Bataklıkta Bir Sanatçı: Yaşar Kurt

26 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Dünya Müziği, Müzik, Müzik Albümleri

Öyle olduğu söyleniyor ki, ülkemizde eline gitar alan her genç, Yaşar Kurt’la başlarmış müzik yapmaya; ona özenir, ondan etkilenirmiş. Sebebi nedir, bilmiyorum. Buna mukabil, “muhalif rocker” dendiğinde, akla ilk gelenlerden birinin Kurt olduğunu biliyorum. Hem herkesin sevdiği, beğendiği bir sanatçı olup hem de muhalif olabilmenin nasıl mümkün olduğunu ise, hiç anlamıyorum. Burada da zaten, adı geçen kişinin, popülerliği muhalifliğe tercih ettiğine, muhaliflikten istifa ettiğine değinmek istiyorum.

Sekiz yıl sonra çıkardığı “Güneş Kokusu” adlı albümü ile, sanatçı, şu günlerde hayli gündemde. Fakat henüz, albümün güzelliği, kalitesi, bir yerlerde zikredilmiş değil. Yaşar Kurt, geçtiğimiz haftadan beri, verdiği mülakatlarda söyledikleri ile anılıyor.

Yıllarca, büyük bir zevk ve beğeni ile, yazılarını okuduğunuz, şarkılarını dinlediğiniz, konuşmalarını takip ettiğiniz kişilerin; gün gelip de bütün o beğeninizi bile unutturacak derecede saçmalaması, yani daha nazik ifade ile, bir “kopuş” yaşaması; belki sizin sürekliliğinizi pekiştirebilir; ancak, yaşayacağınız kandırılmışlık duygusu, büyük bir handikap olarak ortadadır.

Cem Karaca’nın ölmeden evvel, Fethullah Gülen’e merak sarması; İlkay Akkaya ve Sırrı Süreyya Önder’in Said Nursi hayranlığını açıklaması; Yılmaz Odabaşı’nın referandumda “evet” demesi; o güne dek kendilerini takip edenleri üzmüştü ya; doksanlı yıllardan bu yana, solcu gençler için önemi olduğu söylenen Yaşar Kurt da, bu “üzen tayfa”ya, an itibari ile iltica etmiş görünüyor.

Belki parantez içinde söylemem gerekiyor, adı geçenlerden, Cem Karaca dışında hiçbiri ile ilgili, bunlar nereye dönerlerse dönsünler, herhangi bir üzüntü yaşamadım; hiçbiri ile bir “siyasi bağ”ım yoktu zira, olamaz da! Fakat şu önemli, bu konuda üzüntüm, “açılım kahvaltısı”nda ekmeğini reçelleyen Sırrı Süreyya’dan hala büyük bir devrimci yaratmaya çalışanların durumunadır!

Derdimiz sanıyorum anlaşıldı. Şimdi, konunun asıl kısmına, Yaşar Kurt ile ilgili bölüme ayrıntılı biçimde bakabiliriz.

Sanatçının 13 Kasım tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan röportajında söyledikleri, evet kendisini tekrar gündem haline getirmiştir; belki de artık herkes için tek amaç budur; fakat, bir şeylere, AKP’nin iktidarını olumlayacak tuzaklara bu kadar hızlı ve gönüllü biçimde düşmek, saflık değilse eğer, yılgınlıktır.

Samet Altıntaş isimli şahıs, Yaşar Kurt’a, açıkça görülüyor, yeni albüm ile ilgili üç tane klişe soru yöneltiyor ve daha sonra, nasıl bir yöntem ve kafayla ise artık, “lank” diye soruyor: “Antimiliter şarkılar yapan bir sanatçı olarak sivil-asker ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?” Niyet açıktır; ancak gazeteci sıfatlı birinin bu kadar özensiz olmasının nedeni nedir, ne olabilir? -Cevap malumdur.

 

Peki ya, bu bir kenara, muhalif sanatçı olarak anılan birinin, sorunun aptalcalığına aldırış etmeden, cevaba girişmesinin hikmeti nedir?

Antimiliter şarkıdan kasıt, korkuyorum anne, al beni içine, diye başlayıp askerlik yapmak istemeyen bir adamın feryadını içeren şarkıdır. Ordu’yu peygamber ocağı olarak gören, askeri darbe süreçlerinde darbecilere methiyeler düzen bir geleneğin gazetecisinin, konuyla ilgili soru sormaya hakkı yoktur; bu bir. İki, askerlik yapmak istemeyen bir kişinin içinde bulunduğu mesele, asker-sivil ilişkilerine kesinlikle dâhil olamaz, edilemez. Üç, askerlik yapma ile ilgili kanunları da, pek tabii, siviller düzenler. Yaşar Kurt’un ilgili şarkısı da kesinlikle “asker karşıtı” değildir, bu da dört.

Lakin sanatçı, yıllardır bir yerlerde konuşamamanın üzüntüsü ile belki de, bırakın soruyu sorana eleştiri yöneltmeyi, böyle bir soruyu yakalamış olmaktan duyduğu mutlulukla, uçarak yanıtlar üretiyor! Uçarak yanıtlar ürettiğinden, Samet Altıntaş’ı bile geride bırakıp ondan daha absürt, konu dışı şeyler zikrediyor.

Neymiş: “1980′de askerler tarafından her şeyin yok edildiğini görmüş biri olarak söylüyorum, çok büyük ve olumlu manada bir değişim var.  Darbeciler bu ülkeye inanılmaz zararlar verdi çünkü her alanda. Sivillerin inisiyatifi eline alması gerekiyor. Çünkü askeriyenin çözümleri belli. Askere sen bomba atma, silah çekme diyebilir misin? Sivil otorite her zaman diyaloga açıktır. Daha barışçıdır fıtratı gereği. Hükümet, toplumun sivilleşme yönündeki taleplerini karşılamıştır.”

Ne kadar da “kritik” tespitler… Doğru, askere bomba atma diyebilir misiniz siz? Bu ülkenin ordusu zira, canı sıkılınca savaş çıkartan, silah çeken bir grup meczup personelden ve onlara kul köle askerlerden oluşuyor. Hayır, bu meczuplar işin kötüsü, diyaloga da açık değiller. Siviller ise, fıtrattan kaynaklı konuşkandır, candır.

Deniyorum; fakat olmuyor, bu denli önemli bir konuda, ironi bile yapılamıyor. Yahu, bunlar bir yana, muhalif sanatçı denilen bir kimse, siviller fıtrat gereği şöyle olurlar, cümlesini nasıl kurabiliyor? İnsanların dünyaya gelişleri esnasında, onlara asker veya sivil diye bir kategorizasyon mu sunuluyor? Seçilen alana göre, belirli özellikler mi yükleniyor? Mesleki konumlar, nasıl yaradılışın konusu haline gelebiliyor?

Ya hükümetin, toplumun sivilleşme taleplerini karşıladığı iddiası ne oluyor? Solcu diye bilinen birinin, neoliberalizasyon sürecini sivilleşme olarak görmesi, bilgisizliğin hangi basamağına denk geliyor?

Konuya ara verip sormak gerekiyor: Daha önce de yaşandı. Sosyalist sıfatlı kimseler, Zaman’a çok fazla konuşuyor ve bunlarda, ilgili kişiler, mütemadiyen saçmalıyor. Bu neden kaynaklanıyor? Acaba gazete, bu kişilerin, AKP-Cemaat’i öveceğini bildiğinden mi onlarla görüşüyor; yoksa bu kişiler, Zaman ismi geçince mi heyecanlanıp yandaşa dönüşüyor?

Muhabir, hazır “askerlik yapmaya karşı” bir solcuyu yakalamışken, devam ediyor: “Ama öte yandan az da olsa orduyu göreve çağıran bir kafa var. Bu zihniyete karşı neler söylemek istersiniz?” Sorunun “muhteşem”liği cevaba da bir görkem katıyor doğrusu, Yaşar Kurt, Fikret Başkaya mı okumuş yoksa o kadar “teori”ye gömülmeyip Baskın Oran’la mı yetinmiş bilinmez; ancak liberal ezberler, su gibi dökülüyor sanatçının ağzından, iyi ezberlemiş: “İttihat ve Terakki’den beri bu ülkenin yöneticileri asker kökenliydi. Yine cumhurbaşkanlarının çoğu asker kökenliydi. Askerlerin oluşturduğu bir tarih var bizde. Cumhuriyet ideolojisinin en güvendiği zümre askerler. Bu mantalitenin neler yaptığını hep beraber gördük. Darbeler kimin haklarını korudu?”

Evet, Yaşar Kurt, madem sordun, yarım bırakma, sorunun cevabını da ver; darbeler, faşistlerin, dincilerin, hepsinden önce de patronların çıkarlarını korudu, de!.. Yoksa sen, darbelerin, on tane yüksek rütbeli generalin maaşını artırmak için yapıldığını mı düşünüyorsun? Asker kökenli yönetici seni niye rahatsız ediyor ayrıca, yönetici Fethullahçı olunca sorun yok da asker olunca mı var? Hem o asker Cumhurbaşkanlarını Meclis seçmedi mi? Al işte, senin sivil dediğin adamlar askerci çıktı, şimdi n’olacak?

Geliyoruz röportajın “en önemli” kısmına; “en güzel” soru sona saklanmış, belli ki final vurucu olsun istenmiş: “Malum ana gündemlerden biri Kürt sorunu. Sizce nasıl çözülür bu mesele?” Her şeyin kurmaca olduğu o kadar bariz ki, pat diye geliyor yanıt: “Fethullah Gülen’in açıklamaları oldu yakın zamanda. Hocaefendi’nin düşüncelerini destekliyorum. 12 Eylül’de sokağa hâkim olanların 30 senedir bu meseleyi çözmesi gerekirdi. Kürt sorununun çözümünde iki tarafın da samimi olması gerekiyor. Hükümet yöntem olarak açılıma gitti; ama iş zordu. Sıkıntılar mutlaka olacaktı. Nitekim açılım sabote edildi de. İki taraftan da mevcut durum üzerinden var olanlar açılımı provoke etti, ediyorlar da.”

Ne demeli, nasıl demeli bilemiyorum; ama, memleketin duyarlı bir sanatçısının, Kürt sorununa dair çözüm önerisi, nasıl olur da mazisi iki yıllık politikaların desteklenmesi olabilir ki? Sormazlar mı adama; AKP ve Cemaat olmasaydı, Kürt sorunu çözülmeyecek miydi veya Kürt sorununa hiç başka bir çözüm önerilmeyecek miydi? AKP ve Cemaat olmasaydı, sen bu soruya yanıt veremeyecek miydin? Yıllardır seni dinleyen solcu çocuklardan mı bir şey öğrenmedin?.. Yazık!

Sorusunu geçelim, bir alıntı daha: “Modernist devrimin halka ödettiği bir bedel var Anadolu toplumunda. Yeni anayasa ile devlet halkıyla helalleşmeli. Ve bunu en kısa zamanda yapmalı.” Gayet güzel, yukarıdakiler, yanlış siyasi çizginin kafada yarattığı karışıklıktır; ancak bu söylem cehaletin farkında olmaksızın ifşaatıdır. Modernizmden, modernist devrimden zerrece anlamayan bir solcu sanatçı; çok hoş!

Yaşar Kurt’a Ermeniliği ile ilgili de soru sorulmuş; ancak buna değinmeye bile gerek yok, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımayan İslamcıların oltasına nasıl gelinir ve buradan nasıl saçmalanır, daha fazla irdelemek anlamsız.

Artık, şahsın üzerinden devam etmeyelim ve birkaç genel şey söyleyelim. Demokrasi denen kavram, aslında bir bataklığın adıdır. Patron sınıfının, karakterini şekillendiren faşizmi gizlemek, perdelemek için, evvela mecburen sonra da şeklen, sosyalistlerle halkın arasında yarattığı mesafenin sınırları çizilmiş halidir. Kavganın yerine “barış”ı, devrimin yerine “reform”u, özgürlüğün yerine “serbest”liği koymasıdır. Bu lafızlarla kandırdığı insanları kendine kul köle yapmasıdır.

12 Eylül sonrası, solumuzun yenilgi kompleksi, hatayı hep içsel anlamda araması ve Batı’da esen yeni ve dandik sol rüzgârlar, Türkiye devrimci hareketini epeyce yıprattı; geldiğimiz yer ortadadır, Kürt sorununa, Alevi meselesine, türban problemine, Ermeni dalaşmalarına çözüm olarak, sürekli demokrasi talep eden bir solculuk anlayışı!

Teoriyi artık Lenin’den değil Radikal İki’den öğrenmeye çalışanların, kendilerini içine soktukları durum bellidir ; ya AKP’ye aleni veya gizliden destekçilik ya da Kürt hareketine iltica!.. Bu atmosferin, çok da okuyup yazması olmayan; ancak popüler işler yapmaları sayesinde bir yer edinen sanatçıların kafasına nasıl işlediği ise, asıl konumuz. Yaşar Kurt örneğini bu yüzden bir yazı haline getirme gereği duydum.

Demokrasi denen bataklık, AKP döneminde iyice genişlemiş, hem de derinleşmiş, buradan kurtulmak da oldukça güç hale gelmiştir. Kurt da maalesef buraya çoktan düşmüştür.

Sonuç mu; henüz bilincini yitirmemiş Türkiye solu, ümit ediyoruz ve uğraşıyoruz ki, evvela bu bataklıktan çıkıp asli görevine, devrimciliğe dönecektir ve sonra da herkesi buradan çıkartacaktır.

Alper Erdik

alpererdik@mynet.com

Mutluluk Diye Önyargıları Pişirmek

8 Eylül 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Zülfü Livaneli / MutlulukBazı yazarlar vardır, görüşleri için okursunuz. Aradığınız edebi zevk değil, ortaya konacak farklı görüşlerdir. Bazı yazarları ise gerçekten zevk alarak okursunuz, bu durumda işlenen konu, yazarın kimliği, karakterler vs. çok da mühim olmaz. Açıkçası Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” adlı kitabını elime ilk aldığımda, beklentilerimde kararsızdım. İyi şarkıları var diye edebiyatı da iyi olacak değildi, ama görüşlerindeki sağlamlığın keskin bir sağduyuyla işleyeceği konuyu pek çok farklı noktadan irdelemesine olanak sağlayacağını sezmiştim. Sanırım yanılmışım.

Halbuki kitabı okumaya başlarken epey umutluydum, zira sevdiğim, saydığım insanların tavsiyesiyle almıştım raftan. Ancak daha ilk sayfalarda yazar kitapta neler olacağını belli etti. Sanki alt metinde “Her konuya değineceğim, ama hepsini de işlemeden geçivereceğim.” diyordu. Türkiye entelektüel çevresinin geviş getirircesine hemen her rakı sofrasında değindiği iki temel konusunu, “kadın” ve “Kürt sorunu”nu önümüze getiren yazar; bu iki temel konuyu iki tiplemeye dönüştürüp, entel tiplemesiyle buluşturarak iyi bir metafor olanağı sağlıyor.

Kitap amcası tarafından tecavüze uğrayan kızın hapsi ile başlıyor, dağda savaştıktan sonra askerden dönen ve artık evlenip mutluluğa kavuşmak isteyen kuzeni ile devam ediyor. Kuzen Cemal kızı öldürme emri alıyor. Yazar bu noktada, faili olmadığı bir olaydan ötürü bir dilemaya (çocuk arkadaşını öldürmek ya da toplumdan dışlanmak) zorlanan Cemal’in (ve Cemal gibi olanların) iç feryatlarını bastırıp, onu bir “odun” veya sizin anlayacağınız şekilde söylersek bir “kıro” olarak resmetmeyi tercih etmiş.

Biraz soluklanıp dilemayı açalım. Namus davalarında genellikle küçük çocuklar seçilir ve hemen herkes “doğuyu gözlemlenecek bir nesne olarak gören sosyologların” yanlış gözlemleri nedeniyle bunun sebebini, küçük çocuğun reşit olmadığından ötürü daha az ceza almasında bulur. Halbuki bunun en büyük sebebi o yaştaki çocuğun ailenin dediklerinden dışarı çıkamamasından yararlanmaktır. Epey vardır çevresinizde, “aile baskısıyla istemediği bölümü okuyan mahluklar.” Halbuki bu mahluklar denilen bölümü değil de istedikleri bölümü yazsalar en fazla biraz azar işiteceklerdir. Ama bu kadar cezası az olan bir karar çatışmasında dahi gençler aile kararından çıkamıyorlarken Cemal’den ve onun gibilerinden, namus davasında öldürme işini yapmamaları beklenir. Zaten Cemal’e kalsa bu öldürme işini yapmayacağını görmezden geliriz. Öldürdüğünde hem tüm yaşamı boyunca vicdan azabı duyacak hem de hapse girecek olan Cemal (ve Cemal gibileri) bizim gözümüzde zaten odundurlar.

Cemal’i kıro olarak resmeden yazar, akademisyeni ise ne yapacağını şaşırmış. Onu içler acısı bir boşluğa düşürerek, garip bir depresyon haline sokan yazar bir nevi “ferrarisini satan bilge” adamını oluşturmuş, ama bize verebildği tek içsel bunalım “sıkılmışlık” olmuş. Kitaptan tek öğrendiğimiz ünden ve paradan sıkılmış yaşlı bir akademisyen olduğu, ama ne bunun nedeni sorgulanmış ne de yol hikayesi olan kitabın süresi boyunca bir iyileşme sağlanabilmiş.

Normalde yazarın amacı pek umurumda olmaz bir kitabı okurken, ama Zülfü Livaneli gözümüzün içine soka soka bir amacı olduğunu belli ediyor. “Tecavüze uğrayan kızı özgürlüğe kavuşturmak!” Bunu ilkin ona daha açık giysiler giydirerek yapıyor. Sonrasında kıza, erkeğe hükmedebilen kadın imgesini veriyor. Tüm yol boyunca kıza verebildiği özgürlükle ilintili şeyler bunlar işte: “açık giyinebilme özgürlüğü”, “zekayı kullanarak erkeğe hükmetme becerisi.”

Kitabın sonunda yaşlı akademisyenimiz birkaç sübyancı girişimden sonra pataklanıyor ve evine geri dönmek üzere hazırlanıyor. Cemal’e ne olduğu (veya olacağı) hakkında hiçbir fikrimiz oluşmuyor (sanırım yazar da bilmiyor). Sonu mutlulukla biten tek tipleme kızcağız olacak. Ama yazar Türkiye şartlarında bunu nasıl yapabileceğini bulamamış. Son çare olarakKadın kızın cebine biraz para sıkıştırıyor ve iyi bir çocukla evlendiriyor. Yani kızı para ve iyi bir erkekle olan evlilikle mutlu ediyor, bir anlamda özgür kılıyor. Sonuçta anladığımız şu oluyor, vereceksin kıza parayı (başlık parası), evlenedireceksin iyi bir çocukla.. işte bu şekilde ona bulabileceği maksimum mutluluğu vermiş olursun.

Sondan da anlaşılabileceği gibi, Zülfü Livaneli toplumun baskısını oldukça hafife almaya çalışırken, bir çare arıyor; ancak toplumun hali hazırda tek yol olarak gösterdiği çareden başka bir şeye varamıyor. Kitabı yazarken kendini bir türlü ne doğu toplumunun içine alabiliyor ne de onun vahşi kurallarından sıyrılabiliyor. Sadece egemen söylemin söylevlerinde sıkışarak ve bu söylevlerin hükümranlığı altında tartışmayı ele alıp, gerisine karışmıyor. Etliye sütlüye bulaşmadan, çok satan bir kitap yazmış oluyor.

Yazan: Emin Saydut
eminsaydut@sanatlog.com