınızda da, yani işte dönemin kostümlerini yapamıyorsunuz. Mesela, 300 kişinin olması gereken yerde 30 kişi kullanıyorsunuz ve teknik hilelerle 300 kişi gösteriyorsunuz. Üstelik sizin aynı zamanda uluslararası arenaya çıkarmayı planladığınız bir proje bu.

Yani, bir dönemi ve Nâzım’ı yapmak istediğiniz bir proje için de, evet, paraya ihtiyacınız var. Ve, Türkiye’de bu bütçenin altına kimse girmek istemiyor. Mümkünse ucuz projeler, ucuz işler… Yani işte parayı döndürsün. Belli isimlerin olduğu projeler yapılıyor, bu projelerle beraber de belli miktarda bir para geri dönüyor. Ama yani birçoğu sabun köpüğü olan hepimizin bildiği projeler.

Hiç tevazu göstermiyorum, çok fazla insan, çok fazla zaman… yani en iyisini yapmaya çalıştık.

Ben iyi bir oyuncuyla çalışmak istiyorum ve dünya çapında bir müzisyenle çalışmak istiyorum. Biz bir siyasi hareket değiliz ve parti falan da kurmuyoruz. Yazık ki, bu ülkenin Kültür Bakanı, ben bunu kamuoyuyla da paylaşacağım, ülkenin Kültür Bakanı falan değil, o kendi kafasındaki kendi ilişkileri, kendi bakış açısının bakanı. Onun dışında siyasi kısımla ilgili olumladığım da olumsuzladığım da şeyler var. O ayrı, benim siyasi görüşüm. Ancak, bir ülkenin Kültür Bakanı’nın, Kültür Bakanlığı’nın onayladığı, desteklediği bir projeye tamamen şahsi nedenlerle böyle bir tavır koyması çok hazin bir şeydir. Yani bu iş burada tamamen Ertuğrul Günay ve şahsi nedenlerle takıldı. Ben bunu çok net söyleyebiliyorum.

Euroimage’la ön görüşmeleri yaptık, onların standartlarına giriyor bu proje. İşte hem konusu itibariyle, hem de kapsamı falan itibariyle. Ama tabii Bakanlık desteği olmadığı noktada tek başına Euroimage’a başvuruda bulunamıyorsunuz. Ancak diğer sponsorlarla beraber. Bu konuda, çok fazla insan elinden geleni yaptı.

Bu süreci, yani Türkiye’de böyle bir iş yapmaya kalktığınızda kimlerle ne yaşıyorsunuz, ben aşağı yukarı yarıya kadar da bunları yazdım, üstelik isim isim. Herkes ne söylediğini biliyor. Yani, deliler gibi bu proje için çok önemli şeyler yapacağını söyleyen, imkânları olan insanların daha sonraki tavırlarını biliyoruz. Bir bu yanı var işin, bir de gerçekten kişisel olarak bu proje için çok fazla zaman ayıran, çabalayan insanlar var. Aşağı yukarı yarıya kadarını yazdım kitabımda ve isim isim bunlar.

Benim bildiğim kadarıyla Bulgaristan hükümetinden aldığın bir destek var.

Stefan Danailov, Eski Kültür Bakanı, aynı zamanda bir oyuncu. Çok hoştu, uzun boylu bir adam. “Neden ben değil,” dedi. Yani, “Neden ben oynamıyorum;” dedi. Eski Kültür Bakanı. Şimdi Vecdi Raşidov, Türk asıllı bir Kültür Bakanı var.

Stefan Danailov’la ben Bulgaristan’a gittiğimin ertesi günü görüşebildim. Bu proje için elinden geleni yapacağını söyledi. Yani, çok ilginç, bir yere kadar gelebiliyorsun, ben şeyi söylemekte çok zorlanıyorum tabii; Türkiye Kültür Bakanlığı Nâzım projesini desteklemiyor, bu konuda Bakanlık desteği alamıyorum. Bunu anlatamıyorsunuz. Bulgaristan’da bunu anlatamıyorsunuz. Almanya’da bu işe ortak olmak isteyen adamlara anlatamıyorsunuz, Fransa’da anlatamıyorsunuz.

Mesela, filmin Sovyetler bölümüyle ilgili , “Ben elimden geleni yaparım, bu projeye elimden gelen desteği veririm,” dedi. Öbür taraftan, Paris çekimleri için Fazıl Say’ın çok önemli yönetmenlere, oyuncularla görüşmeleri oldu.

Yani uluslararası anlamda bu projeyi desteleyen ve desteklemeye hazır insanlar var ve sen burada Kültür Bakanlığı’na takılıp kaldın. Yine de, bütün bunlara rağmen bu projeyi gerçekleştirme konusunda kararlısın ve ayrıca bu konuda bir de kitap yazıyorsun. Kitabın bu projenin başlangıç aşamasından beri yaşadıklarını mı anlatıyor?

Evet. Kitabın nerdeyse yarısına geldim ve projeyi yapmaya karar verdiğim günden beri yaşadıklarımı anlatıyorum kitapta. Hem de isim isim. Bu sene sonuna kadar bitirmeyi planlıyorum.

Sanırım oldukça ilginç bir kitap olacak. Ancak ne kadar üstelediysem de Fazilet’ten filmi hangi yönetmenin çekmesini istediğini öğrenemedim. Şu aşamada isim belirtemeyeceği konusunda ısrar etti. Bu konuda benim düşüncemi öğrenmek istedi. Aslında, senaryoyu okumuş birisi olarak bende bu filmi kimlerin çekebileceği ya da çekmek isteyebileceği konusunda bir düşünce oluştu. Ancak ben de şu aşamada isim belirtmemenin daha iyi olduğu kanaatindeyim. Tabii röportajdan sonra bu konuda neler yapılabileceğini konuştuk. Proje konusunda bu kadar titizlenen birisi olarak Fazilet’in bu konuda da titiz davranacağını düşünüyorum.

ESİN COŞKUN

esin_coskun@yahoo.com

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

SanatLog-Meltem Taşkıran Röportajı

MÜZİKLE, TİYATROYLA, EĞİTMENLİKLE AMA MELTEM’CE GEÇMİŞ SENELER

Sanatın farklı dallarında ürünler vermiş sanatçılarla röportaj yapmak insanı biraz tedirgin eder. Ben de, ’la röportaj yapmaya giderken biraz tedirgindim, hem karşımda çok yönlü bir sanatçı olduğundan, hem de uzun süredir röportaj yapmadığımdan. Ama Meltem’le röportajım olabileceğini düşündüğümden çok daha rahat geçti. Tabii bunda Meltem’in belki de eğitmen yönünden kaynaklanan tavrının büyük etkisi oldu. Kimi zaman Meltem’in bir konunun ya da cümlenin altını özellikle çizmek istediğinde yükselen ses tonu belki onun eğitmen yönünden kaynaklanıyordu, belki de çocukluğundan beri aldığı müzik eğitiminden. Yani, hem bir yorumcu oluşundan, hem şan eğitimi vermesinden, hem de senelerin verdiği deneyimle sesine ve cümlelerine hakim oluşundan. Bu sayede Meltem’le oldukça uzun süren, birçok kimsenin merakını giderecek ve belki bazılarını da kıskandıracak bir röportaj gerçekleştirdik. Tabii röportaj esnasında Meltem’in ilk solo albümünün kayıtlarına başlamış olduğunu ve ayrıca bir de kitap yazmakta olduğunu öğrenmek sürpriz oldu. İşte hayatının en önemli anlarıyla birlikte müzisyen, eğitmen, tiyatrocu ve yazar olarak

Siz ve kardeşleriniz müzikle büyümüşsünüz. Bunda ailenizin etkisi oldu sanırım. Müzisyen bir aileden mi geliyorsunuz?

Dedem Hasan Taşkıran vakti zamanında çok ciddi bir müzisyenmiş, sanırım bize oradan geliyor; babam bilim insanı olmasına rağmen onda da, annemde de var bir şeyler. Annem Necla Taşkıran felsefe öğretmenidir. Çok görüşlü, çok farklı bir aile yapısından geliyoruz. Biz üç kardeş; Eser, ben ve Serin aynı sene konservatuara başladık. O zamanki adıyla İstanbul Belediye Konservatuarı, şimdiki adı İstanbul Üniversitesi Konservatuarı. Tabii Eser o zaman dört yaşındaydı, ben altı, ama aynı zamanda başladık müzik eğitimine.

Ben keman bölümünü kazandım, zaten amacım oydu. Babam üç yaşındayken bana bir keman almış, en büyük amacım kemancı olmaktı tabii o zamanlar. Kız kardeşim Serin ve erkek kardeşim Eser de piyanoyla başladılar.

İlk sahneye çıktığınız zamanı anımsıyor musunuz?

İlkokul son sınıfta, diploma töreninde, Şişli Terakki Lisesi’nde okurken keman resitali vermiştim. Çocukluğumdan beri sahnedeyim yani. 18 yaşında ülkemi temsil ettim, uluslararası SOPOT şarkı yarışmasında.

Çocuk yaşta sahneye çıkmanızın sizin için avantajları ya da dezavantajları oldu mu?

Avantajları oldu. Belirli bir yaştan sonra sahneye çıkan kişilerde genellikle sahne hazımsızlığı olur. Oraya gelmek onlar için çok zor iştir, uzun zaman almıştır. O yüzden bırakmak istemezler. Bırakmaları gerektiği zaman bile bırakmazlar. Mesela, bence Türkiye’de birçok şarkıcının sahneyi bırakma çağı çoktan gelmiş geçmiştir; hem müzikal anlamda, maalesef görsel anlamda da.

İlk grup çalışmanız Eser Bey’le birlikte oldu sanırım.

Ben üniversitedeydim, Eser lisedeydi. “Gökkuşağı” adlı bir grubumuz vardı. İlk rock grubumuzdu. Bu grupla yarışmalara katıldık.

Ama tabii ben 14 yaşında keman orta devreyi bitirdikten sonra opera şarkıcılığı bölümüne girdim. Opera şarkıcılığı eğitimi aldım. Yani, çocukluğumdan beri klasik müzik dinliyorum, sonra opera şarkıcısı oldum. O sıralarda da benim rock hayatım başladı. Bir gün, TRT Gençlik Korosu’nda çok sevgili öğretmenim Gökçen Koray ve Seval Irmak’la bir kayıt yapıyorduk, opera söylüyorduk. Ben solistlerden biriydim, o esnada benimle konuşmak istediklerini söylediler. Ben de, “Tamam, konuşalım,” dedim. Konuştuk. Bana dediler ki, “Meltem, opera herkesin birlikte söylediği, herkesin beraber aynı sesi çıkardığı bir müzik türü. Senin sesin hep farklı tınlıyor, herkesten farklı tınlıyor. Sen mutlaka kendi özel müziğini yapmalısın, kendi müziğini yapmalısın,” dediler. Başta tabii ben büyük bir tepki gösterdim, çünkü hayatım klasik müzikti. Fakat, sonra düşününce her zaman farklı bir ses tınısına sahip olduğumu anladım. Kimseye benzemiyordu sesim, benzetemiyordum da zaten. Böyle bir problemim vardı. Bu başlangıçta belki o zamana kadar yaptığım müzik için bir problem teşkil etse de, aslında kendi sanatçı kişiliğim açısından doğru bir şeydi.

Yani, sizi sesinize uygun bir tarz geliştirmeye teşvik ettiler. Daha doğrusu, başka bir tarzda şarkı söylemeye?

“Kendi müziğini yap” diye bir teşvik oldu. Aslında çok çok iyi, çok başarılı bir sopranoydum. Başta büyük tepki gösterdim. Sonra bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptıklarını anladım.

Blues, jazz ve rock müziği özellikle. Yani, bu kadar sivri, bu kadar dik, bu kadar farklı bir sesle ancak bu müziklerde çok başarılı olacağımı söylediler. Çok da haklılarmış. Sonra ben diğer müziklerin arayışlarına girdiğimde, Eser’le birlikte “Gökkuşağı” grubunu oluşturduk ve rock müzik yapmaya başladık. Klasik rock, biraz jazz, biraz pop. Yirmi sene falan oluyor, çok gençtik o zamanlar, “Gökkuşağı” bizim ilk grubumuzdu.

Sonra yoğun olarak ulusal ve uluslararası festivallere katılmaya başladınız. İlk festivale katılışınız nasıl oldu?

Evet, benim festival hayatım başladı; sevgili Figen Çakmak’la birlikte. TRT Gençlik Korosu’ndaki bir arkadaşım SOPOT Festivali’ne gideceğini söyledi. SOPOT dünyanın en büyük festivalidir. Erovizyon falan yanında oldukça küçük kalır. Japonya’dan Amerika’ya kadar tüm kıtalardan çok önemli sanatçılar gelir SOPOT Festivali’ne. Benim gittiğim sene çok büyük sanatçılar gelmişti. Benden bir sene önce Türkiye’yi Kayahan’la Nilüfer temsil etmişti. Tabii aslında zor bir şey, 18 yaşında bir genç kızın böyle tanınmış iki ismin arkasından SOPOT Festivali’nde Türkiye’yi temsil etmesi. Fakat çok çalıştık Eser’le. Figen Hanım da bize destek oldu. Bizim “Gökkuşağı”yla, Ali Otyam’ın “P” grubunu birleştirdik; “GP”ydi grubumuzun ismi. Böyle bir grupla biz SOPOT’a gittik ve orada birincilik aldık. Ve ondan sonra benim uluslararası festivaller hayatım başladı. Her yerden davetler gelmeye başladı. Her tarafa gittim ben. Yani, şöyle söyleyeyim, 44 tane ödülüm var uluslararası. Bunların içinde festival Oscar’ları var, Oscar olarak sayılan ödüller var. Mesela, 1997 yılında Fransa’nın Cannes şehrinde uluslararası Midem Müzik Festivali’nde, dünyanın en önemli ödüllerinden biri olan ve daha önce Tom Jones, Celine Dion’un da aldığı “Distant Accords Award” denilen, Oscar sayılan bir ödül aldım. Bu ödül, o güne kadarki uluslararası festivallerde aldığım önemli dereceler sebebiyle bana verilmiş bir onur ödülüydü. Ve bunu aldığımda henüz 25 yaşındaydım.

Sadece festivallere katılmakla kalmayıp kendiniz de bir festival yaptınız. “” nasıl gerçekleşti?

Evet, senelerce birçok festivale katıldıktan sonra. Tabii hep içimde, “Ben de ülkemde bir festival yapsam, en iyisini yapsam. Bunca festivale gittim, artısını eksisini gördüm. En iyisini ben yapabilirim” diye düşünürken, otuz yaşında festival yapma imkânına sahip oldum. Birçok konuda çok şanslıyım. Bu konuda da çak şanslıydım. Ve çok genç bir yaşta Balkan Müzik Festivali’ni İstanbul’da gerçekleştirdim. En çok yapmak istediğim festivaldi.

14 sene eğitmenlik ve bölüm başkanlığı yaptığım Müjdat Gezen Merkezi’ndeki öğrencilerimi Selanik’e, Balkan Festivali’ne ilk götürdüğüm 2004 senesinde Balkan Festivali’yle tanıştım. Onları götürdüm, çünkü onların da mutlaka uluslararası bir festivale girip, kendilerini uluslararası bir arenada denemeleri gerektiğini düşündüm. Onlar da çok çalıştılar. Ve çok enteresandır, tüm dünyadan ve Türkiye’den de Bilkent gibi, Hacettepe gibi çok mühim konservatuarların öğrencilerinin, müzisyenlerinin katıldığı, tüm Balkan ülkelerinin müzisyenlerinin katıldığı bir yarışmada bizim Müjdat Gezen Merkezi öğrencileri Balkan 2.’si oldular. Çok önemli, çok değerli bir ödüldü.

Ben oraya gittiğimde, festivalin başkanı Yorgo’ya, “Ben bu festivali İstanbul’da yapacağım,” dedim. “Yapamazsın, çok zor,” dedi. “Yapacağım,” dedim. “Valla senden korkulur,” dedi. Ertesi sene yapmıştım ben burada festivali, hem de çok daha iyi koşullarda. Müjdat Gezen Sanat Merkezi ve Beşiktaş Belediyesi’nin yardımları ve kız kardeşim Serin’in büyük desteğiyle yaptım. Çok iyi bir müzisyendir Serin ve aynı zamanda çok da iyi bir yöneticidir. Beşiktaş Belediyesi’nde yöneticiydi. Bana öyle bir ortam hazırladı ki, bütün Balkan ülkelerinden en iyi şarkıcılar, genç starlar, hepsi geldiler ve burada Mustafa Kemal Merkezi’nde müthiş bir festival yaptık. Herkesi en iyi otellerde ağırladık.

Festivalin açılış müziğini de kendiniz bestelediniz sanırım.

“Balkania”, evet. Onun müziğini de ben yaptım. O zamanlar Eser askerdeydi. O yüzden ben her şeyi Serin’le birlikte hazırladım. Çok başarılı bir festival oldu ve bu yüzden Uluslararası Festivaller Federasyonu FIDOF’tan “Yılın En Başarılı Festivalcisi” ödülünü aldım. Festival yaptığım için de ayrıca bir ödül aldım yani. Çok beğenildi festivalim. Sonra uluslararası festivallere jüri üyesi olarak davet edilmeye başladım. Ve yeni kurulan WAFA adlı federasyonun yönetim kuruluna seçildim.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim vermeye nasıl başladınız?

Ben bir gün, henüz daha 21-22 yaşlarında bir stüdyodan cıngıl söylemekten dönerken, sevgili öğretmenim Selmi Andak -yeni kaybettik, çok üzüldüm- bana telefon etti, “Meltem, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne, koş gel,” dedi. “N’oldu Hocam,” dedim. “Koş gel,” dedi. Ben de koşturup gittim. Daha önce hiç gitmemiştim, oldukça da yakın oturuyorum oraya. Dedi ki, “Meltem, ben bölüm başkanıyım Müjdat Gezen’de. Hafif Batı Müziği Bölümü’nün başkanıyım. Senin burada şan dersi vermeni istiyorum,” dedi. “Aman Hocam,” dedim, “ben daha kendi kariyerimle meşgulüm.”

“Bana hayır deme,” dedi.

Müjdat Gezen’le tanışmanız Selmi Andak vasıtasıyla oldu yani.

Selmi Andak’la ben birkaç festivale gitmiştim daha önce. Beni herkesten çok farklı görürdü. Ve Selmi Andak daha çok genç yaşımda bana böyle bir teklifte bulundu. Şöyle ifade edeyim, ben oraya eğitmen olarak girdiğimde öğrencilerden gençtim. Çok genç yaşta eğitmen oldum. Daha önce de ciddi eğitmenler, öğretmenler varmış. Popüler müzik arenasında önemli isimler. Onlar kısa bir süre eğitmenlik yapabilmişler, kendi ağır iş tempoları sebebiyle. Sertap Erener ve Levent Yüksel varmış mesela. Ama zaten orası gönüllü eğitmenlik yapabileceğiniz bir yer, yani parayla çalışmıyorsunuz orada. Tamamen gönüllü gidiyorsunuz. Ve ben kabul ettim, Selmi Hoca vesile oldu; o bölüm başkanıydı, ben şan derslerini idare ettim, vokal derslerini. Hafif Batı Müziği Bölümü’nde. Selmi Abi ayrıldıktan sonra da Müjdat Gezen benim bölüm başkanlığı yapmamı istedi.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki çalışmalarınız sadece eğitmenlikle sınırlı değil, birlikte birçok oyun da sahnelediniz bildiğim kadarıyla.

Müjdat Gezen’le altı tane müzikal çalışmamız oldu. Bunlardan birisi, Müjdat Gezen’in Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” adlı kitabından uyarladığı “Sınıf Bunadı” 2008 yılında sahnelendi; onun müziklerini ben yaptım. Müjdat Gezen yazıp yönetti.

“Artiz Mektebi”, Tuhaf Bir Aile”, “Kamp” gibi birçok oyununun müziklerini ben yaptım.

Müjdat Gezen’le birlikte yaptığınız çalışmalar dışında, sizin kendi yazdığınız oyunlar da var. Oyun yazmaya nasıl başladınız?

İki tane oyun yazdım. Birincisi, “Gazinoda Aşk Başkadır”, ilk önce o oynadı, 2007 yılında. 2008 yılında da “Savaşma Seviş” adlı oyunumu sahneledik.

Ben Hafif Batı Müziği Bölüm Başkanlığı’nı sürdürürken, bir yandan da Amerikan aktörlük okulu Actor Studio’nun müzikal direktörüydüm, aynı zamanda başkan yardımcısıydım. Sınıflarımız oldukça kalabalıktı, eğitim almak isteyen çok kişi vardı. Ve, müzikal bölüm başkanı olarak benden bir müzikal sahneye koymamı istediler. Müzikal sahneye koymak gibi bir programımız vardı yani. Fakat, 26-27 kişinin içinde oynayabileceği bir müzikal yoktur dünyada. En fazla 18’dir, 12’dir, 10’dur. Ama 25-26 kişiye de, birbirine neredeyse eş roller verebileceğiniz, çünkü onlar genç insanlar ve birine daha fazla rol yazarsanız… Mesela, “Grace” falan oynatamazsınız, çünkü ciddi başroller var ve bir de yardımcı roller var, kimi seçeceksiniz ki? Oraya öğrenmek için gelmiş insanlar. Ben dedim ki bir gün, “Böyle olmayacak, ben kendim yazayım oyunu.” İşte böylece oyun yazmaya başladım. Ve iki tane çok ciddi oyun yazdım. Sevgili Cengiz Okuyucu ile birlikte –yönetmenim, çok değerli bir aktördür- iki tane oyun sahneye koyduk. Çok da başarılı oldu. Hem oyunu yazmak, hem müziklerini yapmak çok hoşuma gitti. Tiyatro müthiş bir sanat. Benim için ne kadar eğitici olduğuna inanamazsınız. 24-25 kişiye eş roller ve onları bir şekilde birleştirmek, ayırmak falan oldukça zor bir işti. Yani resmen ecel teri döktüm, ama tabii benim için çok büyük bir eğitim oldu. Ve ondan sonra oyun yazmaya başladım.

Bir de, çok enteresan bir şey. Kendim çok eğlenceli bir tip olmama rağmen, şarkılarım, müziklerim çok melankoliktir benim. Kendi albümlerim öyle. Yazdığım oyunlar ise komedi. Drama yazamıyorum. Mutlaka komedi yazmam gerekiyor. Ve çok ilginç bir şey, farklı bir yönümü ben tiyatroyla keşfettim. Zaten şunu söyleyeyim, ben müzisyenim, besteciyim, şarkıcıyım, yazarım falan ama benim için hayattaki en önemli şeylerden birisi tiyatrodur. Tiyatro benim hayatımın vazgeçilmezlerinden biridir. Tiyatrosuz yapamam; izlemeden, yazmadan, dinlemeden, müziklerini yapmadan duramıyorum yani, öyle bir rahatsızlık oldu. Bu anlamda Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ndeki 14 senelik çalışmam benim için çok ciddi bir eğitim oldu. Hem öğretmendim, hem öğrenciydim aslında. Çok şeyler öğrendim Müjdat Hoca’dan ve oradaki herkesten. Öğretmeye de gayret ettim.

Bu arada iki çok önemli müzikal çalışması yaptım. Sevgili Metin Arslan’ın yazıp yönettiği “Çizmeli Kedi” ve “Benim Tatlı Meleğim” birer sene arayla sahnelendi; biri 2005, biri 2006. İkisi de Dalin Çocuk Tiyatrosu’nda Şişli Terakki sahnesinde bir sene boyunca özel rezervasyonlu, yani yer bulunamayacak kadar dolu şekilde oynadı. Dört yüz bin kadar çocuk, genç izledi. Çok fazla insan seyretti. Çok değerli oyuncularla oynadım. Ve Metin çok önemli bir yönetmen ve yazardır. Şimdi, Metin Arslan’la birlikte Ankara Devlet Tiyatrosu’nda “Benim Tatlı Meleğim”i sahneye koyuyoruz. Oyun Devlet Tiyatroları’nın repertuarına girdi.

Yine Metin’in yazıp yönettiği “Bir Evlilik Hikâyesi” adlı bilimsel oyunun da müziklerini ben yaptım, o da 2008 yılında sahnelendi.

Herkesin hayatında bir şekilde etkilendiği insanlar olmuştur, ya da örnek aldığı da diyebiliriz. O tarz bir sanatçı oldu mu sizin hayatınızda?

Aslında o kadar çok sanatçıyla, o kadar çok değerli insanla çalıştım ki. Diyorum ya, çok şanslı bir insanım. Sanırım benim hayatımdaki en önemli sanatçılar öncelikle Cem Karaca ve Barış Abi. Hem Cem Karaca, hem de Barış Abi’yle çalıştım. Ama Cem Abi’nin benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Beni keşfeden kişi Cem Abi’dir. Altın Çınar yarışmasında Eser’le ikimizi keşfedip, kenara çekti. 17 yaşındaydım. “Sizler çok önemli müzisyenler olacaksınız,” dedi. Ve, Cem Abi’nin hayattayken kendi şarkısını söylemek üzere izin verdiği tek kadın şarkıcı benim. O yüzden “Islak Islak” benim için çok önemli bir şarkıdır. Bugüne kadar hiçbir bayan şarkıcı söylemedi bu şarkıyı. Erkeklerin de hiçbirinin Cem Abi gibi söyleyemediği bir şarkıdır.

Cem Karaca çok özel bir insandı, benim hayatımda da çok özel bir yeri vardır.

İlk önce Cem Karaca’yla tanıştık, sonra Barış Abi’yle. Eser sahnede Barış Abi’yle çaldığında, “Kurtalan Ekspres”le birlikte, 15 yaşındaydı. 90’lı yıllar.

” sizin grubunuz ve 95-96 yıllarında yine kardeşinizle birlikte “”te çalışmaya başladınız. Ve bu grupla birlikte üç tane albüm çıkardınız.

“Egoist” bizim belki bugüne kadar yaptığımız en farklı proje. Çünkü, Türk rock tarihinde duygu sömürüsü yapmayan, birilerini taklit etmeyen, başkalarına benzemeyen, ezilen kadını oynamayan tek kadın solistli gruptur “Egoist”. Farklı bir müziği vardır; mutludur, mutsuzdur, melankoliktir, değildir… ama çok farklı bir müziği vardır. Kimseye benzetemezsiniz. Biz kendi müziğimizi “Egoist”te sonuna kadar ortaya koyduk.

Üç albüm çıkardık: “Artık Yeter” (1997); “Egoist II” (1999) ve “Egoist On” (2007).

Albümlerdeki bütün şarkıların sözleri size mi ait?

“Egoist”te ilk albümde ve ikinci albümde annemin sözleri de var. Onların dışındaki tüm sözler bana ait. Sadece “Egoist On” albümünde, bir defaya mahsus olmak üzere, bir cover söyledim. Cem Karaca’nın bestesi “Islak Islak”ı seslendirdim. Albümlerdeki müzikler Eser’e aittir, aranjmanlar da Eser’indir. Grup elemanlarımız zaman içinde sürekli değişti, ama kalıcı olanlar da oldu.

Şu an “Egoist”le çalışmalarınız ne aşamada, yeni projeleriniz var mı?

Şu anda aslında farklı bir şey yapıyoruz. Şu anda ben kendi solo albümümü yapıyorum. Artık gerek olduğunu düşündüm. Sözleri, besteleri bana ait olan 9 şarkı yaptık. Her şeyiyle bana ait. Bunu bir ara soluk gibi düşünebilirsiniz, kendimi ifade etmem olarak düşünebilirsiniz. Bunca senelik birikimin belki bir patlaması olarak da düşünebilirsiniz. Kendi müziğimi, yani kendi bestelerimi, kendi yazdığım sözleri, kendi stilimi anlatmaya çalıştığım bir çalışma olacak. Çünkü, “Egoist” aslında müzikal olarak çok zengin, çok özel bir grup. Ama “Egoist”in müziği Eser’e aittir. Benim solo albümümdeki müzik bana ait olacak. Yani, insanlar belki ilk kez Meltem’in müziğiyle tanışacaklar.

Şu anda albüm kayıtlarındayız. Ve bu sene içinde çıkarmayı düşünüyorum.

Herhangi bir şirketle anlaşma yaptınız mı?

Henüz hangi şirketten çıkaracağımıza karar vermedik. Albüm oluştuktan sonra gidip görüşeceğiz. Yani, albümü ben yaptığım için bitirdikten sonra buna karar vereceğim. Albümün müzik direktörü Cihan Sezer olacak. Aranjmanları o yapıyor, orkestrasyonları. Cihan’la çalışıyorum, çünkü müzikal kafalarımız çok uyuyor, benim ortağım aynı zamanda.

Cihan Sezer çok önemli bir müzisyendir. Bu albümü beraberce yapıyoruz. Çok farklı bir sound çıktı. Yani, ben çok şaşkınlık içindeyim, nasıl böyle bir şey oldu diye.

Rock tarzında bir albüm mü söz konusu?

Rock müzik diyemeyiz. 80’lerin müziği, 80’lerin soundu, elektronik ve rock müziğin, senfonik müziğin karışımı çok melankolik, güzel bir müzik ortaya çıktı.

Dediğim gibi, yazdığım oyunların hepsi komedi, şarkılarımın hepsi çok melankolik, ama arabesk değil. Arabesk müziği ben sevmiyorum, arabesk sözleri de sevmiyorum. Sürekli ağlak pozisyonda olmasından hoşlanmıyorum. Sürekli kadınların terk edilmiş, itilmiş, kakılmış rollerinde şarkı söylemesinden hoşlanmıyorum. Bence kadınların güçlü olması gerek. Ve, kadınların gücünü gösterecek kişiler önce sanatkârlardır.

Bu kadınla ilgili bir albüm olacak. Her sözünde kadın olacak. Yani, ağır, cinsiyetsiz söz yazalım da herkes birlikte konserlerde söylesin değil. Böyle bir şey yok. Gayet de cinsiyetli olacak. Ben bir kadınım, kadın gibi yazıyorum.

Albüm satışları hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle son yıllarda sanatçıların çoğu bu konudan şikâyetçi.

İnsanlar artık albüm almıyor ne yazık ki. Ama bu Türkiye gibi ülkeler için söz konusu. Başka ülkelerde, özellikle de gelişmiş ülkelerde insanlar albüm alıyor. Onlarda da internet var, onlarda da yasalar var, bizde de var. Onlar albüm alıyor, biz almıyoruz. Biz istiyoruz ki, insanlar bize bedavadan müzik yapsın, biz bedavadan çekelim, biz bedava dinleyelim falan… Bir stüdyonun şu duvarının şu izolasyonu bile binlerce lira. Bir tek duvarının izolasyonunun bile binlerce lira olduğu bir sektördeki insanların size bedava müzik yapmasının beklentisi içinde olmanız kadar aptalca bir şey olamaz. Yani bu tabii sektörü hiç tanımamak, sanat konusundaki yüksek bilinçsizlikten kaynaklanıyor.

Bunu konserlerin telafi etmesi gibi bir şey söz konusu mu?

Albüm başka bir şey, konser başka bir şey. Kitap başka bir şey, CD başka bir şey gibi yani. Albümle konseri karıştırmamak lazım. Herkes konser vermek zorunda değil. Zeki Müren senelerce Bodrum’da yaşadı, oradan albümler yaptı. Şimdi diyebilir misiniz ki, “Bilmem kim çıksın sahneye, kazansın parayı, albüm satmasa da olur. Biz albümü internetten indirelim. O konser yapsın, karşılasın kendini.” Böyle bir kısa dönüş yok yani. Albüm başka bir sektör.

Tabii Türkiye’de sanatçıların albümleri öldükten sonra satıyor. Bizde böyle şeyler var. İşte biz de bu ülkede müzik yaparken, ülkemizde müzik yaparken bunları göze alarak yapıyoruz. Tercih meselesi biraz da. Bunları bilerek albüm yapma tercihiniz var; “Boş ver, ne gerek var, zaten indiren indiriyor, kimsenin müziğe değer verdiği yok,” diyerek yapmama tercihiniz var. Yapmayanlar da var, ben sonuna kadar saygı duyuyorum. Bu gerçekleri bilerek yurtdışına kaçıp orada müzik yapan insanlar var, orada yaşayanlar var. Onlara da saygı duyuyorum. Veya sektörde bir yerlerde menajerlik yaparken başka bir yere geçip oradan işlerini yürütenler ya da televizyoncu olan bir sürü şarkıcımız var; artık şarkıcılık yapmıyorlar.

Siz bu kadar yetenekli bir insansınız, kardeşiniz de öyle. Bazı dizi ve belgeseller için jenerik müziği yapmışsınız. Festivaller için, Müjdat Gezen Sanat Merkezi için, mesela bir çocuk yuvası için yaptığınız besteler, marşlar var. Size filmleri için ya da dizi için beste yapmanız gibi teklifler geliyor mu?

Sinema filmimiz var. “Ezber” filminin müziklerini yaptık. Tolga Öztorun’un yönettiği, hayvan haklarını konu alan dramatik bir filmdir. Çok da ödül aldı. Müziklerini Eser’le birlikte yaptık. Ayrıca, Çağan Irmak’ın yönetmenliğini yaptığı kısa bir film olan “Nükte”nin müziklerini de ben yaptım. Televizyonlarda halen oynamakta olan birçok dizinin müziği de Eser’e aittir.

Bu konuda çok enteresan olaylar var. Müzikleri izinsiz kullanıyorlar. Mesela geçenlerde TRT kanallarından birinde, devlet televizyonumuzun bir kanalında benim müziğimin izinsiz kullanıldığını öğrendik. Jenerik müziği olarak benim bir bestemi, hem de müzikal için yaptığım bir eserimi kullandıklarını öğrendik; “Müzik Kutusu” adlı. Çok şaşırdım, bana sormadan kullanmışlar. Hem de çok uzun bir süre. Böyle şeyler de var işte. Üstelik bu piyasada olan bir eser de değil, müzikal için yaptığım bir beste. Onu bir şekilde edinmişler, kullanmışlar, sağolsunlar. En azından iyi bir müzik kullanmışlar diye de düşünülebilir tabii. Devletin televizyonu bunu yapan.

Telif hakları nasıl şu an müzik sektöründe?

Telif hakları sanatla ilgili diğer sektörlere göre daha iyi müzik sektöründe. Mesela sinemacıların çok daha düşük hakları var. Ama tabii genel olarak bir korsan olayı var Türkiye’de. Filmlerin, kitapların, albümlerin korsanı… Ve insanlar korsan alma taraftarı. “Bir şeyi almalıyım, çok güzel bir şey, bu benim olmalı, ben bunu bedava almalıyım, karşılığında hiçbir şey ödemeden almalıyım” felsefesine girdik uzun bir süredir. Bu felsefede yaşıyoruz. Bunu değiştirmek gerek. Ama tabii böyle ahkâm kesmekle olmuyor. Eğitim vermek zorundayız insanlara. Sanat eğitimi vermeliyiz. Sanat nasıl bir şeydir? Sanatçı ne kadar özel biridir? Kaç senede bir dünyaya gelir? Nasıl yetiştirilir? Bir sanatçının eserini dinlerken nasıl davranmak gerekir? Bir sanat eserini dinlerken cep telefonunun çalması kadar ayıp bir şey yoktur. Daha biz bunları bilmiyoruz. Bir insan şarkı söylerken, bir oyun hâlâ devam ederken, bir film hâlâ sürerken, çok gerekli bir sebep yoksa salon terk edilmez, ya da içeriye girilmez. Daha bir sanat eserini nasıl izlememiz gerektiğini bilmiyoruz. Elbette, izlemesini bilmediğimiz bir şeyi parayla satın almak da bize zulüm gelir.

Her zaman birlikte çalıştınız sanırım Eser Bey’le. Barış Bey yaşarken de, ölümünden sonra da “Kurtalan Ekspres”te birlikte çalıştınız. Neden ayrıldınız “Kurtalan Ekspres”ten? Birlikte çalıştığınız bu yıllar boyunca nasıl bir deneyim edindiniz?

Uzun yıllardır “Kurtalan Ekspres”te çalışıyorum. Daha 1990 yılında, 18 yaşındayken yazdığım bir sözle “Kurtalan Ekspres” Erovizyon Şarkı Yarışması Türkiye finalinde yarışmıştı mesela. Hepsi benim ağabeylerimdir, büyüklerimdir. Ahmet Abi “Egoist”te bize eşlik etti bir süre. Daha sonra “Kurtalan Ekspres”in solisti oldum. Eser de tabii çok uzun senelerdir emek veriyor. Bu arada, 2000’li yıllarda “Kurtalan Ekspres”in tek albümü vardır, o albümde de 6 şarkının sözleri bana ait. Beraber sürdürmeye çalıştık bir müddet. Fakat, prensipte anlaşamadığımız konular ortaya çıktı zaman içinde. Ben, geçmişten edindiğim tecrübelere dayanarak, bir grubun mutlaka, özellikle de köklü grupların, profesyonel davranmaları gerektiği kanısındayım. Amatörce davranmamalı önemli gruplar. Ben bazı amatörlükler gördüm, davranış şekillerinde. Grupta değil de, anlayışta daha doğrusu.

Yıllarca birlikte çalışmanıza rağmen “Kurtalan Ekspres”le albüm çıkarmamanızın nedenlerinden biri bu mu?

Albüm projesi vardı aslında, ama iyi ki olmamış. Çünkü albümden sonra ayrılmak güçtür. O yüzden, bu anlaşmazlıkların konserler esnasında ortaya çıkması iyi oldu. Ondan sonra biz de ayrıldık zaten Eser’le birlikte. Eser için tabii çok daha farklı bir boyutta olay. Çünkü o çok uzun bir süre “Kurtalan Ekspres”te çalıştı, 14-15 yaşlarından beri. Ama benim için sebebi tamamen prensip çatışmasıydı. Benim grup anlayışımla onların grup anlayışının uyuşmamasıdır.

Şimdi Gür Akad “Kurtalan Ekspres”in gitaristi ve solisti. Sizin daha önce Gür Akad’la çalışmalarınız olmuş muydu?

Gür’le daha önce “Egoist”te birlikte çalıştık. Önemli gitaristlerimizden birisidir. 2000’li yıllarda, iki seneden fazla bir süre Gür’le sahne aldık, çok da güzel, ciddi çalışmalar oldu.

Biz aynı çevredeniz. Aslında dar bir çevre bu, çok az kişi vardır. Hepimiz de birbirimizin arkadaşıyız. Dostlarımız, arkadaşlarımız hep aynıdır. Fakat, grup başka bir şey. Felsefenin uyuşması gerekir, uymazsa grup olamazsınız. Ben, “Gökkuşağı”ndan beri, yaklaşık 20 senedir gruplarda solistlik yapıyorum. Hep amacım oydu.

Elbette bir grupla çalışmak çok farklıdır. Mesela, bir beste yaparken birlikte çalıştığınız insanlara göre, gruba göre hareket etmeniz gerekir yanılmıyorsam. Ama siz aynı zamanda bir yazarsınız, oyunlar kaleme aldınız. Yazarlık ise yalnızlık gerektirir, bir yazar eserini ortaya koyarken yalnızlığa ihtiyaç duyar. Yaratım eylemi bunu gerektirir. Bu açıdan, bu iki yaratıcı eylem, iki sanat dalı arasındaki fark sizde içsel bir çatışma yarattı mı?

Tabii ki çok büyük farklılıklar var. Bir kere edebiyatla müzik çok farklı. Gerçi ben söz yazdığım için bir şekilde edebiyatın içindeyim, ama edebiyat çok farklı bir sanat dalı. Yine de şunu söylemeliyim ki, aslında biz her zaman yalnızız. Grupla müzik yaparken de yalnızız, yazarken de yalnızız, yaşarken de… her zaman yalnızız. Kendi yalnızlığımızla yaşıyoruz. Başkalarının yalnızlığını da paylaşabiliriz, kendi yalnızlığımızı da başkalarına pay edebiliriz. Ama sonuçta, yatağa girdiğiniz andan itibaren, gözünüzü kapattığınız andan itibaren siz kendi kalp atışlarınızla birliktesiniz. Yani, kendi yalnızlığınızla barışık olmak zorundasınız. Ve yalnızlığın gerektirdiği her özveride bulunmalısınız. Birisiyle evliyken de yalnızsınızdır aslında, bir grupla çalarken de yalnızsınızdır. Ama bazen kalabalık içinde yalnız olduğunuzu daha çok hissedersiniz, tek başınıza olduğunuzda. İnsan yalnızdır aslında.

Gelecekle ilgili yakın planlarınız neler?

Bir kitap yazıyorum. “Şarkıcı” diye. Kitabımı ciddi bir yayınevinden çıkarmayı düşünüyorum.

Görüştüğünüz bir yayınevi var mı?

Evet, var, ama henüz bir anlaşma olmadığı için isim vermek şu an uygun değil. Ama iyi bir firma olduğunu söyleyebilirim.

Tematik olarak nasıl bir kitap, anılarınızdan, deneyimlerinizden mi oluşuyor?

Aslında, geriye dönüşler var tabii. Ama daha çok bir şarkıcının sahip olması gereken şeylerden bahsediyorum.

Eğitici bir tarz mı söz konusu?

Didaktik olmasını istemedim. Ama okuyan her şeyi alabilir. İçinden ne isterse onu çeksin. Komedi gibi, isteyen drama gibi, isteyen bir deneme gibi okuyabilir. İsteyen bir gibi, isteyen bir fantezi ya da fantastik bir eser gibi okuyabilir. Herkes nasıl görmek istiyorsa öyle görsün.

Şu sıralarda hem bir kitap yazıyorsunuz, hem de ilk solo albümünüzün kayıtlarındasınız. Albümde çalışacağınız müzisyenler belli mi?

Onları şu an söyleyemem. Çünkü çok geniş bir perspektifle çalışacağız. Türkiye’nin en önemli müzisyenleriyle çalışacağız. Çok iyi stüdyolarda yapacağız. Hem kendi stüdyomuzda, hem de diğer stüdyolarda yapacağız. Kendi albümümün çok farklı bir albüm olmasını istiyorum. Çünkü benim ilk solo albümüm ve beni anlatan bir albüm.

Sizin için bu solo albüm çok önemli sanırım, özellikle de bunca yıllık ortak çalışmalardan sonra?

Ben, “Bu da işte benim müziğim,” deme ihtiyacı hissettim. Ama çok alakasız bir zamanda, bir başka insanın albümünü yaparken ortaya çıktı. Bir dostumun albümünü yapıyorduk, parçaların hepsi bana aitti. O sırada enteresan, farklı parçalar gelmeye başladı. Onun için yapıyorum derken, bir baktım benim parçalarım ortaya çıkmış. Cihan’la birbirimize bakakaldık, “Bu ne?” falan olduk. Öyle enteresan anlarda ortaya çıktı. Yani, “Haydi bir solo albüm yapalım,” demedik, sadece bir anda kendiliğinden ortaya çıktı. Hayırlısı olsun bakalım.

Ben de hem ilk solo albümünün, hem de yazmakta olduğun kitabın istediğin gibi olmasını dileyerek, bu yoğun çalışma temponda bana vakit ayırdığın ve sorularımı yanıtladığın için teşekkür ediyorum.

Söyleşi: Esin Coşkun

esin_coskun@yahoo.com

EK BÖLÜM; VIDEO:

Meltem Taşkıran ve Egoist – Hakkın Yok

Egoist Aşk

Sakinim

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

SanatLog Sordu, Cem Şancı Yanıtladı…

Cem Şancı ile yeni bir söyleşi yaptık.

Evet, daha önce de bir söyleşi yapmıştık, ben de oradaydım ancak Cem Şancı devrimci bir yazar; ona yetişmek, onun sürekli aktif yaratıcı dünyasını anlayabilmek için yeni yeni söyleşiler yapma gereği hissediyoruz.

Buyurun; söyleşi aşağıda.

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi

SanatLog: “Author: 21 Santim” romanının, ücretsiz ve elektronik şeklinde yayımlanmasının nedenleri nelerdir? Neyi amaçlayarak bir yazdınız?

Cem Şancı: Author karakteri on yıl önce üzerinde doğdu ve üzerinde gelişti. Okurlarımın her sabah bilgisayarlarını açtıklarında takip edecekleri, güncel olaylara dair farklı yorumlar getiren, insanların korkularını kaşıyan, hayatı, kuralları, tabuları sorgulayan bir karakter olarak büyüdü, gelişti, binlerce okura ulaştı. Dolayısıyla Author hakkında bir kaleme alırken internet üzerinde yayınlanacak bir e- olması çok anlamlıydı. Ücret konusu da, gariptir, en çok eleştiri aldığım husus oldu. Onca uğraşıp yazdığın romanı neden bedeva yayınlıyorsun diye üzerime gelenlerin sayısını unuttum. Ancak Author: 21 Santim ile, on beş yıldır bana destek veren, ilk romanımdan itibaren kitapçıların kapısını aşındırıp yeni romanlarımın çıkıp çıkmadığını soran, ilgisini ve sevgisini daima belli eden okuruma da bir hediye vermek istedim.

Kaldı ki, Türk edebiyatında hiç sözü geçmeyen, yayıncıların görmezden geldiği ancak dünyada hızla yaygınlaşan elektronik kitap devrimine de artık dikkat çekmek, Türk okurunu e-kitap ile tanıştırmak gerekiyordu. Bu görev için de kuralsız, düzen sevmez anti-kahraman Author’dan daha uygun biri olamazdı.

SanatLog: E-kitap devrimi gerekli midir sizce? Elektronik kitapların yararlarından bahseder misiniz?

Cem Şancı: Yarın boş vaktimde okumaya devam ederim diye bir kenara bıraktıktan sonra bir daha zaman bulup elimi atamadığım onca roman duruyor. Gündelik koşturmaca sırasında kitapları yanımda taşımak da mümkün olmuyor. Eve geldikten sonra da yorgunluktan parmağımı kıpırtadamayacak halde olabiliyorum. Dolayısıyla çoğu kez kendimi şöyle düşünürken buluyorum: “Tamam, vapurdasın, güzel bir yolculuk ama keşke okuduğum bir kitap da yanımda olsaydı.”

İşte o sırada aldığım kitap kalın bir kağıt tomarı olarak evde bekleyeceğine e-kitap olarak cep telefonumda, netbook’umda kayıtlı dursaydı, onlarca sayfa okuyabilmiş olacaktım.

İnsanlarımız doğanın saftirik romantizminin etkisine kolayca kapılabildiğinden toplumda biri çıkıp “kağıdın kokusu, dokunmanın büyüsü, mürekkebin seksapalitesi cart curt,” diye slogan attığında herkesin o içi boş balon romantizmin peşinden gittiğini görüyorum. Oysa “kitap” bir kağıt parçası değildir. Elle tutulması gerekmez. Kitap, yazarının sayfalar üzerine aktardığı içeriktir ve evin bir köşesinde okunmayı beklerken çürümeyi değil, insanların zihnine akmış olmayı hak eder. Dolayısıyla, e-kitaplar aslında kitaplarımıza hak ettikleri saygıyı, değeri vermenin daha güzel bir yorumudur.

Yazılırken ne kadar emek dökülse de, basılması için ne kadar masraf yapılsa da, okunamayan kitap, kitap değildir.

SanatLog: Peki, e-romanınızda neden Author karakterini kullandınız? Author, internette doğduğu için mi, yoksa böylesine bir karakterin bandrollü olarak dağıtılamayacak kadar yeraltı dünyasına ait olduğunu düşündüğünüz için mi?

Cem Şancı: İki sebep de önemliydi. Author, internette doğmuş bir karakter olarak, roman olarak ortaya çıkacaksa, bir e-roman’a çok yakışacağı aşikardı. Üstelik onu her sabah okuyan, takip eden, yorumlar, sorular gönderen on binlerce okurunun internet alışkanlığını düşünürsek, çok basitçe bir web sitesine (www.author21.com) girip sevdikleri bir karakterin öyküsüne ulaşabilmek onlar için de güzel bir sürpriz olacaktı. Kaldı ki, yayınlanmasından sadece bir hafta sonra 13 bin kişinin download ettiği bir roman olarak, doğru mecranın internet olduğu da kısa süre sonra anlaşıldı. On üç bin downloadın ardından artık okur sayısını takip edebilmekse mümkün değil, zira insanların birbirine e-postayla veya başka yollarla gönderdikleri dosyaları sayamıyoruz.

Kağıda basmam halinde ise bu kadar hızlı bir şekilde insanlara ulaşabilmem mümkün değildi. Destek Yayınevi romanı basmak için teklif getirdi ancak Destek her ne kadar özgür, cesur, kuralları sonuna kadar esneten modern bir yayınevi olsa da, nihayetinde edebiyatımızın tabuların ve ayıpların altında ezildiği; yazarların tabulara, ayıplara, geleneklere dokunmadan yazmasının istendiği yasalarca belirlenmiş bir ülkede resmi sansür kurumlarının elinin ulaşabileceği ve Author’ın okura ulaşmasının kolayca engellenebileceği kağıt baskı doğru seçim olmayacaktı. Üstelik, bu kurumların olurunu almak, onlardan izin alarak okura ulaşmak da Author gibi her türlü baskıyı, yasağı, tabuyu, cehaleti, korkuyu kendine düşman edinmiş bir anti-kahramana yakışmayan bir hareket olurdu

SanatLog: Kitabın adına bakacak olursak, sanki “Author” serisinin “21 Santim” isimli kitabı gibi duruyor. Bu kitap, bir serinin başlangıç kitabı mı?

Cem Şancı: Kesinlikle öyle. Author’ın daha anlatacak çok öyküsü var ve onu yeni öyküleriyle yeniden okuruyla buluşturmayı hedefliyorum. 21 Santim’i serinin ilk öyküsü olarak tercih ettim zira internette yıllardır Author’a gıcık olan sözlükçülerin, okurların Author’ı küçümsemek, onunla alay etmek için kullandıkları pek çok öyküyü ve Author’ın onlara verdiği karşılıkları harmanlayarak bir kurgu yarattım. Dolayısıyla 21 Santim, aynı zamanda okurların tepkileriyle, yorumlarıyla, Author hakkında uydurdukları öykülerle hayat bulmuş, okurların da katkısıyla hayat bulmuş bir roman oldu.

Sırada, Author için düşündüğüm yeni öyküler var. Author’ın kadınlar hakkında, hakkında, yaşamı sorgulaması hakkında, yeri geldiğinde siyasetçilere giydirdiği ayarlar, yeri geldiğinde bilime düşkünlüğü hakkında okuru sürükleyecek ilgi çekici öykülerini kaleme alacağım ama önce elimdeki diğer kitapları bitirmem lazım :)

SanatLog: Bundan sonraki Author kitaplarını da e-roman şeklinde mi yayımlamayı düşünüyorsunuz?

Cem Şancı: E-roman olarak düşündüğüm öyküler de var ancak kağıda basmayı planladığım bir iki roman da oluştu aklımda. Kural sevmez, tabu sevmez bir karakterin kuralları, regülasyonları parmağında oynatarak tabularla nasıl oyuncak gibi oynadığını gösteren öyküler olarak kağıda basılı kitapların da Author okuru için ayrı bir keyif olacağını düşünüyorum. Yani kağıt kitabı bir yayın mecrası olarak değil, Author’ın cehalet ürünü sistemle dalga geçişinin bir enstrümanı olarak kullanmayı düşünüyorum.

SanatLog: E-kitap devrimini gerçekleştirmek adına bundan sonra neler yapmayı planlıyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?

Cem Şancı: Bulduğum her fırsatta elektronik kitapları insanlara tanıtmak için elimden geleni yapıyorum ancak yayın dünyasının korkularını da anlıyorum. Bir kitabı elektronik ortamda yayınladığınızda ilk birkaç kopyadan sonra onu satmanın imkanı kalmayabiliyor çünkü satın alanlar derhal kitabı sağa sola kopyalayıp bedava dağıtmaya başlayabiliyor. Yayınevlerinin, yazarların ayakta kalabilmesi, faturalarını ödeyip, karınlarını doyurabilmesi için kitaplarının satışından para kazanması gerekirken, Türkiye’de e-kitabın kolay kolay yaygınlaşabileceğine inanmıyorum. Reklamlarla sponse edilen ücretsiz e-kitaplar fikri de aklıma pek yatmıyor çünkü reklam baskısı edebiyata karıştığında yazarların özgürce yazma imkanını elinden almış olacağız. Reklamverenin, “bunu beğenmedim çıkar, onu beğenmedim yazma, yoksa para vermem” baskısı ile okurun karşısına ancak reklam broşürleri çıkar.

SanatLog: Author karakterinin bu kadar tepki çekmesinin nedenleri sizce nelerdir? İnsanların, farklı hayat yorumlarına olan tahammülsüzlüğü ve hoşgörüsüzlüğü mü yoksa karakterin gerçek olması ihtimalini göz önünde tutarak Author’ın zevke, sefaya ve şehvete dayalı yaşam tarzını arzulamalarına rağmen böyle bir hayat tarzına sahip olamamaları mı?

Cem Şancı: Author’ın aşk tanımı, bedenleri ve insanları tasmalayarak mal mülk gibi tapulamayı buyuran genel aşk tanımına ters düşüyor. Haliyle, insanların hayatları boyunca öğrenip uygulamaya çalıştıkları ezberlerini anlamsız çıkarıyor. Her konuda ezberleri değil, düşün yeteneğini kullanarak çözümler üretmeyi, mantığın yolunu takip etmeyi seçen Author’ın haklı olduğu bir dünyada, standart bir sudan çıkmış balık gibi çaresiz ve zavallı kalır. Dolaysıyla, ezberleri sorgulayan her karakter gibi Author da gelenekçilerin, ezbercilerin, tabucuların tepkisini çekiyor. Kaldı ki onların takdirini kazanmak, onlardan aferin almak zaten Author gibi özgürlükçü, mantıkçı bir filozof için hakaret gibi olurdu.

SanatLog: Romandaki hoş noktalardan biri de çizimler. Çizimler bu roman için ne ifade ediyor? Bize biraz çizimlerden bahseder misiniz?

Cem Şancı: Romanın kimi bölümlerinin başında orgazm olan kadın figürleri kullandım. Author gibi kadın güzelliğine tapan, kadın bedeninde huzur bulan, hayatı kadınlar üzerinden tanımlayan bir karakterin öyküsüne bu çizimlerin çok yakışacağını düşünüyordum. Ressam arkadaşlarım Erdal Gencer, Ali Burak Bozkurt ve Çağnur Öztürk’ten rica ettim, onlar da çizgileriyle kitabı güzelleştirdiler. Ebru Tiryaki de resimlerle metnin birleşmesini sağlayan çok güzel bir kitap tasarımı yaptı.

SanatLog: Karmaşık bir olay örgüsüyle yazıyorsunuz. Roman yazmadan önce bir hazırlık süreciyle uğraştığınız aşikar. Peki, nasıl işliyor bu süreç? Yani Cem Şancı bir romanı nasıl yazar, nasıl kurgular?

Cem Şancı: Bir roman önce zihinde yazılıyor. Sonra onu kağıda dökmek işin küçük bir detayı. Deniz kenarında, parklarda, banklarda, kafelerde, evimde uzun uzun oturup notlar alıyorum, olayları, karakterleri birbirine bağlıyorum, finale giden yolda pek çok olayı ince ince kurgulamak gerekiyor. Bir senaryo yazıyormuşum gibi önce bir treatmen çıkarıyorum. Düşünmeme yardımcı da olduğu için bazı sahneleri karakalem çizerken buluyorum kendimi. Yüzlerce sayfa not aldıktan sonra klavyenin başına oturup diyalogları kağıda döküyorum, mekanları, karakterleri kelimelerle resmedip okurun sürükleneceği bir metin oluşturmaya çalışıyorum.

SanatLog: İnternetle bu kadar iç içe bir edebiyatçı olarak sizce internetin yazın dünyasına olan yararları ve elbette zararları nelerdir?

Cem Şancı: dünyamızın, yayınevlerimizin, yayın piyasamızın büyük oranda salaklarla dolu olduğuna inanıyorum. 15 senedir kitaplarım yayınlanır, bu deneyimden hiçbir şey öğrenmediysem bile, bunu öğrenmişimdir. Edebiyatçılarımız için okurla birebir iletişim içinde olmak bir aşağılanmadır. Kendilerini kaf dağının zirvesinde oturan imparatorlar gibi görmeyi seven, haklarında çok az şey bilinen, gizemli, doğa üstü insanı oynayan ve korkarım ki çoğu bunu bir oyun olmaktan çıkarmış, gerçek olduğuna inanan şizofrenlere dönüşmüş insanlar için internet bir kabustur. Okurların onlara kolayca ulaşabilmesi, her istediklerini söyleyebilmeleri, haklarında yorum yapabilmeleri, elbette çileden çıkmak için yeterli bir sebep. Geçmiş binlerce yıllık yazın ve tarihinde okurun, her isteyenin bir metin hakkında dilediğince yorum yapıp bunu bir de yayınlayabilmesi, bütün dünyanın okuyabileceği şekilde neşredebilmesi mümkün değildi. Ancak birkaç eleştirmenin tekelinde olan yorum gücü artık doğrudan halkın eline geçtiği için yazarlarımızın büyük bir panik halinde olduğunu görüyorum.

Bense 1996′dan beri, interneti okurlarıma ulaşıp, beni okumayı seven, takip edenler için taze, yeni, güncel metinler üretmek için kullanıyorum. Elbette sık sık, edebiyatçının kaf dağının tepesindeki kristal sarayında halktan uzak yaşaması gerektiğini savunan gerizekalı gelenekçilerin tepkisiyle karşılaşıyorum ama kimin umurunda? Elektronik kitabım çıktı dediğimde bir haftada on binlerce kişi sitemi ziyaret edip yazdığım romanı indirip merakla okuyorsa, insanlara sansürsüzce ulaşıp onlarla hiçbir kartelin engel olmayacağı şekilde iletişim kurabiliyorsam, bir yazar olarak cenneti bulmuşum demektir.

SanatLog: Autor da sonuçta internette doğan bir karakter. İnternet ve Author deyince de akla hemen sözlükler geliyor. Sizce sözlüklerin, Author karakterinin oluşumuna veya gelişimine ne gibi etkileri oldu?

Cem Şancı: Author, sözlüklerden önce, 96, 97 yıllarında IRC kanallarında ortaya çıkmıştı. Değişik kurgular yaratıp, parmaklarımın pasını atmak için IRC kanallarındaki kalabalıkları kullanıyordum. 2000′lerle beraber sözlüklerde yoğunlaşmaya başlayan gençlerin Author’a sataşması, küfürler saydırmaya başlamasıyla Author oradaki kitleyi de gerçekle yüzleştirmeye, anacıklarının, babacıklarının ezberlettiği masalların içinde yaşayan küçük prensleri, minik prensesleri yaşadıkları şizofren hayal dünyalarından uyandırmaya karar verince, herkesin ilgisini çeken o Author-Sözlükçü çatışmaları ortaya çıktı. Elbette, kendini prenses sanan bir ülke dolusu gerizekalı kız olmasa, sataşmak için bu kadar zengin bir materyal olmasa Author zamanını başka bir meseleyle uğraşarak değerlendirirdi ama sokaklarda karşımıza çıkan o şımarık, ukala, anasının kuzucuğu, çok bilmiş prensler, prensesler her sabah bilgisayarımı açıp bir iki tıkla ulaşabileceğim ve hızla etkileşebileceğim mesafedeyken, aşk ve yaşam hakkında her gün binlerce klişe sıralayıp ezberlerine aykırı düşen bir tek cümle okuduklarında sinir krizileri geçirip, saçlarını başlarını yola yola klavyelerinin üzerinde zıplarken, sözlükçüler Author’ın asla kaçırmayacağı bir malzemeydi. Hala da keyfim kaçtıkça, canım sıkıldıkça, uğraşacak gerizekalılar aradıkça sözlükçülere sataşırım. 15 yaşında dünyayı çözdüğünü sanan bakire kızların, bakir oğlanların insanlara aşk, evlilik, yaşam dersleri vermesi ayrı bir komedi konusuyken, bir de toplumun ileri gelenlerinin, medyanın, gazetecilerin, hatta yayın dünyasının sözlüğün başına oturup oradaki yorumları, tepkileri ciddi ciddi okuyup hareketlerini o yorumlara göre şekillendirdiklerini bilmek… Bence evlilik programlarından sonra Türklerin insanlığa armağan ettiği en büyük eğlence bu.

SanatLog: Yeni romanlar dışında başka projeleriniz de var mı?

Cem Şancı: Kasım ayında Türkiye’nin ilk üç boyutlu sinema filmi Cehennem vizyona girecek. Onun senaryosuyla uğraştım bir süre. Şimdi yeni bir senaryo ile flört ediyorum. 2010 bitmeden bir polisiye romanı bitirmeyi planlıyorum. Bir de insanların keyfince her konuyu tartışabilecekleri bir tartışma sitesi tasarladık. Arkadaşlarımla onu hayata geçirmeye çalışacağız.

Söyleşi: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

www.sanatlog.com

SanatLog-Azize Röportajı

ile debut albümü  ve sanat yaşamı üzerine söyleştik…

Herkese iyi okumalar…

www.sanatlog.com

: SanatLog okuyucularına kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Azize: Varlık değerini bilen, bireysel gelişimin peşine düşmüş bir kadının müziğin açtığı delikten kafasını çıkartıp ‘ben de varım’ diye seslenişi, her kadar farkedilme çabası olan duygusal bir karakter. Aşkın kapısından içeri girdi gireli başka bir adrese ihtiyacı kalmamış bir gezgin, bir aşık…

SanatLog: Albümü henüz dinlememiş olanlar için sormak istiyoruz: “Yeni Bin Yılın Aşığı” ve yolculuk izleklerinin, arayış ve kendini buluş temalarının mistik düzlemde kurgulanması üzerine bir albümdür, diyebilir miyiz?

Azize: Kesinlikle arayışın sonsuzluğunda ve varılacak bir yer olmadığının bilincinde bir düzlemde tüm yazılar. Kalpte söyleşi, kalp ile seslenişi kadının.

SanatLog: Bu aşamada aşk nedir, Azize’nin aşktan anladığı nedir?

Azize: Teslimiyet, güvenle bırakış. Orada olabilme anı. Şimdi. Güvenli bir omuzda yok olabilen kadın bir savaşçı belki de…

SanatLog: Bu bağlamda popüler içinde aşk olgusunu nasıl değerlendirirsiniz?

Azize: Tüketen bir doğanın insanların üzerine giymek zorunda bırakılışı ile, yokluğun, teslimiyetin doğasından gitgide uzaklaşan “ben” demekten korkmuş insanlar ve derinine inilmemiş, dibine varılmamış aceleye gelip aslında kaçırılmış anlar. Aşkın inkarı.

SanatLog: “Hece” isimli şarkınızda “Aşıksan / Gide-gele doyduysan / Güneşini bulduysan / Sönmezsin” diyorsunuz. Bir insanın büyüyebilmesi için, varlığını anlamlandırabilmesi için aşkla buluşması mı gerekiyor?

Azize: Aşkın bütünü varlığın kendisi. Ancak kalpte açılan kapı karşı cinse güvenen doğa kadının doğal yapısı. Bu sözler mistik tarafından bakıldığında ruhun gidiş gelişleri ve sonsuzluğa kavuşması, emprik tarafından yaşandığında da aradığına kavuşan teslimiyeti anlamış kadının anlatısı olabilir. Bence şarkılar ve şarkı sözleri her yürekte kendi halini alır, manayı dinleyici zamanla kendiyle özdeşleştirir, tam anlamıyla benim tanımım yetersiz. Bence zaman verelim, dinleyicinin tanımları önemli olan…

SanatLog: Albümdeki bütün şarkı sözleri size ait olduğundan –bu arada albümle birlikte bir de şiir kitabı edinebileceklerini okurlara anımsatalım– rahatlıkla sorabiliriz: Bu albüm ile ortaya çıkan ürün Azize’nin büyüme, olgunlaşma, kendini bulma öyküsü mü?

Azize: Olgunlaşmaya doymayan yaşlı ruhlu bir kadının çocukça şarkı söyleme arzusu ile dinleyiciye yürekten seslenişi diyelim… :)

SanatLog: Tasavvufta, Doğu felsefesinde gelişme sürekli ve döngüseldir. Peki, büyüdüğünüze, kendinizi bulduğunuza inanıyor musunuz, yoksa arayışınız devam mı ediyor?

Azize: “Varılacak bir yer olmadığının bilincinde” diye yazdığım bir teşekkür yazısı bulunuyor albümde, inancın tasviri olmaz, kelam yetersiz, sadece araç, varmak olmadan, olmaya devam etmek için burdayız… Bütünlüğün, birliğin inancı, bilinci, farkındalığı ile dopdoluyum.

SanatLog: Kendinizi tasavvufi literatüre mi, Doğu felsefi-dinsel anlayışlarına mı yakın hissediyorsunuz? Örneğin Tagore okur musunuz?

Azize: Bütünlüğün, birliğin inancı, bilinci, farkındalığı ile dopdoluyum. Tagore okumuyorum.

SanatLog: “Buldum” isimli şarkınızda “Azize’den ilahi sözler beklemeyin!” diyorsunuz… Sanırım göksel adalet yerine bir özne olarak insanın kendisi ilgilendiriyor sizi?

Azize: Ruhun kapalı kalmış milyonlarca kapıyı teker teker arayıp bulmak, açmak ve girmek, daha sonra dönüşmek için insan bedeninde bir anahtar olarak yer aldığının bilincindeyim. Yani bütünün kendisi anahtarı insan için, yine insan.

SanatLog: Albümün ortaya çıkışında çok nadide isimler yer alıyor: Erkan Oğur, İlhan Erşahin, Şirin Pancaroğlu, Baki Duyarlar, Yinon Muallem, Göksel Baktagir, Cenk Erdoğan, Burcu Karadağ gibi… Debut albümünüzde bu büyük bir şans ve deneyim sanırım?

Azize: Bu kalbini kirletmemiş bir niyetin hayallerine kavuşmasının gerçek örneği. Bu albümde nasip olmuş büyükler için çok uzun bir zaman sabır ve inançla bekledim. Her bir şarkı için binlerce kez şükür ediyorum diyebileceğim sadece bu aslında, çünkü her dinleyişimde benim yüreğim pır pır ediyor hala.. Hepsine sonsuz teşekkürler sunuyorum her gün yüreğimden. Baki Duyarlar’ın yüreğinden açtığı besteleri ile birbirine bağlanmış zincirin halkaları gibi tamamlandı tüm albüm ve ben hala şaşkınlık içinde çocuksu bir sevinç içindeyim.

SanatLog: Saydığımız müzisyenlerle çalışmak önünüzde yeni ufuklar açmıştır mutlaka…

Azize: Ben müzikten ziyade ağıtlar yakan şarkıları a ve b’den oluşan biriydim kendi bestelerimde. Önce notaların, formların içine sokuldum. Baki Duyarlar beyni ve profesyonelliği ile, sonra ayrı ayrı her bir besteci ve duayen müzisyen ile yan yana gelişim müziğin hallerini öğretti ve sonsuz ve devam ediyor ve edecek…

SanatLog: Albümünüzün alternatif duruşu apaçık görülüyor: Olabildiğince farklı enstrüman, ölçülü bir çok-seslilik… Etnik tınılar, caz doğaçlamaları…oldukça keyifli, hoş bir izlenim bırakıyor…

Azize: Samimi ve gerçek duyduğunuz her nota. Her bir parça duayenlerin güvenli doğasında genç bir şairin teslimiyeti kelimeleri aracılığı ile. Gerçek oluşu tek güvencem, sanıyorum teker teker gönülleri fethedecekler, çünkü masumlar…

SanatLog: Bizim için alternatif, güzel bir yolculuk olan “Yeni Bin Yılın Aşığı”nı müzikseverler niçin dinlemeliler?

Azize: Aşık olmak için… :)

SanatLog: Son olarak; gelecekteki projeleriniz nedir?

Azize: Kalemim, kelamım, müziğim, nefesim susmasın, gerisi gelecektir sanıyorum.

SanatLog: Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, dinleyiciniz bol olsun diyoruz…

Azize: Çok keyifliydi, çok teşekkürler…

Fotoğraflar: Aykut Uslutekin

Azize’nin web adresi: www.azize.com.tr

Söyleşi Soruları: Operadaki Sessizlik & Hakan Bilge

Söyleşi: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

VİDEOKLİP BÖLÜMÜ: LOBİ KARTI & “İSTANBUL” VİDEOKLİBİ


SanatLog – Interview with Mircan Kaya

Mircan Kaya expresses her assessment of the media industry in today’s modern society and the people squeezed in the vise of modern realities by saying, “I believe that all of the media channels we are besieged with are trying to ram a system down our throats through broadcasts, advertising, etc., and I am very frustrated. I am against collective insanity. They are taking away the right of the individual to be himself. How can anyone develop an authentic personality under these conditions.” Mircan embellishes her with philosophy, literature and, most importantly the practices of her own life. We interviewed the musician, Mircan Kaya, for readers. Enjoy the story…

www.sanatlog.com

SanatLog: First of all, we want to thank you for accepting our request for an interview.

Mircan Kaya: I appreciate your interest.

SanatLog: Can you briefly tell SanatLog readers about yourself?

Mircan Kaya: My nickname during childhood was Çinka. It is a name in the Laz language. Actually, when this name, which means forest fairy or elf, is used for a human, or, at least, I can say that when it was used for me, it meant someone who was very quiet, calm and seldom spoke but was very determined and stubborn, someone who was actually quiet because they were always thinking about something, someone who was unpredictable and whose tongue dripped poison whenever crossed, was devilishly clever, etc.

I was born in a city surrounded by extraordinary natural beauty and grew up in a mountain village near this city. Anyone familiar with the city of Artvin knows what kind of natural beauty I speak of. I grew up with the fragrances of grass, trees, soil, flowers, animals and even rain, with the sounds of nature, the sound of silence and the sound of darkness that echoes in one’s ears. My suspense-filled journeys of discovery in the backyard of Armenian houses, and the narrow, mysterious streets of Artvin, which looked down from a hill on the Çoruh river and was crisscrossed with steep, narrow streets go back to the time when I could barely walk. We would pour into the streets during the April rains to get wet. Until I finished university in Istanbul, no one could deprive me of the pleasure I felt getting soaking wet walking in the rain. I would go down to the city center just to get wet.

SanatLog: We are curious about what defines you and your areas of interest.

Mircan Kaya: I have lived a colorful life filled with the adventures of exploring every road that leads to art because of my passion for extraordinary stories, journeys, books and art.

The thing that unjustly changed my life’s direction and the way I perceived life at an early age was the premature departure of people I loved. The only way I was able to overcome the pain and weight of the realization that no one else would ever love me the same way was through music, literature, painting, cinema, reading and working. I was in love with the sweet, irresistible light of knowledge which illuminated my spirit. Great writers, philosophers and artists were my soul mates. They were my gurus and they still are.

I have loved creating ever since I was a child. I am passionate about it. I mean about “doing” because I must do it myself. I began cooking when I was very young. I began shopping when I was very small too. I have sung songs for as long as I can remember. On my own, I learned the complex software that facilitates engineering calculations and I have used it for years. I wanted to take journeys and roads that no one else had the courage to travel. I have an incessant enthusiasm for life. This enthusiasm is the source of my inner strength or maybe my inner strength gives birth to this enthusiasm.

In general, I would say that I am about life itself. Of course, life includes death. I have been interested in philosophy, literature, psychology and psychoanalysis for many years. The room I had as a teenager was filled with books and flowers that I grew. My handwriting covered the walls and then there was my guitar. I loved to curl up on the fleece that was spread on the floor and take naps between my reading, music studies or lessons. One of my greatest needs was walking. Because of my passion for nature and my deeply committed personality, I always create an atmosphere that allows me to become one with nature wherever I live. Of the five elements, earth, wood and metal dominate my living space. Of course, I include the air with windows that look up at the sky. And flowers and plants…

Travelling is one of the things that feeds my spirit the most. Occasionally, we must get away from the place where we live. Otherwise, it does not take long for us to become prisoners of the lives we have created. Getting away for awhile and giving myself and my loved ones some space really recharges me. One should miss others and be missed. Then, I am filled with fresh, new ideas.

SanatLog: Your efforts to combine two tendencies in your music are remarkable. The local and authentic is combined with Western sounds and instruments. When did you first begin to practice this artistic vision?

Mircan Kaya: Actually, this is something I have pursued from the beginning – creating . Creating my own distinctive music that does not resemble anyone else’s and is born from my experiences. Even though I have been doing music for a long time, I had to wait before I could create the music in my head the way I wanted to. Back then, it was impossible for me to create that music. It would have been material for pop music and I would have constantly been chiding myself for it. In this regard, I am a difficult person. I settle accounts with myself. If something I do makes me uncomfortable as a human being, I immediately change course. I destroy it. Many of the compositions I put on my albums today are pieces that I recorded on cassettes in my twenties.

Starting at the age of thirteen, I read Sarte and Emile Zola; in my twenties I transformed the Shakespearean sonnets from their original English into songs and tried to compose symphonic pieces based on Edgar A. Poe’s stories. We had a group too but the members of the group and myself were not accomplished enough for the music we were trying to make.

Now, before every project, I write. Just like a playwright or an author, first I write down what the music is trying to explain. I share the story of the music with the musicians I work with. I take great pains to convey the emotions to them. Then, the reflections of these stories and emotions as they experience them are transformed into music.

SanatLog: Even though my previous question describes your music and how it has developed and changed over the years, on your first album Our Lullabies and your second album, , you were still very intimate with traditional melodies.

Mircan Kaya: Actually the traditional melodies on the Our Lullabies and Ashes albums were rendered outside of the traditional style people are accustomed to.

SanatLog: In this regard, could we say that your third album, , was the beginning of the East-West synthesis I am referring to?

Mircan Kaya: That’s right. After Our Lullabies and Ashes I was convinced that I could actually do what I really wanted to do. I had proof now that I could present to the musicians that I wanted to work with. I had references. First, I began to write Sala and I sent stories and demo recordings to every musician. For example, I needed Uğur Işık on the cello. A cello that would represent death. Or, on the piece entitled Song, we were constantly talking to the musicians both prior to recording and during recording so that we could perform this piece that described the drama of a woman loved by two men with the cello representing the man who lost and the accordion representing the bridegroom who takes the bride, his joy and victory. This has been the biggest issue in my life – to be loved by more than one person at the same time and the fiery hell this created in my life. Like the other pieces, Song is the tale of another issue of mine that was internalized. The instrumental performance that resulted was highly acclaimed by FROOTS magazine.

SanatLog: “NUMINOSUM”, which in my opinion is a magnificent album, is like a vehicle for meditation that has been painstaking crafted with jazz undertones blended with the sound of rain…

Mircan Kaya: Thank you!

Every album that receives positive reviews gives me more courage to release the next one. That is how NUMINOSUM came about. It contains reflections of my journeys both spiritual and physical as well as numerous events where my life and my various journeys intersected.

I began working with Roger Mills on Sala. My music-related travels and searching led me, through Roger Mills, to the group Limbo. Roger played the trumpet in Limbo, which performed improvised jazz. When I went to Bristol for the mixing of Sala, he told me that Limbo was doing a rehearsal concert in Cardiff for a small audience. We left for Cardiff to watch this concert as soon as we got off the plane. I had never seen a group perform such beautiful improvised music. That day, I made up my mind to do music with Limbo. Because Roger Mills was so excited and approving about every thing I did, he organized everything required for this project.

This journey intersects with another to form the foundation for this album. I had recorded an improvised lament and lullaby with Uğur Işık (cello) for a music project sponsored by the Ministry of Culture for the soldiers who froze to death at Sarıkamış. This was why I was invited to the memorial ceremony. Muammer Ketencoğlu was also among those invited. Sarıkamış, the snow, that enchanting atmosphere, my ruminations on the concept of Numinosum from my ever-present guru, Gustav Jung, all combined to produce this album, which was like an inner birth. As I walked over the snow like I was in a drunk stupor, I was planning out the album in my head. I mentioned my project to Muammer. I wanted him to play again. He said, “Count me in on any project of yours.” (Muammer Ketencoğlu plays the accordion on the Numinosum piece).

Music brings musicians close together. Another musician that I have crossed paths with thanks to music is Osman Kent. Like me, he is an engineer who is constantly thinking about music. He is a British musician with Turkish roots and he established Songhonic Records with the studio he purchased from Roxy Music. I had him read the Mevlana poem on the piece entitled “wordless” on the Numinosum album. He did the mastering on that album as well. As a result, Numinosum developed as an international project that combined many incredible journeys, emotions and ideas. Numinosum was a personal investigation of love and how I perceived it. Can anyone talk about love without including Mevlana? I incorporated material from Mevlana. I was going to voice Sufi mysticism in a completely distinct way, at least in my view. I put the piece entitled Silence in Cxala right in the middle of the album as an allusion to the concept of Numinosum and therefore my past and the village I was born in as well as to John Cage’s concept of silence and the silence of that village.

SanatLog: Your last album “” () is probably the most experimental and complex work you have created to date.

Mircan Kaya: That’s right. Actually, OUTIM, even attempting to do this album, to complete it, all of the events and travel that surrounded it, the challenges I undertook, the process of creating it, the whole thing was crazy. Until it is completed, every music project seems like a disease that I cannot be cured of. When it is over, I wake up. And I say, “If they were to say ‘Do it again’, I could not even come close.” If every living thing has a mission that gives them meaning, then maybe my mission was to do that album. The mission was to let the spirits of the heroes of the stories told on this album and the spirits of my ancestors know, in this crazy way, that the events that transpired in this land where the stories take place have not been in vain. I hailed the spirits of my ancestors. I declared that I was an extension of them on the earth, that I would never forget, and that I had and would always be proud of them. Now every night the spirits of my ancestors, my father, my grandfather, who was the village guard and turned every square inch of that mountain village’s soil into a fertile paradise, my grandmother Megrel, whom he loved passionately, my older brother and all my relatives meet in the house that I built while OUTIM was being produced and they say, “yamo”.

SanatLog: On this album we also see the name of Jim Barr, who is the lead guitar for Portishead and the jazz group Limbo from Bristol. How did you hook up or whose idea was it?

Mircan Kaya: I have described my relationship with Limbo and its connection to Numinosum and Roger Mills. I have also talked about my OUTIM project after Numinosum. As soon as I completed my preparations, I flew back to Bristol. Roger and all of the members of Limbo were working with Jim Barr. They were friends. That is how we got acquainted. One thing naturally led to another and laid the foundation for what was to come.

SanatLog: We also have a small book with this album, mostly things you wrote about your Black Sea journeys. Is that right?

Mircan Kaya: Yes, they are the stories that make me who I am.

SanatLog: You have even ventured into soundtracks for movies…

Mircan Kaya: Actually, because my music is cinematographic, it has drawn the attention of film directors. I suppose it inspires them. At least, that is what I have been told. I am always thinking about ambience in music so this is what has come out of that. This is also something I like very much. I have always loved cinema. It is delightful to adapt music to a story and to images. Sometimes, I don’t even have to do anything. For example, one director told me that he had based his film totally in the piece entitled “Tonight I Long for Rest” from the Numinosum album and that he had the actors listen to this piece throughout the shooting. He had already shot and finished the film. All I had to do was watch the film, make my suggestions and determine where the music would begin and end. However, I had to start from scratch with the soundtrack for the film Snow White (Kar Beyaz), which was adapted from the story “Ayran” by Sabahattin Ali and has just finished shooting.

SanatLog: What is your assessment of the issue of polyphony in Turkish and world music?

Mircan Kaya: My personal opinion is that a simple piece with one instrument can be beautiful and so can a work with many voices. Regardless of where it is made or how, for me, the important thing in music is feeling. The world’s most accomplished virtuoso can play the most advanced technique on an instrument and sing but if it lacks feeling, it means nothing to me. This is something I cannot bear. I use both in my own music. In other words, single and multiple voices. In fact, I do it on purpose because I feel a need for this to create space. Space is important in every area of life. Constantly being full is inhuman. It is not good for people. It is very important to convey space, breath and feeling in music just as they are. I do not like ostentatious or glorious things. All of the works of western musicians and classic composers about death are, in my opinion, excessively glorious. But, death cannot be all that glorious. At the very least, it is painful to those left behind. All of the requiems are literally trying to depict hell. In my opinion, though, death is eternal rest and peace. I do not like musical works that reek of power. I guess I like melancholy in music, like I do in every other part of life. If there is no melancholic feeling in a work or a person, it seems incomplete. As you see, I am always talking about feelings. For the last year, I have been studying western music from the 16th century to the present. It was part of the musical education I received from England. This type of music based on rules and a certain system has, in my opinion, become an emotionless sound in many compositions. I have been nourished by classical music since I was seventeen but what I love and appreciate is creating a universal and authentic sound beginning with something local. What I like more is listening to root music. What I like most is silence. I close my mind to other music when I am working on an album. I do not listen to anything else. I also think that the most advanced stage in music is improvisation. This requires a unique kind of unity among the musicians. Groups of musicians who share not only music but many other things in life do improvised music very well.

SanatLog: Is it true that everyone like music?

Mircan Kaya: What people like is a completely relative matter that varies from person to person. It is difficult for everyone to like a piece of music but it is a huge accomplishment to produce something that everyone can appreciate without compromising on quality.

Just as everyone does not read profound books, and could not understand them if they did anyway, everyone cannot perceive a painting, a film or music in the same way. For example, I have been significantly affected by literature and philosophy so, of course, I look for philosophy in music. I love painting so I care about what the album jacket design looks like. Because I love books, I care about what is written in the jacket. And because I love all of these, I never download music from the internet. I always want to own the original CD and I do not buy pirated CDs.

SanatLog: Is there anything you would like to say in this regard about today’s understanding of music?

Mircan Kaya: I believe that all of the media channels that we are generally besieged with are trying to ram a system down our throats through broadcasts, advertising, etc., and I am very frustrated. I am against collective insanity. They are taking away the right of the individual to be himself. How can anyone develop an authentic personality under these conditions? I almost never watch television except for good movies and world news on BBC World. In my opinion, the plurality of voices that the world needs is now provided by the internet. This is incredible freedom for us. It may have negative and harmful aspects but this varies depending on what the person is interested in. It is an incredible vehicle for communication, for access to and sharing of information. We can record a piece here and collaborate with another musician in Australia by sending the recording over the internet. Towards the end of the summer, we are going to do an improvised recording with musicians from different parts of the world synchronized on the internet. This is a Roger Mills project.

I have created the environment my own children need to create their own original personalities and opened up alternative channels so that they have developed as original individuals. I have not subjected my children to anything that the system imposes. For example, they did not take the OKS exams.

The video clips that I see occasionally or the songs broadcast on music channels that I happen to hear (you come into contact with them even at the beauty salon) all show me that the most important and dominant criteria is sex. How you should sing a song, what you will talk about, how to shoot a clip and how sexy this clip has to be, etc… All of this is being rammed down our throats. It makes you feel strange almost beaten down. The upcoming generation is being numbed with all of this. They say you should be having sex here and now. You still do not have a boyfriend? O, now that is a shame.

No matter what city I visit around the globe, I see the same thing. It is almost as if a gigantic screen that can be seen from around the world has been set up and there is a global broadcast to the people of the world. It is always the same people, the same songs and the same voices.

But, of course, there are good things to and that is what we are after.

SanatLog: Are you busy with any projects at the moment?

Mircan Kaya: I have just finished the recordings for a new album based on Gülten Akın’s poems. She is a poet I love dearly. One of the pieces is something I wrote in my twenties and have been playing and singing ever since. The others I created and recorded during my advanced Masters degree studies on historic buildings that I did between 2008-2009, rotating between Padova University in Italy and Catalonia Technical Univesity in Barcelona or with songs that came to me in Istanbul. Some of Turkey’s best virtuosos are included on the album. In addition to experienced professionals like Göksel Baktagir on kanun, Yurdal Tokcan on the oud, Baki Kemancı on the violin, İzzet Kızıl and İsmet Kızıl on percussion, there is also young talent (Cenk Erdoğan and Aydın Can Kutluay on guitar, Ceyda Pirali on the piano and many other young musicians). The album recordings will go to Roger Mills. Roger will not only play the trumpet but will handle mixing and the final versions. Then, mastering will once again be performed overseas. I am hopeful that by the beginning of summer all of the work will be completed and the album will be released. The album will certainly be released in 2010. I used a poem from in one piece on this album. It has, once again, proven to be a tiring and grueling process. What came out of this process, which involved struggles with life and its accompaniments, was an album that is completely Turkish and describes the lace curtain on faded wooden frames blowing in the wind, lights with double covers on balconies, an Istanbul whose bleeding lovers watch the road with longing, a suffering Istanbul, youth groaning on the sidewalks, faces, the impassable stern expression we bear and the red pandora fish that has never been tasted. The voices are our own but from an outside perspective.

SanatLog: Thank you for this delightful interview and your magnificent music.

Mircan Kaya: And, I thank you for the interest you have taken in my work. Two days ago, on the listener supported program Open Radio, a lady had bought my Sala album. She talked about me and played the piece entitled “Song”. I said, “These beautiful people, people whose hearts I have reached and touched, these are enough for me.” You must be one of those people too.

Interview conducted by: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

“Song” – Mircan Kaya from gajdo on Vimeo.

Sonraki Sayfa »