Hangi Mavi Beyazdır?
Beyaz, uçsuz bucaksız beyaz; alabildiğince sonsuz ve kırılgan; gözlerinizi yorar beyazın temizliği, insanın ruhuyla ters düşen bir yönü vardır. Ruhlarımız her şeye açık; oysa beyaz leke kaldırmaz. Anadolu’nun dört bir tarafında aynı iklimin yetiştirdiği, aynı kaderi paylaşacağı düşünülen, kendi halinde; onca yoksunluğa karşın içten içe köpüren ama sessiz… Ağır kış şartlarından sonra bir sabah yaşam, yağmurun gözyaşlarıyla uyanır. Baharla birlikte uyanış; uzun kıştan saklanan duygular bir bir gün yüzüne çıkar. Toprak o bozkırların sessizliğine can suyu olur. Doğa kendini yeniler, insanlar koşuşturmaca içindedir. Yüreklerde törpülenen hayaller için kapılar aralanır. Bozkırdaki ağaç herhangi bir ağaç değildir; hele şehirlerde özene bezene dikilen işlevinin süs olmaktan öteye gidemediği bir ağaç hiç değildir! Tazedir, doğal olandır, kendini gösterir, yorucu bir mevsimden dimdik çıkmıştır. Yakından bakıldığında Anadolu’nun kaderini görürsünüz, insanları gibi dimdik, dirençli… Samimidir selamlar, alıp veremedikleri ortada, niyetleri hemen belli olur, çoğu zaman da merhabaya ve yüze bakarlar, sözledir alışverişler.
Çoğu zaman gerçek dostluğun temelleri oralarda atılır, dışarıdan o şehre, köye, her ne amaçla gitmişsen önce bir tedirginlik yaşarsın; içinde acabalarla ürkersin. Yaşayacağım ya da iş hayatını devam ettireceğim yer burası mı dersin? Şaşırırsın sessizliğe. Geldiğin yerin izleri silinmemiştir. Etrafında tutunacak bir dal ararsın… Sonra bakarsın bozkıra; tek tük etrafta bulunan, rahatı kaçan ağaçlarla kendini özdeşleştirirsin. Zaman uzun değildir oralarda ya da her şeyi zamana bırakmana da gerek yoktur. Gülen, yüreği gülen insanlar sarar etrafını, bir umutla dolar sohbetlerin, anlattıkça anlatasın gelir, kendini bulursun, adam yerine konmanın ne demek olduğunu anlarsın, yol üstünde eve giderken karşılaşıp da “hele bir yol otur da bir çay içelim!” diyen Ali Dayı’nın anlattıklarının tadını hiçbir yer de bulamazsın. Dostluklar çabuk büyür Anadolu’da, paylaşılanlar günbegün içine oturur, katmerleşir, kendini oraya aitmiş gibi hissedersin, çareler ararsın seninle ilgisi olmayan dertlere, koşarsın sağa sola, içinde bir işe yaramanın saadeti, dönersin akşam evine… Ertesi güne yapılan hazırlıklar, dostlarınla sıcak muhabbetler kıştan kalma planlar bir bir harekete geçirilir, soğuk çeşmelerden içilen suların, serin çayların akışı bir başkadır. Su yataklarının kenarında, tek tük rastladığın nazenin söğüt ağaçlarının altında söylenen yanık Anadolu ezgileri benliğimizi sarar ve tek gerçeğin orası olduğu hissini verir.
Dağlar bir acayiptir, baharla birlikte uyanır, tanıyamazsın, kıştan kalan beyazlık gitmiş, toprak uyanmış; hele ot bile bitmez dediğin o kıraç topraklar nasıl da kendini bulur. Uzun yağmurlarla ilk güneş can olur doğaya, birkaç dostla beraber dağlara yapılan günübirlik gezilerde yükseltiler ve soğuk yaylalar alıverir seni; unutamazsın yediğin ekmeğin, içtiğin suyun tadını; ciğerlerinde ayrı bir hayat bulursun… Dağ başında rastladığın çobanların ayrı bir hüznü vardır, yüzlerinde doğallığı görürsün, sakallar uzamış, elleri kaba, kalem tutmaz ama onlardan sorulur oraların destanı… İyi tanırlar gelip geçenleri, ekmeğini de paylaşıverirler seninle; tüm servetleri o olsa da…
Sonra en sevdiğim yönü; içinde bir kapı açmanın bilinci, bütün zorluklara ve imkânsızlıklara haklı bir es geçme güdüsü daima mutlu eder onları. Başı diktir, kutsal bir görev olduğunun bilincindedir. “Okutmak, bize ait güzel bir kavramdır”, eğitim ve öğretimin en genel ifadesidir. Bilinçli aileler bu işin bu topraklarda vazgeçilmez bir olgu olduğunu iyi bilirler. Faklı bir coğrafyada olsa pek umurlarında da olmayabilir. Çocukların gözlerinde o ışığı görmek mümkün, bakışları esmerdir, yanık tenlidir, nedenleri ve soruları iyi bilirler, bilirler ki kurtuluş yolları okuldur… Yer yer Tanrının bile unuttuğunu doğrulatabilecek birçok imkânsızlıkların olduğu, kendilerini ifade edebilmenin, düşlerinde büyüttükleri kimliğe kavuşmanın, iyi bir iş ve meslek sahibi olmanın, umut bağlamış, kendini okutanın emeğini gerçeğe dönüştürmenin yolu, hep okullardan geçer. Dedim ya bu gözler, bu düşler insana güç aşılar, eğer sensen umutları, çare biraz da sendeyse; öğretmenindeyse… deme keyfine; cevher hazır, işle işleyebildiğin kadar, kazanılan bir okulda senin de payın varsa, daha ne istersin o topraklardan; bir ışık seninle beraber soracak güzel günlerin gecikmişliğini. Çoğalacağız atılan her bir tohumla, damla damla umut olacağız, Anadolu’nun sesiz çığlığını duyuracağız; kocaman kulaklı ama işitmeyen dev kılıklı başkalaşmışlara…
Derken yol bitmez; ama yol başka bir iklimde başka yüzlerle kesişmek için zamandan izin alır, Gün gelir vedalaşırsın o topraklarla. Ürettiklerin ve tükettiklerin hep aklında; muhasebesini iyi yapmışsındır her şeyin. Büyüttüğün ve şöyle böyle yaparım dediğin ve kafanda planlarını kurduğun bir gelecekle yeniden başlamak istersin. Ayrılık zordur, yapamayacağım dediğin coğrafya anan olmuştur, ana gibi ak, saf kanına işlemiştir ruhu. Hüzünler kaplar, geceden sabaha uyku tutmaz, son bir gece dersin ve alınanlar alınır; verilenler verilir. Ama bilirsin ki ta en içlerde, yüreğinin en derinlerinde; kimsenin işgal edemeyeceği sağlam kalelerinde yıllarca sürüp kuşaklarına aktaracağın anılar üretmişsindir Anadolu’ya dair. Senindir o izler ve herkesindir…
Giderken yol türküleri aralıksız çalar; yollar eğimli, kıvrıla kıvrıla su akar yatağını bulur misali; bildiğini sandığın bilinmezine doğru yol alırsın. Ezgiler sana ait değildir, onlarındır, onların içinden gelmişsen senindir de. Bir tepeden görünür Akdeniz, neler söylenmemiştir, bu coğrafya dair, ne şarkılara konu olmuştur, hüzünlere, yaşanmışlıklara, aşklara, söylenmemiş söz var mıdır acaba bu iklime ait? Akdeniz akşamları bir başka mı oluyor? Görünenlerin ardında kocaman bir görünmeyen var mıdır? Deniz tepeden masmavi çığlığını gözlerine haykırır insanın, ürperirsin, hayran hayran bakarsın maviye, kıvrılan tepeden uçuverip konmak istersin, tüm yorgunluğunun özgürce dağılması için. Kurgularsın kafanda bir sahil kasabası ya da kentinde yapacaklarını. Medeniyetin beşiğinde olduğunu düşünürsün, aklında yaşadığın soğuk iklimin sıcak insanları… Şaşırırsın önce, bakıp sahile o güneşin denizle bütünleşmesine. Öylece kalırsın bir an kumsalda… Sıcak, daha sıcak… Her şeyin sımsıcak olması bir umut verir sana. Sonra bir bir dökülür her şey; mavinin, düşlediğin mavi olmadığını anlarsın. Deniz mahzun ve durgun dalgalarını vururken sahile, arınmak için çırpındığını da hissedersin. Anlamlandıramazsın ilk önce doğanın bu kadar saflığının ve cömertliğinin boşa gidişini. İlişkilerdeki ürkeklik nedendir dersin. Selam verdiğin, yürekten bir merhabanın anlamsız bakışlarla geri çarpmasını sorgularsın. Acaba dersin, birden dostların gelir aklına, o beklentisiz, sırf gülümsediğin için yüzünde güller açan insanları. Sonra yine anlamaya çalışırsın değer yargılarını, turizmin beşiği dersin, denizi ve ticari kaygıları düşünür ve hak verirsin bir noktaya kadar… Zaman en güzel analizi yapmak için fırsat verir sana. Zıtlıkların çok fazla olduğunu görmen üzer seni…
Düşününki bütün dünyanın çeşitli halklarından, farklı kültüre sahip binlerce insanın buraları görmek için koştuğu; etkileşimin, doğanın ve denizin kendini gösterdiği bir sahil kasabasındasınız… Beklentileriniz üst seviyede olur, ilişkilerin daha olumlayıcı, insan tanımanın verdiği hazla daha sevecen olmasını beklersiniz. İlk aklıma gelen Makyavelli’nin “Amaçlara giden yolda her şey araçtır ve ahlakidir.” yaklaşımının ne kadar da su götürmez bir gerçek olduğudur. Anlıyorsun tek gerçeğin kar etme güdüsü olduğunu, selamlardan ve bakışlardan para kokusu çıkmıyorsa, değerler sıfırlanmış demektir. Her şey duygudan arındırılmalı ve ticari bir nesneye dönüştürülmeli. Karma bir yapı çıkar karşına ülkenin farklı yörelerinden, farklı kimlikler aynı amaç doğrultusunda oradadırlar, kimi düşlerini burada büyütür, kimi ekmeğinin ve geçiminin derdindedir, gelenlerin sınıf farkı göze hemen çarpar. Hizmet edenler ve hizmet edilenler, bu da doğal olan mıdır, yaşamak için birileri bir şeyleri yerine getirmeli midir? Elbette öyle ama önemli olan kimin, neyi, nasıl ve hangi değerler ölçüsünde yerine getirdiğidir.
Akdeniz, ismi ne güzel ama neden kim koymuştur bu ismi? Suları gibi berrak ve mavi bir yaşam çok yakışır bu coğrafyaya, al getir Anadolu’nun samimiyetini deniz de gülsün… Gün gelir haliyle gelenler bir bir çekilir giderler, denizden ve kumsaldan paylarına düşenleri almışlardır; kimi ürkmüştür, kimi mutlu, kimi de ortada şaşkınlıklarıyla bir daha diyerek yolunu tutarlar kendi gerçeklerinin ve deniz kendi türküsüyle baş başa kalır, kocaman bir yazın yorgunluğunu ağır ağır salınarak atmaya çalışır, herkes getirip mavinin üzerine çalmıştır nesi varsa ve bırakıp gitmişlerdir öylece; kolay mı kaldırmak bunca kirlenmişliği…
İnsanlar yeni bir hayata merhaba derler. Öğrenciler okulların yolunu tutar, sonbahar okul mevsimi, eğitim öğretim düşleriyle başlayacaksın. Sen de oradasın, yeni yılın bir parçasısın, vereceğin çok şey var aklında… Yaşanmışlıklarının artıları, hele de hep o geldiğin iklimin insanları… İlk fark ettiğin şey öğrencilerin gözleri, donuk gözleri olacaktır. Şaşıracaksın, inanamayacaksın; çünkü denizin mavisini beklerken, kör edilmiş ruhlarla karşılaşacaksın. Aklıma Alman şair Friedrich Hölderlin’in “Tıpkı bir despot gibi doğu; orada çocuklar yürümeyi öğrenmeden diz çökmeyi; konuşmayı öğrenmeden dua etmeyi öğrenirler.” sözü geliverdi. Anlattığın kişiler aklına gelen bu sözün abartı olduğunu düşünür. Haklı olarak bu yazıyı okuyan sizler de öyle düşünebilirsiniz. Ama gerçek acıdır, içinizi yakar, bir çocuğun ya da öğrencinin normal şartlarda rahat edebileceği en güzel yer anne babasının, yani ailesinin yanı değil midir? Evet öyledir. Bazı gruplar, dini değerlerimizin ve inanç sistemimizin tek sahibi kendileriymiş yanılsamasından hareket ederek duyguları ve aileleri sömürme düzenini iyi kurmuşlar. Konuştuğun aileler evi ve işi olmasına rağmen çocuklarını o yurt adı verilen ve “hoca” olarak yetiştirildiği düşünülen mekânlara seve seve teslim etmektedir. Karşılığında dini bütün inançlı insanlar yetişecekmiş. Kim hangi yasal dayanağa göre bu öğretileri üstlenmekte, bu misyonu yüklenenlerin eğitim seviyeleri nedir? Kaçı gerçek din bilgisine sahip? Olaylara ve durumlar karşısında objektif midirler? Bu soruları uzattıkça uzatabilirsiniz… Sorular karşısında aradığınız yanıtlar yine öğrencilerde gizlidir, yapacağınız ufak bir gözlem size her şeyi açıklayıverir. Okullarda ilköğretimden itibaren kız çocuklarını pek göremezsiniz. Kim demiş doğuda kız çocukları okutul muyor diye? Gel hele kardeşim, bir geliver de gör tatil için geldiğin Akdeniz kasabalarına; birini değil, bir kaçını geziver şöyle. Suratına çarpsın o küçük beldelerdeki aymazlık, ortaçağ zihniyetinin yansımaları. Mekanizma sağlam kurulmuş, kız çocukları okutulur mu? Okuyup da üstünü başını mı açsın? Sonra sokaklarda gezmeye başladığı zaman ne yapacaksın? Önünü hiç alamazsın valla… Sen bizim yurtlara ver, dinini bir güzel öğretelim ve hoca yapalım onları. Sahile mahile inip de cıbıldak karıları da görmezler. Sonra bir açıköğretim sınavında görürsün hepsini, dışarıdan diploma almaları için özel olarak yetiştirilmişler. Devlet okullarında kılık kıyafet yönetmeliği var ya… Kadının yeri kocasının yanıdır, döver de sever de, günü gelince bulunur hayırlısıyla bir koca. Oturup evine baksın, yemeğini yapsın. Erkek adam eve ekmek getirir. Belli bir iş potansiyeli olması nedeniyle başka illerden gelen ailelerin kız çocuklarına rastlarsın sınıflarda. Birkaç kişidirler. Onlar da tek başlarına sabahları okula nasıl gelebiliyor, evden yalnız nasıl çıkarlar; diye komşuları tarafından hayretle karşılanırlar ve dışlanırlar; iyi gözle bakılmaz, bizzat konuştuğunda okullu olmaktan ezildiklerini belirtirler. Ya o zihniyetin temsilcileri konumundaki erkekler eve nasıl ekmek getirirler?
Sorgulayalım: Birçoğunun umudu turizm ya da tarıma dayalıdır. Sezona göre kazançları iyidir, Bakarsın, eğitim seviyesi düşük kadınların evden çıkması hatta perdeyi açması gözünün morarma nedenidir, sağlam güzel bir ahlakçı anlayış (!) İlginçtir çoğu erkek iki evlidir, eğer tek eşliysen oranın yerlileri tarafından abes karşılanır. Erkek adamın bir karısı olur mu? Ya da kazançlar günü birlik geç saatlere kadar devam ettirilecek; turizme dayalı eğlenceler de harcanacaktır Ailelerinin denize girmesine yasak koyarlar (oysa elin gâvuru sahilde oturur, kitabını okur, bir yıl hayalini kurduğu denizin doya doya tadını çıkarır; çalışmıştır, eğlenmek ve dinlenmek hakkıdır, doğal olan da budur zaten.). Ertesi gün yine eli boş dönecektir. Lise seviyesindeki bir gencin bazen kimlik bilgilerine ulaşmakta güçlük çekersiniz, babası kaydettirmeye bile gerek görmemiş, şaşırırsın!
Sosyal hayatın (bir olgudan [din] yola çıkılarak yerli ve kırsal kesim insanlarını kastediyorum) tamamı bir şekilde yönlendirilmiş; alış-verişler dahi belirlenen marketlerden yapılı; falanca marka yağı kullanacaksın, şu marka bisküvi, şeker, deterjan al, vs. öğütleri uzar gider; telkinlerle insanlar yönlendirilmiştir. Seçim zamanı oylar gelen telefonla belirlenir, kime oy vereceksin senin değil, onların kararıyla olur. Kasabaların en hâkim tepe noktasına kurulmuş olan mekânlar, ruhani öğretinin simgesidir; şatafatlı yükselir oralardan. Denize karşı, herkesin görebileceği bir noktadan hâkim bakar. Neler düşlenmiştir o mekânların içinde, kimler nasıl, ne eğitimi görürler? Her şey programlanmıştır. Kırk elli kişilik koğuşlarda, belli zamanlarda belli uygulamalarla, herkesin aynı telden çalması istenir, bir sürünün parçasıdır herkes. Oysa birey olabilmek farklıdır, her birinin ayrı istekleri vardır, gazete okumalı, film izlemeli, denize girmeli, gülmeli, eğlenmeli, sevdiği şarkıları dinleyip kendini bulmalı değil mi? Bir çocuğun konuşmasından daha güzel ne vardır, soru sorarak nedenlerini bulmalı her şeyin, cevaplar, cevaplar aramalı; aramalı ki daha güzel bir dünya düşlemeli. Gerektiğinde adımlarını atabilmeli…
Öylece bakarlar gözlerine, sevimlidirler, cana yakın ama eksik bir şey var, ruh göremezsin, uykuludur gözler, konuşamazlar, ağızlarından çıksa çıksa birkaç kelime… O da güvensiz, umutsuz, çok çabalarsan açılıverirler, ama akıllarında hâkim tepenin dev binaları (!) eksik değildir, ona göre konuşurlar. Aileleri teslim etmiştir oraya, eti senin kemiği benim misali… Bir mengenenin içinde, genç beyinler aynı tornadan çıkıyorlar, yarın hepsi bugün olduğu gibi aynı şarkıyı söyleyecekler, nerde özgür düşünen beyinler? On sekiz yaşına gelmiş bir genç neler düşlemez, dünyanın kendi etrafında döndüğü gerçeği kanının daha da hızlı akmasını sağlar. Son sınıf, on yedi, on sekiz yaş, en büyük zevkleri okul bahçesinde top oynayarak kendilerini ispat etmektir, hepsi bu… Ellerine verilen estetikten yoksun birkaç kitap, sanattan uzak, ideolojilerinde boğulan fikirler bu gençlerin dünyası olmuş, ağır ağır yol alınmakta, kurgulanan güzel gelecekleri için her şey hazır…
Kasabalar ikiye bölünmüş, hatta üç bölüm düşünün. En uzak köyler yirmi beş kilometre deyin, sahil şeridi ne kadar medeni olduğumuzun göstergesi: ağaçlar, ışıklandırmalar, kaldırımlar, deniz harika, insanlar şık giyimli, yol mükemmel, modern bir görüntü, yolun hemen kuzey kısmı değişiktir, kimliğini ele verir, aralarında iki yüz üç yüz metre ya vardır ya da yoktur, çöpler yerde, yollar bozuk, evler dökük, oysa hemen karşıda bir çöp bulamazsın; ya daha ileride düşünün, ömründe bir kez sahile inmemiş insanlar bulursun, inmişse de iki “cıbıldak karı” görelim diye gelmişler, hâlâ da şaşırırlar bunca insan niye gelir buralara diye… Zihniyet, gelen milyonlarca insandan nasıl olur da hiç etkilenmez!
Uzak iklimlerden, bozkırdan serin bir esinti gelir, gelir de ta yüreğinin ortasına oturuverir… Her şeyiyle sade, olduğu gibi, çıplak, içi dışı bir, ne söylenecek yalanları, ne gizlenecek yaşamları vardır. Beyaz ve mavi farklı mıdır her zaman? Renkleri kimler boyuyor, ne için? Bir tarafta Anadolu’nun kardelenleri, imkânsızlıkları yol bilip çırpınan insanları, bir tarafta açmadan soldurulan gülleri… Yine soruyorum: Akdeniz ak mıdır? Mavi beyaz mıdır?
Yazan: Zebercet
Toshiya Fujita’nın “Lady Snowblood” İkilemesi
Mayıs 22, 2009 by Editör
Filed under Kült Filmler, Manşet, Sanat, Sinema
Lady Snowblood / Shurayukihime (1973)
Uzakdoğu sinemasının en ayrıksı filmlerinden biridir Lady Snowblood. Şüphesiz bunun en büyük nedeni baş köşeye bir “kadın” samurayı oturtmasıdır. Sinema tarihine genel anlamda baktığımızda bu tür filmlere rastlamak oldukça zordur. Konuyu biraz daha açarsak; kadınların sinemadaki yeri yadsınamasa da onları beyazperdede toplum tarafından kendilerine biçilen rollerin dışında bir rolde nadiren görürüz. Özellikle şiddet ve aksiyon türlerinde filmin duygusal merkezindedirler ya da kahramana yardım eden saf kız rolüne bürünürler. Bu gelenek halen günümüzde devam etmektedir. Ancak 1940 ve sonrasında sinemanın geçirdiği başkalaşım sayesinde onların “film noir” içerisinde “femme fatale” olarak evrimleştiğini görmek mümkündür. Nitekim “femme fatale” örneği olan kadınlar doğuştan var olan en büyük silahları yani güzel vücutlarını, erkekleri ele geçirmek, onları kullanmak için kullanırla. Bütün bunları yaparken sinsilik ve zekâlarını bir araya getirmeleri beyazperde de vücut bulmuştur böylece. Kadınların fizyolojik bakımdan erkeklerden zayıf olması belki de bunun müsebbibidir. Sinema tarihine baktığımıza fizyolojisi şiddete hizmet eden pek fazla kadın karakter yoktur. Yakın bir tarihte çekilen Quentin Tarantino’nun Kill Bill Volume 1 ve 2 serisi bir örnek olabilir. Ancak yönetmenin bahsedeceğimiz filmden etkilendiğini her fırsatta dile getirdiğinin altını çizmek gerek. Bu filmin Kill Bill ile olan akrabalık bağlarına, ileride değineceğiz.
Lady Snowblood, her şeyden önce B tipi aksiyon ve stilize şiddetin bir araya geldiği, kanlı bir intikam filmi. Samuray filmlerinde alışılageldik erkek egemenliğine tamamen zıt olan bir film. Açıkçası bunun bizi şaşırtmaması gerekir. Çünkü şiddeti bir yaşam biçimi olarak algılayan ve tarihi boyunca bu şiddetle birlikte yaşayan Japon kültüründe şüphesiz erkekler kadar kadınlarda tehlikeli olabilmektedir. Geleneksel kıyafetleri kimonoların altında kesici aletlere, özellikle Japonların “Wakizashi” dedikleri kısa kılıçlara rastlamak mümkündür. Akira Kurosawa’nın birçok samuray filminde bunu görmek mümkündür.
“Öç ve hınç duyguları nasıl kaçınılmaz olarak zayıflığa aitse, saldırganlık tutkusu da öyle bağlıdır güce. Örneğin kadın kin güdücüdür, başkasının acısına duyarlılığı gibi bu da zayıflığından ileri gelir.” (Böyle Buyurdu Zerdüşt – Friedrich Wilhelm Nietzsche)
Nietzsche sanırım bu türde neden bu kadar az film yapıldığını yeterince açıklıyor!
Filmimiz, Meiji döneminde (1854 yılı) Tokyo hapishanesinde dünyaya gelen bir bebeğin ilk çığlıklarıyla açılır. Karlı bir kış gününde doğan çocuk salt intikam alması için dünyaya getirilmiştir. Annesi adını Yuki (Japonca “Kar” demek) koyar. O anda dışarıda yağan karın beyazdan bir anda kırmızıya dönmesi, saflığın yıkıma ve kana nasıl bulanabileceğini simgeler gibidir.
Yuki’ye hayat veren Japon sanatçı ve aktris Meiko Kaji hakkında biraz bilgi vermekte fayda var. Kendisi pamuk sesiyle daha çok tanınmaktadır. Kill Bill Volume 1 filminde son sahnedeki The Bride (Uma Thurman) ile O’ren Ishii (Lucy Liu) arasındaki düello sonucu O’ren Ishii karakterinin kafasının yarısının uçtuğu sahnede çalan “The Flower’s of Carnage” parçasını seslendirmektedir. Tarantino’nun bu filmiyle ilgili ilk organik bağı kurulmuş olur. Lakin şarkının Türkçe çevirisine baktığımız zaman, şemsiyesi olan bir kadının intikamını anlatmaktadır. Ancak “Reservoir Dogs”un DVD ekstralarında Tarantino ile yapılan bir söyleşide, yönetmen Japonya’da bulunduğu sırada havaalanında tesadüfen duyduğu bu şarkıdan çok etkilendiğini söylemiştir. Bu kadar istismar filmi izlemiş olan Tarantino’nun, hele ki Kill Bill’in nerdeyse ikiz kardeşi olacak kadar benzerlik taşıyan bu filmi izlememiş olması bana pek de mantıklı gelmiyor. Yeme bizi Quentin!!
Yine karlı bir sahnede karşımıza çıkan Yuki, karşısına çıkan birkaç kişiyi kılıcıyla parçalara ayırır. Kim olduğu sorulduğunda “Shurayukihime” diye cevap verir. Japonca “Shura” cehennem, “Yuki” kar, “Hime” bayan demek. Bir araya getirdiğimizde Cehennem Kadını gibi bir anlam ortaya çıkıyor. İngilizce hali daha hoş duruyor bana göre: “Lady Snowblood”… Evet, kurbanlarını öldürdükten sonra arkada “The Flower’s Of Carnage” çalmaya başlar. Hali hazırda parçanın sözlerini de yazarsak, filmle ilgili bir anlam bütünlüğü sağlayacağını düşünüyorum:
Kederli karlar düşer.
Sabahın karanlığında
Başıboş köpekler havlar
Ve
Gete’nin ayak sesleri havayı deler.
Samanyolunun ağırlığı omzumda yürürüm
Fakat oradaki tek şey,
Karanlıkta asılı duran şemsiyedir
Ben hayat ile ölümün eşiğinde yürüyen bir kadınım
Gözyaşlarımı kimler kuruttu aylar önce
Bütün merhamet, gözyaşı ve rüyalar
Karlı geceler… Ve yarın…
Bir şey ifade etmiyor
Vücudumu intikam nehrine kaptırdım
Ve kadınlığımı yıllar önce fırlatıp attım
The Flower’s Of Carnage
Film parçalı bir yapıya sahip; tam bir kronolojik düzende olmamasına rağmen, bölümler arası geçişte açıklamalar numaralandırmalar ve isimlendirmeler yer alır. Kill Bill filmiyle yine bu açıdan akrabadır.
Birinci bölüm: İntikam, Aşk ve Nefreti birbirine bağlar.
İkinci Bölüm: Cehennemin Ağlayan Bambu Bebekleri
Üçüncü Bölüm: Kan Şemsiyesi, Dağılmış Çiçeklerin Kalbi
İlk bölüm üç yüz yıl boyunca süregelen Meiji döneminin kapanmasından yirmi yıl sonrasına tekabül etmektedir. Bu dönemde Avrupa’da meydana gelen ilerlemeler, Japonya’da siyasi, toplumsal ve ahlaki değişimlere neden olmuştur. Özellikle bu dönemin aynası olarak addedebileceğimiz film, bu konuda diğer türdeşlerinden ayrılıyor. Siyasi boşlukların var olması, siyasi iktidarını henüz tamamlayamamış bir Japonya ve etrafta kol gezen düşkünlük, ahlaksızlık ve adaletsizlik bir tür yeryüzü cehennemini andırmaktadır.
‘’İnsanlar der ki: bu çürümüş dünyayı temizleyen saf kar taneleri değil. Kızıl lekeli kar taneleridir: “Cehennemim Karı”.
Elinde intikam alacağı kişilerin listesini bulunduran karakterimiz, listedeki kişileri bulmak için yardım ister. Buna karşılık bize intikam almasının arkasındaki nedenleri sıralamaya başlar. Onun öncesinde kısaca Japon tarihinden bahseden çizgi roman tadında sahneler geçer. Elbette aklımıza, hem liste tutulması hem de çizgi romanlaştırılmış sahneler açısından yine Kill Bill gelecektir. Aslında dikkatli bakıldığı zaman Kill Bill bu filmin modern uyarlamasıdır diyebiliriz.
Kahramanımızın babası öğretmendir ve tayini Koichi köyüne çıkmıştır. Ancak o dönem beyaz askerler denilen yeni hükümetin askerleri yüzünden, halk paranoyak bir durum içerisindedir. Bu yüzden beyaz giyen herkesi öldürmektedirler. Kahramanımızın babasının tesadüfen beyaz giymesi, onun ölümüne neden olur. Ancak işin iç yüzü araştırıldığında, babasını ve kardeşini öldüren kişilerin, köyü binlerce yen dolandırdıkları ve köyden kaçış bahanesiyle Yuki’nin babasını öldürüp annesine tecavüz ettikleri ortaya çıkacaktır. Yuki’nin annesi ilk olarak kendisine tecavüz eden şahıstan, onu öldürerek intikamını alır. Ancak daha sonra yakalanır ve müebbet hapis cezasına çarptırılır. Dolayısıyla geriye kalanlardan intikamını alamayacaktır. Bu nedenle hapishanede gardiyanlarla ilişkiye girerek bir bebek sahibi olma ve doğacak bebeğe intikamını alması görevini verme planını yapar. Sanırım bu düşünce içindeki intikam ateşinin ne denli büyük olduğunu göstermektedir. Evet, doğmasını istediği bebeğin cinsiyetinin erkek olmasını arzu etmektedir Yuki’nin annesi.
Kadın bilinçaltında, kendisinde eksik olan erkekliği yani penisi her daim arar. Bu nedenle kendisinde “penis kıskançlığı” oluşur. Ancak bu kıskançlığı gidermenin mümkünatı yoktur. Bu yüzden doğacak çocuğun erkek olmasını ister. Dolaylı yoldan bir penise kavuşacaktır. Oidipal süreçte, erkek çocuğun annesine bağlı olduğu kadar, anne de çocuğuna aynı şekilde bağlıdır.
Yuki’nin annesinin dileği gerçekleşmez ve dünyaya daha önce bahsettiğimiz üzere Yuki gelir. Bu sonuç intikam almasında bir handikap olmaktan çok bir avantaj da olabilir. Yuki, eski bir köle ve rahibin yanında dövüş tekniklerini öğrenir. İntikam yolunda ilk adımı atmış olur.
Yuki klasik bir anlatımla ailesinin intikamını almaya başlar, bunu başarır da. Mezarlıkta çiçekleri kesmesi sırasında bir gazetecinin kızı görmesi, bu intikam öyküsünün bir efsaneye döneceği sinyallerini verir (Bu gazeteci kendisine yardım edecektir. Sanırım bu tür filmlerde erkek-kadın rolleri bir anlamda yer değiştirmiştir). Yuki’nin intikamları gerçekleştikçe gazeteci bunların hikâyelerini yazmaya başlar. Ülke genelinde sükse yapan hikâyeler, intikam alınacak son kişinin, bunları okuyarak tedbir alma ihtimali filmin gidişatını değiştirir.
Kahramanımızın öldürdüğü kişilerden birinin kızı da kendisini öldürmek için arkasından gelmektedir. İntikam alınacak son kişilerden biri, çete üyelerinden Kitahama Okama, yine dişi bir karakterdir. Film başlı başına kadınlardan oluşan bir intikam hikayesidir. Erkekler ise bu filmde figürandan öteye gidemeyen tiplerden oluşmaktadır.
4. ve son bölümün bir ismi yoktur. Hikaye anlatıcımız olan gazeteci, bu bölümün adını yazacağı sırada, kapıda esrarengiz biri belirir. Bu kişi, intikamcı kızdan kaçmak için kendi sahte cenazesini düzenlemiş, kimliksiz haliyle kötülüklerine devam etmiş olan Tskumoto Gishiro’dur. İntikam meleğimiz onun mezarındaki çiçekleri kılıcıyla kesmişti hatırlarsanız. Çünkü ölümü kendisinin dışında gerçekleşmişti ve intikamını tam anlamıyla sona erdirememişti. Gishiro boşuna geri dönmemiştir; ülkesinin batı ile olan ilişkilerinden kendisine bir çıkar sağlamaktır amacı. Ancak gazetecimiz bunu öğrenir öğrenmez Yuki’ye haber verir. Yuki ise intikamının tekâmüle ermesi için hazırlıklarını yapar. Yine karlı bir kış gününde bu arzusunu gerçekleştirmekte tereddüt etmez. Kill Bill Volume 1′in finalindeki karlı dövüş sahnesinin benzeri gerçekleşir ve aynı şekilde arkada “The Flower Of Carnage” parçası işitilir.
Lady Snowblood 2: Love Song of Vengeance / Shura-yuki-hime: Urami Renga (1974)
Sinema tarihine baktığımızda, üçlemelerin ikili serilerden daha fazla olduğunu görürüz. Devam filmlerinin çoğunlukla hayal kırıklığı yarattığı düşünülürse bu konuda pek de umutlu olmamak gerek sanırım. Serinin bu ikinci filmi de aynı şekilde “negatif sinerji” yaratmaktan öteye gidemiyor.
İntikamcı kahramanımız, ilk filmden hatırlayacağımız üzere ailesinin intikamını almıştır ve artık ülkede nam salmıştır. 7 devlet, 70 kasaba ve 700 köyde (!) aranan bir katil olarak bilinmektedir. Bu tarih, 1905 Rus-Japon savaşından sonraki döneme denk gelmektedir. Savaşı kazanan Japonya, aynı zamanda siyasi birliğini tamamlamış kapitalist ve emperyalist bir güç olarak karşımıza çıkar. Ancak savaşın getirdiği yıkım, enflasyon ve ölümler ülkenin toparlanmasını engellemektedir. Tarihinde, birçok şiddet ve katliama tanık olan bu ülkenin siyasi alandaki değişimi bile işe yaramamıştır.
Yuki karşımıza bir mezarın önünde çıkar; bu mezarlar ilk filmdeki hocasının ve gazetecinin mezarlarıdır. Sonrasında klişe bir dövüş sahnesiyle etrafı biçen “femme”imiz, bu sefer suyu kan gölünü çevirir; bu gölden su içer. Sanırım ilk filmdeki eriyen karların tezahürü olan bu sahnede değişmeyen şey, intikamını almasına rağmen ilk günlerdeki saflığına kavuşamamış olması ve içinde gittikçe yayılan büyük bir vicdan muhasebesidir. Bu muhasebe ilk meyvelerini verir. Yuki kendisini çevreleyen polislere teslim olur, 37 kişiyi öldürmekten idam cezasına çarptırılır. Gariptir ki, bu cezaya boyun eğer.
Bu tür filmlerinde gördüğümüz, “intikamını alan kişi hayatına devam eder” klişesini bir anlamda ters yüz etmiştir Yuki. Amacı sadece intikam almaktır ve sadece bunun için yaşamaktadır. Görevi bittiğine göre yaşaması için bir neden kalmamıştır. Ancak idama götürüldüğü sırada, bilinmeyen kişiler tarafından kurtarılan Yuki, karşılığında verilen görevi yerine getirmek zorunda kalır. Çünkü ölüm onun için sadece bir kurtuluş olacaktır ve kaçıran kişinin dediği gibi, onun kaderi lanet ve cehennemde yaşamaktır.
Yuki görevi kabul eder. Vazifesi, devleti tehdit eden ve anarşist gözüyle bakılan Ransui Tokunaga’nın elindeki gizli bir mektubu ele geçirmektir. Evet devlet sistemleri ve rejimleri değişmiş olsa da Japonya’da değişmeyen tek şey, iktidarı elinde tutan kişilerin, bu statülerine karşı bir tehdit algıladıklarında ellerinden geleni ardına koymayacakları gerçeğidir. Bir intikam savaşçısından, devlet suikastçısına dönüşen karakterimiz aynı zamanda filmin konusunu da belirlemiş olur. İlk filmdeki intikam olgusu bu filmde yerini, devrim ve devrim karşıtı hareketlerin yaşandığı siyasal bir kargaşanın içine düşmüş bir toplum sorunlarına bırakmıştır. Aslında iki filmi kıyaslarsak karşımıza şöyle bir sonuç çıkar. İlk film karaktere odaklıyken, ikinci film olay örgüsünü merkezine almıştır; ve karakterimiz ister, istemez ikinci plana düşmektedir.
Yuki mektubu alacağı kişi olan Tokunaga’nın evine hizmetçi olarak girer ama evin sahibi çok geçmeden onun gerçek kimliğini öğrenir. Kıza verdikleri mücadele hakkında bir çok bilgi veren, aynı zamanda aydın bir insan olan Tokunaga, Yuki’yi devrim şehitliğine götürür. Bir nebze de olsa mezar sahnelerine aşina olan karakterimiz empatisini kullanarak ve bu gözlüklü adamın dediklerini kafasında tartarak, yavaş yavaş aydınlanmaya başlar; gözlerinin önündeki perde de bu sayede kalkmış olur. Var olan mektup hükümeti ve devleti sarsacak kadar gizli bilgiler içermektedir.
Polisler Yuki ve Tokuna’yı yakalamaya çalışır ancak Yuki son anda kaçarak kurtulur, mektubu da beraberinde götürür. Bundan sonra hikâyemiz bir anlatıcı tarafından aktarılmaya başlar. Dönem Japonya’sında sefaletin ve sistem hiyerarşisinin altında ezilen büyük Japon halkı ve işçilerini öven bu konuşmalarda, filmin hangi tarafı tuttuğunu da anlarız. Sinema her daim muhalefetini bu filmde de göstermektedir.
Oraların sakinleri: Günlük işçiler, çöpçüler, faytoncular ve suçlulardı. Onlar toplumun artıklarıydı. Ama onlar gerçek kahramanlardı. Devamlı hor görmelere ve sefalete karşı hayatta kaldılar. Onlar kımıldatılamazdı. Toplumun karanlık tarafında, kanunun pençesinin dışında yaşadılar.
Tokuna’ya polisler tarafından günlerce işkence edilir; hatta kendisine veba hastalığı bulaştırılarak yukarıda bahsettiğimiz halkın yaşadığı yere terk edilir. Halk bu yüzden büyük bir veba salgını tehdidiyle karşı karşıya kalır. (Devlet hastalıkların en büyüğüdür, hastanın ta kendisidir de. Hastalığını ve içindeki buhranı halkına aşılayacak kadar… Kendini korumaya çalışan bozuk bir çalar saatten farksızdır.) Lakin Tokuna, mektubu Yuki’ye vermiş, doktor kardeşine vermesi için ısrar etmiştir. Tokuna’nın kardeşi bu gecekondu mahallelerden birinde yaşamaktadır ve kardeşinin veba hastalığını tedavi etmeye çalışırken bu hastalığa kendisi de yakalanır. Bu gecekondu bölgesi için hükümetten tedavi talebinde bulunur. Devlet ve halk karşı karşıya gelir böylece. Devlet, halkın bu talebini kabul eder etmesine ama içten pazarlıklı bir tavırla, mahalleleri mektupla birlikte yok etmeye çalışacak kadar ileri gider. Ve tabii ki sahneye kahramanımız çıkarak gelişen olaylara müdahale eder.
Yazan: Kusagami
Derme Tiyatro’da Oyunculuk ve Yaratıcı Drama Atölyelerine Kayıtlar Devam Ediyor!
Mayıs 22, 2009 by Editör
Filed under Özel Tiyatrolar, Sanat, Türk Tiyatrosu, Tiyatro, Tiyatro Kursları
Derme Tiyatro’da Oyunculuk ve Yaratıcı Drama Atölyelerine Kayıtlar Devam Ediyor!
İçinizdeki oyuncuyu açığa çıkartmanın şimdi tam zamanı. Yaşımız, işimiz ne olursa olsun hepimizin arka bahçesinde gizlenen afacan bir oyuncu vardır. Günlük yaşamın koşturması içinde farkına varamasak da bastırsak da beklenmedik bir anda açığa çıkıverir. Çünkü oyunculuk bir yaşam tarzıdır.
Burada önemli olan oyunu kuralına göre oynamaktır. Bu da düzenli bir metotla çalışma sonucunda elde edilebilir. Derme Tiyatro olarak bu yolculukta biz de sizin yanınızdayız.
Derme Tiyatro temel oyunculuk eğitiminin yanı sıra günümüzde popüler olan dizi ve reklam oyunculuğuna ilgi duyanlara da kapılarını açıyor.
Temel Oyunculuk Eğitimi Programı:
Ses ve Nefes Eğitimi
Solunum organlarının, sesle ilgili organların ve vücutta bulunan rezonans olanaklarının tanıtıldığı bu derste, oyuncu adayı uygulamalarla bu organlarını en etkili bir biçimde nasıl kullanacağını öğrenir. Gevşeme, kapasite arttırımı ve farkındalık bu dersin ana hedefleridir. Bu ders oyuncu adayına sesini doğru biçimde kullanmayı öğretmeyi amaçlar.
Hareket
Oyuncu adayı uygulamalarla hareket organlarını en etkili bir biçimde nasıl kullanacağını, dengeyi, enerji kullanımını, ritmi, kısacası bilinçli bir biçimde hareket etmeyi öğrenir. Gevşeme, kapasite arttırımı ve farkındalık bu dersin ana hedefleridir. Bu dersin amacı, vücudunu doğru biçimde kullanıp, doğru bir biçimde hareket edebilen oyuncunun, vücudu ve hareketleriyle kompozisyonlar oluşturmaya başlamasıdır.
Doğaçlama
Oyuncu adayına insani durumlarla, oyun oynayarak ve birebir ilişki kurmayı öğretir. Bunun için de oyuncu adayının, ilk olarak sınırlarının farkına varması ve bu sınırları geliştirmeyi öğrenmesi sağlanır. Gözlem yapmanın ve gözlemlenen olguların sahicilik esasında ve yaratıcı bir biçimde yansıtılmasının öğretildiği bu derste, uygulamalarla oyuncu adayına oyunculuk sanatının temelleri kazandırılmaya çalışılır. Etkili gözlem, içtenlik ve farkındalık bu dersin ana hedefleridir. Bu ders oyuncu adayına kendisi ile içinde bulunduğu dünya arasında oyuncu olarak doğru bir ilişki kurmayı öğretmeyi amaçlar.
Dünya Tiyatrosu Tarihi
Toplumsal ve tarihsel gelişmelere koşut olarak tiyatro sanatındaki kuramsal, teknik gelişmeleri, tiyatro mekanlarındaki değişimleri, özellikle de oyunculuk sanatındaki ilerlemeleri konu alır. Bu ders, oyuncu adaylarını, tiyatro sanatındaki gelişmelerle tanıştırmayı amaçlar.
Oyunculuk Atölyesi Son Başvuru Tarihi : 14.06.2009
Oyunculuk Atölyesi Başlangıç Tarihi : 20.06.2009
Oyunculuk Atölyesi Bitiş Tarihi : 20.09.2009
Çalışma Günleri : Cumartesi – Pazar
Çalışma Saatleri : 11:00 – 15:00
Toplam Ders Saati : 112 Saat
Oyunculuk Atölyesi Ücreti : 475.-TL peşin ödeme
600.-TL (3 Taksit)
Not:
Katılımcıların belirlenen günlere uygunluk göstermemesi durumunda hafta içi sınıfı açılacaktır.
Oyunculuk atölyesi sınıfları 10 kişi ile sınırlıdır.
Başvuru tarihi bittikten sonra atölyeye katılmak isteyenler irtibata geçebilirler.
http://www.dermetiyatro.com/oyunculukatolyesi.htm
Konservatuara Özel Hazırlık Kursu
Güzel Sanatlar Liseleri ve üniversitelerin konservatuar oyunculuk ana sanat dalı bölümüne hazırlanmak isteyenler için 5 kişilik grupların yanı sıra birebir eğitim çalışmalarımız başlıyor.
Çalışmalarımız temel oyunculuk eğitimi ile başlayıp, size uygun tirat seçimi, karakter analizi gibi metne yaklaşma çalışmaları ile devam etmektedir.
Çalışma günü ve ücretlendirme için irtibata geçiniz.
http://www.dermetiyatro.com/konservatuarahazirlik.htm
HAYDİ ARKADAŞLAR OYUN ZAMANIIII!!!
Bu sahnede sana da yer var. Avazın çıktığı kadar bağırabilir, dilediğince oynayabilirsin. Yaratıcı güç sende.
SEN KİM MİSİN?
8-14 yaş grubundaki üreten, farklılıklarını merak eden, oynamayı seven çocuklardan birisisin.
O halde; “DERME DÜNYASINDA” SEN DE YERİNİ AL…
Yaratıcı Drama Atölyesi Programı:
Bedenini tanıma,
Onunla barışık olma,
Kendini ifade edebilme,
Topluluk karşısında rahat olma,
Grup duygusu oluşturma,
İnisiyatif sahibi olma,
Müzik ve ritim duygusunu geliştirme,
Drama oyunculuğuna yönelik temel çalışmalar,
Empati ağırlıklı çalışmalar eğitim içeriğini oluşturmaktadır.
Yaratıcı Drama Atölyesi Son Başvuru Tarihi : 07.06.2009
Yaratıcı Drama Atölyesi Başlangıç Tarihi : 09.06.2009
Yaratıcı Drama Atölyesi Bitiş Tarihi :10.09.2009
Çalışma Günleri : Salı – Perşembe
Çalışma Saatleri : 11:00 – 15:00
Toplam Ders Saati : 112 Saat
Oyunculuk Atölyesi Ücreti : 325.-TL peşin ödeme
450.-TL (3 Taksit)
Not:
Katılımcıların belirlenen günlere uygunluk göstermemesi durumunda yeni sınıf açılacaktır.
Yaratıcı Drama Atölyesi sınıfları 12 kişi ile sınırlıdır.
Başvuru tarihi bittikten sonra atölyeye katılmak isteyenler irtibata geçebilirler.
http://www.dermetiyatro.com/yaraticidramaatolyesi.htm
İLETİŞİM İÇİN:
Adres: Kartaltepe Mah. İncirli Cad. Başarı Sok. Altay Apt. No:1 B Blok K:2 D:6 Bakırköy / İstanbul
Tel: (0212) 571 94 84 (Pbx)
Fax: (0212) 571 94 85
Web: www.dermetiyatro.com
E-mail: info@dermetiyatro.com
deryasaglam@dermetiyatro.com
mehmetselinsagdic@dermetiyatro.com
SanatLog.com, TRT Radyo 1′e Konuk Oluyor!
SanatLog.com‘u temsilen bu gece saat 23:30 sularında TRT Radyo 1′de yayımlanan “Gecenin İçinden” programının bilişim köşesine canlı yayın konuğu olarak katılıyorum.
Programda SanatLog.com üzerine bir röportaj verip kültür-sanat sitemiz hakkında sorulan soruları yanıtlamaya çalışacağım.
Davetinden dolayı TRT “Gecenin İçinden Programı” Bilişim Danışmanı Burak Barutçu’ya teşekkür ediyorum.
Not: Radyo yayını bu akşam 23:45 civarı TRT Radyo 1 ortak yayınından İstanbul Radyosu geçici yayın stüdyolarından olacak. (Maçka)
Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)
hakan@sanatlog.com
Özcan Alper’in “Sonbahar” Filmi Üzerine
Mayıs 18, 2009 by Editör
Filed under Manşet, Sanat, Sinema, Türk Sineması, Yakın Dönem & Günümüz Sineması
Okullarda, kolejlerde, üniversitelerde okutulan tarih kitaplarına baktığımızda, bu kitapların konularının İkinci Dünya Savaşı ile bittiğini görürüz. Bütün kitaplar sanki söz birliği etmişçesine her zaman aynı şeyi ‘tekerrür’ eder ne hikmetse. Ezberci eğitim anlayışıyla öğrenciler, Hatay sorunu ve İkinci Dünya Savaşı gibi konular hakkında her daim aynı bilgileri ezberleme gafletine düşürülürler. Bu konuları kim bilmez ki? Peki ya ondan sonrası? Neden? Niçin? Peki, tarih her zaman “Geçmişini bilmeden ilerleyemezsin” düsturuyla başlamaz mı? Tarih o zaman mı bitiyor? Kesinlikle hayır! Sonrasıyla ilgilenmeyen araştırmayan insanlar, tepkisiz, duyarsız ve apolitize edilmiş; sürü psikolojisiyle hareket eden bir robota dönüşmektedir adeta.
Acaba sinema olmasaydı bu konular hakkında ne kadarımız bilgi sahibi olabilirdik? İkinci Dünya Savaşı hakkında şu an en az bilenimizin bile yorum yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum. Kaç defa Normandiya çıkarmasını izledik filmlerde? Kaç defa devletler arası çatışmaları, soykırımı, muharebeleri izledik? Taraflı ya da tarafsız fark etmez; bunun kararını şüphesiz yine seyircinin kendisi verecektir. Acı gerçek şu ki ne olursa olsun, en basit film bile tarih kitaplarımızdan çok daha fazlasını bizlere verecektir. Bunu sinemaya borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Sinemanın, eğlenme ve vakit geçirmekten çok bu konular üzerinde değinen bir bilgi hazinesi, görsel bir kaynak vazifesi gördüğünü; bizi mağaralarımızdan çıkaracak bir araç olduğunu da unutmamalıyız.
Şüphesiz bu topraklar üzerinde İkinci Dünya Savaşı yıllarından sonra çok şey yaşandı ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu sefer gözlerimizi çok yakın bir tarihe çeviriyoruz: 90′lı yıllarda yaşanan öğrenci hareketleri, F tipi cezaevlerine karşı çıkanların açlık grevleri ve sonrasında ülke tarihine kara bir sayfa olarak geçen “19 Aralık 2000” tarihi (Filmimiz de bu tarihe istinaden 19 Aralık 2008 tarihinde gösterime girmiştir). Bu tarihte yapılan ‘’hayata dönüş operasyonu’’ demokratik mücadeleye yapılmış en büyük saldırılardan biri olup bu uğurda birçok insan hayatını kaybetmiştir. Bilindiği üzere F tipi cezaevleri tek bir odadan oluşmaktadır ve mahkûmların kendi aralarında bir araya gelip “düşünmelerini” ve örgütlenmelerini engellemek, onları tecrit etmek ve düşünmeyen bir mekanizmaya dönüştürmek maksadıyla kurulmuşlardır. F tipi cezaevlerine yerleştirilen insanlar aksine “düşünebilen” sanatçılar, üniversite öğrencileri veyahut aydınlardır vesselam! Düşünceyi bir hücreye kapatmak, onu karanlık bir odaya hapsetmek fikrinin; başta değindiğimiz tarih kitaplarındaki kof bilgi ve saçmalıklarla örtüşmesi tesadüf olmasa gerek.
Peki devletin, iktidarın, kurumsallaşmanın istediği şey nedir? Şüphesiz yasalarını harfiyen, tereddütsüz ve hiçbir şekilde karşı çıkmadan yerine getirecek insanlardır. Eğer bu şekilde davranırsanız iyi bir vatandaş olursunuz. Tam tersi davranışlarda bulunursanız kara koyun olmaya mahkûmsunuzdur. Şüphesiz bu kuralları, devleti, iktidarı, yasaları koruyacak insanlar da elzemdir! Platon, “Devlet” isimli eserinde şunu sorar; Quis Custodiet Custotudes? (Peki, bizi koruyuculardan kim koruyacak?)
“Halk devletten korkmamalı, devlet halktan korkmalı.” (V For Vendetta)
Sanırım bu konuda yapılmış en iyi filmlerden biri Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971) adlı eseridir. Filmdeki anti-kahramanımız Alex’i hatırlayalım. Kendisi işlediği suçlar yüzünden hapishaneye atılmış ve orada üzerinde uygulanacak deneylere gönüllü olarak, işlediği suçların cezasını çekmeyi kabul etmiştir. Tam da burada kurtulduğunu ve özgürleştiğini sanan kahramanımız, bir anda beyni yıkanmış, tüm insanlığı elinden alınmış, deyim yerindeyse mekanikleşmiş bir et parçasına dönüşmüş, sistemin vidası haline gelmiş olarak bulur kendini. Şüphesiz bir insana yapılabilecek en büyük mezalimlerden biridir bu. Filmde fiziksel şiddet uygulanmaz ancak uygulanan ruhsal şiddetin ölçüsü yoktur. Bu film ve Sonbahar filmi arasında bu türden bir bağ bulmak mümkündür.
“Mekanikleşiyorum; o halde varım.”
Şüphesiz bu konular hakkında sayfalar dolusu düşünceler aktarılabilir, tartışılabilir. Ancak bu sefer dikkatleri son dönemde yapılmış en iyi Türk filmlerinden biri olan “Sonbahar”a çekmek istiyorum. Bu son dönem Türk sineması konusunda karamsar düşüncelere sahip olsam da özellikle 2000 ve sonrasında kabuk değiştirdiğini düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz ve ismini anamadığım birçok değerli yönetmen, bu sinemanın lokomotifi olarak birbirinden değerli eserler vermektedir. “Yeni Akım Türk Sineması”ndan bahsetmenin de zamanı geldi sanırım. Açıkçası sinemayı bu şekilde etiketlemek hoşuma gitmese de, bir süre bu kavramı kullanmak durumundayım.
Özcan Alper, 1975 Artvin/Hopa doğumludur. Trabzon Lisesi’nden mezun olduktan sonra, önce 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nde, 1996 yılında ise İstanbul Üniversitesi Tarih bölümü’nde okumuştur. Alper, sinema okumayan ancak sinemaya sevdalı yönetmenlerden. İstanbul’da sinema kurslarına katılmış ve birçok yönetmenin filminde asistanlık yapmıştır. Bu yönetmenlerin arasında Yeşim Ustaoğlu da yer almaktadır. Yönetmenin “Momi” adlı bir kısa filmi, “Tokai City’de Melankoli ve Rapsodi” ve “Bir Bilim Adamıyla Zaman Enleminde Yolculuk” adlı belgeselleri bulunmaktadır.
Sonbahar; yönetmeni Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen, büyük bir olgunlukla adeta sabırla nakış gibi işlenmiştir. Yakın bir zamanda ismini sık sık duyacağımız yönetmen, günümüzde artık pek az kullanılan “storyboard” tekniğiyle çalışmıştır. Yönetmenin bu filmi üzerine ne kadar titrediğini gösterir.
Sinema tarihine baktığımızda, mevsim adlarının birçok filmde metafor olarak kullanıldığını görmekteyiz. Her ne kadar akıllara ilk gelen Güney Koreli yönetmen Kim Ki Duk’un “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve Yine İlkbahar” adlı filmi olsa da, ondan çok önce sinemada minimalist yaklaşımın öncüsü sayılan Yasujiro Ozu’nun son dönem filmlerinden Banshun (Geç Gelen Bahar, 1949), Bakushu (Yaz Başlangıcı, 1951), ve Akibiyori (Güz Sonu, 1960) filmlerini bu çerçeve içerisinde ele alabiliriz. Varoluşun başından beri doğa ve insan iç içe olmuştur. Bu nedenle insanoğlu her ne kadar doğa ile çatışsa da, aslında doğanın bir parçasıdır. Bunun sonucu olarak doğadaki birçok değişim insanın ruh halini etkilemektedir. Beyazperde bu doğa-insan etkileşimini sık sık dillendirmiştir.
Filmimiz, 22.12.2000 tarihinde devlet kamerasıyla çekilen sahneyle, mahkûmların açlık grevi sırasında kendilerine seslenen soğuk bir ses ile başlar. Bu sesin ilk cümlesi “insan hayatı en değerli varlıktır”, son cümlesi ise “hayat her şeye rağmen güzeldir”. Ancak yapılan uygulamayı düşündüğümüzde bunun ne kadar ironik ve insanlık dışı olduğunu görebiliriz.
“Hayat her şeye rağmen güzel değilmiş.”
Bu açlık grevi sonrasında hastaneye yatan Yusuf (Onur Saylak) ile tanıştırılırız. Yusuf, 90’lı yıllarda öğrenci hareketine katılmıştır ancak hapse atılış nedenini asla öğrenemeyiz. Yönetmen bu filmi çekmeden önce konuyla ilgili olarak birçok araştırma yapmış ve birçok mahkûmla görüşmüştür- ki bazıları en yakın arkadaşımdı diyor Alper. Bu arkadaşlarından bazılarının, sadece pankart açmak yüzünden 11 yıl yattığının altını çiziyor. Konumuz bu şekilde mecrasında akarken, bir doktorun yanına getirilen Yusuf, doktorun direktiflerine karşılık nefes alıp vermekte oldukça zorlanmaktadır. Aynı şekilde onun iç çatışmasını ve ölüme yaklaştığını, dışarıdaki karganın sesinden anlarız. Kuşlar her daim özgürlüğün timsali olsalar da bu sefer kullanılan kuşun karga olmasından mütevellit, anlarız ki Yusuf özgürlüğüne kavuşacaktır ama yine aynı şekilde ölüme de kavuşacaktır. Fazla ömrü kalmadığını öğrenen Yusuf, özgür bırakılır ve memleketi olan Artvin/Hopa’ya geri döner 10 yıl sonra.
Yine ezberci eğitim anlayışıyla aklımıza kazınan bir bilgi de, Doğu Karadeniz’in her daim bol yağış alması, dağlarının kıyıya paralel uzanmasıdır. Yusuf’un memleketi tam da bu bilgiyle örtüşmektedir zaten. Kendisi yağan yağmur gibi memleketine yağmış, sevgili yuvasına kavuşmuştur. Annesini pencereden bakarken görür. Her an oğlu çıkıp gelecekmiş bir beklenti içerisinde, hüzünlü bir bekleyiştir annesininki. Yusuf yıllar sonra annesine kavuşmuştur, ancak babası kendisi hapisteyken vefat etmiştir. Anne oğul tek başlarına yaşamlarına devam ederler. Annesi, sanki oğlu her daim yaşayacakmış gibi; onun mürüvvetini görmek, onun mutlu olmasını rahat etmesini sağlamak için çabalar. Bunca yıl aradan sonra, hele ki siyasi bir suçtan mahkûm olan insanlara en yakın akrabaları tarafından sırt çevrildiğini düşünürsek- ki 12 Eylül 1980 ve sonrası böyle durumlar yaşanmıştır- böylesine bir fedakârlık anne-oğul arasındaki büyük bir yakınlığı işaret etmektedir. Alexander Sokurov’un, 1998 yapımı Mat i syn (Ana ve Oğlu) filmi de aynı minvalde seyretmektedir (Özcan Alper de böyle bir etkilenme olabileceğini ifade etmektedir). Filmimiz Yusuf’un dış dünyaya adapte oluşunu/olamayışını, çevresi ile olan ilişkilerini ele almaktadır. Oldboy’un ana karakteri Oh Dae Su’nun, 15 yıl aradan sonra kavuştuğu dış dünya için söyledikleri aynı zamanda Yusuf içinde geçerlidir.
“Hayat daha büyük bir hapishaneymiş.” (Oldboy)
Yusuf’un dış yaşama alışması kolay değildir; zira geceleri kâbus gördüğünden evin içinde uyuyamamakta, sürekli bahçedeki divanda yatmaktadır. Yusuf çarşıya, eski arkadaşı Mikail’in (Serkan Keskin) yanına iner. Yolda karşılaştığı birkaç kişinin kendisini çağırması üzerine birlikte minibüs beklerler. Ancak kendi aralarında turizm konusunda sohbet ederken Yusuf’un gözü bir solucana takılır. On yıl geçmesine karşın hiçbir şey değişmemiştir ya da her şey çok yavaş ilerlemektedir. Yusuf minibüsü beklemek yerine yürümeye başlar. Sanki gördüğü kişiler on yıl boyunca aynı yerde aynı minibüs beklemektedirler.
Sonbahar görüntüleri ve ruhsal tahliller bir Dostoyevski romanını andırmaktadır. Hopa küçük bir Petersburg gibidir sanki. Yusuf bir Raskolnikov yalnızlığıyla çevrelenmiştir. Dostoyevski “Suç ve Ceza” romanında kahramanı Raskolnikov’a, insanların ikiye ayrıldığını ve birinci grubun sadece kendi türünün çoğalmasından başka bir işe yaramadığını, adeta bir asalak gibi yaşadığını; diğer grubun ise insanoğlunun gelişimine katkıda bulunduğunu, insanlığı yücelttiğini ve bu insanlar uğruna öldürmenin meşru kılınabileceğini söyletir. Filmde tam da bunu görürüz; tabii “öldürmenin veya cinayet işlemenin” meşru kılınması kitapta zaten fazlasıyla irdelenmektedir ve filmimiz ancak bu noktada kitaptan ayrılmaktadır. Yusuf, sosyalizme gönül vermiş ve bu konudaki inancını asla yitirmemiş bir kıvılcımdır. Sosyalizm aynı zamanda kendisinin temel var oluş sebebidir de. Tıpkı Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibi. İlk gruba dahil olan insanlar işte o minibüs bekleyen insanlardır. En yakın arkadaşı Mikail’in aynı şekilde bunlardan hiçbir farkı yoktur. Yıllar önce canını vermekten çekinmeyeceği eşine karşı, artık hiçbir şekilde sevgi duymayan Mikail, yıllar içinde içindeki ateşi sönen, salt üremek ve neslinin devamını sağlamaktan öteye gitmeyen bir yaşam tarzı benimsemiştir. İşte Yusuf’un bu kısacık yaşamı diğer insanların yaşamından daha anlamlı ve daha derinlikli gelir bize. Diğer insanlar yukarıda değindiğimiz gibi “mekanikleşmiş”lerdir. Tam da sistemin olmasını istediği gibi…
Yusuf çarşıda bir kitapçıya gider ve orada, Gürcistan’dan kaçıp yaşamını hayat kadını olarak sürdüren Eka (Megi Kobaledze) ile göz göze gelir. Yusuf’un ruh hali, seyrettiği dingin Karadeniz suları gibidir sanki. Ancak bu ruh hali yakında içinde kopacak fırtınaların da habercisidir. Çünkü Eka kitapçıdan çıktıktan sonra kitapçının “Bunların orospuları bile kültürlü” sözüne anlamlı bir bakış fırlatmıştır. Bu şekilde seyirci karakterin değişen ruh halini Karadeniz dalgaların gibi izleyebilecektir.
Yusuf zamanını tavan arasında bulduğu tulumu tamir ederek geçirir. Bir akşam Mikail’in kendisini arayıp kafaları çekmek için çağırmasıyla şehre iner. Gittikleri meyhanede Eka’yla karşılaşır yeniden. Eka’nın kaderi de aslında Yusuf’unkinden farksızdır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kızını Gürcistan’da bırakıp Hopa’da hayat kadınlığı yapan Eka, aslında ülkesindeki baskıdan kaçmıştır. Temelde iki karakterin de en büyük ortak noktası “sosyalizm”dir. Ancak Yusuf, otelde kendisini zorlayan Eka’ya “benim istediğim bu değil” cevabını verir ve onunla yatmaz. Yusuf’un istediği şey, davasına duyduğu tutku gibi bir aşk, saflık, masumiyet ve en önemlisi umuttur. İki karakter zamanla birbirine yakınlaşır, âşık olurlar. Yusuf’un yaşama olan inancı ve var oluş nedeni, böylece yeniden şekillenir.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanına döndüğümüzde, orada da aynı formüllerle karşılaşmak mümkündür. Bana göre filmin bu romanla göbek bağı bununla sınırlı değildir, romanın adeta bir usta tarafından yeniden şekillendirilip can verilmesidir. Romanda Raskolnikov karakteri aynı şekilde bir hayat kadınına aşık olur. Ancak aşık olduğu hayat kadını diğer insanlardan farklıdır. Raskolnikov buna inanmaktadır, çünkü yaptığı iş basit bir iş değildir. Bir anlamda toplumun baskısını sırtında kırbaç gibi hisseden sevdiği hayat kadını, bu işi zevk için değil ailesini geçindirmek için yapmaktadır. Bu da onu yukarda bahsettiğimiz birinci grubun dışına itmektedir.
Filmin geçtiği mekânın kozmopolit yapısı ve konuşulan diller bir çeşitlilik sergiler; tıpkı Karadeniz doğasında bin bir türlü yeşilin bir arada kaynaşması gibi. Filmde Türkçe, Hemşince, Gürcüce gibi dillere ve bu dilleri konuşan insanlara rastlamak mümkün. Tesadüf müdür bilinmez filmin oyuncu ve teknik ekibi de aynı kozmopolit yapıya sahip; filmin yapımcısı Serkan Acar Artvin/Ardanuçlu ve Gürcü kökenli, yönetmen Özcan Alper Hemşinli, sanat yönetmeni Canan Çayır ve görüntü yönetmeni Feza Çaldıran Türk, yapım amiri Gökhan Evecen Hatay/Samandağlı ve Arap kökenli, filmin ses kurgusunu yapan ve İranlı yönetmen Mohsen Makhbalf ile çalışan baba oğul Muhammed ve Ebrahim Mokhtary Pers, filmin makyaj ekibi Gürcü, aynı şekilde Eka’yı oynayan Megi Kobaledze de Gürcü asıllı…
Annesini, babasının mezarını temizlerken izleyen Yusuf’a kargalar çatlak sesleriyle her daim ölümün yaklaştığını hatırlatır. Ancak yine de annesi kargaları kovar, oğlunun her daim yaşayacağını umut eder. Yusuf asla kurtulamaz bu ölüm duygusundan; kargalar kovulur ancak kargaların yerini bu sefer bir köylünün cenazesi alır. Dayanamaz Yusuf gitmez mezarlığa. Açıkçası filmin fonu bir ağıt gibi dursa da (Filmin ilk ismi Sonbahar Ağıtı idi), bana göre ölüme yazılmış en güzel methiyedir Yusuf’un yaşamı.
Mevsim değişmiştir. Sonbahar bitmiş artık kışa girilmiştir, Yusuf ömrünün son demlerini yaşarken içindeki ruhsal değişimin boyutunu, Karadeniz’in gittikçe hırçınlaşan dalgalarından anlarız. Buna ayrıca filmde etiketlenen saat sesi de eklenince, yolculuk başlamış gibidir. Birbirlerine aşık olan Yusuf ve Eka yatakta cenin pozisyonunda yatarken, onları en saf ve en masum halde izleriz. Eka için memleketi Gürcistan’a dönme vakti gelir. Yusuf’a “Sen en güzel yıllarını sosyalizm için mi verdin?” diye sorar, Yusuf sessiz kalır. Bu sessizlik Eka için de bazı şeyleri düşünme zamanıdır. Baskıdan kaçtığı Gürcistan’a dönmek için hayat kadınlığını bırakır. Böylesine bir insana aşık olarak, onun içinde gördüğü tutkunun kendi içinde de filizlenmesine neden olacaktır. Yusuf da pasaport çıkarıp Eka’yla birlikte Gürcistan’a giderek, aynı şekilde bu aşka karşılık vermek ister. İkisi de uzun bir yolculuğu hayal eder. Ancak ölüm düşüncesi bir zaman sonra onu bundan vazgeçirir.
Eka yalnız başına Gürcistan’ın yolunu tutarken, Yusuf yaşamın hırçın dalgalarına karşı yürür. Eka üstünde kızıl renk bir paltoyla giderken, Yusuf kızıl bayrağa sarılı tabutuyla gider ölüme. Eka’yı senfonik bir yalnızlık uğurlarken, Yusuf’u uğurlayan tavan arasında tamir etmeye çalıştığı ve sonunda artık bütün nefesiyle çalabildiği tulumdur.
Filmin birkaç ayrıntısından daha bahsetmek istiyorum. Yusuf’un yaşlılar ile birlikte minibüs beklediği ve vazgeçip yürümeye başladığı sahnede, gelen minibüsün rengi kırmızıdır. Aynı şekilde Mikail’in de arabasının rengi kırmızıdır. Yusuf bu arabalara binmiştir ve aslında Yusuf’un ruhsal ölümü çok önceden gerçekleşmiştir. Çünkü filmin sonunda son kez kızıl renkli bayrağa sarılmış bir araca biner: Tabuta. Aynı şekilde Eka da kırmızı elbisesi ile Gürcistan’a gider. Ancak onun bindiği minibüsün rengi beyazdır. Bu da yaptığı malum işi bıraktıktan sonraki saflığı ve geri kalan yaşamındaki masumiyeti ifade ediyor sanırım.
Filmin müziklerine değinmeden geçmemeli; naif doğal güzellikler ve yalnızlıkla örtüşen filmin müzikleri ayrıca “21. Premiers Plans d’Angers” En İyi Müzik ödülünü almıştır.
Son olarak bahsetmek istediğim, filmdeki dramatik gücü yükselten son plan/sekanstır. Bunu yapan pek fazla yönetmen olmasa gerek; şöyle bir gözden geçirdiğimde en layıkıyla yapan Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos geliyor aklıma. Özellikle plan-sekans içerisindeki farklı zamanları kesmelere gitmeden yapan Alper, bu sahnede şimdiki zamanda yaşayan Yusuf’u tulum çalarken hiçbir noktalama işaretine başvurmadan, hafif kaydırmayla pencere önüne gelen kameradan dış mekânı çeker. Dış mekânda ise Yusuf’u son yolculuğuna uğurlayan bir kalabalık vardır. Bir söyleşisinde Yunan yönetmenin sinemasının gücünden ve etkilerinden söz etmiştir. Bu yönetmenin yakın Yunan tarihini nasıl mitolojik denklemlerle süsleyip verdiğini anlatmaya gerek yok. Ancak şu bir gerçek ki, artık ülkemizin yakın tarihini Özcan Alper’in kadrajından yansıyan görüntülerde bulacağız.
“Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”
Not: Bu yazıya katkılarından dolayı filmin yapım amiri Gökhan Evecen’e teşekkürler. Kendisiyle en yakın zamanda bir söyleşi gerçekleştireceğimizi haber verir, film ile ilgili soruları olan okurlarımız ve yazarlarımız varsa, sorularını iletişim bölümünden sorabilecelerini hatırlatırım.
Yazan: Kusagami























