Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”
Farklı paralellerde süzülen kitapları okumak ve yeni yazarlar keşfetmek belki de hepimizin gizli kalmış bir uğraşı. Hayatımıza yeni pencereler açacak olan bir yazar! Kulağa nasıl heyecan verici geliyor. Kendimizden bir şeylerin, okuduğumuz yazıların içinde gizlenmiş olması ve bunu fark etmemiz.
Richard Gary Brautigan ismi belki bir şey anımsatıyordur birilerinize; belkide şu an ilk defa okuduğunuz bir isimdir, belkide çok sevdiğiniz bir yazardır.
Birazcık Richard Brautigan’ı kazıyalım bakalım. Bu gizli kalmış çekingen kişiliğe uzanıp onu tanımaya, hatta yakınlaşmaya çalışalım; çünkü o bizlere artık geriye bıraktıkları haricinde ulaşamaz.
30 Ocak 1935’te Washington, Tacoma’da doğmuş. Amacı hep bir yazar olmakmış. Şiir, kısa öykü ve roman yazmak istermiş. Zaman gelmiş bu azminin sonucu olarak kendi yazdıklarını, kendisi yayınlatmış ve sokaklarda satmış. Hatta bazen bedava dağıtmış. Bazen o kadar aç ve parasız kalmış ki karnını doyurmak için kendisini hapishaneye attırtmış.
Söylentilere göre oldukça sorunlu bir çocukluk yaşamış; ancak bu konuda kendisi asla konuşmamış. Hatta gerçek babası onun, oğlu olduğunu, öldüğünden sonra öğrendiği bile söylenmiş; fakat bunu Richard Brautigan ile yapılan röportajlar zaman zaman yalanlıyor.
1954 yılında San Francisco, California’ya taşınmış ve o dönemlerde bölgede yeşermeye başlayan Beat edebiyat akımına bulaşmış. 1959 yılına kadar oldukça zorluklar çekmiş. Ailesi Richard Brautigan’ın ne yaşam tarzına ne de yapmak istediğine saygı göstermiş. Hatta onun bir dönem psikolojik rahatsızlığı olduğuna inanıp tedavi görmesi için Salem’deki Oregon Eyalet Hastanesi’ne (meşhur Guguk Kuşu filminin çekildiği hastane) yatırmışlar. Burada Richard Brautigan’a paranoyak şizofren teşhisi konulmuş ve on iki seans elektrik tedavisi görmüş.
1959 yılında 24 şiirden oluşan ilk kitabı basılmış: “Lay The Marble Tea”. 1960’tan itibaren, şu an onu ölümsüzleştiren eserlerini hayata geçirmiş; bunlar sırasıyla: “Trout Fishing In America” (Amerika’da Alabalık Avı), “All Watched Over By The Machines of Loving Grace” (Türkçeye çevrilmemiştir.), “In Watermelon Sugar” (Karpuz Şekerinde), “Sombrero Fallout” (Sombrero-Bir Japon Romanı) vs. 1960’lı yıllar Brautigan için ünlenme ve idolleşme yılları olmuş. Sevilmiş, sahiplenilmiş ve bir kült olmuş.
1972 veya 1973 yıllarında Pine Creek, Montana’ya taşınmış ve yaklaşık 9 yıl süren bir içe kapanma süreci geçirmiş. Bu dönemde tek bir röportaj veya ders vermemiş.
1982 yılında “So The Wind Won’t Blow It All Away”i (Yani Rüzgâr Her şeyi Alıp Götürmeyecek) basmış. Bu eser yaşamı boyunca onun son üretimi olma unvanını kazanmış; çünkü 1984 yılında intihar etmiş ve eşsiz bir beyni ebediyen kendi elleri ile söndürmüş.
25 Ekim 1984 tarihinde, tam 49 yıl 295 gün sonra ölmüş. Onu son yolculuğuna bir şişe içki ve 44 kalibre Smith & Wesson markalı silah uğurlamış. Cesedi ölümünden birkaç hafta sonra Peter Fonda’nın eşi Becky Fonda’nın kiraladığı özel bir detektif tarafından Bolinas, California’daki evinde bulunmuş. Ceset neredeyse tanınmaz haldeymiş. Ölüm raporuna göre; Richard Brautigan birkaç hafta önce ayakta, okyanus manzarasına bakarak tetiği çekmiş…
Sessizlik…
Richard Brautigan’ın genel yazgısı bu belkide; geç keşfedilmek veya hiç keşfedilmemek. Sakin, basit ve çok mutlu olmayan bir hayattan kalan dalgacıklar gibi ancak kıyıya vurduğunda fark edilen veya iz bırakıp hışırtı sesi ile kumun içine sinen bir yazar. Ama asla yok olmayan…
Espri anlayışı ve Amerikan Hayatı’nın Aykırı Kültürel görüşü onu 60’lı ve 70’li yıllarda bir edebiyat idolü yapmış.
Richard Brautigan kolay kolay sınıflandırılabilecek bir yazar değil. Kendi kutusunun içerisinde yer alan tek seçenek. Evet, Beat Kuşağında biraz süzülüyor veya hatta bir ara sınıflandırılmaya çalışılıyor; ancak kendi kuşağını da aslında bilinçli veya bilinçsiz olarak belirliyor. Bir farklı duruş yaratıyor. İşin özünde aslında sadelik yatıyor.
Basit oluşturulmuş cümlelerin temelinde oluşturulan bir yapı, her katı farklı gülücüklerle, düşünceler ve hayal gücü ile dolu olan bir bina. Dışarıdan sağlam izlenimi vermemesine rağmen içinde ne kadar sarsılmaz ve eşsiz bir yapı olduğunu gösteren bir oluşum. Öte yandan da kargaşaya sürüklenip yıkılabilecek kadar narin. Belkide şu anki karmaşık dünyamız için çok sıradan. Özelleştirilmiş sabit bir konu üzerine kurulmuş konular. Basitlik can sıkmadan nasıl ve ne kadar detaylandırılabilir? Ufacık bir konudan nasıl kaosa ulaşılır? Kendi halindeki karakterler nasıl uzanıp sizi yakalayabilir?
Kâğıda dökmüş oldukları kafa karıştırıcı, sorgulayıcı nitelikte olmayıp, basit, sakin, hafif esprili, birazda hüzün eklenmiş yazılar. Bir bütün olarak algılanamaz ancak bireysel olarak tek başına ayakta duran. Kısa bölümler, uzamayan paragraflar kendi içerisinde kaybolmayan cümlelerin yer aldığı bir yazı kütlesi. İşte bu Richard Brautigan…
Örnek bir başlangıç “gökyüzünden bir sombrero düştü,” peki sonra ne oldu, ne olabilir, bir hayal gücü bilim kurguya uzanmadan ne kadar yazılabilir ve sonucunda mantıklı bir oluşum yaratabilir? Bunun cevabı Richard Brautigan!
Ülkemizde birkaç yayınevi ve çevirmenin aşkla sahiplendikleri bu zamane idolü sadece 300 adet gibi komik baskı sayısıyla evlerimize girmeye çalıştı. Fakat basılanlar bile nadiren tüketildi ve ikinci baskı bir hayal oldu. Tüketilenler ise elden ele dolaşan bir kült oldu. Yine sessiz, yine sakin ve bazen ulaşılmaz.
Kısa hayatı boyunca Richard Brautigan, okumanın önemli olmadığını asıl algılamanın önemli olduğunu göstermeye çalıştı.
Yazan: Zekeriya S. Şen
EK;
Romanları:
• A Confederate General From Big Sur
• Trout Fishing In America
(Amerika’da Alabalık Avı / 6.45 Yayınları 1994 – Can Yayınları 1994)• In Watermelon Sugar
(Karpuz Şekerinde / YKY 1994)• The Abortion
(Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Macerası / 6.45 Yayınları 1998)• The Hawkline Monster
(Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western / 6.45 Yayınları 1996)• Willard And His Bowling Trophies
(Willard Ve Onun Bowling Kupaları / 6.45 Yayınları 1999)• Sombrero Fallout
(Sombrero-Bir Japon Romanı / 6.45 Yayınları 2006)• Dreaming Of Babylon
(Babil’i Düşlemek / 6.45 Yayınları – 2003)• So The Wind Won’t Blow It All Away
(Yani Rüzgar Herşeyi Alıp Götürmeyecek / 6.45 Yayınları – 1998)• An Unfortunate Women
• Would You like To Saddle Up A Couple Of Goldfish And Swim To Alaska?
Şiir Kitapları:
• The Return Of The Rivers
• The Galilee Hitch-Hiker
• Lay The Marble Tea
• The Octopus Frontier
• All Watched Over by Machines Of Loving Grace
• Please Plant This Book
• The Pill Versus The Springhill Mine Disaster
• Rommel Drives On Deep Into Egypt
• Loading Mercury With A Pitchfork
• June 30th, June 30th
Kısa Kısa…
Annesi
Lulu Mary KehoBabası
Bernard F. Brautigan30 Ocak, 1935
Tacoma, Washington’da doğdu.1 Mayıs 1939
Üvey kız kardeş doğdu: Barbara1952
Gerçek soyadını kullanmaya başladı19 Aralık 1952
Richard Brautigan olarak ilk yayınlanan eseri “The Light”.1954
San Francisco Yolcusu14 Aralık 1955
“Ben bir suçluyum ve suç işleyeceğim” diyip Eugene Polis Karakolunun penceresini kıran Brautigan 10 gün hapis ve 25 USD para cezasına çarptırıldı.24 Aralık 1955
Akıl hastanesinde 12 seans elektrik tedavisi görüldü. Tanı: şizofren paranoyak1957
San Francisco’da Beat kuşağına bulaştı.1958
Magazinlerde şiirleri çıktı1959
Lay The Marble Tea basıldı25 Mart 1960
Kızı Ianthe Elizabeth doğdu1961
“Amerika’da Alabalık Avı”nı yazmaya başladı1964
“A Confederate General From Big Sur” yayınlandı1967
“Amerika’da Alabalık Avı” basıldı1968
“Karpuz Şekerinde” basıldı1970
California, Bolinas’ta ev satın alıyor1971
“Kürtaj” yayınlanıyor1972
Kariyerinin doruğunda1975
“Willard ve Onun Bowling Kupaları” yayınlanıyor1976
Her yıl belirli bir dönem yaşamaya karar aldığı Japonya’ya ilk yolculuk1977
Akiko Nishizawa ile ikinci evliliğini yaptı1978
Amerika’da kaybettiği ününü Japonya’da yakalıyor1980
İkinci eşinden ayrılıyor1982
“Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek” yayınlanıyor14 Eylül 1984
San Francisco’dan ayrılıp Bolinas’taki evine gitti. Son kez hayattayken görüldüğü yer25 Ekim 1984
Cesedi bulundu…
Christopher Marlowe
İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe (1564-1593), tiyatro oyunlarının “açık ölçü”yle (blank verse) yazılma potansiyelinden ve Rönesans hümanizminin trajik kinayesinden yararlanan ilk oyun yazarıdır.
Üniversite kayıtlarına göre Marlowe, okulun son yıllarında sıklıkla okulu aksatırdı; hatta yasa tarafından izin verilen devamsızlık hakkını aşarak öğrenim derecesini tehlikeye atmıştır. Anlaşılan vaktinin çoğunu Kraliçe Elizabeth’in Protestan yönetimine karşı komplo kuran Katolikler arasında Rheimst’e harcıyordu. Kutsal emirleri yerine getirmeyi reddettiği ve devamsızlık hakkını aştığı için üniversite bir süreliğine öğrenim derecesini vermeyi reddetti; fakat yetkililer müdahale ettiler ve sonunda Marlowe’a derecesi verildi.
“Iambic pentameter” denilen, birbirini izleyen bir vurgusuz bir vurgulu on heceden oluşan uyaksız dizeler, Marlowe ve onu izleyen oyun yazarlarının İngiliz yazınına bıraktığı en değerli miraslardan biridir. Marlowe bu teknik yenilikle de yetinmeyerek oyunlarında geleneksel tiyatronun önünü açmayı amaçlamış ve başarılı olmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru kurulan İngiliz Kilisesinin koyduğu yasakla yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayan “kilise oyunları” ve “cycle”ların yerini alan “interlude”lar (ara oyunları) ve “morality”ler (ibret oyunları) ile yazarlar kendilerini her açıdan geliştirmeye, yenilikler uygulamaya çalışmışlardır.
Marlowe, “ibret oyunları”nda kullanılan basit ve tekdüze olay örgüsünde değişiklikler yapmakla kalmayıp alt-olay örgülerinin yardımıyla oyunlarının çok boyutlu olmasını sağlamıştır. Oyunlarında “5-perde” kuralını uygulayan Marlowe aynı zamanda yeni ve çekici tipler yaratma uğraşını da sürdürmüştür. Dolayısıyla, Marlowe’un kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden ilginç yedi oyunuyla yeni yeni parlamaya başlayan İngiliz tiyatrosuna getirdiği yenilikler arasında karakter betimlemeleri önemli bir yer tutar. Konuşması olmayanlar hariç 198 karakterle, Marlowe, ilk kez bu kadar çok sayıda oyun kişisi yaratan yazar unvanını elinde bulundurmaktadır.
Marlowe’un oyunlarına temalar egemendir; karakterler görüşlerin, inançların sözcülüğünü yapar; tutkularıyla yaşar, tutkuları uğruna ölürler. Gelişmezler, kişiliklerinde değişme olmaz, düz bir çizgi üzerinde yürürler ve başladıkları yerde bitirirler oyunları. Marlowe’un karakterleri tutkulu, kararlı, her türlü duyguyu en yoğun biçimde yaşayan yiğit kişilerdir. Kısa örneklerle üzerinden geçecek olursak örneğin bir dünya imparatorluğu kurmaya kararlı Timur; Yahudilerin sevilmediği bir adada dünyanın en zengin kişisi olmayı kafasına koymuş olan Barabas; Kartaca’da geçici bir süre konaklamak zorunda kalan, bir imparatorluk kurmak gibi ağır bir görevi üstlenmiş Aeneas’a delicesine tutulan Dido; siyasal güç uğruna ülkesi Fransa’yı ikiye bölmekten çekinmeyen Guise; sevdiği insan uğruna ülkesini karmaşanın ortasına atmaktan çekinmeyen Edward; aldığı eşsiz üniversite eğitimine karşın, bilgi karşılığında ruhunu şeytana satan Faustus… Ölümlüleri yok edici yoğunluktaki tutkulara sahip bu kişiler, bu özellikleriyle devleşir; izleyiciyi ve okuru büyüler.
Marlowe, University Wits dram topluluğu üyelerinden biriydi ve Master yıllarında oyun yazarlığına başladı. Marlowe 7 tane oyun yazmıştır. Marlowe’un oyunları hem kendi hayatında hem de ölümünden sonra günümüze kadarki dönemlerde seyircilerin çok ilgisini çekmekle beraber işlediği konular dolayısıyla her zaman tartışmalara yol açmıştır. İşlediği temalar ve konular arasında; Doktor Faustus’ta ateistlik ve şeytana tapma, Edward II’de eşcinsellik ve The Jew of Malta’da anti-semitizm -Yahudi düşmanlığı- bulunmaktadır. Ayrıca Marlowe İngiliz edebiyatı içinde Hero and Leander adlı uzun şiiri ve The Passionate Shepherd to His Love (İhtiraslı Çobandan Sevgilisine) adlı kısa bir şiiri ile de ünlüdür.
Dido, Queen of Carthage (Dido, Kartaca Kraliçesi) muhtemelen Thomas Nashe ile ortak yazılmış Marlowe’un ilk oyunudur. Oyun Dido’nun dramatik hikâyesini ve Cupid tarafından kandırılan Aeneas’a olan aşkını anlatır. Aeneas’ın ihaneti ve sonuç olarak İtalya’ya giderkenki intiharıyla sonuçlanan oyunlar konu bakımından aslında Aeneid of Virgil’in 1. 2. ve 4. kitabına dayanmaktadır.
O, yüksek şiir sanatını sahnede en doğru yerde kullanmış ve bize yaratıcısı gibi ateşli ve ihtiraslı karakterlerini kendinden bile daha iyi olan bir şair, yani William Shakespeare’e bu yolu hazırlayarak bırakmıştır.
Trajedide ilk önemli gelişmeleri yapan elbette büyük usta Marlowe’dur. Neredeyse her oyununda tek bir karaktere yoğunlaşır. İki bölümden oluşan Tambur laine the Great ilk defa 1590 yılında basılmıştır. İlk bölümün ünlü giriş kısmı yeni bir şiirsel ve dramatik tarzı ilan eder:
“From jigging veins of rhyming mother wits,
And such conceits as clownage keeps in pay
We’ll lead you to the stately tent of war,
Where you shall hear the Scythian Tamburlaine
Threat’ning the world with high astounding terms
And scourging kingdoms with his conquering sword.
View but his picture in this tragic glass,
And then applaud his fortunes as you please.”
Dizelerde olduğu gibi oyun Tamburlaine’nın iktidara yükselişinin apaçık bir göstergesidir. Kahramanımız korkuyu ve merakı oyun boyunca kışkırtır.
Marlowe’un açık ölçüyle (blank verse) yazılmış dikkate değer ilk İngilizce oyun olan Tamburlaine 1587 yılında Londra’da sergilenmiştir. Tamburlaine çobanlıktan savaşçılığa yükselen Fatih Timur hakkındadır. Thomas Kyd’in The Spanish Tragedy’siyle birlikte Tamburlaine genellikle Elizabeth tiyatrosunun olgun evresinin başlangıcı sayılır. Tamburlaine’nin büyük başarısı Tamburlaine II ile izlenmiştir.
Tamburlaine mükemmel sahnelerin yaşandığı bir geçit töreni gibidir; oyundaki her şey Tamburlaine’deki hayattan daha büyüktür. O sadece fethetmekten memnun değildir; büyüklüğünü, fethettiklerine, Dmascus’un tüm kızlarını öldürerek, esir Soldan of Turkey’i maşa olarak kullanarak ve onu kafeste taşırken parmaklıklara vurarak, döverek hatta kendi öz oğlunu korkaklığı sebebiyle öldürerek kendini bazılarına hayran bırakır.
Tamburlaine Babylon’u alır ve yöneticiyi oklarla deldirir (hatta oyun sırasında bu oklardan birkaçı seyirciler içindeki bir çocuğun ölümüne sebep olmuştur) ve kasabada yaşayanları gölde boğar.
Aslında bu, Nazi ve Komünistleriyle birlikte çağımızın bir karikatürüdür; fakat bu karikatür Marlowe’un açık ölçüsüyle, olağanüstü başarısıyla yapılmıştır.
Yaklaşık 1589′da yazılmış olan The Jew of Malta (Malta Yahudisi), Elizabeth dramasının en güçlü Machiavellian karakterinden biri olan Barabas’ın bir hikâyesidir. Tamburlaine’in aksine Barabas kurnaz, üçkâğıtçı ve ağzı sıkıdır. Oyunun başında Machiavelli giriş kısmını okuduktan sonra uzun açılış konuşmasıyla Barabas’ın serveti kutlanır. Fakat Barabas’ın tüm serveti Türklerin övgüsünü kazanmaya çalışan Malta’nın yöneticisi tarafından mahrum edilir. Bu olaydan sonra Barabas öç almaya girişir ve bu öç sadece Malta yöneticisinden değil, aynı zamanda Hıristiyan ve Müslümanlardan kaynaklanır. Barabas rahibeleri zehirler, kendi kızlarını seven çocukları birbirlerine öldürtür ve en sonunda Türklerin liderlerini katletmeyi teklif eder. Düşmanları için hazırladığı kızgın yağ kazanlarında ölen düşmanları değil, kendisi olur.
Marlowe’un en iyi eseri olarak düşünülen Doktor Faustus’un ana karakteri tüm alanlarda uzmanlaşmak isteyen ve bunun için şeytanla pazarlık yapan bir bilgindir. Dünyadaki her şeyi öğrenmesi için şeytan onun 24 yıla ihtiyacı olduğunu söyler ve bunun karşılığında ondan ruhunu ister ve de anlaşma sağlanır. Doktor Faustus’un bu trajik hikâyesi Faust efsanesinin ilk dramatize versiyonu olan Alman Faustbuch’a dayanmaktadır.
Şeytanla anlaşma versiyonları dördüncü yüzyıla kadar dayansa da Marlowe kahramanının kitaplarını yakamamasıyla ya da merhametli Tanrı’nın anlaşmasını feshetmediği için oyunun sonunda pişman olmasıyla diğer versiyonlardan önemli bir şekilde ayrılır. Marlowe’un kahramanı şeytanlar tarafından parçalanarak çığlıklarla cehenneme gönderilmiştir. Aslında Dr. Faustus metne ait bir problemdir çünkü çok fazla düzeltme yapılmış ve muhtemelen sansürlenmiştir; hatta Marlowe’un ölümünden sonra tekrar yazılmıştır. Oyunun iki versiyonu da mevcuttur. Metin A ve Metin B olarak ayrılmıştır ve birçok bilgin A metninin Marlowe’un orijinalini yansıttığını savunur; nedeni ise A metninin düzensiz karakter isimleri içermesidir.
The Massacre at Paris (Paris’te katialam) 1572′deki Saint Bartholomew’s Day Massacre olaylarını betimleyen kısa bir çalışmadır. Dr. Faustus’la beraber Marlowe’un en tehlikeli oyunlarından biri sayılır; Londra’da kışkırtıcılar yakalandığından son sahnede böyle bir olasılık için birinci Elizabeth’i uyarır.
Marlowe’un oyunları müthiş ölçüde başarılıdır ve bu başarı Edward Alleyn’in başarısına da bağlıdır. Tamburlaine’in, Faustus’un ve Barabas’ın kibirli rolleri muhtemelen Edward için yazılmıştır. Marlowe’un oyunları Alleyn’in şirketinin The Admiral’s Men repertuvarının temelidir.
Bazen Marlowe’un Morley olduğu kuramı sunulmuştur. Morley, Arbella Stuar’ın özel öğretmenidir (1589). Morley’in Marlowe olduğu olasılığı ilk TLS mektubunda E. St. John Brooks tarafından ortaya atılmıştır ve eğer Marlowe gerçekten de Morley ise bu onun ajan olduğu ihtimalinin bir göstergesidir aslında.
Marlowe tanrının düşmanı olarak imalarda bulunduğundan ateist olarak sayılmıştır. Modern tarihçiler, onun ateizmini katolizmiyle birleştirip detaylı ve güçlü rol yeteneğini de ekleyerek bir diğer işi olan hükümet ajanlığını benimsemiş oluğunu düşünmektedirler.
Marlowe’un akran yazarlar arasındaki ününden bahsedecek olursak ölümüne haftalar kala George Peele onu “Marley, the Muses’ Darling” (Marley Muses’in sevgilisi ‘Muses Yunan mitolojisinde yazarlara, şairlere ilham veren tanrılardır’) olarak hatırlatmıştır. Michael Drayton ise ilk şairlerde olduğu gibi içinde bulundurduğu özgüveni takdir etmiştir. Ben Johnson “Marlowe’s Mighty Line’ı yazmış, Thomas Nashe arkadaşına “Poor Deceased Kit Marlowe”u yazmıştır ve yayımcı Edward Blount, Sir Thomas Walsingham’a Hero and Leander’ı adarken Marlowe’u anmıştır.
En önemli övgü ise Shakespeare tarafından As You Like It adlı eserinde yapılmıştır. Aslında Shakespeare, Marlowe’dan çok fazla etkilenmiştir ve bu etkilere kanıt olarak Shakspeare’in Anthony and Cleopatra eseri Marlowe’un Dido eserinin, The Merchant of Venice Jew of Malta’nın, Love’s Labour’s Lost’un The Massacre at Paris’in, Richard II ise Edward II’nin ve Macbeth ise Dr. Faustus’un aynı temalarla tekrar yazılmış hali gibi olmasıdır. Bazı kişilerse ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış olduğu kabul eden ünlü oyunların gerçekte Marlowe tarafından yazıldığını iddia etmişlerdir. Aslında bu büyük olasılıkla doğrudur.
Her ne kadar hayatı üzerine bilinenler olsa da aslında Marlowe’un hayatı ve ölümü gizemlidir. Devletin gizli bir ajanı olduğuna dair elde belgeler bulunmaktadır fakat hala tartışmalar sürmektedir. Ne yazık ki usta yazar çok genç bir yaşta henüz 27 yaşında iken bir bar kavgası sırasında başına bir kama saplanması ile öldürülmüştür. Ateist olması veya eşcinsellik konusunu işlemesi dolayısıyla hükümet yanlılarınca bir suikaste uğraması veya işlediği konuları sevmeyenlerin bir komplosuna kurban gitmesi hala tartışılmakta olan konulardandır…
Yazan: Gamze Kuzu
EK;
OYUNLARI:
Dido, Queen of Carthage (1586) (Thomas Nashe ile beraber)
Tamburlaine, part 1 (1587)
Tamburlaine, part 2 (1587-1588)
The Jew of Malta (1589)
Doctor Faustus (1589, ya da1593)
Edward II (1592)ŞİİRLERİ:
Translation of Book One of Lucan’s Pharsalia (tarihi bilinmiyor)
Translation of Ovid’s Elegies ( 1580s?)
The Passionate Shepherd to His Love (1593′ten önce)
Hero and Leander (1593′te yazılmış ancak bitirilmemişti; George Chapman tarafından 1598′de tamamlandı.)Quotes (Alıntılar):
“Was this the face that launched a thousand ships, and burnt the topless towers of Ileum?”
“Nature that framed us of four elements, warring within our breasts for regiment, doth teach us all to have aspiring minds.”
“Is it not passing brave to be a King and ride in triumph through Persepolis?”
“Hell hath no limits, nor is circumscrib’d one self place; for where we are is Hell, and where Hell is, there must we ever be.”
“What are kings, when regiment is gone, but perfect shadows in a sunshine day?”
“That perfect bliss and sole felicity, the sweet fruition of an earthly crown.” Literary career “Where both deliberate, the love is slight: Who ever lov’d, that lov’d not at first sight?”
“Who ever loved that loved not at first sight?”
“Come live with me, and be my love, and we will all the pleasures prove.”
“You stars that reigned at my nativity, whose influence hath allotted death and hell.”
“I count religion but a childish toy, and hold there is no sin but innocence.”
“O, thou art fairer than the evening air clad in the beauty of a thousand stars.”
“All places are alike, and every earth is fit for burial.”
Edmund Spenser
Edmund Spenser 1552 yılında Londra’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Maddi güçleri kısıtlı olsa da Spenser ailesinin yardımı ve kendi çabalarıyla daha en başından çok büyük işler başarmıştır bile; öyle ki Merchant Taylors Okulu’nda Latince, İbranice, Yunanca ve müzik öğrenimi görmüştür ve daha sonra gittiği Cambridge Üniversitesi‘nde okurken, okul giderlerini karşılayamadığı için bir yandan da çeşitli işler yaparak geleceğini aydınlatacak olan ışığı söndürmemek üzere çalışmıştır. Cambridge’de aldığı eğitim, Eski Yunan ve Roma klasiklerinin yanı sıra, eski ve çağdaş İtalyan, Fransız ve İngiliz edebiyatını da tanımasını sağlamıştır.
1580 yılının Temmuz ayında Spenser, İrlanda’ya, Arthur Lord Grey de Wilton’un vekili olarak gitmiştir. Sonra İkinci Desmond Ayaklanmasında (Second Desmond Rebellion) İngiliz birliklerinde görev almıştır. İsyancıları bozguna uğrattıktan sonra Munster Plantation’da Elizabet döneminde el konulan County Cork’taki topraklarla ödüllendirildmiştir.
Edmund Spenser’ın İngiliz edebiyatına olan katkılarına bakacak olursak envai çeşit başarılarla karşılaşırız. En iyi başarısı işte bu eserdir, işte şu çalışmadır demektense bu ustanın tüm başarılarını en iyi olarak almamızda hiçbir mahzur görmüyorum. Çünkü onun eserleri dini ve hümanistik özellikleri güçlü bir şekilde barındırır ama bir o kadar da eleştiri niteliğinde Elizabet İngilteresinin yurtseverliğini yansıtır. Eserleriyle hem teknik hem de sanatsal anlamda ilgi çekmiş olan Spenser usta aynı zamanda “Spenser Tarzı Sone”nin (Spenserian Sonnet) mucididir.
1579′da The Shepherdes Calendar (Çoban Takvimi) adlı şiir kitabı yayımlanır. Bu yapıtında Spenser yaşam ve aşk konusundaki düşüncelerini dile getirir. Spenser bu kitabı yazarken pastoral şiir sanatı daha yeni kabul edilmişti ve çobanlarla ilgili, ideal çoban olmakla ilgili, hem mecazi hem ahlakla ilgili yergilerde bulunulup hiciv sanatıyla bezenirdi pastoral şiirler.
En ünlü ve kendi tarzını yarattığı sonesi Periler Kraliçesi (Faerie Queene) çok beğenilir hatta 1595′te Faerie Queene’in üç cildi daha yayımlanır. Spenser’ın evlilikle sonuçlanan aşkını dile getirdiği Epithalamion (1594) ve Amoretti (1595) başlıklı derlemelerde yer alan soneleri, Yunan tanrıçalarının dev ejderhalarla büyülü şatolarda ormanı paylaştığı yerde Yunan perileriyle, Hıristiyan melekleriyle anlatılan birçok mitoloji hikâyeleriyle bitirilmemiş kinayeli destanı Faerie Queene’in önceden belirtisidir.
1591′te yayımladığı, saray yaşamı üzerine bir yergi olan hayvan öyküsü Prosopopoia or Mother Hubberd’s Tale (Prosopopoia ya da Hubberd Ana’nın Öyküsü) toplatılır. Bu eserin toplatılmasının sebebi oldukça açıktır. Hayvan yaşamıyla saray yaşamını kinayeli bir şekilde bağdaştırdığından sarayın tepkisini çekmiş ustayı durdurmanın tek yolu yine ve her zaman yapıldığı gibi eserlerini toplatmak olmuş, belirgin bir şekilde güneş balçıkla sıvanmaya çalışılmış; fakat bunu başaramamışlardır.
Spenser’ın başarısına ne eserlerinin toplanmasıyla ne de kaleminin elinden alınmasıyla engel olunabildi, o yine başarılı kaleminden eserleri serpiştirdi; ancak yakın arkadaşı Sir Philip Sidney’in ölümü üzerine 1596′da Astrophel olarak bilinen bir ağıt yazdı. Acısını dile getirmenin en güzel yolunu bulmuştu; nasıl ki müthiş evliliği için soneler yazdıysa, duyduğu üzüntüyü yine kalemiyle bir ağıt yazarak paylaştı.
Diğer bir yandan askeri görevlerine devam etmekteydi. İrlanda Ayaklanması’nda Kilcolman’daki şatosu yanmış, bunun üzerine Edmund Spenser, Cork‘a yönetici olarak atanmıştı ve İrlanda’daki durum konusunda bilgi vermek için gittiği Londra’da hayatını kaybetti (1559), geride muhteşem eserlerini bırakarak…
Yazan: Gamze Kuzu
İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer
Geoffrey Chaucer (yaklaşık 1341–1400) İngiliz yazar, şair, filozof, siyasetçi ve diplomattır. Bu kadar çok yönlü oluşu onu unutulmaz, edebiyatta üzerine konuşulmaya değer kılan özelliklerinden biridir. Shakespeare öncesi İngiliz edebiyatının en büyük şairlerinden biridir Chaucer. Ayrıca, edebi çevrelerce İngiliz edebiyatının babası olarak da nitelendirilir. Öyle ki İngilizlerin “bizim Homeros’umuz”, “bizim Goethe’miz” sözleriyle övdükleri kişinin ta kendisidir. Hem edebiyat alanında hem de dil alanında çağının gereksinimini karşılamış hatta daha da öteye gitmeyi başarmıştır. Anglo Saxon devri sonrası sadece köylüler tarafından konuşulan İngilizceyi, Fransızca kelimeler ile geliştirerek sadeleştirmiş ve günümüz İngilizcesine daha yakın bir dil elde etmiştir. İngilizceyi ayakta tutmuş, yaşatmıştır.
İlk yıllardaki eğitimine ilişkin bilgi yoktur, oldukça varlıklı bir ailenin soyundan gelmesi, saraya yakın olmasından ötürü kendisi diplomatlık yapmıştır. Hayatında göze çarpan olaylardan bir tanesi ise katıldığı Reims kuşatmasıdır.
Chaucer 1359′da III. Edvvard’ın ordusuyla Fransa’ya gitmiş ve Reims kuşatmasına katılmıştır. Savaşta tutsak düşmüştür fakat 1360′ta Kral III. Edvvard fidyeyi ödeyerek Chaucer’ı kurtarmıştır. 1367′de kralın hizmetine giren Chaucer 1368′de şövalye adayı olmuştur. 1370′lerde diplomatik görevle Flandre, Fransa ve İtalya’ya gitmiştir, bu sebepten ötürü eserlerinde Fransız ve İtalyan edebiyatlarının etkisi görülür. Fransızcayı ve dönemine özgü ortaçağ İngilizcesini çok rahat konuştuğu, gündüzleri diplomatlık yapıp geceleri kitap okuyarak kendini geliştirdiği bilinir.
Chaucer ilk şiirlerini saray çevresinin beğenileri doğrultusunda ve Fransız şiirinin etkisi altında kalarak yazdıysa da, sonraları kendine özgü bir üslup oluşturmayı başardı. Chaucer’ın ilk özgün yapıtı The Book of the Duchesse’dır (yaklaşık 1370; “Düşesin Kitabı”).
Kimi eleştirmenlerce en duygulu ve derin yapıtı olarak değerlendirilen Troilus and Khryseis’i (“Troilos ve Khryseis”) Boccaccio’nun Fdostrato’sundan esinlenerek 1380′lerde yazdı. 8.239 dizelik bu şiir, Truva Savaşı sırasında yaşanan mutsuz bir aşk öyküsünü anlatırken, insanların özgür istemlerini ve kararlılıklarını dile getirir.
Chaucer’ın 1390′lardaki en önemli yapıtı ise The Canterbury Tales’dir (“Canterbury Öyküleri”). Chaucer bu manzum yapıtını, Aziz Thomas Becket’in Canterbury’deki mezarını görmek üzere Londra’dan yola çıkan 30 kadar hacının, yolda hoşça vakit geçirmek için birbirlerine anlatacakları toplam 120 öyküden oluşturmayı tasarladı. Canterbury Tales’den günümüze dört tanesi bitmemiş 24 öykü kalmıştır.
Yapıtın giriş bölümünde hacılar tanıtılır. Aralarında bir şövalye ile uşağı, avlanmayı seven bir keşiş, rahibe, doktor ve kaptan gibi toplumun çeşitli kesimlerinden gelen kişiler vardır. Anlatılan öykülerde sık sık ironi kullanılmıştır ve sadece üç eserde ironi kullanılmamıştır. Bunlar ‘Knyght, Persoun of a toun, Plowman’dir. Bu öykülerin en etkiletici olanları Prioresse, yani rahibenin hikâyesidir ki bu hikâyede rahibe yapması gerekenleri yapmaz, olması gerektiği gibi değildir; aristokratik yaşama özentisi, rahibede olması gereken özellikleri taşımaması en belirgin özellikleridir. Diğer göze çarpan hikâye ise The Wyf of Bathe geleneksel, o çağda yaşayan kadına uymayan davranışları, özel hayatı bakımından topluma ve ahlak değerlerine uymayan yapısıyla ironinin derinlemesine kullanıldığı diğer öyküdür.
Chaucer’ın yarattığı kişilere çağını aşan bir gerçekçilik, mizah ve hoşgörüyle yaklaştığı bu yapıt, hem eğlendirici hem de eğitici niteliktedir. Gerçek karakterler hakkında yazıp toplum düzenini eleştiren ilk yazar ve şairdir. Chaucer döneminin aksine din dışı, günlük yaşamla alakalı konuları işlemiş, eserlerinde ünlü, kahraman ve soylu insanların yerine sıradan, çeşitli sınıflardan insanlara yer vermiştir. Bol bol ironi yapmış, taşlama ve alaydan yararlanmış ve o güne kadar süre gelen aliterasyon geleneğini bir kenara bırakıp kafiyeyle şiir yazmıştır.
Chaucer’ın başlıca özellikleri konularının değişkenliği, üslubu ve insan doğasının karmaşıklığını yansıtmadaki ustalığıdır. Genellikle Latincenin kullanıldığı bir dönemde Ortaçağ İngilizcesi ile yazması da önemli bir yeniliktir. Öykülerine sinen ince mizah yer yer güldürüye dönüşür. Ne var ki, çok temel ve önemli düşünsel sorunları da irdelemekten geri kalmaz. Bedensel aşkı konu edindiği gibi, tanrısal aşkı da tutkulu bir biçimde dile getirir. 2.000 dizeyi aşan The House of Fame (yaklaşık 1380; “Ün Evi”) ile The Parliament of Fowls (yaklaşık 1380; “Kuşlar Meclisi”), ünlü şiirleri arasındadır.
Chaucer belki de bir insanın yapamayacağı şeyleri yapmış, cesaretiyle, anlatımıyla, katkılarıyla yeri doldurulamaz bir mevki edinmiştir. Yaşamına çeşitli alanlarda yön vermiş, fırsat bulamasa bile kendini olabildiğince iyi yetiştirmiş, edebiyata yeni bir nefes olmuştur. Chaucer’ın mezarı Londra’da, devlet adamları ve şairlerin gömüldüğü VVestminster Abbey’dedir.
Diğer Yapıtları
The House of Fame (1380)
The Parliament of Fowls (1380)
Kitapları
Canterbury Hikayeleri, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2006
Canterbury Hikayeleri Genel Prolog, Gündoğan Yayınları, Ağustos 1993
Alıntı Sözler
İşte hiç mi hiç kararmayacak dört köz: Övünme, hırs, öfke, bir de yalan.
Erkeği evinden kaçıran damın akması, bacanın tütmesi ve karının çenesidir.
Acılar ve sevinçler, birbirine komşu.
Haset, hiç kuşkusuz en büyük günahtır; çünkü bütün öbür günahlar sadece bir erdeme karşı günah işler, oysa haset her türlü erdeme ve bütün iyiliklere karşıdır.
Yazan: Gamze Kuzu
Nazım Hikmet Ran
Nazım Hikmet Ran 15 Ocak 1902, Selanik doğumludur. Ailesini incelediğimizde, toplumda tanınan birçok insanla karşılaşırız. Babasının babası, şair Nazım Paşa ve eşi İstanbulludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa, valiliklerde bulunmuş, özgürlükçü bir insandır. Babası, İttihatçılar devrinde Matbuat Müdürlüğü ve Hamburg Başşehbenderliği yapmış, Hikmet Beydir. Sonradan ticarete atılan Hikmet Bey, zarar edince gazete idare müdürlüğü yapar ve daha sonra Kadıköy’de Süreyya Paşa sinemasının müdürü olur. Uzun yıllar gazete yazarlığı yapan oyun yazarı Celalettin Ezine, Nazım Hikmet’in halasının oğludur.
Annesinin büyükbabası Mustafa Celalettin Paşa, Borjenski soyadlı bir Polonyalıdır. Ancak Slav ırkından değil, Gagavuz denilen Hıristiyan Türklerindendir. Daha Polonya’dayken Türkçeyi lehçeleriyle bilen Borjenski, Türkoloji bilgini, askeri mühendis ve topografya ressamıdır. Bir gruba katılarak yurdumuza gelir ve müslüman olur. Ömer Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlenir. Oğulları Enver Paşa, Türkçeye özelliğini kazandırma savaşının önderlerinden, ünlü bir dil uzmanıdır. Önemli görevlerle Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da bulunur. Fakat asıl Tisalya’daki Golos kumandanlığıyla anılır. Son dönemlerinde Erenköy’de özel bir lise açmış ve çok öğrenci yetiştirmiştir.
Enver Paşa, Nazım Hikmet’in annesi ressam Celile Hanım’ın ve yine ressam olan teyzesi Sara Hanım’ın babasıdır. Enver Paşa’nın Mehmet Ali adında yetenekli bir mühendis, ressam ve şair olan oğlu, çocuk yaşta gönüllü olarak Balkan Savaşı’na katılmış ve Çanakkale’de şehit olmuştur. Nazım Hikmet, özellikle bu dayısının etkisi altında kalmıştır.
Berlin Kongresi’nde, Osmanlı Devletinin temsilciliğini yapmış olan Müşir Mehmet Ali Paşa da Nazım Hikmet’in anneanne tarafından büyük dedesidir. Mehmet Ali Paşa, Hügönot asıllı Alman’dır. Aslında Protestan mezhebini kabul ettiği için Almanya’ya göçen Fransızların soyundandır. Karl de Troi ailesinden ve Magdeburgludur. On iki yaşındayken okul gemisiyle İstanbul’a gelmiş ve Kızkulesi açıklarında kendini denize atmıştır. Kızkulesi’nin bekçisi tarafında kurtarılmış, çeşitli olaylara sebep olduktan sonra ünlü Sadrazam Ali Paşa onu korumasına almış ve Mekteb-i Harbiye’de okutmuştur.
Mehmet Ali Paşa hoşsohbet, şakacı bir insandır. Orduda yaşama düzeyini yükseltmiş, Avrupalı tarzı özenli giysi, çatal, bıçak gibi yenilikler getirmiştir. Kızı Leyla Hanım Nazım Hikmet’in büyükannesidir. Mehmet Ali Paşa, rakipleri tarafından Rumeli’ye isyan bastırmaya gönderilmiş, Berlin Anlaşması’nda Hıristiyan cemaatına hak tanımak zorunda kaldığında, “Sizi gâvura bu sattı’” diye, Müslüman halk el altından kışkırtılmış ve Mehmet Ali Paşa kırk dört yaşındayken Arnavut’lar tarafından linç edilmiştir.
Nazım Hikmet’in anne soyundan bir büyükbabası da Mısır ordusunun isyanına karşı kumandanlık eden Dağıstanlı Hafız Paşa’dır. Ali Fuat Cebesoy, annesinin teyzesinin oğludur. Mehmet Ali Aybar, annesinin teyzesinin torunudur. Oktay Rifat, teyzesinin oğludur. Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, Nazım Hikmet’teki şairlik yeteneğini keşfeden ilk insandır.
Nazım Hikmet, ilköğrenimini İstanbul Göztepe Taşmektep’te tamamladıktan sonra, Galatasaray Lisesi ilk bölümü ve Nişantaşı Numune Mektebi’nde okumuştur. 1919 yılında bitirdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nden sonra Hamidiye kruvazörüne güverte subayı olarak atanmış, geçirdiği zatülcenp hastalığından sonra 1920 yılında askerlikten çürüğe çıkarılmıştır.
Nazım Hikmet, çok küçük yaşta şiir yazmaya başlamış ve “Mehmet Nazım” imzasıyla yayınlanan ilk şiiri “Servilikler” hececiler çevresinde büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. Nazım Hikmet bu şiiri on dört yaşındayken yazıp bir kenara atmış, daha sonra annesi Celile Hanım tarafından bulunan şiir, Yahya Kemal’e gösterilmiş ve Yahya Kemal de bu şiiri, 1918 yılında Yeni Mecmua’da yayınlatmıştır. Aslında Nazım’ın ilk dizesi, Vâlâ Nurettin’e göre “Yanıyor!…. Yanıyor!…. Müthiş Tarrakalar”dır. Hececi şairler içinde gittikçe ün kazanan Nazım Hikmet, 1920 yılında Alemdar gazetesinin açtığı bir şiir yarışmasında birincilik kazanarak bu ününü pekiştirmiştir.
İstanbul’un işgal edildiği yıllarda direniş şiirleri yazan Nazım, arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte, 1921 yılında ulusal kurtuluş savaşına katılmak üzere Anadolu’ya geçmiştir. Nazım Hikmet, Anadolu’da özgür olacağına ve şiirlerinin oradan daha iyi duyulacağına inanmıştır. İstanbul’dan İnebolu’ya gidişlerini, kendilerinden daha yaşlı şair arkadaşları tertiplemiş ve İstanbul polis müdüriyetindeki millici polisler, sahte isim ve mesleklerle düzenledikleri geçiş tezkerelerini sağlamışlardır. Yol paralarını ise, Sirkeci’de dişçilik yapan hiç tanıyamadıkları Şevki Bey adında biri vermiştir. Nazım Hikmet Anadolu’ya geçeceğini ailesine açıklamadığı için hazırlıksız olarak buluşma yerleri olan Cenyo adındaki birahaneye gelmiş ve 1920 yılının son gecesini, Sultan Mahmut Türbesi’nin yanındaki Mahmudiye Oteli’nde geçirmiştir. 1921 yılının ilk günü Sirkeci rıhtımından kalkan çok eski ve küçük “Yeni Dünya” vapuruna binerek üç hececi şair arkadaşıyla birlikte İnebolu’ya gelmiştir. Birlikte yola çıktığı şairler, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç ve Vâlâ Nurettin’dir. Ancak Ankara’dan sadece Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin’e izin çıkmıştır.
Anadolu’ya geçmek için İnebolu’da kaldıkları günlerde yine kendileri gibi Ankara’dan izin çıkmasını bekleyen Almanya’dan gelmiş genç öğrencilerle karşılaşırlar. Alman Spartakist hareketini yakından tanımış olan bu grubun içinde, sonradan CHP milletvekili olan, Mehmet Sadık Eti, Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf Kansu gibi sosyalizmi savunan ve Sovyetler Birliği’nden övgüyle söz edenler vardır. Onların anlatımlarıyla, Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin Marxist düşünceyle tanışırlar.
Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini ulusal savaşa çağıran bir şiir yazmalarıdır. Yazdıkları şiir, 1921 yılının Mart ayında basılıp dağıtılır ve yankıları çok büyük olur. İsmail Fazıl Paşa, bu iki şairi Mustafa Kemal Paşa’ya takdim etmek üzere Meclis’e çağırır. Vâlâ Nurettin’e göre Mustafa Kemal, şairlerin elini sıkmış ve onlara hiçbir giriş cümlesine gerek duymaksızın, “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” demiştir.
Ankara Hükümeti’nin isteğiyle Bolu’da öğretmenlik yapmaya başlarlar. Kalpak giyinmeleri, camiye gitmemeleri gibi nedenlerle din adamlarının ve eşrafın tepkisini toplayan şairleri, Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi korur. Ziya Hilmi onlara, Fransız Devrimi’ni, Lenin’i, Kautsky’i ve Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerini anlatır. Nazım Hikmet ile Vâlâ Nurettin, kısa süre sonra öğretmenliği bırakarak yeni tanıştıkları düşüncelerin etkisiyle Ekim Devrimi’ni yerinde yaşamak için 1922 yılında Batum yoluyla Moskova’ya giderler. Bu kararı vermelerinde, tutucu çevrelerin baskısı, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları ve Ziya Hilmi’nin düşüncelerinin de etkisi vardır.
Nazım Hikmet, Moskova’da yeni açılan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)’nin ilk öğrencilerinden biri olur. Sovyetler Birliği’nde bulunduğu ilk yıllarda şiirinin biçimini ve özünü değiştirir. Serbest ölçüyle yazdığı bu dönem şiirlerinin bazılarını, 1923 yılında Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayınlatır. KUTV döneminde aynı zamanda Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi olur. TKP’nin “Toparlanış Kongresi” için 1924 yazında Türkiye’ye döner. Aydınlık dergisinde çalışmaya başlar. 1 Ocak 1925′te İstanbul’un Akaretler semtinde Şefik Hüsnü’nün evinde toplanan TKP’nin 2. Kongresine KUTV delegesi olarak katılır ve Merkez Komuta üyeliğine seçilir.
Şubat 1925′te Şeyh Sait ayaklanmasının başlaması üzerine, 4 Mart 1925′te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu çerçevesinde yapılan tutuklamalardan kurtulur. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin takibatı üzerine bir süre İzmir’de saklanır ve daha sonra tekrar Sovyetler Birliği’ne gider. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından gıyabında 15 yıl kürek cezasına mahkûm edilir. 1926 Mayıs’ında Şefik Hüsnü tarafından Viyana’da toplanan Parti konferansına katılır. 1927 Tevkifatı’nda soruşturmaya uğrayarak yapılan yargılama sonunda gıyaben 3 ay hapse mahkûm olur. 1928 yılında partili arkadaşı Laz İsmail (Marat) ile birlikte Sovyetler Birliği’nden Hopa’ya pasaportsuz olarak geldiklerinden ötürü tutuklanır. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı sonunda 3 aya mahkûm edilir. Hopa-Ankara-İstanbul arasında geçen tutukluluk süresinde cezasını tamamlamış olduğundan, 1928 yılının sonlarında tahliye edilir.
İstanbul’a gelerek Resimli Ay dergisinde gazeteciliğe ve yazarlığa başlayan Nazım Hikmet, yayınlanan şiirleriyle ününü pekiştirir. Yeraltındaki TKP içinde çalışmalarını sürdürürken, Parti üst kadroları ile girdiği tartışmalar sonucunda, Parti’den atılır. Bu arada bazı şiir kitaplarında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargılanır ve duruşma beraatle sonuçlanır. 1932′de İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden toplu tutuklamalar olur ve Nazım Hikmet de Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. 4 yıl ağır hapse mahkûm edilir. 1933 yılında çıkarılan, Cumhuriyet’in 10. yıl affı ile cezası düşer.
1936′da Endüstri Dokumacılar Cemiyeti kurucusu işçiler ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte gizli örgüt yöneticiliği iddiasıyla tutuklanır ve 1937 Nisanına kadar tutuklu kalır. Yargılama sonunda beraat eder. 1937 yılı sonlarında kendisini ziyarete gelen Ankara Kara Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’i, askeri öğrenci kılığına girmiş polis sanarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Komünist Masası’na telefonla haber vermesinden sonra Harp Okulu öğrencilerinin tutuklanması üzerine, 1938 yılı Ocak ayında gözaltına alınır ve Ankara’ya götürülür. Mart 1938′de Askeri Mahkeme tarafından “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkûm edilir. 15 yıllık cezası Askeri Yagıtayca da onaylanan Nazım Hikmet, aynı yılın yazında İstanbul’a getirilerek Donanma Davası sanıkları arasına katılır. Bu kez, arkadaşı Hamdi Şamilof aracılığıyla, 1934′te tanıdığı Yavuz Zırhlısı başgediklilerinden Hamdi Alevdaş vasıtasıyla donanmada “isyan tahrik ve teşvikçiliğinde” bulunmakla suçlanır. Askeri Mahkeme’nin yargılaması sonucunda bu davadan da 20 yıl hapis cezasına çarptırılır. Birlikte yargılandıkları Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’le birlikte bir süre Çankırı Cezaevi’nde, sonra on yıla yakın Bursa Cezaevi’nde yatar. 1950 yılı yazında afla tahliye olur.
Nazım Hikmet, hapisten çıkmasına rağmen açıkça polis tarafından izlenir ve kitaplarını yayınlatma olanağı bulamaz. Askeri okul geçmişi ve çürüğe çıkarılana kadar yaptığı subaylık görevi olmasına karşın, askerliği için karar alınınca, şubeden hazırlıklarını yapmak için izin alan Nazım, Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılır ve Bulgaristan sahillerine çıkmayı düşünürken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gider. Oradan Moskova’ya geçmesi üzerine, 25 Temmuz 1951′de Bakanlar Kurulu kararıyla, Türk vatandaşlığından çıkarılır.
Nazım Hikmet, TKP’nin Yurt Dışı Bürolarında faaliyet gösterir, uluslararası kongrelere katılır, çeşitli ülkelere yolculuklar yapar, yapıtları birçok dillere çevrilir ve büyük bir ün kazanır. 1963 yılında, kalp krizi sonucu Moskova’da ölen Nazım Hikmet, Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülür.
…..
Nazım Hikmet, ilk şiirlerini hece ölçüsüyle yazar. Hececilerden içerik açısından farklılıklar gösterir ve onların bireyci şiir anlayışlarını benimsemez, toplumcu bir şiir anlayışını benimser. Şiirlerinin içeriği geliştikçe, hece ölçüsünün dar kalıpları yetersiz kalır ve Nazım Hikmet yeni biçim arayışlarına yönelir. Türkçenin zengin ses özelliklerine uyum sağlayan serbest ölçüyle yazmaya başlar.
Nazım Hikmet, kendi çağının dramını, düşüncelerini, olaylarını, değer yargılarını en iyi anlatan sanatçılar arasındadır. Onu okuyanlar, yaşadığı yılları yapıtlarından, tüm renkleri ve sorunlarıyla izleyebilir ve o dönemin macerasını bu yapıtlarda bulabilirler. Türk Kurtuluş Savaşımızdan, Asya ve Afrika’daki çeşitli kavgalara; İspanya savaşından, Habeşistan dramına; Ekim Devrimi’nden, Hindistan’a, Çin’e, İngiliz adalarına ve Dünya Savaşından, tüm gelişmelere kadar her konuya ilgi göstermiştir. Bundan dolayı uluslararası sanat çevrelerinde, dünya şairi olarak kabul edilir.
Türkçenin şairidir. Türk dilini yalnız Türkiye sınırları içine hapsetmemiş, onu inkâr edenler çıkmasına rağmen, Nazım, Türkçeye sınırlarımızı aşırtmıştır. Vâlâ Nurettin’e göre Nazım Hikmet elbette Pantürkist değildir ama yazı Fransızcası nasıl Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de, Kanada’da ve bazı eski sömürgelerde ortak dil ise, Türkiye içindeki ve Türkiye dışındaki Türkler arasında manevi köprü kuracak olan ortak Türkçeyi, Nazım yazmıştır.
“Dünyanın en iyi insanlarından olan Türk halkını ve dünyanın en güzel dillerinden biri ve belki de en başta gelenlerinden olan Türk dilinin diyarı küfürde tanınmasına vesile olabilmek ömrümün en büyük sevinci ve şerefi olur. Bir köylü, toprağını ve öküzünü; bir marangoz, tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum.” Nazım Hikmet
Nazım Hikmet’in Yapıtları:
Güneşi İçenlerin Türküsü – 1928
825 Satır – 1929
Jakond ile Sİ-YA-U – 1929
Varan 3 – 1930
1+1=1 – 1930
Benerci Kendini Niçin Öldürdü – 1932
Gece Gelen Telgraf – 1932
Kafatası (oyun) – 1932
Bir Ölü Evi (oyun) – 1932
Taranta Babu’ya Mektuplar – 1935
Unutulan Adam (oyun) – 1935
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı – 1936
Memleketimden İnsan Manzaraları – 1941
Kuvâyi Milliye – 1941
İvan İvanoviç (oyun) – 1956
Ölümünden sonra yayınlananlar:
Saat 21–22 Şiirleri – 1965
Şu 1941 Yılında – 1 965
Sabahat – 1965
İnek – 1965
Ferhat ile Şirin – 1965
Kan Konuşmaz (roman) – 1965
Rubailer – 1966
Yeni Şiirler – 1966
Dört Hapishaneden – 1966
Ocak Başında / Yolcu (oyun) – 1966
Yusuf ile Menofis (oyun) – 1967
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (roman) – 1967
Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar (mektup) – 1968
Oğlum, Canım Evladım, Memedim – 1968
Sevdalı Bulut (masal) 1968
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar 1970
Demokles’in Kılıcı – 1974
Nazım ile Piraye – 1975
……….
Tüm Eserleri 1975-80′de Asım Bezirci tarafından 8 cilt olarak hazırlandı. 1988–92 arasında yayınlanan bütün yapıtları dizisinden şiirleri (8 cilt), çeviri şiirleri (La Fontaine’den Masallar, 1 cilt), mektupları (3 cilt), oyunları (5 cilt), romanları (3 cilt), öyküleri (1 cilt), çeviri öyküleri (1 cilt), masalları (1 cilt), yazıları (5 cilt) ve konuşmaları (1 cilt), toplam 29 cilt olarak yayınlandı.
……….
Yararlandığım kaynaklar: Bu Dünyadan Nazım Geçti (Vâlâ Nurettin), Nazım Hikmet’in Şiirinde Gizli Tarih (Emin Karaca).
Yazan: Ayşegül Engin
























