Istampitta

22 Kasım 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Müzik, Manşet, Müzik, Sanat

Herşey, 90′lı yıllarda TV’de yayınlanan Türkiye Güzellik Yarışması’nda işittiğim bir müzikle başladı. Ne garip değil mi? Çok değişik, aksak bir ritmi vardı ve basit ezgisi durmadan tekrarlıyordu. Neden o kadar dikkatimi çektiğini bilmiyorum, zaten hiçbir yerde bulamayınca müziği de unuttum. Sonra (ne şans ki) 1996 (sanırım) yılında “Dead Can Dance” adlı egzantrik topluluk Türkiye’de bir konser verdi. Çok geç de olsa tanıştığım müzik grubunun albümlerini yavaş yavaş edindim ve bir sürprizle karşılaştım. Üflemeli bir çalgıya eşlik eden davullarla sirküler halde ilerleyen ezgi oydu işte! Yıllar sonra nihayet adını öğreneceğim için heyecanla kartoneti okudum: Saltarello. Ortaçağ Avrupa’sı kültür ve sanatına duyduğum ilgi nedeniyle kolaylıkla benimsediğim istampitta ile ilk tanışmam böyle oldu. Nereden nasıl informasyon alacağınız bazen belli olmuyor işte.

İlk önce belirtmem gereken bir durum var, istampitta dans mı yoksa müzik için kullanılan bir terminoloji mi kimse tam olarak bilmiyor. Yazılı bir kültür ürünü olmadığı için aslında dansın adı olabilir. Her tekrardan sonra gelen ve ritmi bozan bir vuruşun olması, dansçıların ayak değiştirmesi için konmuş bir kurtarma vuruşu olabilir deniyor. Bu ek vurgu, özellikle enstrümantal yorumlarda müzisyenlerin dikkatini çeken bir durummuş. Bu konuda yapılmış bir çok araştırma var. Çoğunluğu kelimenin kökenine odaklanmış. Bölgelere göre değişik adlar alan bu müzik Estampie (Fransa), Estampida (Oksitanya), Istampitta/ istanpitta veya stampida (İtalya) olarak biliniyor.

Estampie

Burada bir ara vermek istiyorum. Biraz önce bahsettiğim Oksitanya denen bölge Fransa’nın güneyi, İtalya ve Monako’nun bir kısmı ile İspanya’nın kuzeyini içine alan bir bölge, Katalan bölgesi ve Provens ile akraba. Oksitanca (Langue d’oc= kendi dilimiz), aynı adlı bölgenin Roman kökenli lisanı.

Occitania

Oksitanya’nın Avrupa kültüründeki yeri çok büyük; çünkü müziğin kökenlerinin dayandığı “çalgıcı ozan” (trobadur) geleneğinin başladığı yer burası (11. yy). Üç büyük din mensuplarının beraber yaşadığı, geleneklerini paylaştıkları bir bölgenin sanat namına mihenk taşı vazifesi görmemesi imkansız zaten. “Da Vinci Şifresi”nin başlattığı yoldan ilerlendiğinde görüyoruz ki Oksitanlar gnostik yapıdaki dinleri sebebiyle tarihte çokça eziyet görmüşler. Oksitan kültürünü ve Langue d’oc’u daha iyi anlayabilmeniz için bir roman önereceğim: Labirent (Labyrinth); Kate Mosse/ Altın Kitaplar 2006. Siz de benim gibi, sıkıcı tarih kitapları okumaktan hoşlanmıyorsanız, heyecanlı bir olay örgüsünün arasına sıkıştırılmış bir tür “kolaylaştırılmış tarih” vaad eden bu kitap hoşunuza gidecektir. Özellikle Oksitanya’nın hibrid kültür dokusunu çok iyi yansıtıyor bu kitap. Ayrıca konuyla ilgili, her zaman her yerde önereceğim bir kitap daha var. Öğrendiğim kadarıyla yazarın kendisi için de benim için olduğu kadar önemli değişikliklere neden olmuş bu kısa tarih kitabının adı: Gülün Öteki Adı. Mine G. Saulnier’in (şimdiki soyadı Kırıkkanat) yazdığı 1989 yılında önce Cep kitapları sonra Mitos yayınlarından çıkan bir araştırma kitabıdır bu.

Estampie dans

Nerede kalmıştık? Kelimenin kökenindeydik…

Estampie adının “vurgu, baskı” kökünden geldiği düşünülüyor. Dans sırasında icracıların ayaklarını yere vurup üzerinde sekerek gerçekleştirdiği figürlerden feyz alınması akla yatkın geliyor. “Stamp” kelimesinin İngilizce’de de “pul” veya “damga” anlamına geldiğini hatırlatırım. Müziği dinlerken de bu baskı ve vurguyu hissedip ayağınızı yere vurarak eşlik edebiliyorsunuz.

Fransa 13. yy Troubadour

Müziğin formu aslında çok basit ama anlatması zor. Ben müzikolog olmadığım için anlamakta zorlanmıştım itiraf ediyorum. Temel olarak kalıbın “verse” ve “nakarat”lardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Verse (point, punctus, pars da denen bu bölüm Türkçe’ye mısra diye çevrilebilir) dediğimiz bölüm genelde solo enstrüman içindir. Hemen ardından gelen nakarat (refrain) bölümü birden çok çalgıyla çalınabilir. Nakarat bölümü açık veya kapalı olarak ikiye ayrılıyor. Nakaratın açık bırakılması (yani ezginin havada bırakılması diyelim), hemen ardından mısra (verse) tekrarının geleceğini belirtiyor. Parça tekrarlandıktan sonraki ikinci nakarat haliyle kapalı oluyor (yani havada kalmıyor, insanda final hissi uyandırıyor).

Kibar bay ve bayanlar

Şöyle anlatabiliriz:

1* Verse 1- açık nakarat (ouvert)

Verse 1- kapalı nakarat (clos)

Verse 2- açık nakarat

Verse 2- kapalı nakarat….gibi çoğaltılabilir

2* Verse 1- açık nakarat

Verse 1- kapalı nakarat

Verse 2- açık nakarat

Verse 2- kapalı nakarat….gibi çoğaltılabilir

müzik grubu

İşte bu kalıba uymak koşuluyla istediğiniz doğaçlamayı yapabilir, kendinize göre yorum oluşturabilirsiniz; özellikle de verse (mısra) bölümünde.

Dinlediğim bu müziği merak eden bazı arkadaşlarımdan şöyle sorular gelmekte: “Peki ama bu şarkının o çağlarda nasıl icra edildiği biliniyor mu? Bu kayıtlar Ortaçağ veya Rönesans dönemindeki orijinal kayıtlar mı?”. Maalesef hepsine olumsuz cevaplar veriyorum. Çünkü eski notalama sistemi o kadar ilkel ve belirsiz ki; günümüzde bir estampienin nasıl çalınacağı, ritmi, kullanılan enstrümanın ne olduğu gibi sorulara cevap vermiyor. Orijinal yorumuna sadık kalmaya çalışan müzikologlar o dönemden kalma bazı yazılı eserleri inceliyorlar ve müzisyenin elinde hangi çalgının tasvir edildiğini öğrenmeye çalışıyorlar (“Leys d’Amors” adlı poetik eserde şöyle ifadeler geçiyor: “Kemancı, şanson ve estampie çalar…” veya “Viol çalan minstrelin (ozanın) yeni bir estampiesi vardı”). Dönemin antik enstrümanları belirlenerek seçenekler daraltılıyor. Kesinlik kazanmış enstrümanların başında viol (yaylıların atası) var fakat ritm çalgısı konusunda hala bir belirsizlik mevcut. İşte burada devreye müzisyenin yaratıcılığı giriyor. Kimse kimseye “Olur mu, bu eser böyle çalınır mı?” diyemeyeceği için sınırsız bir özgürlük alanına sahip olan müzisyenler hem doğaçlama yeteneklerini ortaya döküyorlar hem de istampittanın felsefesinin hakkını veriyorlar. Bu süreçte etnik enstrümanlarla doyasıya dostluk, eşitlik ve özgürlüğü birleştiren çalgıcılar gittikçe (aynı felsefe ve fikre sahip) jazz veya gazel motiflerine ulaşıyorlar. Sanat da böyle kültürleri birleştirmez mi zaten?

“Estampie, punctilere ayrılmış kompleks bir melodik yapıya sahip, sözsüz bir müzikal kompozisyondur. Zorlayıcı olması sebebiyle hem çalgıcıyı hem de dinleyiciyi içine alır; çoğunlukla da zenginleri kötü düşüncelerinden arındırır.”

Parisli Jean de Grouchy (Johannes de Grocheo) (1255-1320)

Bu müzikoloğun tariflediği punctal şema halen geçerliliğini koruyor. Grocheo ayrıca, Estampieye çok benzeyen ve aynı yapıya sahip “Ductia” adlı Ortaçağ dans müziği ile farkını da ortaya koyuyor; Ductia dört veya daha az punctadan oluşmaktadır. Diğer yönden estampie ile benzerdir.

Raimbaut de Vaqueiras

Bu formun bilinen ilk örneği ve en ünlüsü; “Kalenda Maya” (Maya takvimi değil, Mart ayı demek!), iki Fransız jonglörün gösterileri sırasında violla çaldığı bir estampienin üzerine trobadur Raimbaut de Vaqueiras (1150 veya 1180-1207) tarafından yazılan sözlerle oluşturulmuş. Jean de Grouchy’nin kuralları burada biraz geçerliliğini yitiriyor. Çünkü Kalenda Maya sadece 3 punctadan oluşmakla beraber vokal de içeriyor. Ortaçağda müzik formları betimlemelerinin ne kadar muğlak ve birbiri içine geçmiş olduğunun altını çizmek istiyorum.

troubadour

Sözü geçmişken; Raimbaut de Vaqueiras, ömrünün çoğunu İtalya saraylarında geçiren Provens kökenli bir trobadur. Daha sonra şövalye oluyor ve 4. Haçlı Seferine dahi katılıyor; 1204′te İstanbul’u ele geçirmek için ön saflarda savaşıyor. Şövalyelik ve trobadurluk kafamızda eşleştiremeyeceğimiz iki unsur; ama Ortaçağ pek de bize aktarıldığı gibi değil galiba. Yine karşıklığa yer vermemek için ekleyeyim; trobadur gibi minstrel de halk ozanı ya da çalgılı ozan demek. Jonglör, günümüzde sadece hokkabaz olarak bilinse de Ortaçağ’da sazlı ozan anlamına gelmekteydi. Bunlar müzikli gösteriler yaparlardı.

Troubadour

Kalenda Maya dışında sözü edilmesi gereken başka bir istampitta belgesi daha var. Aşağı yukarı 1907 yılında bir keşif gerçekleştiriliyor. Müzikolog Pierre Aubry “Les Plus Anciens Textes de Musique Instrumentale au Moyen Age (Ortaçağ’dan günümüze kalmış ilk çalgı müzikleri)” başlıklı çalışmasında bu keşfinden bahsediyor: daha çok Chansonnier du Roi (Kraliyet şarkıları) olarak bilinen “Le Manuscrit du Roi (1270-1320)” (mss. Français 844, Bibliothéque Nationale). Bu el yazması “Lamento di Tristano”, “La Manfredina”, “Salterello”, “Isabella”, “Tre Fontane” alt başlıklı birkaç Istanpitta içeriyordu.

Bu elyazması kendisiyle beraber birkaç soru da getirdi. İlk olarak kulakta kolay kalan, hatırlanması zor olmayan bu ezgiler neden yazılı hale getirilmişti? Çünkü muhtemelen daha zor formlar içeren müzikler kulaktan kulağa aktarılarak günümüze dek bozulmadan ulaşabilmiştir. İkinci olarak, başlığında “kraliyet” sözü geçtiğine göre, bu müzikler hayli ciddi olmalıydılar. Gariptir, Ortaçağ’da müzisyenler, saraylarda askerlerden bile daha üst seviyedeydiler. Bunun için soylu ünvanlar almaları şaşırtıcı olmayacaktır. Zaten bu yazmaya böyle bir ad verilmesinin sebebi Navarre kralı IV. Thibaut’nun eserlerine önemli bir yer vermesidir.

saz

IV. Thibaut (1201-1253) Champagne ve Brie kontu, Navarre kralı; ilginçtir bilinen ilk trobadur olan IX. William d’Aquitain’nin soyundan gelmektedir. 13. yy’ın ilk yarısının bilinen en ünlü kompozitörüdür. Aynı zamanda 1239 yılında gerçekleştirilen başarısız olmuş Haçlı Seferi’nin de lideri olan bu ilginç kişiliğin eserleri, ölümünden yıllarca sonra bile Avrupa’da ağızdan ağıza geçmekteymiş. Ortaçağ’a dönüyoruz diye korkmamak lazım; sanata verilen değere bakar mısınız? Bakanlarımızın yüzyıllarca değer verilecek müzikler bestelediğini ya da üzerine tükürülmeyecek heykeller yaptıklarını düşünsenize!

Thibaut IV of Champagne

Şimdi yukarıda sözünü ettiğim istampitta (estampie) eserlerini toplu olarak sunacağım sizlere (bir yayın devrimi yaşıyoruz!). İlk şarkı bu türle tanışmamı sağlayan Saltarello. Hemen akabinde Kalenda Maya geliyor. Estampienin verse ve nakarat şablonunu daha iyi anlayabilmeniz için üçüncü sıraya Ghaetta koydum. Burada tek çalgı ve çok çalgılı tekrarlar aynen yukarıda anlattığım gibi ilerliyor.

Yedinci sıradaki Tre Fontane yorumuna, ezginin etnik çalgılarla gerçekleştirilmiş bir jazz versiyonu diyebiliriz. “Quinton (5 telli keman)” ile gerçekleştirilmiş emprovize bir introdan sonra 02:06′dan itibaren asıl ezgimiz başlıyor.

Ortaçağ dans müziği olan estampie, saltarello ve ductia birbirine benzer kalıplara sahip. Onun için en sona bir ductia örneği koydum.

(Aşağıya eklediğimiz müzik yapıtlarını sağ tıklayıp hedefi farklı kaydet’e basarak bilgisayarınıza yükleyip dinleyebilirsiniz.)

1- Istampitta: Saltarello (Jordi Savall/ Orient-Occident)

Istampitta- Saltarello

2- Kalenda Maya (Jordi Savall/ Estampies & Danses Royales)

Kalenda Maya

3- Istampitta Ghaetta (Estampie, Müncher Ensemble für frühre Musik)

4- Istampitta: Lamento di Tristano (Jordi Savall/ Orient-Occident)

Istampitta - Lamento di Tristano

5- Istampitta: La Manfredina (Jordi Savall/ Orient-Occident)

Istampitta - La Manfredina

6- Istampitta Isabella (Estampie, Müncher Ensemble für frühre Musik)

7- Istanpitta Tre Fontane (Henri Agnel/ Istanpitta: Dances florentines du Trecento)

Istanpitta Tre Fontana

8- Ductia/ Alfonso X el Sabio (1221-1284) (Jordi Savall/ Orient-Occident)

Ductia

Tarih süresince yürüdüğümüz bu uzun yolda, bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken diğer yandan kendimizi mahkum edeceğimiz bir sürü oyuncak yarattık. Sınırları belirlenmiş bir yerde yaşıyoruz, başımızı ona göre eğdiğimiz bir inancımız var; soyadımız ve vatandaşlık numaramız sayesinde kolaylıkla bulunabiliyoruz; hepimiz bir şeye “ait”iz. Bu arada, kimimiz geçim derdinde, kimimiz apartman dairesinin iyi ısınmadığından şikayetçi; kimiyse politikacılardan nefret ediyor. ATM makinaları herşeyi bizden daha çok biliyor. Eğer hesap işlemleriyle ilgili yenilikleri öğrenmek istiyorsanız telefonunuzun 3 nolu tuşuna basıyorsunuz. Ekmek aslanın ağzında ve ona erişmek için artık kas gücü değil, süslü kıyafetler ve süslü düşünceler gerekiyor. Yüzünüzde bir maske olmazsa ve o maske yokmuş gibi davranamazsanız belli bir yere gelemezsiniz. Birçok yerde imzanız olmalı ve kartvizitiniz de. Eğer oyunu kurallarına göre oynamazsanız para kazanamazsınız. Para kazanamazsanız aç kalırsınız. Ve aç kalanlar çoğunluk içinde kaybolan niteliksiz kişilerdir. Bize sunulan her objeye de bu gözle bakıyoruz. Kategorize edemediğimiz, bize benzer maskeler takmayan unsurları değerlendirme dışı bırakıyoruz. Herşeyi bir kenara bırakıp, kentli insan bunalımından kaçarak cahiliye döneminin özgür mutluluğunu tatmak için şu ezgilere bir kulak verin. Bırakın bu “dinsiz, milliyetsiz ve yurtsuz” müzik içinize aksın.

Yazan: Wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

Kaynaklar:

http://www.videoplayer.hu/videos/play/280335

Pierre Aubry: Estampies et Danses Royales (1906)

Harvard Dictionary of Music (Second Edition, Revised and Enlarged)/ Willi Apel. Sf: 297-298

Answers.com/topic/estampie

Wikipedia: Estampie

Early Music History: Vol 17. Studies in Medieval and Early Modern Music/ Iain Fenlon

http://www.trobar.org/troubadours/raimbaut_de_vaqueiras/raimbaut_de_vaqueiras_15.php

Tanrı, Yaşam ve Ölüm Sarmalında: Yedinci Mühür

17 Mayıs 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

“İşte burada bu gerçeğe ulaştım nihayet…
Belki de en güzel yıllarım geride kaldı.
Bir mutluluk olasılığının varolduğu yıllardı.
Ama artık geri gelmelerini istemem.” Samuel Beckett

det sjunde insegletDet sjunde inseglet (1957, Yedinci Mühür), metafizik dayanaklarını yitiren 20. yüzyıl insanının manevi karmaşasını irdeleyen bir filmdir. Her ne kadar zaman olarak Ortaçağ seçilmiş olsa da -ki postmodern toplum için uygun görülen tanımlamalardan biri de “Ortaçağ”dır- durum böyledir. Şövalye Antonius Block’un (Max von Sydow) Tanrı’yı sorgulaması, akla Alman düşünür Friedrich Nietzsche’yi ve onun Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı başyapıtındaki fikirleri getiriyor tabiatıyla.

Bilgi ve inanç sorunsalı üzerinden, “bireysel kurtuluş” ve “toplumsal arınma” temaları Yedinci Mühür’ün üzerinde yürüdüğü patikalardan. Hassaten “Aydınlanma” düşünürlerinin bilimin rehberliğinde insanlığın refaha ereceği tezi Yedinci Mühür’de bertaraf edilmektedir. Bu yaklaşım yine Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki tezleriyle örtüşmektedir. Birey ve genel olarak tüm insanlık, “çığırından çıkmış bir dünya”da, merkezinden koparak, önce Tanrısını, daha sonra da diğer manevi dayanaklarını, sözgelimi umudu yitirmiştir. Varoluşun onulmaz gayyasında türlü çeşitli soru(n)larla boğuşan insanlık, kurtuluş umutlarını askıya almıştır. “Istırap çekiyorum, o halde varım.” (Samuel Beckett)

Özellikle 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı buhranın izleri Yedinci Mühür’de aksisedasını bulmuştur. Savaşlarla birlikte iyi bir dünya adına tüm hayal ve ideallerini yitirenler, sadece sıradan insanlar olmamıştır. Avrupa entelijansiyası, yüzyıl başında Fransa’da dönemine damgasını vuran Egzistansiyalist düşünürler (Jean-Paul Sartre, Albert Camus), ardından Almanya menşeli Frankfurt Okulu (Theodor Adorno, Max Horkheimer, Erich Fromm, Walter Benjamin), onun ardından bu kez Fransa’da beliren Yapısalcı ve Postyapısalcı (Roland Barthes, Michel Foucault, Jacques Derrida, Jean Baudrillard) düşünürler topluluğu, 20. yüzyıl insanının içine yuvarlandığı boşluğu, değişen şartları, tarihin arşivlerine kilitlenen hümanizmi, cemaatlere doğru evrilen yeni-dünyayı durmaksızın konu edinmişlerdir. Sözgelimi Michel Foucault, “halkın aydınlara ihtiyacı kalmadığını, halkın, acı ve yoksulluğa bir entelektüelden daha yakın olduğunu” vurgularken; Theodor Adorno ise “Auswitchz’den sonra şiir yazılamaz.” diyerek, şartların eskisine göre fazlasıyla değiştiğini, dünyadaki dengelerin farklılaştığını, gerçekliğe nüfuz etmenin göreliliğini ve sanatın nesnesinin belirsizleştiğini ısrarla ifade etmiştir.

det sjunde inseglet 2

Yedinci Mühür’ün 1957’de çekildiğini göz önüne alırsak, 1945 ve sonrasının dünyadaki en yaygın felsefi ekolünün Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) olduğunu görürüz. Felsefeyi, şiiri, roman ve öyküyü derinlemesine etkileyen Egzistansiyalizmin sinema sanatını da etkilemesi kaçınılmazdı. Ingmar Bergman’ın Antonius Block üzerinden -ki Block fazlasıyla bir prototiptir, daha da şahsi söyleyecek olursak, Bergman’ın fikirlerini dile getiriyor da olsa Block, bireyin çıkışsızlığına bir örnek oluşturur.- dinsel dogma ve kilise, mucize ve saf inanç, İsa ve Meryem, Ölüm ve Şeytan, Tanrı düşüncesi, aile yaşamı, mutluluk ve kimlik arayışı, insanın özüne yabancılaşması gibi son derece elzem konuları derinlemesine gözlemlediğini vurgulamak yanlış olmaz.

“Hiçliğin olduğu yerde Tanrı vardır.” William Butler Yeats

“Hep Eugene O’Neill’in ünlü sözünü anıyorum: ‘İnsanın Tanrı ile olan ilişkisini ele almayan tüm dramatik yapıtlar önemsizdir.’” Ingmar Bergman

Yedinci Mühür’de, Tanrı’nın gölgesi kilisenin, canhıraş içre günahkarları, ruhu şeytan tarafından ele geçirilen günahkarları yakması, vebanın nedenselliğini ademoğlunun Tanrı’ya sırtını dönmesine, günahlar denizinde yüzmesine yorması, bu veba, bu hiçlik, bu sıkıntı ve de bu ölüm diyarında Tanrı’ya, onun gölgesine (kiliseye) sığınmaktan, tövbe etmekten başka çıkar yol görmemesi, bütün inananların tek çatı altında, Tanrı’nın evinde biraraya gelmesini öğütlemesi; (Yedinci Mühür’ün 1957’de çekildiğini bir kez daha anımsayalım.) Ortaçağ’daki skolastik mantalitenin, 20. yüzyılda, insanları tek ideoloji, tek fikir altında toplamak isteyen diktatörleri ve onların birer dogma halindeki karşı konulmaz yasalarını çağrıştırıyor. 20. yüzyılın kanla yazılan tarih kitaplarına isimleri acımasızlıkları ile, vahşilikleri ile mühürlenen Hitler, Mussolini, Stalin, Franco ve daha birçok diktatörün kanlı rejimlerinin üzerinden henüz fazla bir zaman geçmedi. Goethe: “Kendi iblislerimiziz, kendimizi cennetimizden atıyoruz.”

det sjunde inseglet 3

“Tanrım, bize merhamet et, merhamet et!” Antonius Block

Tanrısal olanla ilgisini kesen veyahut bundan kuşkuya kapılan Antonius Block’un özüne yabancılaşma serüvenidir bir anlamda da Yedinci Mühür. Haçlı Seferleri’nin (ki 10 yıl boyunca vahşet ve sömürüden, ölüm ve talandan maada bir şeyle karşılaşmamıştır) üzerindeki tahakkümü şiddetle yüzeye çıkmış, karşılığını Tanrı ve inanç sorgulamasında bulmuştur. Aslında Block, en zor durumlarında, buhran anlarında sığındığı Tanrı’sını reddetme raddesine geldiği için değil sadece; içinde bulunduğu şartları ve psikolojik gerçeğini aklın süzgecinden geçirdiği için de çıkmazın göbeğindedir. Tanrı da yoksa, dünyada huzur ve mutluluk da yoksa, asıl gerçek olan nedir? Eğer Tanrı yoksa, dünyadaki ontolojik gerçeğimiz, bu gerçeğin nesnesi neyle açıklanabilir? Eğer Tanrı varsa, bu dünyaya gelişimizin de bir mantığı olmalıdır. Peki, ama mutluluk ve huzuru, anlam ve mantığı Tanrısal dizgeye bağlamak neden? Tanrı düşüncesi olmadan da bunlar kavranamaz mı? Tanrı, “iyilik”, “mutluluk” ve “sevgi”nin ta kendisi olamaz mı? İyilik, mutluluk ve sevgi… Eğer bunlar da yoksa, tek gerçek ÖLÜM ise Tanrı da yok demektir. Mutlak son ÖLÜM ise, Tanrı da “sevgi” demektir. Gerçi bu soruların çoğu cevapsız kalır Yedinci Mühür’de. “Yüz yüze geldiklerimiz dışında / Bildiğimiz ne şu yeryüzünde?” (William Butler Yeats)

Antonius Block’un Ölüm’ü (Bengt Ekerot) satranç oynamaya davet etmesi, “bilgi”yi, “mutlak gerçek”i araması için bir oyalanma sürecidir. İyi bir satranç oyuncusu, manevra alanı geniş ve zengin olan, üç veya beş hamle sonrasını kestirebilen biridir de. Bu süreçte Block’un, yardımcısı ile birlikte Veba’nın merkezine gitmeleri, ruhuna şeytan girdiği iddia edilen genç kıza rastlamaları, gezici kumpanyanın sevimli ve mutlu sanatçılarıyla yollarının kesişmesi… ve daha birçok örnek, Block’un sorularına aradığı cevabın şekillenmesinde belirli bir rol oynar.

det sjunde inseglet 4

“Kederim gerçekten sınırsızdı
Uzaklaşmak zorunda kaldım.” Hölderlin

Mesela kumpanyanın sevimli aktörleri -bir karı koca: Jof (Nils Poppe) ve Mia (Bibi Andersson)- zamanın ve hayat suyunun coşkun akışında kendilerini bu akışın hızına bırakarak mutlu olabilmeyi, dert ve sıkıntıların üstesinden gelebilmeyi başarmış kişilerdir. Hayata tutunmayı başarmışlardır. Terslik ve engellere göğüs germeyi, onlarla mücadele etmeyi öğrenmişlerdir. William Shakespeare: “En tatlı bir yüz takınarak zamanla alay edelim.” (Macbeth)

Belki de mutluluk, en basit şeylerden haz almakta gizli, aile yaşamının gösterişsiz çekiciliğinde saklıdır. Belki de Tanrı; en saf haliyle, sade ve süssüz bir hayatın ardında bizi bekleyen “sevgi”dir. Bunu iddia etmek, çok yeni bir fikir olmasa da, ardımızda bıraktığımız ve halen de sürgit devam eden, yıkım ve savaşların, eziyet ve sömürünün yaşlı dünyasında, “sevgi”, sığınabileceğimiz en vefakar kavram, en makul sığınak olsa gerek. Günbegün yeni sömürü savaşlarının, teknolojik yıpranmanın, yabancılaşmanın virüs gibi dalga dalga yayıldığı bugünün dünyasında; “aydınlanmacıların” o çok övdükleri “ilerleme” düşüncesinin iflas ettiği de saptandıktan sonra, geriye kalan, ademoğlunun, özünü koruması, en yakınındakini sevmesi, hoşgörülü olması…dır herhalde.

det sjunde inseglet 5

…….

Meraklısı için notlar:

Yedinci Mühür 30 küsur günde, çok dar bir bütçeyle çekilmiştir.

Ingmar Bergman, meşhur satranç sahnesini eski bir kilisenin duvarında bulunan bir freskten ilham alarak filme dahil etmiştir.

Filmde Nils Poppe’nin canlandırdığı kumpanya oyuncusu Jof’un finalde söylediği sözler, İncil’den alınmıştır.

Yedinci Mühür’de Şövalye Antonius Block’u canlandıran usta aktör Max von Sydow ve Ingmar Bergman 1957-71 arasında 13 filmde birlikte çalışmıştır. Yedinci Mühür ise, ikilinin birlikte çalıştığı ilk filmdir.

Eric Rohmer, Yedinci Mühür için “gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri” diyerek sitayişte bulunmuştur.

Ve son olarak Ingmar Bergman, Yedinci Mühür ile ilgili olarak şöyle diyor:

 

“Küçük bir oğlan çocuğu için ayin büyüklere özgü bir işti. Peder kürsüde vaaz verir, cemaat dua eder, ilahi söylerdi. Bense kendimi kilisenin tavan ve duvarlarındaki ortaçağ resimlerine verirdim. Orada insanın hayal gücünün arzulayabileceği her şey vardı: melekler, azizler, ejderhalar, peygamberler, şeytanlar, insanlar…

Ortaçağ ressamları bütün bunları büyük bir duyarlılık, yetenek ve neşe ile resimlemişlerdi. Bu beni çok etkiledi. Bu duvarlardaki dünya benim için baba, anne, erkek ve kız kardeşler ile yaşanan günlük yaşam kadar gerçek hale geldi. Niyetim ortaçağı, kilise ressamları ile aynı şekilde, aynı nesnel ilgi, aynı duyarlılık ve neşe ile yansıtmaktı. Benim insanlarım güler, ağlar, inler, korkar, konuşur, cevap verir, oynar, acı çeker ve soru sorarlar. Onların korkusu veba, Kıyamet Günü ve adı Pelim olan yıldızdır. Bizim korkularımız başka ancak sözcüklerimiz aynı.”

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Samurai Rebellion (1967; Masaki Kobayashi)

17 Şubat 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Samurai Rebellion / Jôi-uchi: Hairyô tsuma shimatsu (Samuray İsyanı)

Samuraylar, uzak doğu kültürünün özellikle Japonya dendiği zaman akla gelen en önemli dövüş sanatlarını icra eden kişiler olarak bilinirler. Kimi zaman kendilerini bir derebeye teslim ederken, kimileri kılıçlarını başka efendilere kiralayan onurlu savaşçı topluluklarıdır. Kendi aralarında yazılı olmayan kurallarla birbirine bağlanmış, katı bir yaşam tarzına sahip, ruh ve bedenlerini uzak doğu felsefesiyle harmanlayıp disiplinel bir hayatı benimsemiş kılıç ustalarıdır kısaca.

Sinema tarihinin anti-süper kahraman toplulukları arasında kimi zaman yer edinmeye çalışmış, izleyicinin kendisini özdeşleştirme olanağını cömertçe karşılayan bir tür olarak karşımıza çıkar “samuray sineması”… Her ne kadar diğer türlere uzak duruyor gibi görünse de akrabalık bağları Amerikan ve İtalyan westernlerine dayanmaktadır. Andre Bazin’in Amerikan westernlerindeki anti-kahramanları, kovboyları, Fransız şovalyelerine benzetmesi, bu türlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunun altını çizmesi, dolaylı olarak samuray sineması’nında bu türlerle olan ilişkisini yeterince açıklamaktadır.

Sinema tarihinde detaylı olarak incelediğimizde ise, samuray kültürünün biçimsel olarak westernlere, kültürel olarak ise Ortaçağ’daki şovalye kültürüne daha yakın olduğunu görürüz. Yine bunun temelinde yaşam tarzı, gelenekler, yaşama alanları, Ortaçağ Japonya’sındaki emperyalist düzen ile Ortaçağ Avrupa’sındaki derebeylik (feodalizm) sisteminin birbirine yakın olması, kimi zaman yaşanan siyasi boşluklardan yararlanan şovalye ile samurayların bu konuda şiddeti bir yaşam tarzı olarak benimsemeleri yatıyor. Aralarındaki bazı nüansları da ortaya koymak gerekirse şovalyelerin, siyasi iktidarı ele geçirip kendilerini derebey olarak ilan etmeleri, şatolarda yaşamaya başlayıp çevredeki halkları sömürmeye çalışmaları, buna karşın Samurayların kesinlikle bu konuda bir rekabete girmekten çok sadece kendi onurları ve varolan siyasi rejimi korumaya çalışmaları gösterilebilir.

Samuray kültürü başlı başına bir tez konusu. Bu nedenle bu konuyu başka platformlarda ayrıntılı olarak inceleme fırstatına nail oldukça bu konudaki fikirleri derinleştirebileceğiz.

Filmimizin yönetmeni Masaki Kobayashi, kendi ülkesinde bile az bilinen bir yönetmen olmasına rağmen, dünya sinemasına olan katkıları küçümsenmeyecek ölçüde değerlidir. Bir Yasujiro Ozu ya da Kenzi Mizoguchi kadar derin ve yalın dramalar yapmamıştır ya da Akira Kurosawa’nın samuray filmleri kadar epik, Shakespeare eserlerinden uyarlamalı samuray filmleri kadar sofistike değildir; ancak onun kullandığı sinema dili ve kamerası alışılmışın dışında stilize ve bir o kadar berraktır. Kamera kaydırmaları takdire şayan ölçüde gelişkin, seçtiği temalar ise birçok türün birleşiminden meydana gelmiştir. Kwaidan (1954, Hayalet Öyküsü) filmi ise buna verilecek en önemli örneklerden biridir. Samuray kültürünü, geleneksel Japon korku hikâyeleri ile bir araya getirip harmanlamıştır bu yapıtında. Ve bu açıdan türe birçok alt tür ve kimlik kazandırmıştır.

Samurai Rebellion filmi tipik Kobayashi filmografisinden payına düşeni fazlasıyla almıştır. Her ne kadar bir samuray filmi olarak görünse de merkeze kadını, kadının aile ve toplumdaki yerini, değerini, insan olmanın ve insani değerlere fazlasıyla ehemmiyet vermenin ölçüsünü oturtmuştur.

Hikâyemiz 1725 yılının Japonya’sında, bugün Tokyo adıyla bilinen Edo’da feodal bir beyliğin çatısı altında geçmektedir. Sasahara ailesi bu feodal beyliğin hizmetinde çalışan tipik bir Japon ailesidir. Ailenin reisi ise –ki kendisini birçok samuray filminde görmek mümkün– Toshiro Mifune’nin canlandırdığı İsabura Sasahara’dır. İsabura Sasahara emekliliğine yakın bir zamanda, oğlunu evlendirip,- torun sahibi olmak isteyen bir samuraydır. Oğlunu mutlu bir şekilde evlendirmek isteyen İsabura’nın hayalleri Handedan Beyi’nden gelen emirle yıkılır. Gelen emir, İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle hemen evlendirilmesi yönündedir. Metres’in Bey’e karşı hoşnutsuz davranışları kendisinin kaleden kovulmasına neden olmuştur.

“Emir demiri keser.”

İsabura bu emri uygulamamak için dirense de oğlu bu emri kabul eder. Ancak hikâye Sasahara ailesini merkez almaktan çıkmaya başlar ve eve dışarıdan gelen metresin yaşamına odaklanır. Zorla feodal beyi ile evlendirilen metres İchi (Yôko Tsukasa), hem kendi hem de temsil etmiş olduğu “kadın” portresini üzerinde kederli bir şekilde taşır. Kendisi sadece soyun devamının sağlanması için bir kapatma olarak kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra atılmıştır.

Nietzsche’nin dediği gibi “Namus bazılarında erdemdir, fakat birçokları için ise bir yüktür.’’ İchi erdem olarak sakladığı kadınlığını ve namusunu artık bir yük olarak Sasahara ailesine getirmiş, bunun karşlığı olarak da bu ailede namusunu tekrar bir erdem olarak kazanmıştır.

Hanedanlığın aileye zorla dayatmış olduğu evililik, hanedanlıkta varisin ölmesi ve İchi’nin tekrardan kaleye geri gönderilmesi için yeniden emir çıkarılması, aile onurunun zedelenmesine yol açar. Ancak aile reisi İsabura Sasahara (Toshiro Mifune) ve İchi’nin kocası bu şekilde dayatılan emirlerden usanmış ve hanedanlığı karşılarına almak pahasına da olsa bu emri reddetmişlerdir.

Toshiro Mifune’nin -her ne kadar Kurosawa ile yolları ayrılmış olsa da- filmin geneline hâkim olan karakter oyunculuğu görülmeye değer. Ayrıca yönetmenin diğer gözde oyuncusu olan Tatsuya Nakadai’nin davudi sesini dinlemek için bile izlenebilecek türden bir başyapıt.

Masaki Kobayashi’nin filmografisi dikkatle incelendiği zaman bu türün merkezine özellikle aile ve aile konularını yerleştirdiğini görebiliriz. Özellikle Seppuku (1962, Harakiri) filmi bu açıdan görülmesi gereken bir diğer Kobayashi filmidir. Samuray ilkeleri ile çatışan hümanizmanın, toplumun, ailenin ve bireyin toplum içerisindeki değeri ve öneminin nasıl bir süzgeçten geçirildiğine tanıklık etmek mümkündür.

Yazan: Kusagami