Burhan Günel’e Kurulan Komplo

Ocak 31, 2009 by  
Filed under Manşet

Aşağıda okuyacaklarınız herhangi bir öykü veya romandan alıntı değil. Öykü ve romancı Burhan Günel’e kurulan acımasız bir komplonun kendi ağzından dışavurumudur. Metni bana gönderdiğinde -kendisine de belirttiğim gibi- bunun usta bir yazarın hınzır zekasından doğma bir öykü olduğunu sandım; fakat ekteki hastane bulgularını da okuyunca şoka uğradım. Durum ve yaşanan bu olağanüstü olay açıkça gösteriyor ki, Burhan Günel’in tedavisi ayladır sürüyor ve kendisi yakında ameliyat olacak.

Sizden ricam, aşağıdaki metni çevrenizdekilere muhtelif vasıtalarla (e-mail, site veya blog kanalıyla vb) iletmeniz ve bu komploya karşı duyarsız kalmamanızdır.

Burhan Günel hakkında bilgiye buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Edebiyatçılarımıza sahip çıkalım… (Hakan Bilge)

21 Ocak 2009: Ülkemizde gerçek hukukun ve insan haklarının hayata geçirelemediğinin canlı bir örneği…

2007 yılının kasım ayının son haftası. Yirmi sekiz yıldır tanıdığım bir meslektaşım telefon etti. Mersin’de yaşayan Hikmet adlı bir jinekolog doktor dostunun Akdeniz’den balık getirdiğini söyledi. Beni eşimle birlikte akşam yemeğine davet etti. Bu eski meslektaş (emekli hava subayı, adı Fevzi), Ankara Barosuna kayıtlı bir avukattır, yani HUKUK ADAMI. Kendisi gibi, benim de tanıdığım bir başka (emekli kara subayı, adı Metin) HUKUK ADAMI daha vardı. Bir doktor, bir de bu dörtlüyü tamamlayan başka biri: Ankaradaki bir üniversitede öğretim üyesi, Erhan adında, “prof.” etiketli diş hekimi. Eşleriyle birlikte gelmişlerdi. Ben de eşimle gittim. Havacı emekli binbaşının bunca yıldır hiç görmediğim küçük kızı da vardı. Önce soğuk mezelerle içkiye başlandı, sonra sıra sıcak yemeğe geldi; balıklar tabaklar içinde getirildi. Benimkinin rengi biraz koyuydu ama üzerinde durmadım. Yanımda oturan jinekolog, ısrarla rakı içmemi istiyordu. Oysa soğuk algınlığından tadım kaçmıştı, ilaç alıyordum. Hangi ilaçları kullandığımı sordu, söyledim. “Ben yanınızdayım, içebilirsiniz” dedi. “E, hekimim yanımda, o böyle söylüyorsa içerim” dedim ama yine de ölçülü gittim, ikinci dubleden sonra içkiyi kestim. Kısacası, o akşam, Ankara Barosu’nun Gölbaşı’ndaki lokantasında bana ilaçlı balık yedirildi. (Hesabı, soyadı şimdilik bende saklı olan avukatlardan biri, kredi kartıyla ödedi.) Bunlardan ikisi “Hipokrat Andı” içmiş, yani yemin etmiş hekim. Diğer ikisi hukuk adamı; adalet işleriyle uğraşıyorlar. Hepsi de yükünü tutmuş, zengin olmuş, açgözlülük örneği. Bir ortak özellikleri de, ikiyüzlü yaşamlarından dolayı, HASTA ADAM olmaları. “Artık, kadın vücudu görünce midem bulanıyor!” diyen biri iktidarsız; birinde ses takıntısı var, sekizinci kattan bodrumdaki kalorifer kazanının sesini işittiği için uyuyamıyor; biri kan kanseri, hastaneleri dolaşıp duruyor; biri gizli eşcinsel. (Bir eşcinselin eşcinselliğini açık etmesi, ülkemizdeki toplumsal koşullarda yürek ve mertlik ister. Eğer yürekliyse, mertse, birazcık onurluysa, evlenip karısının eteğinin altına saklanmasına gerek kalmaz; ama bunda “ar namus tertemiz.” Rahmetli anneannemin sözüdür; ar damarı çatlamışlar ya da ameliyatla alınmışlar için kullanırdı.) Bunlar, hiçbir yerde tek başına dolaşamayacak kadar ödlek aynı zamanda, kendi gölgelerinden korkarlar.

O balıktan sonra, bir tek çürüğü bile olmayan dişlerimde ve ağzımın tamamında büyük çaplı sorun çıktı. Diş hekimi olan bir akrabamın çabasıyla birkaç ayda atlattım; yani dişlerimi dökemediler. Ancak, bana yedirilen o ilaçlı ve mikroplu balığın ardından apışaram, dört ay kadar süreyle, lokal anestezi yapılmış gibi donmuş olarak kaldı. Türlü çabalar sonunda cinselliğimi de kurtardım. Hesap edemedikleri bir şey vardı: Çok dirençli bir insanım. Yanı sıra, bağışıklık sistemim, olması gerekenin on altı katı dayanıklı. Bana aşı filan gerekmiyor hiçbir konuda; örneğin hepatit aşısı için hastaneye gittiğimde kan tahlili yapılınca, aşıya gerek olmadığını söylediler. İlaçlı ve mikroplu balığın ardından da bağışıklık sistemi savunmasını başarıyla yaptı, ufak tefek arıza dışında vücudum kendini korudu.

Bu dörtlü çete, benimle ilgili görev almıştı. Güz de Geçer adlı son romanımda, alındıkları bir paragraf vardı, o paragraftan dolayı dişlerimi dökecek, cinselliğimi öldüreceklerdi. (Bilgisayarıma girip yazılarımı okudukları için, romanın ilk yazılışındaki “İnanmıyorlarsa kızlarını göndersinler” tümcesinden alınmışlardı. Sonradan bunun ağır kaçacağını düşünüp o paragrafı, romanın kadın karakterine, “İnanmıyorlarsa senin cinsel performansınla ilgili bir rapor düzenleyeyim, fotokopiyle çoğaltır, meraklılara dağıtırsın” gibi bir şeyler söyletmiştim.) Beni çökertme tasarısı bu sözlerimin öcünü almak, beni cezalandırmak, aralarındaki o iktidarsız doktor gibi cinsel güçten yoksun kılmak, yanı sıra dişlerimi dökmek amacıyla kotarılmıştı, ama yapamadılar, başaramadılar. Yine de son bir yılım çok kötü geçti. Ardımda dolaşan arabalar (plakaları bende), edebiyatçı görünümlü, yetenek ve ahlâk yoksunu muhbirler, telefonlarımı dinleyenler, bilgisayarıma girenler, kapı diyafonundan, Tv anteninden evimi, arabadaki radyodan konuşmalarımı dinleyenler, komşu kılığında muhbirlik yapanlar… Hepsinin kimliğini saptadım ve birtakım kendi alanlarında çok etkili ve güvenilir kişilere verdim. Şimdi sıra bende; artık bu çeteyle ve üyelerini azmettirenlerle mücadele edecek kadar iyi hissediyorum kendimi; yaşadığım şaşkınlığı atlattım. Bunların ipliğini pazara çıkaracağım ve ömrümün sonuna kadar bu dörtlü çetenin ve onlara emir verenlerin peşinde olacağım.

Her ülkenin polisi, istihbarat örgütü vardır. Bizim de var; saygı duyarım. Bu örgütlerde çalışanlardan tek beklentim, görevlerini yaparken insani duruşlarını yitirmemeleridir. Örneğin, yatak odamın yanına park ettikleri bir minibüsten benim cinsel hayatımı izlemeleri hiç yakışık almaz, sonuç da vermez. Gelelim bu örgütlerin tepe tepe kullandıkları adi muhbirlere… İşte onlar, dünyanın en eski mesleğini sürdürenlerden bile zavallı ve aşağılıktırlar. Romandaki yan figürler onlardır ve bundan sonra da onlar olacak. Sözümona edebiyatçılar, şairler, dergi yöneticileri, sendika ve dernek yöneticileri, yayınevi sahipleri ve yönetmenleri var aralarında. İşkenceden geçip pes etmişler var, böylece muhbir olmuşlar var. Üniversite prof.ları, doçentleri, yardımcı doçentleri, araştırma görevlileri, “ajan olacaksın” diye aldatılmış ve dünyanın en aşağılık işi olan muhbirliğe yöneltilmiş öğrenciler var. Hadi eksik kalmasın; benimle yazışanların elektronik posta adreslerinin arasında ve facebook’ta da var onlardan; her yerde olduğu gibi sanal dünyada da aramızdalar. Onlar, bit ya da tahtakurusu örneği, insanların kanlarıyla beslenirler.

Sağlığım yerinde dedim ama bir süredir kanamam var. Tahliller temiz çıktı, birkaç gün içinde kolon taraması yaptıracağım. Eğer, sözünü ettiğim çete ya da onlara emir verenler, doktorumu olumsuz eylemler ve yorumlar için yönlendirirlerse, sorumlusu öncelikle bu dörtlü çete ile çete üyelerini azmettirenler, sonra da doktorun kendisi olacaktır.

Bu metni facebook’ta 29 Aralık 2008 günü yayımlamıştım, bugün de ileti olarak pek çok arkadaşıma, tanıdığıma ulaştırdım. Yaklaşık bir yıldır sözlü olarak anlattığım insanlar var zaten. Belgelerin tümünü verdiğim on bir kişi ise çok özel bilgilere sahip. Daha sonraki gelişmelerden yine haberler ileteceğim; yasal işlemler aşamasında ise durumu, konuyla ilgilenen herkes basından öğrenecek zaten. İşte, edebiyat, böyle kirli alanlarda dolaşan tahtakurularını bile anlamamıza olanak sağlayabiliyor. “İnsan, bu meçhul” demişti Dale Carnegie; o bilinmeyeni edebiyat aracılığıyla da çözmeye çalışıyorum. Çözdükçe okurlarımla paylaşacağım.

22 Ocak 2009, kolonoskopi sonuç raporu

ÖZEL TANDOĞAN MAGNET TIP MERKEZİ
GASTROENTEROLOJİ ENDOSKOPİ ÜNİTESİ
Tel.: 0312 212 8080
Mebus Evleri Mah. Anıt Cad. No: 12 Tandoğan-Ankara

Adı, soyadı : Burhan Günel
Sistem no : 3055
İşlem no : 1
Tarih : 22.01.2009
İşlem saati : 15:57:59

SOL KOLONOSKOPİ

EC-201WL Fujinon Video kolonoskopla 60ıncı cm.ye kadar girildi

Anal kanal : Hipertrofik anal papillalar saptandı.
Sigmoid kolon : Yaklaşık 25inci cm.de lümenin 2/3’ünü kaplayan, ancak 13 mm çaptaki endeskopun geçişini engellemeyen, kısmen eksuda ile kaplı vejetan oluşumlar gözlendi. Bu oluşumlardan 10 adet biyopsi alındı. Darlık alanı yaklaşık 2-2,5 cam uzunlukta idi. Darlığın üstündeki alan normal idi.

Dessenden kolon : Yer yer kirli alanlar gözlendi. Temizlenerek gözlenen kısımlar normal idi.

TANI : Aktif dış hemoroidler
Peri anal polip
SİGMOİD CA

Prof. Dr. Kemal DAĞALP

Gastroenteroloji Uzmanı


PATOLOJİ RAPORU

27.01.2009

Makroskobik Bulgular : E.B. 0.3×0.3 cml ölçülerinde 10 adet doku parçası

Mikroskobik Bulgular : İncelenen doku örneklerinden altısı fibrinöz materyalden oluşmaktadır. Dört doku örneğine ait kesitlerde, yüzeyinde fibrinöz eksuda içeren yüzey epiteli altında lamina propriada lenfoplazmositer hücreler, PMN lökositler ve hiperemik damarların izlendiği fibröz bağ dokusu görülmektedir. Faveolar epitel ile yer yer dilate görünümünde ve irregüler şekilli glandları çevreleyen epitel hücrelerinde nükleer irileşme ve hiperkromazi, yer yer belirgin nukleol, stratifikasyon, mitotik aktivite, atipi ve anizonükleozis varlığı dikkati çekmektedir.

TANI : Ağır displazi (ADENOKARSİNOMA İN SİTU)
Bulguları : Sigmoid kolon, biyopsi

Dr. Tülay EVRENKAYA
PATOLOJİ LABORATUARI
Karanfil Sokak 19/7 Ankara
Tel.: 418 855 Fax: 419 29 24

Benim yorumum:

“Adenokarsinoma in situ” tanısı, jinekologlar tarafından, kadın hastalıkları kapsamında, daha çok rahim ve ötesindeki yapısal değişiklerle ilgili olarak konan bir tanı. Bana ilaçlı ve mikroplu balık yediren dörtlü çetenin elemanlarından biri, Mersin’de yaşayan, Hikmet adlı jinekologdur. Dolayısıyla, bendeki tümör oluşumu, bir jinekologun elinden çıkma yapay üretimdir. Bugün, ileri tetkik ve ameliyat için hastanelerdeki girişimlerimi başlatıyorum. Kaçınılmaz bir operasyon görünüyor, ama “habis” olmayan bir olguyla karşı karşıya olduğum için, çok da önemsemiyorum.

Elbette ki bu dörtlü çetenin mensuplarıyla onlara emir verenlere kök söktüreceğim. Hayatımın bundan sonraki birincil savaşımı bunlarla olacak. Ne yazık ki bunu bana yapanların arasında asker emeklisi iki avukat ve iki hekim var ama daha da vahimi biri emekli, biri halen önemli bir görevde rütbeli asker bürokrat var. Biri, sınıf arkadaşım.

Bu bilgileri, yalnızca bir edebiyatçıya tanıklığınız için gönderiyorum. Başka bir beklentim yok. Can sıkıcı şeyler ama, çevremizdeki tehlikeleri, sinsi mayınları görmemiz, bilmemiz bakımından yararlı da olabilir diye düşünüyorum.

Sevgi ve saygılarımla.

Burhan Günel
28 Ocak 2009
 Keklik Pınarı-Ankara

“NÂZIM HİKMET: DÜNYA ŞAİRİ” ETKİNLİĞİNE ÇAĞRI

Ocak 30, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Etkinlik, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Nazım Hikmet: Dünya Şairi

Şiir, Yaşam ve Gelecek

Konuşmacılar:

Yusuf ALPER
Veysel ÇOLAK
Hayri K. YETİK
Cevdet YÜCEER
Halil İbrahim ÖZBAY
Mine ÖMER

Şiir Sunumları:

Aslıhan Tüylüoğlu
Selami Şimşek
Seçil Özcan
Dilek Özkan
Özgün Ergen
Hülya Deniz Ünal
Hüseyin Hatipoğlu
Barış Karaduman
Neslihan Perşembe
Asya Işık
Nevin Konuk
İlknur Karacasu
Mehmet Büyükçelik

Gitar: Cihangir Solmaz

Tüm dostlar davetlidir.

Yer: Karşıyaka Belediyesi, Ziya Gökalp Kültür Merkezi - Karşayaka - İzmir

Tarih: 31 Ocak 2009, Cumartasi, Saat: 13.30

nazım hikmet

SanatLog Haber

SanatLog.com

Lakposhtha parvaz mikonand / Turtles Can Fly (2004; Kaplumbağalar da Uçar)

Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, çevresindeki kuşları sürekli izler, onlara imrenirmiş. Zaman geçtikçe bu kuşlarla arkadaş olmuş ve duygularını paylaşmış. Kaplumbağa, yaşadığı gölün diğer tarafına gitmek istiyormuş; ama kendisi de biliyormuş, gidecek olsa bu gezinin bir ömür süreceğini. Kaplumbağa: “Keşke ben de sizin gibi uçabilseydim.” demiş kuşlara. Kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek isteyen kuşlar: “Uçabilirisin!” demişler kaplumbağaya. ”Kaplumbağalar da uçar!”… Bir dal bulan iki kuş, kaplumbağayı karşıya geçirmek için iki yandan tutacakmış. “Tek yapman gereken dalı sıkıca ısırmak.” demişler kaplumbağaya. Isırmış kaplumbağa dalı ve yükselmiş yükselmişler, uçmuş uçmuşlar… Ama kaplumbağa korkmuş yükseklerden. Heyecanla bağıracağı an çenesi açılıvermiş kaplumbağanın ve suya düşmüş; yani ait olduğu yere, kendi yavaş, imkânsız hayatına… Anlamış yüksekler için yaratılmadığını, kuşlar gibi olamayacağını…

Eski bir Kürt hikâyesi olan “Kaplumbağalar da Uçar”, İranlı yönetmen ve senarist Bahman Ghobadi’ye Orta Doğu’nun kanlı vahşetini beyaz perdeye uyarlamada esin kaynağı olmuştur. Savaş ortamında büyüyen ve canları pahasına para karşılığı bölgedeki mayınları toplayan çocukların içler acısı, dramatik yaşamlarını konu alan ve bir kez daha Orta Doğu vahşetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bir filmdir Kaplumbağalar da Uçar. Ayrıca Ghobadi, filmin tüm oyuncu kadrosunu amatör oyunculardan seçmiştir ve bu film, işgalden sonra (Saddam Hüseyin sonrası) Irak’ ta çekilen ilk film olması açısından önemlidir.

“Saddam’ın devrilişinden sonra filmim “Songs of My Motherland” (Anayurdumun Şarkıları)’ın gösterimi için Bağdat’a gitmiştim. Amacım, süper güçlerin ağır silahlarını Irak’a göndermesine sembolik ama sanatsal bir karşılık vermekti. Taşıdığım küçük DV kamera ile birkaç hafta Bağdat’ta ve diğer şehirlerde gördüklerimi kaydettim. İran’a döndükten sonra beni Irak’ta mutsuz eden her şeyin filmini yapmaya karar verdim: Mayın tarlaları, sakat çocuklar, yakınlarını kaybetmiş insanlar, gitgide artan huzursuzluk… Savaş sanki yeni başlamış gibiydi. Irak’ta çekim izni almam üç ay sürdü. Küçük bir ekiple çekim yaptık. Dünya televizyonları savaşın bittiğini anons ediyordu, bense başrolünde Bush, Saddam ya da başka bir diktatörün olmadığı bir film çekmeye başlamıştım. Savaşın sonunda bu liderler dünya çapında medya yıldızıydılar. Kimse Irak halkından bahsetmiyordu. Halka ait bir tek resim yoktu. Sadece bir sürü gereksiz görüntü dönüp duruyordu. Bu filmde Saddam ve Bush yardımcı oyuncular. Öte yandan Irak halkı ve sokak çocukları başrolü oynuyor. Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum.” — Bahman Ghobadi —

Kaplumbağalar da Uçar, Amerikan işgalindeki bir Kürt mülteci kampında yaşayan ABD hayranı 13 yaşındaki Satellite (uydu) lakaplı Soran adlı bir çocuğun ekseninde gerçekleşen olayları konu edinmektedir. Ailesini savaşta kaybetmiş olan Satellite, günlerini televizyon antenlerini tamir ederek ve köylülere televizyon haberlerini çat pat bildiği İngilizcesiyle tercüme ederek geçirmektedir. Kendine güvenen sağlam duruşuyla kamptaki çocukların hayranlığını kazanan Satellite’in önderliğinde toplanan mayınlar bu çocukların tek geçim kaynağıdır. Para kazanabilmek için ağızlarıyla mayın toplayan eli kolu olmayan çocuklar… Ayrıca filmin içler acısı bir başka yönü de Amerikan askerleri tarafından tecavüze uğrayan küçük bir kız çocuğunun psikolojisini yansıtması. Bu kız çocuğuna yapılanlar insanlık dışı bir vahşet olarak derin bir iz bırakmaya yetiyor insanda. -ki burada yansıtılanlar sadece küçük bir kesit. Zaten bu acımasız kaos içinde hayat mücadelesi veren bu çocukların çırpınış sesleri değil midir insanı yaralayan?… Ne yazık ki 21. yüzyıl dünyası daha buna benzer birçok sahneye tanık olmaktadır. Bütün mesele, görünüşte, ABD’nin Orta Doğu’ya getirmek istediği, bir türlü getiremediği, “demokrasi ve barış” değil midir ekonomik çıkarları uğruna? Peki, gün geçtikçe ABD’nin bu uğurda işgal ettiği topraklarda yaşanan insanlık trajedisi daha kötü bir hâl almıyor mu? Buna benzer birçok soruların Orta Doğu gerçeğini değiştirmeyeceğini ne yazık ki hepimiz bilmekteyiz.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Bahman Ghobadi’nin üstlendiği Kaplumbağalar da Uçar, 52. San Sebastian Film Festivali’nde Altın İstiridye En İyi Film, En İyi Görüntü ve En İyi Senaryo Jüri Özel ödüllerini; Berlin Film Festivali’nde Barış Ödülü’nü; 40. Chicago Film Festivali Gümüş Hugo - Jüri Özel Ödülü’nü; 5. Tokyo Filmex Film Festivali Jüri Özel Ödülü ve “Agnés B. Ödülü”nü; 28. Sao Paulo Uluslararası Çağdaş Film Festivali “La Pieze” Ödülü’nü, 19. Fribourg Uluslararası Film Festivali Seyirci Ödülü ve “E-Changer” ödüllerini almış; 2006 Oscar Ödülleri için İran tarafından “En İyi Yabancı Film” dalında aday adayı gösterilmiştir.

Yazan: Melike Karagül

SanatLog’un Facebook Sayfası

Ocak 27, 2009 by  
Filed under Duyurular, Manşet, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

SanatLog‘unfacebook sayfasıyaklaşık iki aydır yayındaydı ama buradan bir duyuru gibi bir şey yapmak aklıma gelmemişti nedense. Bu facebook grubu kanalıyla birçok yeni arkadaşla, birçok yeni yüzle kontak kurduğumuz düşünülürse aslında bunun için çok geç kaldık da denebilir.

Yine bu grup sayesinde bizimle iletişime geçerek SanatLog’a katkıda bulunma isteğini dile getiren kimi arkadaşlarla da iletişimimiz sürüyor. Bu ilgi karşısında çok şaşırdım çünkü bu kadarını beklemiyordum doğrusu.

Şöyle söyleyeyim:

SanatLog’da herkesin yazmasını isterim; fakat bunun mümkün olamayacağını da bilmenizi isterim. Yoğun ilgi karşısında titiz bir eleme sürecinden geçtiğimiz aşikar. Her yazıyı yayımlamadığımız aşikar. Copy-paste ile vakit kaybetmediğimiz aşikar. Popülizme hizmet etmediğimiz de…

SanatLog, bütün bunların dışında yoluna devam etmektedir.

Çok yakın bir zamanda asal yazar kadrosunu da oturtarak çalışmalarını sürdürecektir.

SanatLog’a emeği geçen bütün dostlarımı selamlıyorum. İyi ki varsınız…

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

Bir Vazgeçememe Öyküsü

Bir aşk filminden önce, hayatın filmi diyebilirim “Kader” için. Belki herkesin yaşadığı hayata benzer bir hayat değil ama birçok insanın yaşadıklarına çok yakın bir film. Belki de filmin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bu.

……….

Tasavvuf inancına göre:

Kaderin etrafında dönen olaylar kulun niyetince verilir.

“Neden olmadı” denemeyeceği gibi “nasıl oldu” da denemez.

Olaylar niyetin olgunluğunu, kulun hamlığını bildirir.

Konuşan da O, konuşturan da; bize ne düşer.

Ayağına takılan, takılacak olan her taş, hak yolunun halidir.

Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır; ne var ki, şer denen de kulun yorumudur.

“Gördüğüm cezaya layık mıyım” demeyin. Olayları ceza diye görmeyin.

Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay hakkındır; sana verdiği olay, yazılan dolay, sana verilen olaylar, kulun yönüne göre görülür.

Gereken gerektiği günde olur.

Deniz dalgaya meyyal ise yelkeni denersin, sakin oldukta küreğe dönersin; demek ki olaylar sana değil, sen olaylarda kendine yön vereceksin.

……….

Film kurgusunda her ne kadar “kader” olgusuyla ilgili fazla bir şey hissetmiyorsak da, Bekir’in final konuşmasında “kader” olgusunu, filmin tam orta yerine oturtabiliyoruz.

Filmin konusuna gelince:

Bekir orta halli bir ailenin tek oğlu, sessiz ve sakin bir çocuktur. Anne ve babası Bekir’e karşı anlayışlıdır, fakat çok ilgili değillerdir. Babası, Bekir’e bir mobilya mağazası açmıştır, fakat hayatta pek amacı olmayan Bekir, günlerini mobilya dükkânında miskinlik yaparak geçirmektedir. Uyuşmuş bir dünyaya hapsolmuş gibidir Bekir. Uyuşukluğu akşamları iki arkadaşıyla beraber çıktığı kahvehane muhabbetiyle azalır gibi olmaktadır; bu da aslında olayların sıradan olağanlığında, Bekir’in uyuşuk hayatındaki, R.E.M. uykusunun bir diğer hali gibidir.

Uğur, Bekir ile aynı mahallede yaşamaktadır. Nedense Bekir’in tüm arkadaşlarının tanıdığı, Bekir’in o uyuşuk dünyasında belki de bakmayı aklına bile getirmediği haylaz, şımarık, dobra, alaycı, kız çocuğudur. Mobilya mağazasına geldiğinde tanışır, Uğur ve Bekir; ancak fotoğraflarını unutur mağazada. Zaten Bekir’in aklına girmesi fotoğraflarına bakarken olur. O uyuşuk hayatındaki uyanma nedenidir Uğur. Çünkü başka bir hayata ait gibidir, bir başkaldırıdır, bir isyandır Uğur. Bekir’den çok farklı, mahallenin en azılı adamıyla aşk yaşayan bir asidir; belki de Bekir’in olmak istediği şeydir.

Uğur’un uğruna hayattan kaçıp her şeyini onun için vereceği Zagor, gözünü kırpmadan adam öldürebilen mahallenin korkulan adamıdır. Uğur’un ömrü Zagor’un hapishaneden çıkmasını beklemekle geçmektedir. Hapisten çıktığı ilk gece bir adam daha öldürerek Uğur’la birlikte kaçan Zagor, beraberinde, bilmeden, Uğur’dan dolayı Bekir’i de sürükleyecektir.

Cevat, Uğur’un annesinin âşığı; hem Uğur’un yatalak babasına bakan, hem kardeşi Kudret’i kollayan, hem de içten içe Uğur’a yakın olma çabaları besleyen mahallenin bıçkın delikanlısıdır.

Uğur’un annesi, felçli kocasını terk etmeyecek kadar asil; aynı zamanda, çocukları ve kocası sevişme seslerini duydukları halde Cevat’la yatmaktan çekinmeyecek kadar Cevat’a âşık bir kadın.

Kudret, Uğur’un erkek kardeşi ve uğrunda cinayet işlenmesine neden olacak kahvehanede çaycılık yapan, sübyancıların av niyetiyle baktığı bir çocuk.

Emine, Bekir’in sabreden, seven ve beklemekte başka çaresi olmadığını düşünen, “belki kocam gitmekten vazgeçer, bir çocuk daha yapayım” diye ikinci çocuğunu da yapacak kadar umutsuz karısı. Bir yandan bu kadar sabrederken, diğer yandan “yemek hazır” ve “bugün hava soğudu” cümlelerinden başka cümleler kurmayan, iletişim sorunu olan kocasını gerçek anlamda kendine bağlamak için yaptığı çabanın yeterli olacağını düşünen; ama diğer yandan kocası kurduğu sofraya gelmedi diye sinirlenip kocasını iyice evden uzaklaştıracak bir kaybeden aslında.

……….

Zaman, arabalardan anlaşıldığı üzere ’80 ve ‘90 arası görünüyor ama bir yandan da cep telefonu kullanılıyor. Bir sahnesinde bu filmin devam filmi olan Masumiyet izleniyor. Bunun için zaman geçişleri tamamen izleyicinin filmi izleme zamanı diye de adlandırılabilir. Televizyon dizisi “Kadın İsterse” sesleri geliyor arkadan. Yönetmen filmde birçok yerde TV sesini kullanmış, en çok Haluk Bilginer’in “orospu orospu” diye bağıran sesi aklımda.

Yer, İstanbul’un kenar mahallelerinden biri ve yurdun birçok ili.

Filmi izlerken kurgusal açıdan kopukluk varmış gibi hissedilse de film bittikten sonra bu duygudan eser kalmıyor ve izleyicinin filmden kopmasına izin verilmiyor.

Her şey Bekir’in dükkânına Uğur’un gelmesiyle başlıyor. Bekir’in o üzerindeki o uyku halinin yok olması Uğur’un dükkâna gelip, fotoğraflarını yanlışlıkla bırakmasıyla başlıyor. Uğur’un fotoğraflarıyla bir gece geçiren Bekir, kafasında Uğur’a hangi anlamları yüklüyor bilinmez ama sonrasında Uğura âşık olarak uyanıyor. O uyanış sonrasıysa ömrü Uğur’un peşinden oradan oraya sürüklenmekle geçiyor.

Filmin ilk 40 dakikasından sonra Bekir’deki inanılmaz değişimi görüyoruz ve yönetmenin filmi çekim sırasında dört mevsimi ve akan yılları seyirciye sunuşundaki usta sahneleri… Bekir’in mazbut biriyken, birden pavyonlarda racon kesen delikanlıya dönüşmesinin bir tünelden geçişiyle beraber anlatmasını izliyoruz. Bekir o kadar büyürken, ne hikmetse Uğur, sanki hep aynı yaşta kalıyor, ne saç rengi değişiyor ne saç kesimi ve hatta ne de tavırları. Bu arada Bekir evleniyor, iki çocuk sahibi oluyor; ama hiçbir zaman kendini ne bir baba, ne de bir koca olarak görüyor. İlk kez, daha 4 aylık evliyken hamile karısını terk ederek Uğur’un peşinden İzmir’e gidiyor ve geri dönüşü, vurulması sonrası yaklaşık 8–9 ay sonra oluyor ve sonra ömrü il il Uğur’un peşinden koşmakla geçiyor.

Uğur her ne kadar Zagor’a âşık ve onu hayatının merkezine oturtmuş olsa da, bir pervane gibi ateşe doğru koşturmakla geçse de ömrü, Bekir’in hayatından gitmesini istemiyor. Bunu, Zagor’la olan fotoğrafıyla beraber, Bekir’le olan fotoğrafını başucuna veya duvarının başköşesine yerleştirmesinden anlıyoruz. Filmde Zagor iki sahnede görülüyor ve sonrası muamma. İşin garibi öncesi de muamma. Uğur’la Zagor nasıl tanışmış, aşkları bu kadar depreşecek neler geçirmiş bilemiyoruz. Seyirci bu konuda kısır kalıyor. Yönetmenin özellikle bir tek sahnede bile Uğur’un Zagor’u ziyaret ettiği sahneleri koymamasının özel bir nedeni var mıdır bilinmez ama ben Uğur-Zagor aşkını yaşayamadım filmde. Bir tek aşk vardı o da Bekir’in Uğur’a duyduğu ve asla vazgeçemeyeceğini söylediği aşkı ve hatta final cümlesi olan “Bu âlemde herkesin inandığı bir şey varsa, benimki de sensin.” repliğiyle de biz seyircinin beynine yerleştiriyor bunu.

Film bittiğinde içinizde oluşan garip hüzün dalgasına engel olamıyorsunuz. Sonrasında da sürekli Bekir’i düşünür buluyorsunuz kendinizi. Filmde Bekir rolünü oynayan Ufuk Bayraktar’ın film boyunca değişen mevsimlerle birlikte –ki bu konuda kesinlikle yönetmeni kutluyorum– oyunculuk açısından gelişmesine tanık oluyorsunuz. Hele İzmir’deki bank sahnesinde Uğur’la konuşurken, “oynamıyor, yaşıyor” diyorsunuz. Bunun dışında yine aynı bank sahnesinde Vildan Atasever’i başarılı buldum; özellikle çekip gitme sahnesinde, ama onun dışında genel çerçevede oyunculuğunun vasatın üstüne çıkmadığı da bir gerçek.

Ufak olmasına rağmen rolleri, Settar Tanrıöğen, Müge Ulusoy ve Erkan Can tam anlamıyla göz dolduruyor. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Ozan’ı bu filmde Zagor olarak izledik, daha fazla sahnede görmeyi umardım.

Yazan: reyan yüksel

______________________________________________________

FİLMİN KÜNYESİ

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Senaryo: Zeki Demirkubuz

Filmin Türü: Drama

Yapım Yılı: 2006

Filmin Süresi: 103 dakika

Resmi Sitesi: www.demirkubuz.com

Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen, Settar Tanrıöğen, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kurgu ve Görüntü Yönetmeni: Zeki Demirkubuz

Müzik: Edward Artemiev

Ses: İsmail Karadaş

Ödülleri:

Kader; 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü’nü (Ufuk Bayraktar); 2007 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Aktör (Ufuk Bayraktar) Ödülü’nü (Takva’daki rolüyle Erkan Can ile birlikte) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; 2007 yılında Ankara Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu (Vildan Atasever), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Müge Ulusoy) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; yine 2007 yılında Nuremberg Film Festivali’nde, En İyi Film Ödülü’nü ve Seyirci En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır.

Sonraki Sayfa »