Fatih-Harbiye’den Nişantaşı-Tophane’ye

18 Temmuz 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitaplar, Sanat

GAG isimli bir program vardı hani, eski reklamlar, kamera şakaları, “komik görüntüler”den müteşekkil; özgün sayılamayacak, sanıyorum, hafta sonu gecelerini doldurması için yayınlanan bir yapım. Bir de, bu GAG ile hayatımıza giren, işin açığı, fiziki açıdan, ekrana pek de estetik olmayan bir görüntü veren ve ilgili kasetler arasında, içerikle ilgili, bazen de içerikten bağımsız, espriler yapan, ya da yaptığını zanneden bir sunucu kadın; Gülse Birsel.

Ben böyle, pek de olumlu şeyler söylemedim, kendisini tanıtırken; ama, Birsel, GAG’dan sonra, birden köşe, hatta kitap yazarı, dizi senaristi ve hem dizi hem sinema oyuncusu oldu. Kendisinin, bunların tamamında vasat, vasatın altında olduğunu, bence, söylemeye bile gerek yok; ancak, ne yazık, medya patronlarının tam da istediği tipteki “yetenek”lerin başında geliyor artık, Gülse Birsel. Tabii, biz kıskandığımız için bok atıyoruz kendisine; bakmayın siz, O, bir entelektüel ve kalem ehli bir mütefekkir aslında!

Her ne ise, kendisinden neden bahsetmek icap ettiğine gelirsek; Gülse Hanım, sahillerde şenlenilsin, diye; yeni bir kitapla, yaza merhaba, demiş; çift renkli kapaklı bu kitabın adı da, Yazlık imiş; güzel. Ben, henüz bunun korsikasyonuna, korsan diyenler de var, rastlamadığım için, kitabı okumadım. Merak buyrulmasın, okumadığım kitaba dair konuşacak, değilim. Sadece, Berrin Karakaş’ın, 11 Haziran’da, Radikal’de yayınlanan, kitap vesilesi ile Birsel ile, yaptığı röportajdaki bir bölümden bahsedeceğim.

Sanıyorum, Yazlık’ta geçtiği için, Karakaş, Gülse Hanım’a şu soruyu yöneltiyor: “Yarın öbür gün Türkiye’de demokrasiyi göreceğiz. ‘Nişantaşı gibi mi yoksa Tophane gibi mi?’diye soruyorsunuz. Demokrasiyi nasıl tarif ediyorsunuz? Nişantaşı demokrasisi Tophane demokrasisi ayrımı nasıl yapılır?” Öncelikle, bunu okur okumaz, burada, güzel bir kavram analizi değilse bile, “ilginç” bir “kavramsallaştırma” gördüğümü itiraf etmeliyim.

Cevaba gelirsek, Birsel, şöyle demiş: “Nezaket kavramının değerini tamamen unutmak üzereyiz. Ne siyasette, ne günlük hayatta, ne medyada, kibarlık, adap kalmadı, geçmiş olsun. Hâlbuki hoşgörünün, kendini ifade edebilmenin, tahammülün, önemli ayaklarındandır. Nişantaşı’nın o nezaketini seviyorum. Saldırganlık yok. Mahalleye bufalo sürüsü girse, insanlar semtin genel havası yüzünden gülümseyerek bakıp, en fazla belediyeye telefon açar. Demokrasinin, herkesin isteklerini bağıra çağıra, diğerini eze eze ve gerekirse kaba kuvvetle söke söke alacağı bir hayat tarzı olduğunu zannetmeye başladı millet. Öyle değil. O bakımdan oyum Nişantaşı tarzı demokrasiye.”

Ekleyelim, Nişantaşı ile ilgili, önceki soruda da şöyle bir malumat var: “Nişantaşı’nın neşesini, mutluluğunu seviyorum. Dertsiz, aydınlık, herkesin birbirine kibar davrandığı bir mahalle. Ama bir yandan da steril, zevksiz değil, bir tarihi, 50 yıldır oturanları, tanıdık bakkalı çakkalı var.” Röportajda, daha pek çok “önemli” konuda, daha pek çok “önemli” tespitin bulunduğunu da belirteyim, okumayanlar için.

Başlamadan, biz tabii, Nişantaşı’nı, Orhan Pamuk’un romanlarından, Ahmet Hakan’ın “olağanüstü” köşe yazılarından, Pelin Batu’nun içinde bulunduğu magazin haberlerinden biliriz, o yüzden buraya dair pek konuşamayacağız; ancak, Nişantaşı, mahallelerini bufalo sürüsü basınca bile gülümsemeye devam edecek olan insanlara sahip bir semt ise, ortada çok “sakat” bir durum var bence. İlgililer, bu konuya el atmalı, zekâlarında azlık ve durgunluk sezdiğim bu güruhu, derhal müşahede altına almalı.

Gülse Birsel, aslına bakarsanız, bu çok naif ve apolitik gibi görünen tespitlerinde, gayet zekice şeyler söylüyor. Çok ciddiyim. Yazarın, Tophane ve Nişantaşı tasnifi ve çözümlemesinde, memleketi ve siyaseti, gayet iyi analiz eden, AKP’lileşmemiş bir liberal akademisyenin soğukkanlı havası var. Neler sayıyor, Nişantaşı’nı tarif ederken; nezaket, kibarlık, tahammül, hoşgörü, neşe, mutluluk, dertsizlik vs. İtirazı olan yoktur sanırım, olamaz da zaten. Ülkenin en zengin veya en ünlü insanlarının yaşadığı en arınık muhitini, içeriden birinin, başka türlü anlatması, zaten tuhaf olurdu. Ama dediğim gibi, bunlar basit görülmesin, burada, Birsel, bu söylediklerinin politik arka planını gayet iyi biliyor ve dikkat edilsin, “Nişantaşı demokrasisi” söylemi ve vurgusu da, asıl bu yönler ile, anlam kazanıyor.

Tabii, bu doğru sözlerin, doğru siyasi analizin, reel karşılığının olup olmadığı ise, apayrı bir mevzu ve işte Gülse Birsel ve türevlerinin içinden çıkamayacağı şey de bu. Bu kimselerin tahayyül ettikleri, sınırları belli olan ve bu sınırlar içindeki herkesin mutlu, özgür, güvenli yaşadığı bir ülke, şehir, özelinde Nişantaşı ve de bunları daimi kılacak bir siyasi anlayış, rejim, burjuva demokrasisi, konu dâhilinde Nişantaşı tipi demokrasi, artık tarihe karışmıştır ve bir daha asla geri gelemeyecektir!
Bu Nişantaşı sakinleri, bugüne dek, kendi sonlarını da hazırlayacak olan AKP’ye, iki çift laf etmekten özenle kaçındılar, çok müşkül durumda kaldıklarında da, üstü kapalı biçimde ve küçük harflerle eleştiri ürettiler. Zira, koca bir ülke felakete sürüklenirken, koca bir halk açlıktan sürünürken, her yer Tophaneleşirken, onların, her zaman, sığınacakları lüks bir evleri, bu kasvetten sıkılınca gidecekleri devre mülkleri, kendilerini oraya götürecek spor arabaları ve nihayetinde geri dönecek semtleri vardı! Hala da var, işin açığı; ama özellikle son süreçte, tedirgin olmaya, dahası, korkmaya başladılar.

Bir dönem, ki bu dönem uzundur, AKP’nin gerçekten burjuva demokrasisine sadık, memleketi satsa da, insanların yaşam tarzlarına karışmayan bir iktidar olabileceğine inandılar. Şimdi ise, AKP’nin temsil ettiği demokrasinin, “herkesin isteklerini bağıra çağıra, diğerini eze eze ve gerekirse kaba kuvvetle söke söke alacağı bir hayat tarzı olduğunu” gördüler. Gördüler de bize faydası mı var, diye soranlar olacaktır; bize ne bunlardan, her iki taraf da düşmanımız, diyecekler bulunacaktır. Biz, öyle düşünmüyoruz, öyle düşünmediğimizden, bunlara dair konuşmaya lüzum görüyoruz.

Anlaşıldığı üzere, solumuzun, bu konulara, geçmişten bu yana ilgi duymamasına tepkiliyiz; zira, Gülse Birsel’in dahi, bakın dahi diyorum, bazı şeyleri bu netlikte gördüğü bir ortamda, bizim, adı geçenin gerisinde kalmamıza, tahammül edilemez. Buna dairse, geçtiğimiz sene yazdığım bir yazıda söylediklerime, tekrar dönmek isterim. Çünkü, bu Tophane konusunu, biz, daha evvel işlemiştik.
Geçtiğimiz 21 Eylül’de, hatırlanacaktır, Tophane’deki bir sergi açılışında, otuz kişilik bir grup, sergiyi basmış, burada içki içildiği gerekçesi ile, katılımcılara taş, sopa ve biber gazlı saldırıda bulunmuştu. Sonrasında, olayda pek çok kişi yaralanmış ve mağdur olmuşken, gerek İBB Başkanı, gerek Vali, gerek iktidar partisi üyeleri, gerekse neo-liberal faşist köşe yazıcıları; saldırganları “ak”lamak için ellerinden geleni yapmışlardı.

O günlerde ise, solumuz, bu olaylara pek ilgi göstermiyor, bazı solcular da, referandumda “hayır” dediğimiz için, bizi, laikçilik, Baykalcılık, bilmem necilik ile suçluyor, bu tip bir vahim hadise yerine, şahsım üzerinden, bizimle aynı düşünen solculara laf yetiştirmekle meşgul oluyordu. Her ne ise, 24 Eylül’de, bir yazı yazmış, saldırı ve niteliği ile şunları söylemiştim: “Bu gözü dönmüş, eli sopalı güruh da, en azından bize, ‘yabancı’ değilmiş bu arada. Geçen yıldan tanırmışız kendilerini, 6 Ekim 2009’daki IMF protestoları esnasında, polisle çatışırken, Tophane mevkiine kaçan yoldaşlarımıza linç girişiminde bulunan kitleyi de oluşturuyorlarmış meğer. Yani, buradan şunu çıkarabiliyoruz ki, bunlar, tam da AKP’nin gözündeki makbul vatandaş tipi. Hem ‘dinlerine bağlılar’, mahallerinde içki içirmiyorlar; hem de özelleştirme, piyasalaştırma politikalarının sembolü olan IMF gibi bir kurumu protesto edenlerden hazzetmiyorlar. Fethullahçı polis ağabeylerinin yükünü hafifletip, onlarla beraber, devrimcilere saldırıyorlar. Dincilik, liberallik, faşistlik başta; sağın tüm özelliklerini, aynen Recep Bey gibi temsil ediyorlar.”

Belirtmek isterim, yazımın başlığı, “Tophane Cumhuriyeti’ne doğru” idi. Evet, o gün de netti; ama bugün daha nettir, AKP’nin yarattığı toplum, yeniden kurduğu ülke, piyasacılık ve dincilikten ibaret, her türlü farklı değerin, yaşam tarzının, algının, dünya görüşünün yok sayıldığı, buna itirazı olanın yok edildiği bir toplum ve ülkedir. Ne yazık, bunu Gülse Birsel bile görmüş, içimizden bazıları görememiştir.

Tabii, şunu daha da açmak isterim, Birsel şahsında, bu kesimlerin, bugün bir şeyleri fark etmiş olması, onları tabii ki ilerici falan kılmıyor, tersine, tarihi gericiliklerini, konu dâhilindeki bu “ileri” bakışlarına rağmen, teyit ediyor, bir kez daha gözümüze sokuyor. Pekâlâ, nedir bu tarihi gericilik, bitmeyen karanlık dünya görüşü?

Başlık, aslında bunun cevabıdır. Ülkemizde, her daim birbirinin tam zıddı yere konumlanan, birbirleri ile kati bir karşılığı sürekli, bile isteye yaratan iki kesim vardır. Daha doğrusu, bu iki kesimi yaratan ve bunlara, öyle ya da böyle, daimi bir yaşam alanı açan bir mesele vardır: Doğu ile Batı’nın bilek güreşi. Kimse merak etmesin, artık “klişe” haline gelmiş bu mevzuya dair konuşmayacağım. Konumuz çerçevesinde, bununla ilgili birkaç kelam edeceğim sadece.

Tabii, önce şunu söyleyeyim, klişe dedim; ama, bu mesele, henüz bile tam anlamı ile, her yönü ile analiz edilmiş, çözümlenmiş, sonuca bağlanmış değil. Batı’da bunun nasıl çarpıtıldığı malum, ülkemizde Batı’ya çarpılanların bunu nasıl çarpıttığı da. Keza, Doğu’nun dibine düşen ve o çukurda hiçbir şey görememesine rağmen, konuya dair “düşünce” üretenleri de biliyoruz. Bu hastalıklı görüşlerin, siyasetimize, toplum yaşantımıza, medyamıza, özelimize, kadın-erkek ilişkilerine nasıl tesirlerde bulunduğu ve bizi geriye götürdüğü de, maalesef, apaçık ortada.

Konu, en çok edebiyatımızda yer bulmuştur. Hatta diyebiliriz ki, edebiyatımızın neredeyse yarısından fazlasını Doğu-Batı, “Batılılaşma sürecinde Doğululuktan kopma sancıları” oluşturmuştur. Özellikle, Cumhuriyet dönemi yazını, tamamen bu yönde gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa gibi yazarlar, tabir yerinde ise, bu işin “ekâbir”idir.
Üniversitelerde, sağ tandanslı Hocaların, öğrencilere özellikle okutmaya çalıştığı bu yazarlar, (ki elbette bu isimler, sağın algısının çok çok üzerinde ve kaliteli eserler yaratmışlardır) kitaplarında, “mütedeyyin halk kitleleri”nin ve “aydın”ların, süreç içerisindeki yanlışları, mağduriyetleri, komiklikleri ile ilgilenmişlerdir. Tabii, eleştirdiklerinin yerine koyacak bir şeyleri var mıdır; bence yoktur. En nihayetinde, önermeleri, “Batı’nın tekniğini alalım, ahlakını değil”den öteye gidemez. Tekrarla, bu, onların edebi yetkinliklerine dair bir eleştiri değildir.

Bu türdeki eserlerin en ünlülerinden biri ise, andığımız, Fatih-Harbiye’dir. Peyami Safa, anlaşılacağı üzere, Fatih’i Doğu’nun, Harbiye’yi Batı’nın değerleri ile özdeşleştirmiştir. Kitapta, iki yeri bağlayan tek şey, Fatih-Harbiye tramvayıdır ve bu tramvay ile ayrılan, aslında birleşen iki dünya arasında kalan Neriman, “resmi olarak Lozan’ın ardından, özünü, benliğini, masumiyetini kaybetmeye başlamaktadır.”. (Burada aslında, bir rejim hesaplaşmasının olduğu açıkça görülecektir; sağın asıl derdi, Batı ile falan değil, Cumhuriyet devrimi iledir!)

Başkahraman Neriman çok “saf”tır, Doğu ve Batı algısı, şu seviyededir: “O Fatih meydanının önünden geçerken meydan kahvelerinde bir sürü işsiz, güçsüz, softa makulesi adamlar oturuyorlar. Biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakıyorlar, kim bilir neler söylemiyorlar, insan yolda bile rahat yürüyemiyor… Dün Tünel’den Galatasaray’a kadar dükkânlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziniyormuş gibi oluyor… Sonra halkı da başka. Dönüp bakmazlar. Yürümesini giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler canım.”

Devam etmeden, şunu söyleyeyim; sadece bu birkaç satır bile, aslında, toplumsal hayatın, üretim şekilleri yani rejimin ekonomik yapısının karakterine göre biçimlendiğini, az da olsa siyasi birikime sahip herhangi birisine, derhal sunacaktır. Oysaki, Safa ve diğerleri, eserlerinde bunu anlatmamış, belki de anlatamamışlardır. Meseleyi kültürel duyarlılıklar, dini değerler üzerinden okursanız, felsefi derinlik açısından da, gidebileceğiniz yer, uzak olmaz. Haklı olarak, Batı’ya ve yoz kültürüne eleştiri sunarsınız; ancak, bu kez Fatih’teki kaba ve yobaz adamların kültürünü meşrulaştırmış olursunuz.

Kitapta, yukarıdaki sözleri eden Neriman, en sonunda hatasını anlar, Fatih’teki yaşantısına şartsız döner; ancak, yazar, asıl derdini ortaya koymuştur. Bu ülkede, Batılılaşma ile, bu denli basit insanlar türemiştir! Doğru mu, kesinlikle! Fakat, şunu unutmamak gerekir, aynı süreç, yani modern bir ulus-devlet devlet yaratma süreci, sadece bu “tip”leri değil; bilim, felsefe, sanat, edebiyatta çok mahir, siyaseten ilerici, aydınlık kafalı kuşaklar da yetiştirmiştir. Halkı ümmetlikten kurtarıp vatandaşlığa taşımıştır, kısmen de olsa özgürleştirmiştir, hurafelerden kurtarıp eğitim ve öğretimle tanıştırmıştır vs.

Yukarıda da söyledim, olaya sadece kültürel açıdan bakılırsa, sağlıklı sonuçlar elde edilemeyecektir. Kültürel uyuşmazlık, sıkıntılar, sorunlar ise, açık söylüyorum, gayet normaldir. Ben örneğin, siyasi ve toplumsal hayatta, moderniteden taviz verilemeyeceğini, ısrarla savunan biri olsam da, Fazıl Say’ı yıllardır sevemedim gitti! Lise yıllarındaki üç senelik Cengiz Kurtoğlu ihtisasımla hala övünürüm; ancak, Say’ın konçertolarını dinlemeyi sevmiyorum, sevmeyeceğim! Bu, beni sağcı yapmadığı gibi, Batı kültürüne alışamadım türünden bir üzüntüye ya da Doğu savunuculuğuna sevk etmiyor; niye etsin ki?

Özetle, söylediğimiz; geçmişten bu yana, bu ülkede, sürekli birbiri ile didişen, kendilerine ait bir yaşam alanı bulduğuna razı, diğerine orada istemeyen, biri Doğu biri Batı diye tasnif edilebilecek iki kesim var. Fakat, son süreçte, Doğucular Batıcıları, eskisi gibi hoş görmüyor ve yukarıdan, iktidarları ile yok etmeye çalışıyor. Koca bir ülke, Tophaneleştiriliyor. Tekrarla, burada şu hataya düşmemek lazım; bu sadece Nişantaşı’ndakileri değil, hepimizi, en çok da solcuları ilgilendiriyor.
Kimse kızmasın; ama, solumuz, bu ikilikte, ben oynamıyorum, ben kendi üçüncü cephemi yaratacağım, deyip küsmekten başka bir şey yapmadı, yapmıyor. Çözüm, evet, bu taraflardan birine iltihak etmekte değil; fakat, şehrin kimsenin gitmediği bir semtine, Gazi’ye örneğin, çekilmekte de değil. Bizce, artık, Tophane’yi de Nişantaşı’nı da boş bırakmamak gerekiyor, öyle bir şey ki, örneğin, Taksim’i iyi zapt etmek, orada büyümek ve iki türlü gericiliğin de beslendiği yerleri etkilemek, onları bastırmak lazım geliyor.

Fatih-Harbiye’den Tophane-Nişantaşı’na süren bu bölünmüşlük, Tophane’deki yoksulları doyuracak, insanlaştıracak; Nişantaşı’ndaki modernleri de ehlileştirecek, mülksüzleştirecek bir siyasi projeyle, sol müdahale ile sonlandırılmalı.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

SanatLog-Fazilet Çulha Röportajı

BİZDEN BAŞKA KİMSE ÇEKEMEZ

Karşı yaka memleket,

Sesleniyorum Varna’dan,

İşitiyor musun,

Memet, Memet.

Karadeniz akıyor durmadan,

Deli hasret, deli hasret,

Oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun,

Memet!.. Memet!..

Nâzım Hikmet’in beni duygulandıran şiirlerinden birisidir bu; diğeri ise “Mavi Liman” şiiridir. Cem Karaca müthiş yorumlar o şiiri: “Çok Yorgunum Beni Bekleme Kaptan, Seyir Defterini Başkası Yazsın …” diye başlar. Bu iki şiir sanırım hem Nâzım Hikmet’in, hem de aslında birçoğumuzun hayatında çok önemli bir anlama sahiptir. O yüzden, bu şiirin “Karşı Yaka Memleket” diye bir kitaptan sonra Nâzım’ın hayatını anlatan bir filme kaynaklık edecek olması oldukça ilginçti. Fazilet Çulha yaklaşık altı yıl kadar önce bana Nâzım’ın hayatını anlatan bir senaryo yazdığını söylediğinde ortaya nasıl bir şey çıkacağını merak etmiştim. Fazilet’le üniversitede okuduğumuz zamanlardan beri tanışırız. Daha önce yazdığı birkaç kitabı da okuma imkânı bulmuştum. Ama Nâzım’ın hayatını filme almak istemesi oldukça iddialı bir projeydi. Çok yakından olmasa da gerek zaman zaman Fazilet’le yaptığımız görüşmelerden, gerekse ortak arkadaşlarımızdan bazıları vasıtasıyla projenin gelişiminden haberdardım. Tabii Kültür Bakanlığı’nın projeyi ilk başlarda desteklemesine şaşırmadığımı söyleyemem. Ama sonraları bazı pürüzler ortaya çıkmaya başladı ve çok da uzun olmayan bir süre önce Kültür Bakanlığı’nın projenin yapım aşamasını desteklemediğini öğrendim. Bunun üzerine, hem projenin ilk aşamaları, hem de sonraki gelişimi hakkında Fazilet Çulha’yla bir röportaj yapmanın en azından konuyla ilgilenen insanlar açısından yararlı olacağını düşündüm.

Nâzım Hikmet’le ilgili bir film projesi nasıl ortaya çıktı, Nâzım’ın hayatını filme almaya ne zaman karar verdin?

Nâzım yaklaşık elliye yakın ülkede ders kitaplarında okutuluyor, Türkiye’ye dair en çok bilinen üç kişiden biridir Nâzım. Türkiye adına bir şey yapmaksa derdiniz Nâzım’a sahip çıkılması gerekiyor. Hayır, kültür sanat adına, şiir adına, roman adına bir şey yapmanız gerekiyorsa gene sahip çıkmanız gerekiyor.

Projenin çok öncelere giden bir arka planı var. Hep düşündüğüm, yapmayı planladığım bir şeydi. Ama hani belli bir zamandır, gününün gelmesidir. Benim için o gün, Kemal Anadol’un “Karşı Yaka Memleket” kitabını okuduğum gündü: 23 Mayıs 2003

Kemal Anadol’un “Büyük Ayrılık” diye bir kitabı vardır. Ege’deki Rum mübadele dönemini anlatır. 1920’ye kadar olan dönemi. Gerçekten çok iyi bir çalışmadır, çok önemli bir kitaptır, iki yıl üzerinde çalıştığını söylemişti. Bizim Kemal Anadol’la tanışıklığımız çok eskilere dayanır. Peş peşe okudum “Büyük Ayrılık” ve “Karşı Yaka Memleket”i.

Bazı kitaplar vardır, mesela benim okuduğum birkaç kitap vardır: Eva Siyau’nun “Çin, Hayatım, Hayallerim”i vardır, Oriana Fallaci’nin “Bir İnsan”ı vardır. İşte “Büyük Ayrılık” vardır. Mesela bu kitaplarda, “Bir dakika benim eve gitmem lâzım,” dedim.

Zaten hep kafamda olan, böyle kıyamet koparan bir konuydu o dönem ve Nâzım. Ama bu kitap beni o anlamda tetikledi. Kitabı okuduktan sonra bu düşüncemi söyledim Kemal Anadol’a. Dedim ki, “Kemal, bunun ikisi de kocaman bir film.” Daha sonra “Karşı Yaka Memleket”le ilgili bir çalışma yapacağımı ve bunu senaryolaştıracağımı söyledim. Birkaç kişinin daha okuduktan sonra bu tür şeyler söylediğini ifade etti. Daha sonra ben çalışmaya başladım. “Olmaz Fazilet, destek bulamazsın,” dedi. “Ben pazarlığımı yapıp öyle işe başlamıyorum. Yaparım, ha çok para bulamadım, çekemedim, bilemem. Ama ben bunu yapmak istiyorum,” dedim. Ben çalışmamı yaptım, bakanlığa müracaat ettim, “Fazilet boşuna müracaat ediyorsun,” dedi. Proje kabul edildi. “Onaylanmaz, Fazilet,” dedi. Proje onaylandı. Proje onaylandıktan sonra çalışmaya başladım ve kitabıyla ilgili de yetki istedim. Hiç tereddütsüz verdi tabii. Daha sonra Atilla Koç zamanında Bulgaristan’a gittim. Almanya’ya arkadaşlar gittiler, görüşmeler yapıldı, belli anlaşmalar yapıldı. 2007 senesinde Bulgaristan’la ortaklık anlaşması yaptık.

Ondan önce projenin Kültür Bakanlığı’ndaki serüvenine değin istersen biraz.

Kemal Anadol’un kitabını okuduktan sonra o güne kadar okuduklarımı yeni baştan masaya koydum. Bildiklerimi yeniden gözden geçirdim. Kimlerle birlikte yapabileceğimi düşündüm. Çünkü, bir şeyi çok iyi biliyorum; bu tür işler, yani ciddi çalışmalar, ciddi projeler ekip işidir. Hiç kimse tek başını her şeyi çözemez. Hele ki böyle bir proje, bu kadar ciddi bir dönemi anlatmaya kalkmak çok ciddi katkılarla, çok ciddi çalışmalarla olacaktı. Aşağı yukarı bir yıllık bir çalışma dönemim oldu. Bir yıllık bir çalışma döneminin sonunda 2004’ün Kasım ayıydı, 27’siydi sanıyorum, Kültür Bakanlığı’na proje başvurusu yapmaya karar verdim.

27 Kasım gecesi ve sabahı başvuru formunun maddelerini çalışmaya başladım, yazmaya başladım. Sabaha karşı Ankara’ya faks çektim. Fakat, daha sonra tekrar baktığımda “Elden teslim edilecektir” notunu gördüm. Ve, olmadığını, bir sonraki döneme kaldığını düşünürken, aşağı yukarı 10 gün sonra falan bir telefon geldi, “Çok acele Ankara’yı ara,” diye. Sinema Dairesi’ndeydi o zaman Ali Kütük. Aradım, “Beni aramışsınız,” dedim.

Çarşamba günüydü beni aradığı gün. “Fazilet Çulha, başvuruların eksik, pazartesi onları tamamla,” dedi. Ben bütün ukalalığımla, “Ama bir ay değil mi, eksikleri tamamlama süresi,” dedim. “Şansını zorlama,” dedi, “proje başvuruları için süre yok. Senin 28 Kasım’da tamamını yapmış olman gerekiyordu. Ancak, proje çok önemli bir proje, onun için özel bir durum yapıyoruz. Bir ay yapım için eksikleri tamamlama süresidir. Pazartesi günü gel ve bunları tamamlama,” dedi. Ve ben pazartesi günü Ankara’ya gittim, dosyayı tamamladım, döndüm; kısa bir süre sonra da projeyle bizzat Sayın Bakan’ın –Erkan Mumcu o sırada Kültür Bakanı- ekseninde Nâzım olan bir proje olduğu için ilgilendiğini ve önemsediğini söylediler. Ve çok kısa bir süre sonra da projenin ön elemeden geçtiğini öğrendim. 22 Şubat’ta desteklenen projeler açıklanacaktı. 15 Şubat benim doğum günüm. Sürekli telefon geldi bana. Ve hep aynı şey: “Haberin var mı, Erkan Mumcu istifa etti.” 22 Şubat’ta açıklanacağı söylenen sonuçlar, yeni Bakan Atilla Koç’un gelmesiyle ertelendi. Bunların yeniden gözden geçeceği söylendi. Sanıyorum Nisan sonu ya da Mayıs başıydı sonuçlar açıklandı. Onaylanan 21 projeden birisi buydu. 4 projeye en yüksek proje desteği verildi. Birisi işte bizim projemizdi. O zaman 20 bin lira aldık. 2005 senesiydi.

Ondan sonraki dönem tabii artık çok ciddiydi. Yani moral olarak da bizi tetikleyen bir şeydi bu. Çok geniş bir kadroyla çalışmaya başladık. Çok fazla kaynağa yöneldik.

Senaryo Nâzım’ın cezaevinden çıkışı, kaçışı, kaçtıktan sonraki serüvenini de kapsadığı için 5 ülkede araştırma yapmak gerekiyordu. Türkiye, Fransa, Almanya, Bulgaristan ve elbette Sovyetler’de.

Projenin benim açımdan ağırlı bölümü, Türkiye’den sonraki bölümü Bulgaristan. Çünkü, Nâzım Türkiye’den kaçmak zorunda kaldıktan sonra ilk resmi daveti Bulgaristan’dan alıyor. Ve Bulgaristan’da o dönem dil ve din yasağının en ağır olduğu dönem. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçün en yoğun olduğu dönem. Göç yüz bine dayanıyor. Ve Bulgaristan da tabii çökme noktasına geliyor. O noktada Nâzım Bulgaristan’a davet ediliyor ve bir süre orada kalıyor. Köy gezileri yapıyor. Dil yasağının ve din yasağının kırılması noktasında, özellikle dil yasağının, yani Türk okullarının yeniden açılması, Türkçe eğitimin başlaması ve dini baskıların ülke ideolojisine rağmen rahatlaması noktasında çok ciddi görüşmeler yapıyor.

Nâzım 1951 Haziran’ında kaçıyor ve çok kısa bir zaman sonra da Bulgaristan’a geçiyor. Temmuz, Ağustos gibi. Daha sonra Nâzım tekrar Bulgaristan’a gidiyor. Ve, çok ilginç, Nâzım’ı herkes tanıyor orada. Zaten ders kitaplarında okutuluyor. Mesela, Nâzım Bulgaristan’a geldiğinde ona çiçek veren adam hayatta ve şu anda üniversitede öğretim görevlisi.

Yine, Nâzım Bulgaristan’a ilk gittiğinde o zaman partili olan ve Nâzım’ı karşılamakla görevlendirilen kişiler hâlâ hayattalar. Hepsinin de hafızası gayet iyi ve o gün uçaktan inenleri, Nâzım’ı birebir anlatıyorlar.

Tabii çok ciddi sözlü tarih araştırması yaptık. Mesela, Bulgaristan’da olsun, Bulgaristan’dan Bursa’ya göçenlerle olsun çok uzun, birkaç ayı bulan görüşmeler yaptık.

Yani sadece Nâzım’la ilgili yazılı kaynaklara değil, sözlü kaynaklara da başvurdun. Onu yakından tanımış insanların yanı sıra, halktan vatandaşlarla da gidip görüştün, konuştun. Hem Bulgaristan’da, hem de Türkiye’de. Peki kimlerle görüştün, bu insanlarla ne gibi bir diyaloğunuz oldu?

Başlangıçta aldığımız destekten kaynaklanan moralle biz çok rahat gittik Bulgaristan’a. Oradaki görüşmelerde çok güzel şeyler yaşadık. O zaman Cumhurbaşkanı’nın danışmanı olan Maya Wapzarova -ki dedesi Nâzım’ın arkadaşıymış- aynı zamanda sinemacı. Ve Balkan Film Festivali’nde jüri başkanlığı ve jüri üyeliği yapmış. Çok sayıda belgeseli olan ve bilinen de bir isim. Maya, Bulgaristan çekimleri için, Bulgaristan için projenin danışmanlığını kendi gönüllü olarak üstlenmek istedi. Mesela, bizim zamanımızda çok da heyecanla okuduğumuz Ivanka Gripçeva’nın kitapları vardı. Bu projede Bulgaristan’da 2. yönetmenlik için hiçbir talebinin olmadığını ve 24 saat çalışabileceğini söyledi.

Mesela, senaryoda yer alan, o zaman Türkiye’den kaçan üç kişiden ikisinin eşleri yaşıyor. Onlarla görüşmelerimiz oldu. Tabii bunlar Nâzım’ı birebir yakından tanımış şahıslar. Yani, sadece şair Nâzım değil, o ışığı olan Nâzım da ağırlıklı olarak yer alıyor senaryoda. Sözlü tarih çalışmasının anlamı buydu. Ya da, bunun sadece bir dönem filmi değil, insana dair, hayata dair olması için çabalamamızın nedenlerinden biri buydu.

Bütün bu ön çalışmalardan sonra senaryoyu birkaç kez yazmamız gerekti. Bir de, dönem filmi çalışırken şey şansınız yok, “Ya ben orayı öyle duymuştum, öyle demişlerdi,” deme şansınız yok. Tabii ki sinemada kendi kurgunuzu yapıyorsunuz, kendi dünyanızı, bakış açınızı katıyorsunuz, ama siz herhangi bir aile dramı anlatmıyorsunuz ya da kadına dair bir hikâye. O zaman kendi dünyanızdan katkınız ve kurgusunu istediğiniz gibi yapabilirsiniz. Ama bu kadar çok bilinen ve yaşamış bir insana dair anlatırken çok oynayamazsınız.

Nâzım 1.90’a yakın boyu olan birisi. Aman işte çok iyi bir oyuncu diye mesela 1.60 ya da 1.70’lik bir oyuncuyla çalışamazsınız. Ya da, Nâzım’ın bir elini kaldırış şekli vardır, çok ona dair bir şeydir bu. Mesela, sık sık kullandığı “cancağızım” vardır, sevecenlik de anlatan. Yani, siz ona başka bir şey yapamazsınız. Bu projede o kadar titizlenmemizin nedenlerinden birisidir bu.

Senaryo Nâzım Hikmet’in doğumundan itibaren başlamıyor, çok daha sonraki dönemlerini anlatıyor bildiğim kadarıyla ve ölümüne kadarki süreyi kapsıyor.

Film aslında Sabahattin Ali olayıyla bağlantılı olarak başlıyor. Balıkesir Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuş, Sabahattin Ali ve Nâzım hayranı üç kişinin Bulgaristan’a kaçmaya karar vermeleri filmin çıkış noktası. Öykü bu üç kişi ve Nâzım etrafında dönüyor.

Nâzım’ın filme girişi ise, tahliyesinden sonra. Nâzım ikinci kez hapis yattıktan sonra 1950’de Demokrat Parti dönemindeki aftan yararlanıyor ve hapisten çıkıyor. O sırada oğlu Memed dünyaya geliyor ve Nâzım ancak 11 ay kalıyor Türkiye’de. 1951 Haziran’ında Romen bandıralı Plekhanov gemisine binerek Türkiye’den kaçıyor.

Ve hikâye Nâzım’ın öldüğü 3 Haziran 1963 tarihine kadar geliyor. Nâzım’ın ölümü ve Nâzım Hikmet gemisinin boğazdan geçişiyle bitiyor film. Nâzım gemisi halen seferde. Bir olağanüstülük olmazsa, Fazıl Say’ın “Nâzım Oratoryosu” çalarken ve Nâzım gemisi Boğaz’dan geçerken bitecek film.

Kaynak olarak Kemal Anadol’un kitabı haricinde hangi kaynaklara başvurdunuz?

Nâzım’ın ulaşılabilen tüm kendi elyazmaları, romanları, şiirleri tabii ki elden geçti. Onun dışında, özellikle görsel malzemeler bulmaya çalıştım. Bulgaristan’daki arşivlerde Nâzım’ın özellikle köy gezileriyle ilgili çok miktarda görsel malzeme var. Elbette Moskova’da var. Galya’da var. Aynı şekilde Vera’nın kızında var, Vera’nın Nâzım’a dair biriktirdiği. Onun dışında, tabii o dönem Nâzım okuyanlar, Nâzım şiirlerini bulunduranlar neler yaşadılar? Türkiye’de aslında buna dair epey bir romanlarda, hikâyelerde geçen şeyler var.

Mesela, Şekibe Yamaç’la konuştuk, onla tabii çok fazla mesaimiz oldu. “Bana biraz Nâzım’ı anlat,” dedim. “Nâzım, çocuktu. Ama müthiş bir çocuktu. Kapıdan içeri girdiği zaman şarkılarla, esprilerle girerdi,” dedi. Galya, “18 yaşından 80 yaşına kadar bütün kadınlar Nâzım’a âşıktı,” diyor dedim. “Doğru,” dedi, “ben de âşıktım Nâzım’a.”

Tabii Nâzım çok yakışıklı bir adam. Yani, yakışıklı olmak, bir de çizilmiş gibi olmak vardır. Bu başka bir şey. Hayatla ilişkisi çok güzel bir adam. Hayatı çok içinde hisseden bir adam.

Ama tabii çok zor koşullarda yaşadı, çok ağır şeyler yaşadı. Nâzım istese, işte dayısı bakandı Atatürk’ün yanında. Nâzım’ın bir tek sözüydü. Ama buna hiç girmeyen bir adam. Sonuçta, paşa dedesi olan, konakta büyümüş bir adamdı. Ve bütün ömrünü çok iyi, çok rahat koşullarda geçirebilirdi, ama böyle bir kaygısı olmadı.

Emin Karaca’nın bu projeye nasıl bir katkısı oldu?

Emin Karaca, Nâzım konusunda Türkiye’deki en ciddi bilirkişilerden birisi bence ve Nâzım’ı çok önemsiyor. Bizim açımızdan bu projede biraz bilgisayar gibiydi. Yani, işte Nâzım hangi gün tahliye olmuştu; atıyorum, Ağustos’tu. Hayır, Ağustos’un 8’iydi, öğleden sonraydı. O anlamda çok bilgisayar gibi çalıştık biz Emin Karaca’yla. Çok ciddi, önemli katkıları oldu. Mesela, Nâzım’a dair hani Nâzım’ın şiirini bilirsiniz, ama mesela Nâzım’ın şiirindeki tarihi en ciddi inceleyen adam Emin Karaca’dır; Nâzım Hikmet’le ilgili 4 tane çok ciddi kitabı vardır.

Projeyle ilgili yapılan onca çalışmadan sonra projenin Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği alamaması nasıl oldu?

Tabii bu arada ben Türkiye’de yaşadığımı unuttum. Projeyle ilgili en iyisinin peşinde olduğum için bir bölüm içime sinmiyordu. İki kez yapım için Atilla Koç zamanında başvuru yaptım. Ve iki seferinde de dosyayı geri çektim ve hayatımın hatasını yaptığımı sonradan anladım. Bu arada, mesela, Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’ndeki bu projeden haberdar olan, karşılaştığımız, görüştüğümüz herkes en az benim kadar heyecanlıydı bu proje için ve destek veriyordu. Ben hatta projeyi 2. kez geri çektiğimde, “Yapma, geri çekme bunu,” dediler. Dedim ki, “Bir yeri olmadı.” En iyisi olacak ya ve geri çektim. Sonuç olarak, Ertuğrul Günay bakan oldu ve herkes aynı şeyi söyledi: “Ya sen ne kadar şanslısın. Üstelik böyle bir proje. Ve Ertuğrul Günay da bakan oldu. Nâzım’ı tanıyan birisi. Onunla görüş.” Tabii bunun, bu proje açısından kâbusa dönüşeceği aklımıza gelmezdi.

Ben tam 6 ay Ertuğrul Günay’dan bu proje için randevu almaya çalıştım. 6 ayın sonunda, üstelik de şu anda milletvekili olan bir başka arkadaşın araya girmesiyle, 5 dakikalık bir randevu verdi.

Atilla Koç döneminde projeyi iki kez geri çekmiş olmanın bunda etkisi olmuş olabilir mi?

Hayır, gerekçeleri arkadaşlar biliyorlardı. Hatta, ben Ertuğrul Günay’la görüşmeden önce, telefonla bir görüşme istediğimde, beni Sinema Dairesi Başkanı’na yönlendirdiler. Sayın Çelik’le biz İstanbul’da görüştük. İstanbul’da görüştüğümüzde, projeyle ilgili tüm dosyaları hemen Ankara’ya göndermemi ve sponsorluk görüşmelerinde, yani bu projeye maddi kaynak bulunması aşamasında işlerimizi kolaylaştırmak için Sinema Dairesi Başkanlığı’nın bir yazı vereceğini, böyle bir yetkilerinin olduğunu söyledi. Ben projeyi Ankara’ya gönderdim, 10 gün sonra, “Kültür sanat hayatımıza büyük katkılar yapılacağı düşünülmektedir. Desteklenmesinde yarar görülmektedir,” diye Kültür Bakanlığı’ndan resmi bir yazı geldi. Bu da, sanıyorum 5224 sayılı yasaya göre, Kültür Bakanlığı’ndan bu onay yazısını almış bir projeye sponsor olunması halinde çok ciddi vergi muafiyetinin yapılacağı anlamına geliyor. Bu anlamda, projenin önünü açmak için ciddi biçimde arkadaşlar da destek oldular.

Ondan sonra 30 Ekim 2008 tarihinde 5 dakikalık bir randevu verdi Sayın Ertuğrul Günay. Çok acelesi varmış. Ben de kapıdan girerken dedim ki, “Sayın Bakan, ben 6 ay uğraşsam Obama’dan randevu alırdım.” Yani, kendi ülkemin Kültür Bakanı’ndan randevu alamıyorum. Ben Bulgaristan’a gidiyorum, ertesi gün Bulgaristan Kültür Bakanı’yla görüşebiliyorum. Ama kendi ülkemde, böyle bir proje için Kültür Bakanı’yla 6 ay görüşemedim.

Sonra, bu 5 dakikalık görüşmenin üzerine, sanıyorum biraz önemini anladı, aynı gün biz 45 dakikalık bir görüşme daha yaptık. Bu projeyle ilgili sıkça görüşeceğimizi söyledi, ama ilk ve tek görüşmemiz bu oldu Sayın Bakan’la. Daha sonraki bütün randevu taleplerim geri çevrildi.

4 Nisan 2008 tarihinde Kültür Bakanlığı bu destekleme yazısını verdi. 23 Haziran 2008 yapım başvurusunun son günüydü, Ankara’dan Kültür Bakanlığı’ndan aradılar, dosyamızın tamam olduğunu ve yapım desteği için değerlendirmeye alındığını söylediler. Aynı yılın Ağustos ayında, internette de yayınlandı bu, bütçe nedeniyle bu dosyanın bir sonraki değerlendirmeye bırakıldığını öğrendik; bir sonraki değerlendirmede 8 proje destek aldı, 9. olarak bu proje reddedildi. Ve, bu projenin değerlendirilmesi toplantısında bu projeye 10 puanla 85 puan arasında oyların verildiğini öğrendim; 63 puanla 9. sırada reddedildi. 2009 Ocak, Şubat gibi açıklandı, ama değerlendirme Kasım’da yapılmıştır muhtemelen. Ve, projenin reddediliş gerekçesini sorduğumuzda da cevap alamadık, böyle bir cevap verme gereği bizim yasalarımıza göre yokmuş.

Daha sonra çok sayıda insan, çok sayıda dostumuz bu proje için ne yapabiliriz noktasında çaba gösterdi. Türkiye Tanıtım Fonu’ndan bu projenin desteklenebileceği söylendi. Tanıtım Fonu’ndan birçok arkadaş kişisel çaba gösterdiler, görüşmeler yaptık. Reddedilmemesi için. Ancak, tek kelimeyle “Reddedilmiştir” yazısı geldi Tanıtım Fonu’ndan da.

Kültür Bakanlığı’nca reddedilen bir proje için sonra tekrar başvuru yapılabiliyor mu?

Hayır. Aynı isimle ve aynı konuda bir proje başvurusu yapamıyorsunuz. Bu senaryoyu biz yazdık, böyle bir senaryo var. Hem Kültür Bakanlığı’nda, hem de noterde bizim adımıza kayıtlı, onaylı. Nâzım’la ilgili başka bir şey yapılabilir, ama bu dönem ve konuyu bu şekliyle Türkiye’de kimse çekemez. Yani, Nâzım’ın kaçışı, askere alınma kararı, Nâzım’la ilgili yapılan yargılamalar, bütün bunlarla ilgili tüm dosyalar hem Bakanlık, hem de noterce kayıt altında. Dediğim gibi, bu proje bizim tarafımızdan hazırlandı, bizim emeğimizdir, bizim çalışmamızdır.

Ve, Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay televizyonda çok ilginç bir konuşma yaptı: “Yaşamdan Dakikalar” programı. Fazıl Say ve Genco Erkal programın konukları. Fazıl Say çalıyor, Genco Erkal da Nâzım şiirleri okuyor. Ertuğrul Günay telefonla programa katıldı ve, “Nâzım Türkiye’de ticari olarak kullanılıyor,” dedi. Benim bildiğim, Genco Erkal ben daha çok gençken Nâzım şiirleri okur ve sürekli yargılanırdı.

Fazıl Say, sanıyorum 10 yıl önce “Nâzım Oratoryosu”nu bestelemiştir. Ve, Türkiye’de insanlar Nâzım dediği için çok ağır bedeller ödediler. Benim 7 yılım, kullandığım para, birçok insanın emeği, şöyle bir baktığımızda aşağı yukarı 200 kadar insan bir şekilde bu proje için zaman ayırdı, bir şeyler yaptı. Hem maddi anlamda, hem de manevi anlamda. Nâzım’dan dolayı para kazanan bir tek şahıs vardır, o da Memed’dir.

Yani, bu tür insanlar bir ülkenin değeridir. Bu sanatçılar için özel şeyler yapılır. Kültür Bakanı açısından söylüyorum, hiçbir şey yapmadı, yapana izin vermedi ve vahşet biçimde de bu cümleyi kullandı.

Bildiğim kadarıyla Nâzım’ı Yapı Kredi devraldı. Yani oğlu, Nâzım’ın kitapları, resimleri, görsel, yazılı tüm eserlerin ve belgelerin hakkını Yapı Kredi’ye verdi. Senin onlardan biriyle bir görüşmen oldu mu?

Memet Fuat sekiz yıl önce öldü zaten, onlarla bir görüşmem olmadı.

Nâzım Hikmet rolü için kimleri düşündün?

Aslında, Nâzım’ı tüm dünyaya yapmak istediğimiz için, dünyanın Nâzım’ı diye düşündüğümüz için çok uluslararası bir oyuncu olsun istedik uzun zaman. Bunun için görüşmeler yaptık, Amerikalı bir oyuncuyla. Nâzım’ın Çankırı cezaevinde, pencere önündeki pozunun aynısını bulduk o oyuncunun. Nâzım’ın elinde tespih vardı, o oyuncunun elinde gözlük vardı.

Bunlar görüşülürken, düşünülürken bir gün hiç olmayacak bir şey yaşadım ben. Televizyonda kanallara şöyle bir bakıyordum. Dizilerden bir diziydi. Sibel Can ve Tarık Akan oynuyordu. Yani, içimden bir tek şey geçti: “Allah Allah, Sibel Can’la Tarık Akan!” Bir yokuştan aşağı doğru Tarık yürüyordu, inanamadım. O hafif yalpalayışı, o vücudunun şekli… inanılmaz bir şey oldu. Zaten o dizi en fazla 4-5 bölüm oynadı. Hemen kasetleri istettim o televizyon kanalından. 10 günlük tatili olan bir bayramdı ve ben beş gün boyunca kasetleri izledim. Ve Tarık bu rol için biçilmiş kaftandı.

Bu başka bir şey. Sanatın evrenselliğinin mutlaka altı çizilir, ancak benim bir İran’lı kadını oynayabilmem için çok fazla çalışmam gerekir. Mesela, Kraliçe Elizabeth’i seyrettiğimde, Helen Mirren’ın o rol için çok iyi olduğunu ve Elizabeth’i canlandırabilmek için ne kadar uzun süre çalıştığını düşündüm.

Tabii ki çok çalışarak, çok zaman ayırarak büyük oyuncular çok ciddi şeyler başarıyorlar. Ama ben hâlâ duygusal bağların önemine inanıyorum.

Bu filmi çekmesi için düşündüğün yönetmen ya da yönetmenler var mı? Bu konuda kimlerle görüşme yaptınız?

Teknik olarak tabii artık çok gelişmiş arkadaşlarımız var, çok ciddi donanımları, bağlantıları olan arkadaşlarımız var. Ancak, başka bir şeyden söz ediyorum ben. Yani çok ciddi bir zaman ayırdık, çok emek harcadık. Sinema günlerinde kısa metraj bir film izlemiştim; “Larissa” diye. Larissa 36 yaşında kanserden ölüyor. Kocası onun anısına “Kanatlar”ı çekiyor. Ve Larissa için bir şey söylüyor: “Larissa o kadar farklıydı ki çalışırken, çok güzel şiir yazardı,” diyor, “ancak tek bir satırı oturmamışsa eğer o şiiri hiçbir şekilde yayınlamazdı. O satırın oturmasını beklerdi,” diyor.

Yani, belki çok abartıyorum ama ben de işte tam olarak böyle düşünüyorum. Türkiye’de, çok hazindir, bu proje için bu kadar çok çalışırken sık sık duyduğum bir cümle vardı: “Ya sen de çok abartma, olduğu kadar artık.” Bu proje gerçekten de olması gerektiği gibi olacak; bulunan para kadar ya da çekilebildiği gibi değil. Bunun için elimden geleni yapacağım.

Ama, tabii şu an isim belirtemem. Çünkü, çok güzel şeyleri paylaşıyorsunuz, bir noktaya geliyor, ama yani işte askeri yargılamayı da yapmasak, diyor mesela. Ya da işte, konuşuyorsun konuşuyorsun, her şey yolunda gidiyor, sonra bu sahneyi niye bu kadar önemsiyorsun, diye sorabiliyor.

İnsan Nâzım’ı daha çok paylaşmak istiyorum belki. Dönemin acımasızlığını, vahşetini. Bu coğrafya zaten hep çok ağır bedellerle yaşanan bir coğrafya. Nâzım üstelik çok farklı seçenekleri olmasına rağmen bu kadar ağır koşullarda yaşamış, bedel ödetilmiş bir insan. Hem insanı, hem o vahşi dönemi birlikte anlatmak istiyorum ve bunda da olabildiği kadar objektif olmak ve tabii duygusal da olmak istiyorum.

İsim belirtemiyorum, ama böyle bir yönetmenle çalışmak istiyorum.

Kültür Bakanlığı’nın yapım desteğini almak başka konularda da önemliydi anladığım kadarıyla. Ve, Kültür Bakanlığı proje için yapım desteğini reddetmeden önce de başka sponsor arayışların vardı. Şimdiye kadar projeye bu anlamda kimler destek oldu?

Sadece maddi açıdan değil tabii. Mesela, bir dönem filmi olduğu için mekânları kullanacaksınız. Kültür Bakanlığı’nın desteklediği bir projede mekân kullanımı açısından fazla prosedür uygulamanız gerekmiyor. Tabii o zaman buralara kira ödemeniz de gerekmiyor. Ayrıca, uluslararası ilişkilerde önemli. Kültür Bakanlığı’nın desteklediği bir projede ben mesela Bulgaristan’la, Moskova’yla ya da diğer ülkelerle görüşürken çok rahat iletişim kurabiliyorum. Çünkü, dediğim gibi, eğer Nâzım’a dair başka bir konudaki bir proje olsaydı, mesela Nâzım’ın aşkları olsaydı, çok kolaydı. Evet, buna sponsor bulursunuz, yaparsınız. Ama burada Türkiye’ye dair bir dönemi anlatıyorsunuz. Aslında bu normalde Amerika’da bir klip bedeli.

Bakanlık onayı önemli, Bakanlık parası önemli, çünkü Türkiye’de sinema sektörü çok cüzi rakamlarla yapılıyor. Cüzi rakamlarla böyle bir şeyi yapmaya kalktığınızda da, yani işte dönemin kostümlerini yapamıyorsunuz. Mesela, 300 kişinin olması gereken yerde 30 kişi kullanıyorsunuz ve teknik hilelerle 300 kişi gösteriyorsunuz. Üstelik sizin aynı zamanda uluslararası arenaya çıkarmayı planladığınız bir proje bu.

Yani, bir dönemi ve Nâzım’ı yapmak istediğiniz bir proje için de, evet, paraya ihtiyacınız var. Ve, Türkiye’de bu bütçenin altına kimse girmek istemiyor. Mümkünse ucuz projeler, ucuz işler… Yani işte parayı döndürsün. Belli isimlerin olduğu projeler yapılıyor, bu projelerle beraber de belli miktarda bir para geri dönüyor. Ama yani birçoğu sabun köpüğü olan hepimizin bildiği projeler.

Hiç tevazu göstermiyorum, çok fazla insan, çok fazla zaman… yani en iyisini yapmaya çalıştık.

Ben iyi bir oyuncuyla çalışmak istiyorum ve dünya çapında bir müzisyenle çalışmak istiyorum. Biz bir siyasi hareket değiliz ve parti falan da kurmuyoruz. Yazık ki, bu ülkenin Kültür Bakanı, ben bunu kamuoyuyla da paylaşacağım, ülkenin Kültür Bakanı falan değil, o kendi kafasındaki kendi ilişkileri, kendi bakış açısının bakanı. Onun dışında siyasi kısımla ilgili olumladığım da olumsuzladığım da şeyler var. O ayrı, benim siyasi görüşüm. Ancak, bir ülkenin Kültür Bakanı’nın, Kültür Bakanlığı’nın onayladığı, desteklediği bir projeye tamamen şahsi nedenlerle böyle bir tavır koyması çok hazin bir şeydir. Yani bu iş burada tamamen Ertuğrul Günay ve şahsi nedenlerle takıldı. Ben bunu çok net söyleyebiliyorum.

Euroimage’la ön görüşmeleri yaptık, onların standartlarına giriyor bu proje. İşte hem konusu itibariyle, hem de kapsamı falan itibariyle. Ama tabii Bakanlık desteği olmadığı noktada tek başına Euroimage’a başvuruda bulunamıyorsunuz. Ancak diğer sponsorlarla beraber. Bu konuda, çok fazla insan elinden geleni yaptı.

Bu süreci, yani Türkiye’de böyle bir iş yapmaya kalktığınızda kimlerle ne yaşıyorsunuz, ben aşağı yukarı yarıya kadar da bunları yazdım, üstelik isim isim. Herkes ne söylediğini biliyor. Yani, deliler gibi bu proje için çok önemli şeyler yapacağını söyleyen, imkânları olan insanların daha sonraki tavırlarını biliyoruz. Bir bu yanı var işin, bir de gerçekten kişisel olarak bu proje için çok fazla zaman ayıran, çabalayan insanlar var. Aşağı yukarı yarıya kadarını yazdım kitabımda ve isim isim bunlar.

Benim bildiğim kadarıyla Bulgaristan hükümetinden aldığın bir destek var.

Stefan Danailov, Eski Kültür Bakanı, aynı zamanda bir oyuncu. Çok hoştu, uzun boylu bir adam. “Neden ben değil,” dedi. Yani, “Neden ben oynamıyorum;” dedi. Eski Kültür Bakanı. Şimdi Vecdi Raşidov, Türk asıllı bir Kültür Bakanı var.

Stefan Danailov’la ben Bulgaristan’a gittiğimin ertesi günü görüşebildim. Bu proje için elinden geleni yapacağını söyledi. Yani, çok ilginç, bir yere kadar gelebiliyorsun, ben şeyi söylemekte çok zorlanıyorum tabii; Türkiye Kültür Bakanlığı Nâzım projesini desteklemiyor, bu konuda Bakanlık desteği alamıyorum. Bunu anlatamıyorsunuz. Bulgaristan’da bunu anlatamıyorsunuz. Almanya’da bu işe ortak olmak isteyen adamlara anlatamıyorsunuz, Fransa’da anlatamıyorsunuz.

Mesela, filmin Sovyetler bölümüyle ilgili Nikita Mikhailov, “Ben elimden geleni yaparım, bu projeye elimden gelen desteği veririm,” dedi. Öbür taraftan, Paris çekimleri için Fazıl Say’ın çok önemli yönetmenlere, oyuncularla görüşmeleri oldu.

Yani uluslararası anlamda bu projeyi desteleyen ve desteklemeye hazır insanlar var ve sen burada Kültür Bakanlığı’na takılıp kaldın. Yine de, bütün bunlara rağmen bu projeyi gerçekleştirme konusunda kararlısın ve ayrıca bu konuda bir de kitap yazıyorsun. Kitabın bu projenin başlangıç aşamasından beri yaşadıklarını mı anlatıyor?

Evet. Kitabın nerdeyse yarısına geldim ve projeyi yapmaya karar verdiğim günden beri yaşadıklarımı anlatıyorum kitapta. Hem de isim isim. Bu sene sonuna kadar bitirmeyi planlıyorum.

Sanırım oldukça ilginç bir kitap olacak. Ancak ne kadar üstelediysem de Fazilet’ten filmi hangi yönetmenin çekmesini istediğini öğrenemedim. Şu aşamada isim belirtemeyeceği konusunda ısrar etti. Bu konuda benim düşüncemi öğrenmek istedi. Aslında, senaryoyu okumuş birisi olarak bende bu filmi kimlerin çekebileceği ya da çekmek isteyebileceği konusunda bir düşünce oluştu. Ancak ben de şu aşamada isim belirtmemenin daha iyi olduğu kanaatindeyim. Tabii röportajdan sonra bu konuda neler yapılabileceğini konuştuk. Proje konusunda bu kadar titizlenen birisi olarak Fazilet’in bu konuda da titiz davranacağını düşünüyorum.

ESİN COŞKUN

esin_coskun@yahoo.com

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com