SanatLog-Ozan Tunca Röportajı

Çellistanbul Viyolonsel Dörtlüsü’nün başarılı virtüözlerinden Doç. Dr. Ozan Tunca ile meslek yaşamı ve projeleri üzerine söyleştik. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz… SanatLog

 

 

 

SanatLog: Efendim, öncelikle bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Sanatlog okuyucuları için kendinizden bahseder misiniz?

 

Ozan Tunca: Ben teşekkür ederim, benim için bir zevk. H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan lisans diplomamı aldıktan sonra sırası ile Louisiana ve Florida Eyalet Üniversitelerinde Yüksek Lisans ve Doktora yaptım ve 2006 yılında da Türkiye’de Doçent unvanı aldım. Kanada’da bir Oda Müziği yarışmasında kuvartetim Alla Turca ile birincilik ödülüm var. Türkiye’de ve ABD’de bazı orkestralar eşliğinde solo konserler verdim. Halen İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Adana’da sıklıkla konserlerim oluyor. Ayrıca Çellistanbul Viyolonsel Kuavarteti’nin de bir üyesi olarak çokça konser veriyorum. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesiyim.

 

SanatLog: Çellistanbul Viyolonsel Dörtlüsü’nün kuruluş amacı nedir?

 

Ozan Tunca: Dörtlü benim katılımımdan önce kuruldu. Ben ABD’den döndükten sonra beni davet ettiler aralarına. Açıkçası ilk günden beri çok büyük bir zevk duyarak çalışıyoruz. Amacımız büyük bir mutlulukla yaptığımız müziği çok insanla paylaşmak.

 

 

SanatLog: İçlerinde Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, Uluslararası Eskişehir Müzik Festivali ve Uluslararası Kuzey Kıbrıs Müzik Festivali’nin de bulunduğu vermiş olduğunuz muhtelif konserlerde klasik müzikle ilgili olumlu-olumsuz nasıl tepkilerle karşılaştınız?

 

Ozan Tunca: Çellistanbul gerek üyelerinin yeteneği gerekse özenle seçtiği parçalar sayesinde klasik müzik dünyasında kısa sürede çok sevildi ve beğenildi. Son zamanlarda konserlerimizde tek koltuk boş kalmıyor. Grubumuzun konserleri ile ilgilenen sevenlerimizden sıklıkla internet ortamında ve sözlü olarak çok iyi tepkiler aldığımızı söyleyebilirim.

 

SanatLog: Plays Metallica By Four Cellos adlı 1996 yapımı debut albümleri ile Metallica’yı kendilerine has tarzlarıyla yorumlayarak ün yapan Apocalyptica gibi sizler de bir cover albüm yapmayı düşündünüz mü hiç?

 

Ozan Tunca: Düşünüyoruz. Açıkçası bir sponsor arayışı içindeyiz. Bizim repertuvarımız geniş bir yelpazeyi kapsıyor ancak hafif klasikler, tangolar üzerine biraz yoğunlaşmış olduğumuzu söyleyebilirim.

 

SanatLog: Türkiyede klasik müzik yeterince sindirilip dinleniyor mu? Bu alanda Türkiye’de yapılan çalışma ve etkinlikler ne derece yeterli; özellikle bu konserler taşraya, Anadolu’ya yeterince ulaşıyor mu?

 

Ozan Tunca: Cumhuriyet tarihinde özellikle orkestraların ve büyük müzisyenlerimizin çabaları ile konserler Anadolu’da pek çok şehre gitti. Konserleri daha iyi özümsemek ve ondan kültürel olarak beslenebilmek için sadece konsere gitmek yeterli olamayabiliyor. Belli bir alt yapı oluşması gerekiyor diye düşünüyorum. Çok uzun olmasa da klasik müzikle ilgili kısa bir bilgilenme süreci pek çok insanın konserlerden aldığı keyfi arttırabilir. Bu yolla onlara ulaştırdığımız konserlerden daha iyi verim alabilir ve bu hazineyi kalıcı biçimde hayatlarına geçirebilirler.

 

SanatLog: Klasik müzik tüketicilerinin sınıf farklılıklarına göre ayrıştığı doğru mudur? Üst kesim daha mı çok talep ediyor bu müziği sizce?

 

Ozan Tunca: Dün bir taksiye bindim, TRT’de kitabımı tanıtıcı bir programa gidiyordum. Taksi şoförüne klasik müzik hakkında ne düşündüğünü sordum. Bu müziği dinleyince çok huzurlu hissettiğini, sürekli bunu çalan bir radyo kanalı olup olmadığını sordu. “Ben ilkokul mezunuyum ama hep tartışma programları dinlerim, her gün dünyada ne oluyor takip ederim.” dedi. Diğer meslektaşlarının neden sıklıkla Arabesk dinlediklerini sorduğumda bunun bir “kültür” meselesi olduğunu söyledi. Benim tanıdığım pek çok yüksek eğitim almış kişiden daha ilgili ve duyarlı geldi bu yaklaşım. Yani kendisi ilkokul mezunu ama dünyadaki gelişmeleri takip ediyor, diğer insanların, çoğunlukla da tartışma programlarındaki bilirkişilerin düşüncelerini merak ediyor ve huzur bulabilmek için klasik müziği sürekli dinleyebileceği bir kanal arıyor kendine. Ben doğru biçimde tanıştırılabilirlerse, ihtiyaç duyduklarında bu müziğe kolaylıkla ulaşabildiklerinde ve bizlerden de güler yüz ve misafirperverlik gördüklerinde her kesimin bu müziği paylaşmak isteyeceğini düşünüyorum.

 

 

SanatLog: “Evde-Okulda-Arabada-Her Yerde 60 Dakikada Klasik Müzik” adlı kitabınızdan bahsetmek istiyorum. Yaklaşık 1 ay önce yayımlanan kitabınız beklediğiniz ilgiyi gördü mü?

 

Ozan Tunca: Kitap çok büyük bir ilgi gördü. Neredeyse her gün bir telefon geliyor basından ve müzik dünyasında da duymayan kalmadı diyebilirim. Şu ana kadar hep çok iyi eleştiriler geliyor. Kitabın içeriğinin çok kolay anlaşılır olması, akılda kalıcı olması ve insanları zahmetten kurtarmak için benim CD’ye okumuş olmam çok iyi oldu.

 

 

Kitabın içeriği şöyle:

 

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim, Ne Dinleyelim, Ne Okuyalım, Konser Merkezleri.

 

SanatLog: Son olarak da “Beni Klasik Müzikle Tanıştır” adlı projenizden bahsetmek istiyorum. “Klasik Müzikle Tanıştır” adlı projenizi Sanatlog okurları için biraz açabilir misiniz?

 

Ozan Tunca: Bu konudaki eski tanıtım argümanlarını aynen aktarayım:

 

Klasik Müzikle Tanıştır!
Kitap Bağışlayın!

 

Her satın alınan kitapla beraber, aynı zamanda sesli kitap olan CD’sinden bir kopya Boyut Yayın Grubu tarafından Altı Nokta Körler Derneği’ne armağan edilecektir.

 

Konferans Vermek İçin Gönüllü Olun!

 

Doç. Dr. Ozan Tunca’nın hazırladığı “60 Dakikada Klasik Müzik” adlı konferansı sunmak için gönüllü olabilirisiniz.

 

Kitap Bağışla!
Bu Kitabın Amacı Nedir ve Hedef Kitlesi Kimdir?

 

Akıcı kısa cümleler ile teknik terimlerden uzak anlaşılması kolay bir dil ile yazılmış olan bu CD/Kitap okuyanlara klasik müzik dinlemek konusunda bilgi vermek, bu müzikten daha fazla zevk almalarını, daha iyi anlamalarını sağlamak için oluşturulmuştur.

 

Kitabın İçeriği Nedir?

 

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim, Ne Dinleyelim, Ne Okuyalım, Konser Merkezleri.

 

Kitabın İşleyişi

 

Kitabın okunması ve müzikal örneklerin CD’den dinlenmesi yaklaşık 60 dakika sürüyor. Kitabı okumak yerine yazarın sesinden dinlemek isterseniz kitabın eki olarak gelen CD’yi CD çalıcınıza takıp yine yaklaşık 60 dakika içerisinde dinleyebilirsiniz.

 

Kitabı Nasıl Bağışlayabilirisiniz?

 

Kitabı satın aldığınız anda Boyut Yayın Grubu’na telefon ederek sesli kitap olan CD’sinden bir kopyanın adınıza Altı Nokta Körler Derneği’ne armağan edilmesini isteyebilirsiniz. Bunun için ayrıca bir ücret ödemeyeceksiniz. Kitabı satın almak için. 0 212 444 53 53
http://www.boyut.com.tr/

 

Konferans Vermek İçin Gönüllü Olun!
Bu Konferansın Amacı Ne ve Hedef Kitlesi Kim?

 

Farklı alanlardaki İlköğretim, Lise ve Üniversite öğrencilerine klasik müzik dinlemek konusunda bilgi vermek, onların bu müzikten daha fazla zevk almalarını, daha iyi anlamalarını sağlamak için oluşturulmuştur.

 

Konferansın İçeriği Nedir?

 

Klasik Müzik Ne Demek, Neden Klasik Müzik Dinleyelim, Klasik Müzik Neden Ruhun Gıdası, Klasik Müziği Nasıl Dinleyelim, Konsere Nasıl Hazırlanalım, Nelere Dikkat Edelim, En Çok Hangi Dönemin Müziğini Seviyorum, Konserleri Nasıl Bulalım, Nasıl Bilet Alalım, Kıyafet Seçimi, Konsere Ne Kadar Erken Gelelim, Konserlerde Yapmamamız Gereken Şeyler, Konserde Nerede Alkışlanır, Sanatçılarla Tanışma, Klasik Müziği Nerede ve Ne zaman Dinleyelim.

 

Konferansın İşleyişi Nedir?

 

Yazılı metni yüksek sesle okurken metin üzerindeki direktiflere uyarak sunum ile fotoğraf göstermek ve CD çalardan örnekler dinletmek üzerine kurulu bir işleyişi vardır.Kimler Konferansı Sunabilir?

 

Orkestra Sanatçıları, Konservatuvar Öğretim Elemanları, Müzik Öğretmenleri, profesyonel müzik eğitimi ile uğraşan herkes aday olabilir. Konferansı sunmak için Doç. Dr. Ozan Tunca ile e-mail yoluyla yazışarak öngörüşme yapabilirsiniz. İleride Avrupa Birliği ya da bir vakıf yoluyla konferans sunumlarının ödemeye bağlanması da umulmaktadır. O zaman tecrübe kazanmış gönüllüler tercih edileceklerdir.

 

Konferansı Sunmak İçin Nelere İhtiyacım Var?

 

Konferans/dinletinin gerçekleşmesi için bir dizüstü bilgisayar (sadece bunu sizin sağlamanız gerekiyor), bilgisayar projektörü (sunumlarda kullanılanlardan -çoğu salonda bulunuyor) iki nota sehpası ya da kürsü, ses düzeni ya da hoparlörlü bir CD çalar. Konferans metni, sunum ve CD bizim tarafımızdan gönderilecektir.

 

Konferanslar Nerelerde Olacak?

 

Eğer bir Müzik Öğretmeni iseniz kendi okulunuzdan başlayarak diğer okullara da konuk olarak gitmek yoluyla konferansları gerçekleştirebilirsiniz. Konservatuvarda öğretim elemanı iseniz yine kendi konservatuvarınız ve bağlı bulunduğunuz üniversitenin diğer birimlerinden başlayarak diğer konservatuvarlara konuk olarak gitmek yoluyla konferansı gerçekleştirebilirisiniz. Eğer bağımsız bir müzisyen ya da emekli bir müzik eğitimcisiyseniz sizlere şehrinizde kontağa geçebileceğiniz Halk Eğitim Merkezleri, Vakıflar veya Belediyelere ait organizasyonlar hakkında bilgi verebiliriz.

 

Röportaj Soruları: Melike Karagül & Hakan Bilge

Röportajı Gerçekleştiren: Melike Karagül

Samurai Rebellion (1967; Masaki Kobayashi)

Şubat 17, 2009 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Samurai Rebellion / Jôi-uchi: Hairyô tsuma shimatsu (Samuray İsyanı)

Samuraylar, uzak doğu kültürünün özellikle Japonya dendiği zaman akla gelen en önemli dövüş sanatlarını icra eden kişiler olarak bilinirler. Kimi zaman kendilerini bir derebeye teslim ederken, kimileri kılıçlarını başka efendilere kiralayan onurlu savaşçı topluluklarıdır. Kendi aralarında yazılı olmayan kurallarla birbirine bağlanmış, katı bir yaşam tarzına sahip, ruh ve bedenlerini uzak doğu felsefesiyle harmanlayıp disiplinel bir hayatı benimsemiş kılıç ustalarıdır kısaca.

Sinema tarihinin anti-süper kahraman toplulukları arasında kimi zaman yer edinmeye çalışmış, izleyicinin kendisini özdeşleştirme olanağını cömertçe karşılayan bir tür olarak karşımıza çıkar “samuray sineması”… Her ne kadar diğer türlere uzak duruyor gibi görünse de akrabalık bağları Amerikan ve İtalyan westernlerine dayanmaktadır. Andre Bazin’in Amerikan westernlerindeki anti-kahramanları, kovboyları, Fransız şovalyelerine benzetmesi, bu türlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunun altını çizmesi, dolaylı olarak samuray sineması’nında bu türlerle olan ilişkisini yeterince açıklamaktadır.

Sinema tarihinde detaylı olarak incelediğimizde ise, samuray kültürünün biçimsel olarak westernlere, kültürel olarak ise Ortaçağ’daki şovalye kültürüne daha yakın olduğunu görürüz. Yine bunun temelinde yaşam tarzı, gelenekler, yaşama alanları, Ortaçağ Japonya’sındaki emperyalist düzen ile Ortaçağ Avrupa’sındaki derebeylik (feodalizm) sisteminin birbirine yakın olması, kimi zaman yaşanan siyasi boşluklardan yararlanan şovalye ile samurayların bu konuda şiddeti bir yaşam tarzı olarak benimsemeleri yatıyor. Aralarındaki bazı nüansları da ortaya koymak gerekirse şovalyelerin, siyasi iktidarı ele geçirip kendilerini derebey olarak ilan etmeleri, şatolarda yaşamaya başlayıp çevredeki halkları sömürmeye çalışmaları, buna karşın Samurayların kesinlikle bu konuda bir rekabete girmekten çok sadece kendi onurları ve varolan siyasi rejimi korumaya çalışmaları gösterilebilir.

Samuray kültürü başlı başına bir tez konusu. Bu nedenle bu konuyu başka platformlarda ayrıntılı olarak inceleme fırstatına nail oldukça bu konudaki fikirleri derinleştirebileceğiz.

Filmimizin yönetmeni Masaki Kobayashi, kendi ülkesinde bile az bilinen bir yönetmen olmasına rağmen, dünya sinemasına olan katkıları küçümsenmeyecek ölçüde değerlidir. Bir Yasujiro Ozu ya da Kenzi Mizoguchi kadar derin ve yalın dramalar yapmamıştır ya da Akira Kurosawa’nın samuray filmleri kadar epik, Shakespeare eserlerinden uyarlamalı samuray filmleri kadar sofistike değildir; ancak onun kullandığı sinema dili ve kamerası alışılmışın dışında stilize ve bir o kadar berraktır. Kamera kaydırmaları takdire şayan ölçüde gelişkin, seçtiği temalar ise birçok türün birleşiminden meydana gelmiştir. Kwaidan (1954, Hayalet Öyküsü) filmi ise buna verilecek en önemli örneklerden biridir. Samuray kültürünü, geleneksel Japon korku hikâyeleri ile bir araya getirip harmanlamıştır bu yapıtında. Ve bu açıdan türe birçok alt tür ve kimlik kazandırmıştır.

Samurai Rebellion filmi tipik Kobayashi filmografisinden payına düşeni fazlasıyla almıştır. Her ne kadar bir samuray filmi olarak görünse de merkeze kadını, kadının aile ve toplumdaki yerini, değerini, insan olmanın ve insani değerlere fazlasıyla ehemmiyet vermenin ölçüsünü oturtmuştur.

Hikâyemiz 1725 yılının Japonya’sında, bugün Tokyo adıyla bilinen Edo’da feodal bir beyliğin çatısı altında geçmektedir. Sasahara ailesi bu feodal beyliğin hizmetinde çalışan tipik bir Japon ailesidir. Ailenin reisi ise –ki kendisini birçok samuray filminde görmek mümkün– Toshiro Mifune’nin canlandırdığı İsabura Sasahara’dır. İsabura Sasahara emekliliğine yakın bir zamanda, oğlunu evlendirip,- torun sahibi olmak isteyen bir samuraydır. Oğlunu mutlu bir şekilde evlendirmek isteyen İsabura’nın hayalleri Handedan Beyi’nden gelen emirle yıkılır. Gelen emir, İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle hemen evlendirilmesi yönündedir. Metres’in Bey’e karşı hoşnutsuz davranışları kendisinin kaleden kovulmasına neden olmuştur.

“Emir demiri keser.”

İsabura bu emri uygulamamak için dirense de oğlu bu emri kabul eder. Ancak hikâye Sasahara ailesini merkez almaktan çıkmaya başlar ve eve dışarıdan gelen metresin yaşamına odaklanır. Zorla feodal beyi ile evlendirilen metres İchi (Yôko Tsukasa), hem kendi hem de temsil etmiş olduğu “kadın” portresini üzerinde kederli bir şekilde taşır. Kendisi sadece soyun devamının sağlanması için bir kapatma olarak kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra atılmıştır.

Nietzsche’nin dediği gibi “Namus bazılarında erdemdir, fakat birçokları için ise bir yüktür.’’ İchi erdem olarak sakladığı kadınlığını ve namusunu artık bir yük olarak Sasahara ailesine getirmiş, bunun karşlığı olarak da bu ailede namusunu tekrar bir erdem olarak kazanmıştır.

Hanedanlığın aileye zorla dayatmış olduğu evililik, hanedanlıkta varisin ölmesi ve İchi’nin tekrardan kaleye geri gönderilmesi için yeniden emir çıkarılması, aile onurunun zedelenmesine yol açar. Ancak aile reisi İsabura Sasahara (Toshiro Mifune) ve İchi’nin kocası bu şekilde dayatılan emirlerden usanmış ve hanedanlığı karşılarına almak pahasına da olsa bu emri reddetmişlerdir.

Toshiro Mifune’nin -her ne kadar Kurosawa ile yolları ayrılmış olsa da- filmin geneline hâkim olan karakter oyunculuğu görülmeye değer. Ayrıca yönetmenin diğer gözde oyuncusu olan Tatsuya Nakadai’nin davudi sesini dinlemek için bile izlenebilecek türden bir başyapıt.

Masaki Kobayashi’nin filmografisi dikkatle incelendiği zaman bu türün merkezine özellikle aile ve aile konularını yerleştirdiğini görebiliriz. Özellikle Seppuku (1962, Harakiri) filmi bu açıdan görülmesi gereken bir diğer Kobayashi filmidir. Samuray ilkeleri ile çatışan hümanizmanın, toplumun, ailenin ve bireyin toplum içerisindeki değeri ve öneminin nasıl bir süzgeçten geçirildiğine tanıklık etmek mümkündür.

Yazan: Kusagami

Peri Fotoğrafları ve Ölümün Ötesi

Masada bekliyorum,
Ve sızlanan yabancıların ellerini tutarak,
Seni bekliyorum
Grubumuza katılmanı.

Def şıngırdıyor,
Medyum inleyip saçmalıyor.
Dâhil olamıyorum
Halkayı bozuyorum.

Şu an bu adamın
Gitmesini istiyorum.

Bir öpücükle
Anahtarı geçirdim
Ve dilini hissederek
Muzip ve teslim alan.
Tükürüğün
Hala dudağımdayken,
Suya daldın.

O ve ben odadayız
Bizimle birlikte olduğunu kanıtlamak için.

Sadece senin ve benim bildiğimiz bir kodu kullanıyor.
Onun bir becerisi değil.
Bu senin sihrin.

İnsan kuyruklarını yakaladım,
Seni gözleyen,
Yanlış bir şey yapmanı dileyen.

Herkes başaramayacağını düşünür
Ama her seferinde,
Kurtulursun:

“Rosabel inan,
Sonsuzluk bile
Houdini’yi tutamaz!”

“Rosabel, inan!”

Camın gerisindeki
Nefes alışını izledim.
(“Sonsuzluk bile- -“)
Bağlanmış ve boğulmuş,
Her zamankinden daha solgun.
(“- -Houdini’yi tutamaz!”)

Hayatın boyunca
Aklımda kalan tek şey- -
Seni sudan çıkardık!
(Houdini!)

Sen (“Hou-di-ni…”)
Ve ben
Ve Rosabel inanıyor.

(Çeviren: Wherearethevelvets)

Houdini’yi dinlemek için tıklayınız

…………………………………………….

Yazıya neden bir şiirle başladım? Aslında bu bir şiir değil; Kate Bush’un ünlü sihirbaz Houdini için yazdığı şarkının sözleri. Şarkıcı, kendini Houdini’nin eşiyle özdeşleştirip, onun ölümünden sonra gerçekleştirilen ruh çağırma seanslarında hissettiklerini anlatmaya çalışıyor.

Harry Houdini (gerçek adı Ehrich Weiss, 1874–1926), dünyaca ünlü, belki de tarihin en büyük gösteri üstadı. Açılması imkânsız kilit ve zincirlerle bağlanarak girdiği su dolu tanklardan, boğulmadan ve tüm kilitlerinden kurtularak çıkıyor; izleyiciler de küçük dillerini yutuyorlar. Bu gösteriyi yapan kişilere “kaçış ustası” (escapologist) denir.

Tabii işin içinde asla sihir yok. Tam bu sırada gösteriye sevgili ve biricik eşi Bess dâhil oluyor. Her tehlikeli gösteriden önce; eşini belki bir daha göremeyecek olan Bess, son bir öpücük istiyor. Ve işte bu öpücükle ağzındaki gizli anahtarı Houdini’nin ağzına geçiriyor! Bundan sonra Houdini’ye kalan, kısa bir sürede tüm kilitleri açarak boğulmadan tanktan çıkmak. Kate Bush, şarkısında bundan bahsediyor ve hatta albümünün kapağında da bu “anahtar geçirme” sırrı sahneleniyor.

Şarkıda bahsedilen başka bir husus var; galiba son gösteride işler pek yolunda gitmemiş! Bu gösteri sırasında hayatını kaybeden Houdini’nin otopsisinde ölüm sebebi peritonit (karın zarı iltihabı) olarak raporlanıyor. Çok garip, Houdini gösteriden önce bir gençle dövüşmüş ve bu esnada karnına sert bir yumruk almış. Bunun sonucu appendiksi patlayan Houdini, akut batın semptomları gösteriyor; ateşi 40 dereceyken gösteriye çıkıyor. Karısı üstüne düşen görevi yerine getirdiği halde kocası tanktan çıkamıyor. Panikle camdan tankı kıran görevliler, ölümün eşiğinde kendinden geçmiş sihirbazı çıkarıyorlar. Maalesef Houdini hayatını kaybediyor. 1953 tarihli Hollywood filmi “Houdini” (Tony Curtis, Janet Leigh. Yön: George Marshall) sihirbazın hayatı ve erken ölümü hakkındaki en iyi filmlerden biridir.

Peki, inanması istenen “Rosabel” kimdi? Bu aşamada Houdini’nin özel hayatına biraz daha değinmek gerek. Harry, ispiritizmacıydı (spiritualits), bu konuda yapılan çalışmaları yakından takip etmişti. Bununla ilişkili olarak ölüm sonrasıyla ilgilenmiş ve ruhlarla iletişime geçmek için çeşitli oturumlar düzenlemişti. Kendi ölümünden sonra da öteki dünyadan gelerek eşiyle bağlantı kurabilmesi için, henüz hayattayken bir parola bulmuşlardı. Eşinin onu tanıyabilmesi için “Rosabel, inan” diyecekti. Böylece Bess, seanslar sırasında medyumun ağzından çıkan kelimelerin gerçekten kocasının ruhuna ait olduğundan emin olacaktı. “Rosabel, inan!” sözcükleri anlamsızdı ve bir yazarın kitabından, gelişigüzel seçilmişti. Bu yazar, Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı ünlü Sir Arthur Conan Doyle idi!

Konuyu biraz farklı bir yöne çekmek istiyorum. Hem şarkı sözünü biraz olsun anlamlandırdık hem de Viktoryen dönem ve I. Dünya Savaşı esnasında popüler olan spiritualizme konuyu getirdik. Hazır buradayken, okuduğum ve çok beğendiğim bir kitabı tanıtayım: Onuncu Ev (In The Tenth House / Yazar: Laura Dietz — Doğan Kitap, 2008). Viktoria İngilteresi’nde geçen öyküde spiritualizm ve psikiyatri karşı karşıya getiriliyor. Dönemi ve dönem adetlerini oldukça ayrıntılı işleyen romanda, sosyetede hızla ünlenen bir kadın medyum ve onu bir vaka olarak tanımlayan ve hırsla tedavi etmeye çalışan genç bir psikiyatristin üzerinde yoğunlaşırken; zihnin, dinin ve bilimin sınırlarının daha da görünmez olduğu tehlikeli sularda dolaşıyor. Kâr amaçlı düzenlenen sahte seanslar, cemiyet kanunlarıyla hareketleri kısıtlanmış kadınların, bir anlamda kaçış yolu olurken; ablası ve annesini bu yolda kaybetmek istemeyen doktor, tüm bu safsataları nöroz olarak yorumluyor. Fakat psikiyatrinin henüz tam kuvvetlenmediği bir zamanda geçen roman, bu alandaki eksiklikleri çarpıcı bir şekilde sunarken; öteki âlemden gelen ruhlarla iletişimin telkine dayalı olması nedeniyle küçümsenmesini, nöroz tedavisinde de telkin yöntemini kullanan modern bir bilimin ikiyüzlülüğü olarak sorguluyor.

Teosofi, temelleri Helena Petrovna Blavatsky tarafından atılmış, dini felsefe ve metafizik kaynaklı, Viktoryen dönemde birçok yandaş toplamış bir doktrindir (Viktoryen dönem, başlıbaşına bir yazı çıkaracak kadar çok malzemeye sahip; bunu bir kenara not etmeliyim). Öteki âlemle iletişime geçen doğuştan yetenekli (!) medyumlar bir bir başgösterirken, bir yakınını kaybetmiş melankolikler veya içlerindeki boşluğu bu yeni inisyasyonla doldurmaya çalışan eli açık vatandaşlar evlerinde ruh çağırma seansları düzenlediler. Masaların altına kurulan düzeneklerle çeşitli telekinetik illüzyonlar sergilenirken, medyumlar gözlerini deviriyor, ruhlarla iletişim kurduklarını işaret eden titreme nöbetleri geçiriyorlardı. Fotoğrafın icadıyla birlikte, bu dünyaya ait olmayan cisimler, sözümona kanıtlarla seyirci önüne sunuldu. Bir aile fotoğrafına, yeni kaybedilmiş bir üyenin flu görüntüsü eklendi ve çeşitli oturumlarda sergilendi. Hatta Houdini’nin kendisi de bu “fotoğraflanan ruhlar”la ilgilendi.

Bunlara inanmak veya inanmamak size kalmış. Fakat dişil ışık tanrısı orijinine geri döndürdükleri Şeytan’a inanan Luciferciler; fotonu bedenin yapıtaşı kabul ettiklerinden, tinsel varlıkların bu ışıktan kaynaklandığını belirtmiş; bu gibi doğaüstü fenomenlerin gerçekliğinin altını çizmişlerdir. Bazı seanslarda, bilim adamlarını bile hayrete düşüren ektoplazma (medyumun veya inisyasyona geçmiş kişinin ağzından veya başın diğer deliklerinden sızdığına inanılan amorf madde veya homunkulus da denen ilkel insancık) aktivitesini doğrulayan Luciferciler, Viktoryen dönemin değil, modern dünyamızın bir ürünüdür. Modern insan her türlü inancın karşısında objektivitesini korumalıdır; benim hiçbir şeye inancım olmadığından problemim de yok tabii.

Bu paranormal aktivitelere inanan bir kişi daha konumuz dâhilindedir: Sir Arthur Conan Doyle. Eşini, oğlunu, yeğenlerini ve kardeşlerini kısa aralıklarla ard arda kaybeden yazar, yoğun bir depresyona girmiş ve kurtuluşu ispiritizmayla bulmuştur. Erken kaybettiği sevdikleriyle, ruh çağırma seanslarında iletişim kurarak yüreğini ferahlatmış; kendisi gibi ispiritizmacı Houdini ile de yakın arkadaş olmuştur.

Sihirbazın ölümünden sonra, eşi Bess ile seanslar düzenlemiş, Houdini’nin ruhunu çağırmışlardır.

Olay, 1917’de 16 yaşındaki Elsie ve 10 yaşındaki Frances’in başının altından çıktı. Kuzen olan bu iki küçük kız, Elsie’nin babasının fotoğraf makinesiyle perilerin resimlerini çektiklerini söylediler. Beş fotoğraftan oluşan bu serinin ilk fotoğrafında Frances dans eden perilerle, ikincisinde Elsie bir bahçe ciniyle görüntülenmişti. Frances ve zıplayan peri, Elsie’ye çiçek veren peri ve güneşlenen periler diğer fotoğrafların temasıydı. Elsie’nin annesi Polly, ki kendisi de okült bilimlere meraklıydı, bu fotoğrafları 1919’da bir Teosofi toplantısında sundu. Fotoğraflar 1920’deki Teosofi konferansında fenomen haline geldi. Küçük kızlar bu perileri, yaşadıkları kasaba olan Cottingley’de gördüklerini söylediklerinden fotoğraf serisine “Cottingley Perileri“ adı verildi.

Sir Arthur Conan Doyle, katıldığı konferansta gördüğü bu fotoğraflara derinden inandı. Sherlock Holmes öykülerinin de yayınlandığı Strand Magazine’de bu fotoğraflara yer verdi. 1921’de “The Coming of the Fairies” adlı bir hikâye bile yayınladı. Maalesef, kızlar 1981’de fotoğrafların sahte olduğunu itiraf ettiler ama perileri gördükleri konusundaki ısrarlarından vazgeçmediler. Günümüzde şehir efsaneleri, periler ve öteki âlemle ilişkileri hakkındaki inanışları hâlâ taze tutmaktadır; arka bahçesinde garip şekilli yaprak grupları bulan kişiler, paranormal konuları işleyen dergilere vaka olabilmektedir.

1997 tarihli “FairyTale: A True Story” (Yön: Charles Sturridge) adlı film de bu iki kızın sırrını keşfetme peşine düşen Arthur Conan Doyle (Peter O’toole) ve Harry Houdini (fizik olarak da Houdini’ye benzeyen Harvey Keitel)’yi anlatıyor.

Ama benim asıl değinmek istediğim ve yazımın gerçek amacı olan, aynı tarihli başka bir film:

Photographing Fairies (Peri Fotoğrafları)

Yön: Nick Willing

1997 İngiltere

Oyn: Toby Stephens, Emily Woof, Ben Kingsley…

“Ölüm sadece mevcut durumun değişmesidir. Ruh, özün canlı bir ifadesidir. Ölüler toprak olmaz. Sadece bir adım ötededirler.”

1910’larda geçen hikâyede Charles Castle ve taze eşi Anne-Marie’yi, İsviçre Alpleri’nde balayılarını geçirirken görürüz. Bu mutlu tablo, korkunç bir gürültü ile kesilir. Yerdeki kar kitlesinde koca bir çatlak oluşmuştur. Anne-Marie bu yarığa kayar ve kocasının gözü önünde düşerek karanlıkta kaybolur. Olay o kadar ani olur ki Charles (ve biz izleyiciler) derinden sarsılır. Yoğun bir aşkla bağlı olduğu eşini kaybetmenin travmasını atlatamayan genç adam derin bir melankoliye kapılacak, bu melankoli tüm film boyunca atmosferden taşarak bizim de sırtımızda ağırlığını hissettirecektir.

Charles, I. Dünya Savaşı esnasında fotoğrafçılık yapar. Dönem acı kayıplar dönemidir, aileler oğullarını genç yaşta kaybetmektedirler. (İşte insanları saçma davranışlara sürükleyen şey buydu; sevmek ama buna rağmen kaybetmek. İnsan doğası ölümü tam olarak açıklayamadığı sürece, ölümden sonra kaybedilene kavuşma arzusu, önündeki tüm setleri yıkacak ve bu yoldaki herşeyi mübah kılacaktır. Teknik olarak hızla gelişen fotoğrafçılığın alanı fotomontaj sayesinde daha da genişliyordu. Ailelerin savunma mekanizmalarına cevap veren fotoğraf tekniği bir sihiri gerçekleştirircesine ölümden sonra teması gerçek kılıyordu). Bu konuda kendisini geliştiren Charles; aile fotoğraflarına ölü gençlerin yüzlerini monte ederek onları bir nebze teskin eder. Sonuçlar ise çok gariptir; gözü yaşlı anne babanın ortasında bir gencin ölü yüzü.

Charles, Londra’da teoloji ve spiritualizmle ilgili bir kulübün toplantısına katıldığında, ünlü yazar Sir Arthur Conan Doyle ile karşılaşır. Toplantıda, etrafında perilerle fotoğraflanmış küçük kızların resimleri sergilenmektedir (Cottingley Perileri). Yazara göre öteki dünyadaki sevdiklerimizin bizle iletişim kurma yolu olan periler, sadece masum ve hassas kişilere görünmektedir. Bu kırılgan yaratıkları tespit etmek ve kanıtlamak imkânsızdır çünkü yapılan müdahaleler onları rahatsız etmekten başka işe yaramayacaktır.

Bu kulüp toplantılarında Charles, Beatrice Templeton adında bir kadınla tanışır. Beatrice kızlarının perilerle çekilmiş fotoğraflarını genç adama verir. Bir yandan da bu resimlerin gerçekliğini kontrol edecek profesyonel bir göz aramaktadır. Charles fotoğrafları inceler; küçük kızın gözünde perinin yansıması vardır. Fotoğraflar montaj değil gerçektir!

Ölü eşiyle iletişim kurma hayalleriyle tası tarağı toplayan Charles, nihayet içinde yanıp tutuşan cinlerini yatıştırabilecektir. Olayı incelemek amacıyla bir masal kitabından fırlamış gibi görünen kasabaya gelir ve Templeton’ların perileri gördüğü özel arazilerinde çalışmalara başlar. Burada Beatrice’nin kocası Nicholas (tutarlı ve sinsi oyunculuğuyla Ben Kingsley) ile tanışır. Ailenin iki küçük kızı vardır: Anna ve Clara. Bir de dadıları Linda (Emily Woof)…

Charles küçük kızlarla sohbetlere başlar, olayın gizemini öğrenmeye çalışmaktadır.

Fakat araştırmalar yavaş ilerlemektedir; çocuklar kendi özel dünyalarını, mantık sınırlarıyla kısıtlanmış erişkin dünyasına aktarmakta zorlanmaktadır. Neyse ki Charles’ın bir yardımcısı vardır; dadı Linda ispiritizmayla ilgilenmektedir ve doğanın gizli kuralları konusunda genç adama bazı sırlar verir.

Charles tüm bu olaylar esnasında, ensesinde bazı sinirli bakışları hissetmektedir. Nicholas, koyu bir hristiyandır ve karısını oldukça kıskanmaktadır. Charles’ın bilimsel kanıtlar elde edebilmesi için, perilerin sık görüldüğü bir ağacın (koca dev bir ağaç bu. Peri ağacı diyebiliriz) çevresine kurduğu ışık ve fotoğraf tesisatının etrafında didinmesini öfkeyle izler. Ona göre inancın kanıtlanmasına gerek yoktur. Bunu doğrularcasına ilk bulgular başarılı olmaz. Temiz bir fotoğraf elde edemez Charles, çünkü periler çok hızlı hareket etmektedir.

Linda’nın verdiği bir bilgiye başvuran Charles, peri ağacının dibinde yetişen bir bitkinin çiçekleri yendiğinde, periler daha görünür olacaktır. Çiçekleri deneyen genç adamın dünyası etrafında dönmeye başlar. Halüsinasyon görür gibidir; bir bara girer ve herkesin normalden daha yavaş hareket ettiğini farkeder. Daha önce, çok hızlı hareket etmeleri nedeniyle göremediği periler şimdi etrafında ışıldayarak dönmekte, genç adama uzun zamandır yaşamadığı bir mutluluğu tattırmaktadırlar. En önemlisi de Charles nihayet kaybettiği birşeye kavuşur: umuda. Periler dünyasına dâhil oldukça gerçeklikten elini ayağını çeken genç adam yaşadığı heyecanın tesiriyle, bir gece rüyasında tekrar kavuşur eşine.

Filmdeki yoğun aşkı yansıtan tek ve belki tüm filmin en güzel sahnesinde büyük bir aşkla sevişirler. Genç adam içindeki dayanılmaz mutluluğu yanağından süzülen gözyaşlarıyla atmaya çalışırken “Bu bir rüya” der. Çünkü herşey o kadar güzel olmamalıdır, bu ancak rüyadır. Fakat üzerindeki güzel kadın, aşığının yüzüne eğilerek fısıldar: “Hayır! Bu gerçek!”

Öteki dünyayla kurduğu her temas, Charles’ı yavaş yavaş yıkıma sürüklerken o bunu farketmez. Çünkü içindeki korkunç açlık doymuş, büyük boşluk nihayet dolmuştur. Dışarıdaki gerçek dünyada savaş vardır, insanlar ölmektedir; sevdiği kişi de ellerinden kayıp gitmiştir. Gerçeklere karşı kendini kabuğunun içine hapseden Charles bir istiridye içi gibi kırılgandır artık. Bunca zaman sonra nihayet ait olduğu yerdedir.

Ve olması gerektiği gibi kötülük gelip savunmasız Charles’ı bulur. Narin iplerle bağlandığı acımasız dünyada bazı ölümler olur ve oradaki tek yabancı olduğu için parmaklar Charles’ı göstermektedir. Tüm süreç boyunca zamanını bekleyen Nicholas akbaba gibi sahneye çıkar. Tüm yalanlara ve hor görmelere karşın Charles koyu bir suskunlukla bekler. Bir çeşit mesih gibidir şimdi. Kendini savunmaya yeltenmez çünkü periler dünyası onu çağırmaktadır.

Finaldeki sahnede Beethoven’in 7. senfonisi karanlık kreşendosuyla ilerler, filmin başından beri Charles’in spiritual ilerlemesine de usul usul eşlik etmiştir. Kurbanın gözünden yavaş yavaş karanlığa dalarız, müzik dayanılmaz dereceye yükselir, yüreğimiz ağzımızda tünelin sonundaki ışıltıyı görürüz. Bir peri yüzümüze gülümsemektedir…

Şamanizm, paganizm, animizm, halüsinojenler va parapsikolojiyi de içeren folklorik temaları başarıyla yansıtan bu etkileyici film, kesinlikle çocuksu bir peri masalı değil. Oldukça karanlık teması ve ısırırcasına dayattığı fikirlerle, izleyicinin sırtında beline doğru akan soğuk bir su damlası etkisi yapıyor. Tüm sahneler bir tabloyu saatlerce yakından incelemek gibi. Öykünün karanlık yapısına tezat oluşturan bu canlı görüntüler adeta ekrandan fırlıyor. Tek tezat bu değil, yoğun bir aşk öyküsü anlatıldığı halde, asıl kız filmin en başında ölüyor! Düşünmek istemediğimiz ve kafamıza girince kolayca söküp atamayacağımız düşünceleri veriyor, bize de ürpermek kalıyor film bittikten sonra…

Yazan: Wherearethevelvets

Bir “Klasik Müzik” Klasiği

Bir klasik olarak geliyor bana günümüzde klasik müzik üzerine yapılan eleştiriler… Toplumumuzda üvey evlat muamelesi gören ve dinleyici kitlesinin azınlıkta bulunduğu bu türde görünen tablo şudur ki, klasik müzik ve dinleyicisi üzerine yapılan ve güncelliğini koruyan eleştiriler artık klasikleşmiştir ve bir klasik müzik klasiği haline gelmiştir. Maalesef ki “klasik”tir; çünkü zamane hala bu türle ilgili önyargıları asimile edememiştir.

Belki burada bahsedeceklerim size basit gelecektir. Zira basittir bahsedeceklerim: Hepimizin bildiği ya da bilmek istemediği “ayrıntılar”dır. Benim ısrarla yaptığım ya da yapmak istediğim sadece bu ayrıntıları kodifike ederek yansıtmaktır. Haklı olaraktan sorabilirsiniz: “Klasik müziğin misyonerliğini mi yapıyorsun?” diye. “Evet, klasik müziğin misyonerliğini yapıyorum ve bundan büyük bir keyif alıyorum.” diyebilirim sizlere. Gerek politik gerek magazinel olaylarla meşgul edilen toplumumuzda farklı bir kulvarda (gereksiz algılanan) yazarak hizmet etmenin adı bu olsa gerek değil mi? Peki, bu konu hakkında profesyonel miyim? Tabii ki hayır… Herhangi bir sıfatla değil, duyarlı bir birey olarak hareket ediyorum sadece. Çünkü klasik müzik bir nüanstır sanatta benim için. Belki sanatın orijininde düşünmemdir müziği, klasik müziği… Bütün mesele bu sanırım…

Klasik müzik… Klasik müzik… “Cenaze Marşı” havası vererek insanları korkutan, kitlelere soğuk gelen, yığınları ürperten tınıların efendisi… Kasvetinin geldiği karanlık geçmişiyle tüyleri diken diken eden kompleks kilise müziği… Ne kadar ilginç değil mi bu tanımlamalar? (sadece küçük bir kısmı) İlginç olduğu kadar acı verici, feci birşey aslında. Bu bitmek bilmeyen önyargılar dogmalaştırılarak adeta bir leke gibi klasik müzik üzerine çullanmıştır. Bu önyargı ve küçümsemelerle, hor görmelerle gerek okul çevremde ve gerekse de özel yaşamımda o kadar çok karşılaştım ve karşılaşıyorum ki neden diye merak etmeden geçemeyeceğim. Eğer sizler benim durumumda değilseniz gerçekten çok şanslısınız diyebilirim. Çünkü çok zor gerçekten, bu tarz insanlarla ilişki kurmak. Bu eksende farklı bir bakış açısı sunmak isterseniz anlaşılmayacağınız durumlarla karşılaşırsınız örneğin. Ama bir hırs varsa içinizde ısrarla bir delik bulur ve çıkarsınız yüzeye.

Çevrenizdeki insanlar eğer esnekse rahatsınız demektir; ama değilse de bu sertliği törpülememek için eli kolu bağlı oturmak sabırsız bir insan için zor olsa gerek. Klasik müzikteki önyargılar sadece bir kesittir törpülenecek. Emin olun o kadar çok kesit var ki… İnsan ister istemez bir reaksiyon gösteriyor rahatsız olduklarına… Size bir örnek vermek istiyorum: Bir gün, sanırım beş altı sene önce, bulunduğum bir ortamda yerli yabancı pop, arabesk falan karışık çalıyorlardı. Damardan parçalar öncelikli tabii. Onlar damardan parçalar dinlerken benim damarıma basmışlardı doğal olarak ve bu sebeple yeri gelen bir muhabbet sırasında onlara bir deneyden bahsettim (ilginç bir ironiydi aslında benim için). Deney yurt dışında bir üniversitede, müzik türlerinin bitkilerin gelişimine etkisi üzerineydi:

İki farklı bitki grubundan birine arabesk, diğerine klasik müzik dinletilmiştir. Arabesk müzik dinletilen grup çabuk çürürken, klasik müzik dinletilen gruptan ise daha çok verim alınmıştır…

Bazı arkadaşlara cazip gelen bu örnek, diğerlerinin “Şimdi sen bize ot mu demek istiyorsun?” gibi absürd cevaplarıyla karşılaşmamı sağlamıştı. Düşünsenize, bir de ineklerin süt veriminden bahsetseydim, onlara hayvan demiş olacaktım. Mozart ile zekanın gelişiminden bahsetseydim, kendilerine embesil dediğimi sanarak büyük bir kaos ortamı yaratabilecektim. Nietzsche’den anlamayan biri ile onun “inancı” üzerine tartışmak kadar can sıkıcı bir durum. Bu ve buna benzer durumlarda ister istemez, direkt güler misin ağlar mısın moduna giriyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz tabii… Sonuç olarak bu yaşadıklarınız, yazmak için kullandığınız malzeme oluyor. Yalnız bu noktada belirtmek isterim ki rencide etmek gibi bir amacım yoktur, saygı duyarım tercihlerine.

SanatLog’da yayımlanan şu ve şu yazılarımı hatırlamanızı isterim… Aslında anlatmak istediğim neydi biliyor musunuz? Klasik müziğin ister istemez, farkında olmadan hayatımızda olduğu, hayatımıza nüfuz etmesi üzerineydi. Bu yazımda ve başka yazılarımda da klasik müziğin varlığını aşılamaya devam edeceğim!

……………………………………….

Klasik müzik alanında gerçekten saygı duyduğum, değer verdiğim bir sanatçının, viyolonsel sanatçısı ve öğretim görevlisi Doç. Dr. Ozan Tunca’nın 60 Dakikada Klasik Müzik adlı kitabından ve hazırlamış olduğu “Beni Klasik Müzikle Tanıştır Projesi” hakkında söz ederek yazıma son vermek istiyorum.

60 Dakikada Klasik Müzik, günümüz koşullarında ilaç gibi bir eser diyebilirim sizlere. Klasik müziği tanımayanlara özel sunumlar yapan Tunca, bu eserinde klasik müzik hakkında anlaşılmayan, insanların önyargılarını kırmasını sağlayıcı birçok noktayı ele almış. Ayrıca klasik müziği neden dinlemeliyiz, dinlerken neleri fark etmeliyiz, hiç konsere gitmeyen birinin bileti nereden alacağından, konserin neresinde alkışlanacağı, konsere giderken nasıl giyinileceğine kadar daha birçok ayrıntı düşünülmüş, adeta klasik müziği oluşturan taşlar tekrardan işlenmiş. Bu kitapla birlikte içinde klasik müzik örnekleri olan bir CD de ekstra olarak veiliyor. Eğer bu kitabı satın alırsanız Altı Nokta Körler Vakfı’na bir CD bağışlamış oluyorsunuz.

Ozan Tunca’nın hazırladığı “Beni Klasik Müzikle Tanıştır Projesi” ise, vermiş olduğu konferansları Türkiye’nin başka kentlerinden (Burdur, Kayseri, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Ankara) gönüllülerle gerçekleştirmeyi planladığı bir proje. Ayrıntılı bilgi için: www.ozantunca.com adresine göz atabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül

Zamana Direnen Bir Efsane: Marilyn Monroe

Şubat 12, 2009 by  
Filed under İkonlar & Portreler, Manşet, Sanat, Sinema

“Benim için bir gelecek olduğunu biliyorum; ama ben onu bekleyemem.”

Marilyn Monroe

“Hollywood’un gerçek değerlerine…”

Marilyn; (1926 – 1962) küçük yaşta cinsel tacize uğramış, babasını erken yaşlarda yitirmiş, daha on dört yaşındayken çocuk aldırmış, çocuğunu bir yuvaya teslim etmiş, üç mutsuz evlilik geçirmiş (sırasıyla; James Dougherty, Joe Dimiacho ve Arthur Miller) ve henüz otuz altı yaşındayken yaşamına son vermiştir.

Marilyn’in Billy Wilder, Howard Hawks ve John Huston gibi önemli yönetmenlerle çalışmasına rağmen, payına düşen rollerin genellikle fetiş nesnesi konumundaki özneler olduğunu ısrarla vurgulamak ve hayat kadını, model, koro kızı, aktris, şarkıcı, sekreter gibi “aptal sarışın” imajına uygun düşen ikinci derece rollerde sık sık görünmesini kendi seçimi olarak değil; bilakis tecimsel düşünen Hollywood prodüktörlerinin eğilimi şeklinde algılamak gerekir. Gerçekte hiç de “aptal sarışın” değildi Marilyn. Ömrü boyunca entelektüel idollere ilgi duymuştu, edebiyatla arası iyiydi. Kocası Arthur Miller (Miller, Marilyn’in oynadığı The Misfist’in senaryosunu da yazmış ünlü bir edebiyatçıydı.) ile birlikteyken okuma aşkı daha da artmıştı. Hatta James Joyce’un Ulysses’ini okurken çekilmiş bir fotoğrafı da vardır. Bu romanı okumuş olanlar, en azından hakkında biraz bilgisi olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Sonuçta kültürsüz, şöhret peşinde, yığınların yaftaladığı gibi içi boş bir star asla olmadı Marilyn. Proleter bir aileden geliyordu o, annesi akıl hastanesinde ölmüştü. Ezilmiş ve çok acı çekmişti çocukluğunda, bu da yaşamı boyunca peşini bırakmayacaktı.

Öte yandan yetenekli bir oyuncuydu da Marilyn. Sahnedeki duruşu, jestleri ve özellikle etkileyici ve zeki bakışları hayranlık uyandırıcıydı. Bütün bu artılar, üstün nitelikler kariyeri boyunca bildik rollere bürünmesini engelleyemese de başka herhangi bir aktrisin olamayacağı kadar popüler olmayı başarmış, birlikte rol aldığı aktörleri ise derinden etkilemişti. Ölümünden sonra gerek dostları, gerek meslektaşları ve gerekse de Arthur Miller, konuşmalarında, yazılarında Marilyn’in “bir kurban”, “acılı bir eş”, “arafta bir ruh”, “çok başarılı ve değeri anlaşılamamış bir oyuncu”, “mutsuzluğunun kaynağı çocukluğunda aranması gereken bir yıldız”…şeklinde tanımlayacaklar ve yaşarken tam anlaşılamadığını, Hollywood’un ise Marilyn’in oyunculuk gücünü göremediğini belirteceklerdi. Misal aktör Sir Laurence Olivier, “Marilyn’e hırçın davrandığını, gereken nezaketi göstermediğini” itiraf edecekti.

Söylemek gerekir ki Marilyn, “perdeye yansıyan kişi” değildi, olamazdı zaten. Ait olduğu yaşam tarzı, onu biçimlendiren kültürel atmosfer buna engeldi. Burjuva doğmamıştı, bu nedenle sosyetik çevrelerde ağır makyajıyla dolaşırken hep rol yaptı, yapmacık gülücükler dağıttı etrafa, mutlu görünmeye çalıştı. Kendisini gerçekten seven birini aradı yıllarca ve bu esnada nice erkek geçti hayatından: Marlon Brando, Warren Beaty, John F. Kennedy, Arthur Miller, Joe Dimiacho, Frank Sinatra, Yves Montand… Fakat gerçek anlamda hiç mutlu olamadı Marilyn.

Beyaz perdede son olarak, bir baba gibi gördüğü ve çok sevdiği Clark Gable ile John Huston’ın yönettiği The Misfist (Uygunsuzlar - 1961) ve George Cukor’ın çektiği Something’s Got to Give (1962) adlı filmlerde görülen Marilyn; hayatına son verişinin ardından hayran kitlesini ve çevresindekileri yasa boğdu, 20. yüzyılın en popüler starı ve dahası en trajik figürü olarak tarihe geçti.

 

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Başlıca Filmleri:

The Asphalt Jungle (Elmas Hırsızları – 1950 – John Huston)

All About Eve (Perde Açılıyor – 1950 – Joseph L. Mankiewicz)

Clash by Night (Gece Çarpışması - 1952 - Fritz Lang)

Don’t Bother to Knock (1952 - Roy Ward Baker)

Monkey Business (Maymun Aklı – 1952 – Howard Hawks)

Niagara (1953 - Henry Hathaway)

Gentlemen Prefer Blondes (Erkekler Sarışınları Sever – 1953 – Howard Hawks)

How to Marry a Millionaire (Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir - 1953 - Jean Negulesco)

River Of No Return (Dönüşü Olmayan Nehir – 1954 – Otto Preminger)

The Seven Year Itch (Yaz Bekârı – 1955 – Billy Wilder)

Bus Stop (Otobüs Durağı – 1956 – Joshua Logan)

The Prince and the Showgirl (Prens ve Şovkızı - 1957 - Laurence Olivier)

Some Like It Hot (Bazıları Sıcak Sever – 1959 – Billy Wilder)

Let’s Make Love (Gel Sevişelim – 1960 – George Cukor)

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »