Leviathan’daki Merkezi İktidarın Modernizm ile Parçalanışı ve Büyük Birader Örneği

Thomas Hobbes, eserinin hemen girişinde Leviathan’ın ne olduğunu açıklar. “…Latince’de Civitas denilen, DEVLET adlı o büyük EJDERHA yaratılır; bu, doğal insanın korunması, savunulması için tasarlanmış olup ondan daha büyük bir cesamete ve kudrete sahiptir ve onda, egemenlik bütün gövdeye canlılık ve hareket veren yapay bir ruhtur; yargıçlar ve diğer yargı ve yürütme görevlileri, yapay eklemler; egemenlik makamına bağlı her eklem ve organa kendi görevini yaptıran ödül ve ceza, doğal gövdede aynı işi yapan sinirlerdir; tek tek organların/üyelerin servet ve zenginlikleri ise kuvvettir; salus populi halkın esenliği onun görevidir; bilmesi gereken her şeyi ona bildiren hukukçular, hafızadır; adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir; uyum sağlıktır; nifak hastalıktır; iç savaş ise ölüm” (Hobbes, 2012: 17).

Hobbes’a göre insanlar doğuştan eşittir. “Doğa, insanları bedensel ve zihinsel yetenekler bakımdan öyle eşit yaratmıştır ki, bazen bir başkasına göre bedence çok daha güçlü veya daha çabuk düşünebilen birisi bulunsa bile, her şey göz önüne alındığında, iki insan arasındaki fark, bunlardan birinin diğerinde bulunmayan bir üstünlüğe sahip olduğunu iddia etmesine yetecek kadar fazla değildir” (Hobbes, 2012: 99). Bu eşitlik, güvensizliği doğuran en temel sebeplerdendir, güvensizlik ise savaş durumuna işaret eder: “Bu yetenek eşitliğinden, amaçlarımıza erişme umudunun eşitliği doğar. Bundan dolayı iki kişi aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi arzu ederse, birbirlerine düşman olurlar ve esas olarak varlığını korumak ve bazen de sadece zevk almak olan amaçları uğruna, birbirlerini yok etmeye veya egemenlik altına almaya çalışırlar. Bu nedenledir ki, bir istilacının herhangi bir başka tek kişinin gücünden korkmadığı bir durumda; eğer ekilir, biçilir, yapı kurulur ve kendisine iyi bir yer edinilirse, başkalarının onu yalnızca emeğinin ürününden değil, canından ve özgürlüğünden de yoksun kılmak için güçlerini birleştirip gelmeleri beklenebilir. Ancak yeni istilacı da başka bir istilacının tehdidi altındadır” (Hobbes, 2012: 100). “Devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Buradan şu açıkça görülür ki, insanlar hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler ve bu savaş, herkesin herkese karşı savaşıdır” (Hobbes, 2012: 101). “İnsanları barışa yönelten duygular şunlardır: ölüm korkusu, rahat bir hayat için gerekli şeyleri elde etmek arzusu ve çalışarak onları elde etme umudu. Akıl, insanların üzerinde anlaşabilecekleri uygun barış şartlarını gösterir. Bu şartlara Doğa Yasaları da denilir” (Hobbes, 2012: 103).

Hobbes’un bahsettiği iki temel doğa yasası gereği, ‘state of nature’da anarşiden kaynaklı bir savaş durumu vardır. Bu doğa durumundaki insanların, başta can ve mal güvenliği olmak üzere eğitim, sağlık gibi her türlü sosyal hakkı korunaksızdır. Hobbes bu durumu savaş olarak adlandırır ve insanların ‘civil-state’e barışı aramak üzere geçtiklerini öne sürer. Diğer yasa ise ‘state of nature’dan gelen doğal hakların, bir sözleşme ile “egemen”e karşılıklı, eşit bir şekilde devredilmesidir. Bunun sebebini ise kişilerin tekil olarak savaş durumuyla baş edememesi olarak görür. Sözleşmenin bağlayıcı olmasının temel şartı ise güvenlik; sözleşme gereği egemene transfer edilen haklar ile birlikte irade de teslim edilir ve bu yolla hareket imkânı da devredilmiş olur. Güvenliğin sağlanması, Hobbes için korkunun da kolektif olmasını gerektiriyor (union’s fear) ve ancak korkular ortaklaştırılırsa güvenliğin sürekliliği sağlanabilir.

Leviathan‘ın gerekliliği ile ilgili en önemli unsur, ölümün mutlak efendi olduğu ve ölüm korkusunun özneleri mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya zorladığıdır. Leviathan bu ortakölüm korkusuyla beslenir, ki egemenliğinin meşruiyetini de bu korkudan alır. Modern toplumda ölümün hiçlikle ilişkilendirildiğini düşünürsek, Foucault’nun, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde, merkezinde bir hiçlik barındıran modern iktidar yapısını tasvir etmek için Jeremy Bentham’ın Panopticon’unu bir metafor olarak kullanmasının, neden önem teşkil ettiği netlik kazanır. “…çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelere bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durumdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır… Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır” (Foucault, 2006: 295, 296). Bu mimari yapı, aslında geçmişten günümüze kadar olan bir düşünce şeklinin ürünüdür: insanları kontrol altında tutmak.

Foucault, belirli bir merkezden aşağıya doğru topluma egemen olan iktidar anlayışını yetersiz görür; onun için iktidar, merkezsiz ve daha çok ağa benzeyen bir yapı arz eder. Bu doğrultuda iktidar, belirli bir toplumda ilan edilmemiş, çeşitli toplumsal kurumlarda, ekonomik eşitsizliklerde, dilde, bedenlerimizde yaşanan çatışmalarda kendini gösteren ve meşruiyetini korumak adına hayatımızda panoptik ağlar ören bir mekanizmadır. Panopticon, siyasi bir teknoloji ürünüdür. “Panopticon…, genelleştirilebilir bir işleyiş modeli; iktidarın insanların günlük hayatlarıyla olan ilişkisini tanımlamanın bir biçimi olarak anlaşılmalıdır” (Foucault, 2006: 302).

“Kalabalık, bitişik kitle, çoklu alışveriş, oluşan bireysellikler, ortak etki, bir ayrılmış bireysellikler koleksiyonu lehine olmak üzere iptal edilmiştir. Gardiyanın bakış açısına göre bu kalabalığın yerine, sayılabilir ve denetlenebilir bir çoğulluk geçmiştir;  kapalı tutulanların bakış açısından ise kapalı kapılar ve bakışlar altındaki bir yalnızlık geçmiştir. Panopticon’da mahkûm, görülmekte ama görememektedir. Bir bilginin nesnesidir, ancak bir iletişimin öznesi olamamaktadır. Panopticon’un büyük etkisi buradan kaynaklanmaktadır: tutukluda iktidarın otomatik işleyişini sağlayan bilinçli ve sürekli bir görülebilirlik halini yaratmak… Bentham, iktidarın görünür ve bu varlığının kanıtlanamaz olması ilkesini koymuştur. Görünür: tutuklu gözünün önünde sürekli olarak gözlendiği merkez kulesinin siluetini bulacaktır. Varlığının kanıtlanamaz olması: tutuklu o anda kendine bakılıp bakılmadığını asla bilmemeli, ama bunun her an olabileceğinden hiçbir kuşkusu bulunmamalıdır” (Foucault, 2006: 297).

Foucault’nun Panopticon kavramsallaştırması, teknolojideki son gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, toplumun her alanına bölünerek yerleşmiştir. Foucault doğrudan Leviathan’ı kastetmese de, günümüz iktidar mekanizmasını açıklarken, Leviathan’ın bir makineye (Panopticon) dönüştüğüne işaret eder. İktidar artık metaforlar aracılığıyla temsil edilemez. Çünkü metafor metafiziksel dünyaya ait bir kavramken, günümüzde iktidar daha önce hiç olmadığı kadar maddi bir varlığa sahiptir ve bu maddiyat, deneyimin gücüyle giderek daha geniş alanları kapsayacak biçimde parçalanmaktadır. İktidarın parçalanıp hükümdarlığını sürdürdüğü yerlerde zamanla bir otomasyonoluşur ve Leviathan’da olduğu gibi organik bir halden inorganik bir hale gelir. Denilebilir ki denetim ve otomasyon birbirini güçlendirmektedir. Böylelikle, deneyim kazanan ‘iktidarın gözü’,Leviathan’la başlayıp Panopticon ile devam ederve nihayetinde bugün, Mark Poster’ın sözünü ettiği süper-panopticon halini alır:  Bugünün ‘iletişim devreleri’ ve veri tabanları duvarsız, penceresiz, kulesiz ve gardiyansız bir gözetleme sistemi olan Süper-panopticon’u meydana getirmiştir. Gözetleme teknolojilerinin niceliksel avantajları, gücün mikro fiziğinde niteliksel bir değişime sebep olmuştur. Teknolojik değişimi işlemin yalnızca bir parçasıdır. Gözetim ile disipline edilmiş halk, işleme iştirak etmektedir. Sosyal güvenlik kartları, sürücü belgeleri, kredi kartları, kütüphane kartları vb… Birey bunlara başvurmalıdır, her zaman hazır bulundurmalıdır, sürekli kullanmalıdır. Tüm işlemler kaydedilir, kodlanır ve veri tabanlarına eklenir” (Poster, 2008: 93). Tabii Poster’ın verdiği örnekleri çeşitlendirmek mümkündür; internet(küresel olduğu göz ardı edilmemeli-panoptik), sosyal medya, apartmandan tutun da alışveriş merkezlerine, iş yerlerine varana kadar yerleştirilen ‘güvenlik’ kameraları vb. Bu yeni durumda (süper-panopticon) özneler, Panopticon tarafından tutsak edildiklerini, fakat Süper-Panopticon içerisinde ‘özgür’ olduklarını düşünüyor. Bunun sebebi, modern teknolojilerle Panopticon’a daha derinden hapsedilmeleridir. Özneler hapsedildikleri hücrelerde kendilerini iktidar tarafından parça parça edilmiş, hücrenin hiç keşfedilmemiş köşelerine itilmiş bulur. Panopticon ve Leviathan aynı anda, öznenin hem içinde hem de dışında bulunuyor ve hareket imkânını yok ediyor. İktidar eskisinden daha baskın olmakla birlikte hâkimiyetini artırırken, aynı zamanda görünürlüğünü azaltır ve bunu, aslında haz ilkesi tarafından yönetilen özneleri, gerçeklik ilkesiyle yönetildiklerine inandırarak yapar. “Hükmetmek, insanların zihinlerini darmadağın etmek, sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur” (Orwell, 2012: 302).

Tüm bunlardan yola çıkarak, Leviathan’ın vücut bulmuş hali olan Orwell’ın distopik karakteri Büyük Birader ile, Hobbes’un bahsettiği anlamda bir ‘iktidar’ tasviri yaparak konuya devam etmenin daha açıklayıcı olacağını düşünüyorum.

‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ kitabı, savaştan kaçınmak için kurulan totaliter rejimin, tek bir yöneticinin, bir “egemen”in, bir “leviathan”ın omuzlarında yükselişini, distopik bir biçimde anlatır. Kitapta, insanlar, sürekli bir savaş durumu nedeniyle otoriteye, doğa durumundan gelen haklarını teslim eder ve ona boyun eğer. Sosyalist rejim altında bu durum daha da kolaylaşır. Çünkü “Büyük Birader”e bağlı bir temsil heyeti dışında herkes ‘eşit’tir. Söz konusu eşitlik, ortak bir korkudan kaynaklanır: savaş durumu. “…Parti, iktidarı, kendi çıkarları için değil, çoğunluğun iyiliği için istiyordu, çünkü halk kitleleri özgürlüğü kaldıramayan ya da gerçekle yüzleşemeyen, dolayısıyla kendilerinden güçlü birileri tarafından yönetilmesi ve sistemli bir biçimde aldatılması gereken zayıf, korkak yaratıklardı. İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak zorundaydı ve büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu. Parti, zayıfların ebedi koruyucusu, iyilik olsun diye kötülük eden, başkalarının mutluluğu uğruna kendi mutluluğundan vazgeçen, bu yola baş koymuş bir mezhepti” (Orwell, 2012: 297). Oysa bu inanılmak istenen düşüncedir. “…Parti, iktidarda olmayı, yalnızca kendi çıkarı için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren yalnızca iktidar, salt iktidar. Salt iktidarın ne demek olduğunu birazdan anlayacaksın. Bizi geçmişteki tüm oligarşilerden farklı kılan, ne yaptığımızı biliyor olmamız. Onların hepsi, hatta bize benzeyenleri bile korkak ve ikiyüzlüydü. Alman Nazilerinin ve Rus Komünistlerinin yöntemleri bizim yöntemlerimize çok yaklaşmıştı, ama onlar kendi güdülerini tanımayı hiçbir zaman göze alamadılar… Biz öyle değiliz. Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz. İktidar bir araç değil, amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır” (Orwell, 2012: 298).

Orwell’ın distopyasında İngsos (İngiliz Sosyalizmi), devletteki tek partidir. Tıpkı Leviathan gibi yasama-yürütme-yargı, yani güçler birliği Büyük Birader’in tekelindedir. Tekrar hatırlatmak gerekirse Leviathan’a yargılama ve yasama konusunda yardımcı olan kurum ve kuruluşlar, İngsos partisinin iç üyelerini temsil eder yani Büyük Birader’in eklemlerini oluşturur. Halkınpartiye olan sadakati, iktidarın devamlılığını sağlayan sağlığı; muhalefet, hastalığı; ayaklanmalar, ölümüdür. İngiltere, yıllardır bitmek bilmeyen bir savaşın içindedir; o kadar ki düşmanın kim olduğu, kaç yıldır savaşın sürdüğü gibi önemli olaylar bile birbirine karışır. Büyük Birader, halkını, sürekli değişen (ancak değişmediğini iddia ettiği) ‘düşman’dan koruyarak, sürüsünü kurtlardan koruyan bir çoban görevi üstlenmiştir. Halk da karşılıklı bir anlaşmayla haklarını Büyük Birader’e canlarını koruması şartıyla devretmiştir. “İşte o EJDERHA’nın veya daha saygılı konuşursak, ölümsüz tanrının altında, barış ve savunmamızı borçlu olduğumuz, o ölümlü tanrının doğuşu böyle olur… İşte devletin özü o kişide toplanmıştır: Tanımlamak gerekirse, bu öz, büyük bir topluluğun üyelerinin birbirleriyle yaptıkları ahitlerle, her birinin huzur ve sükûnu ve ortak savunmaları için, içlerinden birinin, onun uygun bulacağı şekilde, hepsinin birden gücünü ve imkânlarını kullanabilmesidir” (Hobbes, 2012: 136).

“Firavun, Mısırlı bir çobandır. Aslında, taç giyme gününde ritüel olarak çobanın değneğini alırdı; “insanların çobanı” terimi, Babil Monarkının unvanlarından da birisiydi. Ancak Tanrı da, insanları otlayacakları çayıra götürme ve onlara yiyecek sağlama bakımından bir çobandı. Bir Mısır ilahisinde Tanrı Ra’ya şöyle denir: ‘Herkes uyuduğu zaman gözünü onların üzerinden ayırmayan, sürün için en iyi olanı isteyen Ulu Ra.’ Her ikisi de aynı rolü üstlendiğinden Tanrı ile Kral arasındaki çağrışım kolayca yapılır: gözettikleri sürü aynıdır; çoban-krala ilahi çobanın yarattıkları emanet edilmiştir. Asurluların krala hitaben söyledikleri bir dua da şöyleydi: ‘Çayırların çalışkan yoldaşı, topraklarına bakan ve onu besleyen sen, bolluğun çobanı’” (Foucault, 2011: 28, 29). Burada dikkat çeken unsurlardan biri, sürünün can güvenliğini koruyan çoban-kralın, farklı kültürlerde, farklı toplumlarda ve farklı çağlarda çoban-Tanrı (ilahi çoban) ile özdeşleştirildiğidir. Günümüzün en yaygın inançlarında ortak olan en belirgin şey, Tanrı’nın insanları izlediği ve Tanrı’nın gözünden kaçışın mümkün olmadığıdır. Hırsızlık, tecavüz, cinayet, ensest-homoseksüel ilişkiler, dolandırıcılık gibi birçok ‘aykırı’ davranış, çoban-Tanrı’nın gözlerinden gizlenemez ve insanları bu davranışlardan caydırır; bu anlamda, iktidar, Tanrı’nın vücut bulmuş halidir. Dikkat çeken bir diğer unsur ise, ‘sürü’ kelimesinin zamanla kazandığı yan anlamı, tek-tipleşmedurumudur. Çobanın her dediğini yapan, otlayacağı, üreyeceği, uyuyacağı, ürün vereceği saatleri çoban tarafından belirlenmiş sürünün içinde tek bir koyun bile farklılaşamaz; bu, açıkça çobana bir ihanet olur. Burada koyunların göz ardı edemeyecekleri şey, çobanın onlar uykudayken bile başlarında beklediği ve canlarının güvenliğini sağladığı gerçeğidir. Ancak güvenlik meselesi iktidar tarafından, iktidarın lehine olacak şekilde manipüle edilebilir. İktidar, ortak korkudan aldığı güç ile sürünün bütünlüklü itaatini arzular ve sürekliliğinin sağlayıcısı olan ideolojik dilini kurar: “sürüden ayrılanı kurt kapar”. “Kralın bir tür çoban olup olmadığı sorusu, hangi farklı türlerin bir sürü oluşturabileceğine karar vererek değil; çobanın ne yaptığını analiz ederek cevaplanabilir” (Foucault, 2011: 34).

İktidarın, sürekliliğini sağlamak için kullandığı ideolojik aygıtlardan en önemlisi olan dil, iktidar tarafından iktidarın ideolojisi doğrultusunda biçimlendirilir. Özellikle akla ve mantığa dayalı muhalefet ve direniş, iktidarın en büyük korkusudur. Tıpkı sürüden ayrılmamaları konusunda dil aracılığıyla güdülenen koyunlar gibi halk da muhalif olmama konusunda güdülenir ve dil kastrasyona uğratılır; İngsos’a ve/veya Büyük Birader’e getirilebilecek bütün eleştiri yolları kapatılır. “Sözcükleri yok etmek harika bir şey… Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki?.. Örneğin, ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyi değil’ dersin olur biter… Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak… Özgürlük kavramı ortadan kaldırıldıktan sonra “özgürlük köleliktir” diye bir slogan kalabilir mi? Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir” (Orwell, 2012: 77–78). Kelimelerin manipüle edilişi tamamen ideolojik anlamlar taşır. ‘İyi’nin karşısına ‘kötü’ kelimesinin istenmemesi, ‘iyi’nin kusurlarını gizlemek ile alakalıdır; ikinci bir ‘iyi’ muhalefet demektir. Burada, dilin manipülasyonunun ne derece olduğuna örnek olarak Partinin sloganları da verilebilir: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cahillik Güçtür.” İktidar, özneler üzerindeki hâkimiyetini dil ile sağlayarak beden ile pekiştirir.

“İnsan bedeni, onun derinlerine inen, eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir “iktidar mekaniği” de olan bir “siyasal anatomi” doğmaktadır, bu anatomi başkalarının bedenlerine, yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil, aynı zamanda öyle istenildiği üzere, hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı bedenler, “itaatkâr” bedenler imal etmektedir” (Foucault, 2006: 211). Burada eklemenin önemli olduğunu düşündüğüm oto-sansür mekanizması önemli bir yer tutuyor. Zamanla iktidarın birer yansıması haline gelen özneler de iktidarın bizzat koruyucusu ve yürütücüsü oluyor. Bu yolla, özneler hem kendi davranışlarını iktidarın ideolojisi yönünde şekillendiriyor hem de başkalarına karşı iktidarın birer muhafızı haline geliyor; direkt Panopticon’un kendisi olarak birbirlerini gözetleme görevini de ediniyorlar. Gözetim altında tutmanın, eylem itibariyle sürekli olmasını sağlamak; bu mimari aygıtın (Panopticon), iktidarı icra edeninkinden bağımsız bir iktidar ilişkisini yaratan ve destekleyen bir makine olmasını sağlamak; kısacası tutukluların bizzat kendilerinin de taşıyıcısı oldukları bir iktidar durumunun içine alınmalarını sağlamak” (Foucault, 2006: 297). İktidarın ve ideolojisinin birer muhafızı haline gelen bireyler, kuralların eksiksiz yerine getirilmesinin, ideolojinin benimsetilmesinin en mikro-panoptik örnekleridir. Bu durum, Bin Dokuz Yüz Seksen Dörtte düşüncesuçlularını yakalayan düşüncepolisi örneğinde kendini gösterir. Düşüncepolisi bizzat iktidar karşıtı davranışların en yakın takipçisiyken, ‘Casuslar’ adı verilen istihbaratçılar da halkın içindeki gönüllülerden oluşur ve onun en büyük yardımcısı haline gelir. Düşüncesuçlusunu ihbar eden, genelde kişinin en yakını olurken, tutuklanırsa türlü işkenceler ardından öldürüleceğinin bilincindedir. Ancak güvenlikleri gereği tam anlamıyla bir itaat şarttır ve düşüncesuçu bu yüzden kabul edilemez bir durumdur. “Yoldaş Ogilvy, daha üç yaşındayken, bir davul, bir hafif makineli tüfek ve bir helikopter dışında hiçbir oyuncağa ilgi duymuyordu. Altı yaşına geldiğinde Casuslar’a katılmış, dokuzunda bölük komutanı olmuştu. On bir yaşında, kulak misafiri olduğu bir konuşmada suç işlemeye yönelik eğilimlerinden kuşkulanınca amcasını Düşünce Polisi’ne ihbar etmişti… On dokuzuna geldiğinde Barış Bakanlığı’ndan onay alan bir el bombası icat etmiş, el bombası ilk denemede otuz bir Avrasyalı tutsağı havaya uçurmuştu. Bir harekâtta can verdiğinde yirmi üç yaşındaydı… Kıskanılası bir son diyordu Büyük Birader. Yoldaş Ogilvy’nin ne kadar dürüst ve içten bir yaşam sürdüğüne değinmeden de edemiyordu… Sohbetlerinde İngsos ilkeleri dışında hiçbir konuya yer olmadığı gibi, hayatta Avrasyalı düşmanların bozguna uğratılmasından, casuslar, kundakçılar, düşünce-suçluları ve hainlerin ele geçirilmesinden başkaca bir amacı da yoktu” (Orwell, 2012: 71, 72). Yoldaş Ogilvy örneği, iktidarın modern insanı parçalayıp içine kendi ideolojisini yerleştirişinin en belirgin örneklerinden biri olup, aslında günümüz insanının da tasvirini yapmaktadır.

“Gerçek bir tabi olma durumu, hayali bir ilişkiden mekanik olarak doğmaktadır. Öylesine ki mahkûmu iyi davranmaya, deliyi sakin olmaya, işçiyi çalışmaya, okul çocuğunu özenli olmaya, hastayı tedaviye uymaya zorlamak için güç kullanmaya gerek kalmamaktadır” (Foucault, 2006: 299). Süregelen gözlemler ile parçalanan özne, iktidarın bilgi nesnesi haline gelir ve iktidar, özneyi kendisinden daha iyi tanır. Artık, geçmişin teknolojilerinden farklı olarak enformasyon teknolojileri bilgiyi depolayabilmektedir. Alışkanlıklar, tutumlar, duygulanımlar ve en önemlisi korkular gözlenir ve kaydedilir.

“18. yy’ın çok fazla ilgi gösterdiği bu itaatkârlık şemalarında bu kadar yeni olan neydi? Beden bu kadar zorlayıcı ve baskıcı kuşatmaların kesinlikle ilk kez nesnesi olmuyor. Beden her toplumda, ona zorlamalar, yasaklar veya zorunluluklar dayatan çok sıkı iktidarın içine alınmıştı. Ancak bu tekniklerde birçok şey yenidir. Önce denetim ölçeği; artık bedeni çözülmez bir birim olarak, kabaca, kitle olarak ele almak değil de, onu ayrıntıda işlemek, onun üzerinde ince bir baskı uygulamak, bizzat mekanik düzeyindeki -hareketler, jestler, tavırlar, hızlılık- zapt etmeleri sağlamak söz konusudur: faal beden üzerinde sonsuza kadar bölünebilen bir iktidar, daha sonra denetim nesnesi: artık hal ve gidişin veya bedenin işaret eden unsurları değil de hareketlerin ekonomisi, etkinliği, bunların iç örgütlenmesi söz konusudur. Son olarak da bu tarz: bu kesintisiz sabit faaliyetin sonucundan çok sürecini gözeten bir baskı gerektirmekte, mekânı, hareketleri çok yakından çerçeveleyen bir şifrelemeye göre uygulanmaktadır” (Foucault, 2006: 209). Deneyim ve teknoloji ile desteklenen iktidarın gücü, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün ana karakteri üzerinde de birçok bilgiye sahiptir. İktidar, Winston’ın tele-ekrandan sakınarak duvarın içine yerleştirdiği güncesinin, Julia ile olan birlikteliğinin, Büyük Birader’e olan nefretinin de farkındadır; bütün bunların yanındatutuklamayı bilinçli bir şekilde ertelemektedir. Çünkü gerçek bir itaat, iktidarın en önemli arzusudur ve itaat için en büyük kozu olan korkunun tetikleyici nesnesi üzerinde yeteri kadar bilgi sahibi olmak istemektedir. İç partiden kaçırdıkları kaliteli yiyecekler, Winston ve Julia’nın olduğu kadar eski evin etrafındaki sıçanların da iştahını kabartır ve bu yiyecekler adeta bir yem görevi görerek Winston’ın en büyük korkusunun ortaya çıkmasını ve tabii kaydedilmesini sağlar. Bu olay üzerine hiç gecikmeden tutuklama gerçekleşir ve çeşitli işkenceler ile iki kere ikinin beş ettiği düşüncesi öğretilir; düşünce polislerinin, kişiye-özel işkence yöntemleri ile Winston “tedavi edilir”. “Günümüzde dünya hastane modeline göre evrilme yolundadır ve yönetim bir tedavi işlevi edinmektedir. Yöneticilerin işlevi hakiki bir toplumsal ortopediye uygun olarak bireyleri gelişme sürecine uyarlamaktadır… Dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hastalar olan büyük bir tımarhanedir. Geçen her günle birlikte, kriminologlar, psikiyatrlar ve insanın zihinsel davranışını inceleyen herkesin oynadığı rol büyümektedir. Bu nedenle siyasi iktidar yeni bir işlev edinmek üzeredir, bu işlev de tedavi ediciliktir.” (Foucault, 2000: 130,131) İşkencelerin bile tam bir itaat sağlayamadığı Winston, iktidarın yarattığı nefret toplumu insanından hala farklı olduğunu Julia’ya olan sevgisiyle sürdürür. Ancak iktidarın sürekliliği gereği, ideoloji, genlerine varana dek insanların içlerine işlemelidir ve böylece kafesin içine kapatılan iki etçil sıçan ile işkence sonlandırılır. Bu duruma katlanamayan Winston, en sonunda Julia’ya da ihanet eder; böylelikle tatmin olan iktidar Winston’ı öldürür. Winston ile onunla özel olarak ilgilenen iç parti üyesi işkenceci arasında şu konuşmalar geçer: “Büyük Birader diye biri var mı?” “Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader, Parti’nin cisme bürünmüş halidir.” “Peki, ama benim olduğum gibi mi var?” “Sen yoksun ki.” (Orwell, 2012: 294).

Hobbes’a göre de (2012), uyruklara, yönetimi değiştirmeye özenmemeleri gerektiği, egemen karşısında popüler kişilere bağlanmamaları gerektiği ve egemen güce itiraz etmemeleri gerektiği öğretilmelidir; uyruklara hangi düşüncelerin öğretileceğine egemen karar verir. En sert cezalar, kamuya tehlikesi büyük olan suçlar için verilmelidir; kurulu yönetime kötülük yapma niyetinden doğan suçlar; kişilerin adaleti ve egemeni küçük görmelerinden cesaret alan suçlar gibi… Bu durumda sorulması gereken sorular şunlardır: Hobbes’ un bahsettiği anlamda bir devlet ve devletin vücut bulmuş hali, iradeler toplamı Leviathan, “halkın güvenliğini sağlamak” adı altında doğal haklarını kısıtlayıp, kullanırken, vatandaşların hangi hakları saklıdır? Yapılan sözleşme ile verilen hakların geri alınabilmesinin imkânı, yeni bir savaş durumuna işaret etmez mi? Merkezi iktidarın çözülerek bireylerin içine yerleştiği hesaba katılırsa Foucault’nun dünya düzenini hapishane metaforu ile açıklamasına hak vermek kaçınılmazdır. Açıkça görülmektedir ki Leviathan tarzı bir totaliter rejim, insanın, savaş ortamından korunması amacını taşımaktan ziyade, her anlamda sömürüsüne işaret eder. Hobbes’un Leviathan’ı genelde kamu, özelde birey yararına bir koruyucu görevi üstlenmiştir. Ancak, bireyin çıkarının düşünülebilmesi için, önce birey kavramının yaratılması gerekir; kamu çıkarının düşünülebilmesi için de önce devletin kamusal sınırının belirlenmesi gerekir. Hobbes, rızaya dayalı meşruiyet anlayışı ile tam da modern meşruiyet anlayışını ortaya koymuştur. Fakat teoride kabul edilen bu rıza, pratik düzeyde kaybolur. Hobbes, itaati ön plana çıkarır. Bir siyasal iktidarın hangi nedenle olursa olsun gayrimeşru ilan edilmesinive ona karşı ayaklanmayı doğru bulmayan Hobbes’un meşruiyet anlayışı, mevcut yönetimin meşruluğunun sorgulanmasına izin vermez.

Savaştan ve verdiği zararlardan korunmak için disipline olan ihtiyaç konusunda tartışılması gereken, ‘devlete ihtiyaç var mıdır?’ sorusundan daha önemlisi ‘devlete ne kadar ihtiyaç vardır?’ sorusudur. Bugün, bu durumda, devlet ile vatandaşlar arasındaki sözleşmenin “meşru” bir sözleşme olduğunu söylemek mümkün değildir. Leviathan, sahip olduğu sınırsız yetki ile kontrolden çıkmış ve gerçek bir canavara dönüşmüştür. Yarattığı tüketim toplumu ile halkı sömürürken yoksullaştırmış, aynı zamanda doğa durumundan getirdikleri tüm haklarını da suistimal etmiştir.

Kaynakça

Hobbes, Thomas (2012), Leviathan, Çev. Semih Lim. YKY, İstanbul.

Foucault, Michel (2000), Büyük Kapatılma, Çev. Ferda Keskin, Ayrıntı yay., İstanbul.

Foucault, Michel (2006), Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. İmge Kitabevi yay., Ankara.

Foucault, Michel (2011) Özne ve İktidar, Çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay. Ayrıntı yay., İstanbul.

Orwell, George (2012), Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Çev. Celal Üster. Can yay., İstanbul.

Poster, Mark (2008), Foucault, Marksizm ve Tarih, Çev. Feride Güder, Otonom yay., İstanbul.

İrem Aydın

irem-aydin@hotmail.com

Yazarımızın öteki yazıları için tıklayınız.

Derin Devlet Nasıl Kurulur?

10 Aralık 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

Toprağın epey altında yapılan kazıların ve yıllar süren araştırmaların sonucunda doğaya yıllarca direnmiş naylon bir poşetin içinde ele geçirilen el yazmaları büyük bir ilgi ve tartışma yarattı.

Sayfaların üzerinde çoğunlukla kısa notlar vardı. Sıralama biraz karışmıştı. Başlangıcını bulmak kolay olmadı. Yazılar ilginç bir başlığın altında toplanmıştı.

“Derin Devlet Nasıl Kurulur?”

Bilim insanlarının konuyla ilgili genel bazı bilgileri ve düşünceleri vardı ama yaşamın son derece kolay ve saydam olduğu bir dönemde yaşadıkları için devlet kavramını anlamaları bile kolay değildi. Hele derinlik bölümü onlar için çözülmesi olanaksız görünen bir bulmacaydı.

Ama işleri bilinmezi öğrenmek olduğu için yılmadılar. Notları okudukça tarihin sayfalarını da sabırla açmaya başladılar.

….

Notlarda, bulunan bir rapordan söz ediliyordu.

“Bu rapor bir rastlantı sonucu elime geçti. Gelişmekte olan ülkelerde kalkınmayı hızlandırma ve ekonomik sistem içine alma konularında basit ama yararlı bilgiler veriyormuş. Uluslararası bir yardım kuruluşu ya da vakıf hazırlamış gibi görünüyor ama herhangi biri de yazmış olabilir.”

Sonra bir tür özür dileniyordu.

“İletişim olanaklarının arttığı, yönetimlerin saydamlaştığı, ekonomik gelişmenin genel sorunları çözecek bir aşamaya ulaştığı bir dönemde böyle bir rapora anlam veremedim. Bir şaka olmalı diye düşündüm. Yine de ilginç noktalarını paylaşayım.” dedim

Ardından rapora geçmeden önce bazı konuların anlaşılması gerektiği belirtiliyor, akıcı bir dille derin devlet simgeleri sıralanıyordu.

“Derin devleti anlamak için temel öğeler ekonomik güç, politik kontrol, yasama yargı ilişkisi, basın ve sivil örgütler üzerindeki yönlendirme ve tehdit sistemleri, denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi, isteneni elde etmek için gerekenlerin sorunsuzca yapılabileceği bir sürecin planlanarak uygulanmasıdır. Sonuçta sistemleri çalıştıran insanlardır. Yürütme gücünü yasama organı meclisten alır. Yetkisini kullanarak yargı, iç dış güvenlik ve basın kadrolarını belirler. Onları yönlendirebilirse önünde hiçbir engel kalmaz. Artan gücü karşısında yalnız ve umutsuz kalmış bireyleri sindirir, istediklerini rahatça yapabilir.” deniyordu.

Bir derin devlet yapılanması için çalışmaya başlamadan önce yanıtlanması gereken ilk soru şuymuş: “Mevcut derin devleti dönüştürmek mi, yoksa yeni bir derin devlet kurmak mı amacımıza daha uygun?”

Eskiyi değiştirmek çoğunlukla daha kolay ve ucuz oluyormuş. Sistemin iyi çalışması için genelde uygulanan yöntemlerin kişiler arasında da benzer biçimde yaşanması gerekiyormuş. Topluluklar ve bireyler başyöneticinin dediklerini sorgulamadan kabul etmeli, istenenleri yapmalı, ona yakışır paydaşlar olmalıymış. Aynı biçimde, her şirkette, kuruluşta, eşler ve çocuklar arasında da egemenliği simgeleyen her kimse ona mutlaka uyulmalıymış.

Notları yazan burada kendisinden nefret ettiğini söylüyordu.

“Bu raporu bulana dek bazı davranışlarıma bir anlam veremiyor, bir türlü anlayamıyordum. Eşimi, oğlumu, kızımı ne çok incitmişim. Kendim yapılması gerekenlere yetişmek için kıvranırken onların rahatlıklarını kıskanmışım. Bir yandan da geleceklerini güvence altına alabilmek için benim gibi çarkların bir parçası olmalarını istemişim. Açıkça böyle düşünmesem, söylemesem bile onları hep bu kalıba sokmaya çalışmışım.”

Bir gazetecinin yazdığı kitabı almak istediğini yazmıştı.

“Bugün bir kitap (1) gördüm. Alayım dedim ama kapağı beni ürküttü. Gizli örgüt nasıl kurulur? Böyle başlık mı olur? Öyle olmasa rapordaki bazı noktaları daha iyi anlamak için alıp okuyabilirdim. Devleti ve anayasal düzeni korumak, kollamak ve muhafaza etmek için yapılan bir harekâtı ve bunun sonuçlarını öyküleştirmiş. Bizim baba dediğimiz devlet güya sermayenin örgütlü gücüymüş. Hep sermayeyi koruyup kollarmış. Bu yüzden tehlikeli gördüğü kişileri, kurumları ve düşünceleri sürekli baskı altında tutar, gerekirse yok edermiş. Denetleyemediği küçücük bir ilçede askeri darbeyi fırsat bilerek muhaliflerini işkenceden geçirmiş. Olmayan suçlar ve suçlular üretmiş. Ama beklemediği bir dirençle karşılaşmış. Gerçek bir trajedi yaşanmış. Konu ilgimi çekti ama kitabı alamadım. İçindekiler doğru bile olsa böyle bir kitapla görülmek istemem. Hele oğlum, kızım bunların varlığını bile bilmemeli. Kolay av olmamak için sürüden pek ayrılmamak gerek.”

Raporda da gizli örgütlere yer verilmesine biraz şaşırdığını söylüyordu.

“İlk bakışta çok ilgisiz gibi görünse de derin devlet kurmak isteyenlerin başvurabileceği ilk kaynaklar gizli örgütlerin tarihi, yapısı ve dinamikleriyle ilgili araştırma ve kitaplar olabilir. Elbette buradan devlet ve örgüt, derin ve gizli, hele derin devlet ve gizli örgüt kavramları arasında bir ilişki ya da yakınlık olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.”

Notları yazan devlet ve katliamlarla bir ilişki kurulmasını asla anlamıyor, kabul etmiyordu.

“Bazı durumlarda çeşitli nedenlerle köylerden göç alan kentlerdeki çarpık yapıdan yararlanmak gerekir. Etkisi artan kesimleri susturmak, gündemi değiştirmek, devletin amaçlarına uygun yeni bir hareket başlatmak amacıyla yaygın kabul gören görüş ve duyguları yükseltip sahneye sürmek en etkili yöntem olabilir. Bununla da sonuç alınamazsa zararlı otları kökünden söküp atmak en iyi çözümdür.”

Raporda devletin saygın üyelerine kara planları acımasızca uygulayan basit memurlar olarak bakılmasına isyan ediliyordu.

“Hızlıca karar alarak etkili bir operasyon yapmalarını, ya da belirli durumlarda ses çıkarmayıp tümüyle hareketsiz kalmalarını sağlamak için sivil ve askeri başkanlar ile üst düzey yöneticiler içinde olmak üzere tüm kilit noktalara dolaysız ve hızla ulaşılabilmesini sağlayacak mekanizmalar kurulmalıdır. Etkili her kurumun içinde sessizce, bazen soluk bile almadan yıllarca, bekleyen dostlar bulunması için sabırla çalışılmalıdır.”

Raporla ilgili notların sonraki bölümlerinin bu kavramlara yabancı olan bilim insanları için anlaşılması çok zordu.

….

“Binlerce operasyon tek bir kişi yapıyormuş gibi planlanıp uygulanmalı, sistem İsviçre saati gibi çalışmalıdır. Kararların doğru alınıp başarılı uygulanması için gereken özen gösterilmelidir. Gerekirse çeteler, karşıt güçler, her türlü olanak kullanılmalıdır.”

“Destekleyen güçleri küstürmemek, askeri polisi siviliyle bir arada tutabilmek için gerekenler yapılırken oluşabilecek tepkilere karşı hazırlıklı olunmalı, karşı sesler etkisizleştirilmeli ya da tümüyle susturulmalıdır.”

“Hiçbir suçun cezasız kalmayacağı söylenmeli, ama bu durum yalnızca devlete karşı işlenenler için geçerli olmalıdır. Diğerleri umursanmamalı, hele yönetime yakın kişiler işin içindeyse davaların zaman aşımından düşmesi sağlanmalıdır.”

“Gelen her eleştiri önemsenmeli, geçerli savunmalar hazırlanıp bir programla kamuoyuna sunulmalıdır. Ölü ele geçirilen örgüt üyeleri silahsız olsa, aralarında çocuklar bulunsa bile bir evin çevresini saran polislerin içeri dalıp operasyon yapmalarını, sessiz kalabalığın içinde polis kurşunuyla vurulanlar olmasını savunmanın yolları bulunmalıdır. Kendilerini korumak için taciz ateşi açtıklarını söylediklerinde bunun kabul görmemesi açıklamayı yapanların sorunudur. Derhal gerekli düzeltmeyi yaparak ikna süreçlerini başlatmalıdırlar. Sağ yakalamak için ellerinden geleni yaptıklarını söylemeli, ikna olmayanları kulise götürerek ikna etmeli, gerekirse sahneye dönmelerini engellemelidirler.”

“Zorunlu durumlarda derin devletin varlığı kabul edilerek suçlanmalı, ama o mekanizmanın parçası olan kişilerin güvenliği ve rahatı mutlaka korunmalıdır. Öncelikle soruşturma açılmaması için çaba harcanmalı, kısa süreli görevden uzaklaştırma, para ve hapis cezaları sonra düşünülmelidir. Durum tehlikeli boyutlara varırsa devlete hizmet etmiş kişilerin güvenliği sağlanmalıdır.”

“Vurun aslanlarım, belden aşağıya sıkmak yok, teslim almayın” gibi anonslar açıkça duyulmuş olsa bile huzur ve güven ortamını sağlamanın ne kadar zor olduğu, güvenlik güçlerinin büyük riskler altında çalıştığı unutulmamalıdır. Devletine hizmet etmeye çalışan sonuna dek korunmalıdır.”

“İnfazlardan, katliamlardan, komplolardan, sabotajlardan, provokasyonlardan, ölümlerden, kayıplardan, annelerin acılarından söz edenler olduğunda tartışmaların bulanık ve soyut bir ortamda yapılması için gerekli konuşmacılar önceden hazırlanmış olmalı, demokrasiden ve adaletten söz ederek hukuk devleti olmanın önemini vurgulamalıdır.”

“Hükümetin, parlamentonun ve basının desteğini almak, en azından böyle bir hava yaratmak önemlidir. İnsan hakları boyutuna önem verildiği, ama milyonlarca insanın güvenliği için operasyonların sürdürülmesi gerektiği söylenmelidir.”

“Devlet terörü, işkence ve insan hakları sorunları olduğu kesinlikle kabul edilmemelidir. Bunların polisin rahat çalışmasını önlemek için amaçlı olarak öne sürüldüğü vurgulanmalıdır. Katliamlar için kurşun yerine çiçek mi atsaydık gibi açıklamalar yapmak zorunda kalmamak için gizliliğe önem verilmelidir. Bir yandan da yüksek devlet çıkarları için standart uygulamaların dışına çıkılabileceği düşüncesi işlenerek kabul görmesi sağlanmalıdır.”

“Devletin çıkarlarının yüceliği ve bunu savunmak esastır. Derin devletin varlığı duruma göre kabul de inkâr da edilebilir, ancak yapısı mutlaka korunmalı, büyük riskler alarak ona hizmet edenlerin güvenliği mutlaka sağlanmalıdır.”

“Derin devletin yalnızca bir bölgede başarılı olamayacağı unutulmamalıdır. Bunu gözardı etmenin sonuçları ağır olabilir. İç destek kadar dışarıda da kabul görmek önemlidir. Bu kavram yalnızca belirli bir yer için kullanılsa da her yerde farklı biçimlerde benzerleri gözlenebilir. Uygulamaları değişik görünse de her devletin açık ve gizli yanları bulunur.”

“Kişi veya kurumların devlet yetkisini yasallık sınırları dışında kullanmaları ve benzeri biçimlerde yapılan derin devlet tanımlarına karşı çıkılmalıdır. Yasalar güçlü olanın yazdırdığı karmaşık görünümlü basit yazılardır. Hele yeni teknoloji düzeninde sil ekle ve kopyala yapıştır yöntemleriyle hızla değiştirilebilirler.”

“Son çare olarak derin devletin bizzat devletin kendisi olduğu söylenebilir. Ne de olsa insanlar belirsizliklerden ve gelecekte başlarına gelebilecek acı olaylardan korkarlar. Güçlü ve koruyucu bir baba olarak devlet karşısında eğilmeyi, ona güvenip sığınmayı yine de kabul edebilirler.”

….

Bilim insanları önlerinde duran küçük kâğıt parçalarındaki notları incelemeyi bitirince birbirlerine baktılar. Okuduklarının tümünü, bunların arkasında yatanları anlamamışlardı ama bildikleri ve onları çok mutlu eden bir gerçek vardı. Kendi dünyalarında böyle bir kavram yoktu. İnsanların güvenliğini sağlamak için ölüm sanayilerinin kurulması, barış için kararlar alınması gerekmiyordu. Savaşın son çare olduğu söylenirken sürekli çatışma yaşanmıyordu.

İçlerinden biri araştırmalar sırasında okuduğu eski bir filmle ilgili yazıdan (2) söz etti. Ne kadar önce yazılmış olduğunu bilmiyordu. Belki yirmi, belki elli, belki çok daha fazla diyordu. Okuduklarından aklında kalanları şöyle anlattı:

“Japonya’da bir fabrika yöneticisi. Çalışanlarına bir konuşma yapıyor. Hepsi asker gibi dizilmiş, onu dinliyor. Herkes sessiz, hiçbir tepki vermiyorlar. Hipnotize edilmiş, büyülenmiş gibiler. Erkekler, kadınlar ve çocuklar bir ailenin bireyleri gibi,  devlet mekanizması ürünü olarak gösteriliyorlar. Filmdeki askeri anlayışın bir tür ideal devlet düzenini yansıttığı yorumları yapılmış ama buna tam olarak karşı gelmiyormuş. Evrende insanın yapabileceği hiçbir şey kalmadığında çaresizlikten doğan bir sınırı, insana ve insanlığa karşı koşullar ne olursa olsun umudunu kaybetmemeyi anlatıyormuş. Kadınlar erkekler kadar didinerek üretim kotasını arttırıyorlarmış. Geleneklerinin, devletlerinin, iktidarın ve üstlerindeki erkek yöneticilerin denetiminde marşlar söylüyorlar, ataları ve samuray totemleri önünde boyun eğip kendilerine güç vermesini istiyorlar, Platon’un ideal devletinin bir yansımasını oluşturuyorlarmış.”

Sonra başka bir filme ilişkin gördüğü yazıdaki (3) din ve devlet kavramlarından söz etti:

“Özgün bir kültür oluşturmak yerine Yunan’ı taklit eden Roma’nın sona yaklaşmakta olduğu bir dönemde bir inanç devlet dini konumuna yükselmiş. Ama bu durum eski bilgilerin kaybı sürecini başlatmış, dünya karanlığın içine düşmüş.”

“Ben de başka bir yazı (4) gördüm.” dedi diğeri. “İnsana o zaman için pek alışılmadık bir biçimde bakıyor, doğanın en büyük yanlışı olduğunu söylüyordu.”

Geçmişi biraz daha iyi tanımanın kattığı yeni bir olgunlukla birbirlerine baktılar. Yaşadıkları dünyanın güzelliğinin değerini bir kez daha anladılar.

Notlar:

1. Hasan Uysal, Gizli Örgüt Nasıl Kurulur?, 2011, Bence Kitap

2. Orhan Miçooğulları, Ichiban utsukushiku (1944, Akira Kurosawa), http://www.sanatlog.com/sanat/ichiban-utsukushiku-1944-akira-kurosawa/

3. Salim Olcay, High Noon (1952, Fred Zinnemann), http://www.sanatlog.com/sanat/high-noon-1952-fred-zinnemann/

4. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın öteki yazıları için tıklayınız. 

Kâğıt (2011, Sinan Çetin)

‘’Kutsal devlet’’in takdirnameli memurlarından olan baba, emekli olmasına karşın arada bir üniformasını kuşanmakta, eski günleri özlemle anmakta ve oğlunun eczacı olacağı günü iple çekmektedir. Baba, eczacı olmak istemiş ancak olamayınca, gerçekleşmeyen hayallerinin oğlunda vücut bulmasını mı istiyor? Oğlunun, küçük bir eczanede mahallelinin ufak tefek işlerini (pansuman yapmak, iğne vurmak, tansiyon ölçmek) yaparak geçimini sağlayan bir küçük esnaf olmasını mı istiyor? Eczacı olması yönünde özel bir çaba göstermiş mi yoksa hasbelkader eczacılık fakültesini kazanması üzerine böyle bir beklenti içine mi girmiş, babanın bu ısrarına bir anlam vermenin çok güç olduğunu söylemeliyim.

Derinlikli karakter analizlerinin olmaması, annenin ‘’Bu evden beş tane hayırsız kız çıktı’’ demesini anlamamızı da güçleştiriyor. Kızların okumamış olması mı kastediliyor yoksa –o dönemlerde kız çocuklarının okula gönderilmediğinin revaçta olduğu düşünülürse- okumuş olmaları mı hayırsız olarak nitelendirilmelerine yol açmıştır, bilemiyorum.

Genç Emrah’ın rejisör olmak isteği de havada kalan diğer bir konu. Eczacılıktan ayrılıp ilgili başka bir bölüme kayıt yaptırıp yaptırmadığı veya okulla tüm ilişiğini kesip kesmediği belirsiz. Bilinçsiz tavır ve hareketlerinden okulla ilişiğini tamamen kesmiş olmasının daha mantıklı geldiğini söylemeliyim. 68 öğrenci olaylarından etkilendiği kılık kıyafetlerinden de iyice belli olduğunu gördüğümüz Emrah’ın sinemaya olan sevdasından rejisörlüğü seçtiğini, çevresinde gördüğü ve ‘’moda’’ hale gelmiş olan sosyal içerikli bir film yaparak, hem yalanları insanların yüzlerine vurmak hem de hayallerini gerçekleştirmek isteyen idealist, temiz yürekli biri olduğunu tahmin edebiliyoruz.

Gerek film çekme sürecinde yaşadıkları gerekse daha sonra yaşadıkları ve hapiste kaldığı dönemlerde bütün mücadelesini tek başına veriyor olması yalnızlığını gösteriyor. Kendisine yardımcı olacak arkadaş çevresi, elinden tutacak bir büyüğü ve dayanışma içine gireceği kimse yoktur. Para almayı umduğu yapımcı ne kendisi ne de filmini yapmaya çalıştığı işçi sınıfı ile fikir birliği içindeki bir kişi değildir. Sosyal içerikli filmlerin ‘’moda’’ olmasından faydalanarak, cebini doldurmak isteyen tipik yapımcı profili çizmektedir.

Cahil, çevresinde olan biteni anlamaktan yoksun, öğrenci ve işçi hareketlerinin özünü kavramaktan uzak ve filmde ‘’güzel’’ bir kadın oyuncu olmadığı gerekçesiyle yapımcı tarafından geri çevrilen Emrah, para uğruna yapımcının isteği doğrultusunda bir kadın oyuncuyu ikna eder. Ancak kadın oyuncu bir erkek için yazılmış işçi lideri rolünü oynamak istediğini söyleyince bir yanda işçi liderinin rolünü bir kıza verecek olmanın şaşkınlığı diğer yanda filmini yapabilme olasılığının çaresizliğiyle ‘’evet’’ der. Böylece yapımcıdan para alabilmek adına, eleştirdikleri çarpık düzenin dişlileri arasında ezilmeye başlar. Bir de unutmadan, bütün devrimcilerin eşit olmalarına karşın yemeleri yapanların ve bulaşıkları yıkayanların her zaman kızlar olduğunu hatırlatmak isterim.

Babasının ısrarlarına dayanamayan Emrah, acı gerçeği –hemen her Türk erkeğinin yaptığı gibi- annesine söyler. Eczacı olmayacaktır. Kararını uzunca bir süre önce vermiştir. Rejisör olacaktır. Oğlu ile kocasının arasında kalan her kadın gibi, oğlunun yanında yer alır ancak gerçeklerin hasta olan babadan gizlenmesine devam edilir.

Yapımcı, istediği kadın oyuncunun filmin kadrosuna dâhil edilmesi üzerine paraları ancak ufacık bir ayrıntı –film çekmek için alınması gereken izin kâğıdı- yüzünden, paraları geri alır. Hevesi kursağında kalan genç rejisörümüz, izin kâğıdını alabilmek için gerekli hazırlıkları yaparak Ankara yolunu tutar. Ne var ki işler umduğu gibi gitmez ve yetkili memur Müzeyyen, izin kâğıdı alınmadan filmin çekimlerinin başladığı gerekçesiyle talebi reddeder.

Elleri kolları bağlı kalan Emrah, ne yapacağını bilmez bir haldeyken her şeyden habersiz babanın, 40 yıllık alın teriyle kazandığı evi ipotek ettirerek eczane açması için oğluna vermesiyle ikircikli bir durumda kalır. Eczacı olmadığına göre eczane açması da olanaksızdır. Ya babasına gerçekleri anlatacak ve parayı geri verecek ya da sahte bir açılış yaparak babayı kandırmaya devam edecek ve parayı filmin yapımında kullanacaktır. Annenin de onayı ile ikinci seçenek uygulanır ve bu parayla film bitirilir.

Yapımcının senaryosunu okumadığı ve ne olduğuna ilişkin hiç bir fikrinin olmadığı bir filme gözü kapalı para koyuyor olması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Yapımcının, filmin iş yapabileceğine dair kesin bir kanaati oluşmuş olsaydı izin kâğıdını almak için çaba göstermesi gerekmez miydi? Filmin iş yapmayacağını düşünüyor olsa niçin birkaç makara negatife para veriyor. Daha önce de birlikte çalışmış olmaları ve Emrah’ın kendisini ispatlamış olması olasılığı ise gerçekdışıdır. Böyle bir şey olsaydı, Emrah’ın prosedürü biliyor olması gerekirdi?

Buraya kadar bir şekilde gelen filmimiz büyük bir kırılma noktası yaşıyor ve trajediye dönüşüyor. Eczacı yalanıyla kandırılan baba, durumu öğreniyor. İzin kâğıdı olmayınca yapımcıdan da para alınamayınca, borcu ödenemeyen eve haciz geliyor. Yaşananları gururuna yediremeyen, 40 yıllık emeğinin karşılığı olan evden icra yoluyla çıkarılacak olmasını, oğlunun, karısının, kızlarının kısaca tüm çevresinin kendisine yalan söylemiş olmasını hazmedemeyen baba canına kıyıyor. Babanın intihar ettiği sahnede bir okul bahçesinde andımızın okunması etkileyici ancak kışkırtıcı bir sahnedir.

Düzenin yalanlarını ortaya koymak adına birçok yalan söylemek zorunda kalıyor olması Emrah’ın en büyük dramı oluyor. Babaya söylenen bu yalanlar silsilesinin ve babadan koparılan paraların bir tür ilkesizlik ve oportünizme yol açtığını anlayamayacak kadar cahil olan rejisörümüz, yüzlere vurulması gereken yalanların en büyüğünün içinde olduğunu babasının ölümüne kadar fark edemiyor bile.

Ataya, babaya saygı denilince aktarmadan geçemeyeceğim ve ilk duyduğumda çok etkilendiğim bir olay var. Latin Amerika’dan Yunanistan’a kadar pek çok ülkede bulunmuş eski tüfeklerden Mihri Belli, anılarında, herhangi bir dine inanmadığını ancak ille de bir dine inanacak olsa, bunun atalarının dininden başkası olamayacağını söylemektedir. Rejisör olmakla kafayı bozmuş olan Emrah ise atasını hiçe saymaktan ve onları kendi doğruları adına harcamaktan çekinmiyor.

Emrah, izin kâğıdını alabilmek için kendisi gidiyor, annesini gönderiyor, arkadaşlarını gönderiyor, filminin adını değiştiriyor ama Müzeyyen Nuh diyor peygamber demiyor ve her defasında reddediyor. Emrah’ın, ilk kez odasına girdiğinde daktilosunun üzerine çayı ve elinde örgüsüyle ‘’tipik’’ bir memur portresi çizen Müzeyyen, nedense daha sonraki gündemi takip eden, filmleri oyuncular, yönetmenler hakkında bilgisi olan, gündemdeki olaylar hakkında bilgi ve fikir sahibi tavır ve davranışlarıyla seyirciyi şaşırtmıştır. Hatta ‘’yıkmak istediğiniz devletten bir de izin istersiniz, ha’’ diyerek rejisörümüz hakkında suç duyurusunda bile bulunur.

Burada biraz durarak Müzeyyen’in odasına bulunan fotoğraflara değinmek yerinde olacaktır düşüncesindeyim. İlk sahnede belirgin bir İnönü fotoğrafı küm kadrajı kaplamaktadır. Hemen yanında da bir koltukta oturan ve belden aşağısı görünen ‘’meçhul bir kişinin’’ fotoğrafı asılıdır. Hem İnönü hem de ‘’meçhul kişi’’ iki kez gösterilir. Bu ‘’meçhul kişinin’’ her ne kadar yüzünü göremesek de kim olduğunu mutlak surette biliriz çünkü fotoğrafın tamamını belki de yüzlerce kez görmüşüzdür. Emrah’ın hapisten çıktıktan sonra Müzeyyen’in yanına geldiği sahnede ise odanın duvarında Ecevit’in fotoğrafının asılı olduğu görülür. 1977’de İnönü’nün, 1981’de ise Ecevit’in hangi sıfatlarla ‘’sansür kurulu başkanı’’ Müzeyyen’in odasına asılı olduğuna ilişkin hiçbir fikrimin olmadığını belirtmeliyim. Burada tipik bir şark kurnazlığının sergilendiğini, sansür denilince İnönü ile Ecevit’in zihinlere kazınması yönünde yeni simgeler yaratılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Fotoğraftaki ‘’meçhul kişi’’ ise doğrudan cephe alınmayarak ve ‘’sıkışıldığında’’ inkâr edilebilecek şekilde kurulan düzene dâhil edilmeye çalışılmaktadır, kanaatindeyim.

Müzeyyen tiplemesi başarılı değildir. Abartılıdır. Tavır ve davranışlarıyla bulunduğu makamın ciddiyeti her sahnede değişikli gösterir. Gündemi takip eden memur yerine kanun adı altında inisiyatif alabileceği yerlerde inisiyatif almayan memur tiplemesi olsa daha başarılı olurdu. Burada Müzeyyen’ inisiyatif almadığı için açıkça eleştirilebilecek bir konumda değildir.

Müzeyyen’in görevini yapmanın yanı sıra takındığı ukalaca tavır, Emrah’ta devleti tümden yadsımaya varan fikir değişikliğine yani anarşizme kaymasına yol açar. Anarşi sözcüğünün sözlük anlamı lidersiz demektir ancak genellikle yöneticisiz olarak çevrilmekte ve yorumlanmaktadır. Anarşi hükümetsiz toplum, anarşizm ise bunun gerçekleşmesini amaçlayan toplumsal felsefe olarak tanımlanır.  Lenin tarafından ‘’bir çocukluk hastalığı’’ olarak nitelendirilen anarşizm sözcüğü, kurumsal bir otorite ya da hükümet olmaksızın yaşayan bir insanın durumunu betimlemek için kullanılır.

Müzeyyen’in davranışları bütünüyle hatalı olsa da, kendini geliştirmesine, baskı ve tahakküm aracı olan devlet yerine en iyi düzenin hukuksuzluk olduğuna inanmasına, hapishanelerin ıslah edilemeyeceğine ve her türlü cezanın ‘’üstü kapalı bir budalalık itirafı’’ olduğunun farkına vararak ‘’aydınlanan’’ elemanımız, idealize ettiği hayallerini gerçekleştirememesinden dolayı tüm kinini küçük memur Müzeyyen’de somutlaştırır ve ‘’intikam’’ planları yapar. Bir kanunun ilk şartlarından birisi, onu uygulayanların, kanunu uyguladıkları için suçlu duruma düşmemelerini sağlamaktır. Burada da Müzeyyen –kanunun küçüğü ya da büyüğü olmaz- kanunu uyguladığı için suçlu gösterilerek hatalı bir akıl yürütme yapılmıştır.

Hukuk eğitimi alarak ‘’kanunsuz düzen’’ fikrine varabileceğini sanmak bir fabrikatörün fabrikasındaki greve destek vereceğini sanmak kadar anlamsızdır. Emrah ‘’kanunsuz düzen’’ fikrine ulaşmıştır - Robert Ellickson’un 1991’de yayımladığı Order Without Law kitabına açık bir gönderme- ancak insan doğasının yıkıcılığına ilişkin en iyi örneği yine filmde buluyoruz. Gücünü kâğıttan aldığını söyleyen ve ‘’ben devletim’’ diyebilen Müzeyyen’den -14.Louis de ‘’Devlet Benim’’ demiştir- ‘’bir kâğıt’’ ile intikamını alır.

Devlet, ister ‘’devlet-i ebed müddet’’, ‘’ilk günah sonucu Cennet’ten kovulan insanların teşkilatlanmaları’’ veya ‘’en üstün topluluk’’, ister ‘’egemen sınıfların diğerleri üzerindeki tahakkümü’’ veya gücünü kılıçtan alan ‘’Leviathan’’, isterse ‘’doğan, büyüyen ve ölen’’ bir organizma olarak tanımlansın değişen çok fazla şey yoktur. Şekli ve niteliği ne olursa olsun, devlet bir realitedir. Devletler Hukuku yönünden “belirli bir ülkede yaşayan ve bir üstün iktidara (otoriteye) tabi teşkilatlanmış insan topluluğunun meydana getirdiği devamlı, hukukun kendisine kişilik tanıdığı siyasi bir varlıktır” olarak tanımlanan devlette çe¬şitli hizmetleri düzenli bir şekilde yürütecek bir teşkilata gerek duyulmuştur. Bu görevleri yürütmekle yükümlü olan devlet ve memurları, yasal yetkiler ve güçlü vasıtalarla donatılmıştır. En büyük sorun, bu hizmetleri yürütecek ‘’devlet memurlarının’’ kanunları uygulamaktan dolayı suçlu duruma düşmemesini sağlamak için getirilen korumanın, bu memurların kişisel çıkar temin etmesine yol açmasını engellemektir. Pek çok görüş devletin ihya ve ıslah edilmesi taraftarı iken anarşizm devletin bütünüyle kaldırılması yönünde fikir belirtir.

1994 yılında ABD Başkanı Bill Clinton yeni güvenlik anlayışını şu şekilde tanımlamıştır: “Soğuk Savaşın bitmesi ABD’nin güvenlik önceliklerini temelinden değiştirmiştir. Komünist yayılmacılık tehlikesi bitmiştir. Karşılaşacağımız tehlikeler değişmiştir.” Dışişleri Bakanı Warren Christopher’ın bakış açısı ise “Sovyet İmparatorluğu bitmiştir. Kısa sürede askeri tehdit olacak büyük güç yoktur” şeklindedir.

 

Fakat yeni bir tehdit vardır. Zorbalık, saldırganlık, hoşgörüsüzlük dünyanın birçok bölgesinde güvenlik ve ekonomik gelişmeyi etkilemektedir. Özellikle kitle imha silahlarının artışı, terörizm, uluslar arası suç, çevresel problemler, kontrolsüz nüfus artışı ve büyük göç hareketleri güvenlikle ilgili diğer kaygı verici olaylardır. Bölgesel çatışmaların nedenleri askeri teknolojilerin yaygınlaşması, uyuşturucu trafiği, devlet destekli terörizm, ayaklanma, kanunsuzluk ve açlıktır.

Dünyanın demografik haritaları incelendiğinde, gelişmiş devletlerde nüfusun giderek yaşlandığı görülmektedir. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise giderek daha genç ve daha dinamik bir işgücü oluşmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya nüfusunun %22’si Avrupa’da ve %8’i Afrika’da yaşamakta iken bugün bu iki kıta da %13’lük bir dilimde eşitlenmişlerdir. Ancak yapılan istatistiklere göre 2050 yılında Afrika nüfusunun, Avrupa nüfusunun üç katı olması beklenmektedir.

Hindistan ise AB’yi oluşturan on beş ülkenin nüfus toplamının iki buçuk katı bir nüfusa sahiptir. AB’nin yıllık doğal nüfus artışı 340.000 iken bu rakam Hindistan’ın sadece bir haftalık nüfus artışına eşdeğerdir. 2050 yılında 39 ülkenin (Almanya, Japonya, İngiltere, vs.) nüfusunun bugünkü nüfustan az olması beklenmektedir.

Üçüncü Dünya Ülkelerindeki insanlar büyük yokluk ve mahrumiyet içinde yaşamaktadırlar. Zenginlik içinde yaşayan Birinci Dünya ülkeleri diğer insanları anlamakta isteksiz davranmakta ve teknolojisinin sağladığı avantajla sadece izlemektedir. Geçmişte ki beklenti sadece bir bisiklete sahip olmak iken, bu gün bu beklenti lüks otomobiller, ev, elektrikli ev aletleri, yiyecek, sağlık imkânları, eğitim, tatil ve iyi bir emeklilik olmuştur ve milyarlarca yoksul insan bunlara sahip olmayı istemektedir. Bu tür bir hayat şekli yakalamak için dünya genelinde ekonomik şartlar zorlanmaktadır. Bu zorlamalar politik yaptırımların da ötesine gitmektedir. Buradaki en büyük sorun, bu yeni çatışma kültürünün tüm dünyaya yayılabileceğidir. Dietrich Fischer “Can kayıplarının nedeni savaşların sebep olduğu dünya genelindeki haksız ekonomidir” demektedir.

Hoşgörü çoğunlukla hâkim konumda ve güçlü olanların değil, daha ziyade kendisini tehdit altında hissedenlerin öne çıkardığı bir söylemdir. Hoşgörü ve toleransı savunanlar, gücü ele geçirdiklerinde bundan hiç haberleri yokmuş gibi davranmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca sömürülmüş, yeraltı ve yer üstü kaynaklarına el konulmuş, insanları köle ve ucuz iş gücü olarak kullanılmış ülkelerin insanlarının ‘’refah’’tan pay isteme ve kendilerine yapılanların intikamını almadan nasıl ‘’kanunsuz düzen’’e ulaşacakları meçhuldür. Filmimiz kin ve intikam üzerine kuruludur çünkü…

Bireysel mücadele olarak sunulsaydı –örneğin muhteşem bir senaryoya sahip PARDON filmi gibi- söylemi daha da güçlü olabilirdi. Çeşitli ülkelerden savunulması zaten olanaksız saçma sapan kanun örnekleri vererek - örneğin ‘’İngiltere’de kadınların toplu taşıma araçlarında çikolata yemesinin ya da Fransa’da rayların üzerinde öpüşmenin’’ yasaklanmış olduğunu öğreniyoruz- finale serpiştirdiği katliamların suçlusu bu kanunları yapan devletlerdir önermesine ulaşmak hayli zorlayıcı ve inandırıcılık gücü zayıf olmuş. Devlet olsun veya olmasın, en büyük sorun insanın doğasındadır. Evinde biriktirdiği çöpü özellikle dere yatağına atan bir Türk köylüsü ile nükleer atıklarını başka ülkelerin topraklarına, okyanuslara atan sanayileşmiş bir devlet arasında ne fark vardır.

Eğitim, bireyde istenilen yönde davranış değişikliği oluşturmak olarak tanımlanmaktadır. Bunu ilk duyduğumda yaşadığım şaşkınlığı, üzüntüyü ve isyanı anlatmaya kelimeler yetmez. Okullarımızda verilen ‘’eğitim’’ bizlerde hangi yönde davranış değişikliği oluşmasına yol açmıştır bilemiyorum. Tanım değiştirilmeyeceğine göre müfredat değiştirilmelidir. İnsana, doğruyu ve yanlışı öğretmek yerine doğruyu ve yanlışı nasıl ayırt edebileceğini anlatmalıyız.

Daha ayrıntılı analizlere girmenin filmin çapıyla ters orantılı olacağı kanaatinde olduğumdan yazıma son verirken teknik yönden çok başarılı olduğunu, devletin soğuk yüzünü yansıtan boş koridorların gösterildiği, ‘’andımızın’’ okunduğu ve duvarlara asılı kâğıtların çıkardığı seslerin seyircinin kulaklarını çınlatmasının etkileyici sahneler olduğunu söylemeliyim. Merak unsurunu son ana kadar koruyabilmesi ve sıkılmadan izleniyor olması filmin en büyük artılarından ancak yüzeysel, ayrıntıya nüfuz etmeyen niteliği, teorik değil ancak işine gelmediği durumlarda ve o anda bile toptan bir reddedişi dile getirmekteki tutukluk filmin etkileyiciliği azaltıyor.

‘’Her yasak kendi isyancısını doğurur!’’ mottosuyla gösterime giren ‘’bir Sinan Çetin filmi’’ olan Kâğıt iddialı sloganına karşın derinlikli kişi analizlerine yer vermemesi, hatalı akıl yürütmeleri, abartılı karakterleri ile filmin bütününe hâkim olan ve finalde daha belirgin hale gelen naif bir söylemden öteye gidemiyor.

Mevcut tüm düzenin kötü olduğu vurgulanırken bir çözüm getirmemesi karamsarlığa ve hiçliğe yol açıyor. Her şey kötüyse çözüm ne olmalıdır? Hükümetin yerine neyin geçirileceği sorulduğu zaman, anarşistler genellikle şu yanıtı verirler: ‘’Kanserin yerine neyi geçirirsiniz?’’ Proudhon daha kesin bir yanıt veriyor: ‘’Hiçbir şeyi.’

Aksiyon dergisinde ‘’Kâğıt’tan devlete çetin eleştiri’’ başlığıyla Zafer Özcan tarafından yazılmış yazıdan birkaç alıntı yapacağım.

‘’Devletlerin anlamsız yasaklarını dramatik bir hikâye ile eleştiren Çetin, yeni filminde ‘’kanunsuz düzen’’ kavramını ele alıyor.’’

Soru: Kâğıt filminin hikâyesiyle başlayabilir miyiz? Böyle bir senaryo nasıl ortaya çıktı?

Sinan Çetin: Bu öykünün bir benzerini 1977’de ilk filmimde ben yaşamıştım. İlk filmim bir kadın devlet memuru izin vermediği için yıllarca vizyona giremedi. Bu yüzden parasız kaldım ve ailevi sorunlar yaşadım.(…)

Sinan Çetin: Bu film, zavallı küçük bir memurla, zavallı bir yönetmenin arasında geçen bürokratik prosesin çatışmasından oluşan bir öykü değil. Yasaklar meselesi mikro planda ele alınıp makro bir söyleme gidiyor. Hayatımızın küçücük bir alanından, dünyanın en büyük meselesini yani devlet-birey çatışmasını ele almaya çalıştım (…)

Soru: Sizin gibi yaşayanların sistem eleştirisi yapmaları daha etkili oluyor denebilir mi?

Sinan Çetin: Ben aslında sistem eleştirisi yapmıyorum ve bu kelimeyi de sevmiyorum. Adı sistem olarak konan şeylerden korkuyorum. Ben aslında bir eleştiri de yapmıyorum. Bir meseleye parmak basıyorum. (…)

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarımızın öteki yazılarını okumak için tıklayınız.

Bataklıkta Bir Sanatçı: Yaşar Kurt

26 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Dünya Müziği, Müzik, Müzik Albümleri

Öyle olduğu söyleniyor ki, ülkemizde eline gitar alan her genç, Yaşar Kurt’la başlarmış müzik yapmaya; ona özenir, ondan etkilenirmiş. Sebebi nedir, bilmiyorum. Buna mukabil, “muhalif rocker” dendiğinde, akla ilk gelenlerden birinin Kurt olduğunu biliyorum. Hem herkesin sevdiği, beğendiği bir sanatçı olup hem de muhalif olabilmenin nasıl mümkün olduğunu ise, hiç anlamıyorum. Burada da zaten, adı geçen kişinin, popülerliği muhalifliğe tercih ettiğine, muhaliflikten istifa ettiğine değinmek istiyorum.

Sekiz yıl sonra çıkardığı “Güneş Kokusu” adlı albümü ile, sanatçı, şu günlerde hayli gündemde. Fakat henüz, albümün güzelliği, kalitesi, bir yerlerde zikredilmiş değil. Yaşar Kurt, geçtiğimiz haftadan beri, verdiği mülakatlarda söyledikleri ile anılıyor.

Yıllarca, büyük bir zevk ve beğeni ile, yazılarını okuduğunuz, şarkılarını dinlediğiniz, konuşmalarını takip ettiğiniz kişilerin; gün gelip de bütün o beğeninizi bile unutturacak derecede saçmalaması, yani daha nazik ifade ile, bir “kopuş” yaşaması; belki sizin sürekliliğinizi pekiştirebilir; ancak, yaşayacağınız kandırılmışlık duygusu, büyük bir handikap olarak ortadadır.

Cem Karaca’nın ölmeden evvel, Fethullah Gülen’e merak sarması; İlkay Akkaya ve Sırrı Süreyya Önder’in Said Nursi hayranlığını açıklaması; Yılmaz Odabaşı’nın referandumda “evet” demesi; o güne dek kendilerini takip edenleri üzmüştü ya; doksanlı yıllardan bu yana, solcu gençler için önemi olduğu söylenen Yaşar Kurt da, bu “üzen tayfa”ya, an itibari ile iltica etmiş görünüyor.

Belki parantez içinde söylemem gerekiyor, adı geçenlerden, Cem Karaca dışında hiçbiri ile ilgili, bunlar nereye dönerlerse dönsünler, herhangi bir üzüntü yaşamadım; hiçbiri ile bir “siyasi bağ”ım yoktu zira, olamaz da! Fakat şu önemli, bu konuda üzüntüm, “açılım kahvaltısı”nda ekmeğini reçelleyen Sırrı Süreyya’dan hala büyük bir devrimci yaratmaya çalışanların durumunadır!

Derdimiz sanıyorum anlaşıldı. Şimdi, konunun asıl kısmına, Yaşar Kurt ile ilgili bölüme ayrıntılı biçimde bakabiliriz.

Sanatçının 13 Kasım tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan röportajında söyledikleri, evet kendisini tekrar gündem haline getirmiştir; belki de artık herkes için tek amaç budur; fakat, bir şeylere, AKP’nin iktidarını olumlayacak tuzaklara bu kadar hızlı ve gönüllü biçimde düşmek, saflık değilse eğer, yılgınlıktır.

Samet Altıntaş isimli şahıs, Yaşar Kurt’a, açıkça görülüyor, yeni albüm ile ilgili üç tane klişe soru yöneltiyor ve daha sonra, nasıl bir yöntem ve kafayla ise artık, “lank” diye soruyor: “Antimiliter şarkılar yapan bir sanatçı olarak sivil-asker ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?” Niyet açıktır; ancak gazeteci sıfatlı birinin bu kadar özensiz olmasının nedeni nedir, ne olabilir? -Cevap malumdur.

 

Peki ya, bu bir kenara, muhalif sanatçı olarak anılan birinin, sorunun aptalcalığına aldırış etmeden, cevaba girişmesinin hikmeti nedir?

Antimiliter şarkıdan kasıt, korkuyorum anne, al beni içine, diye başlayıp askerlik yapmak istemeyen bir adamın feryadını içeren şarkıdır. Ordu’yu peygamber ocağı olarak gören, askeri darbe süreçlerinde darbecilere methiyeler düzen bir geleneğin gazetecisinin, konuyla ilgili soru sormaya hakkı yoktur; bu bir. İki, askerlik yapmak istemeyen bir kişinin içinde bulunduğu mesele, asker-sivil ilişkilerine kesinlikle dâhil olamaz, edilemez. Üç, askerlik yapma ile ilgili kanunları da, pek tabii, siviller düzenler. Yaşar Kurt’un ilgili şarkısı da kesinlikle “asker karşıtı” değildir, bu da dört.

Lakin sanatçı, yıllardır bir yerlerde konuşamamanın üzüntüsü ile belki de, bırakın soruyu sorana eleştiri yöneltmeyi, böyle bir soruyu yakalamış olmaktan duyduğu mutlulukla, uçarak yanıtlar üretiyor! Uçarak yanıtlar ürettiğinden, Samet Altıntaş’ı bile geride bırakıp ondan daha absürt, konu dışı şeyler zikrediyor.

Neymiş: “1980′de askerler tarafından her şeyin yok edildiğini görmüş biri olarak söylüyorum, çok büyük ve olumlu manada bir değişim var.  Darbeciler bu ülkeye inanılmaz zararlar verdi çünkü her alanda. Sivillerin inisiyatifi eline alması gerekiyor. Çünkü askeriyenin çözümleri belli. Askere sen bomba atma, silah çekme diyebilir misin? Sivil otorite her zaman diyaloga açıktır. Daha barışçıdır fıtratı gereği. Hükümet, toplumun sivilleşme yönündeki taleplerini karşılamıştır.”

Ne kadar da “kritik” tespitler… Doğru, askere bomba atma diyebilir misiniz siz? Bu ülkenin ordusu zira, canı sıkılınca savaş çıkartan, silah çeken bir grup meczup personelden ve onlara kul köle askerlerden oluşuyor. Hayır, bu meczuplar işin kötüsü, diyaloga da açık değiller. Siviller ise, fıtrattan kaynaklı konuşkandır, candır.

Deniyorum; fakat olmuyor, bu denli önemli bir konuda, ironi bile yapılamıyor. Yahu, bunlar bir yana, muhalif sanatçı denilen bir kimse, siviller fıtrat gereği şöyle olurlar, cümlesini nasıl kurabiliyor? İnsanların dünyaya gelişleri esnasında, onlara asker veya sivil diye bir kategorizasyon mu sunuluyor? Seçilen alana göre, belirli özellikler mi yükleniyor? Mesleki konumlar, nasıl yaradılışın konusu haline gelebiliyor?

Ya hükümetin, toplumun sivilleşme taleplerini karşıladığı iddiası ne oluyor? Solcu diye bilinen birinin, neoliberalizasyon sürecini sivilleşme olarak görmesi, bilgisizliğin hangi basamağına denk geliyor?

Konuya ara verip sormak gerekiyor: Daha önce de yaşandı. Sosyalist sıfatlı kimseler, Zaman’a çok fazla konuşuyor ve bunlarda, ilgili kişiler, mütemadiyen saçmalıyor. Bu neden kaynaklanıyor? Acaba gazete, bu kişilerin, AKP-Cemaat’i öveceğini bildiğinden mi onlarla görüşüyor; yoksa bu kişiler, Zaman ismi geçince mi heyecanlanıp yandaşa dönüşüyor?

Muhabir, hazır “askerlik yapmaya karşı” bir solcuyu yakalamışken, devam ediyor: “Ama öte yandan az da olsa orduyu göreve çağıran bir kafa var. Bu zihniyete karşı neler söylemek istersiniz?” Sorunun “muhteşem”liği cevaba da bir görkem katıyor doğrusu, Yaşar Kurt, Fikret Başkaya mı okumuş yoksa o kadar “teori”ye gömülmeyip Baskın Oran’la mı yetinmiş bilinmez; ancak liberal ezberler, su gibi dökülüyor sanatçının ağzından, iyi ezberlemiş: “İttihat ve Terakki’den beri bu ülkenin yöneticileri asker kökenliydi. Yine cumhurbaşkanlarının çoğu asker kökenliydi. Askerlerin oluşturduğu bir tarih var bizde. Cumhuriyet ideolojisinin en güvendiği zümre askerler. Bu mantalitenin neler yaptığını hep beraber gördük. Darbeler kimin haklarını korudu?”

Evet, Yaşar Kurt, madem sordun, yarım bırakma, sorunun cevabını da ver; darbeler, faşistlerin, dincilerin, hepsinden önce de patronların çıkarlarını korudu, de!.. Yoksa sen, darbelerin, on tane yüksek rütbeli generalin maaşını artırmak için yapıldığını mı düşünüyorsun? Asker kökenli yönetici seni niye rahatsız ediyor ayrıca, yönetici Fethullahçı olunca sorun yok da asker olunca mı var? Hem o asker Cumhurbaşkanlarını Meclis seçmedi mi? Al işte, senin sivil dediğin adamlar askerci çıktı, şimdi n’olacak?

Geliyoruz röportajın “en önemli” kısmına; “en güzel” soru sona saklanmış, belli ki final vurucu olsun istenmiş: “Malum ana gündemlerden biri Kürt sorunu. Sizce nasıl çözülür bu mesele?” Her şeyin kurmaca olduğu o kadar bariz ki, pat diye geliyor yanıt: “Fethullah Gülen’in açıklamaları oldu yakın zamanda. Hocaefendi’nin düşüncelerini destekliyorum. 12 Eylül’de sokağa hâkim olanların 30 senedir bu meseleyi çözmesi gerekirdi. Kürt sorununun çözümünde iki tarafın da samimi olması gerekiyor. Hükümet yöntem olarak açılıma gitti; ama iş zordu. Sıkıntılar mutlaka olacaktı. Nitekim açılım sabote edildi de. İki taraftan da mevcut durum üzerinden var olanlar açılımı provoke etti, ediyorlar da.”

Ne demeli, nasıl demeli bilemiyorum; ama, memleketin duyarlı bir sanatçısının, Kürt sorununa dair çözüm önerisi, nasıl olur da mazisi iki yıllık politikaların desteklenmesi olabilir ki? Sormazlar mı adama; AKP ve Cemaat olmasaydı, Kürt sorunu çözülmeyecek miydi veya Kürt sorununa hiç başka bir çözüm önerilmeyecek miydi? AKP ve Cemaat olmasaydı, sen bu soruya yanıt veremeyecek miydin? Yıllardır seni dinleyen solcu çocuklardan mı bir şey öğrenmedin?.. Yazık!

Sorusunu geçelim, bir alıntı daha: “Modernist devrimin halka ödettiği bir bedel var Anadolu toplumunda. Yeni anayasa ile devlet halkıyla helalleşmeli. Ve bunu en kısa zamanda yapmalı.” Gayet güzel, yukarıdakiler, yanlış siyasi çizginin kafada yarattığı karışıklıktır; ancak bu söylem cehaletin farkında olmaksızın ifşaatıdır. Modernizmden, modernist devrimden zerrece anlamayan bir solcu sanatçı; çok hoş!

Yaşar Kurt’a Ermeniliği ile ilgili de soru sorulmuş; ancak buna değinmeye bile gerek yok, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İslamcıların oltasına nasıl gelinir ve buradan nasıl saçmalanır, daha fazla irdelemek anlamsız.

Artık, şahsın üzerinden devam etmeyelim ve birkaç genel şey söyleyelim. Demokrasi denen kavram, aslında bir bataklığın adıdır. Patron sınıfının, karakterini şekillendiren faşizmi gizlemek, perdelemek için, evvela mecburen sonra da şeklen, sosyalistlerle halkın arasında yarattığı mesafenin sınırları çizilmiş halidir. Kavganın yerine “barış”ı, devrimin yerine “reform”u, özgürlüğün yerine “serbest”liği koymasıdır. Bu lafızlarla kandırdığı insanları kendine kul köle yapmasıdır.

12 Eylül sonrası, solumuzun yenilgi kompleksi, hatayı hep içsel anlamda araması ve Batı’da esen yeni ve dandik sol rüzgârlar, Türkiye devrimci hareketini epeyce yıprattı; geldiğimiz yer ortadadır, Kürt sorununa, Alevi meselesine, türban problemine, Ermeni dalaşmalarına çözüm olarak, sürekli demokrasi talep eden bir solculuk anlayışı!

Teoriyi artık Lenin’den değil Radikal İki’den öğrenmeye çalışanların, kendilerini içine soktukları durum bellidir ; ya AKP’ye aleni veya gizliden destekçilik ya da Kürt hareketine iltica!.. Bu atmosferin, çok da okuyup yazması olmayan; ancak popüler işler yapmaları sayesinde bir yer edinen sanatçıların kafasına nasıl işlediği ise, asıl konumuz. Yaşar Kurt örneğini bu yüzden bir yazı haline getirme gereği duydum.

Demokrasi denen bataklık, AKP döneminde iyice genişlemiş, hem de derinleşmiş, buradan kurtulmak da oldukça güç hale gelmiştir. Kurt da maalesef buraya çoktan düşmüştür.

Sonuç mu; henüz bilincini yitirmemiş Türkiye solu, ümit ediyoruz ve uğraşıyoruz ki, evvela bu bataklıktan çıkıp asli görevine, devrimciliğe dönecektir ve sonra da herkesi buradan çıkartacaktır.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Ahlaksızlığın Meşruiyeti

Bakıldığı yere göre; bir toplumsal kaideler bütünü, bir felsefe dalı, bir dinsel öğreti, bir soyut yasalar toplamı veya bunların hepsi olan ahlak kavramı, özellikle son dönemde, üzerinde fazlaca konuşulmayı hak eder hale geldi. Türkiye solcularının, Batı’ya bakarak yön tayin etme hastalığının tezahürü ile, 12 Eylül sonrası, ağızlarına almadıkları bu sözcük, aslına bakılırsa, her şeyden evvel, siyasetin bir parçası ve sırf bu yüzden bile çok fazla önem arz ediyor. Zira, ahlak, birçok kez ve yerde, anlatım ve anlam bozuklukları ile zedelense de, tamamen olumlu bir içeriğe sahiptir. Yani, iyi ahlak veya kötü ahlak diye bir ayrım yoktur; ahlaklı veya ahlaksız olmak vardır. Hal böyle olunca, toplum tarafından yoğunlukla benimsenen her şey, birilerince, en başta saydıklarımın içine dâhil edilir ve o birilerinin “çıkar”larına dayanak yapılır. Bunun daha estetize edilmiş karşılığı ise, meşruiyettir.

Ülkemiz için konuşursak, örneğin, çalma, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ile özdeşleşmiş sağ partiler, emekçi halkımızca her daim benimsenmiş; sadece burada değil, tüm dünyada doğruluk ve dürüstlük ile politikada yer edinmiş sol partiler ise, ahlaksızlık eleştirisinin hedefi olmuştur. Peki, bunun sebebi nedir? Az evvel söyledim, burada mevzu, çoğunluğun genel eğilimleridir. Yani ahlak, yukarıdan aşağıya doğru şekillenir; ancak, aşağıdan yukarıya olduğu vakit, tam olarak anlam veya anlamsızlık kazanır. Durum bu iken, solumuza neden laf ediyoruz o halde, ahlaka dair konuşmuyor diye? Şundan; meşruiyet sorununu bertaraf edecek plan ve proje üretilmediğinden, dahası, üretmeye ilişkin çaba sarf edilmemesinden.

Şöyle anlatalım. Bir sağcı bürokratın, büyük bir ihaleye fesat karıştırıp önemli miktarda parayı, devleti zarara uğratmak pahasına, cebine indirmesi ile; bir devrimci örgütün, ülkenin sayılı patronlarından birine ait bir süpermarketin mallarını taşıyan kamyonu kaçırıp, kamyonun içindeki malları fakir fukaraya dağıtması arasında şeklen hiçbir fark yoktur. Her iki olayda da, bir taraf zarara uğrarken, diğer taraf kazançlı çıkmıştır. Burada, düz mantık işletilirse, şu söylenebilir: Ortada bir hırsızlık vardır ve bu, kesinlikle ahlaksızlıktır. Pek çok solcu, buna “fit” olabilir, halkımız sağcıların hırsızlığını görsün ve eleştirsin yeter ki, biz asla “kamulaştırma” yapmayız, diyebilir. Oysaki soru şudur: Hani her şey üretim biçim ve ilişkilerinin toplumsal alana yansıması sonucu ortaya çıkıyor ve üstyapıyı teşkil ediyordu? Hani bu ahlak kavramı da üstyapı bileşenlerinden biriydi? Hani bize yön verecek olan şey, yasalar değil, sınıfsal ve devrimci meşruiyetti? Falan filan…

Cevapları, soruların muhataplarına bırakıp geçiyorum. Çünkü konu çok “zevkli” ve daha evrensel ve çelişkilerin ön planda tutulduğu bir yaklaşımla tartışılmayı hak ediyor. Bu vesile ile de, 2007 tarihli ve bir Sırp yapımı olan Klopka/Tuzak filminden bahsetmek istiyorum.

Kısaca özetlemem gerekirse, devlette çalışan bir mühendis baba ile öğretmen bir annenin tek çocuğu, tek oğlu (Nemanja), henüz çok küçük ve kalp hastasıdır. Çocuğun iyileşmesi için ameliyat, ameliyat içinse 26 bin Euro gereklidir. Bu miktarı bulmaları imkânsız olduğundan anne (Marija), gazetelere ilan verir. Bunu gören batık bir patron da babaya (Mladen) ulaşır; fakat amacı yardımdan ziyade iş yaptırmaktır. Mladen’e sunulan teklif, bir işadamını ortadan kaldırması, yani öldürmesidir. Zaman geçmektedir, ve baba, oğlunu yaşatmak için cinayet işlemek zorundadır. İşler de. Öldürülen kişi ise, bahsi geçen çiftin mahallesine yeni taşınmıştır ve onun eşi de, Mladen’le kısa bir süre önce bir parkta tanışmıştır. Onun da, Nemanja ile yaşıt ve onunla aynı okula giden bir kızı vardır. Kocasını yitiren kadın, yaşadığı acı içinde zor günler geçirirken, Mladen’e, oğlu için yardım etmek istediğini söyler. Bu arada, Mladen, işlediği cinayet karşılığı, gerekli parayı da, azmettirici kişiden alamaz. Bu yüzden, öldürdüğü kişinin eşinden böyle bir teklif duymak, ona çok büyük vicdan azabı çektirir. Sonuçta, kadın, imzasız olarak parayı aileye ulaştırır. Oğlunun ameliyat edildiği gün, Mladen, kadına gider ve kocasını kendisinin öldürdüğünü itiraf eder. Kadın onu evden kovmakla yetinir; ancak, bir akraba, Mladen’in peşinden gider ve onu öldürür. Ödeşilir. Film biter.

Şimdi, ortada çok da ilgi çekici bir konunun olmadığı söylenebilir. Tesadüflerle malul olma ve klasik bir tema içerme eleştirisi de yapılabilir. Ancak, bunların geçersizliği, filmin boyutlarını ve belki amacını da aşan bir perspektif ile bakıldığında ortaya çıkacaktır. Klopka, bu sayede görülecektir ki, ahlaka dair, çok derin ve önemli sorular sorduran çok çok önemli bir filmdir. Soruları somutlaştırırsak, söylemek istediğim daha açıklık kazanacak. Ama evvela, araya bir iki “parça” atmak mecburiyetindeyim.

Gelişim psikolojisi dersinde, veya alanında diyelim, önemli başlıklardan biri de ahlak gelişimidir. Buna dair pek çok kişinin çalışması bulunsa da, bunlardan en popüleri Kohlberg’in yaklaşımı ile şekillenendir. (Bkz. KPSS Eğitim Bilimleri sınavı) Ayrıca Piaget, Gilligan, Dewey, Turiel, Fowler gibi bilim adamlarının kuramları da, literatürlerde geçmekte. Fakat bunları inceleyenler de bilirler ki, bu kişilere ait tüm tezler yaş, algı, bilinç vb. leri üzerinden oluşturulmuştur. Bazı yer ve durumlarda ihtiyaç, kural, kanun, sosyal çevre gibi noktalara da değinilmiştir elbette, ve bu, önemlidir. Ancak, bunların hiçbiri, bizi, bizim aradığımız noktaya götürmez. Hepsi soyut ve idealdir çünkü. Sınıfsız bir dünyada, sürtünmesiz bir ortamda yazılmış gibi, “gerçek”lerden uzaktırlar. Böyle olunca da, insanlığın kurtuluşu için, tabii kendince, bir tefeci kocakarıyı öldüren Raskolnikov, ÖSYM’nin yaptığı öğretmenlik sınavında, ahlaki açıdan, “saf çıkarcı” olarak sorulaştırılıyor. Saf çıkarcılığı açıklamak uzun sürer, geçiyorum; ancak, adı geçen karaktere bunu söylemek, elma bir sebzedir, demekle, hemen hemen aynı şey.

Sorular demiştik, onlara gelebiliriz. Şimdi, filmde adı geçenlerden en suçlu kimdir? En masum kimdir? En acımasız kimdir? En ahlaklı ve en ahlaksız kimdir? Öğretmen olmak suç mudur? Kandırmak mı öldürmek mi daha kötüdür?.. Burada, soruları kesip filme dair çok önemli bir sahneden bahsetmek istiyorum. Anne, yani Marija, özel ders vermeye karşı biri iken, çocuğu için, sınıfından, pek şımarık bir burjuva çocuğuna ders anlatmaya razı olur. Kızın evlerine gittiklerinde, duvarda, boş bir resim çerçevesi görür. Kız, babasının onu Paris’ten, 300 bin Sterlin’e aldığını söyler. Marija eve geldiğinde, kocasına olayı anlatır ve şöyle der: “Yaşamaya hakkı olan onlar, biz değiliz!”

Burada, yukarıdakilerden ayrı, birkaç soru daha sormak istiyorum. Zaten yazıyı da bu soruları sorabilmek için yazdım. Bir, Tanrı var mıdır? İki, şeytan var mıdır? Üç, patronlar, eğer varsa, Tanrı’nın yeryüzündeki elçileri midirler? Dört, eğer varlarsa, şeytan ile Tanrı gerçekten küs müdürler, yoksa rol mü kesmektedirler? Beş, devletler ile patronlar arasında, eğer varlarsa, Tanrı-şeytan ilişkisine benzer bir ilişki bulunur mu?

Biz, sıradan insanlar, “suç” işlemeyiz, “suç” işleyenlerin “ceza”sını veririz. Ve de bu yüzden kimse bize ahlaksız diyemez. Ahlaksız olan, bizi bu “suç ve ceza” ikileminde yaşamaya ya da ölmeye mahkûm edenlerdir.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Sonraki Sayfa »