1984, 1949′dan 2000+X’e

George Orwell’in “1984″ adlı distopik romanını (1) “2000+X”i yazmaya başlamamdan 14, kitabın başlığındaki yıldan 28, yazıldığı yıldan 63 yıl sonra okudum.

Kitabı okumadığım, filmini (2) izlemediğim halde hakkında epey bilgim vardı. “Büyük Birader” herkesin bildiği bir terim olmuştu. Ayrıca Gerçek Bakanlığı üzerinde de genel bir izlenim edinmiştim.

sanatlog.com-sinema-sitesi

“1984″ romanını 2012′de okumanın anlamı nedir?

İlk notum her yerde herkesi gözetleyen büyük ekranların günümüz dünyasında artık pek de öyle büyük bir yenilik sayılamayacağı olacaktır. Şanslıyız, bunlara artık sahibiz. Yüksek çözünürlükteki kameralar ve casusluk araçları yalnızca istihbarat örgütlerine değil, önem verdikleri, kıskandıkları veya nefret ettikleri kişileri gözlemeleri için bireyler için de çalışıyor.

İkinci nokta kitabın gücüdür. İlk yayımı bir dünya savaşından sonra, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş döneminin başladığı yıllarda yapılmıştı. Avrasya ve Okyanusya duvarların çöküşünden önce getirdikleri çağrışımları bugün okuyanlarda yaratamayabilir.

Üçüncü ve son olarak, Winston ve Julia’nın öyküsünde kalıcı bir değer olduğunu hissediyorum. Aralarındaki sıradışı aşk öyküsü nedeniyle değil, zor koşullardaki insan davranışını bir psikolojik derinlik düzeyiyle yansıttığı için. II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen pek çok değişiklikten sonra onlara bugünün dünyasından bakmak farklı bir perspektif yaratmaktadır.

michael-radford-filmleri-sanatlog-sinema-sitesi

Orwell “1984″ romanında iyimser görünmemektedir. İyimser olmak için bugün de daha fazla neden bulunmasa da temel insan değerleri hâlâ geçerli kabul edilebilir. Ayrıca kentler, duvarlar, pencereler daha az tozludur, genel görüntü de yazarın 1949′da II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra çizdiği kadar karanlık değildir.

….

Romanlar zihinlerde görüntüler ve anılar yaratır. Bunlar berrak ya da bulanık olabilir. Birçok durumda yazarlar genel okunabilirliği sağlamak için yüksek bir açıklık düzeyi kullanırlar. 1984 romanında gelecekteki bir dünyadaki karanlığın kesin bir resmi vardır, ama karakterlerdeki insan özellikleri, günlük yaşam, toplumsal organizasyon, teknoloji, ekonomi ve politika yüksek tanımlama düzeyinin altında tutulmuştur. Bu özelliğin gelecek için yazılan bir kurgu yapıtta kritik olduğu söylenebilir.

1903′te doğmuş, yaşam süresinde iki dünya savaşına tanıklık etmiş, 1921′de imparatorluk polisine (Burmese Indian Imperial Police) katılmış biri olarak Orwell daha sonra şunları söyleyecektir: “Emperyalizmden nefret etmek için onun bir parçası olmanız gerekir.” Beş yıl sonra yazar olmak için işten ayrılmıştır. Bunu yapmış olmasa da emperyalist sistemin yapısını anlayabilirdi. Ancak yaşamını büyük olasılıkla deneyiminin sonuçlarını bırakamadan tamamlamış olurdu.

Yaşadığı dönemde dünya savaşlarında ve iç savaşlarda insanların çekmiş olduğu acılar düşünüldüğünde niçin bir ütopya değil de distopya yazdığını anlamak zor değildir.

….

Kitap için yazdığı sonsözde Erich Fromm 1984′ü bir ruh durumunun ifadesi ve bir uyarı olarak tanımlamaktadır. Durumu insanın geleceğine ilişkin bir umutsuzluk, uyarıyı da insan değerlerini yitirme riski olarak belirtir.

michael-radford-1984-film-sanatlog-blog

Orwell’in kötümserliğinin ardındaki nedenleri şöyle açıklar:

1. Barış ve demokrasi uğruna savaşma görüntüsü altında Avrupa güçlerinin bölgesel hırsları için milyonlarca kişinin öldüğü I. Dünya Savaşı.

2. Stalin’in tepkisel devlet kapitalizmiyle sosyalist umutların uğradığı ihanet.

3. Yirmili yılların sonundaki ağır ekonomik kriz.

4. Kültürün dünyadaki en eski merkezlerinden biri olan Almanya’da barbarlığın zaferi.

5. Otuzlardaki Stalinist terörün çılgınlığı.

6. Savaşan ulusların I. Dünya Savaşı’nda yine de biraz var olan etik değerlerini tümüyle yitirdikleri II. Dünya Savaşı.

7. Hitler’in başlattığı, Hamburg, Dresden ve Tokyo gibi kentlerin yıkımıyla ve Japonya’ya karşı atom bombası kullanılmasıyla sürdürülen sivil kitlelerin sınırsızca yok edilmesi.

8. Nükleer silahlarla uygarlığın yok olma riski.

Orwell’in bu konuda yalnız olmadığını belirterek Yevgeny Zamyatin’in “Biz” (1924), Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” (1932) ve Jack London’ın “Demir Ökçe” (1908) yapıtlarını negatif ütopya, distopya listesine ekler. 1984′ün özgün katkısının “İnsan doğası nasıl değiştirilebilir?” sorusunda bulunduğunu söyler.

….

“1984″, Yenidil (Newspeak, yeni konuşma biçimi, kitaptaki dünyanın üç ana bölümünden biri olan Okyanusya’nın resmi dili) ilkeleri için bir ek içeriyor. Burada dil ve düşünce arasındaki ilişki analiz ediliyor. Bağımsızlık Bildirgesi Yenidil’de ifade edilmesi neredeyse olanaksız olan metinlerin bir örneği olarak veriliyor.

Winston 1945, Julia 1958 doğumlu. 1984′te ikisi 39 ve 26 yaşlarında. Orwell (1903–1950) kitabı 1949′da yazmış.

Kitap hakkında önceden duyduğum epey bilgi olmasına karşın okumadan önce Julia’yla karşılaşmamıştım. Benimle aynı yıl doğmuş olan Julia romanın ana kadın karakteri. Michael Jackson ve Madonna’yla da hiç karşılaşmadım. Onlar da 1958′de doğmuş. Doğum günü bizimle aynı olan insanlara kendimizi yakın hissediyoruz. Aynı yıl doğmuş olmak da önemli bir ortak yan. Çin takviminde 1958 bir köpek yılı.

Çin takviminde yılların 60 yılda bir tekrarlanan adları var. Birlikte kullanılan iki bileşenleri bulunuyor. İlk bileşen bir “Kutsal Gövde” (1:jia 2:yi 3:bing 4:ding 5:wu 6:ji 7:geng 8:xin 9:ren 10:gui), ikincisi bir “Dünya Dalı” (1:zi(fare) 2 chou(ox) 3:yin(kaplan) 4:mao(tavşan) 5:chen

(ejderha) 6:si(yılan) 7:wu(at) 8:wei(koyun)  9:shen(maymun) 10:you(horoz) 11:xu(köpek) 12:hai(domuz) olarak tanımlanıyor. Altmış yıllık döngünün ilk yılı jia-zi, ikincisi yi-chou, üçüncüsü bing-yin. (3)

İçinde bulunduğumuz altmış yıllık döngü 2 Şubat 1984′te jia ziyle, bir fare yılıyla başlamış.

….

Kitabı okurken not aldığım bazı noktalar var. Bunların seçiminde kullanılmış nesnel kriterler yok, ancak kitapta sözü edilen ya da çağrıştırılan düşüncelerden bazılarını hatırlamak, tartışmak için ipuçları verebilirler.

“Üretim ve tüketimin birbirine yöneldiği kendini kapsayan ekonomilerde, hammaddeler için rekabet ölüm kalım sorunu olmaktan çıkarken önceki savaşların temel nedeni olan yeni pazarlar için yayılma olgusunun da sonu gelmiştir. Üç süper gücün her biri öylesine geniştir ki gerek duydukları malzemelerin neredeyse tümünü kendi sınırları içinden elde edebilmektedirler. Savaşın dolaysız bir ekonomik nedeni kaldıysa, bu artık emek gücü için savaştır.” (Sayfa 166)

Burada günümüzdeki otomasyon olgusunun bu öngörüyü biraz değiştirmiş olduğunu söylemek istiyorum. Çin ve Uzakdoğu şu an için düşük işçilik ücretlerine sahiptir, ama belirli bir sürede otomasyon ve özel nitelikli emek ihtiyacı bu resmi değiştirebilir. Bu konu henüz açıklığa kavuşmuş görünmemektedir. Bir bakıma, otomasyon insan gücüne olan ihtiyacı ortadan kaldırmaktadır, ancak ekonomiler yine de birçok alanda insan etkinliklerine gerek duymaktadırlar.

1984-film-george-orwell-sanatlog.com

“Piramidin tepesinde Büyük Birader vardır. Büyük Birader asla yanılmaz ve mutlak güce sahiptir. Her başarı, ulaşılan her hedef, her zafer, her bilimsel keşif, tüm bilgi, tüm akıl, tüm mutluluk, tüm erdem onun liderliğinden ve verdiği esinden kaynaklanır.” (Sayfa 185)

Bu resim evrensel bir ruh adına mutlak otorite kullanan tutucu bir lideri çağrıştırmaktadır.

“Onun altında nüfusun muhtemelen yüzde seksen beşini oluşturan prol olarak adlandırdığımız aptal kitleler gelir.” (Sayfa 85)

Aziz Nesin toplumun yüzde yetmişinin aptal olduğunu söylemiş, daha sonra bunu düşük bulup değeri yüzde doksan olarak düzeltmişti. Onun sayılarının ortalaması yüzde seksen. Kitapta verilen değerse yüzde seksen beş.

“Şair Ampleforth ayaklarını sürüyerek hücreye girdi.”

“Bir satırın sonunda ‘God’ (Tanrı) sözcüğünün kalmasına izin verdim.”

“Dilin tamamında ‘rod’ (değnek) için yalnızca on iki uyak olduğunun farkında mısınız? İngilizce şiirin tüm tarihi İngilizcede uyak olmamasıyla belirlenmiştir.” (Sayfa 205–206)

“Seni kim ihbar etti?” diye sorar Winston. “Küçük kızımdı” der Parsons ve ekler: “Aslında onunla gurur duyuyorum. Onu doğru yetiştirmiş olduğum görülüyor.” (Sayfa 208)

“Kendi acımı iki katına çıkararak Julia’yı kurtarabilecek olsam bunu yapar mıydım? Evet, yapardım.” Ama bu yalnızca alması gerektiğini bildiği için almış olduğu entelektüel bir karardı. Gerçekte böyle hissetmiyordu.” (Sayfa 212)

“Dünyada hiçbir şey fiziksel acı kadar kötü değildir. Acı varsa kahraman yoktur, hiç yoktur.” diye düşünüp duruyordu, yerde acıdan kıvranıyor, kullanılmaz durumdaki sol kolunu umutsuzca kavrıyordu. (Sayfa 212)

“İtiraf bir formaliteydi yalnızca, işkence gerçek olsa da.” (Sayfa 214)

sanatlog.com-film-elestirisi

O’brien ortaçağdan, engizisyondan, Alman Nazilerden, Rus Komünistlerden söz eder. (Sayfa 226)

“Biz inanmayı reddedenleri bize direndikleri için yok etmiyoruz. Bize direndiği sürece onu asla yok etmeyiz. Onu dönüştürürüz, zihninin derinliklerini yakalarız, onu kendi yanımıza getiririz. Öldürmeden önce onu bizlerden biri yaparız.” (Sayfa 227)

“Başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz, yalnızca güce ilgi duyuyoruz.” (Sayfa 234)

“Alman Nazileri ve Rus Komünistleri yöntemlerinde bize çok yaklaştılar ama hiçbir zaman kendi gerçek nedenlerini kabul edecek cesareti gösteremediler. Gücün amacı güçtür.” (Sayfa 235)

“Eski uygarlıklar sevgi ve adalet üzerine kurulduklarını öne sürdüler. Bizimki nefret üzerine kuruldu. Çocuk ve anne baba, erkek ve erkek, erkek ve kadın arasındaki bağlantıları kestik.” (Sayfa 238)

Kadın ve kadın arasındaki bağlantının da ortadan kaldırıldığına ilişkin bir bilgi göremedim. Bu bir amaca dayanmayıp yalnızca atlanmış olabilir. Kadınların kendi aralarındaki etkileşimin dikkate değer bulunmadığı da düşünülebilir.

“Çocuklar doğduklarında annelerinden alınacaktır. Cinsel içgüdü yok edilecektir. Orgazm ortadan kaldırılacaktır. Nörologlar şu anda bu konuda çalışıyorlar. Aşk olmayacaktır, Büyük Birader sevgisi dışında. Sanat, edebiyat, bilim olmayacaktır. Artık bizim gücümüz her şeye yetmektedir, bilime ihtiyacımız yoktur. Güzellik ve çirkinlik arasında bir ayrım olmayacaktır.” (Sayfa 238)

Bunlar, tam bir mekanikleşme sağlamak için insan özelliklerinin yok edilmesine yönelik sistematik müdahalenin parçaları olarak değerlendirilebilir.

“Geleceğin bir resmini istiyorsan bir insan yüzünün üzerine sonsuza dek basacak bir çizmeyi gözlerinin önüne getir.”

Kuşkusuz bu iyimser bir görüntü değildir. Ancak yaşadığı dönem ve yaşamı düşünüldüğünde Orwell’den iyimserlik beklemek de zordur. Kötümserlik distopyaların gerekli bir özelliği olarak kabul edilebilir, ancak siyahların yerine beyazı koyan düzeltici bir filtreyle bakıldığında görülebilecek aydınlık bir resmi de içerirler.

Winston “Beni seni sevmekten vazgeçirebilirlerse gerçek ihanet bu olacaktır.” (Sayfa 147)

Sevgi muhtemelen herhangi bir bireyin en insani parçasıdır. İnancı, umudu, varlığın nedenini kapsar. Sevgi öldüğünde bu yaşama gerçek bir ihanet olacak, tüm olumlu yanlar da solacaktır.

john-hurt-sanatlog.com-sinema

“Aldatmaya, şekillendirmeye, şantaja, çocukların zihinlerini dağıtmaya, bağımlılık yapan ilaçları yaymaya, fahişeliği özendirmeye, cinsel hastalık bulaştırmaya, moral bozukluğu yaratacak ve partinin gücünü zayıflatacak ne gerekiyorsa yapmaya hazır mısın?”

“Evet.” (Sayfa 147)

Bu kara tablonun, genelde dünyanın ve uluslararası hareketlerin, özelde sosyalist ülkelerin sorunlarına tanık olduğu uzun yıllardan sonra herhangi bir olumluluğa inanıp peşinden gitme cesareti kırılmış Orwell’in umutsuzluğunun bilinçli bir ifadesi olup olmadığından emin olamadım.

“Siz, ikiniz, ayrılmaya ve birbirinizi bir daha hiç görmemeye hazır mısınız?”

“Hayır!” diye kesti Julia. (Sayfa 153)

Tepki Julia’dan gelir, Winston’dan değil. Bu durum kadını daha duygusal gören genel bakışın bir yansıması olabilir.

“Alışılmış anlamda bir örgüt olmadığı için kardeşlik yok edilemez. Onu bir arada tutan hiçbir şey yoktur, ortadan kaldırılamayacak bir düşünce dışında.” (Sayfa 156)

Bu ifadeye karşı gelen örnek, ideolojilerin ve dinlerin mekanizmaları olabilir. Her ikisi de tartışmayı ve esnekliği reddeder, her ikisi de insanları düşünceler ve kavramlar çevresinde bir arada tutar, her ikisi de bireysel ve özgür iradelerle tartışılamaz.

Julia: “Eğer kendi içinde mutluysan niçin onların Büyük Birader, Üç Yıllık Planlar, İki Dakikalık Nefret ve diğer tüm kanlı çürümüşlükleri için heyecan duyasın ki?” (Sayfa 120)

“İnsanlar insan kaldığı sürece ölüm ve yaşam aynı şeydir.” (Sayfa 120)

Julia: “Bu benim, işte bu benim elim, işte benim bacağım. Gerçeğim, varım, yaşıyorum. Bundan hoşlanmıyor musun?” (Sayfa 120)

“Bir roket bombası epey yakına düşmüş olmalıydı. Birden Julia’nın birkaç santim ötede duran tebeşir kadar, ölüm gibi beyaz yüzünün farkına vardı. Dudakları bile beyazdı. Ölmüştü.” (Sayfa 114)

O’Brien: “Biz ölüyüz. Tek gerçek yaşamımız gelecektedir.” (Sayfa 156)

“Julia’ya ihanet etmedim.” dedi. Onun hakkında bildiği ne varsa anlatmıştı. Yine de, sözcüğü kullandığı anlamda, ona ihanet etmemişti. Onu sevmekten vazgeçmemişti. (Sayfa 244)

“Zihin tehlikeli bir düşünce kendini her gösterdiğinde bir ölü bölge oluşturmalıydı. Süreç otomatik, içgüdüsel olmalıydı. Bunun Yenidil’deki karşılığı Suçkesici’ydi.” (Sayfa 248)

“Ona boyun eğmek yeterli değildir, onu sevmek zorundasın.” (Sayfa 251)

“Son adım. Büyük Birader’i sevmelisin.”  (Sayfa 251)

“Onların bir insanın ne zaman çaresiz olduğunu anlamada şaşırtıcı bir zekâları vardır.”

Yukarıdaki cümlede geçen “onlar” Winston’ın tükenmiş gücüne indirilen son bir darbeye, en büyük korkusu olan farelere karşılık gelmektedir.

1984-richard-burton-sanatlog-sinema

Sanatlog’daki bir yazısında Büyük Birader örneğinden de söz eden İrem Aydın, Orwell’in kitabının savaştan kaçınmak için kurulan totaliter rejimin tek bir yöneticinin, bir “egemen”in, bir “leviathan”ın omuzlarında yükselişini, distopik bir biçimde anlattığını belirterek insanların sürekli bir savaş durumu nedeniyle otoriteye haklarını teslim edip boyun eğdiğini söylüyor. (4)

….

20. yüzyıl, yaşanan tüm acılara karşın umutların yükseldiği bir dönem olmuştur. Ne yazık ki istenenler gerçekleşmemiş, özgürlük ve eşitlik amaçları görünür bir yakınlığa gelememiştir. Bu durum insanın bugünkü durumunun, varlığının yeniden sorgulanmasını, yorumlanmasını, yanlışlarının düzeltilmesini gerektirmektedir. (5) Hangi inanç ve görüşten olursa olsun bencillikte, çıkarcılıkta, dar görüşlülükte buluşmakta pek becerikli olan insanın yeni bir aşamaya geçebilmek için değişmesi artık yaşamsal bir önem taşımaktadır. 21. yüzyılın yeni insanı doğmazsa, 20. yüzyılın insan kalıntıları insanlıkla birlikte yok olacaktır.

….

Distopyalarda, yaratılan sistemlerdeki ışığı ve umudu bulmayı güçleştiren çok fazla karanlık bulunduğunu düşünüyor, ancak yine de yapıtlarda betimlenen tünellerin sonunda biraz ışık görmeyi bekliyorum. 1984′te böyle bir iyimserliğin izlerini bulmak zor olabilir, ancak insan değerlerini yitirmenin /bsonuçlarına ilişkin çok güçlü bir uyarı olduğuna kuşku yoktur.

NOTLAR

1. George Orwell, 1984, Plume, 1983

2. Michael Radford, Nineteen Eighty-Four (1984), 1984, http://www.imdb.com/title/tt0087803/

3. The Chinese Calendar, http://www.webexhibits.org/calendars/calendar-chinese.html#anchor-count-years

4. İrem Aydın, Leviathan’daki Merkezi İktidarın Modernizm ile Parçalanışı ve Büyük Birader Örneği – http://www.sanatlog.com/manset/leviathandaki-merkezi-iktidarin-modernizm-ile-parcalanisi-ve-buyuk-birader-ornegi/

5. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi-insan/Blog/?BlogNo=352989

Mehmet Arat

mehmetarat@ymail.com

Yazarımızın diğer yazıları için tıklayınız.

Guantanamo Yolu & Amerikan Emperyalizmi

Dokümanter ve sinema filminin stilizasyon ve teknik araçları Michael Winterbottom’ın şimdiye kadar çektiği iki politik filmi de kuşatıyor. Bu filmler yapım sırasına göre, 2002 yılında Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanan In This World (Bu Dünyada) ve yine aynı festivalde Winterbottom’a En iyi Yönetmen Ödülü’nü de kazandıran The Road to Guantanamo (2006, Guantanamo Yolu).

Andığımız ilk filmde, Eski Kıta’nın unutulmuş haritasından kalkış yaparak İngiltere’ye, zenginlik ve refaha uzanmak isteyen iki arkadaşın trajik öyküsünü Road-Movie’nin izleksel ve tematik motifleri eşliğinde betimleyen usta İngiliz yönetmen; Guantanamo Yolu’nda da Avrupa sinemasında çoğu kez fatalist ve felsefi incelikleriyle tekrar tekrar işlenegelen yolculuk öyküsünü bu kez daha evrensel bir trajedi ile aynı kavşakta buluşturuyor. Söz konusu evrensel trajedi, adalet ve özgürlüğü ezilen Doğu halklarının kurtuluş ve umutlarının bir parçası haline getireceğini iddia ederek bu ulvi misyon uğruna çocukları, annelerini, yaşlıları katletmekten geri durmayan Amerika Birleşik Devletleri’nin Asya coğrafyasından başlayarak, Guantanamo’ya değin yaydığı işkence, terör ve isthibarat ağının sinemasal olarak izdüşümüdür…

Guantanamo’ya giden yol, In This World’de betimlendiği gibi, meşakkatli bir serüveni gerektiren bir yolculuk değildir. In This World’de Jamal ve Enayat, işsizlikle, ölüm korkusuyla, umutsuzlukla yüklü bir coğrafyadan bir kurtuluş nesnesi olarak algıladıkları bir kıtaya, Avrupa’ya yolculuk ediyorlar; bu zor yolculuk esnasında kaçak insan ticaretinin İran’dan Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya, İngiltere’ye değin uzandığına tanıklık ediyorduk. In This World’de ikiyüzlü Avrupa siyasetinin, The Road to Guantanamo’da ise Amerika Birleşik Devletleri özgürlük ütopyasının ötekileştirdiği Doğu halklarının öznelerinin evrensel trajedisini gözlemliyoruz hülasa…

Japonya’ya atom bombası atıldığında, İspanya’da Guernica kentine hava bombardımanı yapıldığında, Vietnam’da yeni silahlar denendiğinde dünya nasıl bir suskunluk içinde bütün bu savaşları, kıyımları izlediyse; Afganistan’a Amerikan orduları sızdığında da, Irak’a özel timler saldırdığında da benzer bir kayıtsızlıkla o klasik vizyonunu koruyor. Burada konumuz gereği, işkencenin resmiyetle, hukuki dayanaklar çerçevesinde genişletilerek dünya kamuoyuna sunulan bir yıldırıcı soruşturma ağıyla sürdürüldüğü uzam, Guantanamo Esir Kampı’dır. Bu esir kampı, tecrit edilmenin, aşağılanmanın, bedensel acının psikolojik savaş ile kol kola yürütüldüğü; aç bırakılmanın, teşhir edilmenin, özgüven yıkıcı telkinlerin periyodik olarak birbirini izlediği çelik bir işkence mekanizmasının gövde gösterisi yaptığı bir esir kampıdır. Guantanamo’da bir süre kalmış ve sonra suçlu olmadığı anlaşılmış, yok yere tutuklanarak bu hapishanede uzun yıllar geçirmiş kimi tanıkların sonradan Avrupa basınına da sızan demeçlerine baktığımızda, The Road to Guantanamo’nun çizgisinin gerçekliğe tanıklık etmede ne kadar duyarlı olduğunu saptıyorsunuz. Henüz 2007 yılında, İngiltere’nin London Times gazetesinde çıkan bir haber, Guantanamo’da beş yılını suçsuz yere alıkonularak geçiren ve bu süre zarfında en doğal insani ihtiyaçlarından, örneğin havalandırmadan mahrum edilerek; yanı sıra, işbirliğine yanaşmadığı için, soğukta bekletilerek, uyuması, dinlenmesi engellenerek, zor pozisyonlarda kelepçelenerek işkence gören Fas asıllı Erraşidi’nin insanal gerçeğini dünya halklarına duyurmuş ve tutukluluk halinin bitmesine ivme kazandırmıştı. Afganistan’a giderek El Kaide’ye katılmakla suçlanan ve beş yılını Guantanamo’da geçiren Erraşidi, aslında yıllarca İngiltere’de proleter vasfıyla çalışan sıradan bir insandı…

Söylemeye bile gerek yok ki, Erraşidi’nin öyküsü, The Road to Guantanamo’da Shafiq’in öyküsü ile çakışıyor. Örneğin işkence uygulamalarıyla, tehditle, iftirayla işbirliğine zorlanan hükümlülerin yaşadığı dehşet; öykünün dramatik yoğunluğunu sağlamada asal nüveler olarak sunuluyor. Kısacası, Guantanamo’da yaşanan bütün korku ve dehşetin Michael Winterbottom’ın dijital kamerasına alabildiğince ölçülü yansığını söyleyebiliriz. Daha da önemlisi, kamera, evrensel bir kayıt tutucu olarak, objektivitesini ve mesafesini koruyor.

Bununla birlikte, London Times’ın araştırma haberi kuşkusuz, görsel ve elektronik medyanın önemini ve caydırıcı gücünü bir kez daha hatırlatıyor. Söz konusu durum, aynıyla sinema için de geçerlidir. The Road to Guantanamo, çağına; politik hesap ve manevraların mengenesinde sıkışan, temsil ettiği kimlik nedeniyle dıştalanan, ötekileştirilen Doğu insanının yazgısına odaklanarak, sinema sanatının evrensel olarak önemini ve tanıklık gücünü bir kez daha doğruluyor. 11 Eylül’ün akabinde gitgide daha da belirginleşen müslüman ayrımcılığı ve düşmanlığı, Doğu halklarına olan temel güvensizlik, The Road to Guantanamo’nun vizörü sayesinde evrensel bir drama tanıklık ediyor. Başkanlık kampanyası sürecinde Guantanamo Kampı’nın kapatılacağına dair açıklamalarda bulunan Barack Obama’nın başkanlığı ile birlikte bir yıl içerisinde kapatılması öngörülen hapishanenin kapatılmasında kuşkusuz The Road to Guantanamo’nun da payı var; fakat önyargı ve düşmanlık hâlâ devam ediyor…

Yazan: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com 

Bu yazım Göç Edebiyat Dergisi’nin 2. sayısında (Eylül-Ekim 2009), Bireylikler Dergisi’nin de 34. sayısında (Eylül-Ekim 2010) ve şu sitede de yayımlandı. 

Toshiya Fujita’nın “Lady Snowblood” İkilemesi

22 Mayıs 2009 Yazan:  
Kategori: Kült Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Lady Snowblood / Shurayukihime (1973)

Lady SnowbloodUzakdoğu sinemasının en ayrıksı filmlerinden biridir Lady Snowblood. Şüphesiz bunun en büyük nedeni baş köşeye bir “kadın” samurayı oturtmasıdır. Sinema tarihine genel anlamda baktığımızda bu tür filmlere rastlamak oldukça zordur. Konuyu biraz daha açarsak; kadınların sinemadaki yeri yadsınamasa da onları beyazperdede toplum tarafından kendilerine biçilen rollerin dışında bir rolde nadiren görürüz. Özellikle şiddet ve aksiyon türlerinde filmin duygusal merkezindedirler ya da kahramana yardım eden saf kız rolüne bürünürler. Bu gelenek halen günümüzde devam etmektedir. Ancak 1940 ve sonrasında sinemanın geçirdiği başkalaşım sayesinde onların “film noir” içerisinde “femme fatale” olarak evrimleştiğini görmek mümkündür. Nitekim “femme fatale” örneği olan kadınlar doğuştan var olan en büyük silahları yani güzel vücutlarını, erkekleri ele geçirmek, onları kullanmak için kullanırla. Bütün bunları yaparken sinsilik ve zekâlarını bir araya getirmeleri beyazperde de vücut bulmuştur böylece. Kadınların fizyolojik bakımdan erkeklerden zayıf olması belki de bunun müsebbibidir. Sinema tarihine baktığımıza fizyolojisi şiddete hizmet eden pek fazla kadın karakter yoktur. Yakın bir tarihte çekilen Quentin Tarantino’nun Kill Bill Volume 1 ve 2 serisi bir örnek olabilir. Ancak yönetmenin bahsedeceğimiz filmden etkilendiğini her fırsatta dile getirdiğinin altını çizmek gerek. Bu filmin Kill Bill ile olan akrabalık bağlarına, ileride değineceğiz.

Lady Snowblood, her şeyden önce B tipi aksiyon ve stilize şiddetin bir araya geldiği, kanlı bir intikam filmi. Samuray filmlerinde alışılageldik erkek egemenliğine tamamen zıt olan bir film. Açıkçası bunun bizi şaşırtmaması gerekir. Çünkü şiddeti bir yaşam biçimi olarak algılayan ve tarihi boyunca bu şiddetle birlikte yaşayan Japon kültüründe şüphesiz erkekler kadar kadınlarda tehlikeli olabilmektedir. Geleneksel kıyafetleri kimonoların altında kesici aletlere, özellikle Japonların “Wakizashi” dedikleri kısa kılıçlara rastlamak mümkündür. Akira Kurosawa’nın birçok samuray filminde bunu görmek mümkündür.

Kurosawa's Ran

“Öç ve hınç duyguları nasıl kaçınılmaz olarak zayıflığa aitse, saldırganlık tutkusu da öyle bağlıdır güce. Örneğin kadın kin güdücüdür, başkasının acısına duyarlılığı gibi bu da zayıflığından ileri gelir.” (Böyle Buyurdu Zerdüşt - Friedrich Wilhelm Nietzsche)

Nietzsche sanırım bu türde neden bu kadar az film yapıldığını yeterince açıklıyor!

Filmimiz, Meiji döneminde (1854 yılı) Tokyo hapishanesinde dünyaya gelen bir bebeğin ilk çığlıklarıyla açılır. Karlı bir kış gününde doğan çocuk salt intikam alması için dünyaya getirilmiştir. Annesi adını Yuki (Japonca “Kar” demek) koyar. O anda dışarıda yağan karın beyazdan bir anda kırmızıya dönmesi, saflığın yıkıma ve kana nasıl bulanabileceğini simgeler gibidir.

Lady Snowblood

Yuki’ye hayat veren Japon sanatçı ve aktris Meiko Kaji hakkında biraz bilgi vermekte fayda var. Kendisi pamuk sesiyle daha çok tanınmaktadır. Kill Bill Volume 1 filminde son sahnedeki The Bride (Uma Thurman) ile O’ren Ishii (Lucy Liu) arasındaki düello sonucu O’ren Ishii karakterinin kafasının yarısının uçtuğu sahnede çalan “The Flower’s of Carnage” parçasını seslendirmektedir. Tarantino’nun bu filmiyle ilgili ilk organik bağı kurulmuş olur. Lakin şarkının Türkçe çevirisine baktığımız zaman, şemsiyesi olan bir kadının intikamını anlatmaktadır. Ancak “Reservoir Dogs”un DVD ekstralarında Tarantino ile yapılan bir söyleşide, yönetmen Japonya’da bulunduğu sırada havaalanında tesadüfen duyduğu bu şarkıdan çok etkilendiğini söylemiştir. Bu kadar istismar filmi izlemiş olan Tarantino’nun, hele ki Kill Bill’in nerdeyse ikiz kardeşi olacak kadar benzerlik taşıyan bu filmi izlememiş olması bana pek de mantıklı gelmiyor. Yeme bizi Quentin!!

Yine karlı bir sahnede karşımıza çıkan Yuki, karşısına çıkan birkaç kişiyi kılıcıyla parçalara ayırır. Kim olduğu sorulduğunda “Shurayukihime” diye cevap verir. Japonca “Shura” cehennem, “Yuki” kar, “Hime” bayan demek. Bir araya getirdiğimizde Cehennem Kadını gibi bir anlam ortaya çıkıyor. İngilizce hali daha hoş duruyor bana göre: “Lady Snowblood”… Evet, kurbanlarını öldürdükten sonra arkada “The Flower’s Of Carnage” çalmaya başlar. Hali hazırda parçanın sözlerini de yazarsak, filmle ilgili bir anlam bütünlüğü sağlayacağını düşünüyorum:

Kederli karlar düşer.
Sabahın karanlığında
Başıboş köpekler havlar
Ve
Gete’nin ayak sesleri havayı deler.
Samanyolunun ağırlığı omzumda yürürüm
Fakat oradaki tek şey,
Karanlıkta asılı duran şemsiyedir
Ben hayat ile ölümün eşiğinde yürüyen bir kadınım
Gözyaşlarımı kimler kuruttu aylar önce
Bütün merhamet, gözyaşı ve rüyalar
Karlı geceler… Ve yarın…
Bir şey ifade etmiyor
Vücudumu intikam nehrine kaptırdım
Ve kadınlığımı yıllar önce fırlatıp attım

The Flower’s Of Carnage

Film parçalı bir yapıya sahip; tam bir kronolojik düzende olmamasına rağmen, bölümler arası geçişte açıklamalar numaralandırmalar ve isimlendirmeler yer alır. Kill Bill filmiyle yine bu açıdan akrabadır.

Birinci bölüm: İntikam, Aşk ve Nefreti birbirine bağlar.
İkinci Bölüm: Cehennemin Ağlayan Bambu Bebekleri
Üçüncü Bölüm: Kan Şemsiyesi, Dağılmış Çiçeklerin Kalbi

İlk bölüm üç yüz yıl boyunca süregelen Meiji döneminin kapanmasından yirmi yıl sonrasına tekabül etmektedir. Bu dönemde Avrupa’da meydana gelen ilerlemeler, Japonya’da siyasi, toplumsal ve ahlaki değişimlere neden olmuştur. Özellikle bu dönemin aynası olarak addedebileceğimiz film, bu konuda diğer türdeşlerinden ayrılıyor. Siyasi boşlukların var olması, siyasi iktidarını henüz tamamlayamamış bir Japonya ve etrafta kol gezen düşkünlük, ahlaksızlık ve adaletsizlik bir tür yeryüzü cehennemini andırmaktadır.

‘’İnsanlar der ki: bu çürümüş dünyayı temizleyen saf kar taneleri değil. Kızıl lekeli kar taneleridir: “Cehennemim Karı”.

Elinde intikam alacağı kişilerin listesini bulunduran karakterimiz, listedeki kişileri bulmak için yardım ister. Buna karşılık bize intikam almasının arkasındaki nedenleri sıralamaya başlar. Onun öncesinde kısaca Japon tarihinden bahseden çizgi roman tadında sahneler geçer. Elbette aklımıza, hem liste tutulması hem de çizgi romanlaştırılmış sahneler açısından yine Kill Bill gelecektir. Aslında dikkatli bakıldığı zaman Kill Bill bu filmin modern uyarlamasıdır diyebiliriz.

Kill Bill

Kill Bill

Kill Bill

Kahramanımızın babası öğretmendir ve tayini Koichi köyüne çıkmıştır. Ancak o dönem beyaz askerler denilen yeni hükümetin askerleri yüzünden, halk paranoyak bir durum içerisindedir. Bu yüzden beyaz giyen herkesi öldürmektedirler. Kahramanımızın babasının tesadüfen beyaz giymesi, onun ölümüne neden olur. Ancak işin iç yüzü araştırıldığında, babasını ve kardeşini öldüren kişilerin, köyü binlerce yen dolandırdıkları ve köyden kaçış bahanesiyle Yuki’nin babasını öldürüp annesine tecavüz ettikleri ortaya çıkacaktır. Yuki’nin annesi ilk olarak kendisine tecavüz eden şahıstan, onu öldürerek intikamını alır. Ancak daha sonra yakalanır ve müebbet hapis cezasına çarptırılır. Dolayısıyla geriye kalanlardan intikamını alamayacaktır. Bu nedenle hapishanede gardiyanlarla ilişkiye girerek bir bebek sahibi olma ve doğacak bebeğe intikamını alması görevini verme planını yapar. Sanırım bu düşünce içindeki intikam ateşinin ne denli büyük olduğunu göstermektedir. Evet, doğmasını istediği bebeğin cinsiyetinin erkek olmasını arzu etmektedir Yuki’nin annesi.

Lady Snowblood

Lady Snowblood

Kadın bilinçaltında, kendisinde eksik olan erkekliği yani penisi her daim arar. Bu nedenle kendisinde “penis kıskançlığı” oluşur. Ancak bu kıskançlığı gidermenin mümkünatı yoktur. Bu yüzden doğacak çocuğun erkek olmasını ister. Dolaylı yoldan bir penise kavuşacaktır. Oidipal süreçte, erkek çocuğun annesine bağlı olduğu kadar, anne de çocuğuna aynı şekilde bağlıdır.

Yuki’nin annesinin dileği gerçekleşmez ve dünyaya daha önce bahsettiğimiz üzere Yuki gelir. Bu sonuç intikam almasında bir handikap olmaktan çok bir avantaj da olabilir. Yuki, eski bir köle ve rahibin yanında dövüş tekniklerini öğrenir. İntikam yolunda ilk adımı atmış olur.

Yuki klasik bir anlatımla ailesinin intikamını almaya başlar, bunu başarır da. Mezarlıkta çiçekleri kesmesi sırasında bir gazetecinin kızı görmesi, bu intikam öyküsünün bir efsaneye döneceği sinyallerini verir (Bu gazeteci kendisine yardım edecektir. Sanırım bu tür filmlerde erkek-kadın rolleri bir anlamda yer değiştirmiştir). Yuki’nin intikamları gerçekleştikçe gazeteci bunların hikâyelerini yazmaya başlar. Ülke genelinde sükse yapan hikâyeler, intikam alınacak son kişinin, bunları okuyarak tedbir alma ihtimali filmin gidişatını değiştirir.

Kahramanımızın öldürdüğü kişilerden birinin kızı da kendisini öldürmek için arkasından gelmektedir. İntikam alınacak son kişilerden biri, çete üyelerinden Kitahama Okama, yine dişi bir karakterdir. Film başlı başına kadınlardan oluşan bir intikam hikayesidir. Erkekler ise bu filmde figürandan öteye gidemeyen tiplerden oluşmaktadır.

4. ve son bölümün bir ismi yoktur. Hikaye anlatıcımız olan gazeteci, bu bölümün adını yazacağı sırada, kapıda esrarengiz biri belirir. Bu kişi, intikamcı kızdan kaçmak için kendi sahte cenazesini düzenlemiş, kimliksiz haliyle kötülüklerine devam etmiş olan Tskumoto Gishiro’dur. İntikam meleğimiz onun mezarındaki çiçekleri kılıcıyla kesmişti hatırlarsanız. Çünkü ölümü kendisinin dışında gerçekleşmişti ve intikamını tam anlamıyla sona erdirememişti. Gishiro boşuna geri dönmemiştir; ülkesinin batı ile olan ilişkilerinden kendisine bir çıkar sağlamaktır amacı. Ancak gazetecimiz bunu öğrenir öğrenmez Yuki’ye haber verir. Yuki ise intikamının tekâmüle ermesi için hazırlıklarını yapar. Yine karlı bir kış gününde bu arzusunu gerçekleştirmekte tereddüt etmez. Kill Bill Volume 1′in finalindeki karlı dövüş sahnesinin benzeri gerçekleşir ve aynı şekilde arkada “The Flower Of Carnage” parçası işitilir.

Lady Snowblood 2: Love Song of Vengeance / Shura-yuki-hime: Urami Renga (1974)

Lady Snowblood TwoSinema tarihine baktığımızda, üçlemelerin ikili serilerden daha fazla olduğunu görürüz. Devam filmlerinin çoğunlukla hayal kırıklığı yarattığı düşünülürse bu konuda pek de umutlu olmamak gerek sanırım. Serinin bu ikinci filmi de aynı şekilde “negatif sinerji” yaratmaktan öteye gidemiyor.

İntikamcı kahramanımız, ilk filmden hatırlayacağımız üzere ailesinin intikamını almıştır ve artık ülkede nam salmıştır. 7 devlet, 70 kasaba ve 700 köyde (!) aranan bir katil olarak bilinmektedir. Bu tarih, 1905 Rus-Japon savaşından sonraki döneme denk gelmektedir. Savaşı kazanan Japonya, aynı zamanda siyasi birliğini tamamlamış kapitalist ve emperyalist bir güç olarak karşımıza çıkar. Ancak savaşın getirdiği yıkım, enflasyon ve ölümler ülkenin toparlanmasını engellemektedir. Tarihinde, birçok şiddet ve katliama tanık olan bu ülkenin siyasi alandaki değişimi bile işe yaramamıştır.

Yuki karşımıza bir mezarın önünde çıkar; bu mezarlar ilk filmdeki hocasının ve gazetecinin mezarlarıdır. Sonrasında klişe bir dövüş sahnesiyle etrafı biçen “femme”imiz, bu sefer suyu kan gölünü çevirir; bu gölden su içer. Sanırım ilk filmdeki eriyen karların tezahürü olan bu sahnede değişmeyen şey, intikamını almasına rağmen ilk günlerdeki saflığına kavuşamamış olması ve içinde gittikçe yayılan büyük bir vicdan muhasebesidir. Bu muhasebe ilk meyvelerini verir. Yuki kendisini çevreleyen polislere teslim olur, 37 kişiyi öldürmekten idam cezasına çarptırılır. Gariptir ki, bu cezaya boyun eğer.

Lady Snowblood Two

Lady Snowblood Two

Kill Bill

Bu tür filmlerinde gördüğümüz, “intikamını alan kişi hayatına devam eder” klişesini bir anlamda ters yüz etmiştir Yuki. Amacı sadece intikam almaktır ve sadece bunun için yaşamaktadır. Görevi bittiğine göre yaşaması için bir neden kalmamıştır. Ancak idama götürüldüğü sırada, bilinmeyen kişiler tarafından kurtarılan Yuki, karşılığında verilen görevi yerine getirmek zorunda kalır. Çünkü ölüm onun için sadece bir kurtuluş olacaktır ve kaçıran kişinin dediği gibi, onun kaderi lanet ve cehennemde yaşamaktır.

Yuki görevi kabul eder. Vazifesi, devleti tehdit eden ve anarşist gözüyle bakılan Ransui Tokunaga’nın elindeki gizli bir mektubu ele geçirmektir. Evet devlet sistemleri ve rejimleri değişmiş olsa da Japonya’da değişmeyen tek şey, iktidarı elinde tutan kişilerin, bu statülerine karşı bir tehdit algıladıklarında ellerinden geleni ardına koymayacakları gerçeğidir. Bir intikam savaşçısından, devlet suikastçısına dönüşen karakterimiz aynı zamanda filmin konusunu da belirlemiş olur. İlk filmdeki intikam olgusu bu filmde yerini, devrim ve devrim karşıtı hareketlerin yaşandığı siyasal bir kargaşanın içine düşmüş bir toplum sorunlarına bırakmıştır. Aslında iki filmi kıyaslarsak karşımıza şöyle bir sonuç çıkar. İlk film karaktere odaklıyken, ikinci film olay örgüsünü merkezine almıştır; ve karakterimiz ister, istemez ikinci plana düşmektedir.

Yuki mektubu alacağı kişi olan Tokunaga’nın evine hizmetçi olarak girer ama evin sahibi çok geçmeden onun gerçek kimliğini öğrenir. Kıza verdikleri mücadele hakkında bir çok bilgi veren, aynı zamanda aydın bir insan olan Tokunaga, Yuki’yi devrim şehitliğine götürür. Bir nebze de olsa mezar sahnelerine aşina olan karakterimiz empatisini kullanarak ve bu gözlüklü adamın dediklerini kafasında tartarak, yavaş yavaş aydınlanmaya başlar; gözlerinin önündeki perde de bu sayede kalkmış olur. Var olan mektup hükümeti ve devleti sarsacak kadar gizli bilgiler içermektedir.

Polisler Yuki ve Tokuna’yı yakalamaya çalışır ancak Yuki son anda kaçarak kurtulur, mektubu da beraberinde götürür. Bundan sonra hikâyemiz bir anlatıcı tarafından aktarılmaya başlar. Dönem Japonya’sında sefaletin ve sistem hiyerarşisinin altında ezilen büyük Japon halkı ve işçilerini öven bu konuşmalarda, filmin hangi tarafı tuttuğunu da anlarız. Sinema her daim muhalefetini bu filmde de göstermektedir.

Oraların sakinleri: Günlük işçiler, çöpçüler, faytoncular ve suçlulardı. Onlar toplumun artıklarıydı. Ama onlar gerçek kahramanlardı. Devamlı hor görmelere ve sefalete karşı hayatta kaldılar. Onlar kımıldatılamazdı. Toplumun karanlık tarafında, kanunun pençesinin dışında yaşadılar.

Tokuna’ya polisler tarafından günlerce işkence edilir; hatta kendisine veba hastalığı bulaştırılarak yukarıda bahsettiğimiz halkın yaşadığı yere terk edilir. Halk bu yüzden büyük bir veba salgını tehdidiyle karşı karşıya kalır. (Devlet hastalıkların en büyüğüdür, hastanın ta kendisidir de. Hastalığını ve içindeki buhranı halkına aşılayacak kadar… Kendini korumaya çalışan bozuk bir çalar saatten farksızdır.) Lakin Tokuna, mektubu Yuki’ye vermiş, doktor kardeşine vermesi için ısrar etmiştir. Tokuna’nın kardeşi bu gecekondu mahallelerden birinde yaşamaktadır ve kardeşinin veba hastalığını tedavi etmeye çalışırken bu hastalığa kendisi de yakalanır. Bu gecekondu bölgesi için hükümetten tedavi talebinde bulunur. Devlet ve halk karşı karşıya gelir böylece. Devlet, halkın bu talebini kabul eder etmesine ama içten pazarlıklı bir tavırla, mahalleleri mektupla birlikte yok etmeye çalışacak kadar ileri gider. Ve tabii ki sahneye kahramanımız çıkarak gelişen olaylara müdahale eder.

Lady Snowblood & Kill Bill

Yazan: Kusagami