İzmarit Avcısı

Şubat 22, 2009 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

Siz hiç izmarit toplayan birini gördünüz mü? Eğer görmediyseniz, sırf bakmadığınız için yaşamınızda neler kaçırdığınızı sorun kendinize; ya da bakmış da görememiş miydiniz…?

Akla ilk gelen soru: Bir insan neden izmarit toplasın ki? Sigara alacak parası olmayabilir. Ama parası olmayan birçok kişi, bir yolunu bulup sigaraya ulaşabiliyor. Ya arkadaşlarından otlanıyor, ya çalışıyor ya da dileniyor. İzmarit toplayıp içen biri, demek oluyor ki ne isteyebiliyor, ne çalabiliyor ne de dilenebiliyor. Utangaç, içine kapanık, gururlu kişilerden çıkıyor demek ki izmaritçiler.

İzmaritçileri, izmarit bakımından zengin yerlerde, sabırla bekler ve dikkatli bakarsanız görebilirsiniz. Onun için en makbul izmarit az içilmiş ve atılmış, hâlâ yanmakta olan izmarittir. Üzerine basılmış ve sönük bir izmarit, hem tat bakımından hem de üzerine basıldığından, oluşan yırtıklardan dolayı hava kaçırması açısından kötüdür. Yırtıklar fazla büyük değilse, parmakla üzerine basılıp kapatılmak suretiyle içilebilir; ama bu da içme zevkini bozan şeydir.

İzmaritçi, avını gözleyen bir avcı gibi her zaman tetiktedir. İzmaritçe zengin mekanların birinde, sigara içenleri çaktırmadan izler. Sigara yere atıldığı anda gözleri sigaraya kilitlenir ve av başlamıştır. Etrafı süzerek yavaş yavaş yaklaşmaya başlar avına. Bu noktada en önemli husus kimseye görünmemektir. İzmariti yerden alırken fark edildiğini anlarsa bu yıkılışı olur çünkü.

Tam izmaritin yanına geldiğinde, direkt yere eğilip almaz onu. İzmaritçilerin en sık kullandığı numarayı yapar genellikle. Yavaşça yere diz çöküp; sanki ayakkabının çözülen bağını bağlıyormuş gibi yaparak izmariti bir sihirbaz hüneriyle avcunun içine veya çorabının lastiğine kıstırır.

Ayağa kalkıp avladığı izmariti derin derin ciğerlerine çekeceği gizli inine doğru seyirtir. İlerlerken son bir kez daha etrafı süzmekten de geri kalmaz. Beyaz kağıdına basıldığı, ayakkabının taban deseni çıkmış izmariti içerken ağlayıverir bazı izmaritçiler. Öyle yoğundur ki çaresizliği o anda kimse adlandıramaz bunu..

Bazı izmaritçiler de filtresi kıpkırmızı ruj lekesi olmuş izmariti dudaklarına götürdüklerinde, o izmariti atan kadının dudaklarını öpüyorken hayal eder kendini. Hiç doyurulmayacağı bilinen ama hep hissedilen mahvedici bir açlık…

Yağmurlu günlerde görünmezler ortalıklarda. Yağmur bir felakettir onlar için. Tüm izmaritler ıslanmıştır çünkü. Damarlarında dayanılmaz bir nikotin açlığı, acıyla kıvranıp yağmurun bir an önce dinmesini umarlar. Bazıları dayanamaz nikotinsizliğe. Islak izmaritleri çeşitli yollar kullanarak kurutup içmeye çalışırlar. Bazıları da görünme riski çok yüksek olsa da kapalı alışveriş merkezleri ve benzeri yerlerdeki kültablalarından beslenir.

Biliyorum, bazılarınız sıkıldınız bu yazıdan; ama bazılarınız da anladınız. Bazen, bir sigaranızı feda edip atar mısınız yere? Belki de sizi gözetleyen bir izmaritçi çok sevinecek buna…

Sırf bakmadığımız için neleri kaçırıyoruz ya da bakmış ama görememiş miydik…? DÜŞÜNELİM…

Yazan:

İzdiham’ın 4. Sayısı Çıktı!

Şubat 21, 2009 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

İlk sayısından itibaren sıradışı bakışıyla edebiyatseverlerin beğenisini kazanan - dergisi İzdiham, dördüncü sayısında dosya konusu olarak farklı inançlarda “çile” kavramını inceliyor.

Dergiyi bulacağınız adresler şurada. Ayrıca www.kitabus.com adlı kitap satış sitesinden sipariş verebilirsiniz…

………………….

Ahmet Can, kaybetmenin çeşitlerini anlatıyor ve giriş yazısıyla “kaybın” kazancını kutsuyor.

Dilek Akıcı’nın giriş yaptığı “çile”, Özer Turan’ın, İslam tasavvufunda “kapı”yı gönlündeki aşkla zorlayanların başındaki Bişr-i Hafi yazısıyla devam ediyor. Selin Yankı, “Allah’ın vaat ettiği ülke için lekesizliği seçenlerden “Hristiyan keşişlerin ruhsal yolculuğuna kalem değdirirken; Ayşe Büşra Erkeç, bizi İslam tasavvufunda tekâmülüyle örnek, Divan-ı Hikmet piri Ahmet Yesevi’nin iklimine götürüyor.

Mevlana’nın “Aşkın yedi şehrini gezdi de biz ancak bir sokağın dönemecindeyiz.” dediği Feridüddin-i Attar’ı Bilal Can’ın satırlarında okurken, evrensel dil müziğe geçiyoruz ve Gül Çiğdem’in kaleminden Qawwali’nin deli dervişi Nusret Fatih Ali Khan’ın arayışını takip ediyoruz. Dünyanın en eski ruhsal öğretilerinden, sembollerin yorumları, nefis terbiyesiyle insanın Tanrı ile olan bağını kurmaya çalışan Kabala ve Yahudi Mistisizmine, Zeliha Yurdaer’in yazısında değiniliyor.

İzdiham, dünya sinemasının unutulmazlarını sinefil78’in “Sarhoş Atlar Zamanı” eleştirisiyle irdelemeye devam ediyor.

İzdiham, tasavvuftan sinemaya, müzikten kitaplara, özgün bakış açısının yanında bu sayısında farklı bir söyleşiyle de dikkat çekiyor. Tarık Tufan, söyleşide, Meksika Sınırı’ndan yapımcılığına, medyadan edebiyata birçok konuya samimiyetle cevap veriyor.

Dünya edebiyatından hiçbir yerde rastlamayacağımız Stefan Zweig, Anton Çehov’un İntiharı yazısı ve Tatar Çölü kitap tanıtımını ise keyifle okuyoruz.

Ve şiir…

Melek Avcı “uzak kuşlara” seslendi.

Halil İbrahim Polat Aşkın İzdihamını dillendirdi. Mustafa Yeşilkaya “Sahne Yine”, Nihan Z. “ Devam Etmeyen Biri” dedi.

Emel İrtem ise “seni seviyem dedi bir duvar yazısından ilhamla. Bunu kendisi demedi. Billah duvar dedi.

Bülent Parlak kaybetmenin ağıdını yakan büyüyememiş bir çocuğun sesiyle “ben aslında büyürdüm düşseydi bunca insandan payıma” dediği şiirinde içimizdeki çocuğun yüreğine dokundu.

Hâsıl-ı kelam “çocukluğunun vebasından kurtulamamış” İzdiham, dördüncü sayısıyla, her şeye rağmen “kaybetmek güzeldir” diyor.

HAŞİYE: Kazanan, kaybeden, büyüyen, büyümeyen, kalmak isteyen herkes okuyabilir.

izdiham.com

Haber

SanatLog.com

SanatLog-Ozan Tunca Röportajı

Viyolonsel Dörtlüsü’nün başarılı virtüözlerinden Doç. Dr. ile meslek yaşamı ve projeleri üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz…

SanatLog: Efendim, öncelikle bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sanatlog okuyucuları için kendinizden bahseder misiniz?

Ozan Tunca: Ben teşekkür ederim, benim için bir zevk. H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan lisans diplomamı aldıktan sonra sırası ile Louisiana ve Florida Eyalet Üniversitelerinde Yüksek Lisans ve Doktora yaptım ve 2006 yılında da Türkiye’de Doçent unvanı aldım. Kanada’da bir Oda Müziği yarışmasında kuvartetim Alla Turca ile birincilik ödülüm var. Türkiye’de ve ABD’de bazı orkestralar eşliğinde solo konserler verdim. Halen İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Adana’da sıklıkla konserlerim oluyor. Ayrıca Çellistanbul Viyolonsel Kuavarteti’nin de bir üyesi olarak çokça konser veriyorum. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesiyim.

SanatLog: ’nün kuruluş amacı nedir?

Ozan Tunca: Dörtlü benim katılımımdan önce kuruldu. Ben ABD’den döndükten sonra beni davet ettiler aralarına. Açıkçası ilk günden beri çok büyük bir zevk duyarak çalışıyoruz. Amacımız büyük bir mutlulukla yaptığımız müziği çok insanla paylaşmak.

SanatLog: İçlerinde Uluslararası İstanbul Festivali, Uluslararası Eskişehir Festivali ve Uluslararası Kuzey Kıbrıs Festivali’nin de bulunduğu vermiş olduğunuz muhtelif konserlerde klasik müzikle ilgili olumlu-olumsuz nasıl tepkilerle karşılaştınız?

Ozan Tunca: Çellistanbul gerek üyelerinin yeteneği gerekse özenle seçtiği parçalar sayesinde klasik müzik dünyasında kısa sürede çok sevildi ve beğenildi. Son zamanlarda konserlerimizde tek koltuk boş kalmıyor. Grubumuzun konserleri ile ilgilenen sevenlerimizden sıklıkla internet ortamında ve sözlü olarak çok iyi tepkiler aldığımızı söyleyebilirim.

SanatLog: Plays Metallica By Four Cellos adlı 1996 yapımı debut albümleri ile Metallica’yı kendilerine has tarzlarıyla yorumlayarak ün yapan Apocalyptica gibi sizler de bir cover albüm yapmayı düşündünüz mü hiç?

Ozan Tunca: Düşünüyoruz. Açıkçası bir sponsor arayışı içindeyiz. Bizim repertuvarımız geniş bir yelpazeyi kapsıyor ancak hafif klasikler, tangolar üzerine biraz yoğunlaşmış olduğumuzu söyleyebilirim.

SanatLog: Türkiyede klasik müzik yeterince sindirilip dinleniyor mu? Bu alanda Türkiye’de yapılan çalışma ve etkinlikler ne derece yeterli; özellikle bu konserler taşraya, Anadolu’ya yeterince ulaşıyor mu?

Ozan Tunca: Cumhuriyet tarihinde özellikle orkestraların ve büyük müzisyenlerimizin çabaları ile konserler Anadolu’da pek çok şehre gitti. Konserleri daha iyi özümsemek ve ondan kültürel olarak beslenebilmek için sadece konsere gitmek yeterli olamayabiliyor. Belli bir alt yapı oluşması gerekiyor diye düşünüyorum. Çok uzun olmasa da klasik müzikle ilgili kısa bir bilgilenme süreci pek çok insanın konserlerden aldığı keyfi arttırabilir. Bu yolla onlara ulaştırdığımız konserlerden daha iyi verim alabilir ve bu hazineyi kalıcı biçimde hayatlarına geçirebilirler.

SanatLog: Klasik müzik tüketicilerinin sınıf farklılıklarına göre ayrıştığı doğru mudur? Üst kesim daha mı çok talep ediyor bu müziği sizce?

Ozan Tunca: Dün bir taksiye bindim, TRT’de kitabımı tanıtıcı bir programa gidiyordum. Taksi şoförüne klasik müzik hakkında ne düşündüğünü sordum. Bu müziği dinleyince çok huzurlu hissettiğini, sürekli bunu çalan bir radyo kanalı olup olmadığını sordu. “Ben ilkokul mezunuyum ama hep tartışma programları dinlerim, her gün dünyada ne oluyor takip ederim.” dedi. Diğer meslektaşlarının neden sıklıkla Arabesk dinlediklerini sorduğumda bunun bir “kültür” meselesi olduğunu söyledi. Benim tanıdığım pek çok yüksek eğitim almış kişiden daha ilgili ve duyarlı geldi bu yaklaşım. Yani kendisi ilkokul mezunu ama dünyadaki gelişmeleri takip ediyor, diğer insanların, çoğunlukla da tartışma programlarındaki bilirkişilerin düşüncelerini merak ediyor ve huzur bulabilmek için klasik müziği sürekli dinleyebileceği bir kanal arıyor kendine. Ben doğru biçimde tanıştırılabilirlerse, ihtiyaç duyduklarında bu müziğe kolaylıkla ulaşabildiklerinde ve bizlerden de güler yüz ve misafirperverlik gördüklerinde her kesimin bu müziği paylaşmak isteyeceğini düşünüyorum.

SanatLog: “Evde-Okulda-Arabada-Her Yerde ” adlı kitabınızdan bahsetmek istiyorum. Yaklaşık 1 ay önce yayımlanan kitabınız beklediğiniz ilgiyi gördü mü?

Ozan Tunca: Kitap çok büyük bir ilgi gördü. Neredeyse her gün bir telefon geliyor basından ve müzik dünyasında da duymayan kalmadı diyebilirim. Şu ana kadar hep çok iyi eleştiriler geliyor. Kitabın içeriğinin çok kolay anlaşılır olması, akılda kalıcı olması ve insanları zahmetten kurtarmak için benim CD’ye okumuş olmam çok iyi oldu.

Kitabın içeriği şöyle:

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim, Ne Dinleyelim, Ne Okuyalım, Konser Merkezleri.

SanatLog: Son olarak da “” adlı projenizden bahsetmek istiyorum. “Klasik Müzikle Tanıştır” adlı projenizi Sanatlog okurları için biraz açabilir misiniz?

Ozan Tunca: Bu konudaki eski tanıtım argümanlarını aynen aktarayım:

Klasik Müzikle Tanıştır!
Kitap Bağışlayın!

Her satın alınan kitapla beraber, aynı zamanda sesli kitap olan CD’sinden bir kopya Boyut Yayın Grubu tarafından Altı Nokta Körler Derneği’ne armağan edilecektir.

Konferans Vermek İçin Gönüllü Olun!

Doç. Dr. Ozan Tunca’nın hazırladığı “60 Dakikada Klasik Müzik” adlı konferansı sunmak için gönüllü olabilirisiniz.

Kitap Bağışla!
Bu Kitabın Amacı Nedir ve Hedef Kitlesi Kimdir?

Akıcı kısa cümleler ile teknik terimlerden uzak anlaşılması kolay bir dil ile yazılmış olan bu CD/Kitap okuyanlara klasik müzik dinlemek konusunda bilgi vermek, bu müzikten daha fazla zevk almalarını, daha iyi anlamalarını sağlamak için oluşturulmuştur.

Kitabın İçeriği Nedir?

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim, Ne Dinleyelim, Ne Okuyalım, Konser Merkezleri.

Kitabın İşleyişi

Kitabın okunması ve müzikal örneklerin CD’den dinlenmesi yaklaşık 60 dakika sürüyor. Kitabı okumak yerine yazarın sesinden dinlemek isterseniz kitabın eki olarak gelen CD’yi CD çalıcınıza takıp yine yaklaşık 60 dakika içerisinde dinleyebilirsiniz.

Kitabı Nasıl Bağışlayabilirisiniz?

Kitabı satın aldığınız anda Boyut Yayın Grubu’na telefon ederek sesli kitap olan CD’sinden bir kopyanın adınıza Altı Nokta Körler Derneği’ne armağan edilmesini isteyebilirsiniz. Bunun için ayrıca bir ücret ödemeyeceksiniz. Kitabı satın almak için. 0 212 444 53 53
http://www.boyut.com.tr/

Konferans Vermek İçin Gönüllü Olun!
Bu Konferansın Amacı Ne ve Hedef Kitlesi Kim?

Farklı alanlardaki İlköğretim, Lise ve Üniversite öğrencilerine klasik müzik dinlemek konusunda bilgi vermek, onların bu müzikten daha fazla zevk almalarını, daha iyi anlamalarını sağlamak için oluşturulmuştur.

Konferansın İçeriği Nedir?

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim.

Konferansın İşleyişi Nedir?

Yazılı metni yüksek sesle okurken metin üzerindeki direktiflere uyarak sunum ile fotoğraf göstermek ve CD çalardan örnekler dinletmek üzerine kurulu bir işleyişi vardır.Kimler Konferansı Sunabilir?

Orkestra Sanatçıları, Konservatuvar Öğretim Elemanları, Müzik Öğretmenleri, profesyonel müzik eğitimi ile uğraşan herkes aday olabilir. Konferansı sunmak için Doç. Dr. Ozan Tunca ile e-mail yoluyla yazışarak öngörüşme yapabilirsiniz. İleride Avrupa Birliği ya da bir vakıf yoluyla konferans sunumlarının ödemeye bağlanması da umulmaktadır. O zaman tecrübe kazanmış gönüllüler tercih edileceklerdir.

Konferansı Sunmak İçin Nelere İhtiyacım Var?

Konferans/dinletinin gerçekleşmesi için bir dizüstü bilgisayar (sadece bunu sizin sağlamanız gerekiyor), bilgisayar projektörü (sunumlarda kullanılanlardan -çoğu salonda bulunuyor) iki nota sehpası ya da kürsü, ses düzeni ya da hoparlörlü bir CD çalar. Konferans metni, sunum ve CD bizim tarafımızdan gönderilecektir.

Konferanslar Nerelerde Olacak?

Eğer bir Müzik Öğretmeni iseniz kendi okulunuzdan başlayarak diğer okullara da konuk olarak gitmek yoluyla konferansları gerçekleştirebilirsiniz. Konservatuvarda öğretim elemanı iseniz yine kendi konservatuvarınız ve bağlı bulunduğunuz üniversitenin diğer birimlerinden başlayarak diğer konservatuvarlara konuk olarak gitmek yoluyla konferansı gerçekleştirebilirisiniz. Eğer bağımsız bir müzisyen ya da emekli bir müzik eğitimcisiyseniz sizlere şehrinizde kontağa geçebileceğiniz Halk Eğitim Merkezleri, Vakıflar veya Belediyelere ait organizasyonlar hakkında bilgi verebiliriz.

Soruları: Melike Karagül & sinefil78 (Hakan Bilge)

Röportajı Gerçekleştiren: Melike Karagül

Samurai Rebellion (1967; Masaki Kobayashi)

Şubat 17, 2009 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Samurai Rebellion / Jôi-uchi: Hairyô tsuma shimatsu ( İsyanı)

Samuraylar, uzak doğu kültürünün özellikle Japonya dendiği zaman akla gelen en önemli dövüş sanatlarını icra eden kişiler olarak bilinirler. Kimi zaman kendilerini bir derebeye teslim ederken, kimileri kılıçlarını başka efendilere kiralayan onurlu savaşçı topluluklarıdır. Kendi aralarında yazılı olmayan kurallarla birbirine bağlanmış, katı bir yaşam tarzına sahip, ruh ve bedenlerini uzak doğu felsefesiyle harmanlayıp disiplinel bir hayatı benimsemiş kılıç ustalarıdır kısaca.

tarihinin anti-süper kahraman toplulukları arasında kimi zaman yer edinmeye çalışmış, izleyicinin kendisini özdeşleştirme olanağını cömertçe karşılayan bir tür olarak karşımıza çıkar “samuray sineması”… Her ne kadar diğer türlere uzak duruyor gibi görünse de akrabalık bağları Amerikan ve İtalyan westernlerine dayanmaktadır. Andre Bazin’in Amerikan westernlerindeki anti-kahramanları, kovboyları, Fransız şovalyelerine benzetmesi, bu türlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunun altını çizmesi, dolaylı olarak samuray sineması’nında bu türlerle olan ilişkisini yeterince açıklamaktadır.

Sinema tarihinde detaylı olarak incelediğimizde ise, samuray kültürünün biçimsel olarak westernlere, kültürel olarak ise Ortaçağ’daki şovalye kültürüne daha yakın olduğunu görürüz. Yine bunun temelinde yaşam tarzı, gelenekler, yaşama alanları, Ortaçağ Japonya’sındaki emperyalist düzen ile Ortaçağ Avrupa’sındaki (feodalizm) sisteminin birbirine yakın olması, kimi zaman yaşanan siyasi boşluklardan yararlanan şovalye ile samurayların bu konuda şiddeti bir yaşam tarzı olarak benimsemeleri yatıyor. Aralarındaki bazı nüansları da ortaya koymak gerekirse şovalyelerin, siyasi iktidarı ele geçirip kendilerini derebey olarak ilan etmeleri, şatolarda yaşamaya başlayıp çevredeki halkları sömürmeye çalışmaları, buna karşın Samurayların kesinlikle bu konuda bir rekabete girmekten çok sadece kendi onurları ve varolan siyasi rejimi korumaya çalışmaları gösterilebilir.

Samuray kültürü başlı başına bir tez konusu. Bu nedenle bu konuyu başka platformlarda ayrıntılı olarak inceleme fırstatına nail oldukça bu konudaki fikirleri derinleştirebileceğiz.

Filmimizin yönetmeni , kendi ülkesinde bile az bilinen bir yönetmen olmasına rağmen, dünya sinemasına olan katkıları küçümsenmeyecek ölçüde değerlidir. Bir Yasujiro Ozu ya da kadar derin ve yalın dramalar yapmamıştır ya da Akira Kurosawa’nın samuray filmleri kadar epik, Shakespeare eserlerinden uyarlamalı samuray filmleri kadar sofistike değildir; ancak onun kullandığı sinema dili ve kamerası alışılmışın dışında stilize ve bir o kadar berraktır. Kamera kaydırmaları takdire şayan ölçüde gelişkin, seçtiği temalar ise birçok türün birleşiminden meydana gelmiştir. (1954, Hayalet Öyküsü) filmi ise buna verilecek en önemli örneklerden biridir. Samuray kültürünü, geleneksel Japon korku hikâyeleri ile bir araya getirip harmanlamıştır bu yapıtında. Ve bu açıdan türe birçok alt tür ve kimlik kazandırmıştır.

Samurai Rebellion filmi tipik Kobayashi filmografisinden payına düşeni fazlasıyla almıştır. Her ne kadar bir samuray filmi olarak görünse de merkeze kadını, kadının aile ve toplumdaki yerini, değerini, insan olmanın ve insani değerlere fazlasıyla ehemmiyet vermenin ölçüsünü oturtmuştur.

Hikâyemiz 1725 yılının Japonya’sında, bugün Tokyo adıyla bilinen Edo’da feodal bir beyliğin çatısı altında geçmektedir. Sasahara ailesi bu feodal beyliğin hizmetinde çalışan tipik bir Japon ailesidir. Ailenin reisi ise –ki kendisini birçok samuray filminde görmek mümkün– Toshiro Mifune’nin canlandırdığı İsabura Sasahara’dır. İsabura Sasahara emekliliğine yakın bir zamanda, oğlunu evlendirip,- torun sahibi olmak isteyen bir samuraydır. Oğlunu mutlu bir şekilde evlendirmek isteyen İsabura’nın hayalleri Handedan Beyi’nden gelen emirle yıkılır. Gelen emir, İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle hemen evlendirilmesi yönündedir. Metres’in Bey’e karşı hoşnutsuz davranışları kendisinin kaleden kovulmasına neden olmuştur.

“Emir demiri keser.”

İsabura bu emri uygulamamak için dirense de oğlu bu emri kabul eder. Ancak hikâye Sasahara ailesini merkez almaktan çıkmaya başlar ve eve dışarıdan gelen metresin yaşamına odaklanır. Zorla feodal beyi ile evlendirilen metres İchi (Yôko Tsukasa), hem kendi hem de temsil etmiş olduğu “kadın” portresini üzerinde kederli bir şekilde taşır. Kendisi sadece soyun devamının sağlanması için bir kapatma olarak kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra atılmıştır.

Nietzsche’nin dediği gibi “Namus bazılarında erdemdir, fakat birçokları için ise bir yüktür.’’ İchi erdem olarak sakladığı kadınlığını ve namusunu artık bir yük olarak Sasahara ailesine getirmiş, bunun karşlığı olarak da bu ailede namusunu tekrar bir erdem olarak kazanmıştır.

Hanedanlığın aileye zorla dayatmış olduğu evililik, hanedanlıkta varisin ölmesi ve İchi’nin tekrardan kaleye geri gönderilmesi için yeniden emir çıkarılması, aile onurunun zedelenmesine yol açar. Ancak aile reisi İsabura Sasahara (Toshiro Mifune) ve İchi’nin kocası bu şekilde dayatılan emirlerden usanmış ve hanedanlığı karşılarına almak pahasına da olsa bu emri reddetmişlerdir.

Toshiro Mifune’nin -her ne kadar Kurosawa ile yolları ayrılmış olsa da- filmin geneline hâkim olan karakter oyunculuğu görülmeye değer. Ayrıca yönetmenin diğer gözde oyuncusu olan Tatsuya Nakadai’nin davudi sesini dinlemek için bile izlenebilecek türden bir başyapıt.

Masaki Kobayashi’nin filmografisi dikkatle incelendiği zaman bu türün merkezine özellikle aile ve aile konularını yerleştirdiğini görebiliriz. Özellikle (1962, Harakiri) filmi bu açıdan görülmesi gereken bir diğer Kobayashi filmidir. Samuray ilkeleri ile çatışan hümanizmanın, toplumun, ailenin ve bireyin toplum içerisindeki değeri ve öneminin nasıl bir süzgeçten geçirildiğine tanıklık etmek mümkündür.

Yazan: Kusagami

Savaşçı çocuklarının babalarının dönüş umuduna dair…

Şubat 16, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir

Babamız gelecek
Evet evet mutlaka gelecek
Dorukları beyaz
Etekleri ayaz tepelerin ardından
Işıltısı yüreğimize yansır yansımaz
Sevinçle yerimizden hoplayacağız
Papatyaya dönüşecek şu sipsivri dikenler

Babamız gelecek
Kurtlu, kokmuş, pespaye bir vagonda belki şimdi
Şu demirden çizgiler geveze gökkuşakları
Canı çorba çekmekte, yanında kuru soğan
Ve bizim yanaklarımızı sıcak mı sıcak
Anamızın dudakları ki titrek mi titrek
Babamız gelecek evet vallahi
Görür görmez kucağına atılacağız

Babamız gelecek
Belki elinde bir paket
İçinde uzak diyarların renkleri deste deste
Sırtında bulut kılıklı bir döşek
Bizi görür görmez hepsi yere düşecek
Kanatlaşacak elbette nasırlı ayakları
Bıyıkları bit, pire, özlem ve kan tarlası
Ama olsun
Çıksın da karşımıza yaylaların yalınlığından
Aklar düşmüş sakalını koklayacağız

Geçtiği nehirler çağlayacak saçlarından
On ülkenin toprağına batmıştır ayakları
Omuzlarında koskoca bir tarihin yükü
Gelsin yeter
Biz de onunla birlikte sırtlayacağız

Belki ayağında bir yamuk kütük
Belki bir top parçası kara gözlerindeki
Belki kolu kırılmış
Belki böbrekleri uzak diyar tuzuyla kaplı
Kalmış omzu belki de kan zeminli bir siperde
Gelsin yeter
Biz de yüreğiyle birlikte kanayacağız

Babamız gelecek
Belki arkadaş yasıyla bir garip deli
Adımızı, çilemizi, sesimizi unutmuş
Yakıp göğe savurmuş türkülerini
Dedik ya bir garip deli artık
Ama olsun
Gelirse zaten
Biz de sevinçten delireceğiz

Babamız gelecek
Gelsin de
Kaleme muhtaç etmesin ellerimizi
Gelsin
Nasıl gelirse gelsin
Yeter…

Yazan:

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »