Citizen Kane Üzerine Bir Kitap

“1940’lardan beri sinemada sözü edilmeye değer ne varsa Citizen Kane’den etkilenmiştir.” François Truffaut

Yurttaş Kane / Laura Mulveyİngiliz akademisyen Laura Mulvey; gösterime girdiği yıl eleştirmenleri şaşırtan, gişede umduğunu bulamayan fakat zaman içinde kıymeti anlaşılan, bugün ise sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olduğu kuşku götürmeyen, Orson Welles’i dahi statüsüne yükselten başyapıtlar başyapıtı Yurttaş Kane’i (Citizen Kane, 1941) çeşitli açılardan masaya yatırıyor. Yurttaş Kane’in sinemaya kazandırdığı olanakları, getirdiği yenilikleri başkarakter Kane’in yaşamından hareketle görece esoterik bir dille tasvir ediyor. Sinematografi, ses, öykü anlatımı gibi sinemanın temel ögelerini Yurttaş Kane’in nasıl dönüştürüp biçimlendirdiğini, Welles’in teknik ekiple birlikte giriştiği çığır açıcı deneyleri bir bir sıralıyor.

Kitabın en kayda değer yanı şu kanımca: Charles Foster Kane’in ödipal çatışmasını kişiliğini biçimlendiren temel argüman olarak öne süren Mulvey, yeterli psikolojik saptamalarda bulunduktan sonra Kane’i liberal sistemin merkezine konumlandırarak sorguluyor. Kane’in gri kişiliğinin inişli çıkışlı prosesinin nabzını tutuyor. Bu aşamada yazarın, Orson Welles’in sarkastik yaklaşımını ödünç alarak filmin nihai ereğine, asal dertlerine doğrudan yaklaştığı pekala söylenebilir.

Kitabın künyesi şöyle: Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Çev: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Varol, Om Yayınları

İyi okumalar…

Citizen Kane - Orson Welles

Notlar:

Orson Welles, her ne kadar, ele aldığı kişiliğin birçok karakterin toplamı olduğunu dile getirse de dönemin medya imparatoru William Randolph Hearts; Yurttaş Kane’de kendi yaşamı ile ilgili paralellikler bulmuş ve film henüz gösterime girmeden kampanyalar başlatmış, filmin gösterime girmesini engellemeye çalışmıştı. Yanı sıra, kendi medya organlarında filmle ilgili -ufak değinmeler dışında- malumat yayımlanmasına izin vermeyerek filmi protesto etmişti.

1941 yılı Oscar ödüllerinde, (En İyi Film Oscarı’nı Vadim O Kadar Yeşildi Ki adlı film kazanırken, En İyi Yönetmen ödülünü de adı geçen filmin yönetmeni John Ford almıştı.) 9 dalda aday olmasına karşın sadece En İyi Senaryo dalında ödül kazanan Yurttaş Kane, İngiltere’de yayımlanan Sight and Sound dergisinin 1952’den beri her 10 yılda bir yaptığı soruşturmalarda “gelmiş geçmiş en iyi film” seçilmeye devam ediyor.

Yurttaş Kane’i en sevdikleri ilk 10 film arasına alan yönetmenlerden bazıları:

Yasujiro Ozu, Stanley Kubrick, Theo Angelopoulos, Alex Proyas, Milos Forman, Sydney Pollack, Michael Mann, Andrew Bergman, Richard Linklater, Iain Softley, Gillian Armstrong, Lewis Gilbert, Jonathan Lynn, Geoffrey Wright, Ronald Neame, Paul Schrader, Alan Rudolph, Sam Mendes, Mary Harron, Jim McBride, Richard Lester, Paul Mazursky, Guy Hamilton, Norman Jewison, Alex Cox, Bryan Forbes, Jonathan Glazer, Taylor Hackford, Joe Dante, Roger Corman, John Boorman, Harold Becker, Denys Arcand… Ve Eleştirmen Roger Ebert…)

Yurttaş Kane, sinemada çığır açan Bir Ulusun Doğuşu, (David W. Griffith) Potemkin Zırhlısı (Sergei Eisenstein) ve Metropolis (Fritz Lang) gibi filmlerden de önemli bir film ve muhtemelen bu filmlerden de daha yenilikçi. Yaratıcısı Orson Welles ise bu ilk filmiyle -başka bir film çekmese de olurdu- sinema tarihindeki sarsılmaz ve en tepedeki yerini çoktan aldı.

Citizen Kane'den meşhur bir kare...

Robert Wise şöyle diyor:

“Yurttaş Kane’in büyüklüğünün tam olarak farkında değildik. Ama iyi ve farklı bir film olduğunun bilincindeydik. Ve Welles’le tam bir işbirliği halinde çalıştık.”

(Yönetmen Robert Wise, Orson Welles’in önerileri doğrultusunda Yurttaş Kane’in kurgusunu yapmış, Şahane Ambersonlar’ı ise stüdyo yöneticilerinin direktifleri doğrultusunda kuşa çevirmişti.)

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

Yaklaşan Zırvalık: Oscar Töreni

Dünyada katliamlar ve eğlenceler eşzamanlı yaşanıyor ve Oscar zırvalığı da her zamanki saçmalığıyla yine bu ülkenin sanat gündemini (sahi, var mı böyle bir gündem?) aynıyla işgal ediyor. İşgal çift uçlu bir logos: Ülkeler işgal ediliyor, sanat vizyonları işgal ediliyor. Kuşkusuz, Oscar Seremonisi ve temsil ettiği bütün kavramlar; bir büyük sinema sanayisinin -Hollywood’un- sektörel alışkanlıklarını, yaşam şeklini, ideolojisini dünya ölçeğinde genişletme stratejisi olarak değerlendirilmelidir. Peki, Hollywood bunda başarılı olabilmiş midir? Çok değil, salt iki açıdan bakıldığında bile bunun yanıtı kolayca verilebilir: Bu seremoniyi izlemek için sabaha değin uykusuz kalan, canla başla çalışan medya çalışanlarının mevcudiyetini görmek bu iki açının birinci ucudur. Dünya televizyonları “kırmızı halı”nın kenarına dizilerek seremoniye dünya savaşlarından daha çok ilgi göstermektedirler. İkinci ucu çok daha vahim, çok daha gölgeleyicidir. Öteden beri birçok ödülün önünde Oscar sözcüğü “tamlama” oluşturmaya başlamıştır: “Kanada’nın Oscar’ı Genie Ödülleri” gibi… Sunum bu biçimde yapılmaktadır. Bu yaklaşımın bu topraklara değin sızdığını söylemeye bile gerek yok. Şimdi:

Aşağıdaki yazıyı eski bloglarımda yayımlamıştım aslında. Yeni bir yazı yazmamamın nedeni ise üşengeçlik değil elbet; zırvalığın bütün klişesiyle devam ediyor oluşudur. Yine de kimi eklemeler yaptığımı da imleyeyim.

Her daim olduğu üzere, şaşaalı Hollywood yıldızlarının hangi markayı giyip hangilerini giymediklerini uzman (!) zat-ı muhteremlere soracak olan yetkin (!) TV çalışanlarına şimdiden selam yolluyor (kültür politikası olmayan bir ülkede bunların tartışılması normal zaten), eşe dosta bol Akademi Ödüllü filmleri tavsiye ediyor (tadından yenmiyor yahu bu filmler), kimin kazanıp kimin kazanmayacağı üzerine yararlı (!) sohbetlere dalan sinemaseverlere de isabetli tahminler diliyorum. Yaşasın Oscar Ödülleri! (Hakan Bilge)

Görkemine, alımına ve de çalımına 2. Dünya Savaşı’nın dahi gölge düşüremediği Oscar törenleri 1928’den bu yana aralıksız düzenlenmeye devam ediyor. Objektiflere her daim gülümseyen oyuncuları, adaylık kazandıklarında koltukları kabaran yönetmenleri vb. izleyeceğiz yeniden, ihtimal yine sabaha karşı. Müjde! 2009 Oscar adayları açıklandı. Irak’ta ve Gazze’de bombalar patlayadursun…

Şaşaalı bir tören hakkında oldukça sert bir giriş yazısı ile başlamamın nedenini birazdan daha iyi anlayacaksınız.

Nicedir Oscar ödülleriyle ilgili yapılan tartışmalar aşağı yukarı şu sorunlar ve tanımlamalar üzerine dayandırılıyor:

Muhafazakâr bir jüri topluluğu

Deneysel ve underground filmlerin dışlanması

Dünyayı anlamaktan uzak filmlere ödüllerin verilmesi

Politik yönü ağır basan filmlerin görmezlikten gelinmesi

Bilimkurgu ve komedi filmlerinin adaylık bile alamaması

Bugün dâhi sıfatını kazanmış yönetmenlerin defalarca aday gösterilmelerine karşın (Burada, En İyi Yönetmen kategorisini kastediyorum. Bazılarının Şeref Oscarı’na değer görülmesi ise ağızlarına çalına bir parmak baldan ibaret denebilir, herhalde.) ödüle değer görülmemeleri de sıklıkla dile getirilen bir olgu olarak karşımızda yer alıyor. Kim bu yönetmenler? Birkısmını arz edeyim:

Charlie Chaplin (David W. Griffith, Sergei Eisenstein ve Erich von Stroheim ile birlikte sessiz sinemanın kurucu ismi; Buster Keaton ve Harold Lloyd ile birlikte komedi sinemasının belkemiği. Keaton’a ayrı bir çerçeve açmama lüzum var mı?)

Alfred Hitchcock (Thriller janrının usta ismi; etki alanı çok geniş bir auteur.)

Howard Hawks (Komediden gangster filmlerine, polisiyeden western janrına değin uzanan geniş bir yelpazade ürün veren bir isim.)

Orson Welles (Sinema birçok teknik kazanımı ona borçlu.)

Stanley Kubrick (Hemen her filmi başyapıt düzeyindeki ketum adam.)

Robert Altman (İletişimsizliğin sinemasını yapan “bağımsız yönetmen.”)

John Cassavetes (“Bağımsız sinema”nın isim babası, yetenekli bir oyuncuydu da.)

Arthur Penn (“Yeni Amerikan Sineması”nın kıymeti bilinmeyen yönetmeni.)

Sidney Lumet (Amerikan değerlerini eleştiren müthiş yetenekli bir adam.)

David Cronenberg (Marjinal filmleriyle kategori dışı bir yaratıcı.)

David Lynch (Hemen her filmi kült statüsü kazanan auteur sinemacı.)

……….

Evet, hatırı sayılır yönetmenlerden bazıları… Ve durum hiç de iç acıcı değil.

Yanı sıra nice kaliteli filmin -ki bugün çoğu klasik olarak addediliyor- En İyi Film ödülüne layık görülmemesi de enikonu gündeme getirilen bir hadise. (Buna Godard gibi “Oscar kazası” mı demeli, muhafazakârlık mı demeli, bilemiyorum.)

Zaman içinde bir yolculuk yapalım:

Yıl:1941

En İyi Film Ödülü: (How Green Was My Valley) Vadim O Kadar Yeşildi Ki

En İyi Yönetmen Ödülü: John Ford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Citizen Kane (Yurttaş Kane)

Ödülü hak eden yönetmen: Orson Welles (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Vadim O Kadar Yeşildi Ki kötü bir film mi? Elbette hayır; fakat Yurttaş Kane gibi sinemayı değiştiren, etki gücü yüksek bir film asla değil.

Meraklısına: John Ford En İyi Yönetmen ödülünü tam dört kez kazanmış tek yönetmen… Bu rekorun kırılacağını sanmıyorum.

Yıl: 1971

En İyi Film Ödülü: The French Connection (Kanunun Gücü)

En İyi Yönetmen Ödülü: William Friedkin (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)

Ödülü hak eden yönetmen: Stanley Kubrick (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum:Zararsız ve suya sabuna pek fazla dokunmayan bir filmdir Kanunun Gücü. Kötü film değildir, üstelik temposu hiç düşmeyen bir gerilimdir; fakat Otomatik Portakal’ın dünyayı kavrama potansiyelinden bir hayli uzak bir filmdir.

Yıl: 1976

En İyi Film Ödülü: Rocky

En İyi Yönetmen Ödülü: John Avildsen (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Taxi Driver (Taksi Şoförü)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni; fakat bu kategoride aday gösterilmemişti.)

Yorum: Bir B-filminin birkaç dalda Oscar kazanması hayret verici; fakat geleneksel bir “yükseliş” öyküsünü içerdiğinden Hollywood’da rastlanmayan bir durum da değil.

Meraklısına: Taksi Şoförü, o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazandı.

O yıl En İyi Yönetmen kategorisinde yarışan adaylar arasında Ingmar Bergman ve Sidney Lumet de vardı.

Sorarlar adama: Bundan elli yıl sonra John Avildsen’i ve Rocky’yi kaç kişi anımsayacak?

Yıl: 1979

En İyi Film Ödülü: Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer’e Karşı)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Benton (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Apocalypse Now (Kıyamet)

Ödülü hak eden yönetmen: Francis Ford Coppola (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1980

En İyi Film Ödülü: Ordinary People (Sıradan İnsanlar)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Redford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Raging Bull (Kızgın Boğa)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1994

En İyi Film Ödülü: Forrest Gump

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Zemeckis (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Pulp Fiction (Ucuz Roman)

Ödülü hak eden yönetmen: Quentin Tarantino (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Forrest Gump da iyi bir filmdir, üstelik Tom Hanks’in performansı da hayranlık uyandırıcıdır. Fakat bütün bunlar bile Ucuz Roman’ın sinemasal kodlarını sarsmaya yetmez, asla yetmez.

Meraklısına: Ucuz Roman o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucakladı.

……….

Evet, bu şaşırtıcı görünümün doğasında hangi nedenlerin varolduğunu ve niçin sıradışı filmlerin ödül alamadığını tartışmak gerektiğinin altını ısrarla çizmek istiyorum. Yorum sizin…

……….

Not 1: Senarist ve Oyuncu kategorilerinde ve başka dallarda da özellikle siyahi oyuncuların hakkının yendiği ve bile isteye bir ırkçılık örneği sergilendiği bilinen bir gerçek. Bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nde son yıllarda kimi değişimlerin yaşandığını gözlemlemek olasıdır. Barak Obama’nın da Başkan olmasının ardından bu durumun değişeceğini ummak ise fazla iyimserlik olur kanısındayım.

Not 2: Oscar kazanamayanlara kadın oyunculardan Greta Garbo, Marlene Dietrich, Ava Gardner ve Rita Hayworth’ı; erkek oyunculardan Peter O’Toole, Edward G. Robinson ve Cary Grant’i; yönetmenlerden de Douglas Sirk, Josef von Strenberg, Brian de Palma ve sektöre sokulamayan kategori dışı Jim Jarmusch’u da eklediğimizde Oscar Amca’nın marifetleri daha iyi anlaşılacaktır.

Not 3: Son olarak, bir oyuncu ya da bir yönetmenin Oscar kazanıp kazanmaması bir gösterge midir? Şaka mı yapıyorsunuz?

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazım, kısmi değişikliklerle Kuyu Dergisi’nin 4. sayısında (Mart-Nisan 2010) ve ayrıca şurada yayımlanmıştır.