Uzak (2002; Nuri Bilge Ceylan)

İstanbul: UZAK Yarim

İstanbul’a ne zaman insem kent uğultuyla üzerime gelir, beni bilmediğim köşelere alıp götürüverecekmiş hissi içime korkunç bir çığlık gibi dolar. Uğultular beynimde titreşimlerle ayaklarımı birbirine dolaştırır ve yürümeyi yeni öğrenmiş bir çocuk ürkekliğiyle korkarım. Korkarım, kocaman avcı kentin ellerine düşmekten, ellerindeyim zaten; beni nereye isterse oraya savuracağını da iyi bilirim, uzağım bu kente, bir o kadar da yakın. İlk gençlik yıllarımın, duygusal patlamaların, kendimi ortaya koyuşların ta göbeğindeydi avuçlarını tarihle nasırlaştırmış büyülü kent… Aslında herkesin bir şehri vardır düşlerinde ve yaşanmışlığında büyüttüğü, ben bu kenti yüreğimde taşırken, Uzak beni benliğime attı.

Filmi Ankara’nın memur ve bürokrasi kokan caddelerinde yapayalnız kendimi ararken bir sinema afişinde görmüştüm ilk defa; önünde durdum: UZAK dedim, düşündüm; o karda durup bütün çığlığını denize kusan beyaz ve siyahın içimde uyandırdığı dayanılmaz uzaklıktaki yalnız adamın anlam arayışını. Filmden sonra kendi kendime dedim ki, acaba Nuri Bilge Ceylan bu kadar doğal ve gerçekçi bir yapıyı nasıl oluşturabildi? Benim asıl çıkış noktam Yusuf (Mehmet Emin Toprak) üzerinden olacaktır. Çünkü Yusuf karakteri yukarıda da bahsettiğim gibi herkesin düşlerinde büyüttüğü kentte anlam arayışında bir yansımadır. Kendimle bağdaştırdığım birçok ortak noktası vardır, zaten insanlar da hep kendi duygularıyla eşdeğer bağdaşıklıklara daha yakın olurlar. Daha filmin başında başlıyor Yusuf’un dramı; köyden çıkışla birlikte atılan adımların yalnızlığa doğru kürek çektiği ayakizlerinde yansıyor… Sanatçı (fotoğraf sanatçısı) akrabasının yanına gelmesiyle daha apartman girişinde Yusuf’un benliği dışavuruluyor (ürkek, ses tonundaki doğallık ve beyninden geçenlerin tıpkı bir fotoğraf gibi ölümsüzleştirilmesi…) Hangimiz ev içindeki yaşanılanları yaşamadık? Karakterin davranışları, çekingenliği ve doğal bir gerçeklikle hareket etmesi, ev sahibine karşı tutuk olması, kendisinin orada adeta bir yabancı olduğunun hissettirilmesi… şehre karşı da yabancılık çekeceğinin göstegeleridir. Yusuf’un umutları vardır, hepimizin yüreğinde varolan gelecekle ilgili kaygılarının gölgesinde kalan… Yönetmenimiz Yusuf’u umutlarının peşinde koştururken bizi de kendimizle yüzleştiriyor aslında. Roller değişiyor, kahramanların yerine geçiveriyoruz, birden biz “onlar” oluyoruz. İlişkilerimizi, kenti ve insanları sorgulamaya başlıyoruz. Koskoca bir kentte boğulmamak için çırpınmak ne demek? Gemilerde iş bulabilmek için uğradığı liman, temas kurmaya çalıştığı insanlar, insanların yüzlerindeki tutum, sonra kendini kaptırış, şehre karşı koymaya çalışması, sokak sokak dolaşması, sokaklardaki yaşadıkları demeyeceğim; arayış içindeki yalnız bir adamın düştüğü durumlar… Bir ara sevmeye yeltenir, beğendiği bir kızı sürekli takip eder; bir türlü duygularını açıklamayı beceremez, yine Yusuf’un kırılgan bir yapısı da var; zaten filmde pek güldüğü görülmüyor. Bir ara Mahmut’la (Muzaffer Özdemir) çıkıp fotoğraf çekimi için dolaşması, kırlara gidip değişik kareler yakalamaya çalışmaları, sonunda kendisine verilen bir miktar paranın onu şaşırtması farklı ele alınabilir. Sanatçı akrabasının tutumu da, yapmak istedikleri de tam olarak belli değil; sanatla uğraşırken aslında derin bir arayış içinde olduğu, tutarsızlıklarla boğulduğu apaçıktır. Duruş olarak Yusuf’un yeri Mahmut’a göre daha sağlam. Mahmut, sanatçının içinde barındırması gereken insani duyguların dışına çıkmıştır, yer yer bencildir; kendisinin yardımına muhtaç Yusuf’u bir an önce evden uzaklaştırmak istemektedir. Çünkü oraya ve kente ait olmadığını düşündüğü Yusuf, sanatçı dostlarına ve dünyasına yakışmamaktadır.

Ceylan filmde diyaloglardan ve konuşmalardan kaçınmıştır; zaten böyle bir doğallıkta da söze gerek kalmamış. Sinemanın görselliğinin fotoğraf gibi canlı tutulması, konuşmalar yerine birkaç saniyelik fotoğraf sunulması, anlatıdaki derinliği sağlayan asıl unsur olsa gerek.

Filmin beni en etkileyen yönünü anlatabildiğimi düşünüyorum. Hiç bir kente gelip de yoksunluğunuz oldu mu? Sokakların diliyle dertleştiğiniz oldu mu? Dünyanın neresinde olursa olsun insani değerler ve yaşam kuralları soyut olarak birbirine yakındır; büyük çoğunluk aynı şeyler karşısında duygulanır, aynı olaylara yaklaşık tepkilerde bulunur, ağlar ve gülerler…

Amerikan sinemasından bağımsız olarak Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı filmin başarısının altında bence bu “doğal olan” yatmaktadır. Filmde herkes kendi payına düşeni yaşamıştır, bunca ödülü almasının ana nedenlerinden biri de sinema tekniğini sağlam motiflerle süsleyerek payımıza düşenlerin oranını çoğaltmasından geçer… Yukarıdaki soruya da verilmiş cevabım budur.

Film, Yusuf ve Mahmut karakterlerinin üzerinden bir yabancılaşmaya da işaret eder gibi olsa da bu uzak ihtimaldir.

Başta söylediğim gibi bu yazıyı ele alırken amacım bir film eleştirisi yapmak değildi. Kendimden yola çıkarak, izlediğim anda beynimde canlanan ve geçmişime ait izlere yapılan göndermeleri biraz olsun yazı vasıtasıyla aktarmaktı…

Koca şehirlerden kimler gelip geçmedi, ne dünyalar düşlendi, ne dünyalar pislendi; kimi tutsak, kimi yeni bir gül bahçesi… Hepsi de bizim ürettiklerimizdi. İstanbul Uzak diyorum: Büyüsünde kayboluyorum. İstanbul YARİM diyorum: Her şeye rağmen yine beni çağırıyor…

Yazan: Zebercet

Just Before Sleep (Uykudan Az Önce)

Şubat 10, 2009 by  
Filed under İzlenimler, Fotoğraf, Fotoğraf Sanatı, Manşet, Sanat

Just Before Sleep (Uykudan Az Önce)

Fotoğraflar: Erkan Erdem

Roger Ebert’e Göre Sinema Tarihinin En İyi 10 Filmi

1942 Amerika doğumlu Roger Ebert verimli bir sinema eleştirmeni. Bu alanda anakarasında önemli bir konuma da sahip aynı zamanda. Talk-show’ları ile, kitapları ile, köşe yazıları ile (Chicago Sun Times), internet sitesi ile vs. geniş bir kitleye seslenen Ebert’in sevdiği filmlere bakarak ünlü bir sinema eleştirmeninin zengin sinema birikiminin ne aşamada ve ne yönde olduğuna şahit olabilirsiniz. En azından ben böyle düşünüyorum…

Kimilerini şaşırtıp kızdırabilir, kimilerini ise ortak bir paydada buluşturup sevindirebilir bu liste. Her liste gibi de yoruma açık bir liste.

Ve o 10 film:

Aguirre, Wrath of God (1972, Werner Herzog)

Apocalypse Now (1979, Francis Ford Coppola)

Citizen Kane (1941, Orson Welles)

Dekalog (1989, Krzysztof Kieslowski)

La dolce vita (1960, Federico Fellini)

The General (1927, Buster Keaton)

Raging Bull (1980, Martin Scorsese)

2001: A Space Odyssey (1968, Stanley Kubrick)

Tokyo Story (1953, Yasujiro Ozu)

Vertigo (1958, Alfred Hitchcock)

…………..

Yorumum:

Kimi okuyucular “Charlie Chaplin’den, Ingmar Bergman’dan, Satyajit Ray’dan, Jean Renoir’dan, Sergei Eisenstein’dan, Akira Kurosawa’dan, Michelangelo Antonioni’den, Andrei Tarkovsky’den…” tek film yok diyecekler biliyorum; ama bu liste çok nitelikli…

Listeye baktığımızda Orson Welles klasiği Citizen Kane (Yurttaş Kane) birçok eleştirmen listesinde olduğu gibi yine burada da karşımıza çıkarak bizi şaşırtmıyor. Aslında listedeki bütün filmler klasik filmlerden oluşuyor. Hepsi de tartışmasız başyapıtlar olarak sinema tarihindeki yerlerini almış durumda. Tokyo Story (Tokyo Öyküsü) ve Apocalypse Now (Kıyamet) filmlerini görmek güzel. Stanley Kubrcik ustanın klasik kült filmi 2001: A Space Oyssey’i de (2001: Uzay Destanı)… Zaten eleştirmenler nezdinde Kubrick’in öne çıkan filmleri belli: Paths of Glory (Zafer Yolları), Dr. Strangelove (Dr. Garipaşk) ve 2001: A Space Odyssey. Yani burada da şaşılacak bir şey yok…

Artık kült bir seri haline gelen Star Wars (Yıldız Savaşları) ve serisinden herhangi bir filmi göremiyoruz listede. Pulp Fiction’ı da (Ucuz Roman), Goodfellas’ı da (Sıkı Dostlar). Yetişkin listeleri bir başka… Popüler olmuyor çok şükür ki…

Ve son olarak Alfred Hitchcock’un unutulmaz başyapıtı ve bana göre de en iyi filmi Vertigo’yu (Yükseklik Korkusu) listede görmek inanılmaz bir keyif!

Elbette “zevkler ve renkler” diyeceksiniz ama iki çift laf etmeden de olmuyor:

Bu filmleri henüz izlemeyenlere de bir çağrı olsun her zamanki gibi… Arşivci sinefillere de selam yolluyorum; onlar her şeyin farkındalar… ;)

Sonuçta saygı duyduğum bir liste…

Yazan: Operadaki Sessizlik

John Carpenter Filmleri

Amerikalı yönetmen John Carpenter fantastik sinemanın en önemli isimlerinden biridir. Sinemaya başlamadan evvel rock müzikle ilgilenen ve bir rock müzik şarkıcısı olmak isteyen Carpenter gerçi bu dileğini —bildiğimiz kadarıyla— gerçekleştirememiş ama pek çok filminin müziğini kendisi besteleyerek içindeki müzisyenlik yeteneğini kısmen hayata geçirebilmişdir. Carpenter’ın her filmi aynı düzeyde değildir ama —kendi türünde çok kaliteli ve önemli filmleri de vardır; çok niteliksiz ve değersiz filmleri de— kendi alanında zirvedeki birkaç sinemacıdandır. Carpenter’ın çoğu filminde son derece karanlık, kasvetli ve iç boğucu bir atmosfer egemendir. Hemen tüm filmleri varolan kurulu düzene —özellikle tüketim toplumuna— yönelik bir başkaldırı niteliğindedir. Carpenter kendi ülkesindeki —Amerikada’ki— ve genel olarak tüm dünyadaki, kendisini rahatsız eden, değişmesini istediği yerleşik kalıpları dolaylı da olsa filmlerinde —korku ve bilimkurgu filmlerinde— sergiler. Onun kimi filmleri içinde yaşadığımız dünyanın ne denli korkutucu ve tekinsiz bir yer olduğunu —hatta belki de bir cehennem olduğunu— bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Ve Carpenter’ın filmlerine esas korkutucu nitelik kazandıran da bu durumdur.

Üniversite yıllarında çektiği birkaç kısa filmden sonra 1974 yılında Dark Star (Karanlık Yıldız) isimli ilk uzun filmini çeker. Bu film kişisel görüşüme göre sinema tarihinin en önemli ve karamsar bilimkurgu filmlerinden biridir. —Bizim ülkemizde pek bilinmez bu film— Geçmiş yıllarda okuduğum bir yazı, Samuel Beckett’in dünyaca ünlü Godot’yu Beklerken adlı tiyatro oyunu ile bu film arasında parallelikler kurmuştu.

1976′da çektiği ikinci filmi Assault on Precinct 13 (13. Karakola Saldırı), kimilerine göre Carpenter’ın en iyi filmi sayılır. Carpenter’ın, hayranlığını sıklıkla belirttiği Amerikan western sinemasına —özellikle Howard Hawks’ın westerlerine; Rio Bravo vb.— pek çok göndermeler içeren bu filmden sonra yönetmenin dünyaca tanınmasını sağlayan 1978 yapımı korku filmi Halloween (Cadılar Bayramı) gelir. Bugün korku sinemasının en önemli klasik ve kült filmlerinden biri olarak kabul edilen bu film; tüyler ürperten müziği —Carpenter’ın kendi bestesi—, çok başarılı atmosfer yaratımı, ustalıklı görüntü ve kurgu çalışmasıyla korku sinemasının zirvelerindedir. Halloween’ın büyük başarısının ardından pek çok devam filmi çekilmiş ancak ikinci ve üçüncüsü hariç diğerleri sinemasal açıdan başarılı olamamıştır. —İkincisinin senaryo ortağı ve yapımcısı; üçüncüsünün ise sadece film müziği bestecisi ve yapımcılarından biri olarak Carpenter’ın imzasına rastlarız. Üçüncü bölümden sonra çekilen Halloween’ların yönetmenle hiçbir ilişkisi yoktur—

1979 yapımı The Fog (Sis) yine gerek atmosfer yaratımı ve gerekse de görüntü yönetimi açısından çok önemli bir korku filmidir. —Bu film kişisel görüşüme göre Carpenter’ın en iyi filmidir— The Fog’un birkaç yıl önce bir başka yönetmen (Rupert Wainwright) tarafından bir remake’i (yeniden çevrimi) çekildi (2005).

1981 yapımı Escape from New York (New York’tan Kaçış) John Carpenter’ın ilk yüksek bütçeli filmidir. Geleceğin Amerikasına karamsar bir bakış getiren bu önemli ve artık klasikleşmiş bilimkurgu filmi, yönetmenin yerini artık iyice sağlamlaştırır.

1982 yapımı The Thing (Şey) ise gösterime girdiğinde gerek seyirciler, gerekse eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmasına karşın sonraki yıllarda değeri anlaşılan ve son derece iç karartıcı ve tedirgin edici bir korku filmi klasiğidir. —The Thing aynı zamanda yönetmenin Kıyamet Üçlemesi olarak adlandırılan filmlerinin ilk ayağıdır—

Sonraki iki filmi Christine (1983) ve Big Trouble in Little China (1986, Küçük Çin’de Büyük Bela) yönetmenin filmografisindeki başarısız filmlerdendir.

1984 yapımı Starman (Yıldız Adam) filmi ise kanımca değeri anlaşılamamış naif bir bilimkurgusal aşk filmidir. —Bu film de ülkemizde pek bilinmez—

1987 yapımı Prince of Darkness (Karanlıklar Prensi) yine değeri pek anlaşılamamış, oysaki düşünsel yönden çok gelişmiş —hatta belki de tüm Carpenter filmleri arasında en gelişmişi— ve son derece huzursuz edici, tüyler ürpertici bir korku filmidir. Yine kişisel görüşüme göre bu film ilerici ve sol nitelikler taşıyan bir korku filmidir. —Prince of Darkness, Kıyamet Üçlemesi’nin ikinci ayağıdır—

1988 yapımı They Live (Yaşıyorlar) yine ilerici özellikler taşıyan karamsar ve dar bütçeli bir bilimkurgudur. Sonraki filmi Memoirs of an Invisible Man (1992, Görünmeyen Adamın Maceraları), yönetmenin son anda çevirmek zorunda kaldığı en başarısız ve en az kişisel özellikler taşıyan filmidir.

In the Mouth of Madness (1994, Çılgınlığın Ötesinde) yönetmenin klasik korku yazarı H.P.Lovecraft’dan esinlenerek çektiği ve ne yazık ki yine değeri anlaşılamayan karanlık ve çok başarılı bir korku filmidir (Bu film de Kıyamet Üçlemesi’nin üçüncü ayağıdır).

1995 yılında gösterime giren Village of the Damned (Lanetliler Kasabası), 1960 yapımı eski bir Amerikan korku filminin (yönetmeni Wolf Rilla) çok başarılı bir yeniden çevrimidir. —Bu filmin de değeri pek bilinmemiştir—

1996’da çektiği Escape from L.A (Los Angeles’tan Kaçış) pek önemli olmasa da belirli açılardan ilginç ve nitelikli bir bilimkurgu—macera filmidir.

Carpenter’ın son filmleri Vampires (1998, Vampirler) ve Ghosts of Mars (2001, Mars’taki Hayaletler) ise son derece kalitesiz ve sıradan piyasa filmleridir. —Carpenter son zamanlarda büyük bir düşüş yaşamış ve son derece sığ ve basit filmler çekmiştir. —Umarız büyük usta eski şatafatlı günlerine dönüş yapabilir—

Görüldüğü gibi John Carpenter filmografisi inişli çıkışlı bir süreç izlemiştir. Her filmi değil ama kimi filmleri son derece kayda değer ve kaliteli. Filmlerinin pek çoğunun DVD’si ülkemizde de yasal olarak piyasaya sürülmüş bu fantastik sinema ustasının önemli filmlerini ne yapıp edin izleyin. Fantastik sinemaya yepyeni bir soluk getirmiş usta bir sinemacıyla tanışacaksınız…

Yazan: Ömer Ziya Özkam

Yaklaşan Zırvalık: Oscar Töreni

Dünyada katliamlar ve eğlenceler eşzamanlı yaşanıyor ve Oscar zırvalığı da her zamanki saçmalığıyla yine bu ülkenin sanat gündemini (sahi, var mı böyle bir gündem?) aynıyla işgal ediyor. İşgal çift uçlu bir logos: Ülkeler işgal ediliyor, sanat vizyonları işgal ediliyor. Kuşkusuz, Oscar Seremonisi ve temsil ettiği bütün kavramlar; bir büyük sinema sanayisinin -Hollywood’un- sektörel alışkanlıklarını, yaşam şeklini, ideolojisini dünya ölçeğinde genişletme stratejisi olarak değerlendirilmelidir. Peki, Hollywood bunda başarılı olabilmiş midir? Çok değil, salt iki açıdan bakıldığında bile bunun yanıtı kolayca verilebilir: Bu seremoniyi izlemek için sabaha değin uykusuz kalan, canla başla çalışan medya çalışanlarının mevcudiyetini görmek bu iki açının birinci ucudur. Dünya televizyonları “kırmızı halı”nın kenarına dizilerek seremoniye dünya savaşlarından daha çok ilgi göstermektedirler. İkinci ucu çok daha vahim, çok daha gölgeleyicidir. Öteden beri birçok ödülün önünde Oscar sözcüğü “tamlama” oluşturmaya başlamıştır: “Kanada’nın Oscar’ı Genie Ödülleri” gibi… Sunum bu biçimde yapılmaktadır. Bu yaklaşımın bu topraklara değin sızdığını söylemeye bile gerek yok. Şimdi:

Aşağıdaki yazıyı eski bloglarımda yayımlamıştım aslında. Yeni bir yazı yazmamamın nedeni ise üşengeçlik değil elbet; zırvalığın bütün klişesiyle devam ediyor oluşudur. Yine de kimi eklemeler yaptığımı da imleyeyim.

Her daim olduğu üzere, şaşaalı Hollywood yıldızlarının hangi markayı giyip hangilerini giymediklerini uzman (!) zat-ı muhteremlere soracak olan yetkin (!) TV çalışanlarına şimdiden selam yolluyor (kültür politikası olmayan bir ülkede bunların tartışılması normal zaten), eşe dosta bol Akademi Ödüllü filmleri tavsiye ediyor (tadından yenmiyor yahu bu filmler), kimin kazanıp kimin kazanmayacağı üzerine yararlı (!) sohbetlere dalan sinemaseverlere de isabetli tahminler diliyorum. Yaşasın Oscar Ödülleri! (Hakan Bilge)

Görkemine, alımına ve de çalımına 2. Dünya Savaşı’nın dahi gölge düşüremediği Oscar törenleri 1928’den bu yana aralıksız düzenlenmeye devam ediyor. Objektiflere her daim gülümseyen oyuncuları, adaylık kazandıklarında koltukları kabaran yönetmenleri vb. izleyeceğiz yeniden, ihtimal yine sabaha karşı. Müjde! 2009 Oscar adayları açıklandı. Irak’ta ve Gazze’de bombalar patlayadursun…

Şaşaalı bir tören hakkında oldukça sert bir giriş yazısı ile başlamamın nedenini birazdan daha iyi anlayacaksınız.

Nicedir Oscar ödülleriyle ilgili yapılan tartışmalar aşağı yukarı şu sorunlar ve tanımlamalar üzerine dayandırılıyor:

Muhafazakâr bir jüri topluluğu

Deneysel ve underground filmlerin dışlanması

Dünyayı anlamaktan uzak filmlere ödüllerin verilmesi

Politik yönü ağır basan filmlerin görmezlikten gelinmesi

Bilimkurgu ve komedi filmlerinin adaylık bile alamaması

Bugün dâhi sıfatını kazanmış yönetmenlerin defalarca aday gösterilmelerine karşın (Burada, En İyi Yönetmen kategorisini kastediyorum. Bazılarının Şeref Oscarı’na değer görülmesi ise ağızlarına çalına bir parmak baldan ibaret denebilir, herhalde.) ödüle değer görülmemeleri de sıklıkla dile getirilen bir olgu olarak karşımızda yer alıyor. Kim bu yönetmenler? Birkısmını arz edeyim:

Charlie Chaplin (David W. Griffith, Sergei Eisenstein ve Erich von Stroheim ile birlikte sessiz sinemanın kurucu ismi; Buster Keaton ve Harold Lloyd ile birlikte komedi sinemasının belkemiği. Keaton’a ayrı bir çerçeve açmama lüzum var mı?)

Alfred Hitchcock (Thriller janrının usta ismi; etki alanı çok geniş bir auteur.)

Howard Hawks (Komediden gangster filmlerine, polisiyeden western janrına değin uzanan geniş bir yelpazade ürün veren bir isim.)

Orson Welles (Sinema birçok teknik kazanımı ona borçlu.)

Stanley Kubrick (Hemen her filmi başyapıt düzeyindeki ketum adam.)

Robert Altman (İletişimsizliğin sinemasını yapan “bağımsız yönetmen.”)

John Cassavetes (“Bağımsız sinema”nın isim babası, yetenekli bir oyuncuydu da.)

Arthur Penn (“Yeni Amerikan Sineması”nın kıymeti bilinmeyen yönetmeni.)

Sidney Lumet (Amerikan değerlerini eleştiren müthiş yetenekli bir adam.)

David Cronenberg (Marjinal filmleriyle kategori dışı bir yaratıcı.)

David Lynch (Hemen her filmi kült statüsü kazanan auteur sinemacı.)

……….

Evet, hatırı sayılır yönetmenlerden bazıları… Ve durum hiç de iç acıcı değil.

Yanı sıra nice kaliteli filmin -ki bugün çoğu klasik olarak addediliyor- En İyi Film ödülüne layık görülmemesi de enikonu gündeme getirilen bir hadise. (Buna Godard gibi “Oscar kazası” mı demeli, muhafazakârlık mı demeli, bilemiyorum.)

Zaman içinde bir yolculuk yapalım:

Yıl:1941

En İyi Film Ödülü: (How Green Was My Valley) Vadim O Kadar Yeşildi Ki

En İyi Yönetmen Ödülü: John Ford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Citizen Kane (Yurttaş Kane)

Ödülü hak eden yönetmen: Orson Welles (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Vadim O Kadar Yeşildi Ki kötü bir film mi? Elbette hayır; fakat Yurttaş Kane gibi sinemayı değiştiren, etki gücü yüksek bir film asla değil.

Meraklısına: John Ford En İyi Yönetmen ödülünü tam dört kez kazanmış tek yönetmen… Bu rekorun kırılacağını sanmıyorum.

Yıl: 1971

En İyi Film Ödülü: The French Connection (Kanunun Gücü)

En İyi Yönetmen Ödülü: William Friedkin (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)

Ödülü hak eden yönetmen: Stanley Kubrick (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum:Zararsız ve suya sabuna pek fazla dokunmayan bir filmdir Kanunun Gücü. Kötü film değildir, üstelik temposu hiç düşmeyen bir gerilimdir; fakat Otomatik Portakal’ın dünyayı kavrama potansiyelinden bir hayli uzak bir filmdir.

Yıl: 1976

En İyi Film Ödülü: Rocky

En İyi Yönetmen Ödülü: John Avildsen (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Taxi Driver (Taksi Şoförü)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni; fakat bu kategoride aday gösterilmemişti.)

Yorum: Bir B-filminin birkaç dalda Oscar kazanması hayret verici; fakat geleneksel bir “yükseliş” öyküsünü içerdiğinden Hollywood’da rastlanmayan bir durum da değil.

Meraklısına: Taksi Şoförü, o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazandı.

O yıl En İyi Yönetmen kategorisinde yarışan adaylar arasında Ingmar Bergman ve Sidney Lumet de vardı.

Sorarlar adama: Bundan elli yıl sonra John Avildsen’i ve Rocky’yi kaç kişi anımsayacak?

Yıl: 1979

En İyi Film Ödülü: Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer’e Karşı)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Benton (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Apocalypse Now (Kıyamet)

Ödülü hak eden yönetmen: Francis Ford Coppola (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1980

En İyi Film Ödülü: Ordinary People (Sıradan İnsanlar)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Redford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Raging Bull (Kızgın Boğa)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1994

En İyi Film Ödülü: Forrest Gump

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Zemeckis (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Pulp Fiction (Ucuz Roman)

Ödülü hak eden yönetmen: Quentin Tarantino (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Forrest Gump da iyi bir filmdir, üstelik Tom Hanks’in performansı da hayranlık uyandırıcıdır. Fakat bütün bunlar bile Ucuz Roman’ın sinemasal kodlarını sarsmaya yetmez, asla yetmez.

Meraklısına: Ucuz Roman o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucakladı.

……….

Evet, bu şaşırtıcı görünümün doğasında hangi nedenlerin varolduğunu ve niçin sıradışı filmlerin ödül alamadığını tartışmak gerektiğinin altını ısrarla çizmek istiyorum. Yorum sizin…

……….

Not 1: Senarist ve Oyuncu kategorilerinde ve başka dallarda da özellikle siyahi oyuncuların hakkının yendiği ve bile isteye bir ırkçılık örneği sergilendiği bilinen bir gerçek. Bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nde son yıllarda kimi değişimlerin yaşandığını gözlemlemek olasıdır. Barak Obama’nın da Başkan olmasının ardından bu durumun değişeceğini ummak ise fazla iyimserlik olur kanısındayım.

Not 2: Oscar kazanamayanlara kadın oyunculardan Greta Garbo, Marlene Dietrich, Ava Gardner ve Rita Hayworth’ı; erkek oyunculardan Peter O’Toole, Edward G. Robinson ve Cary Grant’i; yönetmenlerden de Douglas Sirk, Josef von Strenberg, Brian de Palma ve sektöre sokulamayan kategori dışı Jim Jarmusch’u da eklediğimizde Oscar Amca’nın marifetleri daha iyi anlaşılacaktır.

Not 3: Son olarak, bir oyuncu ya da bir yönetmenin Oscar kazanıp kazanmaması bir gösterge midir? Şaka mı yapıyorsunuz?

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazım, kısmi değişikliklerle Kuyu Dergisi’nin 4. sayısında (Mart-Nisan 2010) ve ayrıca şurada yayımlanmıştır.

« Önceki Sayfa