SanatLog - Criterion Film Okumaları

Aşağıda, Criterion Collection’dan çıkan kimi filmlerin analizlerinin yer aldığı linkler (şimdiye dek Criterion kaynaklı 45 filmi incelemişiz) var. Kolayca bulunabilip okunsun diye bir araya getirdik. Toplamda ise 42 film eleştirisi yer alıyor. 

Yazarların isimlerine göre alfabetik olarak linkledik. İyi okumalar.

Film okumaları devam ettikçe sayfa da güncellenmeye devam edecektir.

Not: Bu sayfa, SanatLog’u sosyal medyada temsil eden Orhan Miçooğulları’na ithaf edilmiştir.

Cihan Gündoğdu

Otto e mezzo (1963, Federico Fellini)

 sanatlog.com-sinema-sitesi

Erkan Erdem

Rebecca(1940, Alfred Hitchcock)

The Curious Case of Benjamin Button(2009, David Fincher)

 criterion-filmleri-sanatlog.com-sinema-blogu

Hakan Bilge

À bout de souffle & Alphaville & Pierrot le fou(1960-1965, Godard)

Autumn Sonata (1978, Ingmar Bergman)

Brief Encounter (1945, David Lean)

Cría cuervos (1976, Carlos Saura)

Det sjunde inseglet (1957, Ingmar Bergman)

Kagemusha & Ran (1980-1985, Akira Kurosawa)

Le Mépris (1963, Jean-Luc Godard)

Paris, Texas (1985, Wim Wenders)

Picnic at Hanging Rock (1975, Peter Weir)

Rashômon (1950, Akira Kurosawa)

The Hit (1984, Stephen Frears)

 sanatlog-alternatif-sinema-blogu

İrem Aydın

Il deserto rosso (1964, Michelangelo Antonioni)

 criterion-films

Mehmet Arat

Belle de jour (1967, Luis Bunuel)

 sanatlog.com-film-analizleri

Murat Akçıl

Le fantome de la liberte (1974, Luis Bunuel)

 sanatlog.com-film-kritikleri

Ömer Ziya Özkam

The Silence (1963, Ingmar Bergman)

 criterion.com

Orhan Miçooğulları

Akahige (1965, Akira Kurosawa)

Drunken Angel (1948, Akira Kurosawa)

Miyamoto Musashi Üçlemesi (1954-1955-1956, Hiroshi Inagaki)

Ichiban utsukushiku (1944, Akira Kurosawa)

Samurai Rebellion (1967, Masaki Kobayashi)

Seven Samurai (1954, Akira Kurosawa)

Smultronstallet(1957, Ingmar Bergman)

Sugata Sanshiro (1943, Akira Kurosawa)

Sullivan’s Travels (1941, Preston Sturges)

Winter Light (1962, Ingmar Bergman)

sanatlog-sinema-yazarlari 

Rında Deniz

Taste of Cherry (1998, Abbas Kiarostami)

 sanatlog.com

Seçim Bayazit

Angst essen Seele auf  (1974, Rainer Werner Fassbinder)

Boudu sauve des eaux (1932, Jean Renoir)

Hiroshima mon amour (1959, Alain Resnais)

Ikiru (1952, Akira Kurosawa)

Knife in the Water (1962, Roman Polanski)

La grande illusion (1937, Jean Renoir)

La strada (1954, Federico Fellini)

L’eclisse (1962, Michelangelo Antonioni)

Les enfants du paradis (1945, Marcel Carne)

Lola (1981, Rainer Werner Fassbinder)

Peeping Tom (1960, Michael Powell)

The 49th Parallel (1941, Michael Powell & Emeric Pressburger)

Throne of Blood (1957, Akira Kurosawa)

Bağımsız Sinemacı: Abel Ferrara

Amerikan bağımsız sinemasının ilginç isimlerinden biri olan Abel Ferrara ülkemizde fazla tanınan bir yönetmen değil. -Bildiğimiz kadarıyla sadece tek bir filminin DVD’si piyasaya sürüldü- Değişik türlerde filmler çevirmiş olan Abel Ferrara’nın filmlerinin ortak özelliği hemen hepsinin çok rahatsız edici olması, büyük bir sıkıntı ve kasvet duygusu içermesidir. İtalyan asıllı sinemacı filmlerinde Amerikan toplumunun kaygılarını, endişelerini ve kabuslarını dile getirmiştir. Ve diğer bir büyük sinemacı Martin Scorsese kadar derinlikli olmasa da bazı filmlerinde içinde yaşadığı ülkenin arka sokaklarının, kenar mahallelerinin sefaletini, çürümüşlüğünü, yozlaşmışlığını ve kokuşmuşluğunu bir yumruk gibi yüzümüze çarpan sertlikte ve acımasızlıkla anlatır. Onun filmleri o kadar karamsar ve tedirgin edicidir ki; kimi seyirciler bu filmlere katlanamayabilir ve izleyemeyebilirler. Bu yüzden Abel Ferrara filmleri her seyirciye göre değildir. Bu filmleri izleyebilmeniz için sağlam sinirlere sahip olmanız ve dayanıklı olmanız gerekir.

1979′da ilk filmini çeker. The Driller Killer (Matkap Katili) adlı gore korku filminin başrolünde kendisi oynamaktadır. Son derece vahşi ve kanlı sahneler içeren bu istismar filminin ardından esas ününü ve ilk çıkışını 1981′deki Angel of Vengeance (Ms .45 - İntikam Meleği) adlı filmle yapar. Tecavüze uğrayan genç bir kızın erkeklerden öç almasını içeren bu film de bir korku filmidir. -Bu film bazı meraklıları için kült film statüsüne erişmiştir- Daha sonra birkaç TV filmi ve 80′li yılların ünlü polisiye dizisi Miami Vice’ın birkaç bölümünü yönetir. Bunların ardından başrolünde Peter Weller’in olduğu (Robocop’daki robot polisi oynayan aktör) Cat Chaser (1989) isimli bir kara film çeker (Ne yazık ki bu film hakkında bilgim yok). Başrollerinde Christopher Walken ve Wesley Snipes’ın oynadığı King of New York’un (1990, New York Kralı) ardından başrolünde Harvey Keitel’in oynadığı Bad Lieutenant’ı (1992, Haşin Polis) yönetir. Bu film Ferrara’nın en iyi filmidir ve çoğu kişi tarafından en önemli filmi olarak kabul edilir. Ancak bu film son derece itici ve sert sahneler içerir; o yüzden pek çok yerde -ülkemiz dahil- sansüre takılır (Show TV on sene kadar önce bu filmi kuşa çevirerek bir kaç kez yayınlamıştı.).

1993 yılında, başrollerini Harvey Keitel ve Madonna’nın paylaştığı Dangerous Game’i (Tehlikeli Oyun) çeker Ferrara ama film fazla ses getirmez. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Body Snatchers (Vücut Parçalayıcılar) adlı filmi yönetir. Bu film Don Siegel’in 1950 tarihli ünlü bilim kurgu-korku filmininüçüncü ve çok başarılı bir yeniden çevrimidir. -Bu film kendi türünde zirvededir-

1995 yılında en kasvetli ve rahatsız edici filmi olan The Addiction (Tutku) isimli siyah beyaz, tüyleri diken diken eden vampir filmini çeker.

the addiction

Sonraları bizde en bilinen filmleri olan, başrollerinde yine Christopher Walken ve Isabella Rosselini’nin olduğu The Funeral (1996, Cenaze Töreni) adlı mafya filmi ve uyuşturucu bağımlılığı ve şizofreni hakkındaki, başrollerinde Dennis Hopper, Beatrice Dalle ve ünlü manken Claudia Schiffer’ın  oynadığı Blackout (1997, Karartma) filmleri gelir.

the funeral

1998′de şizoid bilim kurgu filmi New Rose Hotel (başrollerde Willem Dafoe, Asia Argento ve Christopher Walken) ve 2000′lerde ‘R Xmas (2001), başrolünde Juliette Binoche’un oynadığı Mary (2005, Meryem) adlı mistik fantastik film (bu film üç sene önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti) ve son olarak geçen yıl yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Go Go Tales (Striptiz Hikayeleri) -ki bu film kişisel görüşüme göre yönetmenin en başarısız ve niteliksiz filmidir; sıradan bir kara mizahtır- adlı filmleri çeken Abel Ferrara’nın filmografisi her bünyeye göre değil, görüldüğü gibi. Ancak içinde yaşadığımız dünyanın ne denli zalim ve acımasız olduğunu büyük bir sinemasal ustalıkla izlemek, düşünmek ve hayata daha farklı gözlerle -yenilenmiş, farklılaşmış insan olarak- bakmak istiyorsanız ve sinema sizin için sadece bir eğlence aracı değilse ne yapıp edin bu usta sinema adamının filmleriyle tanışın. Dünyaya bakış açınızın değiştiğini göreceksiniz.

(Not: Abel Ferrara filmlerinin çoğunun senaryosunu Nicholas St. John isimli şahıs yazmıştır. Bu şahıs kimi kaynaklara göre Ferrara’nın en yakın arkadaşı, kimi kaynaklara göre ise yönetmenin kendisidir.

Ayrıca bu önemli bağımsız yönetmenin Mary dışındaki filmlerini de yasal olarak DVD raflarında görmeyi diliyoruz.)

Yazan: Ömer Ziya Özkam

John Carpenter Filmleri

Amerikalı yönetmen John Carpenter fantastik sinemanın en önemli isimlerinden biridir. Sinemaya başlamadan evvel rock müzikle ilgilenen ve bir rock müzik şarkıcısı olmak isteyen Carpenter gerçi bu dileğini —bildiğimiz kadarıyla— gerçekleştirememiş ama pek çok filminin müziğini kendisi besteleyerek içindeki müzisyenlik yeteneğini kısmen hayata geçirebilmişdir. Carpenter’ın her filmi aynı düzeyde değildir ama —kendi türünde çok kaliteli ve önemli filmleri de vardır; çok niteliksiz ve değersiz filmleri de— kendi alanında zirvedeki birkaç sinemacıdandır. Carpenter’ın çoğu filminde son derece karanlık, kasvetli ve iç boğucu bir atmosfer egemendir. Hemen tüm filmleri varolan kurulu düzene —özellikle tüketim toplumuna— yönelik bir başkaldırı niteliğindedir. Carpenter kendi ülkesindeki —Amerikada’ki— ve genel olarak tüm dünyadaki, kendisini rahatsız eden, değişmesini istediği yerleşik kalıpları dolaylı da olsa filmlerinde —korku ve bilimkurgu filmlerinde— sergiler. Onun kimi filmleri içinde yaşadığımız dünyanın ne denli korkutucu ve tekinsiz bir yer olduğunu —hatta belki de bir cehennem olduğunu— bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Ve Carpenter’ın filmlerine esas korkutucu nitelik kazandıran da bu durumdur.

Üniversite yıllarında çektiği birkaç kısa filmden sonra 1974 yılında Dark Star (Karanlık Yıldız) isimli ilk uzun filmini çeker. Bu film kişisel görüşüme göre sinema tarihinin en önemli ve karamsar bilimkurgu filmlerinden biridir. —Bizim ülkemizde pek bilinmez bu film— Geçmiş yıllarda okuduğum bir yazı, Samuel Beckett’in dünyaca ünlü Godot’yu Beklerken adlı tiyatro oyunu ile bu film arasında parallelikler kurmuştu.

1976′da çektiği ikinci filmi Assault on Precinct 13 (13. Karakola Saldırı), kimilerine göre Carpenter’ın en iyi filmi sayılır. Carpenter’ın, hayranlığını sıklıkla belirttiği Amerikan western sinemasına —özellikle Howard Hawks’ın westerlerine; Rio Bravo vb.— pek çok göndermeler içeren bu filmden sonra yönetmenin dünyaca tanınmasını sağlayan 1978 yapımı korku filmi Halloween (Cadılar Bayramı) gelir. Bugün korku sinemasının en önemli klasik ve kült filmlerinden biri olarak kabul edilen bu film; tüyler ürperten müziği —Carpenter’ın kendi bestesi—, çok başarılı atmosfer yaratımı, ustalıklı görüntü ve kurgu çalışmasıyla korku sinemasının zirvelerindedir. Halloween’ın büyük başarısının ardından pek çok devam filmi çekilmiş ancak ikinci ve üçüncüsü hariç diğerleri sinemasal açıdan başarılı olamamıştır. —İkincisinin senaryo ortağı ve yapımcısı; üçüncüsünün ise sadece film müziği bestecisi ve yapımcılarından biri olarak Carpenter’ın imzasına rastlarız. Üçüncü bölümden sonra çekilen Halloween’ların yönetmenle hiçbir ilişkisi yoktur—

1979 yapımı The Fog (Sis) yine gerek atmosfer yaratımı ve gerekse de görüntü yönetimi açısından çok önemli bir korku filmidir. —Bu film kişisel görüşüme göre Carpenter’ın en iyi filmidir— The Fog’un birkaç yıl önce bir başka yönetmen (Rupert Wainwright) tarafından bir remake’i (yeniden çevrimi) çekildi (2005).

1981 yapımı Escape from New York (New York’tan Kaçış) John Carpenter’ın ilk yüksek bütçeli filmidir. Geleceğin Amerikasına karamsar bir bakış getiren bu önemli ve artık klasikleşmiş bilimkurgu filmi, yönetmenin yerini artık iyice sağlamlaştırır.

1982 yapımı The Thing (Şey) ise gösterime girdiğinde gerek seyirciler, gerekse eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmasına karşın sonraki yıllarda değeri anlaşılan ve son derece iç karartıcı ve tedirgin edici bir korku filmi klasiğidir. —The Thing aynı zamanda yönetmenin Kıyamet Üçlemesi olarak adlandırılan filmlerinin ilk ayağıdır—

Sonraki iki filmi Christine (1983) ve Big Trouble in Little China (1986, Küçük Çin’de Büyük Bela) yönetmenin filmografisindeki başarısız filmlerdendir.

1984 yapımı Starman (Yıldız Adam) filmi ise kanımca değeri anlaşılamamış naif bir bilimkurgusal aşk filmidir. —Bu film de ülkemizde pek bilinmez—

1987 yapımı Prince of Darkness (Karanlıklar Prensi) yine değeri pek anlaşılamamış, oysaki düşünsel yönden çok gelişmiş —hatta belki de tüm Carpenter filmleri arasında en gelişmişi— ve son derece huzursuz edici, tüyler ürpertici bir korku filmidir. Yine kişisel görüşüme göre bu film ilerici ve sol nitelikler taşıyan bir korku filmidir. —Prince of Darkness, Kıyamet Üçlemesi’nin ikinci ayağıdır—

1988 yapımı They Live (Yaşıyorlar) yine ilerici özellikler taşıyan karamsar ve dar bütçeli bir bilimkurgudur. Sonraki filmi Memoirs of an Invisible Man (1992, Görünmeyen Adamın Maceraları), yönetmenin son anda çevirmek zorunda kaldığı en başarısız ve en az kişisel özellikler taşıyan filmidir.

In the Mouth of Madness (1994, Çılgınlığın Ötesinde) yönetmenin klasik korku yazarı H.P.Lovecraft’dan esinlenerek çektiği ve ne yazık ki yine değeri anlaşılamayan karanlık ve çok başarılı bir korku filmidir (Bu film de Kıyamet Üçlemesi’nin üçüncü ayağıdır).

1995 yılında gösterime giren Village of the Damned (Lanetliler Kasabası), 1960 yapımı eski bir Amerikan korku filminin (yönetmeni Wolf Rilla) çok başarılı bir yeniden çevrimidir. —Bu filmin de değeri pek bilinmemiştir—

1996’da çektiği Escape from L.A (Los Angeles’tan Kaçış) pek önemli olmasa da belirli açılardan ilginç ve nitelikli bir bilimkurgu—macera filmidir.

Carpenter’ın son filmleri Vampires (1998, Vampirler) ve Ghosts of Mars (2001, Mars’taki Hayaletler) ise son derece kalitesiz ve sıradan piyasa filmleridir. —Carpenter son zamanlarda büyük bir düşüş yaşamış ve son derece sığ ve basit filmler çekmiştir. —Umarız büyük usta eski şatafatlı günlerine dönüş yapabilir—

Görüldüğü gibi John Carpenter filmografisi inişli çıkışlı bir süreç izlemiştir. Her filmi değil ama kimi filmleri son derece kayda değer ve kaliteli. Filmlerinin pek çoğunun DVD’si ülkemizde de yasal olarak piyasaya sürülmüş bu fantastik sinema ustasının önemli filmlerini ne yapıp edin izleyin. Fantastik sinemaya yepyeni bir soluk getirmiş usta bir sinemacıyla tanışacaksınız…

Yazan: Ömer Ziya Özkam

The Silence (1963, Ingmar Bergman)

3 Ocak 2009 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Geçen yıl hayata gözlerini yuman İsveçli dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman, yedinci sanatın en büyük ustalarından biridir. Bergman hemen tüm filmlerinde iletişimsizlik, yalnızlık, mutsuzluk temaları çevresinde manevi bir anlam ve ruhsal boşlukların çözümü için bir çıkış arayan, hayata salt maddi değil, aynı zamanda bir moral değer de katmaya çalışan nevrotik bireylerin hikayelerini anlatmıştır.

Bergman yalnız bir büyük sinemacı değil, aynı zamanda bir büyük filozof ve entelektüeldir. Bergman’ın önemli bir filmini izledikten sonra yaşama bambaşka gözlerle baktığınızı görecek, hayatı değerlendirme ve anlandırma kalıplarınız değişecek, o güne kadar yaşadıklarınızı yeniden değerlendirecek ve hatta belki de moral açıdan bambaşka bir insan olacaksınız. Kişisel görüşüme göre sinemanın en büyük ve önemli on yönetmeninden biridir Bergman.

1963 yapımı siyah beyaz bir film olan The Silence (Tystnaden – Sessizlik), Bergman’ın oda üçlemesi olarak bilinen –Sırasıyla; Sasom i en spegel (1961, Through a Glass Darkly; Aynanın İçinden), Nattvardsgästerna (1962, Winter Light; Komünyon Ziyaretçileri / İbadet Edenler) ve The Silence (1963, Sessizlik)– filmlerinin ikinci ayağı. Filmin görüntü yönetmeni Bergman’ın hemen hemen tüm filmlerinde çalışmış olan ve birkaç yıl evvel aramızdan ayrılan Sven Nvkvist. Başrol oyuncusu ise Bergman’ın yine pek çok filminde çalıştığı –ve yine artık aramızda olmayan– dört önemli kadın oyuncudan biri olan Ingrid Thulin –Diğer üçü Liv Ullmann, Bibi Andersson ve Harriet Andersson’dur.– Sessizlik bence sinema tarihinde insanlararası iletişimsizlik üzerine çekilmiş en nitelikli ve değerli filmlerinden biri. Bergman okuduğum bir söyleşide bu filmin en kişisel filmi olduğunu ve bütünüyle kendi özel yaşantısını yansıttığını belirtmiş. Çok uzak ve az gelişmiş bir ülkede biri çok hasta iki kızkardeşin ve kardeşlerden birinin küçük oğlu çevresinde dönen bu kasvetli ve iç karartıcı öykü hem bu çok gelişmiş, endüstri toplumu düzeyine çoktan ulaşmış, refah toplumunun tüm nimetlerinden alabildiğinde yararlanmış bir Kuzey Avrupa ülkesinin –İsveç’in– insanlarının çok büyük bir sorunu olan manevi boşluk ve bireylerarası iletişimsizliğin sadece bu coğrafyaya, bu ülkeye özgü olmadığını, hemen hemen tüm toplumlara özgü olduğunu gözler önüne seriyor ve iletişimsizliğin neden ve sonuçlarınının yanlız bireysel değil, toplumsal olduğunu da gözler önüne seriyor. Bir umutsuzluk ve yanlızlık çığlığını yüzünüze tokat gibi vuruyor bu film. Ve çözümün maddi değerlerde değil, içsel dünyamızda, ruhsal alanda olduğunu söylüyor. Biraz mistik bir bakış açısıyla Tanrı’ya yönelmemiz gerektiğini işaret ediyor.

Ingmar Bergman’ın hemen her filmi gibi Sessizlik de büyük bir kasvet ve kötümserlik içeriyor. Bu kötümserlik duygusu kimi izleyiciyi çok rahatsız edebilir ama unutmayalım hem filmin finalinde –burada belirtmek istemiyorum– küçük de olsa bir umut ışığı doğuyor; hem de korkarım içinde yaşadığımız dünyada –hele de bu çağda– insanlararası iletişimsizlik filmde anlatılan tablodan pek farklı değil. Bize coğrafi olarak da hayat tarzı olarak da bu kadar uzak bir ülkede çekilmesine karşın filmin hemen herkese hitap edebilmesi, özel olarak Bergman sinemasının, genel olarak da sanatın ve sinemanın büyük bir gücü.

Not: Filmin DVD’si ülkemizde yasal olarak piyasaya henüz sürülmedi. Aralarında Ingmar Bergman’ın bazı filmlerinin de bulunduğu pek çok seçkin ve kaliteli filmi piyasaya çıkaran Saga Collection’dan bu filmin DVD’sini de çıkarmasını bekliyoruz.

Yazan: Ömer Ziya Özkam

1970′li Yılların Çok Az Bilinen Korku Filmlerinden Bazıları

17 Aralık 2008 Yazan:  
Kategori: Kült Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

70′li ve 80′li yıllar korku sinemasının altın çağı olarak kabul edilir. Gerçekten de sinema tarihinin en nitelikli ve kaliteli korku filmleri bu yıllarda çevrilmiştir. Bu filmlerden bazıları çok ses getirmiş, ve hemen her sinemaseverin bildiği klasik filmlere dönüşmüşlerdir:

The Shining (Stanley Kubrick)
Halloween, The Fog, The Thing (John Carpenter)
Suspiria (Dario Argento)
The Texas Chainsaw Massacre (Tobe Hooper)
Carrie (Brian de Palma)
The Exorcist (William Friedkin)
Alien (Ridley Scott)
Poltergeist (Tobe Hooper)
The Omen (Richard Donner)

Evet, bunlar akla ilk gelen filmlerdendir. Ancak benim bu yazıda kısaca bahsetmek istediğim, yine bu dönemde çekilmiş ancak hemen hemen hiç bilinmemesine karşın son derece ilgi çekici, önemli ve düzeyli birkaç korku filmi.

1- The Sentinel – Michael Winner (1977, Gözcü)

İngiliz yönetmen Michael Winner ilerleyen yaşı nedeniyle uzun bir süredir film çekmiyor. Winner’ın en bilinen filmleri başrolünde Charles Bronson’ın oynadığı Death Wish serisi. Michael Winner genellikle aksiyon ve serüven filmlerinde çalışmış ve filmlerinin büyük çoğunluğu ticari yanı ağır basmış bir sinemacı. Oyalama sinemasının düzeyli örnekleriyle tanınıyor geniş kitlelerce. Ancak Winner’ın 1976′da çektiği ve ne yazık ki çok az bilinen ve kendi türünde çok önemli bir korku filmi var: The Sentinel (Gözcü). Bu film ilk bakışta oyuncu kadrosuyla dikkati çekiyor: Chris Sarandon ve Burgess Meredith’in yanında Ava Gardner, Christopher Walken ve Jeff Goldblum, Beverly D’Angelo gibi isimler kısa rolleriyle de olsa bu filmde göz dolduruyorlar. Filmin konusundan bahsetmek istemiyorum ancak çok özgün ve sıradışı bir hikayesi var filmin. Winner’ın bildiğim kadarıyla korku türündeki tek filmi bu ancak Gözcü, atmosfer yaratımı ve tedirginlik uyandırma konusunda o kadar başarılı ki fantastik sinema alanında bir mücevher gibi parlıyor. Bu filmde kullanılan bazı sahneler aradan otuz iki yıl geçmesine karşın hemen hemen hiçbir korku filminde görülmeyecek kadar sarsıcı ve vurucu. Bu tarz filmleri seviyorsanız kaçırmamanız gereken ve ne yapıp edip dvd’sini bir yerlerden bulmanız gereken bir başyapıt.

2- The Legacy – Richard Marquand (1978, Miras)

Uzun bir süre önce aramızdan ayrılan Fransız yönetmen Richard Marquand herhalde en çok Star Wars dizisinin üçüncü bölümü Return of the Jedi (Jedi’nin Dönüşü) ile sinemaseverlerin hafızalarında yer etmiştir. Marquand çeşitli türlerde çalışmış bir sinemacıydı. Yönetmenin 1979 yapımı The Legacy (Miras) isimli korku filmiyse geniş kitlelere hiç ulaşamamasına karşın önemli bir korku filmi. Başrollerini günümüzde de film çevirmeyi sürdüren Sam Elliott ve Katharine Ross’un (En son Michael D. Sellers’ın Eye of Dolphin’inde karşımıza çıktı.) paylaştığı Miras, korku filmi antolojilerine geçecek bazı bölümler içeriyor. Filmin konusundan yine bahsetmiyorum ama son derece ilginç olduğuna emin olabilirsiniz. Çok kanlı ve vahşi bölümleri olmasına karşın günümüzün kanın oluk gibi aktığı istismar edici korku filmlerinin yanında çok masum bir film bu. Oyuncuların düzeyi, mekan kullanımı, müzik ve görüntü gibi öğelerin yerli yerinde işlendiği gömülü bir hazine bu film. Her ne kadar bazı sahneler biraz absürdse de sinemaseverlerin mutlaka seyretmesi gereken bir kült film.

3- The Medusa Touch – Jack Gold (1978, Medusa’nın Teması)

1978 yılından kalma yine bu çok az bilinen fantastik film ilk bakışta vurucu oyuncu kadrosu ile dikkati çekiyor: Richard Burton, Lino Ventura ve Lee Remick gibi her üçü de artık aramızda olmayan karakter oyuncuları filme daha en baştan bir çekicilik kazandırıyor. Ülkemizde yıllar evvel Medusa ismiyle gösterilen bu film yer yer polisiye, yer yer de bilimkurgu öğeleri içeren bir gerilim filmi. Her ne kadar çok özgün bir öyküsü olmasa da film sizi oldukça heyecanlandırıyor ve sürükleyici temposu sayesinde kendisini ilgiyle seyrettiriyor. Gerçi senaryosunda bazı boşluklar var ama anlatım dili ve konunun işleniş tarzı seyirciyi etkiliyor. Özellikle finaldeki dev katedralin yıkımını gösteren sahneler gerilimi doruğa çıkarıyor. Filmin hikayesinden bahsetmiyorum, ama hayli merak uyandırıcı olduğuna emin olabilirsiniz. Özellikle müzik kullanımı ve Fransız oyuncu Lino Ventura ile Lee Remick arasında geçen bölümler hayli usta işi -müziğe özellikle dikkat-. Adı sanı pek duyulmamış bir İngiliz yönetmen olan Jack Gold’un imzasını taşıyan The Medusa Touch keyifli bir fantastik sinema örneği.

4- The Stepford Wives – Bryan Forbes (1975, Stepford Kadınları)

Roman Polanski’nin ünlü Rosemary’s Baby (Rosemary’nin Bebeği) filminin romanını da kaleme alan Ira Levin’in kitabından uyarlanan bu usta işi korku filminin başrolünde Katharine Ross var. Bu filmin birkaç sene önce başrolünde Nicole Kidman’ın yer aldığı Frank Oz imzalı sıradan ve kalitesiz bir komedi versiyonu da çekilmişti. Stepford Kadınları tıpkı Rosemary’nin bebeğinde olduğu gibi gerilim yaratmak için dış öğelerden yararlanmayan, tamamen öykünün kendi içsel gelişimini öne çıkaran ve bu sayede günümüzün bol efektli ve tiksindirici kan banyosu korku filmlerinin aksine atmosfer oluşturmak için tamamen psikolojik öğelerden yararlanan ve bu sayede efektli korku filmlerinden çok daha fazla korkutan bir film. Özellikle filmin son yirmi-yirmi beş dakikasını oluşturan final bölümü kesinlikle korku filmi antolojilerine girmeye hak kazanıyor. Usul usul gelişen film finalde tüyler ürperten ve dehşete düşüren bir filme dönüşüyor -filmin finali gerçekten çok korkutucu-. Bundan otuz üç sene evvel çekilmiş bu korku klasiği izleyiciyi korkutmak ve germek için illa da kan banyosu, sadizm ve vahşete ihtiyaç olmadığını, içsel bir anlatımla, seyredenlerin çok daha vurucu ve sarsıcı biçimde korkutulabileceği konusunda da bir sinema dersi veriyor.

5- The Haunting of Julia / Full Circle – Richard Loncraine (1977, Julia’nın Avı)

Bazı kitapları dilimize de çevrilmiş olan korku romanları yazarı Peter Straub’un romanından uyarlanan bu önemli korku filminin başrolünde usta oyuncu Mia Farrow var. The Haunting of Julia ticari sinemalarda gösterilmemiş, yanlızca kısa bir süre betamax videokasetlerin olduğu dönemde ortalarda gözükmüştü. Richard Loncraine adlı adı fazla duyulmamış bir yönetmenin imzasını taşıyan bu ürpertici film, Mia Farrow’un usta işi oyunu yanında, son derece özenli oluşturulmuş atmosferi, çok kaliteli görüntü ve müzik çalışması ve yine dış öğelerden çok öykünün içsel gelişiminden sağlanan gerilim duygusu ile türünde bir başyapıt niteliği kazanıyor. Filmin finali son derece kasvetli ve iç karartıcı, adeta bir trajedi duygusu uyandırıyor izleyicinin içinde.

Bahsedilen son iki filmden de anlaşılabilir ki kaliteli bir korku filmi çekmek için mutlaka özel efektlere ve şiddet göstermeye ihtiyaç yok. Ruhbilimsel öğeler ve derinliğine işlenmiş kişiliklerle korku duygusunu çok daha yüklü biçimde hissedebiliyor seyirci.

Yazan: Ömer Ziya Özkam