Anasayfa / Sinema / Klasik Filmler / Yaklaşan Zırvalık: Oscar Töreni

Yaklaşan Zırvalık: Oscar Töreni

Dünyada katliamlar ve eğlenceler eşzamanlı yaşanıyor ve Oscar zırvalığı da her zamanki saçmalığıyla yine bu ülkenin sanat gündemini (sahi, var mı böyle bir gündem?) aynıyla işgal ediyor. İşgal çift uçlu bir logos: Ülkeler işgal ediliyor, sanat vizyonları işgal ediliyor. Kuşkusuz, Oscar Seremonisi ve temsil ettiği bütün kavramlar; bir büyük sinema sanayisinin -Hollywood’un- sektörel alışkanlıklarını, yaşam şeklini, ideolojisini dünya ölçeğinde genişletme stratejisi olarak değerlendirilmelidir. Peki, Hollywood bunda başarılı olabilmiş midir? Çok değil, salt iki açıdan bakıldığında bile bunun yanıtı kolayca verilebilir: Bu seremoniyi izlemek için sabaha değin uykusuz kalan, canla başla çalışan medya çalışanlarının mevcudiyetini görmek bu iki açının birinci ucudur. Dünya televizyonları “kırmızı halı”nın kenarına dizilerek seremoniye dünya savaşlarından daha çok ilgi göstermektedirler. İkinci ucu çok daha vahim, çok daha gölgeleyicidir. Öteden beri birçok ödülün önünde Oscar sözcüğü “tamlama” oluşturmaya başlamıştır: “Kanada’nın Oscar’ı Genie Ödülleri” gibi… Sunum bu biçimde yapılmaktadır. Bu yaklaşımın bu topraklara değin sızdığını söylemeye bile gerek yok. Şimdi:

Aşağıdaki yazıyı eski bloglarımda yayımlamıştım aslında. Yeni bir yazı yazmamamın nedeni ise üşengeçlik değil elbet; zırvalığın bütün klişesiyle devam ediyor oluşudur. Yine de kimi eklemeler yaptığımı da imleyeyim.

Her daim olduğu üzere, şaşaalı Hollywood yıldızlarının hangi markayı giyip hangilerini giymediklerini uzman (!) zat-ı muhteremlere soracak olan yetkin (!) TV çalışanlarına şimdiden selam yolluyor (kültür politikası olmayan bir ülkede bunların tartışılması normal zaten), eşe dosta bol Akademi Ödüllü filmleri tavsiye ediyor (tadından yenmiyor yahu bu filmler), kimin kazanıp kimin kazanmayacağı üzerine yararlı (!) sohbetlere dalan sinemaseverlere de isabetli tahminler diliyorum. Yaşasın Oscar Ödülleri! (Hakan Bilge)

Görkemine, alımına ve de çalımına 2. Dünya Savaşı’nın dahi gölge düşüremediği Oscar törenleri 1928’den bu yana aralıksız düzenlenmeye devam ediyor. Objektiflere her daim gülümseyen oyuncuları, adaylık kazandıklarında koltukları kabaran yönetmenleri vb. izleyeceğiz yeniden, ihtimal yine sabaha karşı. Müjde! 2009 Oscar adayları açıklandı. Irak’ta ve Gazze’de bombalar patlayadursun…

Şaşaalı bir tören hakkında oldukça sert bir giriş yazısı ile başlamamın nedenini birazdan daha iyi anlayacaksınız.

Nicedir Oscar ödülleriyle ilgili yapılan tartışmalar aşağı yukarı şu sorunlar ve tanımlamalar üzerine dayandırılıyor:

Muhafazakâr bir jüri topluluğu

Deneysel ve underground filmlerin dışlanması

Dünyayı anlamaktan uzak filmlere ödüllerin verilmesi

Politik yönü ağır basan filmlerin görmezlikten gelinmesi

Bilimkurgu ve komedi filmlerinin adaylık bile alamaması

Bugün dâhi sıfatını kazanmış yönetmenlerin defalarca aday gösterilmelerine karşın (Burada, En İyi Yönetmen kategorisini kastediyorum. Bazılarının Şeref Oscarı’na değer görülmesi ise ağızlarına çalına bir parmak baldan ibaret denebilir, herhalde.) ödüle değer görülmemeleri de sıklıkla dile getirilen bir olgu olarak karşımızda yer alıyor. Kim bu yönetmenler? Birkısmını arz edeyim:

Charlie Chaplin (David W. Griffith, Sergei Eisenstein ve Erich von Stroheim ile birlikte sessiz sinemanın kurucu ismi; Buster Keaton ve Harold Lloyd ile birlikte komedi sinemasının belkemiği. Keaton’a ayrı bir çerçeve açmama lüzum var mı?)

Alfred Hitchcock (Thriller janrının usta ismi; etki alanı çok geniş bir auteur.)

Howard Hawks (Komediden gangster filmlerine, polisiyeden western janrına değin uzanan geniş bir yelpazade ürün veren bir isim.)

Orson Welles (Sinema birçok teknik kazanımı ona borçlu.)

Stanley Kubrick (Hemen her filmi başyapıt düzeyindeki ketum adam.)

Robert Altman (İletişimsizliğin sinemasını yapan “bağımsız yönetmen.”)

John Cassavetes (“Bağımsız sinema”nın isim babası, yetenekli bir oyuncuydu da.)

Arthur Penn (“Yeni Amerikan Sineması”nın kıymeti bilinmeyen yönetmeni.)

Sidney Lumet (Amerikan değerlerini eleştiren müthiş yetenekli bir adam.)

David Cronenberg (Marjinal filmleriyle kategori dışı bir yaratıcı.)

David Lynch (Hemen her filmi kült statüsü kazanan auteur sinemacı.)

……….

Evet, hatırı sayılır yönetmenlerden bazıları… Ve durum hiç de iç acıcı değil.

Yanı sıra nice kaliteli filmin -ki bugün çoğu klasik olarak addediliyor- En İyi Film ödülüne layık görülmemesi de enikonu gündeme getirilen bir hadise. (Buna Godard gibi “Oscar kazası” mı demeli, muhafazakârlık mı demeli, bilemiyorum.)

Zaman içinde bir yolculuk yapalım:

Yıl:1941

En İyi Film Ödülü: (How Green Was My Valley) Vadim O Kadar Yeşildi Ki

En İyi Yönetmen Ödülü: John Ford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Citizen Kane (Yurttaş Kane)

Ödülü hak eden yönetmen: Orson Welles (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Vadim O Kadar Yeşildi Ki kötü bir film mi? Elbette hayır; fakat Yurttaş Kane gibi sinemayı değiştiren, etki gücü yüksek bir film asla değil.

Meraklısına: John Ford En İyi Yönetmen ödülünü tam dört kez kazanmış tek yönetmen… Bu rekorun kırılacağını sanmıyorum.

Yıl: 1971

En İyi Film Ödülü: The French Connection (Kanunun Gücü)

En İyi Yönetmen Ödülü: William Friedkin (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)

Ödülü hak eden yönetmen: Stanley Kubrick (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum:Zararsız ve suya sabuna pek fazla dokunmayan bir filmdir Kanunun Gücü. Kötü film değildir, üstelik temposu hiç düşmeyen bir gerilimdir; fakat Otomatik Portakal’ın dünyayı kavrama potansiyelinden bir hayli uzak bir filmdir.

Yıl: 1976

En İyi Film Ödülü: Rocky

En İyi Yönetmen Ödülü: John Avildsen (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Taxi Driver (Taksi Şoförü)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni; fakat bu kategoride aday gösterilmemişti.)

Yorum: Bir B-filminin birkaç dalda Oscar kazanması hayret verici; fakat geleneksel bir “yükseliş” öyküsünü içerdiğinden Hollywood’da rastlanmayan bir durum da değil.

Meraklısına: Taksi Şoförü, o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazandı.

O yıl En İyi Yönetmen kategorisinde yarışan adaylar arasında Ingmar Bergman ve Sidney Lumet de vardı.

Sorarlar adama: Bundan elli yıl sonra John Avildsen’i ve Rocky’yi kaç kişi anımsayacak?

Yıl: 1979

En İyi Film Ödülü: Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer’e Karşı)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Benton (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Apocalypse Now (Kıyamet)

Ödülü hak eden yönetmen: Francis Ford Coppola (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1980

En İyi Film Ödülü: Ordinary People (Sıradan İnsanlar)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Redford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Raging Bull (Kızgın Boğa)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1994

En İyi Film Ödülü: Forrest Gump

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Zemeckis (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Pulp Fiction (Ucuz Roman)

Ödülü hak eden yönetmen: Quentin Tarantino (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Forrest Gump da iyi bir filmdir, üstelik Tom Hanks’in performansı da hayranlık uyandırıcıdır. Fakat bütün bunlar bile Ucuz Roman’ın sinemasal kodlarını sarsmaya yetmez, asla yetmez.

Meraklısına: Ucuz Roman o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucakladı.

……….

Evet, bu şaşırtıcı görünümün doğasında hangi nedenlerin varolduğunu ve niçin sıradışı filmlerin ödül alamadığını tartışmak gerektiğinin altını ısrarla çizmek istiyorum. Yorum sizin…

……….

Not 1: Senarist ve Oyuncu kategorilerinde ve başka dallarda da özellikle siyahi oyuncuların hakkının yendiği ve bile isteye bir ırkçılık örneği sergilendiği bilinen bir gerçek. Bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nde son yıllarda kimi değişimlerin yaşandığını gözlemlemek olasıdır. Barak Obama’nın da Başkan olmasının ardından bu durumun değişeceğini ummak ise fazla iyimserlik olur kanısındayım.

Not 2: Oscar kazanamayanlara kadın oyunculardan Greta Garbo, Marlene Dietrich, Ava Gardner ve Rita Hayworth’ı; erkek oyunculardan Peter O’Toole, Edward G. Robinson ve Cary Grant’i; yönetmenlerden de Douglas Sirk, Josef von Strenberg, Brian de Palma ve sektöre sokulamayan kategori dışı Jim Jarmusch’u da eklediğimizde Oscar Amca’nın marifetleri daha iyi anlaşılacaktır.

Not 3: Son olarak, bir oyuncu ya da bir yönetmenin Oscar kazanıp kazanmaması bir gösterge midir? Şaka mı yapıyorsunuz?

Hakan Bilge 

[email protected]

Bu yazım, kısmi değişikliklerle Kuyu dergisinin 4. sayısında (Mart-Nisan 2010) yayımlanmıştır.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

16 Yorum

  1. 1994 yapımı Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli), Pulp Fiction gibi aday gösterilmiş fakat ödül alamamıştır. Bana göre oscar ı fazlasıyla hakeden bir filmdi.

    Keza benim için tüm zamanların en iyi yönetmeni de Martin Scorsese’dir. Akademiye selam olsun.

  2. Mükemmel bir site bu. Bütün yazarları tebrik ediyorum. Sevgilerle…

  3. Oskarlar gerçek sinemaseverler için zaten pek bir şey ifade etmiyor. Ödüllerin sadece sinema endüstrisini canlandırmak için verildiği aşikar. İşin içine maddiyat karışıyor ve sanat kaygısı ikinci plana atılıyor. Ayrıca jüri görevi yapan akademi üyeleri yaşlı insanlar. İnsanlar yaşlandıkça kognitif fonksiyonları bozulur. Arada gerçekten sürprizler yaşanıyor da azıcık mutlu oluyoruz (küçük zaferler).

    Ben en çok Batman filmine haksızlık yapıldığını düşünüyorum. O filme bir çizgi roman uyarlaması olarak bakmak (ki kesinlikle değil -Örümcek Adam bir çizgi roman uyarlaması. Ne demek istediğimi anladınız herhalde) bence büyük bir önyargı.

  4. Eskiden aynı anda birçok harika film yarışır ve jüri üyelerinin de hata yapması normal olarak karşılanırdı.

    Mesela 1942 yılında Casablanca, For Whom the Bell Tolls, Heaven Can Wait ve The Ox-Bow Incident gibi filmler yarışmış ve en iyi film oscarını ise Casablanca kazanmıştır. Bunun gibi birçok örnek bulunabilir ama bu çeşit sınıflandırmalar özellikle 1960’lardan sonra azalmaya başlamıştır. Bu tarihe kadar oscar ödülleri iyi kötü idare ediyor idiyse de zamanla bu prestijini koruyamaz hale gelmiştir. Bu elbette sinema filmlerinin niteliğini kaybetmesi ile doğrudan bağlantılıdır. Zaman içinde usta yönetmen sayısı da azalmış, Hollywood ise kan kaybına uğramıştır.

    Özetle… Ne John Ford’un ne de Fred Zinnemann’ın yeri doldurulabilmiştir. Chaplin veya Welles gibi büyük dehalar da ya hor görülmüş ya da ülke dışına çıkmaya zorlanmıştır. Bunun bedeli nitelikten taviz vermekle, tekrara düşmekle ödenmiştir. Gelinen noktada oscar hala para ediyor belki ama son yıllarda ödül alan filmlerin seviyesi ise örneğin Casablanca’ya göre sıfırın altındadır. Sırf bu örnek bile bu ödüllerin niteliği hakkında fikir yürütmek için manidardır.

  5. Dört nala gelip uzak Amerika’dan
    Bir Oscar dalgası eser her sene bu topraklardan
    Ecinniler başlar en derunundan bir tahayyüle
    Mürekkep sanattan ve de manattan

  6. Oscar sözcüğünü işitince tüylerim diken diken oluyor…

  7. Kesinlikle katılıyorum Seyyah sana… Senin de dediğin gibi Hollywood artık kan kaybediyor, can cekişiyor. Gerek yeni nesil yönetmenler olsun gerek senaristler olsun, alışılmışın dışına çıkamıyorlar. Belki çok istisnalar dışında… Piyasaya baktığımızda zaten “uyarlamalar”ın ne kadar çok artığını görebiliriz. Her ne kadar başarı kılıfında lansedilse de vahim bir durum sinema sektörü için…

    Oscar artık markadır, adı vardır; ama ürünleri çabuk parçalanıyor… Gerçekten de tat vermeyen zırvalık olmaya başladı. Görüntü var ama ses yok 😉

  8. Yorumlarınız için teşekkürler arkadaşlar.

    Oscar seremoni ve geleneklerini yakından takip eden NTV ve çalışanlarını ayrıyeten tebrik etmek gerekiyor; çünkü sunuma rast geldiyseniz, tam üçüncü dünya ülkesine yaraşır düzeydeydi…

    Sanırım Orhan Pamuk demişti: “Ben neredeyim, ne biçim ülke burası?” İnsan başka bir ülkede yaşıyormuş hissine kapılıyor. Pompalanan yabancılaşma…

  9. Evet Sinefil çok haklısın… Maalesef bu medya toplumumuzu şişirmekten başka bir şey yapmıyor ve kendi kimliğimizden öte başka kimlikleri aşılamakta birebir… Oscar sadece küçük bir kesittir… Panzehir bulmak lazım… 🙂

  10. öncelikle yazı için tebrikler… gitgide daha da vahim bir hal alan oscar ödülleri benim de ilgimi çekmiyor. özellikle hep aynı oyuncuların aday gösterilmesi, içeriği boş ve izlenmesi vakit kaybı olan filmlerin adaylık alması insanı çileden çıkarıyor. dolayısıyla bu popüler organizasyonu takip etmenin anlamsız olacağını düşünüyorum.

  11. Az evvel dostum Kusagami’nin The Wrestler eleştirisini yayımladım.

    Mesaj net değil mi?

  12. Oscar ödülünü reddeden aktör George C. Scott Oscar törenleri hakkında şöyle demiş zamanında: “Saldırgan, barbarca, et yarışından başka bir şey değil.”

    Adam haklı 🙂

  13. Oscar, prestijini gitgide kaybetti ve zamanla daha da kaybedecek gibi görünüyor. Artık dünya izleyecisinin referans aldığı uzam Avrupa ve Avrupa film festivalleridir. Cannes, Berlin, Venedik… Ama bazen bu festivallerde yarışan filmlerin aynı zamanda Oscar için de yarışması zihin bulanıklığına neden oluyor. Bunun sonu gelecek mi, bu da düşündürüyor insanı…

  14. Bu yazının üzerinden epey zaman geçmiş ama birkaç şeyin altını çizmek istiyorum;

    – Başta Oscar ödülü olmak üzere, Cannes, Berlin veya Venedik gibi film festivallerinde verilen hiçbir ödül, verildiği filmi büyük ve önemli kılmaz. Tersine Oscar ve Palme d’Or gibi ödüller verildikleri filmlere göre anlam kazanır. The Grapes of Wrath, The Godfather ve The Godfather Part II gibi filmler sayesinde Oscar, Apocalypse Now veya Le salaire de la Peur gibi filmler sayesinde Palme d’Or bugün itibarlı bir ödül olarak kabul edilebiliyor. Bana göre bu ödüller sadece sinema ürünlerinin estetik ve elit bir biçimde pazarlanması için sürdürülen yayına açık pahalı eğlenceler. Daha fazlası değil. Ödülü reddeden George C. Scott ve Marlon Brando’ya bu yüzden selam olsun.

    – Bununla beraber Akademi, adı üzerinde, filmleri ve sanatçıların performansını ideolojik ölçütlerle değil, daha ziyade teknik ve estetik ölçütlerle değerlendiriyor. Fakat yine de verilen kararlarda kaçınılmaz olarak dönemin siyasi konjonktürü de etkili olabiliyor. Aynı durumun festivaller için de geçerli olduğunu inkar edemeyiz. Fahrenheit 9/11 belgeselinin Palme d’Or kazanması gibi.

    – Yukarıdaki yazınız yazıldıktan birkaç yıl sonra (belki de bizim gibi muhalif sesleri de duyarak 🙂 amerikan sineması ve toplumunu en sert eleştiren yönetmen Godard’a, aslında en önemli Oscar ödülü olan Academy Honorary Award verildi. Bu ödülü en önemli ödül yapan şey, açıklanan veriliş gerekçesidir. Mesela Godard için şu:

    “for passion. for confrontation. for a new kind of cinema.”

    – Her ne kadar en iyi yönetmen dalında hiç aday olamasa da, Charlie Chaplin 1929 yılındaki ilk Oscar ödüllerinde verilen Academy Honorary Award ödülünü kazandı. Bu ödül Chaplin’e 1972 yılında ikinci kez verildi.

    – Kubrick, Bergman, Godard ve Bunuel gibi yönetmenlerin böyle ödülleri az veya hiç kazanmamış olması aslında Gandhi’nin hiç Nobel Barış ödülünü kazanmamış olmasına benziyor. Onlar yaptıkları işi herhangi bir ödüle göre ayarlamadıkları gibi, ödül verenler de dönem dönem kendi egolarına yenik düşüp böyle dahileri yeterince takdir edememiş olabilir. Yoksa 2001: A Space Odyssey varken Oliver gibi bir filme ödül yağdırmak akılla ve vicdanla izah etmesi zor bir konu.

    – Sonunda şikayetiniz duyuldu ve son iki yıldır bu ödül töreni şifresiz/ücretsiz yayın ağından kaldırıldı.
    Artık sadece ücretli platformdan izlenebiliyor. Böylece NTV gibi kanallar, yılda bir kere yapılan bu yayın yerine, yılda 300 kere yapılan çok daha anlamlı ve faydalı yayınlara zaman ayırabiliyor. Hatta bu kanallar toplumsal olaylara çok duyarlı oldukları için, kritik dönemlerde barışçı hayvanların belgesellerini yayınlamaktan geri durmuyorlar. Neyse ki halkımız bu hollywood kırmızı halısı zulmünden kurtuldu, onun yerine Aksaray Külliyesindeki kırmızı halının üzerinden geçenlere daha çok odaklanabilecek.

    – Kısacası tüm o ödüller, film listeleri, puanlar, eleştiriler; aslında filmleri yaratanların değil, bu eserler üzerinden kendine pay çıkaranların meselesidir. İster ticari, ister entellektüel, ister siyasi olsun.
    Onlara şöyle demeli:

    ne ararsınız filmlerle aramızda,
    kimsiniz ki sanatçıları ödülle sınarsınız
    hakikaten gözünüz yoksa paramızda
    niye filmleri hep ödüllü diye sunarsınız

  15. Söylediklerinizin çoğuna katılmakla birlikte, birkaç bilgi aktarayım: Bu yazının yazılış yılı 2006’dır. Ama o günden bu güne düşüncelerim pek değişmedi. Sadece Oscar ödülünü fazla ciddiye almışım sanki ve yazının öfkeyle kaleme alındığı çok belli 🙂 O yıllarda doğrudan saldırıya geçen birçok yazı yazmışım.

    Ayrıca şiir güzel olmuş 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir