Kadın Ölmeli mi?

Jin yaşam demektir. Aynı zamanda kadın. Kadın ve yaşamın aynı sözcükte buluşması bir rastlantı olmayabilir. Çünkü kadın bir başka yaşama can verebilir, bu gücü içinde taşır. Bu topraklarda bir zamanlar adı bile anılmayan bir halkın dilinin, acılarını ve sevinçlerini anlatmayı sürdürmesi bir rastlantı mıdır? Kuşkusuz değil. Çünkü dil de yaşamdır. Halklar düşündükçe, konuştukça, yazdıkça yaşar, gelişir, ölümsüzleşir. Dilleri yaşamlarını besler, varlıklarını korur. Kadın kendi dilini konuşup yaşattıkça dünyasının çocuklarında da yaşamasını sağlar. Bir umut, kendi içinde ve kendinden sonrakilerde hep kalır. Adı anılmayan halkın yok sayılan dili bazen bir dere, bazen coşkulu bir ırmak gibi hep akar. Öykülerde, romanlarda, filmlerde yaşar. Güçlenir.

Jin, Reha Erdem’in yazdığı ve yönettiği 2013 yapımı filmin adı. (1) Oyuncular Deniz Hasgüler, Onur Ünsal ve Yıldırım Şimşek. Yönetmenin kısa özgeçmişinde İstanbul doğumlu olduğu, çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih okuyarak başladığı, Paris 8 Üniversitesi sinema bölümünü bitirdiği, plastik sanatlarda yüksek lisans yaptığı, son iki filminin Türk-Fransız-Alman ortak yapımı Jin (2012) ve Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013) olduğu, biri dışında tüm filmlerinin senaryosunu kendisinin yazdığı belirtiliyor. Jin 2012 yapımı mı, 2013 yapımı mı, yoksa ilki yapım ikincisi vizyon tarihi mi? Belleğe güven olmadığı gibi, İnternet’e de güven olmuyor. Filmin ve yönetmenin bilgilerinde verilen tarihler farklı. Filmleri Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013), Jin (2013), Kosmos (2010), Hayat Var (2008), Beş Vakit (2006), Korkuyorum Anne (2004), Deniz Türküsü (Kısa film, 2001), Kaç Para Kaç (1999) ve A Ay (1988) olarak listeleniyor.

Filmin konusu şöyle özetlenmiş:

jin-film-afisi“Henüz 17 yaşlarında bir genç olan Jin, yaşama tutunmak için tüm yolları zorlayan ve bunun için karanlık ormanları cesurca aşmaya çalışan bir nev-i ‘Kırmızı Başlıklı Kız’dır. Bilinmeyen bir nedenle, üyesi olduğu örgütten kaçıp uzaklaşır. Hem silahlı örgüt mensuplarından hem de güvenlik kuvvetlerinden gizlenerek hayatta kalmaya çalışır. Şimdi benliği hayal kırıklıklarıyla örülüdür. Kendisini sığındığı ormana ve doğaya adar. Dağlarda, tepelerde yalnız başına günler ve geceler geçirir. Patlayan bombalar, çatışmalar, tedirgin geçen günlerin ardından, sivil kıyafetler bulup kente inse de hayat onun için insanlar arasında hiç kolay olmayacaktır. Tüm bu süreçte yaşadıkları ona hayvanların, doğanın en yakın dostu olduğunu gösterecektir…” (2)

….

“Bu filmi kimin için yaptınız?”

Kendisini Kürt olarak tanıtan bir erkek, 63. Berlin Film Festivali’nde Reha Erdem’in Jin filmini izledikten sonra yönetmenle yapılan soru cevap etkinliğinde bu soruyu sormuş. Filmle ilgili bir yazı böyle başlıyor. Jin için, büyükannesini ziyaret etmek isteyen kırmızı başlıklı kızın hikâyesi deniyor. Jin’in Kürtçede hayat veya kadın anlamına geldiği, iki anlamı birbirinden ayıranın i harfi üzerindeki inceltme işareti olduğu söyleniyor. Ardından filmin öyküsü ve yorumlar aktarılıyor.

reha-erdem-jin-filmi

“Filmin başında 17 yaşındaki Jin, gerilla grubunu terk ediyor ve izleyici bu kararın nedeni üzerine sadece tahminlerde bulunabiliyor. Jin’in yolculuğu sırasında karşılaştığı insanlarla diyaloglarından, İzmir’deki büyükannesini ziyaret etmek istediğini anlıyoruz. Ancak elinde kimliği olmayan Jin’in dağdaki gerilla aktivitelerini saklamak için bunu bir bahane olarak mı anlattığı kesinleşemiyor.”

“Reha Erdem ‘Jin’ filminin konusunu seçmekle büyük bir cesaret göstermiştir. Filmin gösteriminden sonra gerçekleşen soru-cevap sürecinde de filminde her iki tarafta bir sürü ölüme yol açmış ve hala da ölümlere sebep olan bir çatışma ile ilgili bir masal anlatmak istediğini de vurguladı. Kazdağları’nın yemyeşil ormanları ve pınarları, Mersin Dağları’nın muazzam görüntüleri ve Jin’e yoldaşlık eden hayvanlar bu masala uyan bir görüntü veriyor. Bu hikâye, büyükannesini ziyaret etmek isteyen kırmızı başlıklı kızın hikâyesidir.” (3)

reha-erdem-sinemasi

….

“Atilla Dorsay ile Usta Yönetmenler” etkinliğine konuşmacı olarak katılan Reha Erdem, ‘Kosmos ‘ adlı filminin gösteriminden sonra yapılan söyleşide Jin’den sonra genel sessizliğini bozarak konuşmak zorunda kaldığını, filminin sinemadan çok politik anlamda konuşulduğunu söylemiş.

Sakıp Sabancı Müzesi’nin film gösterimleri ve panellerden oluşan bu etkinlik dizisinin ilki, 29 Ocak Çarşamba akşamı gerçekleşmiş. Film gösteriminin ardından gerçekleşen panelde Reha Erdem sinemaya nasıl başladığından, gerçekçilik akımına getirdiği eleştirilerden, Jin filmi üzerine gerçekleşen politik tartışma ortamından, savaş karşıtı filmlerin sıkıntılarından, sinemadaki gerçeklik algısından ve Yeni Türk Sineması’ndan söz etmiş.

“Konuşarak anlatabilsem zaten film yapmazdım. Yönetmenler genel olarak filmleri hakkında konuşunca ya prospektüs gibi oluyor ve filmin yanında yalan yanlış duruyor ya da birtakım sözler aforizma gibi çıkıyor ve hep onlar kalıyor, Bunların çok rahatsız edici olduğunu düşünüyorum yoksa bu konuşmak/konuşmamak kendini saklamak gibi bir şey değil.”

“Yeni Dalga tek başına bir şey değil, ben zaten birtakım akımlar adlandırıp elmalarla armutları aynı kefeye koymaktan hoşlanmıyorum. Godard ile Truffaut’yu hiçbir zaman yan yana hissetmedim, Herkes ayrı ve o farklılıklar beni çekiyor. Kategorize etmek indirgemeci oluyor.”

REHA-ERDEM-YONETMEN

“Yeni Türk Sineması anlamlı da olsa, o bile karıştı artık, bize (Nuri, Zeki gibi arkadaşlarım) hala yeni diyorlar, bir yandan yepyeni sinemacılar çıkıyor. Kim yeni kim eski karıştı.”

“Sinema okuyan genç arkadaşlarıma da hep şunu söylüyorum; en şahane şey çok fazla film seyredip sinemanın o şahane geçmişini bilip sonra yelkenleri doldurup öyle gitmek.”

“Başarı bir sanat kriteri değil… Mesela burada bir sanatçı var; Anish Kapoor, bence bu yılın en şahane kültürel olayıydı, görmediyseniz mutlaka görün, ne yazık ki fazla yazılıp çizilmedi. Yurtdışındaki arkadaşlarımsa filmlerimden öte bana hep Kapoor’u sordular.

“Ses zaten sinemanın yarısı, kullanmıyor olmak eksiklik. Bundan bir anlam yaratma imkânımız varken, sinemayı sadece basit bir hikâye anlatımına indirgemek sinemanın imkânları açısından küçültücü bir şey. Müzik sanatların en üstü, keşke müzik yapabilseydim de filmle filan çok uğraşmasaydım. Müzik bambaşka, orada akıyor/akmıyor da yok, kodlaması çok daha zor.”

“Filmlerim üzerine anlatılacak, saklı hiçbir şey yok, her şey olduğu ve göründüğü kadar, ben öyle filmleri seviyorum. Açık filmler bunlar, neresinden girerseniz girin, yarısında izlemeyin fark etmez, tamamen açık. Zorluk ise hep belli algılarımızın olmasıyla alakalı. Son filmim Şarkı Söyleyen Kadınlar için de soruldu ‘geyik neyi simgeliyor?’  O geyik sadece bir geyik.”

“Kosmos da o anlamda çok basit; bir tane adam; ister meczup deyin ister demeyin, ‘çalışmak istemiyorum, aşk istiyorum’ diyor; bundan daha basit bir şey yok. O benim kahramanım, keşke öyle olabilseydim. Ne yazık ki hayat bize o imkânı vermiyor. Kosmos biriktirmeyen bir insan, parçaları topluyor ama tutmuyor.”

“Beş Vakit’ten örnek vereyim: Güneş tutulması oldu çekimde, zaten zamanını biliyorduk ama çekilmesi imkânsız bir şeydi bizim için. Hiç beklenmedik bir mevsimde, tam o an bulutlar geldi ve çekilme imkânı oldu, bulutlar filtre yaptı. Anında bütün programı değiştirip tutulmayı çektik ve sonra çekime göre filmi seyredip tutulmayı senaryonun içine soktuk.”

“Aslında zamanla ilgili bir meselem var. Bu dünyanın bize empoze ettiği, fonksiyonel para kazanma zamanını, bütün hayatımızı etkileyen zamanı kastediyorum; kaçamaklarımızı, tembelliklerimizi bile iş saatlerimize göre düzenliyoruz. Doğa ise benim için bu zamanın tam tersini öneriyor; hepimize empoze edilenin dışında yürüdüğümüz bir zamanı.”

“Yeni bir dijital devrin içindeyiz, müthiş bir çağdayız, çok heyecan veriyor aslında bu bana. Bu çağın çocukları artık teknolojiyi protest haliyle yaşıyorlar. Gezi’ye dair en umut verici taraf da buydu bence, isyan meselesinden öte tabii; yeni teknolojinin insanla birleşmesi umudu.”

“Doğa derken hepimiz gidelim kırlara yatalım, şehirleri terk edelim demiyorum, kırları buraya getirelim, burayı kır yapalım.”

“Filmlerin bir kısmına ‘hiç hayattanmış gibi değil’ deniyor. Hâlbuki hayat başka, sinema başka. Sinemadaki kuş, sinemadaki kuş, yani filmin kuşu, öyle bir kuş hayatta yok. O nedenle her şey fantastik, gerçekçi gibi geçinenler daha büyük yalan söylüyor. Sinemada gerçekçiliğin sonu pornografidir.”

“Jin sinemadan çok politik anlamda konuşuldu. Bu 30 yıllık savaşta kaç bin tane hayvan öldü bilemiyoruz. Onu bırakın, birçok yerde iklim değişti, ormanlar yakıldı, dağlar delindi. Savaş sadece hayvanları öldürmedi; bizim terminolojimizi değiştirdi. Bu ülkedeki şiddet hala bu savaşın izlerinden geliyor bence. Binlerce kilometre uzağında da olsa savaş olan bir ülkede evlerde de barış olmuyor.“

“Açıkçası savaş karşıtı filmlerin çoğunun tamamen savaş fetişizmi yapan, içinde silah olan ve lanet de etse silahları özendiren filmler olduğunu düşünüyorum.”

“Jin filminde de en çok onu tartıştık; filmden hoşlanmayan Kürt arkadaşlar haklı olarak ‘bizi niye bir çürük elmayla anlattın?’ diye eleştirdiler. Tabii ki bu bir gerilla belgeseli değil ama gerilla da zaten zaafları olan bir insan.” (4)

….

Fatih Özgüven ise Berlin Bilânçosu adlı yazısında şöyle diyor:

“Uzun uzun filmin güncel politik arka planını söz konusu etmek, filmdeki küçük Kürt kızının ‘dağa çıktığını mı yoksa dağdan indiğini mi’ düşünmek, ‘neden’ diye sormak mümkün. Şöyle ya da böyle, ‘Jin’ Reha Erdem’in vahşi ve esrarengiz bir dünyayla baş başa kalmış küçük kızlar dizisinin günümüz Türkiyesi bağlamındaki en açık sözlü filmi.” (5)

mehmet-arat-sanatlog-yazilari

Bir başka yazısındaysa Erdem’in sinemasıyla ilgili değerlendirmelerden söz ediyor:

“’5 Vakit’ten, ‘Hayat Var’dan acılarla sıçrayıp ‘Kosmos’a ikna olmanın sevinciyle ‘Jin’e bile hoşgörü sayfası açtınız. Erksan’dan bu yana ortalıkta “Böyle bir sinema yok” diye ‘A Ay’ı önemseme gerekliliğinden zaten yorgunsunuz. Arada ‘Korkuyorum Anne’yi sevmiş fakat nereye koyacağınızı bilememişsinizdir. Gerek var mı bu acılara? Var, diyenler şunu diyor: Reha Erdem, birkaç başka yönetmenle birlikte Türkiye’de ‘şahsi sinema’ yapmaya çalışan bir yönetmendir. Yok, diyenler şöyle diyor: Şahsi sinemadan anladığımız kafası karşık hikâye midir?” (6)

….

Reha Erdem’in 1989 yapımı ‘A Ay’ filmi (7), Osman Akyol’un Sanatlog’daki ‘Türk Sinemasında Sanat Filmleri’ yazısında verdiği listede ilk sırada yer almış. (8)

….

Son nokta konduğunda sanat yapıtı yaratıcısından ayrılır, tüm insanlara ulaşabilecek bir yolculuğa çıkar. Zamanın gücüyle sınanır. Jin, özellikle doğa görüntüleri nedeniyle ilgiyle izlediğim bir film oldu. Bir filmle ilgili güncel tartışmalar da çok önemli olmayabilir, politika ve savaş geçicidir, ulaşılan özgürlük ve barış ise kalıcı. Ama takıldığım bir nokta var.

Kadın ölmeli mi?

Bilimde, teknolojide, anlatım ve iletişim olanaklarında yaşanan tüm gelişmelere karşın sanatın yalınlığı en önemli güç olmayı sürdürüyor. Yaşamın karmaşasını, insanların bitmeyen telaşını, gözleri kör kulakları sağır eden büyük gürültüyü bir anda kesiyor. Karşısındakini sessizliğin içine sinmiş yeni anlamlar arayan başka bir dünyayla baş başa bırakıyor.

Jin’de de orman, dağ, toprak, hayvan görüntüleri filmin temel gücünü oluşturuyor. Doğanın sakinliğinin yanında insanın öfkesinin anlamsızlığını sessiz bir tokat gibi vuruyor. Küçücük bir kız içinde bırakıldığı dünyada acımasız vahşilerin arasında ürkek bir kuş gibi usulca yürüyüp uçmaya çalışarak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Her an yok olabilecek bir yaşamın acısını sürekli hissettiriyor. Güncel koşullarda Reha Erdem bu acılı denklemi yeterince inceleyip daha net bir yorumla bakmadığı için eleştirilebilir. Bu eleştiri haklı olsa bile filmin değerini, fırtına dindiğinde yerleşeceği yeri etkilemez.

Yaşam ışık ve umuttur, ölüm karanlık ve umutsuzluk.

Sanatta incecik, küçücük de olsa bir parlaklık, tünelin ucunda bir beyazlık görünmelidir.

Jin ölmeli mi? Ölürse tüm yaşadıkları, katlandığı tüm zorluklar, çektiği acılar boşa mı gitmiş olacak? Tüm güzellikler onunla birlikte toprağa mı gömülecek?

Jin yaşamalı mı? Yaşarsa boş bir umut mu olacak? İçinden çıkamadığı bir çaresizlikten bir başkasına dönecek? Hep çektiği acıların, yitirdiği dostların karanlığına mı katlanmak zorunda olacak? Yoksa güçlenip yeniden doğarak ışığa ulaşabilecek mi?

Jin hem kadın, hem yaşamdır. Jin ölmeli mi? Yaşamalı mı?

reha-erdem-filmleri

….

Zor günler yaşıyoruz. Ölümle savaşmadan yaşam olmaz. Güzelliklere ulaşabilmek için önce ayakta kalmak, sabırlı olmak, sessizce güçlenmek, yaşama dört elle sarılıp onu kucaklayabilmek gerekir.

Kadın yaşamdır. Ona ölüm geçicidir. Ölüme inat canlar verebilir. Yeniden doğar ölümlerde. İçinde beslediği yaşamın özü başka bedenlere geçmeden düşüp toprağa karışırsa büyük bir acı duyar. “Yaşama can katmadan ölmeyin” diye haykırmayı sürdürür.

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

1. Reha Erdem, Jin, http://www.imdb.com/title/tt2670226

2. Reha Erdem, Jin, http://www.beyazperde.com/filmler/film-217364

3. Fadime B. Acıbadem, Jin: Cevapları Sorgulamak,

http://www.bianet.org/bianet/diger/145062-jin-cevaplari-sorgulamak

4. Pınar Çalışkan, Reha Erdem: Jin’den Sonra Konuşmak Zorunda Kaldım,

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/153167-reha-erdem-jin-den-sonra-konusmak-zorunda-kaldim

5. Fatih Özgüven, Berlin Bilançosu,

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fatih_ozguven/berlin_bilancosu-1122254

6. Fatih Özgüven, İsa Bu Adaya Uğramadı,

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fatih_ozguven/isa_bu_adaya_ugramadi-1178704

7. Reha Erdem, A Ay, http://www.imdb.com/title/tt0429489

8. Osman Akyol, Türk Sinemasında Sanat Filmleri, http://www.sanatlog.com/sanat/turk-sinemasinda-sanat-filmleri

Özcan Alper’in “Sonbahar” Filmi Üzerine

SonbaharOkullarda, kolejlerde, üniversitelerde okutulan tarih kitaplarına baktığımızda, bu kitapların konularının İkinci Dünya Savaşı ile bittiğini görürüz. Bütün kitaplar sanki söz birliği etmişçesine her zaman aynı şeyi ‘tekerrür’ eder ne hikmetse. Ezberci eğitim anlayışıyla öğrenciler, Hatay sorunu ve İkinci Dünya Savaşı gibi konular hakkında her daim aynı bilgileri ezberleme gafletine düşürülürler. Bu konuları kim bilmez ki? Peki ya ondan sonrası? Neden? Niçin? Peki, tarih her zaman “Geçmişini bilmeden ilerleyemezsin” düsturuyla başlamaz mı? Tarih o zaman mı bitiyor? Kesinlikle hayır! Sonrasıyla ilgilenmeyen araştırmayan insanlar, tepkisiz, duyarsız ve apolitize edilmiş; sürü psikolojisiyle hareket eden bir robota dönüşmektedir adeta.

Acaba sinema olmasaydı bu konular hakkında ne kadarımız bilgi sahibi olabilirdik? İkinci Dünya Savaşı hakkında şu an en az bilenimizin bile yorum yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum. Kaç defa Normandiya çıkarmasını izledik filmlerde? Kaç defa devletler arası çatışmaları, soykırımı, muharebeleri izledik? Taraflı ya da tarafsız fark etmez; bunun kararını şüphesiz yine seyircinin kendisi verecektir. Acı gerçek şu ki ne olursa olsun, en basit film bile tarih kitaplarımızdan çok daha fazlasını bizlere verecektir. Bunu sinemaya borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Sinemanın, eğlenme ve vakit geçirmekten çok bu konular üzerinde değinen bir bilgi hazinesi, görsel bir kaynak vazifesi gördüğünü; bizi mağaralarımızdan çıkaracak bir araç olduğunu da unutmamalıyız.

Şüphesiz bu topraklar üzerinde İkinci Dünya Savaşı yıllarından sonra çok şey yaşandı ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu sefer gözlerimizi çok yakın bir tarihe çeviriyoruz: 90′lı yıllarda yaşanan öğrenci hareketleri, F tipi cezaevlerine karşı çıkanların açlık grevleri ve sonrasında ülke tarihine kara bir sayfa olarak geçen “19 Aralık 2000” tarihi (Filmimiz de bu tarihe istinaden 19 Aralık 2008 tarihinde gösterime girmiştir). Bu tarihte yapılan ‘’hayata dönüş operasyonu’’ demokratik mücadeleye yapılmış en büyük saldırılardan biri olup bu uğurda birçok insan hayatını kaybetmiştir. Bilindiği üzere F tipi cezaevleri tek bir odadan oluşmaktadır ve mahkûmların kendi aralarında bir araya gelip “düşünmelerini” ve örgütlenmelerini engellemek, onları tecrit etmek ve düşünmeyen bir mekanizmaya dönüştürmek maksadıyla kurulmuşlardır. F tipi cezaevlerine yerleştirilen insanlar aksine “düşünebilen” sanatçılar, üniversite öğrencileri veyahut aydınlardır vesselam! Düşünceyi bir hücreye kapatmak, onu karanlık bir odaya hapsetmek fikrinin; başta değindiğimiz tarih kitaplarındaki kof bilgi ve saçmalıklarla örtüşmesi tesadüf olmasa gerek.

Peki devletin, iktidarın, kurumsallaşmanın istediği şey nedir? Şüphesiz yasalarını harfiyen, tereddütsüz ve hiçbir şekilde karşı çıkmadan yerine getirecek insanlardır. Eğer bu şekilde davranırsanız iyi bir vatandaş olursunuz. Tam tersi davranışlarda bulunursanız kara koyun olmaya mahkûmsunuzdur. Şüphesiz bu kuralları, devleti, iktidarı, yasaları koruyacak insanlar da elzemdir! Platon, “Devlet” isimli eserinde şunu sorar; Quis Custodiet Custotudes? (Peki, bizi koruyuculardan kim koruyacak?)

“Halk devletten korkmamalı, devlet halktan korkmalı.” (V For Vendetta)

Sanırım bu konuda yapılmış en iyi filmlerden biri Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971) adlı eseridir. Filmdeki anti-kahramanımız Alex’i hatırlayalım. Kendisi işlediği suçlar yüzünden hapishaneye atılmış ve orada üzerinde uygulanacak deneylere gönüllü olarak, işlediği suçların cezasını çekmeyi kabul etmiştir. Tam da burada kurtulduğunu ve özgürleştiğini sanan kahramanımız, bir anda beyni yıkanmış, tüm insanlığı elinden alınmış, deyim yerindeyse mekanikleşmiş bir et parçasına dönüşmüş, sistemin vidası haline gelmiş olarak bulur kendini. Şüphesiz bir insana yapılabilecek en büyük mezalimlerden biridir bu. Filmde fiziksel şiddet uygulanmaz ancak uygulanan ruhsal şiddetin ölçüsü yoktur. Bu film ve Sonbahar filmi arasında bu türden bir bağ bulmak mümkündür.

A Clokwork Orange

“Mekanikleşiyorum; o halde varım.”

Şüphesiz bu konular hakkında sayfalar dolusu düşünceler aktarılabilir, tartışılabilir. Ancak bu sefer dikkatleri son dönemde yapılmış en iyi Türk filmlerinden biri olan “Sonbahar”a çekmek istiyorum. Bu son dönem Türk sineması konusunda karamsar düşüncelere sahip olsam da özellikle 2000 ve sonrasında kabuk değiştirdiğini düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz ve ismini anamadığım birçok değerli yönetmen, bu sinemanın lokomotifi olarak birbirinden değerli eserler vermektedir. “Yeni Akım Türk Sineması”ndan bahsetmenin de zamanı geldi sanırım. Açıkçası sinemayı bu şekilde etiketlemek hoşuma gitmese de, bir süre bu kavramı kullanmak durumundayım.

Özcan Alper, 1975 Artvin/Hopa doğumludur. Trabzon Lisesi’nden mezun olduktan sonra, önce 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nde, 1996 yılında ise İstanbul Üniversitesi Tarih bölümü’nde okumuştur. Alper, sinema okumayan ancak sinemaya sevdalı yönetmenlerden. İstanbul’da sinema kurslarına katılmış ve birçok yönetmenin filminde asistanlık yapmıştır. Bu yönetmenlerin arasında Yeşim Ustaoğlu da yer almaktadır. Yönetmenin “Momi” adlı bir kısa filmi, “Tokai City’de Melankoli ve Rapsodi” ve “Bir Bilim Adamıyla Zaman Enleminde Yolculuk” adlı belgeselleri bulunmaktadır.

Sonbahar; yönetmeni Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen, büyük bir olgunlukla adeta sabırla nakış gibi işlenmiştir. Yakın bir zamanda ismini sık sık duyacağımız yönetmen, günümüzde artık pek az kullanılan “storyboard” tekniğiyle çalışmıştır. Yönetmenin bu filmi üzerine ne kadar titrediğini gösterir.

Özcan Alper

Sinema tarihine baktığımızda, mevsim adlarının birçok filmde metafor olarak kullanıldığını görmekteyiz. Her ne kadar akıllara ilk gelen Güney Koreli yönetmen Kim Ki Duk’un “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve Yine İlkbahar” adlı filmi olsa da, ondan çok önce sinemada minimalist yaklaşımın öncüsü sayılan Yasujiro Ozu’nun son dönem filmlerinden Banshun (Geç Gelen Bahar, 1949), Bakushu (Yaz Başlangıcı, 1951), ve Akibiyori (Güz Sonu, 1960) filmlerini bu çerçeve içerisinde ele alabiliriz. Varoluşun başından beri doğa ve insan iç içe olmuştur. Bu nedenle insanoğlu her ne kadar doğa ile çatışsa da, aslında doğanın bir parçasıdır. Bunun sonucu olarak doğadaki birçok değişim insanın ruh halini etkilemektedir. Beyazperde bu doğa-insan etkileşimini sık sık dillendirmiştir.

Filmimiz, 22.12.2000 tarihinde devlet kamerasıyla çekilen sahneyle, mahkûmların açlık grevi sırasında kendilerine seslenen soğuk bir ses ile başlar. Bu sesin ilk cümlesi “insan hayatı en değerli varlıktır”, son cümlesi ise “hayat her şeye rağmen güzeldir”. Ancak yapılan uygulamayı düşündüğümüzde bunun ne kadar ironik ve insanlık dışı olduğunu görebiliriz.

“Hayat her şeye rağmen güzel değilmiş.”

Bu açlık grevi sonrasında hastaneye yatan Yusuf (Onur Saylak) ile tanıştırılırız. Yusuf, 90’lı yıllarda öğrenci hareketine katılmıştır ancak hapse atılış nedenini asla öğrenemeyiz. Yönetmen bu filmi çekmeden önce konuyla ilgili olarak birçok araştırma yapmış ve birçok mahkûmla görüşmüştür- ki bazıları en yakın arkadaşımdı diyor Alper. Bu arkadaşlarından bazılarının, sadece pankart açmak yüzünden 11 yıl yattığının altını çiziyor. Konumuz bu şekilde mecrasında akarken, bir doktorun yanına getirilen Yusuf, doktorun direktiflerine karşılık nefes alıp vermekte oldukça zorlanmaktadır. Aynı şekilde onun iç çatışmasını ve ölüme yaklaştığını, dışarıdaki karganın sesinden anlarız. Kuşlar her daim özgürlüğün timsali olsalar da bu sefer kullanılan kuşun karga olmasından mütevellit, anlarız ki Yusuf özgürlüğüne kavuşacaktır ama yine aynı şekilde ölüme de kavuşacaktır. Fazla ömrü kalmadığını öğrenen Yusuf, özgür bırakılır ve memleketi olan Artvin/Hopa’ya geri döner 10 yıl sonra.

Sonbahar

Yine ezberci eğitim anlayışıyla aklımıza kazınan bir bilgi de, Doğu Karadeniz’in her daim bol yağış alması, dağlarının kıyıya paralel uzanmasıdır. Yusuf’un memleketi tam da bu bilgiyle örtüşmektedir zaten. Kendisi yağan yağmur gibi memleketine yağmış, sevgili yuvasına kavuşmuştur. Annesini pencereden bakarken görür. Her an oğlu çıkıp gelecekmiş bir beklenti içerisinde, hüzünlü bir bekleyiştir annesininki. Yusuf yıllar sonra annesine kavuşmuştur, ancak babası kendisi hapisteyken vefat etmiştir. Anne oğul tek başlarına yaşamlarına devam ederler. Annesi, sanki oğlu her daim yaşayacakmış gibi; onun mürüvvetini görmek, onun mutlu olmasını rahat etmesini sağlamak için çabalar. Bunca yıl aradan sonra, hele ki siyasi bir suçtan mahkûm olan insanlara en yakın akrabaları tarafından sırt çevrildiğini düşünürsek- ki 12 Eylül 1980 ve sonrası böyle durumlar yaşanmıştır- böylesine bir fedakârlık anne-oğul arasındaki büyük bir yakınlığı işaret etmektedir. Alexander Sokurov’un, 1998 yapımı Mat i syn (Ana ve Oğlu) filmi de aynı minvalde seyretmektedir (Özcan Alper de böyle bir etkilenme olabileceğini ifade etmektedir). Filmimiz Yusuf’un dış dünyaya adapte oluşunu/olamayışını, çevresi ile olan ilişkilerini ele almaktadır. Oldboy’un ana karakteri Oh Dae Su’nun, 15 yıl aradan sonra kavuştuğu dış dünya için söyledikleri aynı zamanda Yusuf içinde geçerlidir.

“Hayat daha büyük bir hapishaneymiş.” (Oldboy)

Yusuf’un dış yaşama alışması kolay değildir; zira geceleri kâbus gördüğünden evin içinde uyuyamamakta, sürekli bahçedeki divanda yatmaktadır. Yusuf çarşıya, eski arkadaşı Mikail’in (Serkan Keskin) yanına iner. Yolda karşılaştığı birkaç kişinin kendisini çağırması üzerine birlikte minibüs beklerler. Ancak kendi aralarında turizm konusunda sohbet ederken Yusuf’un gözü bir solucana takılır. On yıl geçmesine karşın hiçbir şey değişmemiştir ya da her şey çok yavaş ilerlemektedir. Yusuf minibüsü beklemek yerine yürümeye başlar. Sanki gördüğü kişiler on yıl boyunca aynı yerde aynı minibüs beklemektedirler.

Sonbahar görüntüleri ve ruhsal tahliller bir Dostoyevski romanını andırmaktadır. Hopa küçük bir Petersburg gibidir sanki. Yusuf bir Raskolnikov yalnızlığıyla çevrelenmiştir. Dostoyevski “Suç ve Ceza” romanında kahramanı Raskolnikov’a, insanların ikiye ayrıldığını ve birinci grubun sadece kendi türünün çoğalmasından başka bir işe yaramadığını, adeta bir asalak gibi yaşadığını; diğer grubun ise insanoğlunun gelişimine katkıda bulunduğunu, insanlığı yücelttiğini ve bu insanlar uğruna öldürmenin meşru kılınabileceğini söyletir. Filmde tam da bunu görürüz; tabii “öldürmenin veya cinayet işlemenin” meşru kılınması kitapta zaten fazlasıyla irdelenmektedir ve filmimiz ancak bu noktada kitaptan ayrılmaktadır. Yusuf, sosyalizme gönül vermiş ve bu konudaki inancını asla yitirmemiş bir kıvılcımdır. Sosyalizm aynı zamanda kendisinin temel var oluş sebebidir de. Tıpkı Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibi. İlk gruba dahil olan insanlar işte o minibüs bekleyen insanlardır. En yakın arkadaşı Mikail’in aynı şekilde bunlardan hiçbir farkı yoktur. Yıllar önce canını vermekten çekinmeyeceği eşine karşı, artık hiçbir şekilde sevgi duymayan Mikail, yıllar içinde içindeki ateşi sönen, salt üremek ve neslinin devamını sağlamaktan öteye gitmeyen bir yaşam tarzı benimsemiştir. İşte Yusuf’un bu kısacık yaşamı diğer insanların yaşamından daha anlamlı ve daha derinlikli gelir bize. Diğer insanlar yukarıda değindiğimiz gibi “mekanikleşmiş”lerdir. Tam da sistemin olmasını istediği gibi…

Yusuf çarşıda bir kitapçıya gider ve orada, Gürcistan’dan kaçıp yaşamını hayat kadını olarak sürdüren Eka (Megi Kobaledze) ile göz göze gelir. Yusuf’un ruh hali, seyrettiği dingin Karadeniz suları gibidir sanki. Ancak bu ruh hali yakında içinde kopacak fırtınaların da habercisidir. Çünkü Eka kitapçıdan çıktıktan sonra kitapçının “Bunların orospuları bile kültürlü” sözüne anlamlı bir bakış fırlatmıştır. Bu şekilde seyirci karakterin değişen ruh halini Karadeniz dalgaların gibi izleyebilecektir.

Sonbahar

Yusuf zamanını tavan arasında bulduğu tulumu tamir ederek geçirir. Bir akşam Mikail’in kendisini arayıp kafaları çekmek için çağırmasıyla şehre iner. Gittikleri meyhanede Eka’yla karşılaşır yeniden. Eka’nın kaderi de aslında Yusuf’unkinden farksızdır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kızını Gürcistan’da bırakıp Hopa’da hayat kadınlığı yapan Eka, aslında ülkesindeki baskıdan kaçmıştır. Temelde iki karakterin de en büyük ortak noktası “sosyalizm”dir. Ancak Yusuf, otelde kendisini zorlayan Eka’ya “benim istediğim bu değil” cevabını verir ve onunla yatmaz. Yusuf’un istediği şey, davasına duyduğu tutku gibi bir aşk, saflık, masumiyet ve en önemlisi umuttur. İki karakter zamanla birbirine yakınlaşır, âşık olurlar. Yusuf’un yaşama olan inancı ve var oluş nedeni, böylece yeniden şekillenir.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanına döndüğümüzde, orada da aynı formüllerle karşılaşmak mümkündür. Bana göre filmin bu romanla göbek bağı bununla sınırlı değildir, romanın adeta bir usta tarafından yeniden şekillendirilip can verilmesidir. Romanda Raskolnikov karakteri aynı şekilde bir hayat kadınına aşık olur. Ancak aşık olduğu hayat kadını diğer insanlardan farklıdır. Raskolnikov buna inanmaktadır, çünkü yaptığı iş basit bir iş değildir. Bir anlamda toplumun baskısını sırtında kırbaç gibi hisseden sevdiği hayat kadını, bu işi zevk için değil ailesini geçindirmek için yapmaktadır. Bu da onu yukarda bahsettiğimiz birinci grubun dışına itmektedir.

Filmin geçtiği mekânın kozmopolit yapısı ve konuşulan diller bir çeşitlilik sergiler; tıpkı Karadeniz doğasında bin bir türlü yeşilin bir arada kaynaşması gibi. Filmde Türkçe, Hemşince, Gürcüce gibi dillere ve bu dilleri konuşan insanlara rastlamak mümkün. Tesadüf müdür bilinmez filmin oyuncu ve teknik ekibi de aynı kozmopolit yapıya sahip; filmin yapımcısı Serkan Acar Artvin/Ardanuçlu ve Gürcü kökenli, yönetmen Özcan Alper Hemşinli, sanat yönetmeni Canan Çayır ve görüntü yönetmeni Feza Çaldıran Türk, yapım amiri Gökhan Evecen Hatay/Samandağlı ve Arap kökenli, filmin ses kurgusunu yapan ve İranlı yönetmen Mohsen Makhbalf ile çalışan baba oğul Muhammed ve Ebrahim Mokhtary Pers, filmin makyaj ekibi Gürcü, aynı şekilde Eka’yı oynayan Megi Kobaledze de Gürcü asıllı…

"Sonbahar" Ekibi

Annesini, babasının mezarını temizlerken izleyen Yusuf’a kargalar çatlak sesleriyle her daim ölümün yaklaştığını hatırlatır. Ancak yine de annesi kargaları kovar, oğlunun her daim yaşayacağını umut eder. Yusuf asla kurtulamaz bu ölüm duygusundan; kargalar kovulur ancak kargaların yerini bu sefer bir köylünün cenazesi alır. Dayanamaz Yusuf gitmez mezarlığa. Açıkçası filmin fonu bir ağıt gibi dursa da (Filmin ilk ismi Sonbahar Ağıtı idi), bana göre ölüme yazılmış en güzel methiyedir Yusuf’un yaşamı.

Mevsim değişmiştir. Sonbahar bitmiş artık kışa girilmiştir, Yusuf ömrünün son demlerini yaşarken içindeki ruhsal değişimin boyutunu, Karadeniz’in gittikçe hırçınlaşan dalgalarından anlarız. Buna ayrıca filmde etiketlenen saat sesi de eklenince, yolculuk başlamış gibidir. Birbirlerine aşık olan Yusuf ve Eka yatakta cenin pozisyonunda yatarken, onları en saf ve en masum halde izleriz. Eka için memleketi Gürcistan’a dönme vakti gelir. Yusuf’a “Sen en güzel yıllarını sosyalizm için mi verdin?” diye sorar, Yusuf sessiz kalır. Bu sessizlik Eka için de bazı şeyleri düşünme zamanıdır. Baskıdan kaçtığı Gürcistan’a dönmek için hayat kadınlığını bırakır. Böylesine bir insana aşık olarak, onun içinde gördüğü tutkunun kendi içinde de filizlenmesine neden olacaktır. Yusuf da pasaport çıkarıp Eka’yla birlikte Gürcistan’a giderek, aynı şekilde bu aşka karşılık vermek ister. İkisi de uzun bir yolculuğu hayal eder. Ancak ölüm düşüncesi bir zaman sonra onu bundan vazgeçirir.

Eka yalnız başına Gürcistan’ın yolunu tutarken, Yusuf yaşamın hırçın dalgalarına karşı yürür. Eka üstünde kızıl renk bir paltoyla giderken, Yusuf kızıl bayrağa sarılı tabutuyla gider ölüme. Eka’yı senfonik bir yalnızlık uğurlarken, Yusuf’u uğurlayan tavan arasında tamir etmeye çalıştığı ve sonunda artık bütün nefesiyle çalabildiği tulumdur.

Sonbahar

Filmin birkaç ayrıntısından daha bahsetmek istiyorum. Yusuf’un yaşlılar ile birlikte minibüs beklediği ve vazgeçip yürümeye başladığı sahnede, gelen minibüsün rengi kırmızıdır. Aynı şekilde Mikail’in de arabasının rengi kırmızıdır. Yusuf bu arabalara binmiştir ve aslında Yusuf’un ruhsal ölümü çok önceden gerçekleşmiştir. Çünkü filmin sonunda son kez kızıl renkli bayrağa sarılmış bir araca biner: Tabuta. Aynı şekilde Eka da kırmızı elbisesi ile Gürcistan’a gider. Ancak onun bindiği minibüsün rengi beyazdır. Bu da yaptığı malum işi bıraktıktan sonraki saflığı ve geri kalan yaşamındaki masumiyeti ifade ediyor sanırım.

Sonbahar

Filmin müziklerine değinmeden geçmemeli; naif doğal güzellikler ve yalnızlıkla örtüşen filmin müzikleri ayrıca “21. Premiers Plans d’Angers” En İyi Müzik ödülünü almıştır.

Son olarak bahsetmek istediğim, filmdeki dramatik gücü yükselten son plan/sekanstır. Bunu yapan pek fazla yönetmen olmasa gerek; şöyle bir gözden geçirdiğimde en layıkıyla yapan Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos geliyor aklıma. Özellikle plan-sekans içerisindeki farklı zamanları kesmelere gitmeden yapan Alper, bu sahnede şimdiki zamanda yaşayan Yusuf’u tulum çalarken hiçbir noktalama işaretine başvurmadan, hafif kaydırmayla pencere önüne gelen kameradan dış mekânı çeker. Dış mekânda ise Yusuf’u son yolculuğuna uğurlayan bir kalabalık vardır. Bir söyleşisinde Yunan yönetmenin sinemasının gücünden ve etkilerinden söz etmiştir. Bu yönetmenin yakın Yunan tarihini nasıl mitolojik denklemlerle süsleyip verdiğini anlatmaya gerek yok. Ancak şu bir gerçek ki, artık ülkemizin yakın tarihini Özcan Alper’in kadrajından yansıyan görüntülerde bulacağız.

“Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”

Not: Bu yazıya katkılarından dolayı filmin yapım amiri Gökhan Evecen’e teşekkürler. Kendisiyle en yakın zamanda bir söyleşi gerçekleştireceğimizi haber verir, film ile ilgili soruları olan okurlarımız ve yazarlarımız varsa, sorularını iletişim bölümünden sorabilecelerini hatırlatırım.

Yazan: Kusagami