Pemra Yüce’nin Küçük Fotoğrafçılar’ı

Küçük çılar -

Dünyasına Bir Yolculuk

hayatımızın bir parçası, ama ı yeterince tanıyor ya da çekmeyi biliyor muyuz? “Küçük çılar”, öncelikle çocuklarımıza ı daha çok tanıtmak, onların fotoğrafla ilgili sorularına yanıtlar vermek ve çekme becerilerini geliştirmek için yazıldı. İçinde neler mi var?

* ne demek?
*Siz hiç 3 metre boyunda bir makinesi gördünüz mü?
*Film kullanan makineler tarih mi oldu? Dijital makinelerle çekmek daha mı iyi? Hangisini tercih edelim?
*Bir fotoğrafa baktığımızda, bize “Ne kadar güzel bir !” dedirten şey nedir?
* çekmek ne kadar eğlenceli?
*Sevdiklerinizin “en güzel” fotoğraflarını siz çekmek ister misiniz?

Küçük Fotoğrafçılar

Daha da fazlası için, “Küçük çılar Kulübü”ne katılmaya ne dersiniz!

……….

, Mimar Sinan Üniversitesi Bölümü’nü bitirdi. Ardından aynı bölümde yüksek lisans öğrenimi gördü. 2 kişisel sergi açtı. Reklam ve Tanıtım çılığı konusunda, eşiyle birlikte kendi stüdyolarını kurup adını da “ops!” koydu! Çocukları Ege ve Eda’nın aileye katılmasıyla birlikte bebek, doğum ve aile fotoğrafları çekmeye başladı. Çocuklarla çekmeyi, onlara ı öğretmeyi o kadar çok sevdi ki, bu kitabı tüm küçük çılar için yazdı! Şimdi de www.kucukfotografcilar.com sitesinde, onları bekliyor!

……….

Teknik bilgiler…

Yayın Yönetmeni: Asya Çağlar / Yayın Koordinatörü: Mustafa Öztürk
Editörler: Muzaffer Samur Kapak ve Sayfa Tasarımı: Neşecan Gündüz
Türü: Çocuklar için Kitaplığı
Ebat: 20 X 20 cm / İç kağıt: 115 gr. mat kuşe / Kapak: 210 gr A. Bristol, parlak selefon 4 renk, 96 sayfa
Yayın tarihi: 1 Nisan 2009
ISBN – Barkod: 978-9944-343-76-3 Fiyat: 13 YTL

Ekleyen:

Utku Atalay’ın Çalışmalarından Seçmeler

çı arkadaşımız Utku Atalay’ın çalışmalarından bir bölüğünü daha önce “ & ” alt kategorisi adı altında şurada yayımlamıştık.  Aşağıdaki çalışmalar bir önceki fotoğrafların konseptine dahil edilebilirse de kimi farklılıklar taşıdığını, bu kez daha karanlık temaların egemen olduğunu imlemek gerek. Elbette nihai yorum ve analizler sanatseverlere aittir. Sizleri fotoğraflarla baş başa bırakıyoruz…

Ön not: İmleci fotoğrafların üzerine getirerek künyelerine ulaşabilirsiniz.

feel the difference

free fallin

escape

hellmouth

life is pain

nothing last forever

pittura est couse mentale

suffocation

reseth

kin-yas

fairytale abuse

sheer simplicity

Just Before Sleep (Uykudan Az Önce)

Şubat 10, 2009 by admin  
Filed under Fotoğraf, Fotoğraf Sanatı, Manşet, Sanat, İzlenimler

(Uykudan Az Önce)

Fotoğraflar: Erkan Erdem

Renkli Magnumlar

Hepimizin görsel belleğinde (daha da iddialı olmak gerekirse, ikinci derecedeki ve belki de asıl önemli bellek alanı olan kolektif belleğimizdeki) yeri sarsılmaz bir köşe başını kaplayan görüntüler bulunmakta. İstesek de istemesek de hiçbirimizin algı kapaklarının sonuna kadar kapatılması mümkün değil. Bu nedenle doğal ve sağlıklı olduğunu iddia edebileceğimiz bir şekilde günümüzün ve tarihimizin önemli sayılan yaşantıları, belleğimizde gerekli olduğu zaman çıkmak üzere bir kenarda mevzileniyor. Bununla beraber bizden de önce bunun farkında olanların, bunu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya yönelik, sürekli birtakım girişimleri oluyor. Bu da algılarımızda hem içeriye hem dışarıya doğru global bir tıkanmaya yol açıyor. (Algılarımız ilk aşamada önemli bir imgeler transferiyle manipüle ediliyor. Bu manipülasyon sonucu yeni algılar da önceden belli ölçüde yönlendirilmiş biçimde yaratılıyor. Tekrar ilk aşamaya geliniyor ve bu böyle sürüp gidiyor.) Bu algı daralması tümüyle dış etkenler ve yönlendirilmeler tarafından belirlenmiyor tabii ki. Belki de insanın önsel düşünme zincirleri hepimizde kolaya varan bir genellemeyi meydana getiriyor. Bu şekilde belki de rahat ediyoruz ve yeni ve tehlikeli bilgilerden kendimizi sıyırıyoruz ya da öyle sanıyoruz.

Siyah beyaz belgesel denince akla ilk gelen isimlerden birinin Magnum, Magnum denince de akla ilk gelen şeyin -tabii konuyla ilginenler için söz konusu bu- siyah & beyaz ve oldukça ciddi belgesel fotoğraflar olması tabii ki tesadüf değil. ’nın savaşları, Economopoulos’un Balkanları, Henri Cartier Bresson’un kritik anları… İşte tüm bunlar -zorunlu ve gerekli süreçlerin sonucu olarak- zihnimizde yer ediyor (belki de edemiyor). Çağımızın kaotik yaşantısı ve bunun aktarımındaki belki de en önemli araç olan ın kullanımında ustalaşan ve belgeleme ve arşivleme güdülerini, toplumsal sorumluluk bilinci ve sanatsal duyarlılıkla birleştiren çılar, ortaya koydukları eserin kendilerinden ayrılıp kolektif yaşantının kayıt anlarına dönüşmesini sağlıyorlar. Bunu da siyah ve beyazı kullanarak yapıyorlar. Ve bu da bizim düşünme ve soyutlama yeteneğimizle örtüşüyor olmalı ki etkisini hiçbir şekilde yitirmiyor ve bu olanağı ile siyah & beyaz, renkli fotoğrafa rağmen büyük bir dirençle varolmayı sürdürüyor.

Fakat bu direnci kırmaya yine Magnum çıları girişiyor. magnumphotos.com adlı internet sitesinde bulunan ve Gueorgui Pinkhassov’un fotoğrafları gerçekten de görülmeye değer. İlginenler Geniş Açı dergisinin 31. sayısında Pinkhassov’la tanışmışlardı. 1952 senesinde Moskova’da doğan Pinkhassov’un fotoğrafa olan ilgisi öğrencilik yıllarına dayanmakta. Pinkhassov, 1969-1971 seneleri arasında Moskova Sinema Enstitüsü’nde (VGIK) eğitim görmüş. 1971-1980 arası boyunca Rusya’da bir sinema stüdyosu olan MosFilm’de çalışmış. Orada da yine görsellikle ilgili görevler almış. Ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’nin onu 1978’de Stalker (İz Srücü) filminin setine çağırması ile birlikte onunla çalışma şansı yakalamış. 1988’de Magnum’a kabul edilmiş ve çeşitli ülkelerde çeşitli foto-röportajlar üretmiş. ı aslında bir iletişim aracı olmaktan ziyade yaratım aracı olarak, keşiflere olanak sağlayan bir medyum olarak değerlendirmekte olan Pinkhassov aslında, bu anlamda Magnum’la tümüyle uzlaşıyormuş gibi görünmüyor.

Gruyaert ise 1941 Belçika doğumlu. Görsellik onun da küçük yaşlardan beri ilgisini çekmiş. Çalışma hayatına, ışık ve kompozisyon bilgisine iyice hakim olmasına yardımcı olacak bir işle, bir televizyonda görüntü yönetmeni olarak başlamış. Zamanla hayatında ön plana çıkmaya başlamış. National Geographic, Geo, Fortune, Vogue, Id gibi önemli dergiler için fotoğraflar çekmiş. Ülkesinin yanısıra Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Mısır ve Fas gibi ülkelerde çalışmış. Çok sayıda büyük ticari firma için tanıtım amaçlı fotoğraflar üretmiş.

Her ikisinin de fotoğrafları (Gruyaert için özellikle Rivages serisi fotoğrafları) ilk bakışta hemen renk ve ışık kullanımı konusundaki yetkinlikle fark edilebiliyorlar. Fotoğraflar hangi noktalarda kesiştirilebilir ya da ayrıştırılabilir sorusu daha analitik bir yaklaşım talep edebilir ama bildiğimiz anlamda bir hazır okumaya olanak vermiyorlar. Söz konusu eserlerde yabancı olduğumuz birtakım şeyler görünüyor. Fotoğraflar bize farkında olmadığımız renkleri, ışığı ve kompozisyon kullanımını görüntülüyor. Bir taraftan yakalanan anların vuruculuğu, gerçeküstülüğü; bir taraftan belgeselin anlatım olanakları, bir taraftan öznelliğin, algılamanın, sentezlemenin ve dışavurmanın -bunlar ın ortaya çıkış biçiminin zorunlu aşamaları olabilir mi?-; bir tafaftan soyutlamanın, yabancılaşmanın, teatralliğin gücü kendilerini fotoğraflarda dışa açıyor. Birikim ve sentez, yeni görme çabaları ve keşfetme tutkusuyla biraraya gelip deneyim çabasını ifade ediyor. Siyah beyazın gücü renkli fotoğraflarda kaybolmuyor, tam tersine işin içine giren yeni bir elemanla siyah beyaza kafa tutuluyor. Ve belki de rengin veremeyeceği düşünülen zihinselliğin ve bilinçaltına yapılan göndermenin ispatına girişiliyor. Politizasyondan uzak keskin amaçları olmayan hiçbir kalıba sığmayacak öznelliğin ve sosyalliğin bu görünümleri -belge niteliklerini kaybetmeksizin- kendi estetiklerini yaratıyorlar ve ın ve bilindik anlatım olanaklarının sonuna yaklaşıldığını ileri sürenlere bir davet yaratıyorlar.

Özellikle ülkemizde albümlerinin ulaşılabilirliğinin ancak ciddi bir ilgiye ve refah düzeyine ihtiyaç duymasının sonucu olarak internetin imkanları gerçekten de ilgilenmeye değer. Buna belki de ciddi bir biçimde ihtiyacımız var. Çünkü ülkemizde her alanda olduğu gibi alanında da bir noktada sabitlenmiş gözüküyoruz. Bu nokta ın, tüm insanları ilk olarak çektiği nokta. Ülkemizde çok sık biçimde üretilen ve bu alandaki ağırlığını kolay kolay kaptıracakmış gibi görünmeyen naif yaklaşım hemen bize fotoğrafik kalıplar yaratıyor ve biz bu kalıplara en belirgin bir biçimde Saydam Günleri’nde olmak üzere ilk fırsatta hemen rastlıyoruz. Tüm bu kalıplar hemen bize bizde ın nasıl algılandığını belirtiyor. Batı’nın yaşadığı süreçlerin -reformlardan aydınlanma çağına, sanayi devriminden 20. yüzyılın hızlı ve yoğun birikimine, Dünya savaşlarından bireyselleşmeye, politize olmaktan yabancılaşmaya- hiçbirini yaşamamamızdan dolayı yapılan her şey bir yüzey transferine, temelsiz işlere yani sözün kısası güncel anlamda bir oryantalizme götürüyor. Batı’nın yabancılaşması bize ithal edildiğinde ortaya yüzen bir yabancılaşma, naif bir oryantalizm çıkıyor. Pinkhassov da bir doğulu (!) olmasına karşın aşağıdaki -Geniş Açı dergisinden alıntılanan- sözleriyle, bizim yaklaşımımızla olan ince farkı belirtiyor sanki. Önyargısız, yenilikçi, sorgulayıcı ve kendini arayan bir zihin, beraberinde saf bir algıya ihtiyaç duymaz mı?

“Sadece okulda ögrendikleriyle çekebilecegini düşünenler fotoğrafa geç kalırlar. Etrafı koklar, hareket eder ve ı beyniniz bir şey anlamadan önce çekersiniz, sonra anlarsınız. Düşünce sonradan gelir. okulundayken bir sürü dergiye bakardık. Genellikle Çek dergileri olurdu bunlar, çünkü Rus çıların çoğunluğu propaganda fotoğrafları çekerdi. Yani gerçek yoktu, hikaye anlatan bir şey yoktu. Ancak Çek dergilerinden yararlanabiliyorduk yani. Tabii fazla bir şey anlamıyorduk, sadece fotoğraflara bakıyorduk, hızlı hızlı. Aslında doğru olan da bu. Bir arkadaşımla sergiye gittiğimde ona hep fotoğraflara hızlı hızlı bakmasını öneririm, önünde fazla durmadan. Bu çok önemli: Öncelikle bilgiyi değil, ın sana vermek istediği duyguyu özümsemek…”

Yazan: Erkan Erdem

Utku Atalay’ın “Yüz”leri

Ocak 13, 2009 by admin  
Filed under Fotoğraf, Manşet, Sanat, Yüzler & Portreler

Fotoğraflarımın karanlığını, huzursuz havasını sorgulayanlara her zaman şunu söylerim: Ben birçokları gibi hayatın anlamının peşinde değilim. Fotoğraf çekerken, içeriğini kimsenin bilmediği, kapalı sistem çalışan beynin karanlık noktalarını aydınlatabilmek için kullanıyorum ışığımı. Fotoğraflarımda mutlak bir son yok; çünkü mutlak doğru denilen bir hayatın varlığına inanmıyorum. Herkes kendi yaşamı doğrultusunda anlam çıkarıyor fotoğraflarımdan; bu da benim hedeflediğim şey zaten.

Fotoğraflarımı inceleyen herkese çok teşekkürler.

Ön not: İmleci fotoğrafların üzerine getirerek künyelerine ulaşabilirsiniz.

Sonraki Sayfa »