Bir Batılı Türkiye’yi Anlatıyor

15 Aralık 2013 Yazar:  
Kategori: İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat

David-Hotham-TurklerZiya Gökalp, Türkçülüğün Esasları isimli kitabında Batı’da Türkperestlik akımının oluştuğunu ve bu hareketin “Türkiye’deki Türklerin bediî sanatlarda ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir tecellisinden kaynaklandığını” yazar. Hayli sorunlu bu iddiayı görmezden gelerek soralım: Acaba gerçekten böyle midir? Batılılar Türklerin güzel sanatlarından ve yüksek ahlakından mı etkileniyorlardı yoksa haklarında çeşitli söylentiler ve vahşet hikâyeleri dinledikleri ama yerlerini yurtlarını pek bilmedikleri bu ülkeyi yakından tanımak istemelerinden mi kaynaklanıyordu bu ilgi? Türkiye’de görev yapan çeşitli meslekten kimselerin merak edilen ama aynı zamanda da kınanan, hor görülen ezeli düşman Türkler hakkında süslü, abartılı, tuhaf, garip, merak uyandıran bir şeyler yazarak hem Batı toplumlarının bu gereksinimine cevap vermesi hem de bireysel ün kazanması bahsedilen ‘’Türkperestlik’’ akımını tetiklemiş olabilir. Bu konuda kesin bir sonuca ulaşmak mümkün olmadığından, yapılabilecek en iyi ve tek şey okura değişik bakış açıları kazandırmak ve “acaba” sorusunu her şekilde sormaktır.

Evliya Çelebi, İbn Battuta, Marco Polo gibi gezilerini bir uğraş haline getirmeyen, görev, ziyaret, tatil gibi nedenlerle bir yabancı ülkeye giden, değişik bir toplumun arasına karışan, içinden geldikleri toplumun gelenek, örf, ahlak ve din gibi ölçütlerini esas alarak deneyimlerini, anılarını, okuduklarını, duyduklarını amatör bir ruh hali içinde kaleme alan kimseler vardır. Belirli bir amaç –en azından açıkça söylenmiş bir amaç– gözetilmeksizin yazılan bu kitaplar dar bir çevre içinde kalmakta ancak okuyan herkeste bir öngörü/önyargı oluşturmaktadır.

’ın Türkler isimli kitabını dolapları karıştırırken buldum ve merakımı yenemeyerek okudum. İlk bölümlerinde yazarın görüşleri olduğunu düşündüğüm, acımasız sayılabilecek cümlelerle karşılaşsam da kitabı bitirince, yazarın hiçbir fikrinin olmadığını, sadece –doğru ya da yanlış– Türkiye’de bulunduğu dönemlerde olmuş olayları sıraladığını gördüm.

David Hotham’ın kitabı giriş ve sonuç bölümleri ile birlikte yirmi bölümden oluşuyor. Din sorunundan Kemalizm’e, yeraltı zenginliklerinden Adnan Menderes’e, Türklerin huylarından Nasrettin Hoca’ya, Osmanlıdan Mevlevi ayinlerine kadar el atmadığı konu yok. Yazarın muhabir olmasından olsa gerek, kitap, kabaca 1960-73 döneminin gazete haberlerinden oluşan bir dosya veya almanak olarak tanımlanabilir. David Hotham kitabın önsözünde “Türkiye’deki olayları basına yansıma sırasına göre anlatmaya çalıştımsa da kitabın amacı olayları anlatmak değil, Türkleri halk olarak tanıtmaktır,” diyor ve bunu yapabilmek için “aralarında sekiz yıl yaşamanın yeterli olacağını” söylüyor ancak daha ilk bölümde büyük bir heves ve cesaretle ortaya attığı “bir Türk Avrupalı sayılabilir mi” ve “Türkler kimdir” sorularına net bir yanıt veremediği gibi, kitabında Türkleri değil o dönemde Türkiye’de yaşanan olayları ve Türkiye’yi anlatmaktan ileri gidemiyor.

Bunun sebebi satır aralarında ortaya çıkıyor. Avrupa’da Türk’e karşı bir önyargı bulunduğunu, Avrupa’nın, Türk-Yunan anlaşmazlığında yalnızca dinsel sebeplerden ötürü Yunanistan’dan yana olduğunu, Türklerin Avrupa Konseyine üye olmalarından dolayı Avrupalı sayılabileceklerini ama İslam dininin bir engel –hem de en önemli engel– olduğunu, Türkiye’nin Avrupa Konseyi ve NATO’ya her şeyden önce askerî nedenlerle kabul edildiğini ve geçici müttefik olarak görüldüğünü söyleyen bir kişinin Türkleri değil de Türkiye’yi, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, günün siyasî olaylarını, ülkenin stratejik önemini anlatmasından daha doğal ne olabilir ki? Geçici müttefik olarak tanımlanan Türkiye’yi tanımak isteyen yandaşlara kılavuzluk etmek… Acaba?

David Hotham Türkleri ve Türkiye’yi kendi toplumunun, yaşayışının, Batı kültürünün verileriyle kıyaslayarak bir kitap yazmış ve bunu da o zamanki gazete haberleri ile çevresindeki birkaç kişiden öğrendiklerine dayanarak yapmış. Sorgulamıyor, eleştirmiyor, doğruları öğrenme zahmetine girmiyor ve duyduğu, yazdığı her şeyi doğruymuş gibi göstermeye çalışıyor. Türkler şöyledir, diyor ve geçiyor. Bunu neden söylüyor, neye göre söylüyor, dayanağı nedir, belli değil…  

Avrupa Birliğine girme meselemize ve Avrupa Birliğinin bir Hıristiyan kulübü olup olmadığı tartışmalarına bir açıklık getiremese de, 70’li yıllarda bir İngiliz gazetecinin Macarlar, Finliler ve Bulgarların da Asya’dan geldiklerini, ancak bunların Hıristiyanlığı kabul ederek Batılılaştıklarını ve bunun Türkler için zor olduğunu, “Türkler Hıristiyanlığı kabul etselerdi, ne olurdu?” tartışmasına girmenin gereksiz olduğunu, çünkü böyle bir durumda Türklerin de tıpkı Macarlar, Finliler, Bulgarlar gibi çoktan Batılılaşmış olacağını ve ‘sorun’un ortadan kalkacağını söylemesi, kendi bakışını ve yaşadığı toplumun o zamanki görüşlerini büyük ölçüde yansıtması, kitabı okumayı ilginç bir deneyim haline getiriyor ve kırk yıldır pek bir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor.

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarımızın diğer yazıları için bakınız.

Enter Google AdSense Code Here

Yorumlar

Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz...
Yorumunuzda avatar çıkması için gravatara üye olmalısınız!