Niyazi Berkes – Unutulan Yıllar

1 Ocak 2014 Yazan:  
Kategori: Anı Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Niyazi Berkes - Unutulan YıllarAnılarında ‘’roman yazarı’’ olma hevesinden bahseden Niyazi Berkes’in ‘’Bu kitabı 1940 ile 1950 arasında geçen olayların unutulan yanlarını tanıtmak için yazıyorum’’ diyerek başladığı ve ‘’Sigara alacak param olmadığı günler oldu, sigara paketimi koklayarak idare ettim’’ cümlesiyle bitirdiği anılarında akıcı bir roman tadını yakalamak mümkün… Ancak Unutulan Yıllar’ın ağırlığını İkinci Dünya Savaşı yıllarında İsmet İnönü’nün iç ve dış politikalarına ilişkin kişisel gözlem ve değerlendirmeler ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olarak bilinen olaylar oluşturuyor. Bir anı kitabı okumak isteyenlere biraz ‘’sıkıcı’’ gelebileceğini düşünsem de mutlaka okunması gerektiğini ve bu yazının ana konusunu da o ‘’sıkıcı’’ kısımların oluşturduğunu söylemeliyim. Bu vesileyle kitabın basımını sağlayan ve kurulmasaydı pek çok nitelikli kitaptan mahrum kalacağımızı bildiğim İletişim Yayınlarına da teşekkür etmek isterim.

Anılarında ailesine, kardeşlerine, özel yaşamına, evliliklerine, yurt dışındaki günlerine, hatta bir ara ülkemizde ‘’yeniden ilgi görmesine’’ ilişkin konulara yer vermeyen Niyazi Berkes gençlik günlerini hızlıca geçerek İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelir. Bu yazının da ana konusunu oluşturan o günlere geçmeden önce kitaptan bazı bölümlerden bahsetmek isterim. 1908 Kıbrıs doğumlu olan Niyazi Berkes ailesiyle birlikte göç ettikleri İstanbul’da Darülfünun Hukuk Fakültesi’ne girmişse de vazgeçerek Felsefe Bölümü’ne geçişinin hikâyesini şöyle anlatır:

‘’Felsefe bölümüne geçmeye karar verdim. Evde söylemeye cesaret edemiyordum. Hiçbir zaman da söylemedim. Çok anlayışlı bir ana-babaya düşmek yaşamımda rastladığım en büyük mutluluğum olmuştur. Evrakımı almak üzere o zamanın Hukuk Fakültesi’nin hem adli tıp hocası hem genel sekreteri olan Dr. Edhem Akif’in odasına gitmiştim. İsteğimi anlatınca bu akıl hocası, benim deli olduğumu sandı hemen. Zararsız delilerle ilk karşılaştığında yumuşakça başlayan psikiyatri doktorları gibi başlayarak beni yola getireceğini sanmıştı zavallı.

‘’Oğlum, evladım,’’ dedi, ‘’orada edebiyat okuyup da ne olacaksın? Vazgeç. Hukuku bitir, hâkim olmak istemezsen avukat ol. Cübbenin yenini mahkeme duvarlarına bir sür, zengin olursun’’ diye bir nasihate girişti. ‘’Avukat olamam. Yargıç hiç olamam’’ gibi yanıtlarla direnmekte olduğumu görünce: ‘’Yoksa imtihanlarda çaktın mı?’’ diyerek beni dinlemeden zile bastı. Gelen memura ‘’getir bu efendinin dosyasını’’ dedi. Dosyayı açıp incelemeye başlayıp da bir yere gelince gözleri faltaşı gibi açıldı: ‘’Oğlum’’, dedi, ‘’sen bütün derslerden iyi numaralar almışsın. Sen deli misin?’’ diyerek bir saate yakın bir süre daha beni kandırmak için çalıştı. En etkili olacağına inandığı ‘’zengin olursun’’ deyişine, ben ‘’benim zengin olmak gibi bir gayem yok’’ dedikçe iyice deli olduğum sonucuna vararak bu akıl doktoru hazin bir teslimiyet içinde dosyamı verdi. Onu elinden kaptığım gibi merdivenlerde koşarak Edebiyat Fakültesi’ne yazıldım.’’

Mezuniyetini müteakip Ankara’da aynı binada bulunan Halkevi Kütüphanesi ile Türk Tarih Kurumu kütüphanelerinin birbirinden ayrılması ve ‘’İstanbul’un işgal yıllarında gizli bir Rum örgütünün kitaplığından Gazi’nin emri ile Ankara’ya getirilen ve bodrumlarda duran sandıklar dolusu kitabın’’ tasnif edilmesi görevine atanır. Cepheye dahi kitaplarıyla giden, düşman işgali altındaki yerlerden Anadolu’ya kitap gönderen yüreği okuma, öğrenme ve kitap sevgisiyle dolu Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş uygarlık seviyesine ‘’kitaplarla’ erişilebileceğini işaret etmiştir. Ancak İlhan Selçuk’un çok yerinde deyimiyle ‘’gardırop Atatürkçüsü’’ olarak adlandırabilecek bazı haramzadeler, yozlaşmış burjuvazinin kölesi ve varoluşu tüketim kültürüne bağlı vahşi kapitalist sistemin ucuz işgücü yapılmak istenen her halk gibi Türk halkının da okumaması, öğrenmemesi, hakkını arayamaması, aklını kullanamaması maksadıyla her türlü aşağılık politikalar geliştirmekten utanmamışlardır. Her türlü baskı unsurunu da bünyesinde barındıran bu utanç verici politikalar başarıya ulaşmış, günümüzde yıllık okuma oranları yirmi altı kişiye bir kitap olarak tescillenmişken başarısızlığı başka yerlerde aramanın boşuna olduğunu söylemeliyim. Geçen zaman içerisinde 150 milyon Osmanlı belgesinin dörtte birinin kullanılamaz hale geldiği, Bulgaristan’a vagonlarla iki milyon arşiv belgesi gönderildiği, daha yakın zamanda Milli Kütüphane tarafından kilosu 15 kuruştan tonlarca belgenin hurdaya satıldığı ve bunlar arasında elyazması önemli eserlerin bulunduğu gazetelerde yer almıştır. Bu yapılanlar en hafifiyle görevi ihmal, umursamazlık, sorumsuzluk ve aymazlık değilse utanmazlıktır, gaflettir ve ihanettir.

Ankara’ya gitmenin aydınlar arasında sürgüne gitmekle eşdeğer olduğunu, milletvekili, banka direktörü, yönetim kurulu üyelerinin bir çeşit ’bekâr’ hayatı yaşadığını ve ailelerini İstanbul’da bıraktıklarını belirten Niyazi Berkes müdürlük yaptığı Maarif Ortaokulu’na ilişkin gözlemlerini şöyle aktarmaktadır. ‘‘Öğrendiklerimden anladığıma göre okulun biri gerçek, diğeri hayali iki amacı vardı. Gerçek olanı şu: Ankara devlet merkezi olunca küçük yaştaki çocuklarını İstanbul’daki Amerikan, İngiliz, Alman, İtalyan okullarına veremeyecek olan kişiler Ankara’da İngilizce eğitim dili, Amerikanca eğitim yapacak bir seçkinler okulu bulunmasını beğenmişlerdi.’’

Ben her şeyi bilirim diyen cehalet içindeki ‘’tahsillilerin’’ çoğaldığı, akademik çalışmaların çoğunluğunun kopyala/yapıştır şeklini aldığı, az bilinen ecnebi üniversitelerin yayınlarının gizlice tercüme ettirilerek sahiplenildiği, tez öğrencilerinin çalışmalarına tez danışmanlarının uyduruk kitaplarından uyduruk alıntılarla başladığı, intihal iddialarının soruşturulmak yerine hasıraltı edildiği ve pek çok üniversite mezununun adını yazmaktan aciz olduğu bir sisteme üniversite demek mümkün müdür? Liyakat sisteminin uygulanmadığı, çalışanın önünün açılmadığı, bürokratik kast sisteminin en acımasız bir şekilde sürdüğü, ehil insanların küstürüldüğü, makamların çapsız, beceriksiz hatta ihanet içindekilere teslim edildiği hiç bir ülkenin başarılı olması mümkün müdür?  Bir İngiliz devlet adamının ‘’bizim en önemli görevimiz devletin kritik makamlarına geçecek kişilerin en iyisini seçmek ve onu en iyi şekilde eğitmektir’’ şeklinde bir söz söylediğini hatırlayınca üzüntümün daha da arttığını söylemeliyim. Avrupa’da okusun, okumasın, her hoca kendi bellediği bir otoriteye saplanır, onun bir çeşit gramofonu olurdu’’ diyen Niyazi Berkes ‘’gramofon’’ olma modasının hala geçmemiş olduğunu bilse ne düşünürdü acaba?

‘’Bir gün bölüm hocaları arası bir toplantımızda ataklığını fark etmeye başladığımız asistan Hamdi Atademir ciddi bir tavırla şöyle bir teklifte bulunmuştu: Her öğretim üyesi her başlayan bir sınıfı kendi başına alarak ilk yıldan son yıla kadar o okutsun; örneğin ‘’felsefeye giriş’’ dersinden estetik ya da pedagojye dek sosyoloji, psikoloji de dahil her dersi o okutsun. Bir diğerimiz ertesi yıl gelecek öğrencileri yine bu biçimde alarak son yıllarına değin bütün dersleri okutsun. Ömrümde bu denli saçma bir teklif yapacak üniversite hocası olabileceği aklıma gelmezdi. Ben dayanamayarak, ‘’Burası ilkokul değil, üniversitedir. Henüz asistan, doçent düzeyinde üniversite hocalığına başlamak üzere olan bir kişi bunca ayrı dalları nasıl okutabilir?’’ demekten kendimi alamadımdı. Fakat, hayret, o hiç tınmadı, hemen şu cevabı yapıştırdı:‘’Siz okutamazsınız; ama ben sizin gibi değilim; bunların hepsini bilirim, Fransa gibi yerde okudum’’, dedi.’’

Geçtiğimiz günlerde kadınlara yönelik yayın yaptıklarını iddia eden ‘’elmaelma’’ isimli bir sitede yazarlık yapan birisi, eve yardımcı (kibarlığından temizlikçi demiyor) aradığını ancak görüşme yaptıklarının nerdeyse hepsinin nazlı, cahil ama sıkı pazarlıkçı olduğunu söyleyerek aşağılama dolu ve haddinizi bilin anlamında bir yazı yazmış. Bu kadınların kocalarının ağızları birer karış açık, kahvelerde manken ‘karıları’ izlediklerini ima eden derin bir gözlem gücüne sahip olduğunu düşündüğüm yazar hanımefendi hazretleri bu ‘yardımcıların’ para beğenmediklerini iddia ettikten sonra ‘’boşuna okumuşum, keşke türev, integral alıp havuz problemleriyle uğraşacağıma temizlik kovalarını boşaltsaymışım’’ diyerek içini boşaltıyor. Niçin okumadıkları veya okuyamadıkları hatta nasıl bir hayat yaşadıkları hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığı bu kadınları hem de ‘’bir kadın sitesinde’’ nasıl aşağılayabiliyor, anlayamıyorum. Ezilen, sömürülen, emeği çalınan, şiddete uğrayan, sokak ortasında kurşunlanan, bıçaklanan, çocuk yaşta evlendirilen kadınların korunmasına ve savunulmasına yönelik tek bir konu başlığı göremediğim sitede öne çıkan bazı konu başlıkları şöyle… ‘’Salvatore Ferragamo ilkbahar/yaz 2014, sağlıklı saçlar için uzmanlardan püf noktalar, H&M 2014 bahar koleksiyonları, Candice Swanepoel Victoria’a Secret çekimi, Chanel Pre-Fall 2014, Alessandra Ambrosio’nun 70’ler stili, seksi daha zevkli yapan on öneri, Farah Zeynep Abdullah’ın aşk sahneleri… Asıl ironik olan ise yazısının başlığının ‘’eğitim şart mı’’ olmalı ki, eğitimin ‘gerçekten’ şart olduğu bundan daha iyi ifade edilemezdi düşüncesindeyim.

Askerliğini yapmasının ardından Chicago Üniversitesi tarafından yapılan burs teklifini kabul ederek Amerika’ya giden Niyazi Berkes orada başından geçen ve bizdeki eğitim sisteminin özeti olabilecek şöyle bir olay anlatır:

“Bizde ta Ziya Gökalp zamanından beri bilinen Emile Durkheim, sözünü ettiğim sıralarda Amerika’da yeni tanınmaya başlamıştı. Benim Durkheim ve ardılları olan Fransız sosyologlarının düşün ve yapıtları üzerinde perende atışımı görenler beni sosyoloji alanında ‘’bitirmiş’’ kişi gibi görüyorlardı. Ne var ki, bir gün kendimin ölçüsünü aldım. O gün tanışacağım profesörlerden biri olan Herbert Blumer’in odasına gitmiştim. Ancak bir iki çift söz etmiştik ki, kapı vurularak içeri o ünlü Robert E. Park adlı ‘emeritus’ profesör girdi (…) Blumer beni tanıtınca çok ilgilendi ve beni bir soru yağmuruna tuttu. Türkiye’nin, Türk toplumunun, toplum sınıflarının, köy kasaba, kent, mahallelere varıncaya kadar nüfus, aile, cürüm, evlenme, boşanma, yer değiştirme, kadın-erkek, aile-çocuk ilişkileri ve daha ne bileyim bizde sosyolog olarak hiç aklımıza gelmeyen konularda birer birer sorular sordukça benim bir sosyolog olarak kendi toplumumun en önemli yanları üzerine şöyle böyle ya da hiçten bilgi sahibi olmaktan öteye gidemeyen bir kişi olduğumu durmadan, yılmadan sorduğu ‘ahret sualleri’ ile açığa çıkardı. Ömrümde bu denli küçüldüğümü hatırlamadığım bir imtihan önünde bulunmadım. İhtiyar profesör şu sözü mırıldanmaktan kendini alamadı: ‘’hayret, size ne biçim sosyoloji okutmuşlar.’’

Bütün genellemelerin yanlış olduğunu bilmeme ve sinemaya gönül vermiş pek çok elleri öpülesi ‘’emekçiye’’ karşın her şeyi paraya ve teknik imkânların yoksunluğuna bağlayan sinemamızın birkaç film ve birkaç isim dışında esaslı bir ürün ortaya koyamadığı düşüncesindeyim. Zincirleme yanlış anlaşılmalara dayalı ucuz komedi filmleri, insan doğasını yozlaştıran acılı arabesk filmleri, baştan sona palavradan ibaret avantür filmleri, küçük bir gruptan başkasına hitap etmeyen ‘’sanat’’ filmleri, şarkıcılar için çekilmiş ‘’klip’’ filmlerini çıkartın atın geriye zaten pek bir şey kalmıyor. Niyazi Berkes’in 1923’lü yıllarda Kıbrıs’ta oynanan piyesler hakkında yazdıklarını okuyunca çoğunlukla halkın beğenisine, insanın insanileşmesine, haysiyet ve ahlakın savunulmasına değil burjuvazinin beğenisine, Batı’nın tüketim kültürü ve kapitalizmin insan doğasının yozlaştırılmasına, yönelik ucuz ürünler veren sinema, tiyatro ve edebiyatımızın o zamandan günümüze neden bir arpa boyu yol gidemediği ortaya çıkıyor.

‘’Kurtuluş Savaşı piyeslerinde sahnede Türk ve Yunan bayrakları ile askerler savaşa tutuşunca dumanlar, barut kokuları seyirci halkı coştururdu. Dövüşmenin sonuna doğru sahne kararır, Remzi Bey elinde tabancası ile saldırır; tabancalar patlar, düşman tepelenir; yavas yavaş sahne aydınlanır. Ay yıldızlı bayrak, başı ya da kolu sargılı (üzerlerine kan lekeleri de konurdu) subay ve askerler hastabakıcı hanımlar elinde yatarken Beliğ Paşa Tiyatrosu’nun binası yıkılacak gibi olurdu.’’

Batı kaynaklı roman, tiyatro, sinema gibi türlere, Aziz Nesin’in deyişiyle ‘’Türk toplumuna borcunu ödememiş’’ aydınlar arasında büyük bir hayranlık duyulmakta, literatür ezbere bilinmekte, yazarlar, yönetmenler, romanlar, filmler hakkında yarım yamalak da olsa incelemeler yazılmakta, en önemlisi Batılı sanatçının değer yargıları içselleştirilmekte, kendi halkının değer yargıları, inanç ve gelenekleri ise küçük görülerek aşağılanmaktadır. Türk Düşününde Batı Sorunu isimli kitabında, geri kalmış toplumlardaki Batılılaşmış sınıf mensuplarının toplumdan koptuğunu ancak bu kopukluğun onlarda iç çatışması veya isyan tepkisi yaratacağına Batı’dan gelen her şeye tapınırcasına hayranlık ve düşkünlük yarattığını söyleyen Niyazi Berkes şöyle devam etmektedir.

‘’Toplumun geriliği, halkın cahilliğine bağlanır; boyuna halkın okutulmasından, aydınlanmasından söz edilir. Halkın cahilliği teorisi, bütün Batılılaşmış okumuşların ilk bellediği ilericilik tezidir; fakat bunun gerçekleşemeyişi Batılılaşmış kastın reayadan nefretinin derinleşmesine yarar; toplumlarının, onların tüketim uygarlığı iştahlarının yükünü kaldıramayışına çok içerlerler. Kişisel ekonomilerini, toplumun gücü ile orantılı olmayacak ölçüde artırmak için her çeşit gelir sağlama yollarına başvurma normal olur. Halk ise, onlara güvenini yitirir; onların yaşamlarına bakarak onlara ahlaksız damgasını vurur. Böylece, iki tabaka arasındaki uçurum kalkacak yerde derinleşir. Toplumun kaldıramayacağı ithal malı tüketim maddelerine düşkünlük ile modernleşmek aynı şey olur. Geri kalmış toplumlarda en çok, toplumdan kopmuş olanlar arasında görülen bu tüketim maddelerine düşkünlük önüne geçilmez bir salgın haline gelir.’’

Türkiye’ye döndükten sonra Bazı Ankara Köyleri Üzerine Bir Araştırma (1942), Propaganda Nedir (1942), Siyasi Partiler (1946) gibi kitaplar yazmış, Gras’ten Ekonomik Sosyolojiye Giriş (1941), Platon’dan Sokrates’in Müdaafası (1942), Aristo’dan Politika (1946), Laski’den Demokrasi ve Sosyalizm (1946) ve Freud’dan Totem ve Tabu (1947) eserlerini en verimli döneminin başlangıcında dilimize kazandıran ve bu toprakların insanına faydalı olmak için çabalayan bir insanın yurtdışına gitmek zorunda bırakılışına üzülmemek elde değil.

İkinci Dünya Savaşı süresince, tarafsız bir politika uyguluyor gözükse de Almanların hızlı ilerleyişi karşısında Rusların yenileceğine, Rus boyunduruğundaki ‘’esir Türklerin’’ bağımsızlıklarına kavuşacağına ve Almanların ele geçireceği Kırım, Kazan, Kafkaslar, Hazar ötesi, İdil-Ural boyları, Büyük Türkistan’ın yönetimini Türklere ‘’ikram’’ edebileceğine olan ‘’hayalin’’  Türkiye’nin dış ve iç politikasına egemen olduğunu, bu politikanın Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından ‘’İngilizlerle müttefik Almanlarla dostuz’’ şeklinde ilan edildiğini, İsmet İnönü’nün bu duruma ses çıkarmamasının ise desteklemek anlamına geldiğini yazan Niyazi Berkes bu ‘’tarafsızlık’’ kavramını şöyle anlatmaktadır.

“Türkiye’nin harbe girmesini isteyen devlet yoktu. Ne Almanya, ne Rusya, ne İngiltere, hele ne Amerika, başta Almanya olmak üzere, savaşan devletlerin gözünde Türkiye, ya cim karnında bir nokta, ya cepte keklik ya da gereksiz bir yüktü. Biz o zaman bunların hiçbirini bilmiyorduk. Nazi Almanyasının çökmesi üzerine içerde başlayan demokrasi muhalefetine karşı Milli Şef’in yürüttüğü çok başarılı gizlenme ve yanıltma siyaseti sonucu nasıl demokrasiyi onun getirdiğine inandırılmışsak, savaşa da onun yüksek diplomasi becerisi sayesinde sokulmadığımıza inandırıldık.”

Gerek Churchill’in gerekse o dönemdeki İngiliz büyükelçisi Sir Knatchbull-Hugessen’in anılarında, savaşın başından itibaren Türkiye’nin olası bir Alman saldırısından değil Rus saldırısından korktuğunu ve Rus düşmanlığının Alman düşmanlığından daha fazla olduğunu yazdıklarını aktaran Niyazi Berkes 1939 yılına kadar Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Türk ve Sovyet bayraklarının sokaklara beraber asıldığını yazmaktadır. Milli Mücadele döneminde Sovyet büyükelçisi olan Aralov, anılarında Türk siperlerini gezdiklerini hatta Büyük Taarruz öncesi sahte bir çay tertip edilerek Sovyet elçiliğinde olduğu izlenimi verilen Atatürk’ün gizlice Ankara’dan ayrılarak ordunun başına geçtiğini aktarmaktadır ki bir başka devlete duyulabilecek güvenin ve dostluğun büyüklüğünü anlatabilecek değerli bir örnektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Sovyetler Birliği ile 1921’de yaptığı Dostluk Antlaşması emperyalist Batı ile mücadele içindeki iki komşu devletin yakınlaşmasıdır. Birbirlerinin ulusal birlik ve bağımsızlıklarını tanıyan her iki devlet Sevr gibi zorla imzalattırılan antlaşmaların tanınmayacağını dünyaya ilan etmişlerdir. Türkiye’nin sınırı olarak Misak-ı Milli’yi kabul eden, Boğazlar konusunda Türk egemenliği ve İstanbul’un güvenliğine karşı karar alınamayacağı başta olmak üzere birçok konuda birlikte hareket edeceklerini kararlaştıran Türkiye ve Sovyetler Birliği arasında Atatürk zamanında kurulan Türk-Rus dostluğunun Milli Şef döneminde bozulduğunu söyleyen Niyazi Nerkes, savaş sona ermesiyle birlikte göstermelik demokrasi ve çok partili yaşam adımlarının atılması sırasında, olmayan Sovyet korkusu yaratıldığını iddia etmekte, ayrıca ‘’Irkçı-Turancı’’ tasfiye ile Alman yanlısı güçlerin bertaraf edilmesinin yeterli gelmemesi üzerine kendisinin de içinde olduğu ‘’Solcu Profesörler’’ oyunu sahneye konulduğunu iddia etmektedir.

Niyazi-Berkes

Savaşın sona ermesinin yakınlaştığı günlerde İngiltere, Amerikan yardım programının Türkiye’ye de genişletilmesini istediği zaman Amerikan Dışişleri Bakanlığı böyle bir yardımı Franco’ya yardım etmeye benzeterek soğuk yaklaşmıştır diyen Niyazi Berkes DTCF tasfiyesinin arka planında, savaş sonrasında Türkiye’nin büyük bir komünizm tehlikesi ve tehdidi altında bulunduğu iddia edilen ve komünizmle mücadele edebilmek için Amerika’nın ayırdığı paradan yararlanmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin Amerikalı yetkilileri ikna etme çabası olduğunu yazmaktadır.

DTCF dekanı Enver Ziya Karal’ın ‘’siyasi görüşü ilmi düşünceyle uzlaşma kabul etmeyen bir dergiye yazı gönderme sözü verdiğini’’ belirten bir rapor kaleme alması üzerine Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes ‘’görülen lüzum üzerine’’ Bakanlık emrine alınarak, soruşturma başlatılır. Niyazi Berkes hakkında ‘’derslerde komünizmi methetmek, komünist beyannamesini ısrarla okutmak, İmralı’ya yapılan bir geziye sağcı talebeleri iştirak ettirmemek ve milliyetçi talebeleri sınıfta bırakmak’’ suçlarından ‘’üç ay hapis ve üç ay memuriyetten mahrumiyet’’ kararı verilir. 1950’de mahkûmiyet kararını bozan Yargıtay davanın yeniden görülmesini istemiş ve yeniden yargılama sonucunda beraat eden Niyazi Berkes görevine atanmasının yapılması amacıyla Danıştay’a dava açmışsa da görevine son verilmesinin aldığı mahkûmiyetle ilgili olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. 1952’de, McGill Üniversitesi’nden gelen daveti kabul ederek Kanada’ya gitmiş, bir daha ülkesine dönememiş ve emekli olduktan sonra 1988’de İngiltere’de ölmüştür.

‘’Bütün savaşlar bazı efsaneler yaratır. Bu efsanelerin amacı savaşları sürdürmeye ve yenilemeye yarar’’ diyen Türkkaya Ataöv, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya atılan ‘’Soğuk Savaş’’ kavramının da bu türden bir ‘’efsane’’ olduğunu söyler. Ortaya atılan köksüz iddiaların gerçekleri ve Soğuk Savaş’ın sorumlularını gizlemeye yaradığını, barış ve özgürlük adına insan haklarının çiğnendiğini dile getiren Türkkaya Ataöv bu efsanelerin sona erdirilmesinin bilimin bir görevi olduğunu dile getirmekte, Türk kamuoyunda NATO’nun, Varşova Paktının kurulması sonucu ortaya çıktığına inanıldığını yazmaktadır. Oysa Varşova Paktı NATO’nun 23 Ekim 1954 tarihli Paris anlaşmasından sonra Batı Almanya’yı da bünyesine almasının bir sonucudur.

‘’Batı dünyasında, Amerika’da ve Türkiye’de de Soğuk Savaş’ın çıkışı hakkında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet askeri gücünün savunmasız bir Batı Avrupa’ya hemen sıçrayıvereceği, Avrupa ve bütün dünyanın, zamanında yetişen Truman Doktrininin sertliği, Marshall Planının bonkörlüğü ve sonra kurulan NATO’nun gücü sayesinde kurtulduğu yerleşmiş yanlış bir efsanedir. Belgeler bunun yanlışlığını ortaya koymaktadır. Bu efsanenin çok ilginç bir yanı da sorumlu mevkilerde olan Amerikalıların kendi sözlerine inanmadığı da görülmektedir. Örneğin Temmuz 1945’de Ocak 1947’ye kadar Amerikan Dış İşleri Bakanlığı yapmış olan James Brynes Anılar’ın da Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’nın daha ötesinde askeri ve siyasal bir tehlike olmadığını söylemektedir.’’ (Türkkaya Ataöv)

Truman Doktrini, 1947’de Başkan Harry Trumantarafından Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikasının değiştiğini, Sovyet karşıtlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu, komünizm tehdidi altındaki ülkelere mali ve askeri yardım yapılacağını ancak bu yardımın insan hakları ve demokrasi kavramlarının Amerikan yorumunu kabul eden ülkelere olacağını ilan eden ‘’komünizmle savaş’’ açıklamasıdır. Doktrinin ardından İtalya’da ve Fransa’da komünist bakanlar görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. Fransız Başbakanı Ramaider bir yandan komünist bakanları kabineden uzaklaştırıyor diğer yandan da ‘’her aldığımız borçla bağımsızlığımızdan biraz daha kaybediyoruz’’ diyordu.

Truman Doktrini’ni “Amerika Birleşik Devletleri’nin silahlı azınlıklar veya dış baskılarla boyun eğdirilmeye çalışılan özgür halkların direnişlerinin desteklenmesi politikası” şeklinde ilan eden Amerikalı devlet adamları Moskova Konferansının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine ‘’soğuk savaş’’ tavrının takınıldığını söylemesine karşın Moskova Konferansı açıldıktan yalnızca iki gün sonra ilan edilen Truman Doktrini’nin ilan hazırlıkları göz önünde tutulduğunda, Amerika’nın soğuk savaşı başlatma nedeni olarak Sovyet tutumunu göstermesi ikna edici görülmemektedir.

‘’Ayrıntılı belgeler bugüne kadar kabul edilen efsaneyi tamamıyla ortadan kaldırmaktadır. Bu belgeler belki de çok kesinlikle soğuk harbin Truman ve danışmanları tarafından bile bile çıkartıldığını gösteriyor.’’ A.B.P.Taylor

Başkan Truman Donanma Günü kutlaması dolayısıyla 1945 yılında yaptığı bir konuşmada Sovyet-Amerikan işbirliği çağrısında bulunmuş, Amerika Birleşik Devletleri’nin toprak ve üs gibi “başka bir ülkeye ait hiçbir şeyin’’ peşinde olmadığını, Amerikan dış politikasının doğruluk ve adalet ana ilkelerinden ayrılmayacağını ve savaş zamanı müttefikleri arasında ‘’ümitsiz, uzlaştırılamaz ve çözülemeyecek kadar köklü çıkar çatışması’’ olmadığını söylemiştir. Ancak asıl fırtına bu konuşmadan sonra kopmuştur. Başkan Truman’In Amerika’nın savaştan sonra toprak almayacağını söylemesi üzerine gerek Kongre gerekse ordu bu duruma itiraz ederek savaşta ele geçirilen Pasifik üslerine sahip çıkılması gerektiğini söylemişlerdir. Karşılaştığı güçlü itirazlar üzerine sözlerini değiştirerek öyle demek istemediğini söyleyen Başkan Truman’ın yeni açıklamaların etkisi sanıldığından çok büyük olmuş, Sovyet topraklarına çok yakın olan Pasifik üslerini elinde tutacağını ilan eden Amerika Sovyetlerin kuşkularını artırmış ve Soğuk Savaş aslında fiilen başlamıştır.

‘’Roosevelt 12 Nisan 1945’de ölmüştü. Yeni Başkan Harry S. Truman Amerika’da Sovyetler Birliği’ne karşı olan duyguları abartacak biçilmiş kaftan gibiydi. Sözüne en çok uyar göründüğü danışmanı Sovyetler Birliği hakkında hiç de iyi niyetler beslemeyen Genelkurmay Başkanı Amiral William F. Leahy idi. Her sabah dünya durumunu Başkan Truman’a kendi gördüğü şekilde özetleyen Leahy Sovyetler’e karşı takınılan sert tutumun mimarlarındandı.(Türkkaya Ataöv)

Eski Başkan Roosevelt’in yakınlarından Summer Welles ‘’Roosevelt’in ölümüyle Amerikan siyasetinin yönetimi başka eller eline geçti. Bunun Sovyet-Amerikan ilişkilerine getirdiği korkunç değişiklik Postdam toplantısında bulunan bütün tarafsız gözlemcilerin görebileceği bir şeydi’’ demektedir. Yukarıdaki açıklamalar göz önüne alındığında Truman’ın başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere ‘’bazı’’ güçler tarafından Soğuk Savaş’ın başlatılması yönünde kullanıldığı görüşü ağırlık kazanmaktadır. John F. Kennedy’nin sonunu hazırladığı iddia edilen ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından planlanan Northwoods Operasyonu gibi çalışmaların varlığının biliniyor olması da bu iddiaları güçlendirmektedir.

‘’Bazı’’ güçler veya ‘’Askeri-Endüstriyel Kompleks’’ denince anlaşılması gereken kavram, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki silah sanayi, Pentagon, Kongre üçgeni içindeki bazı gruplar arasındaki çıkar ilişkilerini ve bunun dış politikadaki etkilerini anlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bazen ‘’Çelik Üçgen’’ olarak da adlandırılan bu yapı ilk kez 1961 yılında görevden ayrılırken yaptığı konuşmada ülkede bir askeri-endüstriyel kompleksin bulunduğunu ve yönetimin kendisini buna karşı koruması gerektiğini söyleyen Dwight Eisenhower tarafından dile getirmiştir.

‘’Bu kompleksin bir ayağında Pentagon, ikinci ayağında Boeing, Raytheon, Lockheed-Martin, General Dynamics, Bechtel gibi dev Amerikan silah şirketleri, üçüncü ayağında ise silah sanayinin yoğun olduğu eyaletlerin Kongre’deki temsilcileri yer alır. Buna ayrıca, çeşitli /spanaraştırma-geliştirme şirketleri, silah sektöründeki sendikalar ve bu şirketlere proje üreten bazı üniversiteler de eklenmektedir. Buradaki yapının özelliği Pentagon ile silah şirketleri arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Çok sayıda emekli ya da görevinden ayrılmış Pentagon yetkilisi silah şirketlerinde çalışmakta ve aradaki organik bağı oluşturmaktadır. Bu bağların bir yandan ABD ordusunun silah alımı sürecini etkilediği, diğer yandan da Amerikan dış politikasını yönlendirdiği sıkça ileri sürülmüş bir husustur.

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği SSCB karşıtı politikanın bu kadar katı olması, ülkede bir komünizm korkusu oluşturarak silahlanma harcamalarının yüksek tutulması, özellikle nükleer silah alanında ‘’overkill’’i yaratması (yani gereğinden fazla yok etme kapasitesine sahip olması) Vietnam savaşına neden olması ve savaşı uzatması gibi gelişmelerden bu Çelik Üçgen sorumlu tutulmuştur.’’ (İlhan Uzgel)

Henry Kissinger, son zamanlarda yazılmış en başarılı propaganda yayınlarından olan Diplomasi isimli kitabında Harry S. Truman’ın geçmişinin büyük selefininkinden tamamen farklı olduğunu, en iyi okullarda okuyan ve ‘’başkanlık’’ için yetiştirilen Roosevelt’in kozmopolit ve zengin bir aileden gelmesine karşın kırsal ve orta sınıftan gelen Truman’ın eğitiminin hiçbir zaman ortaokul düzeyini geçemediğini dile getirmektedir. Roosevelt’in başkan yardımcısı olarak ilk tercihi James Byrnes, işçi hareketi tarafından veto edilince, başkan yardımcılığına getirilen Harry Truman’ın önceki politik kariyeri, onun olağanüstü bir başkan olacağına dair hiçbir işaret vermiyordu diyen Kissinger Truman Doktrini olarak bilinen ‘’savaş narasının’’ Çelik Üçgen tarafından değil de Truman’ın kendi politikasıymış gibi göstermeye çalıştığı yazısına şöyle devam ediyor.

‘’Truman, savaş zamanı ortağı Sovyetleri de hiçbir zaman yüceltmemiş, onlara daima kuşkulu bir gözle bakmıştır. Hitler, Sovyetler Birliği’ne saldırdığı zaman, senatör olarak görev yapan Truman, iki diktatörü moral bakımdan eşit görmüş ve Amerika’nın onları ölünceye kadar birbirleriyle savaşmaları için cesaretlendirmesi önerisinde bulunmuştu: “Hangi şartlar altında olursa olsun Hitler’i galip görmek istemezsem de, Almanya’yı kazanıyormuş gibi görürsek Rusya’ya yardım etmeliyiz ve Rusya’yı kazanıyormuş gibi görürsek Almanya’ya yardım etmeliyiz. Böylece onların mümkün olduğu kadar çok adam öldürmesine izin vermeliyiz, ikisi de sözlerine sadık değiller. Ruslara sert davranmamız gerekiyor. Onlar nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlar. Zücaciye dükkânındaki boğa gibiler. Ancak yirmi beş yaşındalar. Biz yüz ve İngilizler yüzlerce yıl daha yaşlıyız. Nasıl davranacaklarını onlara öğretmek zorundayız.”

Kissinger’a göre Truman, Sovyetlerle anlaşmazlığı jeopolitik çıkar farklılıklarına değil, kötü davranış ve politik acemiliğe yoruyordu. Niyazi Berkes de Türkiye’de ‘’Efendim, bu Amerikalıların hiç siyasi tecrübesi yok. Dünyanın farkında değil sersemler’’ dendiğini, Türk yöneticilerin Amerikalıları, Amerikalıların ise Rusları uluslararası politika arenasında ‘’acemi’’ olarak gördüğünü söylüyor. Sovyetler Birliği ile Birleşik Devletleri arasındaki gerginliğin yanlış anlamadan, kötü davranış ve acemlikten değil jeopolitik çıkardan kaynaklandığı gerçeği örtbas edilerek Soğuk Savaş başlatılmışken Churchill’in Avam Kamarası’nda ‘’Kırım’dan ve diğer temaslarımdan buraya getirdiğim intiba Mareşal Stalin ve Sovyet ileri gelenlerinin Batılı demokrasilerle şerefli dostluk ve eşitlik anlayışı içinde yaşamak istedikleridir. Sorumluluklarına, kendi yararlarına olmasa bile, Rus Sovyet Hükümetinden daha bağlı bir hükümet tanımıyorum’’ sözleri pek bir işe yaramıyordu.

‘’Uzun çekilmelerden sonra Wallace’ın yerine, ne idüğü belli olmayan bir taşra senatörü olan Harry Truman’ı başkan yardımcısı adaylığına seçtiler. Seçim sonunda, Roosevelt ile birlikte bu adam da seçildi. Çok geçmeden Roosevelt ölünce, onun yerine Mr. Truman cumhurbaşkanı olunca her yerde ‘’kim bu adam?’’ diye herkes birbirine soruyordu. Doğrudan doğruya seçilmiş bir başkan olmadığı sürece Mr. Truman kendi rengini hiç belli etmemişti. Postdam Konferansı’na geldiği zaman, kızının piyano çalarak konferans üyelerini eğlendirdiğini gazetelerde okurduk. Bu silik adam, görülmedik bir oyunla hem başkanlığa seçilmeyi hem de bu ünlü gerici Kongre’yi kendine hınk diyen bir meclis haline getirmeyi başardı. Nasıl? Muhaliflerin ‘’içeride yangın vaaar’’ çığlığına karşı o: ‘’dışarıda, dünyada Rus tehlikesi vaaar’’ diyerek.

’Truman’ın iç tehlike yerine dış tehlike borusu o denli etkili olmuştur ki Amerika’da Cumhuriyetçilerin sesleri kısıldı. Sendikalar, Amerika’da irapta mahalli olmayan küçücük komünist partisi, devlet memurları, üniversite hocaları ve de Hollywood aktörleri Truman’ın benimsediği sadakat yemini komisyonlarının baskısı altında sindirildiler; en sonunda Truman ünlü doktrinini 12 Mart 1947 günü Kongre’ye getirdiği zaman kendi partisine düşman olan çoğunluktaki Cumhuriyetçi üyelerin tümü tarafından alkış tufanı ile karşılandı. Truman şimdi içerideki çok abartılmış sol akımlara karşı çıkan yarı gülünç bir kahraman değil, bütün dünyanın karşısına güçlü Sovyet düşmanı bir kahraman olarak çıkıyordu.’’ (Niyazi Berkes)

Niyazi Berkes’in iddiasına göre savaştan çok az kayıpla çıkan, topraklarında savaşın yıkımını yaşamayan ve atom silahı tekeline sahip olan Amerikalı yöneticiler barış halinde savaş üretiminin azaltılacağını, işçi ücretlerinin dondurulacağını veya düşürüleceğini, sendikalar ile işverenler arasında çatışmaların başlayacağını, işsizliğin hatta grevlerin ortaya çıkacağından hareketle karlılığın azalmadan sürmesini sağlamak için her çareye başvuruyorlardı. Bu düşünceyle harekete geçen Amerikalılar İkinci Dünya Savaşı’na yatırdıkları 300 milyar doların üzerindeki parayı çıkarmak maksadıyla yeni bir savaş başlattılar.

‘’Truman Doktrini bizde Yunanistan ile Türkiye’ye bilmem kaç milyon dolar verme ve bu iki ülke üzerinde birinde ‘’iç savaş şeklinde’’, diğerinde ‘’Boğazlar sorununda’’ görülen Sovyet baskısına karşı bu iki ülkeyi destekleme işi olarak görülür. Truman Doktrini bundan çok daha kapsamlı bir doktrindir. ‘’ABD dünya egemenliği’’ doktrinidir. Bu doktrin ‘’özgür’’ ulusların özgürlük haklarına karşı Sovyet emperyalizmine çevrilmiş dinsel bir çağrıya dayanır: Özgürlük savunuculuğu yapmak Tanrı’nın Amerikalılara buyurduğu bir ödevdi; Tanrı onlara kendilerine güvenmekle Tanrı’ya güvenmenin aynı şey olduğunu buyurmuştu. Dünya ‘’özgür’’ uluslarla ‘’köle’’ uluslara ayrılmıştı. Bu köle ulusları Tanrı emrine göre özgürlüğe kavuşturmanın yolu, onlara ‘’refah’’ sağlamaktı. ‘’Refah’’ ise ancak ‘’özgür’’ ekonomi ile olabilir. Bu, Amerika’nın kendi özgürlük ekonomisinin de var olmasının baş koşuludur. Truman doktrinine karşı hem Amerika’da hem Avrupa’da çevrilen eleştiriler de Türk basınında halka yansıtılmamıştır. Bu eleştirilerde Amerikan yardımının gerçek amacının despotik hatta devletçi rejimlere karşı demokrasinin savunması olması gerekirken, Türkiye gibi demokrasiye aykırı bir devlete yardım vermenin anlamasızlığı üzerinde durulmuştur. Fakat bunları endişe içinde yakından izleyen Ankara’ya göre, bunlar, ‘’Moskova ağzı’’ ile konulan Türk düşmanlarıydı.’’(Niyazi Berkes)

Amerika’daki olaylar karşısında kendi güvenlikleri açısından Karadeniz ve Boğazlar konusunda Türkiye ile bir uzlaşma girişimi arayan Sovyet Rusya’nın girişlerinin muhalefete düşmek istemeyen Milli Şef rejimi tarafından hem iç muhalefeti ılımlılaştırmak hem de Batı’ya komünizm tehdidi olarak sunulduğunu iddia eden Niyazi Berkes’e göre savaş sonrası ‘’çok partili’’ rejime geçmenin kaçınılmaz olduğunun anlaşılması üzerine Mayıs 1945’den Truman Doktrini’nin açıklandığı Mart 1947 tarihine kadar olan iki yıllık sürede Milli Şefliğin sürdürdüğü siyaset aşağıdaki gibi özetlenebilir.

‘’İlki eskisi gibi yine Milli Şeflik rejimi çerçevesi içinde olmak koşulu ile başka partilere katlanmak, ikincisi halk denen yığının şu ya da bu sınıfından ya da sınıflarından gelme bir muhalefet partisi olmayan, yine Milli Şeflik geleneği içindeki bir parçanın sırf iktidarı kapmak için kopmasından başka bir şey olmayan diğer bir partiyi şeflik doğrultusuna uyacak çizgiye getirmek için yetiştirmek, üçüncüsü bunu yapmak için dışarıda Sovyet tehlikesini içeride komünizm korkusunu kullanmak, dördüncüsü gerçekten demokrasi istemeyi, radikal reformlarla Kemalist doğrultuda ilerlemek anlamında anlayanları kızıla boyamak, beşincisi Amerika’da savaş sonrası için yapılması düşünülen işlere karşı baş gösteren gerici bunalımdan faydalanarak, çıkar gruplarını Alman cebi yerine bu kez Amerikalı cebinden besleme yollarını açmak.’’

Şeflik düzeni içinde baş gösteren muhalefet, ülke içinde bir ‘’iç savaş tehlikesi’’ boyutuna getirilemez, dışarıda bunu körükleyenin Rusya olduğu ya da demokrasi akımının komünizm tehlikesine bağlı olduğu yansıtılmazsa, ülke içindeki rejim tartışmaları sıradan bir demokrasi tartışması gibi gözükecek, Batı demokrasileri de bunu normal bir demokratik gelişme olarak görecekler ve Sovyet Rusya tehdidine karşı Milli Şef Türkiye’sini himayesi altına alacak bir büyük devlet bulunamayacaktı diyen Niyazi Berkes’e göre gerçekte istenenin demokrasi değil, demokrasi görünüşü altında şeflik yönteminin sürmesi için gerekli ‘’tehlike’’ korkusunun varlığını süreklileştirmek olduğunu yazar. Sovyet baskısı denen şeyin, Sovyetler için Mustafa Kemal zamanından beri belledikleri bir siyaset gereği, komşu ülkede kendilerine düşmanlık etmeyecek, başkalarına yataklık etmeyecek herhangi bir rejimin bulunması her türlü kuşkuların üstünde zorunlu bir özlem olduğunu söyleyen Niyazi Berkes ‘’Atatürk Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin yerine Halk Partisini kurduktan sonra, demokrasi edebiyatıyla yıldızlanmış bir kişisel yönetim kurmuştu. Hâlbuki asıl demokrasi yolunu getiren İsmet İnönü’dür’’ diyen Faik Ahmet Barutçu hakkında şöyle demektedir.

‘’Milli Şef için yapılacak dalkavukluğun en yüksek düzeyde olanı budur. Kendisi böyle bir iddiada bulunmaz ancak onun kafasını okumasını bilen dalkavuklarına söyletir, söylendiği zaman da yalanlamaz. Bu tezin içinde ta ulusal bağımsızlık savaşı günlerinden beri Mustafa Kemal’e karşı çevrilmiş iki karalama saklıdır: İlki Kemalist devrimin ‘’Sovyetimsi’’ ya da Sovyet rejimi yanlısı bir devrim olduğu, ikincisi ‘’Müdafaa-i Hukuk’’ komitelerini kapatıp yerine siyasal bir parti kurarak ‘’kişisel’’ diktatörlük rejimi kurulduğu. Mustafa Kemal’in onca nimetlerini gören İsmet İnönü’nün bu kitaba konu aldığım dönemin gericilerinin en çok benimsediği bu tür iddiaların yapılmasına göz yumması karşısında insan ne diyeceğini bilemiyor.’’

‘’Muasır medeniyet seviyesini’’ hedef alan hemen her şeyin ‘’Milli Şef’’ İsmet İnönü tarafından yok edilmeye çalışıldığını, Kemalist ilkelerin ve Kemalist devrimin hedeflerinin Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarınca bile tam olarak anlaşılamadığını iddia eden Niyazi Berkes’e göre Milli Şeflik rejimi, bir şef altında birlik, beraberlik sistemi değil, bir çeşit bürokratik feodalite rejimidir. Aynı konuda başka bir kalem de şöyle demektedir.

‘’Atatürk’ün bu değişiklikleri halk için yaptığı ve halkın egemen olacağı bir düzenin temellerini atmak istediği, her hareketinden ve her sözünden bellidir. Ne var ki bu, yapılan devrimlerle kendi kendine alınabilecek bir sonuç değildi. Ve Osmanlı döneminden kalan sosyal ve İktisadi yapıda, yönetime sivil ve asker aydınlardan, bürokratlardan başka ağırlığını koyabilecek bilinçli, örgütlü bir güç bulunmuyordu. O nedenle yönetim yine geleneksel güçlerin elinde kalmıştı.’’ (Abdi İpekçi)

Adnan Adıvar’ın kendisine ‘’Niyazi Bey oğlum, şu yanı başımızdaki devle uğraşıldığı müddetçe bu memlekette ne demokrasi olur, ne özgürlük. Demagoglar boyuna onu vesile ederek bu iki davanın güdücüsü olanları kolaylıkla lekeleyeceklerdir. Bir zamanlar Mustafa Kemal bu devle iyi ilişkiler kurmayı başarmıştı. İsmet bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Şimdi bunun cezasını siz çekiyorsunuz. Bu gidişle bu memlekette biz de siz de boşuna uğraşıyoruz’’ dediğini aktaran Niyazi Berkes Türk-Sovyet dostluğunun nasıl ilk andan itibaren Batı için büyük bir tehlike olarak görüldüğünü ve nasıl bozulmaya çalışıldığını şöyle anlatır.

‘’Milli Şef yaşamı boyu Lord Curzon’u unutamadı. Bir vesile ile F.A. Barutçu’ya övünerek şöyle der: ‘’Lozan’da genç ve tecrübesiz zamanımda devletleri teker teker İngiltere’ye karşı görünce bunlarla uyuşup İngilizlere kafa tutarım diye düşünmüştüm. Lord Curzon baba: ‘sen çok manevracısın. Ama ben sana yaptırmam. Gözünü aç’ dedi. Gerçekten yanlış başladığımı anladım. Ben İngiltere ile çarpıştırıyorlardı. Kendileri arkada duruyor. İstediklerini de benden kendi hesaplarına koparıyorlardı… Ben Lord Curzon’u yokladım, gördüm ki onunla uyuşurum. Diğerlerinin istediklerini geri çevirmede benimle birlik olacaktır. Hızla kararımı verdim ve doğru yolu tuttum.

Yıllarca ‘’Lozan Günü’’ edebiyatı içinde yetişmiş bir kişi bugün bu sözleri okuyunca şaşırır. Çünkü neredeyse İsviçre’de Lozan adlı bir şehir yaratmış olan Lausanne uzmanlarına göre, paşamız bu İngiliz lordunu yamyassı etmişti. Şimdi ise onunla anlaşarak istediğini elde ettiğini söylüyor. Kendini lorda karşı ileri sürenleri de böylece atlatmış. Kimdi acaba bunlar? Ulusal Kurtuluş Savaşı o zamanın en güçlü emperyalist devleti olan İngiltere’ye karşı yapılmıştı, değil mi? Peki, nasıl oluyor da bu savaşın hesabını görmeye gönderilen adam, o devletin dışişleri bakanı olan adamla çarpışmak istemiyor da onunla birleşiyordu? Başka bir devlete karşı ve neyi elde etmek için? Paşa yukarıdaki sözleri ettiği zaman, bu soruları ona soran birinin çıkmayışı da şaşılacak şey değil mi?

Diğer bir Lord (Britanya’nın Berlin Büyükelçisi Lord D’Abernon da Curzon’un kazandığı zaferi şu sözlerle yüceltir. ‘’Curzon yalnız Britanya’ya değil, bütün dünyaya muazzam bir hizmette bulunmuştur. Ankara ile Moskova arasındaki o menhus yakınlık, çok büyük bir tehlike idi. Curzon’un bu tehlikeyi yıkması başlı başına bir başarıdır.

Amerikan hükümeti bir yandan NATO’yu Birleşmiş Milletler Örgütünün güçlendirilmesi ve Sovyet saldırganlığına karşı gerekli göstermeye çabasına karşın bazı etkili siyaset adamlarının aksi yönde açıklamalar yapmalarının ilginç olduğunu söylemeliyim. Örneğin Amerika’nın Soğuk Savaş politikasının biçimlenmesinde büyük rolü olan, kardeşi CIA başkanlığı kendisi Dışişleri Bakanlığı yapan John Fuster Dallas ise 1949 yılında ‘’Sovyet hükümeti, bugünkü koşullar altında, savaşı ulusal siyasetin bir amacı olarak kullanmak istemiyor. Bu hükümette ya da herhangi bir hükümette Sovyet Hükümetinin şimdi açık bir saldırı tasarladığına inanan, asker ya da sivil sorumlu bir kişi bilmiyorum’’ diyordu.

1956 yılında BBC radyosunda yaptığı konuşmalarda ‘’Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’yı işgal etme olasılığının çok fazla mübalağa’’ edildiğini söyleyen Moskova’nın eski Amerikan Büyükelçisi George F. Kenan 1965 yılında London Times gazetesine ‘’İkinci Dünya Savaşından sonra Amerikan siyasetini düzenleyenler NATO’yu kurmakla kimsenin tasarlamadığı bir saldırıya karşı Avrupa’nın ortasından zoraki bir çizgi çektiler. Savaştan sonra Sovyetler Birliği ne başka ülkeleri işgal etmek istedi, ne de işgal etmeye ihtiyacı vardı. Atlantik Paktı talihsiz bir girişimdi, çünkü gereksizdi’’ diye açıklamalarda bulunuyordu.

‘’Bu, devamlı mücadele gerektiren katı, hatta kahramanca doktrin, Amerikan halkını, kuralı, inisiyatifi düşmana bırakmak olan sonu gelmez çekişmeleri kabul etme yükümlülüğü altına sokmuş ve Amerika’nın rolünü, zaten taraftarı ayıran çizginin kendi tarafında kalan ülkeleri kuvvetlendirme olarak belirlemiştir. Bu da klasik çıkar küreleri politikasıdır. Görüşmelerden vazgeçmekle, sınırlandırma politikası, Amerika’nın gücünün göreceli olarak en yüksek olduğu dönemde –atom bombası tekelini elinde tutarken– çok kıymetli zamanın boşu boşuna harcanmasına neden olmuştur. Gerçekten de sınırlandırma politikasının temel varsayımı olan kuvvet pozisyonlarının henüz kurulmakta olduğu düşünülürse, Soğuk Savaş hem askerileşmiş oldu, hem de Batı’nın göreceli olarak zayıf olduğu şeklinde doğru olmayan bir izlenim verdi.

Böylece Sovyetler Birliği’ni kurtarmak politikanın nihai hedefi oldu; istikrar ancak kötülük kovulduktan sonra ortaya çıkabilirdi. Soğuk Savaş’ta amaç düşmanın bizim yanımıza çekilmesidir: “Özgür kurumların yeşerebileceği ve Rus halklarının kendi kaderlerim tayin için yeni bir şans elde edecekleri bir uluslararası çevrenin önkoşulu olan özel ve sınırlı koşulların Sovyetler tarafından kabul edilmesi” olarak tanımlanan “Sovyet sisteminin doğasında temel bir değişiklik yaratılmaktır.” (Henry Kissinger)

İkinci atom bombasının Nagasaki’ye atıldığı gün (ve Amerika bütün Pasifik’i kendi etki alanına almaya hazırlandığı sıralarda) Başkan Truman Doğu Avrupa ülkelerinin ‘’tek bir devletin etki alanında olamayacağını’’ söylüyor ve ‘’gereksiz’’ Atlantik Paktı ile Batı dünyasının siyasetini saptayan esas unsur Amerika oluyordu. Sovyetler Birliği ise savaşta aşağı yukarı 20 milyon ölü vermiş, Nazi Almanya’sı 100 milyona yakın Sovyet yurttaşının oturduğu toprakları istila etmişti. Savaştan sonra Sovyetler Birliği’nin durumunu savaş sonrası orada bulunmuş olan İngiliz yazar Edward Crankshaw şöyle anlatır.

‘’Savaştan sonraki günlerde Moskova’dan Brest Litovsk’daki yeni sınıra henüz açılmış olan tren yolu ile ağır ağır gitmek bir kabusu andırıyordu. Yüzlerce, binlerce il etrafta ayakta duran ya da yaşayan varlık yoktu. Bütün kasabalar, şehirler yerle bir olmuştu. Ambar, silo diye bir şey kalmamıştı. Makine namına bir şey görünmüyordu. Ne elektrik santrali vardı, ne su deposu. Uçsuz, bucaksız topraklarda ayakta kalmış bir telgraf direğine bile rastlanmıyordu.’’

Birkaç nesli savaş meydanlarında yok olmuş, erkek nüfusu azalmış, sanayisi tahrip edilmiş Avrupa ve Amerika’yı tehdit ettiği iddia edilen Sovyet devleti hakkında Henry Kissinger utanmadan ve sıkılmadan bakın neler söyleyebiliyor.

‘’Stalin, Birleşik Devletler’e karşı da, 1940’ta Hitler’e karşı takındığı tavrın aynısını sergiledi. 1945’te Sovyetler Birliği, on milyonlarca kayıp dolayısıyla takatten düşmüş, ülkesinin üçte biri harap olmuş olduğu halde, atom bombası tekelini elinde tutan, savaştan zarar görmemiş Amerika’nın karşısında cesaretle duruyordu. 1940’ta da, kıtanın geri kalan kısmı elinde olan Almanya’nın karşısında idi. Her iki olayda da, Stalin ödün vermek yerine, Sovyet kuvvetlerini bir araya topladı ve olası düşmanlarına blöf yaparak, savaş olursa geri çekilmeyeceği, batıya doğru ilerleyeceği izlenimini verdi. Fakat her iki olayda da karşısındakilerin tepkisini yanlış hesapladı. 1940’ta Molotov’un Berlin ziyareti, Hitler’in Rusya’yı istila etmek kararını kuvvetlendirdi. 1945’te de aynı dışişleri bakanı, Amerika’nın iyi niyetini, Soğuk Savaş hesaplaşmasına dönüştürmeyi başardı.

Paradoksal bir şekilde, Stalin’in, ülkesinin ne kadar zayıf bir durumda olduğunu bilmesi, Soğuk Savaş’a doğru kayışı hızlandırdı. Ülkenin Moskova’nın batısındaki bölümü tamamen harap olmuştu geri çekilen orduların standart yöntemi olarak –ilk önce Sovyet, sonra Alman orduları– geriden gelenlerin Rusya’nın acımasız iklimi karşısında korumasız bir şekilde açıkta kalması için her bir bacayı havaya uçurmuşlardı. Siviller dâhil, Sovyetlerin savaş kayıpları 20 milyonun üzerindeydi. Bu rakama, Stalin’in temizlik hareketlerinde, esir kamplarında, mecburi kolektifleştirmelerde ve isteyerek yaratılan açlıktan ölenlerin sayısı olan bir 20 milyonu daha eklemeniz gerekir. Ayrıca Gulag’da mecburi çalışma kamplarındaki esirlikten kurtulan 15 milyonu daha sayabiliriz. Şimdi bu tükenmiş ülke, birdenbire kendini Amerika’nın atom bombası yapma teknolojik başarısı ile karşı karşıya buluyordu. Bu, Stalin’in uzun zamandan beri korktuğu anın geldiği ve kapitalist dünyanın kendi iradesini dayatmayı başarabileceği anlamına mı geliyordu?’’

Amerikalı devlet adamları, Sovyetler ideolojisinde ısrarlı olduğu sürece, görüşmeler anlamsız kabul edilmiş ancak özlerinin değişmesinin ardından anlaşmanın kendiliğinden gerçekleşeceğini iddia etmişlerdir. Amerikalı yöneticilere göre Sovyet-Amerikan anlaşmazlığının nedeni, çatışan ulusal çıkarlar değil Sovyet liderlerinin ahlaki noksanlıkları idi. Yaşanan anlaşmazlıktan Sovyet halkının değil, küçük bir yönetici kliğinin sorumlu olduğuna inanılıyor, tam bir Sovyet-Amerikan anlaşması için, Sovyetlerin değişmesi gerektiği söyleniyordu. Oysa Amerika’nın atom tekelinin olduğu anlaşılmasıyla Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği’ne düşman olmayan hükümetleri iş başına getirmek, Sovyet güvenliği için daha önemli olmaya başlamıştı.

Amerika, bugün, yerleşmiş çıkarların savunulması uğruna dünya çapında bir ihtilal aleyhtarı harekâtın önderidir; Amerika’nın bugünkü durumu Roma İmparatorluğunun durumuna benziyor. Roma da, kendi yönetimi altına giren yabancı topluluklarda fakirlere karşı devamlı olarak zenginleri desteklerdi. Roma’nın siyaseti eşitsizlik, adaletsizlik ve en kalabalık olanlar için en az mutluluk siyasetiydi. Amerika da Roma’nın rolünü isteyerek benimsemiştir.’’ (Arnold Toynbee)

Yazılanlara bakınca Batı Avrupa devletleri gibi klasik sömürgecilik yapmadığı iddia edilen Amerika Birleşik Devletleri’nin onlardan çok da geri kalmadığını, ortak zihniyetlerin pek değişmediğini, kurtarıcılık rolünü oynamaktan bıkmadığını hatta her geçen gün bu rolü oynamakta ustalaştığını görüyoruz. Savaş sonrası Türkiye’nin abartılı Sovyet tehdidi iddiaları Amerikalıların da ekmeğine yağ sürmüş, kendi çıkarları için dünya jandarmalığına soyunmalarını kolaylaşmıştır. Üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı bir kıtayı ‘’Tanrı dünyayı yönetmemiz için bu toprakları el değmemiş bir şekilde bizim için sakladı’’ iddiasındaki düşüncesi zaten başlı başına hastalıklı olmasına karşın yardımlaşma, dayanışma, birlik beraberlik ve sevgi yerine tüketim kültürünü esas alan kapitalist sistem ve insan haysiyeti yerine yozlaşmayı, çürümüşlüğü, ahlaksızlığı öne çıkaran burjuva zihniyetinin dünya sistemine egemen olduğu ve bu egemenliğini sürdürmek için her yolu deneyeceği unutulmamalıdır. Bunu yapmak için de işbirlikçilere ihtiyacı vardır. Bu işbirliğinin üzeri her ne kadar ‘’milli’’ sıfatıyla örtülmek istense de burjuvazinin milli özelliği yoktur. Yazımı Niyazi Berkes’ten bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘’Türkiye’ye insanca, uygarca bir kalkınma yoluna girilmesini bütün varlığımızla istediğimiz bir zamanda, aslında Amerika’yı tanımayan, ona düşman olan, Batı’ya karşı her türlü sahtekârlığı yapmaktan çekinmeyecek olan kişilerin başlattıkları rezaletle yüzünden ne Amerikan yardımının bir faydası görülmüş, ne de çağdaş bir ulus olma uğruna yapılmış bir savaşın bizlere emanet ettiği görevler yerine getirilmiştir.’

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

The 49th Parallel (1941, Michael Powell & Emeric Pressburger)

5 Ocak 2011 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

“Savaş bütün kötülüklerin ve ahlaksal bozulmanın kaynağıdır.” Immanuel Kant

“Savaş, büyük öneme haizdir, bu yolla insanların ahlaksal sağlıkları korunur… Ulusların bozulması “sürekli barış” sonucudur.” G.W.F. Hegel

“Savaşa yöneticiler değil, halk karar verir.” Immanuel Kant

“Yalnızca Monark silahlı güçlere emir verir, savaş ve barış yapar, her türlü anlaşmaya varır ve dış ilişkileri yürütür.” G.W.F. Hegel

Giriş, Sinema ve Sanat Arasındaki Bağlantı

“The 49th Parallel” Michael Powell ve Emeric Pressburger ikilisinin hem prodüktörlüğünü yaptığı hem de yönettiği ilk filmdir. Efsane ikili bu beraberliğin alamet-i farikası olarak “Stairway To Heaven” ve “Black Narcissus” gibi klasikleri yedinci sanata kazandırmışlardır. Bu filmlerin her biri sanat ve sinema arasında yeni bir bağlantıyı muştular. “The 49th Parallel” sadece sanat filmi olmayıp daha çok firar etmiş Nazileri konu alan bir thriller niteliğindedir. Ziyadesiyle Nazizmi lanetleyen, masum bir tabirle demokrasi aşkına, faşizme ve onun iddialarına karşı ortaya konulmuş bir çalışmadır. Bu minvalde film, özellikle de Amerikan seyircisine tarafsızlık diye bir şeyin varolmadığını anlatır.

Her ne kadar mütevazi artistik amaçları olsa da, “The 49th Parallel” kendi zamanına kadar çekilen hemen hemen bir çok filmden daha fazla, İngiliz Film Endüstrisini değiştirip dönüştürmüştür. Bu film aynı zamanda Powell’ın ilk dönemdeki çoğunlukla düşük bütçeli gerilimler ile daha olgun dönemlerini yansıtan (seyirci ve film yapımcılarına meydan okur niteliklere haiz olan) sanat filmleri arasındaki stilistik ve sinematik bağlantıyı temessül eder. Bununla birlikte, Powell ve Pressburger’in “composed film” olarak nitelediği, müzik ve görsel imgelerin tekil bağımsız bir bütüne dönüştüğü bir tarzın ilk adımlarını oluşturmaktadır bu film. Powell’ın “Magnum Opus’ları olarak kabul edilen “Black Narcissus”, “Red Shoes” ve “Tales of Hoffman” filmleri de “composed film” olarak nitelendirilebilir.

Nevi Şahsına Münhasır Bir Propaganda Filmi, Karakterler, Savaşsız Bir Dünya İllüzyonu

Tabi ki filmin İngiliz hükümetinin talebi üzerine propaganda amaçlı çekildiği bir gerçek olmakla birlikte (müspet ya da menfi buna alet olmuştur Powell) esas amaçlardan birisi, çekildiği dönemde tarafsız olan Amerika’yı galeyana getirip İngiltere safhında savaşa sokabilmektir. Filmin mekanlarının muhtelif olması, Vancouver’den Kanada’ya ya da Kuzey Kutbu’ndan Amerika sınırına, hatta hatta en tenhada yaşayan ve kökenine uzak kalmış Alman göçmenler olsanız bile savaşın küresel bir hal aldığını ve bundan kaçmanın imkansız olduğunu ifade eder. Aynı zamanda filmin ilk sahnelerinde gördüğümüz kuzeye doğru yelken açan Alman U-boat ve denizaltlarındaki simüle edilen Alman subayları filmin propaganda niteliğini dikkate değer anlamda belli eden sahnelerdir. Bu filmde de Powell’ın 1930’ların sonlarına kadar çektiği konusu savaş olan düşük bütçeli thriller’larından izler bulunmaktadır. Powell mezkur birlikteliğe kadar 30’larda 17 başarılı düşük bütçeli film çekmiştir. 1937’de “The Edge of the World” (on location çekimler ile yapılan basit gerçek temelli bir drama) isimli düşük bütçeli filmi ile dikkate değer bir başarı yakalamıştır. 1939’a doğru ise Powell’ın “The Lion Has Wings” isimli filmi vizyona sokulmuştur ki açıkçası bu film Alexander Korda tarafından Churchill’e söz verilmiş olan bir propaganda filmidir. Moral yükseltici bir film olmakla birlikte yarı gerçekçi yarı atmasyona dayanmaktadır. Bu arada filme adını veren 49. Paralel, Kanada’nın doğu kıyılarına tekabül eden, ileri bir karakol vazifesi gören bir mevkidir.

Powell’in Pressburger ile ilk filmi olan “Spy in Black”, 1939 Ağustosunda İngiltere’de sinemalarda gösterilmeye başlanmıştır. Film gerçek hayatta karşılaşabilecek bir hikayenin, gösterdiğinin çok çok ötesinde bir önemde olduğunu kısa sürede kanıtlmıştır. Film, Scapa Flow’daki İngiliz filosuna bir saldırı için görevlendirilen Alman Kumandan Captain Hardt’ın Orkney Island’a demir atması ve o adada yaşadıklarını konu alır. İşin ilginç tarafı aynı yılın 17 Aralık tarihinde (film 20 Ağustos’ta piyasaya sürülmüştür) U29 kumandanı Otto Schuhart tarafından düzenlenen saldırı ile HMS Courageous adlı İngiliz uçak gemisinin batırılmasındaki rastlantıdır. Bu İngiltere’nin savaştaki ilk büyük kaybıdır denebilir. Olaydan 3 yıl sonra Alman subayı Günter Prien’in yönetimindeki bir U-47 vasıtasıyla, Orkney adasındaki İngiliz savaş gemisi HMS Royal Oak batırılmıştır. 1939’da çekilen “Spy in Black” filmi döneminin denizaltı savaşlarını konu alan ilk filmlerden biridir ve İngiltere’de yılın en popüler filmi olmuştur.

49th parallel filminin çıkışı, 1940 yılında çekilen “Contraband” isimli filmin çekildiği zamana denk gelir. O zaman Denham Film Stüdyoları’nın yöneticisi Powell ile bağlantı kurarak İngiliz “Ministry of Information”ın savaşa dair mücadeleyi destekleyen prodüksiyonlarda daha aktif olacağını ve bu filmlere gereken yardımı yapacağını belirtir. Bu olayın gerçekleşmesinden iki ay sonra Powell bakanlığın film bölümünün başkanı olan Kenneth Clark ile görüşmüştür. İlerleyen dönemlerde ki özellikle bu dönem Almanya’nın Fransa’yı işgal dönemine (Almanların Dunkerk’e çıktığı zamana) tekabül eder, “Ministry of Information” bakanı Duff Cooper ile filmin seneryosunu oluşturmuşlardır. Bakanlığın filme prodüksiyon desteği vermesindeki amaç Amerika’da bir kamuoyu yaratarak Amerika’nın savaşa girmesini sağlamaktır. Filmde yer alan ve o dönemde ünlerinin doruğunda olan Raymond Massey ve Laurence Olivier gibi aktörler de alabilecekleri miktarın yarısını talep ederek filmin finansmanına katkıda bulunmuştur.

Filmin ilginç ve önemli, aynı zamanda eleştirmenler tarafından en çok kemal-i ihtimam gösterilen noktalarından birisi, filmde Almanlara karşı direkt bir saldırı ya da politik anlamda çok ciddi boyutlarda bir eleştiri olmamasıdır; sadece olanlara şahit oluruz!. Hatta filmin bu güne kadar ulaşmasını sağlayan en önemli özelliğidir. Hayali ya da kukla düşmanlar yaratarak eleştirmek yerine bir çeşit yabancılaştrırma tekniği kullanmış ve kitleleri harekete geçirmiştir. Lakin bu yönü bazı eleştirmenleri de rahatsız etmiştir. Filmin ilerleyen sahnelerinde Almanlara karşı bir hayranlık bile ortaya çıkmaya başlar neredeyse. Fakat filmin 1940 yılında çekildiği unutulmamalıdır; 1940 yılında bir çok insan Nazizm ve Hitler’in tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyordu.

En önemli karakterlerden birini canlandıran Laurence Olivier, film içindeki stratejik anlamda konumlandırmış komedi anlarını ifade eder. Laurence Olivier’in filmde ilk defa göründüğü sahne; John Huston’un Key Largo filmindeki Edward G. Robinson karakterinin sahneye ilk girişini hatırlatmaktadır. Her ne kadar Johnny rolü biraz abartılı olarak görülse de Laurence Olivier’in her zamanki gibi başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu rolün aksanını tutturabilmek için Fransız Kanadası’ndaki Corporeal ile 1 hafta çalışmıştır. Lakin aksandaki abartılı detaylar eleştirmenlerin gözünden kaçmamıştır.

Film mekan olarak 2. Dünya Savaşı’nın tüm karmaşası ortasında etraftan tecrit edilmiş bir yere, izole bir Eskimo köyüne ve orada yaşayan insanlara odaklanır. Powell ve Pressburger bu yalnızlık ve uzaklık hissini yaratabilmiş, Eskimoların yaşadıkları yeri 2. Dünya Savaşı’nın kargaşasını hissetmeyen, ücralarda bir yer olarak değerlendirmişlerdir.

Johnny’nin ise savaşın varolduğuna dair bile bir bilgisi yoktur. Yılın hemen hemen tamamına yakın bir bölümünü bu Eskimo köyünde geçirmektedir. Film özellikle Kuzey Amerika’da yaşayan insanların sahip oldukları güvenlik duygusunun sadece bir illüzyondan ibaret olduğu üzerinde durur. Johnny aslında savaşın varolduğuna inamak istemez, hatta hatta Kanada’nın “bunch of poles” için savaşa girebileceği fikrini reddeder, bu fikirle dalga geçer (Bu durum bana Voltaire’in Fransa’nın Kanada’daki toprakları için söylediği sözü hatırlatır: “quelques arpents de neige”. Voltaire Kanada’nın bu kâr getirmeyen kolonyal macerasını küçümsemekte ve birkaç dönüm kar için fazlalıkla zarara girdiğini vurgulamaktadır. Lakin bu bakış açısı salt ekonomik açıdan temellendirilmiştir).

Powell’ın ana amacı Kanadalılara sesini duyurabilmek olsa da, asıl hedefinin Amerikalılar olduğu şüphe götürmez. Kanada 1940’ların ortalarına kadar bu konuda gereken hassasiyeti pek göstermemiş ve İngilizler’e gereken desteği vermekten kaçınmıştır. Dönemin Amerikan filmlerinde de bu tema işlene gelmektedir; insanları bir çeşit “tarafsızlık”a yönlendirme. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Wilson İlkeleri’ni dikkate almayan Avrupa Devletleri nedeniyle Amerika, iki dünya savaşı arasındaki dönemde tarafsızlığa sürüklenmiştir. Savaşa katılmakta yaşanan tereddüt bir noktaya kadar anlayışla karşılanabilir.

Alman Ekspresyonizmi ve Inhuman Politicos

Johnny, Finlay Currie karakteri ve Eskimolar’ın Naziler’le ilk karşılaştıkları sahneyi, içerdiği sembolizm nedeniyle biraz irdeleyeceğim. Bu sahne Powell’ın expresyonist özelliklerinin ortaya çıkmaya başladığı sahnedir. Penceredeki yüzün oluşturduğu gölge bunun en güzel örneklerinden birisidir. Filmin bu sekansının tamamı Powell’in ”Spy in Black” isimli filminden kalmış olan oldukça hareketli ve odaklanmış bir kamera kullanımını yansıtsa da, özellikleri itibariyle oldukça “Germanik”tir. Yönetmen olarak Powell’ın en önemli özelliklerinden biri de aktörün gözlerinden filmi anlatabilmesidir; bu da “Dışavurumculuk” temelli bir yöntemdir. Zaten aktörün gözünün içinde baktığınızda bunu anlayabilrsiniz. Eric Portman bu konuda oldukça başarılıdır; bunun için Powell’in kendini neden bir sessiz film yönetmeni olarak addettiğini daha rahat anlayabiliriz. Aslında bu ifade ettiğimiz karakteristik yani aktörün yüzünün ifade ettiği anlamın filmi anlatabilmesi, Valerie Hobson, Conrad Veidt, Niall Mcginnis ve Eric Portman gibi oyuncular ile çalışan bir yönetmen için sıra dışı bir olay değildir.

Filmin devamında da Naziler’in Eskimo’ya uyguladıkları şiddet sahnesi ile karşılaşırız; İdeoloji adına her şeyi yapabilmektedirler. Bu durum onlarla doğal adam arasında konulması gereken bir sınırı ifade eder. Zihni ideoloji ile bulanmamış insanı bu “Inhuman politicos”un pisliklerinden sanitize eden George Orwell’da daha belirgindir (gerçi Orwell bunu işçi sınıfına uyarlar, lakin bu filmde biz bunu Eskimo’ya uyarlayabiliriz):

“The common man is wiser than the intellectuals, just as animals are wiser than men. Any intellectual can make you out a splendid case for smashing the German Trade Unions and torturing Jews. But common man, who has no intellect, only instinct and tradition, knows that it is not right” Complete works vol XII

Aslında bu Johnny açısından oldukça sıkıntılı bir durumdur; kötü olduğuna inanmadığı Almanlar ve o hiç inanmak istemediği savaş ona gerçeği anlatmıştır. Burada Eskimo imajı ve bu imajın konumlandırılması filmin Amerikan versiyonunda kesilen 18 dakikalık kısım için oldukça mantıklıdır. Eskimonun sindirilmesinden sonraki sahnenin devamında Eric Portman’ın ırk üzerine yaptığı yorumlar kesilmiştir. Bu yorumlarda bilhassa zenciler, Yahudiler ve Eskimolar’a olan nefretini belirtir. Bu Hitler’in “Kavgam” isimli kitabında Eskimolar’ı, zencileri ve Yahudiler’i aşağılık olarak kabul ettiği bölümden bir alıntıdır.

Nazilerin Hudson Bay’a gelişiyle birlikte film propaganda filmi ve gerilim tarzı arasında bir dengeye ulaşmıştır. Bu minvalde Almanlar’ı komuta eden iki komutan hakkında genel bilgiler elde ederiz. Teğmen Kuhnecke ve Teğmen Hirth arasında da belirgin karşıtlıklar olduğunu görürüz. Teğmen Kuhnecke tıka basa yemekle meşgulken, Hirth Johnny ile ideolojik bir tartışmaya yelken açmıştır. Hirth zeki ve gözlemci bir kimliğe sahipken Kuhnecke hantal ve açtır. Filmdeki ilginç sahnelerden birinde Finlay Currie, Winnipeg ile VHF frekansı aracılığı ile santranç oynar. Evet Naziler buna izin vermişlerdir. Ama bir başka santranç Johhny ile Hirth arasında oynanır. Bu anlamda Olivier’in karakteri oldukça hareketli olmakla birlikte Eric Portman bu durumda pasiftir. Fakat soğukkanlılığını korur.

Çökertilen Übermensch Kavramı

Film çekildikten hemen sonra sağladığı popülariteyle birlikte bazı Hollywood yapımcılarının dikkatini çekmiş ve Raoul Walsh tarafından “Northern Pursuit” ve “Desperate Journey” adı altında tekrar çekilmiştir (Bu arada “Desperate Journey” isimli filmde Raymond Massey’in oynadığını da ayrıca belirtelim; Powell’ın son filmlerinden biri olan Peeping Tom’da da kızı Anna Massey oynayacaktır). “49th Parallel” ile bu filmler arasındaki farklar bariz bir şekilde belli olmaktadır. Bu bilhassa Olivier’in özgürlük üzerine verdiği kişisel söylev ve Portman’ın Hitler’in kaderi üzerine yapılan çıkarım sonucu aşırıya kaçmayan bir şekilde verdiği tepki gibi dengeli konumlandırılmış ve abartıya kaçmayan sahnelerin, benzer konuda İngiltere hakkında aşırı teatral bir biçimde kameraya püsküren Eroll Flynn’in performansından hem daha etkili hem de daha inandırıcı olmasından kaynaklanmaktadırduğu bir gerçek. İlaveten filme hangi açıdan bakılırsa bakılsın Eric Portman, film içinde antagonistten ziyade bir protagonist olarak konumlandırılmıştır; her halükarda merkezdedir. Raymond Massey, Lawrence Olivier, Finley Currie, Leslie Howard gibi oyuncuların her biri her “act”da görünüp kaybolurlarken, ifade ettiğimiz gibi Eric Portman filmin her aşamasında merkezi konumdadır. Filmin maaliyeti açısından bakılıdığında aslında Powell’ın yapmaya çalıştığı oldukça mantıklıdır; rolleri belirgin bir şekilde yeterlidir. Hemen hemen her “act”da bir büyük yıldız görürüz.

Filmdeki en ilginç ve aslında seyretmekten pek hoşlanmadığım sahne Naziler’in Eskimolar’ı ve amfibik uçakla gelen iki kişiyi öldürdükleri, bir çeşit Eskimo kıyımı yaptıkları sahnedir. Bu sahne bana ağırlıklı olarak Renoir’in filmindeki “La regle du Jeu” filmindeki av sahnesini hatırlattı; bu sahne Renoir tarafından aslında metaforik olarak Nazilerin yaptığı kıyımı yansıtan bir öğe olarak kullanılmıştır. Filmimizde ise herhangi bir metafora gerek yoktur! Almanlar herhangi bir sembolizme kaymadan bu işi iyi becermektedir! Antonioni’nin de benzer bir tekniği olmakla birlikte onunki daha karmaşıktır. “L’eclisse” filminin bir sahnesinde zenciler ile dalga geçilerek yerin dibine batırılır, daha sonraki sahnede zencilerin hiçbir şekilde dalga geçilen insan gibi olmadıklarını görürüz.

Filmde değinilmesi gereken ilginç noktalardan birisi de amfibik uçağı ele geçiren Nazilerin fazla ağırlıktan dolayı kalkamamaları nedeniyle, uçağı hafifletmek amacıyla silahları attıkları sırada, içlerinden bir Nazi askerlerinin Eskimo tarafından keskin nişan alınarak öldürülmesidir. Bu sahne oldukça önemlidir; Powell burada Chaplin’in yaptığını yapmak istemiştir. Burada baş aşağı çevrilen bir “Übermensch” söz konusudur. (Unutulmamalıdır ki “Böyle Buyurdu Zerdüşt” Almanların sırt çantasında İncil ve Mein Kampf ile birlikte taşıdıkları üç kitaptan biridir. Zaten Eric Portman da İncil diye “Mein Kampf”ı çıkartmıştır.) Filmin sonunda Leslie Howard tarafından bu karşıtlık şu şekilde belirtilir: “One armed superman aganist one unarmed decadent democrat”. Nazilerin zannımca en nefret ettikleri şeylerden biri de budur: “Mein Kampf”da aşağılık ırk ve yarı maymun kategorisinde görülen bir ırk tarafından öldürülmek. Bu noktada, Chaplin de benzer bir tersyüz etmeyi “The Great Dictator” filmindeki Yahudi berber karakteri ile yapar. Yahudi berber aynı zamanda Sevgili Führer’in doppleganger’idir. Aslında komik olmaktan ziyade düşündürücüdür. Çünkü Chaplin’in hemen hemen her sahnesinde anlam kaynamaktadır. Fakat aynı sahnede bir Eskimo bile bir Nazi’yi öldürürken, Fransız Kanadalıların ya da İngiliz Kanadalıların oldukça pasifize ve Almanlarla savaşmakta başarısız olmaları ilginç değil midir? Bu arada uçaktan silahları atarken ölen Nazi olay örgüsünün işleyişi açısından da oldukça gereklidir. Çünkü uçağın kalkması için gerekli olan ağırlıktan kurtulmuşlardır. Bu sahne bir başka anlamda da yukarıda ifade edilen “übermensch” kavramının çökertilmesine hizmet eder; bu minvalde sahnede Nazi’nin öldürülmesi çifte işleve haizdir.

Naziler de İnsandır!

Johnny’nin ölüm sahnesinde, karakterimizin son sözünün “we will send missionary” olduğunu işitiriz. Bu, filmin daha önceki sahnelerini tekrar okumamızı gerektiren bir cümledir. Daha önceki sahnede Malotte isimli karakterin onlar arasında yaşadığını ve kendisinin bir Alman ajanı olduğunu, Naziler için harita yaptığını anlarız. Malotte sahnesi “49th Parallel”in Amerikan versiyonu olan “The Invaders” filminden çıkarıldığı için film hafızasının bir kısmı alınan Amerikalılar bu sahne ve referans verdiği nosyonu anlayamamıştır. Bu sahnenin sonunda Nial McGinnis’in ölmek üzere olan Johnny’ye tesbih verdiğini ve ardından da duvara Svastika çizdiğini görürüz. Bu hareket, karakterler arasında içsel anlamda bir farklılaşma olduğunun belirtisidir daha doğrusu öngörüsüdür. Aslında bu karakter oldukça ilginçtir. İlerleyen sahnelerde ondaki değişim ve dönüşümü yakından göreceğiz.

Uçak sahnesinde Hirth ve Kuhnocke’nin arasındaki diyalog iki komutan arasındaki eski sürtüşmeleri gün yüzüne çıkartır. Lakin Kuhnecke’nin ifade ettiği sadık Nazi partisi üyeliği, insan doğasının yargıcı, pilot, mühendis ve fotoğrafçı özellikleri uçağın düştüğü sahnede yerle bir olmuştur. İnsanları analiz eden birisi olarak başarısızdır, pilot olarak ise tam bir felakettir ve parti üyeliği ise tamamen bakış açısını kapatmış, onun düşünmeden karar almasına neden olmuş ve arkadaşlarının hayatını tehlikeye atmıştır. Genellikle bu tip filmlerde bilhassa Hollywood yapımlarında düşmanlar çoğunlukla “aptal” olarak değerlendirilmişlerdir; fakat burada herhangi bir mizah söz konusu değildir. Almanlar’ın bu şekilde tasavvur edilip gösterilmesi oldukça bilinçlidir; uçak düşmeden önce paniğe kapılmışlar, kalkmadan önce hesaplama hatası yapmışlardır. Bu çeşit bir dokunuş Almanları her şeyden önce insanlaştırmaya yönelik bir düşüncenin ürünüdür. Antinazi propagandası amaçlanan filmlerde olmayan karakteristiktir bu; bundan dolayı Powell ve Pressburger’ın Almanlara sempati beslediği iddia edilmiştir. Aslında bu her Alman’ın Nazi olmadığı gerçeği üzerine temellendirilen bir fikirdir ve oldukça da makuldur. Acaba her ne kadar bir propaganda filmi olsa da, bu muğlak imajda dönemin (tekrar hatırlatalım yıl 1941) kafa karışıklığının izlerini bulabilir miyiz?

Hutterite Komünitesi ve Elizabeth Bergner

Filmin 2. Act’ının başlangıcı, uçağın düştükten sonraki sahnede Naziler’le Hutterite topluluğu arasındaki macerasına denk gelir. Genellikle 2. Act’ta kullanılan aktörler sinema seyircisine pek aşina suratlar değildir; bu oldukça bilinçli bir seçimdir. Aslında her ne kadar seyirci büyük starları görmek istese de bir o kadar da yeni yüzlere ihtiyaç duymaktadır. Konumuza geri dönelim, Hutterite’ler 20. yy başında Almanya’dan göç eden Hıristiyan Fundemantalistler’dir. Onlar Almanya’da yapılan dini baskı nedeniyle göç etmişlerdir. Kendileri daha çok “Amish”lere benzemektedirler. Onların alamet-i farikası ise tecrit edilmiş ve kendi kendine yeten bir topluluk olmalarıdır. Hutterite komünitesi çekiminde en dikkate değer olaylardan biri de Elizabeth Bergner’in filmden ayrılması olmuştur. Normalde Elizabeth Bergner Anna rolündedir. Lakin filmde gördüğümüz gibi Anna roünde Glynis Johns oynamıştır.

Elizabeth Bergner’in filmden ayrılma nedeni, Bergner ve Hutteriteler arasında yaşanan bir olaydır. Hutteriteler’den bir kadın, Bergner’i kabinin dışında sigara içerken ve tırnaklarına oje sürerken görmüş, bunun üzerine çok sinirlenmiş, koşarak sigaraya vurmuş ve Bergner’i tokatlamıştır. Bergner ile komünite arasında arabuluculuk görevine Powell soyunmuştur. Hutterite kadınının bu kadar sinirlenmesinin ardında fikrimce Bergner’in eski bir Alman vatanseveri olması yatmaktadır. Bu gerginlik üzerine Bergner New York’a gönderilmiş, lakin Powell arkasından gittiğinde onu bulamamıştır. Daha sonra kocası Dr. Paul Zinner’ın yanına-Hollywood’a gittiği öğrenilecektir. Powell’ın kendisini arayıp çağırması üzerine hastalık bahane ederek dönmeyi reddetmiştir. Bu hadisenin ardındaki gerçek neden Bergner’in Nazilerin ölüm listesinde bulunmasıdır.

Hutterite komünitesinin sözkonusu olduğu sahne “49th Parallel”in en lirik sahnelerinden birini teşkil eder. Bu sahnede Almanlar’ı, hasatı kaldırmada Hutteriteler’e yardım ederken görürüz. Powell’in kariyerine bakıldığında bu hiç de sıradışı değildir. Kariyeri boyunca toprağı işleyen insanlar için özel bir sempati beslemesinin kökenini (“Black Narcissus” güzel bir örneğidir) çocukluğuna yapılan bir inceleme ile babasının şerbetçi otu üreten bir çiftçi olmasında bulabiliriz.

Bir İnsanlaşma Hikayesi: Fırıncı Vogel

Powell ve Pressburger’in Alman denizcilerin kötü durumunu anlatması ve Act 2’deki sempatik Alman denizci (Niall Mcginnis, Vogel) tiplemesi beraberinde derin tartışmaları da getirmiştir. Bu tip tartışmaları biraz olsun hafifleten olay ise Powell’ın, zamanın Ministry of Information’u Duff Cooper’a yaptığı, iyi Nazi’nin sadece ölü Nazi olduğu yorumudur. Ama daha ilginci ikinci sahne olan Hutterite sahnesinde Almanların ilk sahneye göre çok çok daha sempatik gösterilmeleridir. Ama bu sahnede bir değişim/dönüşüm durumu sözkonusudur. Bu sekansın dramatik amacı Vogel’in anti-Nazi’ye daha doğrusu insana dönüşümüdür. Bu ise bir revelasyondan ziyade bir hafıza yenilenmesi/ yeniden canlanmasıdır. Bu noktada tüm Almanların kafası karışıktır; ilk etapta lidersiz bir komünün işleyişindeki hariküladelik onları şaşırtmıştır. Salt bu da değil; Naziler’in etkisi altında o kadar fazla kalmışlardır ki sözümona Alman ırkının “Mein Kampf”da ifade edilenin dışında herhangi bir şekilde yaşama ihtimalini algılamakta zorlanmışlardır. Kuralsız bir kominitede yaşamanın rahatlığı, cezalandırmanın yoksunluğu, askeri disiplinin olmayışı bilhassa Vogel’i çok mutlu etmişe benzemektedir. Bu onun kafasındaki teorik zırvaları yok etmiş ve illüzyonu ortadan kaldırmıştır. Aynı zamanda Anna’ya gösterdiği sempati ile Alman arkadaşlarının saçma sapan sorularından ve grup tecavüzünden kurtarılmıştır diyebiliriz. İlerleyen sahnelerde Hutteriteler’in samimiyetine inanmamışlardır; Hirth dinin onlar için sadece bir kılıf olduğunu ifade etmiştir. Bu tavrı da yukarıda ifade ettiğimiz Inhuman Politicos’un uzantısı niteliğindedir. İdeoloji ile kirlenmiş insan sıradan insanın ya da doğal insanın verdiği insani tepkilerden çok daha farklısını verecektir.

Ikinci bölümün en dikkat çekici sahnelerinden biri Vogel’in fırıncıya yardım ettiği sahnedir. Filmdeki belki de en güzel ve neşeli sahnelerden biri olmakla birlikte Nazi denizcilerin körlüğünü göstermesi açısından dikkate değerdir. Hutterite topluluğu arasına girmek adına Vogel tarafından gösterilen samimi davranışların Hutterite Komünitesi içersinde bir nevi davranış tebdili olarak algılanması bu körlüğün ve ideoloji yönelimli bir zihniyetin vahim sonuçları olarak oldukça önemlidir. Ama bu sahne Powell’dan ziyade Pressburger kokmaktadır. Ekmek yapma bir anlamda Vogel için saflaşmanın ifadesidir; aynı zamanda insana özgü şeyleri yapmayı hatırlamıştır, “Bir kadını sevmek” gibi. Hitler’in iktidara gelmesinden önceki hayatına dönüşün ifadesi; bir insanlaşma hikayesidir.

Bu nedenle de Vogel Naziler tarafından kurşuna dizilerek idam edilir. Fakat iki kişi kalana kadar Almanların arasındaki disiplin kat’i surette bozulmaz. Her seferinde de kendi ideolojilerini yüceltirler ve Mein Kampf’tan alıntılar ile desteklerler. Amaç devletin korunması ve Monark’ın haklı gösterilmesi olunca birey ve toplum zorunlu olarak bir araç haline dönüşmektedir.

Beklenen Münazara ve “Batı Düşüncesi”nin Virüsü, Tarih Bilincinin Kötüye Kullanılması

Filmin esas beklenen sahnesi Eric Portman (Hirth) ve Anton Wolbrook (Peter) arasındaki münazaradır. Beklenen sahne sinematograf Freddy Younger’ın kurduğu oldukça hoş mizansen ve gök gürültüleri arasında gerçekleşir. Hirth’in ideoloji ile bulanmış “Hitlerizm”ine karşılık Peter’in Hitlerizm virüsüne karşı yaptığı saldırılar oldukça dikkat çekici olmakla birlikte bu münazaranın galibinin kim olduğuna dair herhangi bir şüpheye yer bırakmaz. Keza bu söylev Chaplin’in “Great Dictator” filminin sonundaki Führer kılığına giren Chaplin’in Naziler’e karşı verdiği söylevi andırmaktadır. Lakin Naziler’in her gittiği yerdeki insanları sindirmeleri, ideolojik olarak kendilerine bağlamaya çalışmaları ve aynileştirmeye dair çabaları (Leslie Howard örneği ya da Hutterite Komünitesinde yapılan ajitasyon) ister istemez batı düşüncesinin kökenlerinden de kaynaklanan bir temele dayanır; yıkımın kökenini sorgulayan Levinas’a göre us-merkezcilik ya da us-mantık, idea kavram ve içkin olanın tüm kategorileri, bir “savaş ontolojisi” yaratmıştır. Ego temelli us, karşılaştığı her şeyi egonun bir anına özdeşliğe indirger. Bu bütünleştirme, aynılaştırma ve özdeş kılma aynı zamanda bireylerin politik olarak da tüketici-emici bir totaliteryanizme indirgenmesidir. Batı düşüncesi kökeninde bir “egoloji”, “güç”, “adaletsizlik” felsefesi ve savaş ontolojisidir.

Nietzsche, tarih bilincinin kötüye kullanılmasından kaynaklanan ve batı kültürünün dünyayı hastalıklı bir yere çevirmesine yol açan üç önemli nokta saptamaktadır. Birinci saptamaya göre, yeryüzüne egemen olma tutkusu, özgür batı bireyinin tarih yazma ve geleceği biçimlendirmede tek egemen olarak kendini görmesidir. Tarihin tinsel açılımının yeri ve tarihsel hakikatın doğal sahibi olarak kendini gören Batı’nın yeni savaşı çözümsüzlüklere karşı savaşmak değil, tam tersine uğruna ölünecek değerler için savaşmaktır. Birinci saptamayı destekleyen ürkütücü ikinci sonuç ise, kendi doğasını saptayan ve doğanın sözde hakikatını merkeze alan insanın, artık gereksinim duymadığı Tanrı’nın yerine insan imgesi olarak yarattığı yanlış bir Tanrı’yı koymasıydı. Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde belki de insan imgesinin psikopatça tanrılaştırılmasından söz ediyordu. Hirth, “Mein Kampf” için şöyle demiştir “Mein Kampf is Bible (İncil)”. Geriye, bu Tanrı olma sanrısı ile, tarihi bir güç olarak kullanan (tarih zaten bu imgenin istencinin yansımasıydı) Batı toplumlarının savaşları kalıyordu. Kendi istencini gerçekleştirme ve bu istencin doğal sonucu hakikatin heryerdeliğini sağlamak için yeryüzünün batı bilincinin bir deney laboratuarına dönüştürülmesi kalacaktır. Kendi imgesine sıkışıp kalan bu son insan, yaşamın parçalanmış ve kavranılamaz özelliğini kabul edip kahramanca yaşamayı seçmek yerine, usun somutlaşan yönü, hakikati tüm evrende kabul ettirecek istenç gösterisi içinde tutsak olmayı seçmiştir. Tıpkı faşizm ve faşistlerin yapmaya çalıştıkları gibi.

Hirth ile Vogel arasında bir karşılaştırma yaparsak; Hirth Hitler’i önderi kabul edip tüm ilhamını ondan alırken, Vogel aslında kabus gördüğünü bundan yavaş yavaş uyanmaya başladığını söylemiştir (bu cevap Hirth’in Vogel’in kim olduğunu unuttuğuna dair sözlerinden sonra verilen cevap ile şekillenmiştir; aslında dediği gibi kim olduğunu hatırlamaya başlamıştır). Bu durum faşizmin psikopatolojisinin (Bertolucci tarafından “Il Conformista”da çok ciddi anlamda işlendiği gibi) sıradan bir adamı nasıl bir canavara dönüştüreceği üzerinde bir tefekkür de içermektedir. Vogel’in değişim-dönüşümü bunu kanıtıdır. Savaş yabancılaşmadır: İnsana olması gerektiğini unutturur savaş zamanında tüm ekonominin savaşa alıştığı gibi (Japonya’da görünen Panasonik marka silahlar bunu kanıtıdır) savaş da insana doğasını unutturur. Peter ile Vogel arasındaki konuşma aslında bir açıdan oldukça dikkat çekicidir. Bize ağırlıklı olarak “Le Grand Illusion” filmindeki askercilik oynayan çocukları hatırlatır (yaşlı Alman kadınların askerde talim yapan ergen Almanlara bakarak üzüldükleri sahne). İnsanı yabancılaştıran bir öğe olarak görülen savaş Elizabeth Bowen’in “Şeytan Sevgili” isimli eserinde derinden derine “yabancılaşma” açısından irdelenir. Karakterler (iki sevgili) arasındaki gerilimin asıl nedeni savaştır ve Londra’daki evin duvarlarındaki bomba izleri kahramanlarımızın ruhunda açılan izlerin sembolik göstergeleridir. Aynı zamanda sevgilisinin üniformasının düğmesi kadın kahramanın elini kesmiştir. Bu de sembolik anlamda savaşın insan ilişkileri üzerindeki tahribatını göstermesi açısından ilginçtir. Yabancılaşma insanların birbirlerine olan güvenlerini kaybetmeleri neticesinde meydana gelir (bu güvensizlik filmin başından sonuna kadar tüm Nazilerde başattır). Marx’ın terimleri ile ifade edersek yabancılaşma insanın kendi bulduğu şeyin onun arzu hilafında davranmasına neden olmasıdır. Tıpkı savaş gibi ya da Vogel’in fırıncılığı unutması gibi!

Leslie Howard’ın Trajik Ölümü, Korda’dan Sonra İngiliz Sinemasındaki Otorite Boşluğu

Biraz Leslie Howard’dan bahsetmek gerekirse; kendisi film çekildikten 2 sene sonra trajik bir kazada ölmüştür. Aslında buna kaza demek hata olur. Biscay koyunun üzerinden uçan ve Portekiz ile Lizbon arasında seferi gerçekleştiren sivilleri taşıyan uçak Alman Junkers’ları tarafından düşürülmüştür. Onun Lizbon’da bulunma nedeni British Information Service’deki görevidir; amaç Shakespeare hakkında bir konferans vermektir. Ölüm nedeni ise biraz karmaşıktır; aslında bu konuda oldukça fazla spekülasyon vardır. Biz en mantıklılarına değinelim. Menajeri olan Alfred Chenhalls’ın Powell’a göre Winston Churchill’e fiziksel olarak ciddi bir benzerliği sözkonusuydu. O şişman ve keldi hatta bu benzerliği kullanarak rol bile yapar ve aynı tip sigarayı içerdi. Powell’a göre Chenhalls, Alman bir ajan tarafından Lizbon Havalimanı’nda görülmüş, bunun üzerine İngiltere’ye giden ve içinde Howard’ın da bulunduğu teyyare Alman uçakları tarafından düşürülmüştür. Konu ile alakalı daha farklı spekülasyonlar da bulunmaktadır; Aslında İngiliz Gizli Servisi’nin Howard’ın uçağının düşürüleceğini önceden bildiği fakat “Enigma”nın İngilizler tarafından çözüldüğünün Almanlar’ca anlaşılmaması için herhangi bir önlem almadığı gibi… Bu fikre göre açıkça söylemek gerkirse Howard av olarak kullanılmıştır. Bir başka spekülasyona göre uçakta Howard’ın olduğu Almanlar tarafından biliniyordu zira Howard yurtdışında filmler hakkında düzenlediği konferanslar yanında müttefik devletlerin propagandasını da yapıyordu. Son olarak bir filmde onlarla dalga geçtiği için Gobbels’ların Howard’ı hedef olarak belirlemeleriydi (49th Parallel’de de Howard tarafından Nazilere yapılan giydirmeler sözkonusu).

49th Parallel, İngiliz sineması açısından, tekrar tekrar ifade ediyorum, bir miladı teşkil eder. O dönemde İngiltere’de “Thief of Baghdat” filminin prodüktörü olan Alexander Korda dışında Amerikalı prodüktörler ile yarışabilecek güçlü bir İngiliz firma yoktu. Zaten kendisi de bu filmin devam eden çekimleri için Amerika’ya gitmeye karar vermiştir. O dönemde İngiltere, özellikle Amerikan prodüksiyon şirketlerinin etkisindedir. Bu şirketler İngiltere’de dikkate değer birşey gördükleri zaman hep beraber hücum etmekteydiler. Bunun en büyük örneği Alfred Hitchcock’un David O Selznick tarafından Amerika’ya götürülmesidir. Savaşın patlaması ile İngiliz sinemalarında bir iktidar boşluğu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Korda bütün olanakları tüketmiş ve Amerika’ya gitmiştir. Bu aynı zamanda Amerika’daki prodüksiyon olanaklarının daha çok olmasıyla da alakalıdır. O dönemde Korda seviyesinde film prodüksiyonu yapacak hiçbir kişi ya da firma yoktu. İşte tam bu dönemde Michael Powell ortaya çıktı. Korda’nın savaştan önce İngiltere’de prodüktörlüğünü yaptığı son başarılı film üzerinde çalışmış ve düşük bütçeli B filmlerinden sonra başarılı çalışmalar da ortaya koymuştur. 1940’ın karanlık ve karışık günlerinde İngiltere’de hiç kimse film yapmayı düşünmüyordu. Onun zamanında çağdaşları küçük çaplı dökümanterler ya da moral yükseltici filmler çekmişlerdir. Onların bu filmleri çekerken içine düştükleri, İngiltere ve savaş hakkındaki sınırlı vizyondan Powell etkilenmemiştir. O aldığı devlet desteğiyle (her ne kadar propaganda filmleri olsa da) kendi ülkesindeki çağdaşlarında pek olmayan sinemaya dair bakış açısını genişletmiş ve tekniğini devlet desteği ile birlikte daha ileriye götürmüştür.

Demokrasi vs. Totalitarizm, Landmark Lokasyon: Hitchcock’a Selam

Değinmemiz gereken noktalardan biri de denizaltıdan kurtulan Naziler’den geriye kalan tek kişi olan Hirth’in nerede olduğunun sunucular tarafından duyurulmasıdır. Burada Powell’ın mizahı işbaşındadır. Sunucuların yaptıkları anonslar birbiri ile çelişkilidir; kimisi onları kahraman kabul ederken (ki bu Alman kanalıdır) kimisi (CBC ve NBC kanalları) ise sadece haberleri tarafsız bir şekilde yayınlamaktadırlar. Bu oldukça bilinçli düzenlenmiş bir sahne olmakla birlikte totaliterizm ile demokrasi arasındaki farkın yönetmen tarafından gösterilmesini terennüm etmektedir (demokrasi gibi yalancı bir kavramın goygoyculuğunu yapacak değilim; keza kendi fikirlerimden ziyade Powell’ın fikirlerini ifade ediyorum). Ama basının o kadar da masum olmadığını itiraf edelim çünkü çekilen film aslında bir propaganda filmidir. Medya bir savaşın meşrulaştırma aşamasında, öldürülen bebekler ve ırzına geçilen kadınlar olduğunu öne sürerek kaybedilecek zamanın olmadığına yer verir. Körfez Savaşı öncesinde, işgal edilen Kuveyt’te Iraklı askerler tarafından kuvözden çıkarılarak öldürülen bebekler hakkında ortaya atılan iddialara bir bakalım isterseniz; Olayı anlatan Nayirah isimli kızın, iddia edildiği gibi hastanede bir hemşire değil, Kuveyt’in ABD büyükelçisinin kızı olduğu ve bu olayın Hill and Knowlton adlı bir halkla ilişkiler şirketince düzenlendiği ortaya çıkmıştır. Bunun için bu tip propaganda filmlerinin medya tarafsızlığı gibi içi boşalmış kavramlarla tatlısu demokrasisini savunmasının 2010 yılından bakıldığında pek bir anlamı olmadığı kanaatindeyim.

Filmin sonuna doğru Niagara Şelalesi’ne yapılan çekimler oldukça dikkat çekicidir. Şelale aslında Amerika-Kanada komünitesinin bir sembolü olmakla birlikte, Powell’ın Niagara kelimesine duyduğu aşkla ilgilidir. Bununla birlikte Hitchcock’a sunduğu bir hediye olarak da kabul edilebilir; bu filmden 11 yıl önce Hitchcock ile Powell birlikte “Blackmail” filminde çalışmışlardır, Powell’ın müdahalesi ile filmin son mekanı değiştirilmiştir. Filmin son sahnesindeki kovalama sokaklarda yapılmak yerine, Powell’ın teklifi ile bir “landmark lokasyon” olan “British Museum”da yapılmıştır. Bu filmden sonra filmlerin “landmark lokasyon”larda bitişi bir Hitchcock özelliği olarak yer etmiştir (North by Northwest’in Mount Rushmore’da, The 39 Steps’in London Palladium’da bitişi örnek olarak verilebilir).

Sonuç olarak, iyi ya da kötü bir yana, hiçbirimizin kaçamayacağı bir fenomen olarak savaş varoluşumuzun karşısına düz bir duvar olarak çıkmaktadır. Bir insan bu konuda ne Kant kadar iyimser ve ilerlemeci ne de faşist ideolojiye giden yolun düşünsel temellerini atan Hegel kadar Alman devletçisi ve “Alman Devleti’nin Felsefecisi” kadar statükocu olamamaktadır. Geriye ise sadece “hayal kurmak” kalıyor, ideolojilerden ya da yuları devlet eline verilmiş “felsefeciler”den uzakta!

Kaynaklar:

-Doğu Batı Düşünce Dergisi - Savaş ve Barış - Sayı: 17 Doğu Batı Dergisi

(Kant, seçilmiş yazılar, Nejat Bozkurt, İstanbul: Remzi, 1984)

(Hegel, Essential Writings, Touchbooks, New York, Harpoer 1974)

(Emmanuel Levinas, Totality and Infinity: An essay on exteriority. Pittsburg: Duquesne University Press, 1969)

-Audio commentary by film and music historian Bruce Eder

-The 49th Parallel DVD, Criterion Collection

-George Orwell, Complete Works vol xii

-Saunders, Loraine. Unsung Artistry of George Orwell. Abingdon, Oxon, GBR: Ashgate Publishing, Limited, 2008.

-The Complete Works of George Orwell, 20 vols. ed. Peter Davison, asst. Ian Angus and Sheila Davison (London: Secker & Warburg, 1998).

Calderon de la barca

calderon@sanatlog.com

Er Ryan’ı Kurtarmak ya da En Az Üç Çocuk Yapmak

Sinema nedir? Gerçek anlamda bu soru ile karşılaştığım zaman kendimi devcileyin bir mitolojik labirentin içinde hissediyorum. Bu soru birçok anlama geldiği gibi hiçbir anlamı olmayan, içini her öznenin rahatlıkla doldurabileceği özerk bir anlatımı da ifade edebilmektedir. Bu daha çok sinemanın ne olduğunu ifade etmeye yönelik bir girişim olmaktan çıkıp sinemanın aynı zamanda hangi yönünü vurgulamak isteyebileceğimizin, hangi konuyu -kurguyu mu yoksa gerçek olanı mı, özneyi mi yoksa nesneyi mi, tarihsel olanı mı yoksa alternatif bir tarihi mi, ideal olanı mı yoksa estetiği mi- merkeze alabileceğimizi de ifade eden oldukça çetrefilli bir sorudur.

Salt yukarıda saydığım nedenlerden kurgu ile gerçek arasındaki koleratif ilişkiyi temel aldığımızda ise karşımıza 1920’li yıllardan süregelen birçok tartışmayı peşin-sıra getirdiğinin altını çizmek gerek- ki o dönemden itibaren kimi zaman nükseden toplumsal olaylar, savaşlar, daha önemlisi bütün bunlara yön veren ideolojik aygıtların sinemayı salt kendi amaçları uğruna bir silah gibi kullanmaktan geri kalmadıklarına şahit oluyoruz.

Sinemanın tarihsel gelişimini incelediğimizde -bu aynı zamanda tarihin sinemasal gelişimine de tekabül edebilmektedir- 1920’li yıllarda Rus kuramcı geleneğinin bu tür faaliyetler üzerinde yoğunlaştığını, sinemayı bu alanda seferber ettiklerini görmekteyiz. Bu açıdan Sergei Eisenstein’ın propaganda niteliği taşıyan filmleri kadar karşı tarafta Dziga Vertov’un sine-gözü (Kino-Pravda) ya da sine-gerçekçiliği de önemli bir yer tutmaktadır. Eisenstein’in kurgularına bakıldığında çoğu zaman karşımıza çıkan nitelik Pavlov’un deneylerine paralellikler sunan koşutluklardır. Kuleşov’un deneyleri ile birlikte belki de salt günümüz sinemasının değil aynı zamanda görsel iletişim araçlarının da nasıl kullanılabileceğine dair büyük bir rehber, aynı zamanda tehlikeli bir koşullanma aracıdır.

Eisenstein’in ‘montaj’ düşüncesi aklında geliştikçe çarpıcılık düşüncesinin yerini gitgide uyarı ya da şok düşüncesi almaya başladı. (1)

İnsan böylesine bir imge-görünüm fizyolojisinin neresinde durmaktadır diye sorduğumuzda ise cevap muhtemelen Pavlov’un köpeğinin yanındadır şeklinde bir cevap verirsek daha açık olacağımızın farkındayım. Bugün sinemanın gücünü bertaraf etsek bile milyarlarca insanın bu görsel deneyimi farklı şekillerde farklı araçlardan (televizyon, internet vs) edindiğini görebiliyoruz. Bugün televizyonda izlediğimiz bir kola reklâmını ele aldığımızda, Pavlov’un köpeğinin ete karşı koşullandığı salgı sisteminin benzerini bizlerin de salgıladığını belirtmekte fayda var. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta köpeğin salgılarını faaliyete geçiren ‘et’in gerçekliği ile bizim televizyonda gördüğümüz kola imgesinin gerçekliği arasındaki farktır. İnsanları bu konuda hayvanlardan üstün kılan nitelik görülen ya da gösterilen imgeye yükledikleri anlam, imgeleri dönüştürme veyahut birbirine çevirebilme özelliğidir. Et imgesinin köpeğe gösterilmesi köpekte hiçbir tepkiye neden olmaz, o yüzden etin tamamen gerçek olması, koklanması, dokunulması, tadının alınması gerekir. Hâlbuki insan kimi zaman salt bu imgeler yoluyla birçok şeyi hayal edebilir, ‘kola’ imgesinin gösterilmesi bile bir anda dilinde bir kola tadının gelmesine, kola şişesinin veya tenekesinin açılma sesinin duyumsanmasına neden olur. Kola imgesi bu görsel aktivite içerisinde fetiş haline getirilerek fantazmik bir dünyadan, gerçekliğin duvarını aşarak gelir. Bunu gerçekleştirmek için ise kola şişesinin üstündeki su tanecikleri, bardağa dökülürken buz tanelerinin çıkardığı ses ya da asidin bu döngüye hizmet ettiğini görebiliriz. Bu açıdan baktığımızda fantezileri gerçek yapan, gerçekleri fantezileştiren bir varlıkla karşılaşırız. Slovaj Zizek’in sinemayı aynı zamanda sapkın bir sanat olarak mimlemesindeki temel öngörü buna dayanır. Biraz daha aşağıda belki de öngöremediğimiz birçok imgelemin nasıl işlerlik kazandığını Saving Private Ryan (1998, Er Ryan’ı Kurtarmak) filmi üzerinden açacağız.

Sinema Nedir? sorusu bana göre tam da burada bir soru olmaktan çıkıp bir sorun haline gelmektedir. Ve bu sorunu çözmenin tek yolu başka bir soruya yol vermekten geçer. Esas sorumuz Sinema nedir? değil, Sinema Nerededir? olmalıdır. Özellikle böylesine bir iktidar-özne arasındaki ilişkide bu sorunun değeri bana göre kat be kat artmaktadır. İster komünizm, ister Nasyonal Sosyalizm -izmleri eklemek hayal gücünüze kalmış- olsun bu ülküsel düşüncelerin arkasında sinema çoğu zaman destekçi konuma gelmiştir.

Bilindiği üzere İsrail devletinin, Gazze’ye gönderilen yardımları taşıyan gemilere saldırısı ve birçok insanın ölümüne neden olması, anlık tepkilere, şoklara (Eisenstein’in tam da istediği gibi) neden olmuştur. Bir an için bu olayın gerçekten var olmadığını, bunun salt bir iktidarın elinde tuttuğu görsel araçları kullanarak kendi toplumuyla paylaştığını düşünelim. Görsel olarak karşımıza çıkan ‘babası olmayan görüntülerin’ yani kimliksiz bir kameranın algıladığı imajları insanların görür görmez nasıl ağızlarından salya akıtarak bir Yahudi nefretine dönüştürdüğünü görebiliriz. Olayın gerçek olup olmamasının bir önemi yoktur. Olayın var olduğunu düşünmek bile insanların şiddeti ne kadar içselleştirdiklerinin, bunu dışa vurmak için nasıl da etrafta Yahudi aradıklarını -bisiklet süren Yahudilere yapılanlara ya da bir terör saldırısı meydana geldiğinde ülkenin başka yerlerinde yaşayan Kürtlere nasıl davranıldığına bakmak kâfidir- görmek mümkündür. Peki, etrafta Yahudi yoksa? Elbette bunun için Adolf Hitler’in sözünü internet gibi iletişim araçlarında paylaşmak bu şiddetin farklı bir dışavurumudur. Şiddet gerçekleşmemiş olsa bile karşımızda böylesine masa arkasından magandalık taslayan, nefretini, salyalarını akıtarak dişlerini gıcırdatan bir birey çıkmaktadır. Toplum koşullu olarak uyarılmıştır, bunun sürekli olması halinde (Irak’ta meydana gelen şiddet olaylarının her gün tekerrür etmesi gibi) bu işlem etkisini kaybedecektir. Zizek, Fritz Lang’ın ’44 yapımı The Woman in The Window (Penceredeki Kadın) filmindeki ana karakteri özetlerken aynı zamanda insanlığın bilinçaltını da ifade eder. Ana karakter film boyunca işlediği bir cinayetin tasavvurunu gizlemeye çalışır. Fakat filmin sonunda uyanarak bunun rüya olduğunu anlayıp sonunda bir oh çeker. Adam katil midir, değil midir? sorusunu soran Zizek’in cevabı nettir. Adam katildir. Ortada bir fail olmasa bile bir Yahudi’yi içselleştirip yok etmeye çalışmak burada Hitler’in milyonlarca insanı katletmesinden farksızdır.

Kendi içimizden bir örnek vermek gerekirse bugünkü silahlı kuvvetlerin durumu çok güzel bir örnektir. Kendi otoritesini kaybeden askeriyenin durumu, otoritesini kazanmak için yeniden faaliyete geçen terör örgütü üzerinden yeniden sağlanmaya çalışılmaktadır. Terör yıllarının ilk zamanlarında öldürülen terör örgütü üyelerinin TRT gibi kanallarda nasıl teşhir edildiğini hatırlayalım. Bir nevi toplumun kendini rahatlatma aracı olarak kullanılan bu görüntüler yavaş bir şekilde ekranlardan silinmiştir. Lakin bugün haberlerde gördüğümüz görüntülerin salt şehit! edilmiş askerlerin görüntüleriyle dolup taşması artık işlerliğini yitirmeye başlamış militarist bir zihniyetin ‘bağırsak felsefesi’ yapmaya başladığının göstergesidir. Böylece toplum silahlı kuvvetlerin itibarını bu şehit haberleri sayesinde yeniden iade edecek, terörü lanetleyecek, vatan sağ olsun nidalarıyla kendi şiddetinin dışavurumunu askeri merciler yoluyla kanalize edebilecektir. Vücudun içerisinde hiçbir yararı olmayan bir organı düşünelim, bu organ ortadan kaldırılabileceği esnada içindeki zehri salgılamaya başlayacak, daha sonra diğer organlara zarar verme tehdidinde bulunarak kendi imhasını engelleyecektir. Bugünkü militarist zihniyetin arkasındaki temel amaç budur.

Sinemayı bir sanat olarak kabul edebilmek için yukarıda bahsedeceğimiz bütün koşullardan arınmış olması, adeta anti-iktidarmışçasına hareket etmesi gerekmektedir. Bunu yapabilen yönetmenlere saygı duruşunda bulunurken, bunun karşıtı olarak iktidarın çanağını yalayan köpeklere sinemanın hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktır. En azından bizler için böyle bir gereksinmeye gerek yoktur.

Bugün Steven Spielberg gibi ne idüğü belirsiz ve onun gibi birkaç yönetmenin bu yoldan gitmelerinde ısrar etmeleri maalesef sinema sanatı adına büyük bir utanç kaynağı olmaktadır. Bu yönetmenlerin tıpkı sinema-öncesi dönemi kapsayan yazılı resmi tarihin; iktidarın, sistemin elinde olması gibi, bugün sinemanın da bu gibi yönetmenlerin iktidarının ipleri altında uşaklık etmeleri bu konu üzerinde biraz da hassasiyet gösterilmesini gerektirmektedir. Spielberg filmlerine zaten genel hatlarıyla baktığımızda karşımıza çıkan gerçek tarihe iliştirilmiş görüntü yığınlarından başka bir şey görmek mümkün değildir.

Jean-Luc Godard gibi büyük bir üstadın filmleri ise tam da bu açıdan eşelendikçe kendini çoğaltan bir hazine görünümüne sahiptir. 2002 yapımı Notre Musique (Müziğimiz) filminde Tel-Aviv’li bir gazetecinin Filistinli şair Mahmoud Darwich (Mahmut Derviş) ile yaptığı konuşmayı alıntılarsak Spielberg gibi yönetmenlerin nasıl bir pozisyonda olduklarını görebiliriz.

Gazeteci: Mahmoud Darwich, kendi hikâyesini yazanlar, dünyaya o sözleri miras bırakırlar, diye yazdınız. Ve Homer için yer kalmadığını söylediğinizde ve Truvalıların şairi olmaya çalıştığınızda ve yenilenleri sevdiğinizde bir Yahudi gibi konuşmaya başlarmışsınız.

Derviş: Bugünlerde bu oldukça kabul edilebilir. Gerçeğin her zaman iki yüzü vardır. Truvalı kurbanların seslerini yunan şair Euripides’in ağzından duyduk. Truva kendi hikâyesini asla anlatmadı. Büyük şairleri olan uluslar ya da ülkeler, şairleri olmayan ulusları mağlup etme hakkına sahip mi? İnsan şiir yazmadan güçlü kalabilir mi? Daha düne kadar tanınmamış bir ulustan geliyorum ve Truva şairi için yok olanlar adına konuşmak istiyorum.

Yanlış anlaşılmaması adına burada araya girmek istiyorum, kesinlikle bir Alman sempatizanlığı yapmak niyetinde değilim, bunu yapmam aynı zamanda eleştirdiğim yönetmenlerin ya da filmlerin düştüğü hataya düşmek olur. Burada zaman-mekân arasındaki çatışkıda yer alan iktidarcı zihniyetin her daim yaymaya çalıştığı zehirli salgılarını ifade etmek için buradayım, sinemanın da bu yönde olmasını şahsım adına her daim tercih ederim. Eğer bugün Spielberg’i eleştirebiliyorsak, aynı zamanda Leni Riefenstahl’ı da eleştirmeliyiz. Her ne kadar farklı iki düşünceyi temsil etseler de bu iki yönetmen ve diğer varyasyonları da aslında benzer iktidar zihniyetinin nesneleridirler. Amaç her zaman iktidarı yüceltmek, kollamak, propagandasını yapmaktır. Şöyle bir karşı çıkış olabileceğini hissediyorum. Peki, Eisenstein, o da bu durumda suçlu sayılmaz mı? Bugün Homeros’un faşizan destanlarını okuduğumuzda edebiyata olan katkılarını yadsımıyorsak ve Homeros olmadan böylesine bir dünya tahayyül edemiyorsak Homeros’u ya da Eisenstein’i nasıl reddedebiliriz. Peter Wollen benzer tümceyi farklı bir yolla ifade eder. Operadan nefret etmemiz Wagner’i görmemezlikten geleceğimiz anlamına gelmez ya da Eisenstein’ın filmlerinden nefret etmemiz onun sinemadaki kuramlarını görmemezlikten geleceğimiz anlamına gelmez. Peki ya Spielberg? Ya da Riefenstahl? Bunların sinemaya katkıda bulunamadan salt kopyala-yapıştır adı altında eserlerini verdiklerine inanıyorum. Eisenstein olmasa nasıl Spielberg olmayacağı gibi, Vertov ya da Pudovkin olmasa Lenin’in de olamayacağını düşünebiliriz.

Spielberg ne kadar farklı türlerde film yaparsa yapsın değiştirmediği ya da filmlerinin içine yerleştirdiği ‘leitmotif’ kavramları insanların kafasına bu şekilde sokmaya, ‘Homerosçuluk’ oynamaya devam etmektedir. Er Ryan’ı Kurtarmak bu tip oyunların oynandığı, görünenin hafızaya sülük gibi yapıştığı bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Filmdeki çıkarma sahnesini hatırladığımızda karşımıza Yüzbaşı John Miller’ın (Tom Hanks)in bir an için kasketini düşürdüğünü ve kasketin içine kana bulanmış deniz suyu dolduğunu görürüz. Bu kan ölen Amerikalı askerlerin kanıdır. Sonraki sahnede Miller, kasketini başına yeniden geçirmek suretiyle bu suyu vücudu üzerinde boca eder, böylece filmimizin kahramanı gerçek anlamda kutsanmış olur. Birkaç sahne sonra ise kahramanımız Miller’ın etrafında ışık demetleri görmemiz bu kutsanmayı daha da pekiştirir.

Bugün insanoğlunun adeta bağırsaklarında çürümüş etkisi yapan tek tanrılı dinlerin belki de insanlığa verdiği en büyük dışkılardan biri de ‘şehitlik’ ya da asker’in kutsallığı üzerine sağlanan görüntüdür. Ölümden sonraki yaşamda daha iyi bir şekilde yaşama ve vatanı için ölme gibi içi boşaltılmış kavramları kendilerini ayakta idame ettirmek için (işe yaramaz organ örneğine dönelim) kurdukları kalpazanlıklar sayesinde insanı ve gücünü sömürme yetkisi maalesef bu iktidar zihniyetçilerin, bu dinsel geğirmelerin sonucudur. Woody Allen’ın ’73 yapımı Sleeper filminde şöyle bir diyalog gerçekleşir.

Tanrı öldü!

Peki, yerine kim geçti?

Devlet…

Bu açıdan baktığımızda içerisinde din mantığına dayandırılmış bütün devletlerin aynı yörüngede hareket ettiğini görmekteyiz. Mesela bir ülkenin başbakanı çıkıp ‘En az üç çocuk yapın’ şeklinde hönkürmeleriyle yeri göğü inletebiliyor. Bunu kiminle nasıl yapacağınız önemli değil, yeter ki çocuk yapın, biz saygıdeğer devletimize asker verin, şehit olsunlar, cennete gitsinler. Çocuklarınızın etinden gücünden yararlanalım demenin farklı bir versiyonudur bu da.

Er Ryan’ı Kurtarmak filmi yukarıda bahsettiğimiz bu en az üç çocuk yapın söyleminin gerçekleştirilmiş halini yansıtır. Filmin asal ekseni aynı aileden üç kardeş askerin ölmesi ve dördüncüsünün aranmasını anlatır. İşin traji-komik tarafı ise aranan ‘Ryan’ soy isimli son kardeşin başka birisi çıktığı sahnedir. Bu sahnede Miller önderliğindeki mangamız Ryan isimli bir başka kişiye rastlar. Maalesef bulunan bu kişi gerçek bir Amerikan askeri niteliği taşımaktan uzak bir performans sergileyerek mangamızı hayal kırıklığına uğratır. Bu kadar yolu sırf bu şebelek yüzünden mi geldik şeklinde birkaç sahne izleriz. Ancak aranan şahsın gerçek Ryan olmadığı anlaşılınca nerdeyse derin bir oh çekilir. Neden gerçek Ryan ilk karşılaşılan kişi olmasın? Bunun yanıtı oldukça basit. Eğer biz bir askeri kurtaracaksak bu kahraman bir asker olmalı, düşmanla canla başla savaşmalı ve kendisinden sonra gelecek neslin sağlam olması gerekir. Bu üreme mevzusu maalesef Spielberg’in diğer filmlerinde de görülür. Her ne kadar teolojik açıdan baba-oğul figüratifliği sergilense de (Indiana Jones and the Last Crusade gibi) kimi zaman da soyun devamına dolaylı olarak katkıda bulunanlar da (Schindler’s List gibi) ödüllendirilir. Burada Yüzbaşı Miller, nerdeyse Amerikalı bir Schindler’i canlandırmaya çalışır. Soyun devamına dolaylı olarak katkıda bulanarak nice ‘üç çocuk’ ların doğmasına yardımcı olur.

Gerçek Ryan’ın bulunduktan sonraki sahnelerde Ryan’ın eve gönderilmeye karşı olan tepkisi ve buna karşılık Yüzbaşı’nın kafasıyla ‘işte aradığımız kahraman bu, gerçekten bunca aramaya değmiş’ tarzında kafa sallayışları filmin ipliğini meydana çıkarır. Buna benzer filmin son sahnesinde Ryan’ın eşine ‘’ben gerçekten iyi bir adam oldum mu’ sorusuyla pekiştirilir. Eşi buna evet der ancak Yüzbaşı Miller’ın kafa hareketlerini düşündüğümüzde bu durum ikiye katlanarak seyirci de bu durumu evetler. Filmde dikkat etmemiz gereken diğer unsur filmin başındaki çıkarma sahnesindeki Ryan kardeşlerden birinin yüzükoyun bir şekilde ölü vücudunun yatmasıdır. Sadece sırt çantası kısmında ‘RYAN’ yazısını görürüz. Yüzbaşının emrinde olma ihtimali yüksek olan bu Ryan kardeşin ölümünün bir anlamda telafisi diğer Ryan kardeşin bulunmasıyla tamamlandığı aşikâr.

Filmin diğer aptalca olan konusu kardeşlik üzerine yığılmıştır. Burada Spielberg’in nerdeyse Platonik bir Devlet mekanizmasına zuhur ettiğini kabul etmemiz gerekir. Lakin Platon’un savaşçılı-bekçili devletine karşılık Spielberg öğretmenli-kardeşli bir sistemi öngörür. Öğretmen olan Yüzbaşı Miller Amerikan İdealizmine paralel olarak öğrenci yetiştirir ancak militarist platformda bu askere eşitlenir. Film boyunca bu öğrenciler birbirine kardeş (brother) bağıyla bağlanmıştır. Ölen Ryan kardeşler olabilir ama biz burada hepimiz kardeşiz mesajı verilmeye çalışılır. Stanley Kubrick’in anti-militarist filmleri ya da Full Metal Jacket filmiyle karşılaştırıldığında sanırım bu kardeşlik bağlarının ne kadar aptalca olduğunu görmek mümkündür. Arkadaşları tarafından dışlanan Er Pyle’ın yatakta sabun saldırısına uğradığı sahneyi düşünelim.

“Sinema gerçeği kitlelerden gizlemek için icat edilmiştir.” (Jean-Luc Godard)

Ancak semiyolojik ifadeler bir kenara bırakıldığında şu ana kadar yapılan Amerikan filmleri içerisinde Clint Eastwood’un 2006 yapımı Flag of Our Fathers (Atlarımızın Bayrakları) ile Letters From Iwo Jima (Iwo Jima’dan Mektuplar) filmleri oldukça ayrıksı bir yerde durmaktadır. Burada Eastwood’un en azından tarafsız olma niteliğinden çok aynı savaşı farklı açılardan ele alması ve her iki filmdeki kişileri karakterleştirmesi dikkate değerdir. Spielberg’in 2005 yapımı Munich/Münih filmine baktığımızda bunu görmek mümkün değildir. Hatta filmin o dönemki eleştirileri Spielberg’in hem Yahudi hem de Müslümanlara eşit tarafta durmasını konu alırken, her iki taraf da Spielberg’in filmini kıyasıya eleştiriyordu. Ancak film özellikle Yahudi bakış açısını ele alması ve ana karakterin Yahudi olması filmin de foyasını ortaya çıkarması açısından ilginçtir. Düşman her zamanki gibi ‘tektipleştirilmiştir’’. Bu yönetmenin ilk vakası değil elbet; Indiana Jones serilerinin birinde kılıç sallayıp duran Arap vatandaşına uzaktan bir küçümseme ile ateş eden Harrison Ford’un sahnesi bir aşağılama teşkil etmektedir. Duel, Jaws, Jurassic Park yine karşıda bir hayvan-canavar olmasına rağmen aynı formülü uygular. Spielberg maalesef insaniyetini yalnızca ET kafalı uzaylılara adapte eder. Er Ryan’ı Kurtarmak filminde ise yine çıkartma sahnesinde bakış açısı bilinmeyen, görünmeyen düşmanların tarafında tutulur. Her ne kadar Almanlar II. Dünya Savaşında kendi mevzilerine kameralar koydurtup düşman askerlerin ellerindeki silahları veya mühimmatları teşhis etmeye çalışsa da, Spielberg’in amacı tamamen sahip olduğu silahı (kamerayı) kendi Siyonist propagandasına alet etmektedir. Bu açıdan Roman Polanski’nin The Pianist/Piyanist filminde yukarıda bahsettiğimiz üzere Almanların birebir savaş sahneleri içerisinde kamera kullanma sahneleri bir anlamda gerçekliği kaydetmelerini- Full Metal Jacket filminde de vardır- farklı bir anlamda yorumlarız.

Spielberg en nihayetinde tarihi çarpıtmasa bile tarihin ‘bilinen bilinmeyeni’ ile oynayarak kendi propagandasını düzmüştür. Bunu ayrıca salt yönettiği filmlerine indirgemek basite kaçmak olacaktır. Yapımcılığını üstlendiği her filmin ayrıca didiklenmesi gereken oldukça tehlikeli bir insan haline gelmiştir. Transformers serisi buna uygun bir örnektir. Spielberg hiçbir zaman ne bir Frank Capra, ne bir Alfred Hitchcock, ne de bir John Ford olacaktır. En fazla onların izlerini yanlış yönden takip eden bir çapulcu ‘sahneleyici’ olarak kalacaktır.

Yazan: Kusagami

kusagami@sanatlog.com

(1) Sinemada Göstergeler ve Anlam, Peter Wollen, Çev: Bülent Doğan, Zafer Aracagök, Metis Yayınları

Ko to tamo peva / Who Sings Over There (1980, Slobodan Sijan)

24 Ağustos 2009 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Oyuncular: Pavle Vujisic, Aleksandar Bercek, Dragan Nikolic, Danilo Stojkovic, Neda Arneric, Milivoje Tomic, Tasko Nacic

ko to tamo pevaRotamızı uzak doğudan, balkanlara çeviriyoruz. Ancak nereye gidersek gidelim savaşın yüzü hiç değişmiyor; özellikle ikinci dünya savaşının dünya toplumlarının üzerindeki etkisi düşünüldüğünde bunun sanata yansımalarını farklı vücutlarda görmemize rağmen temelde aynı kötücül ruha sahip olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Tarih boyunca sürekli sancılar içerisinde olan Orta Avrupa ve Balkanlar bir geçiş noktası olması nedeniyle Kavimler Göçü’nden başlamak üzere birçok uygarlığa kucak açmış ve kozmopolitik açıdan zengin bir kültür içerisinde yoğrulmuştur. Etnik açıdan oluşan bu zenginlik beraberinde halen günümüze kadar süren birçok yıkım ve kıyımı beraberinde getirmiştir. Her iki dünya savaşının bu bölgede tetiklenmesinin tesadüf olmadığına kanaat getirebiliriz. Bu açıdan bakıldığında bu bölgede yer eden ülkelerin sinemaları da aynı parçalanmayı paylaşmıştır. Günümüzde halen özellikle öne çıkan -Polonya haricinde- bir ülke sinemasına rastlamak zordur.

Doğu blokunda meydana gelen siyasi, askeri, toplumsal olaylar ve kargaşalar sinemanın da etkilenmesine neden olmuştur. Bu etkilerden bazılarını ele aldığımızda karşımızda bir beyin göçü olduğunu görürüz. Birçok Macar, Polonyalı, Çek, Yugoslav yönetmen bu nedenden dolayı Amerika, Fransa, İngiltere gibi ülkelere göç ederek mesleklerini bu ülkelerde icraya koyulmuşlardır. Birkaç isim zikredecek olursak; Michael Curtiz, Milos Forman, Roman Polanski, Emir Kusturica vesaire. Özellikle bu isimleri örnek vermek istedim; hem farklı ülkelerden hem de farklı zamanlardan olmalarına rağmen ortak kaderlerinin şu ana kadar pek değişim göstermediğini söylemek gerekir. Diğer bir etki de sinemanın devlet tekelinde olması -genelde sosyalizm ile yönetilmelerinden mütevellit- ve sanatçıyı bu konuda kısıtlamalara, propaganda filmleri yapmaya ya da sansürlemelere giderek kendileri gibi “demir perde” arkasına itmeleriyle oluşan sembolik, metaforlar içeren ve imgelere kucak açan bir sinemanın ortaya çıkmasında rol oynamasıdır. Bu tür bir anlatım ‘Ezopik’ bir film dilinin oluşmasını sağlayarak sinemayı mizahi bir platoya oturtmuştur.

Doğu Avrupa sinemasının Yugoslavya kanadına geldiğimizde de, bu ülkenin bölgenin bir minyatür yansıması olduğunu söyleyebiliriz; etnik ayrım ve savaşlar bu ülkenin içinde de kimi zaman halen sürmektedir. 1941 yılında Nazi Almanya’sının ülkeye girmesiyle savaşın içine çekilmiş olan Yugoslavya, Joseph B. Tito’nun direnişleri, aynı zamanda Almanya’nın Sovyetlere saldırıp karşılığını almasından sonra, bu direnişlerin başarılı olması sayesinde bağımsızlığına tekrardan kavuşmuştur. 2. dünya savaşından sonra Stalinist rejimi reddederek kendi özyönetimini kurmuş, hem Sovyet Rusya’sı hem de diğer batı Avrupa devletlerine karşı mesafesini korumaya çalışmıştır. Özellikle uzun bir zaman dilimi içerisinde Tito tarafından yönetilen ülkede yaşayan ırklar günümüze nazaran daha rahat ve barış içerisinde yaşamışlardır. Tito’nun ülke geleceği konusunda izlediği denge siyaseti beraberinde olumsuzlukları da getirmiştir. Özellikle 60’lı yıllardan sonra toplumdaki kimliksizlik batı kapitalizmine karşı koyamamış (filmlerin çoğunda görülen çingeneler bunun bir metaforu olabilir mi?), sonradan görülecek vahameti daha da hızlandırmıştır.

Ülke sineması da ülke tarihinden farklı bir rota izlememiştir. 1945–1956 yılları arasında ülke Sovyet modelini temel alarak ulusallaştırılmış ve sinema devlet tarafından desteklenmiştir; bunun zararlı taraflarına yukarıda değinmiştik. Sonraki dönemde, 1956–1968 arasında sinema adeta deri değiştirmiş, bu değişimin en büyük nedeni Stalinist öğretinin terk edilmesi olarak gösterilmiştir. Bu değişim beraberinde birkaç yönetmenin de isminin duyulmasını sağlamıştır. Yugoslav sinemasının ilk dönemlerinde Dusan Makavejev ve Aleksander Petrovic kamerayı sırtlarken, sonraki dönemde gelecek olan yeni nesil arasında daha liberal ve farklı anlatım tekniklerini kullanacak olan Emir Kusturica, Slobodan Sijan; senarist olarak ise Dusan Kovacevic, Gordan Mihic gibi isimler yer almaktadır.

Kusturica dışında pek fazla bilinmemelerine rağmen diğer sanatçılardan bahsetmek gerek. Özellikle bu sinemanın yazar lokomotiflerinden Dusan Kovacevic’in yeri yadsınamaz. Emir Kusturica’nın 95 yapımı Underground / Yeraltı filminin senaryosunun altına imza atan senarist, Slobodan Sijan’ın yönetmenliğini yaptığı 1980 yapımı Ko To Tamo Peva / Who Sings Over There (Kim Şarkı Söylüyor?), 1982 yapımı Maratonci Trce Pocasni Krug / The Marathon Family (Maraton Ailesi) filmlerinin de altına imzasını atmıştır. Kovacevic’in ayrıca yönetmenliğini yaptığı 84 yapımı Balkanski Spijun / Balkan Spy (Balkan Casusu), toplumun paranoyasını yansıtan iki kardeşin ülkelerine gelen bir işadamını komünizm karşıtı sanmalarına ve işadamına işkence ederek bunu kara mizah ile süslemelerine dayanan diğer bir başyapıt olarak addedebiliriz. Ancak şu anda ele alacağımız yapıt Ko To Tamo Peva.

Ko to tamo peva

Filme baktığımızda aslında bize yabancı olmayan bir coğrafya ve kültür ile karşılaşabiliriz. Ülkemizde bu coğrafya, kültür ya da toplumun varlığına benzer şekilde Güney Doğu Anadolu’da rastlamak mümkündür. Filmin 1941 yılında geçmesine aldanmamak gerek; 70’ler ve 80’lerde çekilmiş olan Kemal Sunal veya Şener Şen filmlerine baktığımızda benzer tema, hava ve atmosferden bahsetmek mümkün olacaktır. Özellikle ağalık diktasının hüküm sürdüğü topraklardaki bu ideolojinin benzerine bu filmde de rastlamak mümkündür. Özellikle siyasi boşluğun yerini doldurmaya çalışan askeri yönetimin toplum üzerindeki etki ve sınırlarını her iki film türünde de görebiliriz. 1941 tarihine aldanmamak gerek dedim, çünkü her daim her iki devlet sistemi de askeri bir yapıya temellendiğinden 1941 tarihi belki de tam olarak rayına oturmamış (Tito’nun başa geldiği döneme kadar) bir sistem eleştirisi olarak zikredilebilir. Filmimiz bir şarkıyla başlar, ismiyle tezat bir durum oluşturmasına rağmen soruyu düzeltme imkânımız vardır. ‘’Söyleyene değil söyletene bak’’ demiş büyüklerimiz; biz de şarkıyı kimin söylediğini biliyoruz, o halde arayacağımız şey bu şarkının veyahut şarkıların söyleyenden çok neden söylendikleridir.

“Bir memleket gibidir gemi… Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara…” Gemide

Gemide filmindeki bu replik bir anlamda filmi de özetlemektedir. Söz konusu ulaşım aracı bir gemi olmasa da insanlar arası eşitliğin hüküm sürdüğü bir gemi, bir otobüs en önemlisi bu araçların ele aldığı alegorinin altında ‘vatan’ kavramı yatmaktadır. Açılış sahnesinde daha önce bahsettiğimiz belki de kimliksiz bir yapıya bürünen toplumu temsilen yine çingeneler şarkılarını söylerler, şarkıları bittiğinde ise kendilerini Belgrat’a götürecek olan otobüse binmek için otobüs durağına doğru yola koyulurlar. Otobüs durağında bekleyen insanlar her sınıf, her yaş veya farklı ideolojilere sahip kesimlerden oluşur. Ama en temelde hepsi tek bir sistemin tek bir diktanın vatandaşıdır.

Ses yarışmasına katılmak için başkente gitmeye çalışan bir yolcu, sürekli sakarlık yapan silahı nereye tutacağını bilmeyen bir avcı, hastaneye tedavi olmak için giden bir hasta, kışlaya oğlunu ziyaret etmek için- ayrıca eski bir savaş gazisi- giden yaşlı bir adam, sürekli alman Naziliğini öven ve onun getireceği sistemin en iyi sistem olarak kabul eden bir yolcu, şarkı söyleyen çingenelerimiz, sonraki durakta binecek olan evli bir çift, otobüs şoförü ve oğlu.

Bu vatandaşların hepsi başkente gitmek için, bir amacı olan insanlar, en doğal haliyle yönetim tarafından sindirilmiş vatandaşlardır. Filmin belki de en ayrıksı yönü de burada yatıyor. 2. dünya savaşını anlatmasına rağmen çuvaldızı kendilerine batırmayı ihmal etmiyor yönetmen. Eski savaş gazisinin ‘’saat 5’te kalkacağız dedilerse 5’te kalkacaklar. O kadar’’ repliği aslında ülkenin yakın tarihi hakkında da bilgi veriyor. Onun yetiştiriliş ve disipline edilmiş tarzı dakikliği ve kesinliği anlatırken ülkenin militarist yapısı konusunda da bilgi vermektedir. Ancak her zaman ki gibi otobüs geç kalıp kalmama konusunda yapılan tartışmalar otobüs’ün gelmesiyle son bulur. Ve baktığımız zaman bu muhabbetlerin yapılmasının anlamsızlığını düşünmeye başlarız. Çünkü otobüsün geldiği yer adeta kısa steplerin olduğu uçsuz bucaksız sapsarı bir vadinin ortasıdır- ki film boyunca hep bu alanda ilerler-. Aslında sorun otobüsün bir dakika geç veya erken gelmesi değildir sorun böylesine bir zihniyete sahip insanların nerdeyse kendi ülkelerini işgal eden Almanların çalışma disiplinine veya militarist bir düşünceye sahip olmasıdır. Buna en güzel örneği yine filmin içinden verebiliriz. Sakar avcımız otobüsün gelmesini bekleyemez ve diğer durakta bekleyeceğini söyleyerek ayrılır. Otobüs ilerlerken avcı sonraki durağa birkaç yüz metre kalmışken otobüs gelir ama binemez. Çünkü kural kuraldır otobüse durakta binilir. Çevreye baktığımızda ise bomboş bir arazi ile karşılaşırız ve muhakkak avcının o anda orada binip binmesinin bir önemi yoktur.

Bunu bir ahlak çerçevesi içerisinde inceleyecek olursak, Lowrence Kohlberg’in ahlak gelişimi süreçleriyle karşı karşıya kalırız. Bu dönemlerden özellikle geleneksel düzey içerisinde yer alan ‘’yasa ve düzen eğilimi’’nde kişi, otorite var olduğu sürece kurallara uymaktadır. Diğer anlamda otorite yoksa kanun da yoktur. Trafik ışıklarında polis yoksa geçen sürücüler ya da Montreal’deki polis eyleminde şehri alt üst eden vatandaşlar gibi.. Bu bizi filmle ilgili olarak iki türlü gerçekle yüzleştirir; otobüsün şoförü ve oğlu, otobüsteki yolcular bu (siyasi) yönetim karşısında sindirilmiş bir profil çizmektedir ki bu da böylesine bir ahlak düzeyini reddetmek anlamına gelir; otobüs şoförü ve oğlu var olan siyasi düzen ve faşizan dengeyi sembolize etmektedir. Biz ikinci maddeyi ele almak durumundayız ki bana göresi de budur. Çünkü diğer madde ele alındığı vakit oldukça dar anlamda bir kullanım söz konusu olacaktır. Ayrıca daha önce de bahsettiğimiz üzere bu tür ‘Ezopik’ filmlerin temel özelliği sembol, imge veya simgelerin kullanımına açık filmler olmasıdır.

Ko to tamo peva

Otobüsümüz uzaktan görünür yolcular hareketlenmeye başlar. Durağa varan otobüse yolcular üşüşür içeri girmeye çalışır, kondüktörümüz otobüsü etraflıca çevreledikten sonra sol ön tekerliğin inmiş olduğunu görür ve yolculara gidecekleri yere kadar otobüsün sağ tarafına ağırlık vererek gitmeleri gerektiğini söyler. Sosyalist ya da Stalinist etki altındaki bir devletin sanırım nerdeyse tekerinin patlayacağını haber veren ve ülkenin siyasi ideolojisinin yönünü de belirleyen bu metaforla yolcular kondüktörümüzün dediğini yapar ve sağa meyilli bir şekilde yolculuklarına koyulurlar. Nazist yolcunun ‘’çingenelerle birlikte yolculuk mu yapacağız?’’ sorusuna kondüktörümüz ‘’parayı veren düdüğü çalar’’ lafını esirgemez. Çünkü benzer şekilde Nazi sempatizanımız yarım millet olarak bilinen çingeneleri (biz kimliksiz dedik) yolculuk boyunca çekiştirmekten onları kötülemekten vazgeçmez. Otobüsümüz yoldan da evli çifti alır, sakar avcımızı da sonrasında devam eder yolculuğuna.

‘Kadın her yerde kadındır’ erkek bakış açısıyla çekilen birçok filmde kadının akıbeti genel olarak bellidir. Otobüste yeni evlenmiş çiftimizin kadın tarafı bastırılmış bir kültürün ürünüdür ki bizim doğuda ki kadın zihniyetinden farksız bir şekilde bu bağnazlıktan bu bastırılmışlıktan kaçmak ister. Bu nedenle ‘deniz’i görmek için evlendim der. Bir anlamda erkeği kendi erk ve arzuları için kullanmıştır. Onun tek amacı bu toplumdan kaçmak ve kurtulmaktır. Bunun için yapacağı tek şey her sözünü dinleyen bir erkek(çocuk) bulmaktır. Evli çiftimizin diğer erkek yarısı ise tek bir şey için evlenmiştir ve bunun için veremeyeceği söz yoktur. Aslında bir erkekten çok bir çocuk görünümündedir. Otobüse biner binmez karısını öpmeye koklamaya çalışır ama toplum buna müsaade etmez bir şekilde bu cinsellik duygusu bastırılır ve askıya alınır. Sorun toplumun bunu aleni bir şekilde görmesidir ya da gösterilmesidir. Başka bir anlamda otobüste sevişen çiftlerin izlendiklerinin farkında olmalarıdır. Çünkü ilerde ki bir sahne de göreceğimiz üzere çiftimiz gizlice sevişmeye çalıştıkları ormanın derinliğinde, otobüsümüzün bütün yolcuları onları gözetlemeye, onları röntgenlemeye başlar. Ve bundan asla bir rahatsızlık duyulmaz çünkü gözetlendiklerinden habersizdirler. Aslında konunun Hitchcock un uzmanlık alanına girdiğini söyleyebiliriz. Bir anlamda bu şekilde ifşa edilmeyen seyirci izlediği durumdan keyif almaya başlar ancak otobüsteki aleni durumdan biraz da tiksinti aracılığıyla tepkisini ortaya koyar. Ormanda ki sevişme sahnesi hasta yolcunun öksürüğünü tutamayışına kadar sürer. Tabi filmin bu anlatılanları mizahi bir dil içerisinde aldığının altını çizmek gerek. Bunu da örnekleyecek olursak; kondüktörümüzün oğlu izlerken, arkasından babası gelir ve oğlunun yanına gelerek kendisi de izlemeye koyulur. Sevişen çifti izlerken ‘’Ben olsam bende aynısını yapardım baba ‘’ dedikten sonra babası da ‘Baban da olsa aynısını yapardı oğlum’’ şeklinde bir diyaloga tanık oluruz. Benzer şekilde Nazi yanlısı yolcumuz sevişen çiftin kendilerini izlediklerini fark ettikleri zaman şunu der; ‘’Bu yaptığınızdan utanmalısınız’’ buna karşılık Şarkıcı yolcumuz ‘’asıl biz yaptığımızdan utanmalıyız onları gözetliyoruz’’

Yolculuğumuz sonraki duraktan alınan domuzların da yolcuların aralarına katılmasıyla devam eder. Ancak bu sefer da kondüktörümüz otobüsü süren oğlu için iki kilometre gözü kapalı sürücülük yaptığını söyler, elbette buna inanmayan yolcularımız üzerine bunu deneme yarışına sokarlar. Kimisi itiraz etse de deney gerçekleştirilir ve bana göre filmin bulunduğu ya da anlattığı tarihi özetleyen güzide bir sahneyle karşılaşırız. Oğlun gözlerinin kapatılması idareyi ele alanların ikinci dünya savaşı başlarındaki görmezliğinin körlüklerinin bir metaforudur. Otobüs gözleri kapalı bir şoförün elindedir nereye gideceği veya çarpacağı belli değildir belli bir süre sonra otobüs yoldan çıkar direğe çarpmaktan son anda kurtulur bu da ülkenin aslında o andaki konumunu göstermektedir. Otobüsümüz askeri bariyere çarpar ve filmin ikinci dünya savaşını arakasına fon aldığı sahneyle tanıştırılmış oluruz. Nazi yanlısı yolcumuz, hasta olan yolcuya bir alman ilacı verirken, söze savaş gazisi yolcu karışır.

— Alman ilaçları dünyanın en iyisidir.
— Gelseler memnun olacakmış gibi konuşuyorsun!
— En azından düzen, disiplin neymiş öğretirlerdi bize, işleri yoluna koyarlardı.
— Tüm Almanları sıraya dizip idam etmeli!
— 100 yaşına gelmişsin, ama saçma sapan konuşuyorsun!

Bu diyalog aslında savaş sonrası Yugoslavya’sının panoramasını veriyor. Almanları kendi ülkelerinden atmalarına rağmen halen Almanya’yı savunan onun getireceği sistemin en iyisi olacağını savunanlar ile Stalinist Rusya’nın rejimini savunanlar arasındaki tartışmalar arasından ülke yönetimini ele alan Tito’nun her iki sisteme karşı mesafesini koyması ülkenin de rahat bir nefes almasını sağlayacaktır.

Ko to tamo peva

Yolculuğumuz ağır aksak, ite kaka statik olarak devam eder veya etmez. Askeri barikattan sonra yolunu değiştirmeye çalışan otobüs bu sefer bir çiftçinin tarlasından geçmeye çalışır bu sefer de çiftçimiz buna izin vermez. Bu nedenle bir geçiş ücreti verilmesi gerekmektedir. Kondüktör bunu vermeyi reddetmekle birlikte çiftçiyi yaka paça otobüsün önünden kaldırır. Çiftçi oğullarını çağırır ve otobüsün tekerlerini patlatmasını söyler. Daha önce bahsettiğimiz inik olan sol ön lastik patlatılır. Bir anlamda vatandaşın müdahalesi gecikmeyecek anlamını çıkarabiliriz sanırım. İstenen geçiş ücreti yüz dinar olmasına rağmen kondüktör yolculardan iki yüz dinar ister (bize de yabancı gelmeyen bir devlet anlayışı- kapitalizm?).Böylece çiftçimiz otoritesiz bir boşlukta kendi adaletini kendi sağlamış olur. Teker eski haline getirilene kadar yolcular aşağı iner ve bir cenazeye katılırlar. Öldürülen bir köyün öğretmenidir ve eğitim sistemi sakat, ulaşımı sakat, adaleti sakat, yönetimi sakat nerdeyse kaosun hüküm sürdüğü bir film izleriz. En çarpıcı tarafı ise bütün bunları öylesine bir mizahi dil ile verilmiş olması ve filmin oldukça gerçek ve yalın bir portre çizmesidir. Ülke tarihini anlatan belkide en çarpıcı film (Kusturica’nın Underground / Yeraltı filmini de bu kategori içerisine alabiliriz).

Otobüsümüz yine yol değiştirmek zorunda kalır, bu sefer de sağlam olmayan bir köprü karşılarına çıkar. Ancak Nazi yanlısı yolcumuz ‘bu köprü sağlam yerinde olsam ben bu köprüden geçerdim’ demesiyle köprüden düşmesi bir olur ve bu şekilde yolculuğa devam eder otobüsümüz. Aslında bu bir fazlalığın dışarı atılmasıdır aynı şekilde yolculuk sırasında diğer sakar avcımız yanlışlıkla tüfeğinin emniyeti açık unutur ve otobüsünü üstünü havaya uçurur (kör militarizm) o da haliyle otobüsten dışarı atılır ve yolculuğa yürüyerek devam eder. Dışarı isteyerek veya istemeyerek atılan bu iki yolcu ilerde karşılaşacaklardır. Yolculuğumuz bir yemek ve dinlenme molasıyla birlikte yavaşlar ancak bu yavaşlama bilineceği üzere beraberinde birçok sorunu da getirir. Çok ilginçtir otobüsümüz öğretmenin cenazesinden ayrıldıktan sonra papaz da otobüse biner. Bu mola sırasında yalnız kalan ve herkes tarafından hastalığı yüzünden ötekileştirilen yolcuya papazımız yaklaşır. Her daim etrafımızda göreceğimiz ölüme yaklaşan birinin ya da hasta olan bireyin boşluğunu doldurmaya çalışan inanç gibi. Her şeye rağmen yolcularımız acılarıyla, kederleriyle birlikte eğlenmesini halay çekmesini de bilirler, bilindik bir umut etrafında çevrelenip ateş yakarlar. Onlar bir anlamda her şeye katlanan ve buna rağmen içlerinde her şeyin düzeleceğinden emindirler. Ancak şu da var ki eğlenmelerini gerektiren bir şey daha vardır ki o da Nazi yanlısı yolcunun nehre düşmesi ve sakar avcının olmamasıdır. Ancak bu mutluluk fazla sürmez Sakar avcımız ormandan çıka gelir, Nazi yanlısı yolcumuz nehirden çıkagelir ve her haliyle eğlence sona erer. Aynı şekilde umutlarda belki de…

Otobüsümüzün yolculuğu kadar molası da ilginçtir. Bir türlü kalkılamaz başkente gidilemez. Bu sefer etraflarını saran bir bölük asker tarafından düşman muamelesi görürler, bu anlaşılmaz hatanın da üstesinden gelen yolcularımızın otobüsüne bu sefer askerler el koyar ve şoför olarak kondüktörümüzün oğlunu alırlar. Acı bir gerçek ki siyasi dönem kapanmıştır, daha da kötüsü askeri ve militarist bir yönetim başlamıştır. Zorunlu olarak bu tarihte almanlar Belgrat’a girmiştir. Akşama dönen otobüste kondüktörümüzün oğlu da askere alınmıştır. Ve devri baba alır. Ancak otobüsümüz de bu sefer çingeneler hırsızlık suçuyla suçlanır ve bu sırada tartaklanan çingenelerimiz kan revan içinde kalırla ama daha da kötüsü otobüs Belgrat’a varır ancak üzerine bir bomba düşerek otobüsteki herkesin ölmesine neden olur.

Ko to tamo peva gerçek anlamda ülke sinemasının belkide en iyi eleştirilerine sahip ama aynı zamanda en az bilinen filmlerinden.

Ko to tamo peva

Kaynakça: Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi

Yazan: Kusagami

Hadashi No Gen / Barefoot Gen (1983, Mori Masaki)

1 Tarih bilinci, bir milleti millet yapan en önemli elementlerden. Bu bilince sahip olmayan ya da olamayan bir milletin ayakta kalması mümkün müdür? Cevap oldukça açıktır. Peki, bu bilinç nasıl ayakta tutulur ya da nasıl edinilir? Bu soruların cevapları oldukça budaklanmıştır, birden çok cevap bulunabilir pekâlâ; o halde buradaki asıl hedef, bu tarih bilincini elde etmektir. “Bunun nasıl olacağının pek bir önemi yok” mantığı da, şüphesiz yanlış bir mantıktır. Bazen ‘yol’un kendisi hedeften daha önemli bir konuma sahip olabilmektedir. Sinema bu duruma verilebilecek en güzel örneklerden biridir. Her film aynı zamanda tarihi bir belge niteliğini taşır. Hal böyle iken gerçeği çarpıtmak, tarihi galebe gelen tarafın bakış açısından alıntılamak ve bir tarih bilinci ortaya çıkarmak yerine tarihi sakat bırakmak olasıdır. Bu durum açıkçası tarih bilinci ortaya koymaktan daha tehlikeli bir durumdur ve sinema bu amaç için hizmet edebilecek en büyük yalancılardan biridir. Tıpkı okullarda dayatılan yanlı tarih gibi. Hazır yeri gelmişken şunu da sormadan edemiyorum. Peki, bilinçli bir seyirci bir filmden ne kadarını kendine mal eder ya da kendine mal ettiği olayların ya da tarihin farkında mıdır? Sinema kimi zaman türlü hile ve illüzyonlarla seyircisini aldatmayı başarır. Bazı şeylerin farkında olsak da bir şekilde imgelerin yağmuruna tutuluyoruz ve bilmeden de olsa bu imgelerin düşüncelerimizi yanıltmasına izin veriyoruz. Konuyu biraz örneklendirelim:

Sinemada yaz sezonları bilindiği üzere gişe filmleri üzerine yaslanmış bir sezondur. Bu nedenle büyük bütçeli filmler bu dönemde vizyona girer ve bizler de salonları doldururuz. Bu yazın iki büyük gişe filmi olan Terminator: Salvation ve Transformers: Revenge of the Fallen uzun zamandan beri beklediğimi itiraf etmeliyim. Ancak karşılaştığım bu filmlerin bir filmden çok tamamen propaganda üzerine kurulmuş görüntü çöplüğünden ibaret olduğunu belirtmeliyim.

Terminator filmini ele alırsak: Bilindiği üzere filmimiz gelecekten gelen robotların John Connor adındaki bir çocuğu korumaya çalışmasıyla başlar. Çünkü John gelecekteki robot-insan savaşında insanlığın kurtarıcısı konumuna sahiptir. Filmin bu son bölümünde, savaşın olduğu gelecekte, yani 2018 yılında kendimizi görürüz. Ne var ki tarihler yanıltıcı olabilir. Dünyayı ele geçirmeye ve insanlığı yok etmeye çalışan skynet (robotların lideri yapay zekâ)’in eylemleri benzer şekilde Hitler’in 2. dünya savaşında yaptığı gibi soykırıma yönelik bir tehdit unsuru taşıyor. Aslında olay; esir alınan insanların, tren vagonlarına benzer kutulara konulmasıdır. Bu imge apaçık bir 2. dünya savaşı tezahürünü akla getiriyor. (Filmlerde sürekli olarak kullanılan Yahudilerin tren vagonlarına bindirilişini hatırlayalım) Skynet apaçık bir şekilde Hitler’in suretidir. Yaratmaya çalıştığı üst robot tıpkı Hitler’in “üstinsan” (über-münch) yaratımının bir suretidir. John Connor ise tipik olarak, Skynet merkezine giren (B,u Alman topraklarıdır şüphesiz) ve buradaki Yahudileri (!) –yani esirleri- kurtaran bir kahramandır. Yani anlayabileceğimiz üzere tarih 2018 değil, 1945’tir.

Transformers filmi ise dini motiflere daha çok ağırlık vermiş bir Siyonist propagandasını aynı şekilde alt metinlerde saklayan bir film. Filmimizin başkahramanlarından ve auto-bot olan Optimus Prime’ın omuzlarına dikkat edelim. Göreceğiniz üzere daha önce dönüştüğü kamyonun egzoz uçları görünürken bu filmde apaçık piramit şeklinde bir üçgen görülebilir. Dolar üzerindeki Siyonist piramidin benzer taklidini Optimus Prime omuzlarında görmek mümkündür. Şüphesiz bu kadarla da kalmıyor, Optimus Prime açık olarak Hz. Musa’nın görevlerinden birini yerine getirmeye çalışıyor. Bu da Firavun’u yok etmek. Başka bir deyişle, Decepticon’ların lideri olan ‘fallen’i yok etmek. Eğer dikkatlice bakılırsa ‘Fallen’ karakterinin elindeki asa firavunların asalarına benzemektedir. Yüz hatları ve sakalın etrafındaki çizgiler ise firavunların taktıkları başlığa vs. Filmdeki dövüş sahnesinin Mısır ülkesinde ve piramitlerin yanında olması, yapımcının isminin Steven Spielberg olması ayrıntıları daha da ilginç kılıyor. Konuyu biraz fazla dağıtmış olsak da, tarih gerçekliği ile sinema gerçekliği arasındaki sınırı tam olmasa da kesik kesik çizmiş oluyoruz.

2

3

İkinci dünya savaşı, birçok ülke tarihinde nerdeyse bir milat olarak kabul ediliyor. Bu ülkelerin başında ise Japonya’yı sayabiliriz. 1945 yılında Nagazaki ve Hiroshima’ya atılan atom bombalarından sonra savaştan çekilen Japonya kısa bir süre içerisinde yeniden toparlanma dönemine girmiş ve büyük bir hızla gelişimini idame ettirmiştir. Filmimiz -her ne kadar animasyon olsa da- bu süreci ve sonrasını bir çocuğun gözünden ele alıyor. Türdeşi Hotaru no Haka / Grave of The Fireflies (Ateşböceği Mezarlığı) filmini bu minvalde seyreden diğer bir ikinci dünya savaşı filmi olarak anabiliriz. Bu filmleri diğer türdeşlerinden ayıran özellik ise kurguyu gerçeğin içine yerleştirmeleri ve hiçbir propaganda malzemesi yapmamalarıdır.

2. dünya savaşında Nazilerin, Yahudilere yaptığı soykırımın nerdeyse benzerini Amerikalılar da Japonya’ya 1945 yazında atom bombası atarak yapmışlardır. Almanların toplama kamplarında yapmış oldukları Yahudi tecridi, benzer şekilde Amerika da Japonlara yapmıştır. Ancak filmimiz sadece atom bombasının atılışı ve sonrasını ele almaktadır. Türk müzik grubu Almora’nın bu vaka üzerine yazdığı parçalarının sözleri durumu yeterince açıklıyor sanırım.

Sene 45 mevsim yazdı
Gökyüzünde lanet vardı
Uyumuştu tüm çocuklar
Güneş bile utanmıştı

Çok uzakta bir ülkede
Yıllar yıllar önce
Kuşatılmıştı insanlar, karanlığın nefesiyle
Susmuştu bütün şarkılar, bu utanç yağmuruyla
Solmuştu butun çiçekler, kan kırmızı topraklarda

Sene 45 mevsim yazdı
Gökyüzünde lanet vardı
Uyumuştu tüm çocuklar
Güneş bile utanmıştı

1945 - Almora

Hadashi no Gen / Barefoot Gen (Yalınayak Gen), atom bombasının atılmasından kısa bir zaman zarfından önce başlar. Gen ve ailesi mutlu bir şekilde kasabalarında yaşamakta ve mevsim hasadı olan buğdayları toplamakla meşguldürler. Gen’in babası kardeşi Shinji ve Gen’ e dönerek ‘buğday’ hakkında şu bilgiyi verir:

“Yaşamına senenin en soğuk zamanında başlıyor. Yağmur dövüyor, rüzgâr sallıyor. İnsanların ayakları altında eziliyor; ama buğday yine de kök salıyor ve büyüyor.”

Bu sözler, Japonya’nın savaş sonrasındaki toparlanma sürecini özetliyor bir nevi. Gen ve ailesi her şeye rağmen -yiyecek sıkıntısı, annesinin hamile olması, uçak saldırıları vs.- mutlu ve sabırlı bir şekilde yaşamlarını büyük bir sebatla sürdürürler. Burada savaşan askerler ya da ordu kadar halkın da paranoyal durumunun tasvirini görürüz. Etraftaki bütün şehirler bombalanmış olmasına rağmen Hiroshima henüz bir saldırıya uğramamış ancak her an saldırıya uğrama ihtimali halkın sinirlerini yıpratmaktadır.

Gen ve kardeşi annelerinin doğum sancıları tutması üzerine, onu mutlu etmek, sağlığına kavuşmasını sağlamak için absürd ve bir o kadar ilginç fikirler üretirler. Babalarıyla savaşın ne zaman biteceği konusunda yaptıkları konuşmalar filmin de savaşa karşı olan tavrını açıkça ortaya koymaktadır:

— Savaş ne zaman bitecek peki?
— Uzun süremeyecek. Japonya’nın her şeyi var, sadece ordusunu kaybetti.
— Eğer ordumuzu kaybettiysek, neden savaşmayı sürdürüyoruz?
— Neden mi? Çünkü hükümetimizde delirmiş adamlar var.

Savaş ve hükümet karşıtı olan babanın sözleri, hükümetin yaptıklarını desteklemediğini; hatta girilen savaşın oldukça korkakça olduğunu ifade etmesi filmin tavrını da göztermektedir. Bu da filmin ajitasyona rağmen, diğer propaganda filmlerinden nasıl ayrıldığını göstermektedir. Ancak o meşum saat gelip çattığında atom bombası Hiroshima semalarından bırakılır. Yeryüzü ile teması esnasında yaşamın bütün renkleri solar ve bir anlığına hayat siyah-beyaz bir fona dönüşür. Özellikle bombayla birebir temas yaşayan insanların durumlarını yansıtan kareler o dehşetli anları seyircisine yansıtıyor. Atom bombasının atılmasından sonra binlerce insan ölür; ancak daha şanssız olanlar, yaşayanlardır. Ölülerden pek bir farkları olmamasına rağmen cehennemi bir mekânda yaşamaya ya da ölmeye çalışmaktadırlar. Gen’in babası ve kardeşleri de bu felakette hayatlarını kaybederler. Annesiyle birlikte yalnız kalan Gen, annesinin doğum sancılarının nüksetmesi üzerine onun doğum yapmasına yardım eder. Yaşam ve ölüm arasındaki çizgide böylesine bir felaketten sonra verilmiş bir yaşam her zaman bir umut olduğunun göstergesidir. Gen annesi ve küçük kardeşine yiyecek bulmak için şehirde gezmeye başlar; ancak görünen o ki şehrin görünümü iç açıcı değildir. Yaşayan insanların üzerinde çürümüş etlerinin içinde dolaşan kurtçuklar, ölülerin yaymaya başladığı ağır hastalıklar, kamyonlara doldurulan cesetler kıyamet sonrası bir görünüm vermektedir. Cesetleri toplayan askerler, şehre gelen insanlar ve sonraki yıllarda burada ikamet eden insanlar kan kanseri ve ikinci derece kanserlerden etkilenerek hayatlarını kaybetmişlerdir. Bomba atıldığı anda yüz bin insan ölmüş, sonrasında ise ölenlerin sayısı yaşayanların sayısını geçmiştir. Seyirci olarak her şeye Gen ve annesinin gözlerinden bakmaya devam ederiz.

4

5

6

Gen bir askerin ölümüne tanık olur, hastalık belirtisi olarak dökülen saçları, kan kusması gibi bazı belirtileri kendisinde de görür. Radyasyona maruz kalması ve şehirde yayılan bulaşıcı hastalıklar yüzünden ölümün nefesini ensesinde hisseder Gen. Filmin anti-militarist yapısı ve eleştirisi burada bitmez. Amerika, Japonya’ya teslim olması için kesin uyarı vermesine rağmen hükümet Hiroshima’daki zararın raporlarda az görünmesine güvenerek teslim olmayı reddeder. Amerika ikinci bir atom bombasını 9 Ağustos günü Nagazaki’ye atar. Gen, sonrasında ailesinin evine gider ve ailesine ait 3 kafatasını çıkarır. Böylesine verilmiş bir gerçeklik duygusu sanırım duygu sömürüsüne de mahal vermemesi açısından çok önemli bir sahnedir. Seyirci ile gerçek yüz yüze getirilerek durumun sadece duygusal boyutunun değil, aynı zamanda savaşın vahameti üzerine çarpıcı ve görsel bir bağ kurar.

7

Gen, bildiğimiz Japon animasyonlarındaki çocuk karakterlerin nerdeyse prototipini oluşturuyor. Olaylara karşı bakış açısı, dirayeti, yaşadığı olaylara rağmen neşesini kaybetmemesi, yaşama azmi ve yaşama karşı güçlü duruşu vs. Ancak Gen’i diğer karakterlerden ayıran en önemli nokta kendinsinin bu gerçekliğin içerisinde gerçek bir karakter olarak durmasıdır. Bir anlamda fantastik öykülere sırtını dayamış diğer animelerdeki karakterler gibi değildir, o bizden biridir. Filmimize sonradan eklenen ve Gen’in kardeşine benzeyen karakter ile Gen, iş bulup para kazanmak için kollarını sıvarlar. Sonradan buldukları iş ise, radyasyona maruz kalmış zengin birinin çürüyen bedenindeki kurtçukları temizlemektir. Haliyle her şey bu kadar iyi gitmez, kısa bir süre sonra Gen’in küçük kardeşi ölür; ama buna rağmen yine de dirayetini kaybetmez. Tıpkı babasının ilk başta bahsettiği üzere buğdaylar yine yeşermeye başlar ve kanser yüzünden dökülen saçı da yeniden çıkmaya başlar Gen’in. Ve her şeye rağmen buğday kök salmaya devam edecektir.

Yazan: Kusagami

Sonraki Sayfa »